14 Mayıs 2026 Perşembe

KAPİTALİZMİN ERKEKLİK KRİZİ; ALIŞVERİŞ KURAMI, PRENSES ERKEKLER, İNCELLER VE FEMİNİZM



Her kadın cinayeti ile beraber incel kelimesi yeniden moda oluyor. Maraş okul  katliamındaki çocuğa da önce İncel dendi. Sonra çocuğa gay denildi. İnternetten bazı kişilerle yazışmış, kadın kıyafetinde pozlar vermiş, bazı kişilerle konuşmuş, daha doğrusu görüntülü görüşmüş. Bunlar olurken, aile ne yapıyormuş, asıl soru bu. Ben bu çocuğun, düzenli cinsel istismara uğradığına dair yemin edebilirim ama ispatlayamam. Gerek seri katillerin, gerek se kitlesel katliamcıların pek çoğunun, bilinen geçmişlerinde cinsel taciz vardır. Çocuk, sırlarıyla öldü ve konumuz bu değil, konumuz inceller ve kadın zorbalığı.

Benim bu yazıda bahsedeceğim incellik ve kadın zorbalığı ve bu olayda da henüz cinsel kimliği bile oluşmamış bir çocuk üzerinden, incel edebiyatı yapıldı. Orta okuldaki bir çocuğun homoseksüel olması da saçmadır. Bu kadar erkek egemen bir toplumda, bir erkek çocuğu, on yedi, on sekiz yaşına kadar kendisine bile itiraf edemez. Her kötülüğün homoseksüellik, daha doğrusu pasif homoseksüeellik üzerinden yürüdüğü bu kültürde, daha ergenliğin başında, internetten tanıştığı birileriyle bile olsa, bunu konuşuyor olması fazla gariptir. Yirmi sekiz yıllık öğretmenliğimde, etrafına açıkça homoseksüel olduğunu söyleyen bir öğrencim oldu; o da fen lisesinde okuyan, burjuva çocuğu bir gençti. Olay da korona salgını döneminde oldu.

Kadın cinayetlerinde incellik çok konuşuluyor da, zengin kadın katilleri, yani Mavi Sakallar hiç konuşulmuyor. Cem Garipoğlu'nu kamuoyu unuttu ve onun Münevver Karabulut'tan önce olan ve kayıp olan kız arkadaşlarını sorgulamıyor. Cem'in ailesinin olaydan sonra sosyal medyaya verdiği iğrenç paylaşımlar unutuldu. Kasım Garioğlu'nun, çatısında Divine Circus (Kutsal Sirk) yazan, uyuşturcu ve grup seks alemleri yapılan villası unutuldu, hatta gündemin kalabalığından dolayı hiç konuşulmadı. Ben bu Garipoğlu ailesinin, komplo teorisyenlerinin ve fantastik roman yazarlarının (Chuck Palahniuk, Stephan King, Jean Cristophe Grange vesaire) ötesinde, belki de şu günlerde özel belgeseli yapılan Palu ailesi gibi , pek çok psikopat ve fantastik cinayette parmağı olduğuna ve ince ince tüm geçmişlerinin incelenmesi gerektiğine inanıyorum. Diğer yandan, yıllardır kaç tane kadın, rezistans denen lüks çok katlı binaların, bilmem kaçıncı katından düştü, saymak gerek. Gülistan Doku cinayetinin ardından, Tunceli'nin o dönemki valisi çıktı. Kadınların zengin erkeklerle ölümcül ilişkisi hep vardı. İyi hatırlıyorum, Playboy Türkiye, benzerlerinden (Erkekçe, Playgril vs) sonra yayıma başlayıp, önce kapanmıştı. Hıncal Uluç'un ölene dek her gün övündüğü Erkekçe,  en parlak döneminde, ülkede satışı en yüksek olan aylık dergidir. Playboy, tüm Dünya'da olduğu gibi Türkiye'de de kendi ünlülerini yetiştirmek istedi. Diğer dergiler, zaten şöhret olan kadınların çıplak fotolarını yayımlıyordu. Playboy ise, yepyeni kapak kızları çıkardı. Her sene bu kızlardan en az ikisi, sevgilileri tarafından katledildi. 

