17 25 aralık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 25 aralık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2026 Perşembe

THE TRUMAN SHOW FİLMİ VE İKTİDAR

 


1998 yapımı bu filmle ilgili yazı yazmayı hep erteliyordum. 2026 Haziranında olan iki olay, artık daha fazla ertelemem gerektiğini bana hatırlattı. Biri tahmin edeceğiniz üzere Dilan Polat ailesinin koruması ve akrabası Can Polat'a yapılan suikast; diğeri de  Rahmi Koç'un gafı. Bu film, internet çağının başında, internet toplumunu anlatmakla beraber, filmde internet yok. 1998'de sokaklar internet kafelerle doluydu. Pek çok evde internet vardı ama biraz lükstü ve yavaştı. ADSL yavaş yavaş yayılıyordu ve yayıldıkça kaset-cd satışları azalıyordu. Kaset dünyasını ilk vuran, ful albüm MP3 CD'leri oldu.  O zamanlar internetin birincil  amacı şarkı indirmek, ikincil amacı kız arkadaş bulmaktı. Gene Truman Show'da, SMS ile oy verme, ödeme yok. O yıllarda pek çok TV-Radyo kanalının en büyük geliriydi. Sanki senaryo, çok önce yazılmış, geç film yapılmış gibi. O yıllarda reality show denen programlar zaten modaydı. Türkiye'de BBG evidi denen Big Brother, yanılmıyorsam Amerika'da zaten başlamıştı.

Truman Show'un bir kaç yönü var. İlki Truman ve yalan dünyası, bu dünyada gökyüzü aslında kocamani plastik bir ekran ve örtü. Sahtelik bununla sınırlı değil, herkes mutlu, aptalca bile sayılacak kadar mutlu. Reklam filmlerinde görülen bir gülümseme ve duygusallık var herkeste. Truman adı da İngilizce True-man; gerçek adam ya da gerçek insan kelimesinden türetilmiş.  Sadece o gerçek ver geri kalan herkes sahte. Şimdiki fenomen yada infulucer denen internet şöhretleri ise sahte, etraflarındaki insanlar da çoğu kez sahte. Kimse evinin içinde tamamen makyajlı da da türbanlı dolaşmaz, fenomenlerin evi asla dağınık, kir pas içinde olmaz. Yakın akraban ve koruman öldürülmüşken, acil durum numaralarını (artık hepsi 112'de toplandı) ararsın, abonelere özel, filtlerli video çekmezsin. Baban ölmüşken, sosyal medyaya canım babam göndersini atmamalı, en azından acını biraz kendi içinde yaşamalısın. Peşinde ülkenin en acımasız çetelerinden biri varken, tatil yaptığın otelin yer bildiğimi yapmamalısın. Olayın içinde tek gerçek, dört kız çocuğu bir babanın ölümü.

Katili ele alalı , bu  cinayeti yüz bin Türk lirası için bu cinayeti işlemiş, ailenin yerini öğrenince, ailenin hasmı çeteye kendi ulaşmış. 2026 Haziran ayı itibarıyla bu para ile ikinci el bir aile arabası alamadığınız gibi, bazı lüks arabaların  yıllık vergisini ve sigortasını da ödeyemiyorsunuz. Yüz bin dolar, yuro falan deseniz bile, elli ile çarpsak kaba bir ortalama ile genen 2026 haziran kurları ele alınarak, beş milyon lira eder ki, ortalama bir ev alınacak para eder. Yüz bine adam öldürüyorsun, öldürmeye talip oluyorsun; peki düşünmüyor musun ki katlettiğim insanın yakınları da iki yüz bin verir, beni öldürtür? Siz izlediniz Kurtlar Vadisi ve benzeri mafyatik filmlerde takır takır adam öldürülmesine, katiller hiç bir şey olmamasına, katillerin hiç vicdan azabı çekmemesine. Geçenlerde sosyal medyada, yeni bitirilen bir derin devlet-mafya dizisinden bir kesit  izledim; olayın kahramanı girdiği mekanda on kişiyi kurşunlayarak öldürüyor, sonra elini kolunu sallayıp, gidiyor. Kazara bir kümese girsen ve on tane civciv ezsen, kümes sahibi, civcivlerin parasını almadan seni bırakmaz. Dizilerde hayat ucuz çünkü figüran yevmiyesi düşük. Buna karşın lüks arabalara hiç bir şey olmuyor, uzaktan bomba ile (bilgisayar efekti) patlatılıyorlar bazen. Buna kaşın kurşunla delinmiyorlar, camları patlatılmıyor, tamponları düşmüyor. Bu arabaların pek çoğu, çekimden sonra filmde kullanılmıştır diye daha pahalıya satılıyor. Kurtlar Vadisi, hatta daha öncesinde Deli Yürek'den beri bu tür dizileri izleyen nesiller, insan öldürmeyi çok kolay bir şey olarak görüyor.Hapishaneler kalabalık değil, herkese bolca yer ve özel alan var, pek çok iş hapishanelerde görülüyor. Bu diziler hapishaneleri, bir macera ve oyun alanları gibi gösteriyor.

