17 Nisan 2026 Cuma

PEYAMİ SAFA,6-7 EYLÜL VE DİĞER FAŞİZAN KIŞKIRTICILAR

 


Sağcılık, hakaret etmede her zaman çok mahir oldu ve bu sayede kendisini sakladı. Özellikle 6-7 Eylül ile ilgili olarak bu böyledir. Demokrat Parti, olayları planladığı halde, doğrudan dönemin bir avuç sosyalistini hedef almıştır. 6-7 Eylülle ilgili Demokrat Parti yalanları, 27 Mayıs darbesiyle ortaya çıkmıştır. Buna rağmen sağcılar, bu progromun suçunu sola atma gayretlerinden vazgeçmediler. 2008 yapımı Güz Sancısı filminde, hiç Demokrat Partili görmeyiz. Demokrat partinin İstanbul'a doluşturduğu Anadolu insanlarını da görmeyiz. Bu profromla ilgili olarak hep cumhuriyet ve değişim yorumları yapılır. Oysa işler tamamen Demokrat parti tarafından planlanmıştır. Hatta Fener patrikhanesine, Demokrat parti bayraklarıyla girilmiştir.

Sokrates'in meşhur sözüdür, tek bildiğim şey, hiç bir şey bilmediğimdir; bir şeyi çok bildiğimizi sanırken, hiç bilmediğimiz şeyleri öğreniriz ve bu sözü deriz. Ben de Peyami Safa'nın 6-7 Eylül kışkırtıcısı olduğunu öğrenince böyle dedim. Her progrom, uzun bir kışkırtma evresi ve propaganda  gerektirir. Peyami Safa'da, 1955 yılının yaz ayları boyunca, o dönemin Milliyet gazetesindeki köşesinde bunu yapmış. Bunu da her ay aldığın tarih dergisinin mart sayısında öğrendim. Liberal dergi, her nasılsa bu gerçeği yazmaya karar vermiş. Genelde kendi halinde bir yazar olarak bilinen  Peyami Safa, saldırgan bir sağcıdır ve bu yazılarının basımı, onun masum imajına zarar vermemek adına basılmaz, yeni baskıları yapılmaz. Safa'nın Kızıl Çocuğa Mektup diye kitabı vardır, pek bilinmez.

Bu apoliktik gösterme ve geçmişi unutturma çabası, pek çok ünlüye ya da sanatçıya yapılır. Zeki Müren'i Demokrat Parti ünlü ve zengin etti ama darbe olunca Zeki Müren, derhal darbecilerin safına geçti. Hülya Koçyiğit ve Emel Sayın; 12 Eylül'ün en ateşli destekçisiydiler.Böyle kirli geçmişler hep unutturulmaya çalışılır. Neşet Ertaş ise hayatı boyunca ateşli bir solcu olmuştur ama sağcı kitleler onu apolitik olarak görmeye çalışır.

Politik kişilerin de suçları, hatırlatılmayarak unutturulmaya çalışılır. Atsız'ın 1934 Trakya Progromundaki rolü pek hatırlatılmaz. Atatürk düşmanı Rıza Nur'u sürekli övmesi ve onun Attaürk düşmanı anılarını, Kadir Mısırlıoğlu'na satması da söylenmez. Dahası, Atsız ve ekibinin, Nazilerin Promete dediği bir örgütlenme içinde, Nazi destekçiliği ve casusluğu yaptığı, 1944 Irkçılık-Turancılık davası yavaş yavaş gelmişti. 1943 sonlarında bir Türk casusu, Alman bir tüccardan, Almanların Türkiye'yi işgal etemeyeceğini, edemeyeceği öğrenilmişti. 1943 yazında NAZİ Almanya'sını ziyaret eden, Orgeneral Cemil Cahit Toydemir başkanlığındaki Türk askeri heyeti, Almanların savaşı kaybedecğine ikna olmuştu. 1944 başında ise Türk hükumetine göre Nazilerin yenileceği kesindi. Türkiye, 1944 Nisanında. Almanya'ya krom ihracatını kesti, Almanya'ya en ölümcül darbesi bu oldu. Krom olmadan tank ve yeni geliştirdiği jet-füze sistemlerini üretmezdi. Almanya'nın bu silahları üretim kapasitesi birden düştü. Atsızcılar da, Hasan Ali Yücel'in çeviri bürosunda istihdam ettiği bazı aydınlar üzerinden İnönü iktidarına saldırdı. Alman yanlılarından tamamen kurtulmak isteyen iktidar da, Atsızcıları ezdi.

Savaşı kazanan Amerika'nın başka niyetleri vardı. 1946'da Irkçılık-Turancılık davasında tutuklananları serbest bırakıp, Amerikan antikomünist doktirinine uygun, Sünni İslam temelli bir Ülkücülük teşkilatı kurdurdu; Türk turancıların führeri Türkeş'e (Bu tanım Nazi belgelerinde geçiyor. Uğur Mumcu'nun Kırıklı Yılların Cadı Kazanı kitabını okuyun.)

Nazlı Ilıcak hanım, geçmişinden pişman olmadığını söylemiş (mart-nisan 2026). Öyle ya, 2013 Aralık ayına kadar kendisi bir demokrasi kahramanıydı. 12 Eylülde Süleyman Demirel'i, 28 Şubatta Reis'i desteklemişti. Peki neden Nazlı Ilıcak'ın, kocası Kemal Ilıcak'la beraber yayımladığı Tercüman gazetesinde, 12 Eylül öncesi sağı kışkırtanlardan olduğunu, yetme amacılar nasıl da unuttu? Aralık 1978'de,  Maraş'ta, oluk oluk kan akarken, Kırat Sahip Beğenmedi diye başlıklar attığını niye kimse hatırlatmadı.

Nisan 2026'daki okul baskınlarının ikincisinin ve en kanlığının Maraş'ta olması hiç tesadüf değildir. Maraş katliamı, cumhuriyet dönemi katliamlarının en uzun süren, en çok insanın öldüldüğüdür. Dönemin Adalet Partisi yani dönemin kıratının sahibi Süleyman Demirel,  bana sağcılar cinayet işliyorlar dedirtemezsiniz diye bağırmamış mıydı? Ben 1994-98 arasında Isparta'da öğrenciyken, pek çok Maraşlı'yla tanıştım ve çoğu da o günlerde olanlardan gurur duyuyorlardı. Gurur derken, son katliamlarda diziler ve oyunlar çok konuşuldu, ben de bu az okuyuculu blogda çok yazdım. Hayatı boyunca silahsız insanları, arkasını devlete, daha doğrusu iktidarlara (Demirel, Özal, Çiller) dayanarak öldüren Çatlı'nın filminin bunda hiç mi katkısı yok? Seküler insanları, muhafazakar ahbablarına zorla domuz eti yediren dizi (Gerçi dizi bu saçmalaması ile hem 7. bölümde erkenden bittti, hem de dizi sektörünün krize girmesine sebep oldu.) de kendisini sorgulasın. Yarattığınız faşizm, geldi sizi buldu.



13 Nisan 2026 Pazartesi

TERÖR, TAHMİN ETTİĞİNİZ GİBİ



 Bir düzen, her şeyi ile bütündür. Bu bütüne muhalefeti ve hatta devrimcisi de dahildir. Ben buna terörü de dahil ediyorum. Uzun süredir böyle düşünen tek ben miyim, bunlar benim takıntılarım mı diye düşünüyordum ki bu son terör olaylarından sonra da benim gibi düşünen bazı gazeteciler bir şeyler karaladılar. Harbiden de, terörler, özellikle pqq ile bu iktidar arasında garip bir ilişki var.

İktidar köşeye sıkıştığında benzer şeyler olmaya başlıyor. Aniden Pqq'ya ait bazı mevziler bombalanmaya başlıyor. Sonra kara harekatı ve gencecik şahit haberleri. Bunlarla paralel olarak ünlü sanatçılarla yemek (Ramazan ayındaysak iftar), büyük bir yapının açılışı (o yapı bir kaç yıldır kullanılıyor olsa bilse), muhalefete bir kaç sert tehdit ve belki de bazı kişileri tutuklama. Bu sene Nisan ayı geldi, Ermeni meselesini köpürtme vesaire.

Bu sefer hepsi biraz sert dozda oldu, zira hem halk, hem de hükümet zor durumda. Ekonomik kriz ve ülkeye işgalci gibi doldurulan yabancılar (ki artık bence mülteci değiller), halkı iyice boğdu. Seçimlere de az kaldı. Seçimlere (eğer yapılacaksa) gitmesi için ya da seçim yapmaması için gerekli çatışma ortamı için gerilim şart. Bu gerilim içinse terör örgütleri sadece bu iktidar için değil, tüm  iktidarlar için hazır ve nazır.

Her zaman iktidarlara anında yardım ediyorlar. Şu sıralar da iktidarın en çok istediği şey. Zira kendi partisi bile kendisini terk ederken, seçimlere sıkı yönetimle gitmeli, sıkı yönetimi de halkın kabullenmesi için de kargaşalık ortamı gerekli. Bombalar patladıkça oyumuz artıyor diyenler halen 1946 seçimlerini dillerine dolamakta. Şimdi ise patlayan bombalar bile iktidarın oy kaybını durduramıyor. İktidarsa bir sürü yabancıya herhangi bir bahane ile vatandaşlık vermekle meşgul.

Bütün bunlar da eklenince, muhalefetin önünde bir sorun daha var. Bu da halkı seçimlere ve demokrasiye inandırmak. Çünkü halk, bu iktidardan sonrasını görmeli, başka bir diktatör gelmeyeceğine inanmalı.

Yoksa iktidarı neden devirsin ki?

(2022'de başka bir blog için yazmıştım.)

10 Nisan 2026 Cuma

KAPİTALİZM'İN MAFYA SORUNU

 


Artık sadece ülkemizde değil, dünyamızda da gündem hızlı değişiyor. İran-Amerika savaşı ile Epstein davası arasında Meksika'da öldürülen uyuşturucu karteli lideri sonrasında, koca ülkenin ateş topuna dönüşmesi dünyanın gündemindeydi. Amerikan seçkinlerinin rezaletini gizleme çabası, dünyaya daha ne kadar zarar verecek acaba? Bu soruyu bir kenara bırakıp, mafyanın kapitalizmin bir parçası olmasını yorumlamaya çalışalım. Aslında devlet, kuruluşundan itibaren suçla iç içeydi. Şairler, hükümdarın yol vermediği eşkıya, iş tutamaz, dedi. Osmanlı, Celali asilerinimn pek çoğunu vali, sadrazam yaptı. Rönesanlar beraber, deniz ticareti önemini artırınca, korsanlar, paşa yapıldı, donanmanın başına getirildi; Barbaros Hayrettin, Turgut Reis, bunlar hep korsandı. Rönesans boyunca denizcilik, korsanlıkla beraber ilerledi. Osmanlı sonraki dönemlerde de benzer politikaları, perde arkasından uyguladı. Ege'nin efeleri örneğin; görünüşte Osmanlı devleti, bunlarla mücadele ediyor ve bunun için de pek çok asker kaybediyordu. Gerçekte Efeler, kapütülasyonlarla kurulan rejilerden, özellikle tütün rejisinden tütün çalıyor, piyasaya el altından tütün, pamuk, incir gibi ürünler vererek, kıtlığı engelliyordu. Cumhuriyetten sonra Efeler sadece dağdan indirilmedi; Şevket Süreyya Aydemir'in yazdıklarına göre Afyon hapishanesinde, tekrar dağa çıkmayacak şekilde eğitildi. Kapütülasyonlar bittikten sonra Efel,k artık dansşarda, türkülerede ve efsanelerde kalmalıydı.

Modern çağda ise sanayi ve şehirleşme kültürü, çok daha örgütlü ve büyük suç örgütleri kurulmasını sağlandı. Sokak çetelerinin, ciddi organizasyonlar olması, ikinci dünya savaşı ve Amerikan hükumetinin, Sicilya suç örgütü Cosa Nostra'ya desteği ile başladı.  Baba serisi ve benzeri filmlerle, tüm dünya mafyaları, Cosa Nostra'ya benzedi, örgütlenme, infaz, giyim vesaire açısında. Cosa Nostra, diğer mafyatik örgütler için rol model oldu. Dünyadaki tüm mafyalar, az ya da çok, Cosa Nostra'ya, ya da Holivud'un anlattığı Cosa Nostra'ya benzer. Amerikan devleti de, mafyadan zaman zaman faydalanmış, öyle bir belgesel izledim geçenlerde Yıutube'da; yetmişten fazla kişinin katili bir mafya babası, aynı zamanda FBI'a muhbirlik yapıyor. FBI, üç tane ırkçılık aleyhtarı aktivistin cesedini bulamıyor. Bu mafya babası devreye giriyor;  adamları ile Mineapolis'e geliyor, Ku Kulux Klan üyeletini, tabanca kabazaları ile döve döve konuşturup, cesetlerin yerlerini öğreniyor. Mafyanın Amerikan devletine en büyük yardımıysa,  sendika kavramının içini boşaltmakla yapıyor. Amerikalıların aklına sendika denilince çoğu kez İtalyan mafyasının kurduğu bazı organizasyonlar geliyor. Böylece Amerika'da sendikalar, siyasette çok etkin olamıyor.