Nedense zengin kadın katilleri çok konuşulup, kategorize edilmiyor. Zengin kadın katilleri öyle uzun uzun tahlil edilmiyor.

Diğer yandan sürekli bir İncel erkek, prenses erkek yorumlaması var, özellikle sosyal medyada. Önce şu prenses erkek sorununu ele alalım. Kadınlar cebi dolu, ağız kapalı erkek istiyor ve erkekler kendisiyle sürekli ilgilensin istiyor. Kendileri ile ilgilenen erkekler canlarını sıktığında, onları tacizle suçluyor; ilgi görmediklerinde de erkeklere badak, prenses falan diyor. Bu tür erkekler dünyada çoğaldı. Japonya'da bu tür erkeklere, otçul erkek diyorlarmış. Kadınlarla ilgilenmeyen, kadınlarla flört dahi etmek istemeyn erkek grubu dünyada çoğaldı. Pek çok kadın cinayetinde bu incellerin adı geçiyor. Nereden çıktılar ve hep vardlarsa, nasıl birden böyle çoğaldılar?

Bu sorunun cevabı, sosyal alışveriş kuramındadır.( https://evrimagaci.org/sosyal-alisveris-teorisi-nedir-butun-iliskilerimiz-cikar-uzerine-kurulu-olabilir-mi-13464) İnsanlar sadece mal yada hizmet alış verişi etmez, duygusal alışveriş de yapar. Bu kuram, daha ziyade küçük gruplar ve yakın arkadaşlık ilişkilerini açıklamaktadır. İnsanların ilişkileri, iyi ya da kötü, bir duygu alışverişidir. Her alış verişte olduğu gibi, duygu alış verişinde zararda olan kişi, yeni arayışlara girer. Günümüzün otçul, kadınlara uzak erkeklerin ve hatta kadın düşmanı erkeklerin kaynağı da bu alışverişin artık geçersiz olmasındandır. Kadınlara kur yapmak, kadınlarla ilişkiye girmek erkeklere artık kazanç sağlamıyor. Pek çok erkek için kadınlar için uğraşı boş. O kadar emeğinize rağmen, kadını kazansanız bile, her an sizi terk edebilir. Evliliğin masrafı çoğu kez tamamen erkeğe aittir ve boşanmanın tüm maddi yükünü de erkek çeker. Sonuçta modern toplum, pek çok evlenmek istemeyen erkeği ortaya çıkarır. Eskiden bir kızı bin kişi ister, bir kişi alırdı, kız evi naz eviydi, kızlar seçilmez, seçerdi. Şimdi ie evliliğe erkek karar veriyor, erkeği farlar açıksa, iş evliliğe yürüyor deniliyor.

Pek çok kadın, bu fikirde değil. Erkeklerin hem uzun boylu ve yakışıklı olmasını, zengin olmasını, kendisini lüks içinde yaşatmasını, iyi huylu olmasını, sosyal medyada cümle alemi kıskançlıktan çatlatacak bir düğün yapmasını ve daha nice nice şeyleri istiyor. Erkekler bakirelik istediğinde ise üzerinize feminist külliyatı kusuyor. Oysa bu istekler, geleneksel erkek egemen sistemin rolü ve erkek, bütün bunlar karşılığında bakirelik, erkeğin istediği kadar çocuk yapma, erkeğin annesi ve babasına bakma, gerektiğinde onlarla beraber yaşama, yoksulluk ve paranın yok zamanı da erkekten ayrılmama gibi taleplerin karşılanması karşılığında olmakta. Geleneksel ilişkiler de karşılıklılık yani alış veriş istemekte. Eğer gerçekten feminist gibi yaşayacaksa bir kadın, erkek egemenliğinin nimetlerinden de uzak durmalı.