Filmde, Truman ve etrafındakilerin kullandığı eşyaları, izleyiciler üzerinde de görüyoruz. Dizilerin en büyük gücü özendirme ve normalleştirmedir. Dizilerin en büyük gelir kaynağı, ürün yerleştirmelerdir. Truman Show'da reklam arası yok, sadece ürün yerleştirme var.

Rahmi Koç'un gafı olayına gelelim. Artık hepimiz, birilerinin kamera kadrajındayız. Yıllar önce, galiba seksenlerde, daha özel televizyonlar yokken TRT, kazara mecliste uyuyan bir millet vekilinin görüntülerini yayımlamış, ardından da kıyametler kopmuştu. Sonrasında galiba TRT2de çok kişi işten atılmıştı. Şimdi ise bu işler çok olağan, çünkü herkeste kamera var. Hepimiz başka Truman Showlarla, her şeyden habersiz gerçek kişileriz. Kürt kadınlarına hakaret eden ülkenin en zengin adamı olunca, en sağdan, en sola kadar herkes onu savunmaya geçti. Ya espiriye gülenler, üç gün sonra anlamadım diyen poltikacı dışında, espiriye gülen başkaları da vardı. Onlarda mı anlamamıştı. Gerek Alevilere, gerek Kürtlere karşı yapılan bu ayrımcı-hor görücü dilin ardında gizli bir faşizm ve nefret vardır. Ülkemizde Alevi kökenli vali-kaymakam yoktur. Eskiden tek tük oluyordu, hatta Aqp'nin ilk yıllarında da yok denecek kadar azdı, şimdi sahiden hiç yok. Sadece vali-kaymakam değil, general ya da birinci sınıf polis amiri de yok. Susurlukta, Abdullah Çatlı'nın yanında ölen, Hüseyin Kocadağ gibi karanlık tipler oluyordu, şimdi o da yok. Aleviyi geçtim, Kürtte çok az, üst düzey büroktaside. Hadi devlette yok, devlet faşist; TÜSİAD 'da da yok ya da yok denecek kadar az. TÜSİAD'ın içinde Yahudi çok ama Kürt, Alevi ve Roman yok. İktidar partisinin bakanlarının üçte biri Kürt amam son başbakan bu espiriye gülüyor, yani onlar da devletin makbul Kürtleri ve çözüm süreci de her an patlayacak ve herkesin iğneyi batıran biz olmayalım dediği bir balon. TÜSİAD üyesi holdinglerin, özellikle Koç'un resmi bayramlar ve 10 Kasımlardaki Atatürk reklamlarına falan kanmayın. Hepsi de tarikatların ve Ülkü ocaklarının önemli finansörleridir. 12 Eylül'ün tüm işçi örgütlerini kapatması ve ezmesi; buna karşın TÜSİAD'ı el üstünde tutması, hatta TÜSİAD'ın, 1983 Anayasasının kuruluşuna danışmanlık etmesi (oylamaya katılan halkın çoğu Anayasayı hiç okumamıştı, yayınlanması yasaktı hatta) bunun en ciddi delilidir. Derin devlet dediğimiz şey TÜSİAD'dır ve onun kollanmasıdır. TÜSİAD üyeleri solculardan, Alevilerden, Kürtlerden ve Alevilerden nefret eder ve Rahmi Koç'un sözleri de bu nefretin dışa vurumudur. Koç ailesinin şu anki iktidarla da arası iyidir ve Gazi üniversitesinin ikiye bölünüp, diğer yarısnın Hacı Bayram Veli üniversitesi olması da bunun delilidir zira Koç ailesinin ataları (en azından kendi iddialarına göre ) Hacı Bayram Veli'nin soyundandır. İsteyen, istediği gibi savunsun, bu olayı Thomas Mann'ın Buddenbrook ailesinin sonunun başlangıcına benzetmekteyim.Roman aşırı yavaş gelişiyor. Bu aile, 19.yy sonu, 20.yy başında, kuzey Almanya'da zengin bir burjuva ailesidir, işleri yolundadır. Halk gösterisi  sırasında diğer tüm burjuvalar kaçışırken, büyükbaba Buddenbrook, kalabalığı bir kaç aşağılayıcı lafı ile dağıtır, bir çeşit kahraman olur. Fakat sonrasında ailenin işleri yavaş yavaş ters gider, o kadar yavaş ki sayfalar alır. Sonuçta Koç'da 95-96 yaşında bazı şeylerin sonunu getirdi. (Bu aptal fıkraya gülenlerin de) Rahmi bey, kendi çok temizmiş gibi, Kürtlere laf ediyor. Elli senen önce karın, üç oğlunu ve seni terk edip, Haldun Simavi'ye kaçarken, Haldun, mnce sen söndür, dedi.

