Üniversiteye, hele de ünlü bir üniversiteye giden pek çok gencin hayali sınıf atlamaktır. Özellikle yüksek marka değeri olan, ün yapmış bir üniversiteyi bitirip, iyi bir işe girerek, hızla yükselme hayal, her üniversiteli gencin hayalidir. Seksenli yılların sonu, doksanlı yılların başında bu tip gençlerin bir adı vardı Yuppie (Yapi diye okunuyor.) Yuppie'lik, Hippilik ile kıyaslanıyordu. Oysa Hippilik, Dünya'ya kalıcı bir kültür, bir ütopya bıraktı, izleri zayıf da olsa halen devam ediyor. Dünya barışı umudu, cinsel devrim, para kazanma çabasını red etme, Katmandu yollarına otostopla düşme gibi hayalleri olan, müziği bambaşka yerlere taşımış insanlardı. Yupiie'lerin çoğu şimdilerinde altmışlı, yetmişli yıllarında ve kendi geçmişlerini de pek hatırlamak istemiyor. Yuppie tarzı yaşam tarzı, bugün pek övünülecek bir şey değil artık. Yuppie'ler, utanılacak bir iş yapmadılar, övünülecek bir iş de yapmadılar. Onlar sadece olmadıkları sınıf gibi yaşamaya çalışan beyaz yakalılardı. Doksanlardın ekonomilk krizleri, her tarafa açılan üniversitelerle, üniversite mezunlarının çoğalması, Yupie kültürünü doğmadan yok etti.
Pek çok alt tabakanın yanılgısı, para kazanarak üst sınıf olacağını sanmasıdır. Oysa her şey yeni başlamaktadır, hele Türkiye gibi ülkelerde. Sen, sınıf arkadaşınla aynı eğitimi aldığını sanıyorsun, o arkadaşının evini, ailesini bilmiyorsun. Senin deden belki Türkçe bilmiyordu, askerde bile Türkçe'yi öğrenememiş, hayatı boyunca Kürtçe konuşmuştu, onun dedesi üç dil biliyordu. Senin anneni ya da annaanneni, liseye gitsimnde .rospu mu olsun diye göndermediler belki (2000 yılında askerken, Sivas'ın bir köyünde öğretmen olan arkadaşım, bu sözleri duyduğunu söylemişti.) Arkadaşının annesi, gençliğinde Avrupa'yı otostopla gezdi, senin annen zorba baban yüzünden pencereden bakamadı. Yani gidilecek çok yol var. Geleceğe Dönüş film serisini izleyen bir Türk vatandaşı olarak sizi, Amerika'nın geçmişi daha çok şaşırtır. 1960'lı yıllarda bir ailede her ailenin arabası vardır. En ıssız yerlerde bile elektirik vardır, ve bu seksenler Türkiye'sinde olmayan bir şeydi. O yıllarda ev telefonları da lükstü. Yani ülke olarak da geçmemiz gereken çok yol var. Türk milleti olarak Japonlara çok özendik. Cumhuriyet kurulduğunda, Türkiye'de okuma oranı yüzde on civarıydı, okuma-yazma daha azdı. Kadınlar arasında binde bir civarındaydı. Japonlar, Milattan önce yedinci yüzyılda Çinlilerden yazıyı aldı ve o zamandan sonra erkekler arasında okuma-yazma oranı asla %40'ın altında düşmedi. Portekizlilelerle ilk ilişkilerinde, onlarda topu, tüfeği ve matbaayı aldı. Japon modernleşmesi 1863'de başlamadı, Portekizlilerin Hristiyanlığı yayma çabaları sonucu Tokugawa şogunluğu tarafından iki yüz elli yıllık bir içe kapanma dönemi ile ara verdi. Osmanlı, yıllarca matbaaya karşı oldu. Osmanlı'da matbaanın yaygınlaşması, ancak Tanzimat fermanıyla oldu. Japonya'nın çok canlı bir basın-yayın hayatı oldu. Dünyanın ilk romanını 11. yüz yılda bir Japon kadın yazdı.Türkiye'de ise, Hasan Ali Yücel'in görevden alınmasından itibaren; Tahsin Banguoğlu'ndan başlayarak eğitim bakabları, Tuba ağacı Tuca ağacı diyerek halkı cahil bıraktı. Harf devrimine, bir gecede cahilk kaldık diye isyan edenlerin gerçek yüzü buydu. Japonya, 1863'de ciddi birer harf devrimi de yaptı. Pek çok Kanji karakteri, yazıdan çıkarken, batı dillerinden ithal sesler için ses icatbedildi. Türk harf devrimine benzer bir devrimi, Türklerden yüzyıllar önce Koreliler yaptı. Çin yazısını terk edip, Korece'nin seslerine uygun bir alfabe geliştirdiler. Bu sayede Türkçe ve Korece, dünyanın en fonetik yazısına sahip oldu.
Gene bireysel sınıf atlama sorununa dönelim. Deniliyor ki kendinizden zenginlerle arkadaşlık edin, oysa akraba bile olamıyorsunuz. Kan bağınız bile sizi yeterince samimi yapmıyor. Kırk beş yıllık hayatımda, annemin zorlamasıyla amcamın yazlığında on gün kalamadım, resmen kovuldum, daha doğrusu kovulduk. Oysa çocuklarının okul arkadaşları,her yaz burada kalmış. Adam öz amcan, üstelik trafik kazası geçirdiği, şirketini tasfiye ettiği ve banka faiziyle geçindiği o yıllarda, çocuklarının okul işini bile babam halletmişti. Buna rağmen benim ve kardeşlerimin sofradaki yeri, çocukarının okul arkadaşlarının gerisindeydi. Bu sadece amcam değil, pek çok akrabam için böyledir. Pek çok akrabamın Ege kıyılarında yazlığı vardır ve yarım yüz yılı aşan yaşamımda, yarım ağızla, laf olsun diye bile davet almadım ve almadık. Bir de bunlar akrabam, yani öyle köklü zenginler değiller.
Fakir ve yabancı insanların kibir zannedilen çekingenlikleri olduğu gibi, zengin, hele de doğuştan zenginlerin, samimiyet zannedilen özgüvenleri vardır. Hayatları boyunca, heveslerini kıracak ya da zarar görecekleri insanlarla pek az karşılaşmışlardır. Sanatçı ya da sporcu olmak için akademilere gitmek istediklerinde, oralarda çok torpil dönğyor lafını duymamışlardır; hakkını yedirtmeyiz lafını duymuşlardır. Okul takımına kendiliğinden seçilmişlerdir. Beden eğitimi öğretmeni, onun kimin çocuğu olduğunu öğrenince, kendiliğinden karar vermiştir. En golcü de odur, çünkü en önde durur ve arkadaşları mutlaka ona pas atar. İş hayatında da benzer kolaylıklar sağlanır onlara. Bunu da çevrelerine pek anlatmazlar.
Sonda TED gibi ortamlarda, kendilerine sağlanan kolaylıkları anlatmaz, millete öğüt verirler. Bu tip mesajların amacı, alt sınfılara, sınıf atlama hevesi vermek, örgütlenmelerine engel olmak, sisteme daha uyumlu hale getirip, terfi, maaş artımı gibi hayallerle daha .ok çalışmalarını sağlamaktır.