A.B.D, müttefiki ve uydusu devletlerde, antikomünist-faşist örgütleri, mafyatik suçlarına göz yumarak zenginleştirdi.Sadece Türkiye'de değil, tüm NATO ve müttefiki ülkelerde, Faşizm ve mafya kolkola oldu. Pablo Escobar, Felix Galordo gibi meşhur mafya babalarının kökeninde anti sol örgütlenmeler vardır. Mafya, Türkiye dahil hemen her ülkede net sol düşmanı olsa da, mafya solsun, sol da mafyasız kalmadı. Devrim yapacağını söyleyen pek çok Marksizt-Leninist örgüt, mafyalaştı.FARC ve FNL gibi örgütler, Kolombiya'nın beşte biri ve daha fazlasını kontrol ettiği halde, devrim yapamadı. Parti Cephe'nin, Özdemir Sabancı suikastının hedefi, TÜSİAD'dan haraç almaktı. Önce Hayata Dönüş operasyonlarıyla, hapishanelerde koğuş sistemine kanlı bir şekilde son verilip, örgütün mahkum bireyleri üzerindeki kontrlolü azaltıldı. Ardından da örgüte yönenlik operasyonlar artı. Örgüt, 1990'lı yıllarda İngiltere'nin başkenti Londra'daki hemen her Türk vatandaşından haraç alıyordu. (Şimdi de halen öyle mi bilmiyorum.) Parti cephe ve diğer Leninist örgütler, asıl darbeyi Gezi olayları sırsında aldı. Bazı grupların provakasyonunun ve polisle işbirliğinin görüntüleri sosyal medyada yayılınca, önce o gruplar, sonra da genel anlamda Marksist-Leninist örgütler, halkın ve gençliğin gözünde itibar kaybetti. CHP'nin Geziye desteği ve Atatürkçülüğün yeniden popüler olması, Leninistleri de Atatürkçülüğe yakınlaştırdı. Parti Cephe ise arada savcı Selim Kiraz cinayeti gibi gözebatan eylemler yapsa da, bir kaç yıl içinde çok küçüldü. Örgütün müzik grubu, Grup Yorum, bir zamanlar koca stadyumları doldururdu. Şimdilerde Youtube videolarını bir haftada iki bin kişi zor izliyor. Benzer bir mafyalaşma da PQQ örgütü ile de söylenebilir. Örgüt çoğunlukla illegal işlerden, kocaman bir ekonomiyi yönetiyor. Sınırdaki insan, silah, uyuşturucu, çay, şeker gibi şeylerin kaçakçılığından; yüksek kaçak eletirik kullanma oranları vesaire, hep örgütün varlığına bağlı.  Kapitalizm mafyayı, en fazla toplumları ve muhalefeti çürütmek için kullanıyor. Diğer yandan mafya, Amerika başta olmak üzere emperyalistlerin, yönetemedikleri ülkeleri, yönetilemez hale getirmesine de yarıyor. Bunu en net, Latin Amerika'da, en son Meksika'da gördük. Bence İtalya daha ilginç. 58 milyonluk ve Türkiye'nin %40'ı kadar yüz ölçüme sahip bu ülke, dünyanın sekizinci büyük ekonomisi ama mafya olgusu yüzünden psikolojikmen ikiye bölünmüş durumda. Güneyde dört büyük mafya var, en bilineni Sicilya mafyası Cosa Nostra, en çok para kazananı Calabriya mafyası Ndrangetha (n haarfi sadece d harfinin Calabriya aksanına göre söylemek için var), Puglia bölgesinde Sacra Corona Unita ve Napoli şehrinde Comorra. Şu günlerde vakit buldukça, internetten 

Comora mafyasını anlatan Gomorah dizisini izliyorum. Üçüncü sezonun ortalarındayım. Her bölümde illa birileri öldürülüyor; kimsenin ölmediği bir bölüm vardı, onda da banka soydular. Comorra ya da sistem denen şeyin zerre ahlakı yok; küçücük bir kıza, babasından dolayı suikastte düzenliyor, hakkını alan bir babayı, tekerlekli sandalyedeki oğunun gözü önünde de vuruyor. İnsanların bedenini kasap tezgahında satırla parçalayıp, videoya çekip, sevdiklerine gönderiyorlar. Secondvilla denen semtte, gündüz gözüyle uyuşturucu satıyorlar. İç savaş yaşayan Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta bile bu işler gece yapılıyordu. Comorra, 2004-2006 arasında bir iç savaş yaşamış. Şehir halkı, bunun travmasını halen yaşadığı için bu olanlara Vietnam (Vietnam sendromu anlamında) diyor. Comora, 1979'dan beri tüm Avrupa'da en çok insan öldüren örgüt ve diğer İtalyan mafya gruplarından daha çok üyesi var. Şehir, bu olanlara rağmen, İtalya'nın üçüncü en büyük (Roma ve Milano'dan sonra) şehri, İtalya'nın en büyük, Avrupa'nın onuncu en işlek limanı. En kötü üçüncü dünya ülkesi kadar çok yankesicilik, gasp, uyuştucusu satışı olan şehir; buna rağmen ciddi bir turizm şehri. Ha bire şehirde dikkatli olun diyorlar, şehre gitmeyin demiyorlar. (Hakkari dağında çatışma çıksa, İstanbul'a gitmeyin demeyi biliyorlar)

Zamanında Avrupa'nın en büyük Marksist örgütü, İtalyan Kızıl Tugayları, Aldo Moro'nun kaçırılıp, katledilmesinden sonra bir kaç yıl içinde bitiren İtalya; Cosa Nostra güçlenir diye Sicilya ile  İtalya'yı ayıran Messine boğazına köprü ya da tünel yapamıyor. FARC ve FNL'yüz düze indiren Amerikan, konu para olunca, Kolombiya ve Meksika mafyaları ile baş edemiyor.

Ya da baş etmek istemiyor.

3 Nisan 2026 Cuma

EGEMEN SINIF-DERİN DEVLET FARKI



Derin devler (Deep State) terimi dünyaya 1990'lar Türkiye'sinde yayıldı. O dönemim pek çok yazarı, bu kelimeyi icat ettiğini iddia etti. Devlet içindeki konumları ile kendi çıkarları i.in, illegal işler yapan çeteleri anlatıyordu bu kelime. Derken mütevefa MİT eski ajanı, akademisyen, yazar ve siyasi yorumcu Mahir Kaynak, bu kelimenin anlamını değiştirdi. Ona göre  devletlerin seçimle iktidara gelen yöneticileri dışında başka yöneticileri vardı. Devletin politikalarına bunlar yön veriyor ve kimlerin seçileceğine yada seçilebilmesine de bunlar karar veriyordu. Rusya'da komünizmi, Osmanlı'da saltanatı bitiren bunlardı. Derin devleri bir de Ülkücü çeteler sahiplenmişti. Doksanlı yıllarda yaptıkları cinayetlere kılıf buydu, derin devlettiler ve her şeye hakları vardı.Onlar devleti koruyordu.

Bu derin devlet tezlerinde iki yanlış vardır. Birincisi derin devler, her iki anlamda da devleti korumaz, devleti yağmalar. İkincisi de, her iki anlamda da tek bir derin devlet yoktur. Devlet, insan üzerindeki en büyük dünyasal otoritedir ve hukukun tek yapıcısı ve uygulayıcısıdır. Rusların dediği gibi, sen siyasetle ilgilenmezsin ama siyaset seninle ilgilenir. Siyasetle herkes ilgilenmez, ilgilenenlerin hepsi de açıkça ilgilenmez.Bu yüzden de siyaseti kuralına göre oynamaz, bazıları kendileri adına kuklalarını oynatır. Derin devlet dediğimiz bu yapılardır. Osmanlı da şehzadelerin sancağa çıkarılma sebebi, olası bir saray içi derin devlet hesaplaşmasını engellemek içindi. Yoksa - yaşlarındaki .Mehmet'in, Manisa'yı gerçekten yönettiğini mi sanıyordunuz? Babası 2. Murad, tahtı kendi isteğiyle oğluna bırqakmadığı gibi, oğlunun isteğiyle de geri almadı. Eskinin derin devleti, saray entirikalarıydı. 1. Kosova savaşında, baba 1. Murat ölünce, şehzadelerden, şehzade Yakup, düşman takibi bahanesi ile ıssıza çekilip, öldürülmüş, yerine kardeşi 1. (Yıldırım) Bayezit geçmiştir. Bu da o çağın derin devlet operasyonudur. Çocuk firavun Tutatkhamun'un Millattan Önce  1328 yılında ölümü, halen gizemini korumaktadır. On sekiz yaşında ölen firavununun yerine veziri Amon rahibi Ay geçmiş, Ay; firavunun anadan üvey kız kardeşi ve karısı Ankhesemen ile evlenmiştir. Ankhesemen, kölesi olarak gördüğü Ay ile evlenmek istememiş, diplomaside dengi gördüğü Hitit Kralı 1 Şuppiluliuma'nın oğlu ile evlenmek istemiş ama Mısırlılar bunu kabul etmeyip, ülkeye gelen prens Zannanza'yı öldürmüştür. Yani derin devlet dediğimiz perde arkası devlet içi çatışmalar, devlet denen şey var olduğundan beri vardı.

Ülkemizde doksanlarda olanlar, aynı zamanda bir derin devlet savaşıydı; hem mafya, hem de seçkinler sınıfı tarafıyla. Bu seçkinler sınıfına Ruslar, Nomenklatura yada egemen sınıf der. Bu egemen sınıf kah perde önünde, kah perde arkasında siyaseti yönetir. Bazden de kendi içinde kavga eder. Tarih sadece sınıf kavgası  değil, sınıflar içindeki  kavgayı da içerir; sadece milletler arası kavgayı değil, millet içi kavgaları da içerir. Derin devlet denen mekanizmaların pek çok kavgası, üst sınıf içi kavgalardır. Doksanlarda olan biraz da buydu. Tansu Çiller ve enişte kod adlı eşi Özer Uçuran Çiller, elindeki para, medya ve Ülkücüler infazcılardan oluşan biri timle, egemenliğini arttırmak istiyordu. Bütün bunları yaparken de DYP'nin ve merkez sağ denen oluşumunun bitirişini hızlandırıyordu. İnfaz timinin de en önemli elemanı Abdullah Çatlı'ydı. Susurluk kazası sonrasında pek çok belgenin. özellikle ATV-Sabah grubu yayınları ile meydana çıkması, meydana çıkmak bir yana faş olması bu yüzdendi. Çatlı, para kimse onun için çalışan kiralık katildi, Tansu Çiller ya da Özer Uçuran Çiller (Enişte) bunlardan biriydi sadece. Meşhur Kurtlar Vadisi dizisindeki Polat Alemdar, Çatlı değil, Çatlı ve onun gibilerin düzenimni değiştiren kişilerdi.

Bu süreçler sonucunda Ülkücüler, devlet kadrolarından, özel harekat hariç, temizlendi.Derin devlette, tarikatlardan oluştu, artık doksanlardaki gibi karanlık cinayetler, yol kenarına atılan cesetler yoktu; delilsiz, uzun yargılama, medya yoluyla infazlar vardır. Uzun tutukluluk süreleri ve delilsiz yargılamalar yoluyla kararan hayatlar vardır. Çiller, Mesut Yılmaz veya diğer merkez sağ zenginleri, daha mütevazı servetleri ile yaşamakta, en tepe sanayici ve tüccarların servetleri de katlanmaktadır. Buna karşın yeni dönemin tarikat zenginleri de çıkmıştır. Sistemse eski cellatlarına tekrar ihtiyaç duyacağını bilmektedir. Bu yüzden Susurluk kazası sonrası yerilen Çatlı ve katiller için alttan alta yeniden yüceltemeler yapılmakta, yeni bir tarih yazılmaktadır. Mevcut yöntem işe yaramadığında, her an eskisi tekrar kullanılabilmelidir. Gene bu sebeple hikayeye, Çatlı-ASALA (Ermeni terör örgütü, yeni nesil bilmeyebilir) savaşı ekleniyor, şüpheli olarak. Çatlı ve ya Ülkücü yer altı örgütlerinin ASALA ile savaşması, hem bence hiç olmamış bir şeydir; hem de dünyanın dört bir yanına yayılmış Ermeni örgütlerinin, bu şekilde bitirilmiş olması imkansızdır. Lübnan,  Arjantin, Fransa, Kaliforniya ve daha nice yerlerde yaygın bu toplum, dağılmış değildir ki, bu toplumun örgütü ya da örgütleri dağıtılsın. Olan sadece örgütlerin suskunluğu, bu suskunluk, farkındaysanız PQQ'nın kuruluşuyla başladı. Ermeniler, Türkiye'yi hepten terör mağduru gibi göstermemek ve kendilerinin terör eylemlerini unutturmak için bir süre geri çekildiler o kadar.

Son günlerin İsrail,A.B.D-İran savaşını da bu açıdan inceleyebiliriz. Amerika, İran'ı basit bir diktatörlük gibi düşündü, lideri yok et, geri kalanlarsa dağılsın. Oysa İran'ın Pers, Med imparatorluğu, hatta belki de ondan öncesinde kökü olan bir aristokrasi-seçkinler toplumu vardır. Egemen sınıfı da son derece güçlü ve birleşiktir. Hamaney öldükten sonra, doğrudan oğlunu seçmeleri, halka ve Amerika'ya hiç bir şeyin değişmediğini göstermek içindir.