Son olarak Truman Show'de tanrı gibi kubbenin üstünde oturan ve Truman'ın, yani gerçek insanın etrafındaki her şeyi yöneten yönetmeni anlatalım.Truman'ı, yapay dünyadan çıkmaması için korkutuyor. Diktatörler, krallarİ tarih boyunca insanları korkutarak yönetti. Sümerler bile yerli halkakendilerinin gökten inen Anunankiler olduklarını, kutsal varlıklar olduklarını söylüyorlardı. Oysa kendileri, insan olduklarını gayet iyi biliyorlardı. Antik Mısır'ın Amon rahipleri, hareket eden heykellerin sırlarını kendi nesillerine aktarıyorlardı. Truman Show'daki yapay dünyayı, Platon'un mağara benzetmesi ile de yapılandırabiliriz. Bu mağara, Yunan tarihçilerine göre muhtemelen Platon'un sahip olduğu tuz madeninde çalışan kölelerle ilgiliydi. Pek çok insan bilmez ama Platon, dünya tarihinin en zengin on filozofu listesi yapılsa, bu listeye çok rahat girebilecek biriydi. Atina şehir devletinde, albay rütbesinde bir subay, zeytinlikleri, madenleri ve Atina'nın kolonilerinde mülkleri olan biriydi. Atina'da polis-jandarma bile köleydi, mülkiyeti devlete ait, sadece kendi subaylarına itaat eden. özel bir köle sınıfıydı. Bu devasa köle yığını sadece sopa ile, tehdit ile, ölüm ile yola gelmiyordu, onları ikna etmek de şarttı. Kölelerin arasında her zaman efendilerin iş birlikçileri (Komprador-uşak) olmuştur. Bu yüzden ideal devletinde emekçi sınıfa okuma yazma ve savaş bilgisini yasaklar; onlara sadece iş yapacak el becerisi öğretilmesinden yanadır. Çizdiği Atlantis ütopyası, sadece üst sınıflar için cennettir ve alt sınıflar bunu bilmemelidir. Platon'un öğrencisi Aristo, köle alettir der. Köleler olmasa kim bez dokuyacak, duvar örecek. Bunları da biz yaparsak, ne zaman felsefe yapacağız der. Bunun için kölelerin algılarını da yönetmeli, liderlerini de satın almalıdır iktidar sahipleri.