Hakları bedeli vardır, verilemz alınır ve karşılığında bir şeyler verilir. Erkekler artık bir şey alamakdıkları şeyler için bir şey vermek istemiyor. Kadınlar haklarını almak için çok mücadele verdi, korumak için daha fazla mücadele vermeli

11 Mayıs 2026 Pazartesi

SARHOŞ YIKILIDIĞI YERE KADAR YÜRÜR

 


1995 seçimlerinde MHP'nin barajı aşma umudu doğmuştu. Bir önceki seçimde Refah partisi ile yapılan zoraki baraj aşma ittifakı (Aykut Edibali'nin minicik Islahatçı Demokrasi partisini saymıyorum), her iki partinin de barajı aşma, hatta Refah'ın birinci parti olma ihtimali karşısında dağılmış, her parti kendi hikâyesinin yazmaya karar vermişti.

O sırada partinin genel başkanı olan ve herkesin başbuğ diye hitap ettiği ve halen Ülkücülerin, hakkında konuşurken, adını anmak yerine başbuğu dedikleri Alparslan Türkeş,  yapabileceği en büyük hatayı, hatta hataları yaptı. Aday seçerken, teşkilatların fikrini almak bir yana, teşkilatların en nefret ettiği kişileri aday gösterdi. İşin daha kötüsü, dünürünü, dişçisini, doktorunu ve etrafındaki benzer kişileri, mümkün olan en iyi seçim bölgelerinin, en üst listelerinden aday gösterdi. Sonuçta hem seçmenini,   hem te parti teşkilatlarını küstürdü. Milliyetçi Hareketi ben yönetsem, bu kadar, bu kadar kötü yönetemezdim. O zamanlar ben de herkes gibi, acaba bir bildiği mi var, bu adam yalnız değil ki, otuz yıldır partiyi yöneten adam diye düşünüyordum; meğer bir bildiği yokmuş. Meğer burnunun dikine gidiyormuş.  Annem bu durumlar için, bırak sarhoşu yıkıldığı yere kadar gitsin der, ama sarhoşlar şoför ya da önder olduklarında pek çok kişinin ve hatta ulusun da yıkılmasına yol açar. MHP'nin şu anki hali, Türkeş'in 1995'de dişçisini mebus yapma hevesi, MHP'nin şu anki halinin sebebidir. (Uzun uzadıya analiz etmeyeceğim.)

Tarihte böylesi sarhoşça hatalar çok ama aklıma bu geldi. Alkol ve keyif verici maddeler, belki de en az sarhoş eden şeylerdir. En büyük sarhoşluk, hırs ve arzuların ortaya çıkardığı sarhoşluktur ve böyle sarhoşluklar hem mikrobik hastalıklar gibi bulaşıcıdır, hem de ayılma öyle kolay kolay olmaz. Ülke kurucularına iki ayyaş diyenler, yağma sarhoşluğuna yenik düşmekte. Yıkım zamanı geldiğinde, ne gizli gizli vatandaş ettikleri mülteciler, ne de parasını yedikleri körfez şeyhleri onları kurtarır.

Bize düşen, onlar düşerken, ülkenin de düşmemesini ya da düştüğü yerden kalkmasını sağlamaktır.

(Başka bir blog için yazdığım, eski bir yazı.)

10 Mayıs 2026 Pazar

YA DİĞER 299'U? WALDOLAR, SİZ NEDEN BURADA DEĞİLSİNİZ?

 


14.08.2008 Habertürk haberi; nette kaldırılırsa burada dursun:

Bu şahıslar, Ergenekon soruşturulması derinleştirilsin, üstü örtülmesin diye toplu dilekçe verdi.