26 Mart 2026 Perşembe

KÜÇÜK BURJUVA,GERÇEK BURJUVA DEĞİLDİR



Küçük burjuva kavramı, Türk toplumunda çok yanlış kullanılan kavramlardan birisidir. Norveçli yazar Jostein Gaarder'in, Sofi'nin Dünyası adlı kitabında yazdığına göre bu kelimeyi, Marksistlerden çok önce Romantikler kullanmış. Kendileri gibi sanatçı-filozof olmayan ve onların sanat eserlerini satın almayan, sıradan insanlar için bu sözü kullanmışlar. Sonra bu söz, Marks tarafından, esnafı anlatmak için kullanmış,  ardından emeği ile geçinen ama pek sosyalist olmayanlar için kullanılmış. Ben öğretmen alışkanlığı ile maddeler halinde açıklayacağım:

1)Küçük burjuva sermayedardan çok, emekçidir; Küçük burjuva diye, geniş bir gelir ve meslek sahibi insanlar topluluğunu anlıyoruz. Küçük burjuva, işi için para-pul yatırsa da, muayenehane, atölye, alet takımı,yazıhane gibi emeği yanında sermaye de koyabilir. Her durumda işinin başında olmalı, bizzat işe emeğini katmalıdır. Büyük burjuva, kendi çalışmaz, başkalarını çalıştırır. Yazılım öğrenmez, yazılımcı çalıştırır; muhasebe mğrenmez, mali müşavir çalıştırır. Pek çok dershaneci,  öğretmen değildir; pek çok 

2)Küçük burjuva, her zaman küçük sermaye sahibi değildir. Çoğunlukla büyük sermaye sahipleri, büyük burjuva, küçük sermaye sahipleri gerçek burjuvadır. Nadir de olsa aniden büyüyen şirket patronları, aniden batabilmekte, servetlerini çocuklarına bile bırakamamaktadır. Bazı sanatçı-akademisyen aileler, çok büyük para sahibi olmadıkları halde, konumlarını nesillerce devam ettirmektedirler. Bu nadiren olan bir şeydir.

3)Gerçek burjuvaların konumu, aristokratlar gibi, devrimler ya da büyük siyasi hatalarla yıkılır.Adı üzerinde burj-uva, yani şehir aristokratı demek. Gerçek bir burjuva ailesinin sonunun gelmesi için, ülkede rejimin değişmesi gerekir; bazen rejim değişse de aile konumunu korur ya da çok bir şey kaybetmez. Küçük burjuvaysa, bir kanun hükmünde kararname, kumar bağımlılığı veya yanlış yatırımlar gibi sorunlardan dolayı kolayca iflas eder. Asil Nadir, seksenli yılların ünlü dolar-sterlin milyarderlerindendi. Londra borsasında iflası için bir gün yetti. Nadir, devasa servetine rağmen gerçek bir burjuva değildi (2. maddeye bakınız.). Donald Trump ise, izlediğim bir Youtube videosuna göre 29 (yirmi dokuz) ayrı iş batırmış. Trump erkek giyimi, masa oyunu, parfüm, dört ayrı devasa kumarhane batırmış; pek çok kişiye göre bu iflaslar aslında kara para aklayıcılığı. Ne derseniz deyin, gerçek burjuvaların yargılanması da siyasi tavırla mümkündür. Ülke ne kadar geri kalmışsa, burjuvayı yargılamak ve iflas ettirmek o kadar kolaydır.; burjuva ne kadar büyükse, yargılamak ve iflas ettirmek o kadar zordur. Küçük burjuva daima diken üzerindedir. Her türlü siyasi ve ekonomik krizden etkilenir.

4)Beyaz Yakalı olmak demek, küçük burjuva olmak demek değildir. Geçmişte üniversiteler az, üniversite mezunu zor yetişirken, belli alanlarda bu biraz öyleydi. Çok ders çalışarak, işçi sınıfından, küçük burjuva sınıfına geçebiliyordunuz. Seksenler sonu, doksanlar başı Yapi (Yuppie) dene, özellikel finans alanında sınıf atlamış, eğitimli bir kuşak vardı. Arka arkaya yaşanan ekonomik krizler, bir sürü yerde rastgele açılan, özel-devlet, nitelikli-niteliksiz üniversieteler, yapılmayan atamalar derken, beyaz yakalılığın küçük burjuvalığı yitti, gitti. Diğer yandan Türkiye'de, ta Osmanlı'da, öğretmen okullarının açılışından itibaren, öğretmenler genel anlamda küçük burjuva olamadı. Ücreti her zaman düşüktü, konumu her zaman diken üzerindeydi. Kaldı ki çoğu zaman meslekten bile sayılmadı. Yetmişli yıllarda, mektupla öğrenimle ya da kırk altı günde öğretmen yapılanlar oldu. 1995-96'da üniversite mezunu herkes sınıf öğretmeni yapıldı; çoğunluğu ziraat mühendisiydi, bunlardan pek çoğu tarım bakanlığına geçti. 1998-2000 ve hatta galiba 2001 arasında, üniversitede İngilizce hazırlık okumuş herkes, İngilzce öğretmeni yapıldı. Son uygulamalarsa iyice gözden düşürüldü.

Ülkemizde küçük burjuva konumu kesin olan memur grubu, polis, subay-astsubay, daha çok da subay sınıfı oldu. Bunun istisnası, Demokrat parti dönemi oldu. Adnan Menderes, Mimar Sinan eserlerini bilerek ve özenle yıktırdığı gibi, askerleri de on yıl boyunca bilinçli olarak yoksullaştırdı. Bir grup küçük rütbeli askerin yaptığı 27 Mayıs darbesine, üst türbeli askerlerin desteği de böyle açıklanabilir.

Günümüzde ise pek çok mavi yakalı işçi, hem beyaz yakalılardan daha iyi maaş alıp, daha kolay iş bulmakta; hem de kendi işini daha kolay kurmaktadır; daha kolay sebdikalaşıp, işverenleri ile daha iyi pazarlık ederek; daha kolay küçük burjuvalaşmaktadır.,

5)Kapitalist başarının reklamsal ölçütü, işçi sınıfının küçük burjuvalaşmasıdır: Serbest piyasa, neoliberalizm anlatılırken, Kore, Japonya, İtalya, Almanya ve benzeri ülkelerde işçi sınıfının ev, araba sahibi olup, her yaz tatile gitmesi örnek gösterilir. Oysa işçi sınıfının bu refahının arkasında sıkı sendikalaşma ve en ufak hak kaybıına karşı tahammülsüzlük vardır. Geri kalmış, sanayileşememiş ve gelir dağılımı bozuk toplumlarda küçük burjuva denebilecek sınıf, çoğu kez subay ve kıdemli devlet memurlarından oluşur.

6)Beyaz yakalının pek çok harcaması, kendini küçük burjuva hissetmek içindir. Sosyal medayda yıl boyu paylaşılan deniz tatilleri ve ya kısa süreli turlar, eve alınan bazı gereksiz eşyalar (Eyfley denen pişirici, robot süpürge vs), bazı gereksiz kişisel eşyalar (sanki dağa gidecekmiş gibi alınan iki litrelik kocaman termoslar,  saçma sapan taklit çantalar, çakmaklar vesaireler, yitip giden küçük burjuvalığa bir özlemd,r

22 Mart 2026 Pazar

CİNDERELLA TOPLUMLAR







 Bir arkadaşım, Leyla'ya sorduklarında asıl canı yananın kendisi olduğunu, çünü Mecnun derdini dağa taşa haykırırken, kendisinin ağzını bile açamadığını söylemişti. Leyla ile Mecnun hikayesi çok eskidir ve Fuzuli, bu öyküyü kalema alanlardan sadece biridir. Hikayede anlatılan, pek çok geleneksel aşk masalında olduğu gibi, erkeğin maceraları anlatılır. Kadın olarak çoğu kez hiç bir şey yapmazlar çünkü yapmaları edebe aykırıdır. Hatta senaryoculukta bunun bir adıda varmış, erkek karakterin gelişimine yardımcı olan kadın karakterlerin, öğrenmiştim ama unuttum, internetten de bulamadım. Hikayede erkek karakteri, bir kadın karaktere aşık ediyor, onun için mücadele ettiyor, sonra kadını ölüm veya başka bir sebepten hikayede attırıyor.

Kadınlarda bu sık görülen bir psikolojik sorun ve adı da Sinderella sendromu; kötü durumda bir erkek tarafından kurtarılmayı bekleme hastalığı. Türk toplumunun daha fazla erkek egemen olduğu eski dönemlerde daha yaygındı belki ama konumuz kadınlar değil.

Seçimlerden ve siyasetten bahsedeceğim anlaşılmıştır ama konu sadece siyaset değil. Tamam, her seçimde inatla aynı partiyi iktidarda tutmak ve oy vermediği muhalefete çemkirmek de Sinderellalık.Bu sadece siyasette, daha doğrusu siyasi partilerde böyle değil, başka yerlerde de aynı. Bendevi Palandöken'i tanıyor musunuz, 1990'dan beri Türkiye Esnaf ve Sanaatkarlar Konfederasyonu başkanı. 1949 doğumlu ve 2026 itibarıyla 75 yaşında. Onun hakkında çok şey söylerdim, tek o olsaydı. Ülkemin dört bir yanında barolar, odalar, bilmem kaç yıldır yerinden kımıldamayan başkanlarla dolu. Bir kısmı 2010'larda, iktidara yakın olmadığı için yerlerinden edildi. Hadi onlar, delegeleri ayarlamışlar ve sürekli seçiliyorlar ve bu odalara, yada odalardan birine üye olmak zorunlu diyelim, ya sendikalar, özellikle memur sendikalarının durumu nedir? Bu sendikalara üye olmak zorunlu değil ama pek çok memur, belki torpil yapar, belki işimizi görür diye, iktidar yanlısı sendikalara üye oluyor. Bu sendikalar da onları çok eziyor.

Bütün bunlara korkaklık diyelim, ya davranışlar. Önce dershanecilikle başlayayım. Test tekniği, daha doğrusu kurnazlıkları öğrenecek diye milyonlarca öğrenci, okullarından koparıldı. 12 Eylül bile dershaneleri kapatamadı ve dershaneler 15 Temmuz'a giden yolun bahanesi oldu. Malum tarikatla, iktidar arasındaki ipler, önce dershanelerin kapatılması konusunda koptu. Dershaneciliği gerçek anlamda bitiren, korona salgınında evlenere kapanma sonucu elektronik dershaneciliğin çoğalması ve sınavlara talebin düşmesi oldu. Son üç yılda üniversite sınavlarına başvuru, bir milyondan fazla azaldı. Şunu gördük ki dershanecilik, eğitime yükten başka bir şey değildir, test çözmeye katkısı da büyük ölçüde plosebodur.

Son olarak ahlaki sinderellalıktan bahsedeyim. Toplumsal ahlaksızlıktan bahsedip, ahlaksızlık yapmak, sistem böyle diye üzülmek var. Ramazan gelince bakliyata, bayram gelince şekere zam yapan esnafın, dükkan sahiplerinin ya da toptancıların kızmasına hakkı yoktur. Kendi ahlakımızı düzeltemiyorsak, başkalarını nasıl düzeşteceğiz.

Değişim istiyorsak, bir şeyler yapmalıyız, kendi çapımızda yapmalıyız. Yakışıklı prensin bizi öpmesini beklemek yerine, biz öpülmek istenen prens olmalıyız.

19 Mart 2026 Perşembe

İRAN-AMERİKA 2026 SAVAŞI VE FİKİRSEL DEĞİŞİM

 


Savaşlar, pek çok insanın ölümü ve bazı fikirlerin doğumuna sebep olur. Birinci Körfez Savaşında Saddam Hüseyin, çok ağır yenilmiş ve muhtemelen Kuveyt'i işgal ettiğine pişman olmuştu. Amerikan donanması, Basra Körfezinde ve Akdeniz^de cirit atıyordu. Amerika ve müttefikleri, üç ay hazırlık yaptı ve üç haftada Kuveyt'i geri aldı. Sonraki yıllarda da, Orta Doğuda, özellikle körfezde Amerika ve İsrail'in borusu öttü. İsrail'in 2006'daki Hizbullah'la savaşında, kendisinin neredeyse yüzde biri kadar bir orduya yenilgisi bile İsrail'in karizmasını çizdirmemişti. O savaştan geriye füze ve roket fikri kaldı, bir de her an herkese sıra geleceği. Saddam'ın elinde, Rus yapısı ve teknolojisi çok geri Scud füzeleri vardı, elindeki yetersiz istihbaratla, körlemesine İsrail'i ve bazı Amerikan hedeflerini vurdu. Genelde füzeler ya patriotlarca engellendi, ya da boş hedefleri vurdu. Gene de vurulan hedefler heyecan yarattı ve İsrail'i korkuttu. Füze sadece para meselesidir, pilotu yoktur; Türkçe de sen rezil olma, paran rezil olsun diye bir söz vardır. Sonuçta füzeler, pahalı mermilerdir. İsrail'in Demir Kubbes'sini delecek mermiler de illa vardır yada icat edilecektir. Diğer bir fikir de deniz mayınları, Saddam'ın elinde deniz mayını yoktu ama olma ihtimali bile Kuveyt'e çıkarma yapma fikrini iptal ettirdi. Kara mayınlarının günümüz ordularına karşı bir tesiri yoktur, hele Amerikan ordusu gibi büyük bir ordunun. Mayın olası arazi bombalanır, devasa çukurlarda mayın falan kalmaz. Su mayınlarıyda bugün artık bir çeşit su dronudur. Çanakkale savaşında  olduğu gibi, çelik halatlara bağlı sabit mayınlar yok; alıcıları ile gemiyi fark edip, gemiye doğru hareket eden ve suyun bir kaç metre altından gidip, gemiyi vuruyor.