17 Aralık 2013'den beri ülkemizin siyaseti, Ezel dizisi senaryosu gibi ters köşelerle dolu olmaya başladı. Bir sabah iktidar cenahında, et tırnaktan ayrıldı, ayrıntısını yazmama gerek yok. Bu dizi, en iyi dizi olmasa bile en ters köşe diziydi, kimin, ne zaman taraf değiştireceği belli olmuyordu. 7 Haziran 2015'den beri Türkiye'de siyasetin hali tam olarak budur. Bu günün gecesinde, Bahçeli'nin ani taraf değiştirmesinden sonra Reis ve Aqp iktidarı yoktur. 1950'den bu yana Türkiye'de iktidarda olan sağcı güruhun iktidarını koruma çabası için kurulmuş ve ha bire kalabalıklaşan ama güçlenemeyen bir iktidar bloğu. Bu blog sadece partilerden oluşmuyor. Tarikatlar, burjuvalar, yıllardır muhalif-solcusandığımız pek çok aydın, sağın toptan yıkılmasına karşı desteğe koşuyor. Yılmaz Özdil, Nihat Genç ve daha nice muhafazakar yazar-çizer; sistemin toptan göçmeden, iktidarın değişmesi için çare yoksa, iktidarı korumaktan yana.

Filmin sonunda Truman, gerçeği fark ediyor ve kafesinden çıkıyor; onu kafesin konforuna davet eden yönetmenle alay ediyor. Ezel dizisinde de hem Kenan Birkan, hem Ramiz Karaeski, hem de Ezel (Bence dizideki ana karakterlerin tamamına yakını kötü adamdı.) kaybetmişti. Çünkü insanların aklı vardır ve kurulan oyunu eninde sonunda sezer, Truman'ın, yani gerçek insanın kapatıldığı hayal kafesini parçalar.

14 Aralık 2025 Pazar

DERSANECİLİĞİN BİTİŞİ VE EĞİTİME OLAN PLOSEBO KATKISI



Yüksel caddesinde Tarhan kitabevi  de kapanıyor. Ankara'nın Kızılay meydanı giderek gençliğin merkezi, uğrak yeri olmaktan çıkıyor. Bunun pek çok sebebi var elbet. Bence bir numaralı sebep, dershaneciliğin büyük ölçüde bitmiş olmadı. Ankara'nın geni bir bölgesi için dershane demek, Kızılay demekti. Kızılay meydanı merkez olmak üzere, güneyde Sıhiye Köprüsü, kuzeyde Cinnah Caddesi başlangıcı, Kuğulu Park meydanı ve civarı, doğuda Kurtuluş Meydanı-Cebeci (Mülkiye civarı),  batıda Maltepe köprüsü, hatta bir ara Tandoğan meydanına kadar uzanırdı. Dershanecilik halen var ve tam olarak bitmez. Gerçek de şu ki, şu anki dershanecilik, 15 Temmuz 2015 öncesinin tozu bile değil. 