İMZALAYANLAR:


Abdi Özdiken (Bilişimci) - Abdullah Keskin (Sinemacı) - Adalet Dinamit (Yönetici) - Adnan Özyalçıner (Yazar) - Adnan Tonguç (Yazar) - Ahmet Aykaç (Prof. Dr.) - Ahmet Çakmak (Prof. Dr.) - Ahmet Dindar (Avukat) - Ahmet İnsel (Prof. Dr.) - Ahmet İsvan - Ahmet Kardam - Ahmet Telli (Yazar) - Ahmet Ümit (Yazar) - Akşin Somel (Prof. Dr.) - Ali Akay (Küratör) - Ali Deniz Ceylan (Avukat) - Ali Kerem Saysel (Akademisyen) - Ali Nesin (Prof. Dr.) - Ali Uçansu (Diş Hekimi) - Arif Ali Cangı (Avukat) - Aslı Erdoğan (Yazar) - Ayda Arel  (Prof. Dr.) - Aydın Cıngı - Aydın Engin (Gazeteci) - Ayetullah Sevgir - Ayhan Aktar (Prof. Dr.) - Ayhan Bilgen (Mazlum- Der) - Ayhan Çabuk (Van Baro Bşk.) - Ayhan Kaya (Akademisyen)- Ayhan Ongun (İSİDEF Gn. Sek.) - Ayla Gürsoy (Prof. Dr.) - Aylin Aslım (Müzisyen) - Ayşe Berktay (Çevirmen)- Ayşe Buğra (Prof. Dr.) - Ayşe Erzan (Prof. Dr.) - Ayşe Gül Altınay (Akademisyen) - Ayşe Hür (Tarihçi - Yazar) - Ayşe Kadıoğlu (Akademisyen) - Ayşe Soysal (Prof. Dr.) - Ayşegül Devecioğlu (Yazar) - Ayşegül Kaya (Avukat) - Ayşen Anadol (Çevirmen) - Bahri Bayram Belen (Avukat) - Barış Pirhasan (Yönetmen) - Baskın Oran (Prof. Dr.) - Bennu Yıldırımlar (Oyuncu) - Beral Madra (Küratör) - Beril Dedeoğlu (Prof. Dr.) - Betül Tanbay (Prof. Dr.)- Bircan Yorulmaz - Burhan Şenatalar (Prof. Dr.) - Bülent Arınlı (Belgesel yönetmeni) - Bülent Atamer (Kimya mühendisi) - Bülent Aydın (Gazeteci) - Bülent Erkmen (Tasarımcı) - Büşra Ersanlı (Prof. Dr.) - C. Murat Özgünay - Celal Yıldırım (Dişhekimleri Birliği Bşk) - Celalettin Can (78’liler Vakfı) - Cem Terzi (Prof. Dr.) - Cemal Polat (Sendikacı) - Cengiz Aktar (Akademisyen) - Cenk Soyer (Mühendis) - Cevdet Uçungan (Kars Baro Bşk.) - Cuma Boynukara (Tiyatro yazarı) - Cüneyt Ozansoy (Akademisyen) - Çağatay Anadol (Yayıncı) - Çiğdem Mater (Gazeteci) - Çiğdem Yalçın Pamukçu (İHOP) - Derya Sazak (Gazeteci) - Dilara Kahyaoğlu (Eğitimci, sanatçı) - Dilek Özcengiz (Prof.Dr.) - Doğu Ergil (Prof. Dr.) - Emel Ataktürk (Avukat) - Emine Uşaklıgil (Yönetici) - Emre Gönen (Akademisyen) - Enis Rıza (Belgesel yönetmeni) - Enver Sezgin  - Ercan Karakaş (SODEV)      - Erdağ Aksel (Akademisyen) - Erdal Karayazgan - Erdal Yavuz (Akademisyen) - Ergin Cinmen (Avukat) - Ergun Gümrah (Yönetici) - Erkan Şen - Erol Katırcıoğlu (Prof. Dr.) - Erol Kızılelma (SODEV) - Ersin