Bugün İran-Amerika savaşının 18. günü ve zafer şimdilik İran'ın ezici üstünlüğüyle sürüyor. Şu ana kadar Amerika ve İsrail'e ileri derecede zarar verdi. Bugünden sonra savaş ne olur, bilemeyeceğim ve savaşın bundan sonrası için öyle çok fazla analiz kasamayacağım. Amerikanın bundan sonraki her zaferi, Pirüs zaferidir ve bu savaşı bitirmek için de, en kötüsünden de olsa Pirüs zaferine ihtiyacı vardır. Yoksa Körfez petrollerini ve körfez krallıklarını kimse koruyamaz. Gerçi bu aşamadan sonra Amerika hiç kimseyi koruyamaz. Pirüs zaferi, İsrail'i koruması için lazım. Amerika, kara harekatına başlayacaksa, en azından 1 milyar, 100 milyon dolarlık radarı yeniden yapmalılar. İran'a kara harekatı da kolay değil. Belli ki İran, kara harekatına da hazır. Irak'ın dört, Türkiye'nin iki katından büyük, bazı bölgeleri aşırı dağlık, kurak ve hiç bir insan yerleşimi veya göçebe çadırı yok. Halen keşfedilmemiş geçitleri, ormanları falan var ve keşfedilmemiş ormanları var ve İran, buralarda yapılacak bir Amerikan harekatına da hazır olduğuna inanıyorum. Gene de Amerika, kara harekatını en azından denemek zorundadır. 

Bunu da tek başına yapamaz, birinci körfez savaşında bile 5 Nisan tezkeresi Amerika'ya ağır bir darbe olmuştu.Şimdi de kamuoyu İran'dan yana. Bazı din adamları, cübbeleriyle, mezhep düşmanlığı yaparak,  halkı İranla savaşa veya Amerikan askerlerinin Türk toprağını, İran'a savaş için kullanmaya hazırlamak istiyor. Oysa bu savaşın kaybedeni her halukarda mevcut iktidar ve din tüccarları. İran kaybederse, Siyasal İslam kaybedecek çünkü her ne kadar Şii diye lanetleseler de, Siyasal İslam'ın ülke yöneteceğini dünyaya İran göstermişti ve İran'ın, bir Pirüs zaferiyle bile olsa yenilgisi, Siyasal İslam'ın yenilgisidir. Böyle bir yenilginin etkisi, Sovyetler Birliğinin dağılmasının, sol partilere etkisi gibi olacak. Doksanlarda, Sovyetleri zerrece sevmeyen İskandinav sosyal demokratları bile iktidarını kaybetmişti. Diğer yandan olası bir İran zaferi, yıllardır Orta Doğu denen bölgedeki Sünnici ve Amerikancı siyasetin de sonu olavaktır.

16 Mart 2026 Pazartesi

AĞACIN KURDU ÖZÜNDEN OLUR, ATASÖZÜNÜN BAZI ÖRNEKLERİ



Az bilinen ya da kullanılan bir Türk atasözü, her ağacın kurdu, kendi özünden olur der. Diyalektiğin başka bir modeli sayılabilir bu atasözü. Bir şeyin bozulması kendi iç sorunlarından başlar anlamına geldiği gibi, bir kitleyi en çok kendi gibileri kandırır anlamı da çıkartılabilir. Ben bu atasözünü bu anlamda kullanacağım. Rahmetli, Yaşar Nuri Öztürk'ün son kitaplarından birinin adı Allah ile Aldatmak'dı. Müslüman biri, Allah ile, iman ile aldatılır, solcular Marksizm, çevreciler çevrecilik, milliyetçiler, milliyetçili ve Atatürkçüler, Atatürkçülükle aldatılır.

Şu son on yılda ne çok insan dinsiz (deist-ateist,tengrici vesaire) oldu farkında mısınız? Görünüşte en dindar iktidara sahibiz. Oysa zinanın suç olmaktan çıkarılması, domuzun kasaplık hayvan olması, bu iktidar döneminde oldu. Ülkede imam hatip lisesi sayısı artıyor ama mezun sayısı artmıyor, öğrenci sayısı artmıyor. Din dersleri arttığı halde Deizm,Ateizm, Tengricilik gibi inançlar artıyor. Sosyal medyada, özellikle Youtube'da, nbu görüşü anlatanlar ve izlenmeleri artıyor. Diğer yandan, 2013'den (17-25 Aralık) beri türbanlı kız sayısında, her yeni yetişen nesilde ciddi bir azalma var. Sebebte dinci kesimin kend iki yüzlülüğü. Zengin çocuklarının , hele de muhafazakar zenginlerinin çocuklarının gittiği özel okullarda, tarikatlar ÇEDES bahanesi ile girip, Ramazan etkinliği olara Kabe'de hacılar ilahisi söyleniyor mu? Bu iki yüzlülüğün en son örneği, boykotlar. Daha önceki İsrail protestolarında, yola kola dökmek gibi eylemler etkili olmuyor, hatta bazen kola tüketimini arttırıyordu. İsrail'in son Gazze katliamlarından sonra durum değişti ve ilk defa Türkiye'de kola satışları (ve muhtemelen diğer bazı boykot ürünlerinin) satışı ciddi anlamda düştü. Ciddi derken, böyle büyük firmalar için yüzde üç, ciddi bir düşüştür ve tüketici davranışının ciddi anlamda değişeceğinin işaretidir. Bu yüzden artık sağcı medya, boykot edebiyatını bıraktığı gibi, boykot çağrısı yapan sosyal medya hesaplarının da sesi kısıldı. İsrail ya da Amerika, sadece gösteriş için boykot edilebilir. Şirketlere gerçek iktisadi darbe vuracak boykotlar ortaya çıktığında, boykotçuluk sessizce yok edildi.

12 Eylül de Atatürkçü geçindi, görünüşte en Atatürkçü dönemdi. Her konuşmada, Atatürk'ün bir sözü söylenir, herkes Atatürk dönemi modası, koyu renkli, dar takım elbiseler giyerdi. Bu dönemde her devlet dairesi Atatürk resmi, ev bahçe Atatürk büstü, her meydan Atatürk heykeliyle donatıldı. Bu Atatürkçülük gösterisinin ardında, cumhuriyet kurumlarının ve ilklereinin yozlaştırılarak, yok edilmesi vardı. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kapatılıyor, Atatürk, Dil ve Tarih, Yüksek Konseyi diye ucube bir kurum kuruluyordu. Devlet güzel sanatlar müzesindeki resimler, generallerin makam odalarına gidiyor, bazıları tek fotoğrafı olmadan kayboluyor, müze, müze özelliğini kaybediyordu. Tanzimat fermanı ve ilk resmi gazete Takvim-i Vekai'den beri süren dilde sadeleşme yerine, TRT ve ders kitaplarıyla zorla Osmanlıcalaşrıma çabalarına giriliyordu. (12 Eylül rejiminin en büyük yenilgisiydi.) Laiklik denilerek, zorunlu din dersleri, anayasaya giriyordu. Alevi köylerine ısrarla cami yapılıyor, Aleviler düzenli olarak fişleniyordu. Sürekli laiklik vurgusu yapılıyordu ama yüzde doksan dokuzu Müslüman  diyerek söze başlanıyordu. Terör bitirildi deniliyordu ama PKK örgütlenip, Eruh ve Şemdinli baskınlarına hazırlanıyordu. 12 Eylülü bu blogda çok yazdım. 12 Eylül, gardraop Atatürkçülüğünü kullanarak, Atatürkçülüğün altını boşalttı.

Merkez sağ denen partilerden de bahsedelim. Bu partilerin son iki önemli lideri (Mesut Yılmaz, Yıldırım Akbulut ve Tansu Çiller, lider sayılabilecek kişiler değildi), ideolojilerini kendileri baltaladılar. Turgut Özal, dindar ve muhafazakar geçinirdi ama ailesi, özellikle karısı Semra Özal öyle yaşamazdı ve halende öyle yaşamıyor. ( çok eski bir cumhurbaşkanı eşi olarak, gözlerden uzak.) Kendisi, Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarıyken, verdiği teşvik kredileri ile özel sektörün bira fabrikaları kurmasını sağlayan kişiydi. Muzır neşriyat olarak görülen erotik-p.rno yayımların poşete konulması ile ilgili yasa çıkarırken oğlu, erotik yayınlar da yapan Star medya'nın kurucu ortağıydı. Süleyman Demirel, yıllarca muhafazakarlardan oy aldı ve onları sola karşı kışkırttı. 1978'in son günlerinde, Kahramanmaraş ili kan gölüne dönmüşken, bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz diyen kişiydi. 28 Şubat sürecinde türbanlılar okumaya Arabistan'a gitsin diyen de o oldu. 12 Eylülün karanlık günlerinde Süleyman Demirel'i, 28 Şubatın dar günlerinde tarikatların ve muhafazakarların savunucusu, demokrtasi şövalyesi, kahraman gazeteci, Nazlı Ilıcak; 15 Temmuz darbesi davasında cezası onananlar arasında.

Ülkücülük de kurdu kendi özünde olan ağaçlardan oldu.Abdullah Çatlı, Ülkücülüğü, kendini hızla tüketen DYP ve genel başkanı Tansu Çiller'in hizmetine soktu. Öncesinde Ülkücülük, devlet yada Türk devletine bağlı bir aygıttı, Çatlı ve ekibi, Ülkücülüğü doğrudan Tansu Çiller'de (başbuğ Türkeş'den önce) bağladı.Susurluk kazası sonra holding medyalarındaki manşetlerin, özel haberlerin hedefi Tansu Çiller ve Enişe adı ile kodlanan kocası Özer Uçuran Çiller'di. O yıllarda derin devlet denilen yapı, büyük ölçüde Ülkücülerden oluşurdu. Ülkücüler, özel harekat haricinde, kamu kadrolarından dışlandı. 15 Temmuz sonrasında oluşan MHP-AKP birliği bile bunu değiştirmedi. Kurtlar Vadisi dizisi de bu tasfiyeyi anlattı. Dizi izleyicilerinin en büyük hatası, dizinin gerçek olayları bire bir anlattığı ve dizideki her karakterin, gerçek hayatta bir karşılığı olduğu sanısıdır. Gerçek hayattan kısmen esinlenme vardır ve karakrterler genelde bir kaç kişinin birleşimidir. Mesela Baron Karahanlı; hikayenin genel anlatımına uygun olarak en fazla Mehmet Emin Karamehmet'e benzemektedir; ölümü Üzeyir Garih'in ölümüne benzer;  baron lakabı ise eski mafya babalarından Ali Fevzi Bir'e aittir. Dizideki iyi karakterler de, kötü karakterler de, (büyük çoğunlukla) Ülkü ocaklarından yetişmiştir (dizide ne adı, ne de iması vardır.). Dizideki Kürt karakterler de Ülkü ocaklıdır. Dizide hiç Alevi kararkter olmaması nedense kimsenin dikkatini çekmemiş. Abdullah Çatlı ile beraber ölen polis amiri Hüseyin Kocadağ, Alevi'ydi ve hatta o akşamki içkili eğlencenin amacı, Çatlı ile Kocadağ'ın barıştırılmasıydı. İzleyicilerin sandığının aksine Polar Alemdar; Abdullah Çatlı veya Hakan Fidan  değildi. Gerçek hayatta kimle özdeşleşebilir bilmiyorum ama Polat Alemdar; DYP ile Çiller; Mesut Yılmaz ve ANAP; üzerine de MHP-Ülkü ocaklarını devletten tasfiye eden kişiydi ve popüler olması için özellikle uğraşılan dizide, Ülkücülüğün kurdu da kendinden olmuştu.

Ülkemizde çevrecilik de en büyük darbeyi TEMA denen örgütten almıştır. Meraları, yaylaları, ot parasına yağmalatan yasayı TEMA ve Hayrettin Karaca hazırladı. Ülkenin yeşil alanları, çevrecili olduğunu iddia eden bir yasayla yağmalandı ve yağmalanıyor.

Atatürk ve İnönü'nün kurduğu demokratik düzeni, bugünkü din hegomonyasına çevirenler de, bundan en çok faydalananlar oldu. Liberal sol olduklarını iddia edenler ne liberal, ne de solcuydu; bu söylem sadece sümüklü ve Pensilvanyalı şeyhin müridi olduklarını saklamak içindi. Orhan Pamuk'da, daha doksanlarda bile, Nagehan Alçı, Rasim Ozam Kütahyalı ile arkadaş olduğu halde, sürekli Ateistliğini vurguladı ve hatta ailecek Ateist olduğunu falan söylemiş; aile tehdit alınca Orhan'a kendi adına konuş diye seslenmişti.

Bir ağaca kurtcuk, kendi özünden düşer. Ben, pek az okunan bu blogumla solcuları, Atatürkçüleri, Alevileri etkileyebilir, dolayısı ile onlara hainlik yapabilirim. Dinciler, Ülkücüler beni okusa bile benden o kadar etkilenmez.  Bu yüzden herkes özünü yoklamalıdır.


12 Mart 2026 Perşembe

TEK KUTSALINIZ İKTİDARINIZ VE PARANIZ

     


Bize yıllarca İslam'ın güzellikleri anlatıldı. Yeni Osmanlıcılık iktidara gelince bütün bu kutsalların terk edildiği görüldü. Osmanlı'nın ve İslamın doğa ve yeişl sevgisi terk edildi. Şehirler beton ormanına döndü. Ormanları da çöle çevirdiniz. Devleti yağmalakla doymadığınız, halkı yağmalıyorsunuz. Artık ortaya çıktı ki, tek kutsalınız iktidarınız. Osmanlı'nın sokak hayvanlarına gösterdiği sevgiyi bile terk ettiniz. Geziciler hayvan ve ağaç seviyor diye, hayvanlara ve ağaçlara bile düşman oldunuz. Her tarafınızdan nefret fışkırıyor. Öte yandan da paniğiniz de bu nefretinizi arttırıyor. Sıtres ve panik anladında insanların duygu-durum sorunları artar. Nefret duygunuzla batıyorsunuz. Artık kendi içinizde de birbirinizden nefret etmeye başladınız. İfşalar peşi peşine geliyor.