Doksanlı yıllarda iyi hatırlıyorum, bugün olduğu gibi o zamanda otobüslerin son durağı, Kızılay, Ulus veya her ikisinin ortası olan Sıhiye köprüsüydü. Yolu Kızılay'dan geçenler bilirdi ki, akşam 17:00-18:30 arası memur çıkışı, 18:30, 21:00 arası da dershane çıkışıydı. Otobüsler, dolmuşlar, tıklım tıkış orta okul, lise öğrencileriyle dolar, tüm lise yada orta son öğrencileri illa dershaneye giderdi. Bazı öğrenciler, lise 1 yada orta 1 den başlardı dershaneye gitmeye. Doksanlar bitip, iki binli yıllar başladığında, alt sınıfların dershaneye gitmesi yaygınlaştı. İki binli yıllarda buna KPSS, TUS gibi sınavların dershaneleri de eklendi. Dershanecilik sektörü, neredeyse eğitim sektörünün yarıdan fazlası bir ekonomik büyüklüğüne geldi. Gene doksanlar sonu, iki binler başı gibi dershaneler mahallelere kadar yayıldı. İnternetin yayılması da dershaneciliğin yayılmasına engel olmadı. Youtube ilk yıllarında çok fazla para kazanda da, genelde komik videolar sitesiydi. Cep telefonlarının internete bağlanması ile çok yavaş oldu. Dershanelerin eski güücünü koruması, hatta gücünü arttırmasının tek sebebi bu değildi. Bu sektör artık tarikatların elindeydi ve holdingler de bu pastadan pay alıyordu. Dershaneler öğrencinin okul kadar vaktini ve enerjisini alıyor ama okul kadar sorumluluk almıyordu. Haftada 20-25 saat ders ve deneme sınavları ile pek çok kere okulun önüne geçiyordu; özellikle lise son sınıfta. 2010 yılında Kırıkkale Anadolu Öğretmen lisesinde (şimdiki Osman Gazi Fen Lisesi) tayin olduğumda, malum tarikatın milli eğitim bakanlığındaki gücünü gördüm. Dershane öğretmenleri, pansiyona gelip, ödevleri kontrol ediyordu. Son sınıf öğrencileri, yoklamalarda okulda görünüyor ama vakitlerini dershanede geçiriyordu. Tam bu günlerde okulu bakanlık müfettişleri bastı. Yoklamalarda alt sınıf öğrencileri, asıl öğrencilerinin yerini alıyordu ama müfettişler bunu da öğrendi ve öğrencilerin kimliklerini de sormaya başladı. Gene o günlerde Reis, dershanelerin kapatılması gerektiğini söyledi ve tarikatta buna karşı çıktı. Tarikat zaten şu günlerde (2025 Aralık) dış işleri bakanı olan kişinin MİT müsteşarı olması sebebi ile yaklaşık bir yıldır iktidara ucundan da olsa muhalefet ediyordu. Kırıkkale'den, Beypazarı'na tayin olduğumda da dershaneler halen etkili ve güçlüydü. Öğrenciler akşam yurttan çıkıp, dershane veya tarikat evlerine gidiyordu. Sektörün dörtte biri doğrudan bu örgütün elindeydi.

Derken 17 Aralık 2013 günü sabahı, Okyanus ötesindeki ağlak zat, iktidarla ilplerini kopardı. İktidarla bağlarını koparmak istemeyen bazı büyük dershaneciler,  kurumlarını okula dönüştürdü. 17 Aralık-15 Temmuz arasındaki yaklaşık iki buçuk yılda tarikat-iltidar kavgasının merkezi Bankasya oldu. Derken 15 Temmuz 2016 geldi. Bu olay, dershane sektörünün dörtte birinin doğrudan, diğer dörtte birinin de dolaylı olarak kapanmasına sebep oldu. Sektörün dev kurumları kapandı ve devletçe müsedere edildi. Buna rağmen dershanelere talep, çok az düştü. Dev dershane ve dershane zincirleri yerine,  küçük butik dershaneler açıldı. Sektör toparlanamadan Korona salgını ve insanları sokağa çıkamadığı aylar geldi. İşte sektör asıl darbeyi o zaman yedi. Pek çok insan, çeşitli uygulamalar yada Youtube gibi platformların yardımı ile hazırlanmaya başladı. Sektörün asıl çöküşü böyle başladı. Akademik liseler, kurs, etüt ve deneme sınavını arttırdı. Pek çok dershane de özel okul oldu.

Şimdi buradan sonuca varıyoruz. Son beş yada on yıllık süreçte dershane çılgınlığı azalmasına rağmen ülkemiz sınavlarında net sonuçlarda aşağı doğru bir gidiş olmadı. Dershanelerin eğitime ve öğrenciye katksı sanal ve plosebo ilaç etkisiydi.

Plosebo nedir, onu da siz araştırın.