Yeşil rengi, doğa, çocuklar, Filistinliler falan zerre kadar umurunuzda değil. Çok para çaldınız, çok farklı yerlere de sakladınız. Kaddafi örneğinde olduğu gibi, iktidarda değilseniz, hiç biri de sizin değil. İcabında Kabe'yi de iktidarınız için yıkarsınız. Şimdi elinizde tek silahınız din kaldı. Türklüğü kendiniz çöpe atmıştınız. Türkçülüğünüz gitti ama Kürt düşmanlığınız baki kaldı. Açılım zamanı Esat Okat Yıldıran'ı gıyabında nasıl da yargılamıştınız? Hatta kimse Oktay Yüzbaşı rolünü almak istemeyince, bir sandalyeye o rolü vermiştiniz. Oysa Etimesgut, Zırhlı Birlikler Komutanlığındaki Esat Oktay Yıldıran caddesi halen duruyor. Oysa Aşık Veysel orta okulunun adını değiştirdiniz. Şimdilerde cesetleri kobra denen araçların arkasında sürüklemeler, cesetleri un çuvalında vermeler falan gırla. Esat Oktay'ın, Diyarbakır hapisanesinin kalın duvarları arkasında yaptıkları, bugün sokaklarda yapılıyor. Görse, gözleri yaşarırdı.

 Kenan Evren'i sözüm ona yargıladınız ama kendisi askeri mezarlıkta, tüm unvanları ile duruyor. 12 Eylül döneminde zengin olanlar ise sorgulanmadı. İhsan Doğramacı'nın Meteksan şirketi, kırk yıldan fazladır kesintisiz olarak ÖSYM'nin tüm ihalelerini alıyor. 12 Eylül olmasaydı,  Doğramacı ailesi bu kadar zengin olmayacaktı. Kimse Doğramacı'yı ve ailesini yargılamadı. Doğramacı ailesi ile ilgili doğru dürüst bir eleştiri bile yayımlanmadı.  Aile, orman yapacağını vaat ettiği araziye lüks evler yaptı ve bir kısmını da şehir hastanesi başta olmak üzere, kamu kurumlarına sattı. Doğramacı ailesine 12 Eylül tarafından verilen ihsanlar,, iktidarınız döneminde de artarak devam etti.

Ya sanatçılar. 2002 öncesinde Semra Özal, Tansu Çiller etrafında öbekleşen sanatçılar, şimdi külliyenin etrafında öbekleşiyor. Kişilikleri zerre kadar değişmedi. Eski düzenbazlar da halen sizinle. Çünkü sizin tek kutsalınız paranız ve iktidarınız. 

Şimdi onu da kaybetmemek için sözde kutsallarınızdan elinizde bir tek din kaldı, yakında o da gidecek.

(2021'de başka bir blog için yazdığım yazı.)

7 Mart 2026 Cumartesi

ELEŞTİRİLMEDEN ÖĞRENİLMEZ.

 


Ülkemizde eğitimde ciddi bir başarısızlık var. O kadar yıl okuldan sonra hiç bir şey öğretmiyor gibiyiz. Yabancı dil öğrenimimiz karikatürize. Son yıllarda biraz gelişme var ama gene de nafile. Öyle ki pek çok lise son sınıfta dil dersleri, serbest test çözme saatine dönmüş durumda. O test çözme saatleri, test çözme oranını arttırmıyor arkadaşlar, 28 senelik tecrübe söylüyor bunu.Oturup felsefe dersi dinlemek yerine, matematilk, fizik, Türkçe testi çözenlerin, test ortalamasını da gördüm. Eğitimi test çözmekle ölçüyoruz ve onda da başarısız bir ülkeyiz.

Başarısızlığın sebepleri üzerine düşünmek ve fikir üretmek zorundayız. Doğruyu bulmak için yeni yollar denemek,  aynı hataları yapmamak, başka hatalar yapmak zorundayız. Bu hatalarımızın en başında çocukları hep itaat ahlak seviyesinde tutma çabamız. Kökeni medreselere, yani İslam skolastiğine dayanıyor. Skolastik görüş, öğretmenin (hoca-müderrsin) kaba ve sert otoritesi ile öğrenciye yerleştirilir.  Ülkemizde ise son yirmi yıldır öğretmenlilk, meslek olarak gözden düşmüş durumda. İktidarın çok özendiği din öğretmenleri de buna dahil. İktidarın dindar nesil yetiştirme projesinin tutmamasının temel sebebi de bu. Zannediyorsunuz ki öğretmenlik mesleğinin değeri düşerken, din öğretmenleri bundan muaf; lise çağındaki bir gencin beyni böyle çalışmaz. Fazlasıyla genelleştirerek çalışır. Kurtlar Vadisi iyiyse, yüm mafyalar iyidir  ve öğretmenliğin değeri düşmüşse, din öğretmenliği de bunun dışında değildir.

İtaat yada skolastik eğitimde,  bir şeyler öğrenilmez, ezberlenir ve inanılır. Ülkemizde üniversiteden, ana okuluna kadar, öğrenciden en asgariden itiraz ve sonunda öğretmenin fikrini kabul etmeyi istiyor. Ülkemizde yüksek lisans-doktora eğitimi bile, tez hocasının fikrini kabul etmeye programlı. Maarif modeli denilen şeyin gerçekleşmesi için, öncelikle öğretmenin itibarlı, atamaların liyakatli olması, eğitimin bilimsel olması ve öğrencinin eleştirilerinin de dinlenmesi gerekir. Okul öncesi eğitiminden, dokrtoraya kadar bu gerekli

5 Mart 2026 Perşembe

AYNI HAİN VE EBLEH SÜRÜSÜ

     


Yetmez ama evetçi hain sürüsü, Marksist-Leninizm ve Liberalizm arasında savruluyor. Asla sosyal demokrat ya da Atatürkçü olmuyor. Çiftçiye, ananı da al git diyen şahsın demokrasi vaatlerine inanıyorlar da, Osmanlı'nın kadını hor gören zihniyetini yıkıp, kadından hakim-savcı-pilot yapan partinin vaatlerine inanmıyorlar. Yetmaz ama evet dedikleri parti, kendilerini de sefil etmiş ama halen o partiyi iktidardan düşürmesi en büyük ihtimal olan siyasi oluşumu desteklemiyorlar.

Bir de şu dikkatimi çekti. Bu liberal ve radikal solcu sürüsü,  tıpkı mevcut iktidar ve iktidar yanlıları gibi, İran'da olanlara karşı pek sessiz.  Oysa doksanlarda ve iki binlerde, hele de 28 şubat döneminde nasıl da özgürlük şövalyesiydiniz? Hele de Orhan Pamuk ve üç yüz küsur yazar-çizer-akademisyen sürüsü, Suriye iç savaşının başlarında, Beşar Esat'a çağrı yapmıştınız, görevi bırak, Cezayir'e sığınma iste diye. Hesapta Suriye'de kan dökülmesini istemiyordunuz. Oysa amacınız Suirye'yi oluk oluk kana boğmaktı. Savaşı başlatanlar, Suriye'de demokrasi isteyenler değildi. Alevileri, Şiileri, Hristiyanları, Dürzileri (Aslında düz Sünni olmayan herkesi) ve üzerine de kendi şeriatları altında yaşamak istemeyen Sünnileri katletmek ya da göç ettirmek isteyen Siyasal İslamcılara ne güzel destek vermiştiniz? Şimdi de mollalara karşı halkı direnişe çağırsanıza. Türban takmak istemeyen kadınların hayat hakkını savunmakta pek isteksizsiniz.

Orhan Pamuk, Rasim Ozan Kütahyalı be karısı Nagehan Alçı ile aile resmş ortaya çıktığından beri kendisini basında pek yer bulamıyor. Ha, bir de Rasim'in ta eskiden, üniversite yıllarında, ona övgüler düzmesinin ortaya çıkması da buna etken. Şimdi bakıyorum ne zaman destekleyecek bu üçüncü ittifakı.

Artık birileri kral çıplak desin. Bu ülkede Marksist-Leninizmin asıl hedefi devrim yapmak değildir. Muhalefete, muhalefet yapıp, sağın iktidarda kalmasını sağlamaktır. Legal olanının da, illegal olanının  da hedefi budur. 

Liberl solun solculuğu da, NAZİ partisinin adındaki sosyalsitlik gibidir. İtidara geldiklerinde önce bu sosyalist ibaresini sildirmişlerdi. Yetmez ama evet referandumundan sonra saraydan kovulmasaydınız, siz de adınızdan solu atacaktınız.

Aynı hain ve ebleh sürüsüsünüz.

(2022'de yazmışım)

3 Mart 2026 Salı

KENANİZM NEDİR 4?ROMANTİK FAŞİZAN ATATÜRKÇÜLÜK VE 12 EYLÜL



 Alparslan Türkeş'in 12 Eylül günerinde, Genelkurmay Dil Okulunda hapisteyken, fikirlerimiz içeride, biz mahkumuz dediği rivayet edilir. Bu ne kadar doğru, bilemeyeceğim; bu rivayetin sebebi, 12 Eylül rejiminin uygulamalarıdır. 12  Eylül rejimi ilk bir buçuk yılında, sağa ve sola karşı aynı gaddarlıktaydı. 1981 yılından itibaren baskılar sadece solun üzerine olmaya başladı.Darbe ideolojisi de milliyetçileşmeye başladı ve milliyetçi kaldı. Bu milliyetçilik, Özal döneminde de sürdü. Ben orta1 ve orta 2'deyken (1986-86 yılları), tarih dersinin adı milli tarih, coğrafya dersinin adı milli coğrafyaydı. Devler rejiminde ciddi bir Türkçüleşme ve İslamlaşma vardı. Milyonlarca kişi Kürtçe'den başka bir dil bilmezken (Ben iki bin yılında acemi er eğitim bölüğünde askerdim ve bize her celp yirmi kadar Türkçe bilmeyen asker gelirdi. ) Kürtçe'yi yasaklamak; Alevi köylerine cami yapıp, imam atamak, Maraş katliamı sanıklarını koruyup, Kahramanmaraş ilini Alevisileştirmek gibi doğrudan 12 Eylül MHP'sinden beklenen işleri yaptı. Ders kitaplarının arka sayfalarına Türkiye haritasının yanına, Türk dünyasının haritası çıktı. Bu harita, henüz parçalanmamış Sovyetler Birliği, parçalanmışcasına farklı renklerde gösterdiği gibi; Çin ve Rusya gibi devletlerin içindeki özerk bölgeler de bağımsızmışcasına ayrı renklerde gösteriliyordu, halen de öyledir. 2026'da bile ders kitapların arkasındaki Türk Dünyası haritaları böyledir.

Ben 1992-93 yıllarında Ülkü Ocakları sempatizanı ve kısmen de üyesiydi ve o dönem Ülkücüleri hiç de Atatürkçü değildi ve Atatürk hiç de sevilmiyordu. Atatürk düşmanlığıyla ünlü yazar Necip Fazıl Kısakürek, son yıllarında açıkça MHP'yi destekliyordu. Şimdiki Ulusalcı dediğimiz laiklik temelli ve son on, on beş yıldır da Deistleşen (Temgricilik)milliyetçilik ilk defa doksanların sonlarında, Doğu Perinçek'in İşçi Partisi'ni, daha sonra Vatan Partisi adını alması ile bitecek süreçle başladı. Aynı Perinçek, yetmişlerde Atatürk'e küçük burjuva devrimcisi diyen, seksenler ve doksanlarda İkibine Doğru dergisiyle Pqq'yı destekleyen Perinçek'di. Perinçek'le ilgili ayrıntılı bilgiyi şuraya bırakayım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/dogu-perincek-kimdir.html

Ulusalcılık denen Laiklik ve Milliyetçilik ile sınırlı Atatürkçülük, iki binlerin başlarında tatılmaya başladı. Onlar için altı okun sadece ikisi vardı, Laiklik  de tarikat nefreti ile sınırlıydır ulusalcılıkta. Zorunlu din dersleri ya da Alevi köylerine yapılan camiler veya öğrencilerin zorla imam hatipe kaydolmaları gibi konularla ilgilenmiyorlardı. Tek dertleri, CHP'ye oy verilmesindi, AKP kötü ama yerine başka bir parti olmalıydı. Banu Avar ve Nihat Genç gibi yeni Ulusalcı liderler çıktı. Banu Avar, Zaytug.com gibi komedi sitesindeki bir haberi gerçek sanması ile gözden düştü. Nihat Genç ise daha ilk seçimde aday olur olmaz, Fetö tertibinden ordudan atolmış denizciler ağırlıklı grubuyla İmamoğlu'na saldırdı. En son İmamoğlu'nun Kıbrıs'tan nakil olması ile uğraştı ve diploma iptali için uğraştı. Gebermesine az kala bunu başardı. Efsane olarak yaşadı ama kestane bile olamadan bitti. Gebermesinden sonra grubu olan Veryansın ve diğer küçük gruplar giderek küçüldü.

Genel anlamda Dünya'da milliyetçi, hatta ırkçı partiler yükselirken, Türkiye'de hiç bir şey olmaması, hatta gerilemesi çok dikkat çekici. Ülkücü hareketin ana partisi MHP, zamanında koalisyonların ve merkez sağ (DYP-ANAP) partilerinin koltuk değneğiydi, şimdi iktidarın koltuk değneği, ş,mdi de bir şey değişmedi. İktidar bloğuna muhalif Ülkücü partilerde (Zafer ve İyi) durum çok farklı değil sanki. Biraz da medyasızlık var, CHP; Halk tv,Sözcü, Yurt falan derken, kendi tabanını  elinde tutuyur ama; bu partilerin medyası da yok gibi. Ya sosyal medya? Sosyal medyada da ciddi bir varlıkları yok. Olsa da, özelleştirmeler ve tarikatlar üzerinde fikirleri neler, belli değil (bence). Şu ortamda bu partilerin, sosyal medya bir yana, meydanları hınca hınç dolduracak mitingler yapmaları lazım (özellikle terör konusunda).

Diğer yandan da son bir kaç aydır, Youtube başta olmak üzere sosyal medyada liberal milliyetçiler türedi. Siz liberaller, sırf milliyetçiliğe karşı olduğunuz için liberal sol değil miydiniz? 2010 yetmez ama referandumunda, CMHP espirileri yapmıyor muydunuz?. Ayrıca, sizceki Kürt sevdasına ne oldu? Yoksa Amerika, Suriye'de Kürtleri, hamamda P.ŞT bırakır gibi bırakınca, siz de mi Kürtleri bıraktınız. Bazılarınız hemen demeye başladınız, devlet devletle anlaşır, siz devlet misiniz, diye. Şimdi ibre Kürt sevgisinden, Türk milliyetçiliğine dönmüş durumda, Amerika nereye, siz oraya. Diğer yandan da bu iktisatçı Youtuberlar ve paralel kanal sahiplerinin çok genç olması; iktisat ve işletme gibi bilimler, ilahiyat gibi kademelidir. Önce özel üniversitelerin, yurt dışındaki büyük üniversitelerin profesörleri konuşur, hatta yalnız onlar konuşur. Bu bıyığı yeni terlemiş liberallerin sayfaları bir anda pek çok kurum tarafından nasıl da övülüyor, farkında mısınız? İktisat bilimi aynen ilahiyata benziyor; orada da ya büyük üniversitelerin profesörleri ya da tarikat büyüğü mollalar konuşur ama son on yıldır, özellikle Youtube'u genç mollalar doldurmakta; çünkü ihtiyar mollara, gençlerin ilgisini çekmiyor. Bu genç mollalar, pardon iktisatçılar da, gençlere neoliberailizm dinini anlatmak için sahadalar. Amaçları önümüzdeki günlerde yapılacak özelleştirmelere karşı gençliği sakinleştirmek. Gençleri kandırmak için artık solcu olamadıkları için milliyetçi olmuşlar. Milliyetçi liberallik, Kenanizmdi, o yıllarda Devletçiliğin, cumhuriyetin ilk yıllarında sermaye birikimsizliği sonucu, geçici bir yönetim olduğu olarak anlatılıyordu çocuklara. Özal, satacağım diye propaganda yaparken, Kenan susuyordu; cumhurbaşkanıyken de Turgut'un kanun hükmünde kararnamelerle, meclisi devre dışı bırakmasına ses etmemişti. Ülkemizde liberalliğin ağa babası, Mehmet Barlas ve diğer lşboşlara bakın; 12 Eylüle karşı çıkmışlar mı? Neoliberalizmin kurucusu Milton Friedman ve Şikago oğlanları, Latin Amerika başta olmak üzere tüm Amerikan yanlısı askeri darbeleri alkışlamamış mıydı?

Son olarak Türk faşizmi, hem Ülkücülük, hem Ulusalcılık, yandaşlığa da, muhalifliğe de yakışmıyor, çünkü her ikisini de doğru dürüst yapamıyor, Kenanizm'den kopamıyor.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html

2 Mart 2026 Pazartesi

KOPYA SIKANDALINDA NEDEN TUTUKLAMA YOK?



 Ülkemizde günden hızlı değişiyor ve pek çok şeyde gözden kaçıyor. Milyonlarca insanı mağdur eden -KPSS sınavı tekrar yapıldı. ÖSYM'den bir kişi bile görevden alınıp, tutuklanmadığı gibi, skandala sebep olan dershane de, Youtube kanalı dahil, yerli yerinde. Yani değişen bir şey yok. İnsanların sınava ikinci defa girip, masraf yapacak olmaları dışında. Diyeceksiniz ki, sınav parası alınmayacak. Siz hiç düşünmüyor musunuz, bu insanlar cumartesi ya da pazar da olsa,  işlerinden izin alıyorlar. Sınav her yerde yapılmıyor, bazen de her il merkezinde yapılmıyor. İl merkezlerinde, büyük şehirlerde, sırf sınav için otellerde kalınıyor, akraba-tanıdık yanlarına gidiliyor. Kırılan umutlar ve hayaller de cabası.

Benim ki de laf mı? Koskoca milletvekil, rüşvet aldığını kameralar önünde itiraf etti de ne oldu? Konu itiraf ederken başının açık olmasına geldi. Soruşturma açacak savcı yok, çünkü HSYK doğrudan cumhurbaşkanına bağlı. 2010'un meşhur yetmez ama referandumunun ana konusuydu HSYK'nın yapısı. HSYK'yı siyasete bağlayarak, oradaki kemikleşmiş grupları yıkacaktınız. Evet, yıktınız, bravo, hadi gene öğünün, demokrasi peşindeydik deyin. İstanbul'da bir hastane, yatalak hastalarla alay eden hastane bir günde kapanıyor ama kırk beş çocuğa tecavüz edilen öğrenci yurdu, bir öğretmen ceza aldıktan sonra, vakfı ile beraber dimdik ayakta. Siz de bütün bu tecavüzler olurken, devleti geçtim, vakfın diğer yöneticileri nerede diye sormadınız.

Koca ÖSYM ya da kırk yıla yakındır ÖSYM'nin her ihalesini rakipsiz alan, Doğramacı ailesine ait Tepe Holding ve dolayısı ile Doğramacı ailesine ait Meteksan şirketinde bir kişinin bile savcılıkça ifadesi alınmadı ama ÖSYM sınavlar yapmaya devam ediyor.

Bir de farkında mısınız, uzun zamandır sınav birincileri ya açıklamıyor ya da halkın gözüne sokulmuyor. Muhalif kitlenin en büyük yanılgısı, tarikatlarla ilgili olarak 2002 yılını baz almaları. Oysa FEM dershaneleri 1990 ya da 91-92'den itibaren her sene üniversite sınavı birincileri çıkarıyordu. Yani o yıllar ve belki de daha öncelerine kadar uzanıyor bu kopya meseleleri. Siyasal İslamcılar, 12 Eylülden itibaren aşırı güçlenmeye başladılar. 12 Eylül gardrop Atatürkçüsü ve tarikat koruyucusuydu. Sol, ezilmek bir yana, sindirilirken, dincilik ve tarikatçılık yükseldi. Özal açıkça Nakşibenci (hatta annesi özel bir kanunla, Nakşi bir şeyhin mezarının yanına gömdürdü), Demirel ise, Said-i Nursi'nın yıllarca sürgün yaşadığı Isparta milletvekili oldu. Ecevit bile her yere tarikatçıları getirdi.

İşte böyle bir canavarla mücadele ediyoruz. Şimdi utanması ya da çekinmesi de yok. Kopya çekildiği belli ama ne tutuklama var, ne de görevden alınma.

(2021 Ekim'inda beşka bir blog için yazmılım, tekrar yayımlayasım geldi:

1 Mart 2026 Pazar

SAHTE MAĞDURİYET OYUNLARI



 İktidarın tüm çabalarına rağmen din, gözden düşüyor. Genç kuşakta türbanlı, tarikat üyesi, camiye düzenli giden ya da düzensiz giden sayısı azalıyor. Gene de iktidar din silahını bırakmıyor. Bu silahı da düşmanı gördüğü kurumlara kullanıyor.

Oysa iktidar yanlısı burjuva da türbanlı çalışan istemiyor. Tarikatlar, buruvalar için eskilerin mason localarının yerini almış. Özel okullar ve özel hastanelerin çoğu, tarikatların elinde. Sözcü, Cumhuriyet, Birgün ve hatta daha pek çok solcu, ilerici gazeteye reklam veren, tiyatro klüplerinde Atatürkçülükle ilgili oyunlar oynayan, her tarafı Atatürk resimlerinden geçilmeyen özel okullar dahi, tarikatların elinde. Özel hastanelerin çoğunda türbanlı hemşire yokken, devlet hastaneleri türbanlıarla dolu. 

Fakat siyasal islamcılar, karşı cepheyi türban ya da din için suçlamaya bahaneler arıyor. Amacı tamamen provakasyon. Dakikaların hesaplandığı şehirler arası otobüs seyahati bile bu şovlara alet edilmekte. Oysa dindarları da en fazla mağdur eden, siyasal İslamın kendisi. 7 haziran seçimlerinden sonra, HDP'nin dışarıdan desteğine ihtiyacını bahane eden Türk milliyetçiliğinin partisi, şimdilerde bu görüşmeyi onaylıyor, hatta destekliyor. HDP'de, belediyelerine kayyum atayan, genel başkanını hapse atan iktidarla görüşüyor. Sorsanız halen CHP'nin tek parti iktidarının uygulamalarının yasını tutmaktalar. AKP'bin CHP'yi terör örgütleri ile bir sayması ise devam ediyor. Kendileri ise her durumda mağdur.

Kendi tabanları bile bu mağduriyet hikayelerinden bıktı. İstediklerini tutuklayıp,  istediklerini yaptıkları halde, halen de mazlum olduklarını iddia ediyorlar. Şu günlerde de kapitalizm, HDP'siyle, MHP'siyle kendini toptan savunuyor. Oysa muhalefet toptan saldırı yapamıyor. Muhalefet cephesinde hep bir ama itirazları var. Bu amaların bir kısmı, iktidar değişse de, dikta sisteminin değişmemesi korkusu. Diğeri de pek çok muhalifin, sistemin çok da fazla değişmesini  istememesi. Pek çoğu, muhalefette de olsa, durumundan memnun. Zira sistemin içinde muhalif unsur olarak saygı görüyorlar. Bir kısmı ise iktidarın paralı askeri. Asıl amaçları muhalefete muhalefet etmek.

Bütün bunların karşısında muhalefetin işi zor. İktidarın sahte mağduriyet saldırıları da karşılamalı. 



27 Şubat 2026 Cuma

LOLİTA-ROMAN VE FİLM OLARAK SANAT NE KADAR MASUM?



Lolita adı, Rus kökenli Amerikalı romancı Viladimir Nobokov'un bir romanının adıdır ve bu roman için türetilmiş bir addır.  Romandaki (ve filmdeki) kızın asıl adı Dolores'tir ve annesi ona Loli diye hitap eder. Romana özel Lolita adı,  çocuk ergen cinselliği ile ilgili konuların genel adı oldu. Burada sanat ne kadar masum yada suçlu; bunun için 2 filmi (1997 yapımı Adrian Lyne ve 1962 yapımı Stanley Kubric) ve yıllar önce okuduğum orijinal romanı, hatılardığım kadarı ile yorumlayacağım.

Roman, fazlasıyla eril bir dille, sapık Humbert'in kendi bakışından yazılmış. Romanda, Lolita ile tanışması neredeyse romanın ortalarında oluyor. Humbert, çocukluk aşkı ile sübyancılığını aklileştiriyor. Hayatı boyunca kız çocuklarına ilgi duyuyor ama eline fırsat geçmiyor. Bir keresinde parkta paten kayan bir kız çocuğuna halleniyor ve ereksiyon olunca,  bunu saklamak için iki büklüm katlanıyor. Kadının biri yanına geliyor, ne olduğunu soruyor, cevap veremiyor. Lolita'nın evine pansiyoner olduğunda da ikide bir kızı dikizliyor. Kızın da sübyan haline hayran, ondan bir çocuk yapıp, sonra o çocuk on yaşlarına gelince, ona hallenmeyi falan düşünüyor. Roman da en başından ahlaksız bir roman, her ne kadar Nobakov bunun aksini savunsa da.

Hem romanın, hem de filmleri izlerken aklıma gelen bu kızın dayısı, amcası, halası, teyzesi yok mu; ya da çocuk şehir şehir gezerken, Amerikan sosyal hizmetleri bu duruma bir şey demiyor mu sorusu aklıma geldi. Sonra kız çocuğu bir anda yok oluyor, polis üvey babayı sorgulamıyor (romanda ve filmlerde.) Bu sürede çocuk (romanda 12 yaşında, filmlerde 14) okula nasıl gidiyor; bunu soran niye yok? Bir kız çocuğu kaybolduğunda, tüm medyanın (o dönem için gazete-radyo ve televizyonun) seferber olması gerekmez mi? Bir sürü sübyancının fark ettiği şeyi, polis ve resmi makamlar neden bilmiyor?

Her iki filmde de, Lolita'yı oynayan kız, fazla gelişmiş, bir kız çocuğundan çok, yetişkin bir kadın gibi davranıyor. 1997 yapımı Lolita'yı oynayan oyuncunun yetişkin olduğu çok belli. Romanda annenin şişman bir kadın olduğu özellikle belirtilse de, her iki filmde de zayıf kadınlar anneyi oynamış. Oyuncu kadınlar, bu günün ölçülerine göre yeterince zayıf, 1960'lar ölçülerine göre sıska sayılır (yaşlarına göre). Romanda Humbert, kelli-göbekli, özel dersle geçinen bir aylak, bir serseri; filmlerde yakışıklı ve itibarlı bir akademisyen. Yüzünde hiç kötü niyet okumuyoruz, kıza kötüşük ediyormuş gibi hali de hiç yok. Adrian Lyne'nin filminde evde annesi ve hizmetçi varken, pansiyoner adama asılıyor, resmen kucağına atlıyor. Kubric'in filmindeyse Lolita, ilk yaşlı sevgilisinin kendisi olmadığını, eve daha önce girip, çıkan tüm erkeklerle işi pişirdiğini söyleyip, Humbert'i aşağılıyor.

Bu yazıyı yazmak aklıma, Epstein'ın uçağının, daha doğrusu uçak filosunun adının Lolita Airnes (havayolları) olduğunu, kız çocuklarının bedenlerine, romanın İngilzcesinin pasajlarının dövme olarak yadırıldığını ve Epstein'de bir Lolita romanları (çeşitli dil ve baskılarda) koleksiyonu olduğunu öğrenince, bu yazıyı yazmak istedim. Bir şeylerin sanat olması, onu masum yada dokunulmaz yapmamalı.

Kapitalizm, dinler ve benzeri tüm kurumlar da ellerini çocuklardan çekmeli.

26 Şubat 2026 Perşembe

HATAYI DAHA BÜYÜK HATAYLA KAPATMAK

 


Çok sayın iktidarımız zaten hatayı hatayla kapatmayı alışkanlık haline getirmişti uzun süredir. Hatalar büyüdükçe, hataları örten hatalar da büyüyor. Ancak ilk defa hatadan daha büyük hata yaptı ya da yaptılar. İmamoğlu'na ceza vermelerinin sebebi (gerçi onaylanır mı, temyizden dönermi, şimdilik belli değil) besbelli ki altı yaşındaki çocuğun cinsel istismarı (evlilik dememeli şu sapıklığa ) olayı unutturmak. Böylece muhalefete bir de değil, birkaç kahraman kazandırdılar ve olayı da pek unutturamadılar. Ortalığı karıştırarak, bir şekilde sıyrılma derdinde. Artık verecek vaadi de yok. Yerli ve milli arabaya binen yok. Her taraftan petrol-gaz çıkıyor ama ucuzlayan bir şey yok. Yeni senaryoları hep muhalefet yazıyor, oyunları muhalefet kuruyor. İktidarın tek şansı, muhalefeti karıştırmak ya da yok etmek. Bunu da yapması çok zor. Bu aşamadan sonra harcanan adayın yerine yenisi, kapanan muhalefetin yerine yenisi gelir. Bu aşamadan sonra iktidarın tüm oyunları, uzatmaları oynamaktadır. Şu andan itibaren muhalefetten parçalar koparabilir ama muhalefeti dağıtamaz. Yok edeceğin muhalefetin yerine başka bir muhalefet anında gelecektir. Mevcut muhalefeti yok etmek, ortalığı daha da karıştıracaktır. Bundan sonraki her karışıklıktan, iktidar ve ortakları zararlı çıkacaktır.

(2022 Aralık ayında, başka bir blok için yazmıştım.)

24 Şubat 2026 Salı

ÜLKÜCÜLÜĞÜ BİTİRECEK CİNAYET



 Bizim gibi geri kalmış ülkelerde, siyaetin, cinayete dönüştü, örgüt iç çatışmaların da cinayetle son bulduğu, bu cinayetlerin de kalleşçe olduğu çok oldu. Cinayet sonrasında oluşan bu büyük sessizlik, bir ilk. Her infazda, öldürülenin suçu açıkça ilan ediliir, özellikle iç infazlarda. Hasımsa zaten hasımdır.

Sinan Ateş cinayetinden bahsediyorum. Bu cinayetin MHP ya da Ülkcülüler arasındaki etkisini değil de, Ülkü ocaklarına gitmeye yeni başlamış 13-15 yaşındaki sabi-sübyanlara etkisini düşündünüz mü hiç? Adamı aşağılık bir uyuşturucu satıcısına öldürttüğünüz Sinan Ateş'in ardından,  Öğretim üyesi olduğu Hacettepe üniversitesinin bile bir başsağlığı dilememesine ne demeli? Katillerin. özel harekatın arabası ile Ankara'ya getirilmesi, MHP milletvekilinin evinde yakalanması vs vs..

Bu cinayetin bir ilk etkisi var,  şok dalgası. Asıl etkisi ise onlarca yıl sonra ortaya çıkacak, Ülkücülüğü yok edecek etkisidir. MHP, sağda neredeyse tek parti kaldığı halde, asla iktidarın başat partisi olamadıysa, 1995 ve 2002'de baraj altı kaldıysa, 1978 Maraş katliamının unutulmamasıdır. Ordunun şu anki halinin sebebi de 12 Eylül işkencleri ve özellikle Erdal Eren'in asılmasıdır. İşlediğimiz her suç, toplumsal belleğe kazınır. Birbirimize karşı işlediğimiz suçlar ise, bizi parçalar ve küçültür. Şimdi her Ülkücünün aklına bu cinayet gelecek. Zaten oy ve itibar kaybeden MHP ve Ülkücülük, zamanlar sağcılık, yok olmasının başlangıcını bu olay olarak almalıdır. Zira bu iç kavganın en haince olanıdır ve insanların birbirine olan güveninin kırılmasıdır. Süleyman Demirel'in, tekrar seçilmek adına 28 Şubata destek verip, türbanlılar Suudi Arabistan'a gitsin deyince, iyice ufalan merkez sağ tarih olmuştu. Şimdi de sıra Ülkücülükte.

23 Şubat 2026 Pazartesi

EPSTEİN,SOĞUKOLUK VE DİĞER KONUŞULMAYANLAR



Şubat 2026 itibarıyla dünya, Epstien denen sapık ve karanlık şahısla ilgili dosyalarla çalkalanıyor. Kafada pek çok soru var, neden şimdi ortaya çıktı, ne kadarı açıklanıyor, ne kadarı kamu oyundan saklanıyor gibi. Bu olayların çok yeni olmadığı, adı yeni çıkanlara bir bakalım. Stephen Hawking, yaşadığı yılların en ünlü fizikçisi olmasına rağmen, Nobel'e aday bile gösterilmedi. Yıllr önce okuduğum bir kitap, ortaya attığı tezlerin gözlemlerle ispatlanmamasından bahsetmişti. Öyle olsaydı üniversitesinde bu zamana kadar koltuğunda kalmazdı. Muhtemelen kişiliğini biliyorlardı, bazı dedikodular, Nobel komitesinin de kulağına gitmişti. Engelli her yıl giderek artmasına rağmen, karısından boşanmış ve yeniden evlenmişti. Evlendiği kadın da kocasından boşanmıştı. Diğeri de dil felsefecisi ve siyasi aktivist Noam Chomsky'di. Hawkin, Epstein adasına gitmiş, Chomsky, Epstein'e, basının mevcut saldırılarını nasıl savuşturacağı üzerine akıl vermiş. 2026 Şubat itibarıyla 97 yaşında olan Chomsky, 2023'de beyin kanaması sonrasında felç geçirdiği için konuşamıyormuş. Yerine karısı konuşmuş. Epstein'in böyle biri olduğunu bilmiyorduk, demiş. Adamın Lolita Hava Yolları diye sekiz uçaklık fikosu var, koca filozof, buna da mı dikkat etmemiş. Yıllarca devletlere, milletlere akıl veren şahsın, bu kadar gaflet ve delaleti, aynı zamanda ihanettir. Chomsky gibiler, batılı toplumların, beyaz adamların, yalancı vicdanlarıdır. Sözde kendi devletlerini, şirketlerini eleştirerek, geri kalmış ülke insanlarının, beyaz adam denen batılılara hayranlığının ve sempatisinin devam etmesini sağlarlar.  Böylesi aydınların, kendi ülkelerini eleştiride bile bir kibir vardır.

(Bu Lolita kavramı üzerine bir daha yazacağım.)

Bu tür toplu ifşalar, toplu tasfiye amaçlıdır. Pek çok sıkandalda, böylesi ifşa olmaz. En basitinden, bizzat Amerika'dan örnek vereyim; Michel Jackson'un yıllarca oğlan çocuklarını taciz ettiği, ölümüne yakın ve gözden düştüğü bir zamanda ortaya çıktı. Jackson ölünce de üzerine gidilmedi. Jackson, hali hazırda mirasçılarına ve yapımcılarına her yıl milyonlarca dolar kazandırıyor ve telif yasaları gereği ölümümnün yetmişinci yılı olan 2079'a kadar öyle olacak. Jackson'a kimlerin çocuk temin ettiği, aracı olduğu, ailelerin nasıl susturulduğu ve kimlerin göz yumduğu, muhtemelen o tarihe kadar sır olarak kalacak.

İfşalar, tasfiye amaçlıdır demiştim, örnek olarak doksanlar İtalya'sının temiz eller operasyonunu verebilirim. Bir bürokratın rüşvet alırken yakalanması ile başlayan soruşturma, İtalya siyasetinde, çoğu kez koalisyonlarla yürüyen sa-sol dengesinin sonunu getirdi ve Silvio Berlusconi ile başlayan, kuzeyli seçmenlere dayanan, sağcı-neoliberal, özelleştirmeci politikalara bıraktı. Berlusconi hükumetlerinin yolsuzluk, rüşvet ve seks sıkandalları da çabucak kapatıldı. Berlusconi'nin bunga bunga partileri bile unutuldu. Seksenlerde yapılan, Sicilya mafyası Cosa Nostra'ya yönelik operasyon ve yargılamalar sonucu Calabriya mafyası Ndrangetha (n harfi sadece d harfinin Calabriya aksanına göre okunması içinmiş)'nın güçlenmesini sağladı. İtalya'da ne yolsuzluk azaldı, ne de mafya. İtalya, psikolojik olarak kuzey-güney diye ikiye bölündü. İtalya'nın yolsuzluk algısı ve endeksi hiç düşmedi. Türkiye'den de Susurluk kazası, sürekli aydınlık için bir dakika karanlık eylemleri ve ardından basın ifşaları sonrasında, Ülkücüler devletten yavaş yavaş ihraç edildi. Doksanlarda mafya-polis-üniversiteler-sokaklar falan, hep Ülkücülerin elindeydi. ANAP ve DYP'de kime sorsan Ülkücü kökenliydi. Orta derece bürokrat dediğimiz devlet yöneticileri, Ülkücü kökenliydi. 1995 seçimlerinde MHP, kendi kendisine engel olmasına rağmen 8,7 oy alınca, tasfiye yavaştan başladı. Önce üniversitelerde dilediklerince at koşturmaları dizginlendi. Doksanların başlarında, pencereden dışarı insan atarak öldürdükleri halde, polise ifade bile vermiyor, sevgilisi ile gezenlere yada oruç tutmayanlara karşı terör estiriyorlardı. Türkeş'in 1997'deki ölümüyle tesfiyeler başladı, 2002 ile hızlandı. Kamuda Ülkücü kökenli yönetici çok azaldı. Kurtlar Vadisi'nin meşhur il 97 bölümü, aslında bu tasfiyeyi anlatır. Konseydeki herkes (Yahudi olanlar dahil) Ülkü Ocaklarından yetişmeydi. Aslında vadide ima edilen kişilerin çoğu Ülkü ocaklıydı. Bu gün kamuda sadece özel harekat, Ülkücü. Bence özel harekatın Ülkücülüğü, kapıcılık denilen apartman görevliliği sektöründe, halen Alevileri yoğun olması gibi bir şey. Kapıcılkta eskiden bodrum kat bile olsa, bir evde kira ödemeden kalırdın, şimdi o da yok. Özel harekat polisliğine gelince, okulumda bir öğretmen arkadaşım bu işi sekiz sene yapmış, KPSS ile öğretmenliğe geçmiş, o yıl bunu yapan on iki kişiden birisiymiş. Haftada üç gece, saat sabaha doğru 2-3 ile 8-9 arası çalışıyor, çoğu kez operasyondan bir saat önce gidilecek yeri öğreniyormuş. Yani o kadar da özelinecek bir polis branşı değil. Susurluk sonrası bu ifşalar ve tasfiyeler, Ülküclüğü zayıflatmış, dokunulmaz olan Ülkücüleri, hedef haline getirmiştir. Bunlar olmasaydı, Fırat Çakıroğlu cinayeti gibi cinayetlere kimse cesaret edemez, sonrasında olacakları göze alamazdı.

Esptein ile ilgili olarak konuşacağım son konu Kabe örtüsü ve buna karşı muhafazakarların sessizliğidir. Hint kökenli İngiliz romancı Salman Rusthi  üzerine fırtına koparanlar nerede? Hiç okumadıkları Şeytan Ayetleri romanını protesto etmek için meydanlara dökülen milyonlar nerede? Kendiliğinden toplanıp, Maraş-Çorum-Sivas katliamıyapan Müslümanlar nerede? Sırtına Allah dövmesi yapan barmenin katledilmesini hatırlayan var mı? Daha geçen gün, baş örtüsü takan bir sosyal meday fenomenini, halkı kin ve nefrete sürükleme çabası suçundan tutuklamadınız mı? Ana muhalefet partisi başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu,  üzerinde cami resmi işlenmiş, seccade denen küçük halıya bastı diye, özür dilediği halde yerden yere vurmadınız mı? Şimdi bu Arap emirine karşı suskunluğunuzun sebebi nedir; Uğur Mumcu'nun Rabıta eserinde belirttiği gibi, ta ezelden gelen rantınızın kesilmesi mi? Türkiye'deki dincikerin sebebi bu diyelim, El Kaide, İŞİD, Hizbullar, İran molları niye susuyor. Kabe'nin örtüsünün, bir sapıüın fantazi ürünü olması konusunda neden bu kadar rahatsınız? Ülkesi neden bu emiri halen idam etmedi? Sadece kendisi istifa etti. Dini kullananların, din hassasiyetinin yalanlığının belgesidir bu. Herkesi yargıladığınız kanunlardan, kendilerinizi hariç tutuyorsunuz.

Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi, Soğukoluk olayına karşı sessizlik. Uğur Dündar meşhur programı 1981 yılında olmuş, programın ardından Soğukoluk'un adı, Güzelyayla olarak değişmiş, mekanlar kapatılıp,  huzurevi ve yetimhane yapılmış. Uğur Dündar, olaydan kırk beş yıl sonra, 2026 Şubatında verdiği röportajda bölgenin metruk ve terk edilmiş olduğunu söyledi. Hatta kazılırsa toplu mezarlar çıkar, dedi. Youtube'da olaya ilişkin video pek az. Motorsikletiyle bölgeyi gezen bir Youtuber, şimdilerde buraların gayet lüks yayla evleri ile dolu olduğunu gezerek anlatıyor. Aradan kırk beş sene geçmiş, bölgeyle ilgili doğru düzgün bir kitap yada film yok; hatta youtube videosu da yok; sadece bir kişinin kask kamerası. Yıllar önce bölgedeki bu fuhuş düzeninin Osmanlı devrine kadar gittiğini okumuştum yada duymuştum. Böylesine köklü bir fuhuş ağının birden bitmesi de ilginç; daha ilginç olan, bu iğrenç sistemle ilgili olarak doğru-düzgün tutuklama ve soruşturma olmaması, bölgenin sessizce kapatılması. Bölgenin kirli geçmişini, kökenlerini, bu mekanların bir zamanlar kimlere ait olduğunu, orada kimlerin çalıştığını, çalışanların bunca yıl sonra hangilerinin sağ kaldığını ve neler anlatacağını yazavak bir babayiğit var mı? İskenderun (ya da Belen) ticaret odası ve diğer kurumlar, bütün bu olanlar hakkında bilgi verecek mi, yoksa bugünün pek çok saygın kurum, tarikat ve siyasi örgütlenmelerinin adını korumak adına saklayacak mı?

19 Şubat 2026 Perşembe

15 TEMMUZ'UN UNUTTURULMAK İSTENMESİ



 İktidarın iki de bir edebiyatını yaptığı 15 temmuz darbe girişimi iki noktadan unutturulmaya çalışılıyor. İlki malum darbeyi yapan grubu nasıl besleyip büyüttüklerini unutturmaya çalışıyorlar. Bu sadece 18 yıldır ülkeyi yöneten parti ve onunla el ele, diz dize olan parti başkanının değil, tüm Türk sağının ve sağcılarla işbirliği yapanları problemi. Sağcı politikacılar ve onların solcu görünümlü işbirlikçileri, bu örgütün sanki 17 aralıkta birden bire çıkmış, 15 temmuzda da darbe yapmaya kalkmış gibi göstermeye çalışıyor. Oysa bırakın Fetö'yü, Sait-i Kürdi (Aslına uzun süre bu ad ile yazmıştır, alay için böyle demiyorum)'yi bile okusanız, aynı sinsilik ve ülkeyi darbe ile ele geçirme çabasını görürsünüz. 

Mesele başkentte, önceki büyükşehir belediye başkanının, tam genel kurmay kavşağına  koyduğu ve yeni başkan tarafından kaldırılan kol saati heykelleri, saat kaçı gösteriyor ve bu saatin hangi saat olduğuna dikkat ettiniz mi? O saat kaldırılmadan önce, bir yüzünde saat dokuzu çeyrek geçeyi gösteriyordu, yani 15 temmuzda Boğaziçi köprüsünün kapandığı saati, darbenin başlangıç saatini gösteriyor.

Gelelim asıl unutturulmak istenenlere, darbenin davalarına. Özellikle Akıncı üssü davası, pek çok dava ile karıştırıldı, uzatıldıkça da uzatılıyor. Basında da kimse davalarla ilgilenmiyor, ilgilenenler Müyesser Yıldır, Barış Terkoğlu ve bir kaç Odatv'li. Odatv ve Cumhuriyet gazetesi bile davalara öyle sayfalarını ayırmıyor.

Acı gerçek, toplumda pek çok muhalif ya da muhalif sandığımız kişinin bu örgütlenme ile bağlantısının olduğudur. Çünkü bu örgüt o ağlak, sümüklü eski imam tarafından kurulmadığı gibi, onun etrafında toplanan İzmirli muhafazakar esnaf tarafından da kurulmadı. O sümüklü imamın düşünceleri zerre kadar orijinal değildi. Kendisi birebir Said-i Nursi'yi tekrarlamıştır. Diğer Nurcu (Yazıcı-Kırıkıncı Hocacı-Yeni Asyacı vs) çok farklı değildir.

15 Temmuzda olan, aynı örgütlenme içi bir kavgadır ve daha bitmemiştir. Her kavgada olduğu gibi alt rütbeliler daha kolay harcanmaktadır. Bu yüzden alt sınıflar halen iktidarın değişmesinden korkmakla beraber, bu korkunun sebebi, iktidara CHP ya da başka bir muhalif parti-oluşumun iktidara gelecek olması değil, bu değişim sırasında oluşacak kargaşalıktır. İktidarın tabanını boşalması da bunu göstermektedir. Ülkü ocakları artık doksanlar ve daha öncesinde olduğu gibi gençlerle dolup, taşmıyor. İsmail Ağa cemaatinin, 28 Şubatta bile girilemeyen Çarşamba mahallesini kaybetmeye başladı. Balat kafeleri, mahallenin ortasına kadar geldi. Pek çok kişi mahalledeki evini satıyor ve İstanbul'un başka mahallelerine taşınıyor. Sadece Çarşamba değil, tarikatların benzeri yapıların tabanları  hızla dağılıyor. 

Bu dağılmanın bir nedeni de olası yeni bir 15 Temmuzda (sadece askeri darbe ya da 17-15 Aralık benzeri soruşturmalar değil, başka türlü iktidar içi kavgalarda) harcanmak istemiyor. İktidarın büyük bir özenle hazırladığı bölünmüş baro ve oda yasasına rağmen, iki bin avukatı bile toplayamaması da bu yüzden.

Fetö'ün TÜSİAD'ı TURKSON'un iş adamlarının pek çoğu serbest bırakıldığı gibi, servetlerine de yavaş yavaş kavuşuyor. Pek çok subay birer ikişer, tutuksuz yargı adı altında arka kapıdan çıkarılmakta. Buna karşın çocuklarını özel okula-dershaneye gönderenler ve acemi erler halen tutuklu.

Bu davaların takibi önemli, sonra iktidar bunu kullanıyor. Kumpas davaları için toplu imza veren aydınlar, 15 temmuz davasına susuyor. Yetmez ama referandumundan sonra darbe dönemi sıkı yönetim yasalarının kalkacağı söyledi ve işe 27 mayıs darbesinden başladın, sonra devamı gelmedi. Yetmez ama korosu olayı takip etmedi, tıpkı 15 temmuz davalarını takip etmediği gibi. 12 mart ve 12 eylülün sıkı yönetim yasaları halen geçerli.

e.

18 Şubat 2026 Çarşamba

SOSYAL MEDYA İÇİN ARTIK ÇOK GEÇ BAŞKANIM



Sayın Cumhurbaşkanım;
Z kuşağı denen ergenlerin dislike eylemi sinirlerinizi çok bozdu. Siz de hayırcıların karıları helaldir ve muhalif onlarca kadına tehdit ve aşağılanmasına rağmen aklınıza gelmeyen sosyal medya sansürü, dislike ve kızınıza karşı iğrenç bir paylaşımdan sonra aklınıza geldi.
Aslında daha önce de gelmişti.Hatırlar mısın Gezi zamanı nasıl da kükremiştin, tivitır, mivitır, hakkından geleceğiz diye. Gelemediniz, gene gelemeyeceksiniz.
Sosyal medyayı terör saldırılarından sonra yavaşlatmak aklınıza nereden geldi? Sonra bir süre internet biraz yavaşlar gibi olunca halk korkuyla telaşlandı.
Şimdi yasal temsilci ve düzenleme adı altında sansür koymaya çalışıyorsunuz, gene (hakkından) gelemeyeceksiniz. Sizden öncekilerden bazı örnekler vereceğim.
Fatih'in matbaayı yasaklama sebebini hattatlar odasını baskısı olduğu iddiası, 1. Dünya savaşında Almanlar yenildiği için yenilmiş sayılmamız iddiası kadar komiktir. Sebebi yeni fikirlerin Osmanlı'da, özellikle de Müslümanlar arasında yayılmasını engellemekti. Hurufileri cami avlusunda diri diri yakan (Profesör Emre Kongar sık sık bahseder bu durumdan) Fatih, yeni fikirlerin ve mezheplerin ülkeye tehlikesini biliyordu muhtemelen.
Oysa bu icat çıkmıştı bir kere ve dünyaya yayılan bir icada karşı çıkılmamalıydı. Bu icat Protestanlığın yayılıp, Avrupa mezhep birliğini bozdu ama Avrupa'nın bilimini ve teknolojisini de geliştirdi.
Osmanlıda ve İslam dünyasında okuma-yazmanın ve kitap okuma oranlarının düşük olması çok da tesadüf değil. Okuması kıt olanları yönetmek daha kolay.
Osmanlının matbaa ile kavgası son nefesine kadar bitmedi. Özellikle o çok övündüğünüz Abdülhamit devri, sansürlerle, yazar ve çizerlerin  yargılanması, asılması ve sürgünleriyle geçti. Avrupa bilimde, felsefede dev adımlar atarken, Osmanlı gazete ve dergilerde burun (eğri burnundan dolayı alıngandır) ve Yıldız (Yıldız sarayından dolayı) gibi kelimelerin peşine düşmüştü. Avrupa dev fabrikalar yaparken, Osmanlı dev saraylar yapıyordu. (Saltanatın 6 sarayın son 4 tanesi, son yüz yılında yapılmıştı)
Bir süre sonra Jöntürk denen muhalifler, yurt dışında gazete çıkardığında Abdülhamit'in polisleri bu gazetelerinde peşindeydi. Postadan gelen mektuplar, kargolar hep kontrol altındaydı ama bu işinde bir aması vardı. Kapitülasyonlar sebebiyle Avrupa ülkelerinin belli şehirlerde kendi postaneleri vardı ve Jönler gazete ve dergilerini buradan ülkeye sokuyorlardı.
Halide Edip Adıvar, Sinekli Bakkal romanında anlattığına göre Jönler, bu gazeteleri Fransız postanesinden almaya korkuyorlar. Okuma-yazması olmayan bir elemanlarını kara çarşafa sokup, postaneye yolluyorlar. Eleman çıkışta, sivil polislikte yapan bir kestaneciden kestane alıyor. Polis, elemanın kocaman, kıllı ve muhtemelen nasırlı ellerinden şüpheleniyor. O zamanlar telsiz yok ya da o kadar yok ama gene bir şekilde arkadaşlarına haber veriyor. Üç-beş sivil polis sarkıntılık bahanesi ile çarşafı çıkarıp,  adamı yakalıyorlar. Adam arkadaşlarını onca işkenceye rağmen ele vermiyor. Abdülhamit'de çarşafı yasaklıyor.
Hiç bir bölümünü baştan sona izlemedim ama eminim Payitaht Abdülhamid dizisinde bu konu yoktur.
Peki siz, her şey bittiğinde ne olarak anılacaksınız? Hindistan yazılımda, Çin kitle üretiminde dev adımlar atarken, 15 yaşındaki çocukları diskayklarıyla,  tivitleriyle uğraşıyordu, 10 küsur sene önceki tivitlerden suç unsuru arıyorduk mu diyeceksiniz?
Muzaffer Şerif, Türkiye'de komistlik suçlaması ile üniversiteden atıldı ve Amerika'ya gidip, Sosyal Psikolojide devrim yaptı. Hem de senatör MC Carty döneminde. Menderes'te büyük bir bilim adamını kovan kişi oldu.
Peki başkanım her şey bittiğinde siz, yücelttiğiniz tüm değerlere ne olacak düşündünüz mü? Sizi Abdülhamit gibi yıllar sonra size itibar kazandıracak Necip Fazıl'da olmayacak.
Şimdiden gençler, aldıkları onca zorunlu-zorunlu seçmeli din dersine rağmen deist-ateist yetişiyor. Sizden sonra ülkede din-iman kalacak mı başkanım.
Öte yandan sosyal medyayı yavaşlattınız mı turistlere ne diyeceksiniz? Her sene Avrupalı turist gelmesin diye kriz üzerine kriz çıkarıyorsunuz. Ama o Arap turistler de, onca parayı, ülkelerinde olmayan özgürlüğü yaşamak için harcıyor. Onlara ne diyeceksiniz? Biz ülkenizden daha beter diktatörlük olduk mu?
Kaldı ki sosyal medya dedikleri İnstagtam, Facebook, Twitter şeytan üçgeninden ibaret değil. Rus siteleri (ok.ru,vk,viber, telegram vs) pusuda bekliyor. Bunlardan biri kapandığında sadece Rus değil, Ukrayna, Kazak, Belarus vs ülke turistleri de kaçıyor.
Ben de yarım yüzyıla yaklaştım şaka maka. Benim yaşımdakilerin çoğunun tek bildiği sosyal medya facebook. Oysa daha nice ortamlar var, oyun siteleri var.
Abdülhamit matbaa ile baş edemedi, siz daha rezil olacaksınız. 
Pek çok hata yaptınız, bu en kötüsü, en büyüğü değilse bile; en komiği olacak.