Kalaycıoğlu (Prof. Dr.) - Ersin Salman (İletişimci) - Ertuğrul Cenk Gürcan (Akademisyen) - Ertuğrul Kürkçü (Yazar) - Esra Güçlüer - Esra Koç - Esra Mungan (Akademisyen) - Fahri Aral (Yayıncı) - Faruk Arhan (Gazeteci) - Fehim Caculi (Yönetici) - Feray Salman  (İHOP) - Ferdan Ergut (Akademisyen) - Ferhat Kentel (Akademisyen) - Ferhunde Özbay (Prof. Dr.)- Fethiye Çetin (Avukat) - Feza Kürkçüoğlu - Fikret Adaman (Prof. Dr.)- Fikret Adanır (Prof. Dr.) - Filiz Kardam  (Akademisyen) - Filiz Kutlar (Sanatçı) - Fuat Keyman (Prof. Dr.) - Füsun Çeliköz - Füsun Üstel (Prof. Dr.) - Gencay Gürsoy (Prof. Dr.) - Gonca T. Demir (Avukat) - Gül Efem (Akademisyen)- Gülay Günlük Şenesen (Prof. Dr.) - Gülay Toksöz (Prof. Dr.) - Gülen Aktaş (Prof. Dr.) - Gülseren Onanç (Kagider) - Günay G. Özdoğan (Prof. Dr.) - Gündüz Mutluay (Yayıncı) - Gürol Irzık (Prof. Dr.) - Hacer Ansal (Prof. Dr.) - Hakan Tahmaz - Haldun Sural (Akademisyen) - Hale Bolak Boratav (Akademisyen) - Halil Berktay (Prof. Dr.) - Halil Ergün (Sanatçı) - Haluk İnanıcı (Hukukçu)- Hasan Kuruyazıcı (Mimar) - Hasan Öztoprak (Yazar) - Hasan Yazıcı (Prof. Dr.) - Haydar Ergülen (Şair, yazar) - Huri Özdoğan (Prof. Dr.) - Hülya Gülbahar (Avukat) - Hürriyet Karadeniz - Hüseyin Çakır - Hüseyin Öntaş (Avukat) - Hüsnü Öndül (İHD Gn. Bşk) - Ilgın Su - Işıl Gürsoy Uyar - Işıl Kasapoğlu (Tiyatrocu) - Iştar Gözaydın (Akademisyen) - İbrahim Betil - İbrahim Kaboğlu (Prof. Dr.) - İhsan Çaralan (Gazeteci) - İlhan Tekeli (Prof. Dr.) - Jale Parla (Prof. Dr.) - Jülide Kural (Oyuncu) - Kadri Salaz (İşadamı) - Kemal Gökhan Gürses (Karikatürist) - Koray Çalışkan (Akademisyen) - Koray Doğan Urbarlı - Kuvvet Lordoğlu (Prof. Dr.) - Lale Mansur (Oyuncu) - Lale Tayla (Gazeteci) - Levent Korkut (ai Türkiye Başkanı) - Leyla İpekçi (Yazar) - M. Ali Özel (Siirt Baro Bşk.) - M. Zait Söylemez (Muş Baro Bşk.) - Macit Koper (Sanatçı) - Mahir Günşıray (Sanatçı) - Mahmut Güven (Mardin Baro Bşk.) - Mahmut Ortakaya  (Dr.) - Manuel Çıtak (Fotoğraf sanatçısı) - Markar Eseyan (Gazeteci) - Mebuse Tekay (Avukat) - Mehmet Ali Aslan (Avukat)- Mehmet Altan (Prof. Dr.) - Mehmet Dağ - Mehmet Demir (Gazeteci) - Mehmet Görgeç (Malatya Baro Bşk.) - Mehmet Güleryüz (Ressam) - Mehmet Karaca - Mehmet Salmanoğlu - Melek Göregenli (Prof. Dr.) - Melek Ulagay (Belgesel yönetmeni) - Meral Danış Bektaş (Avukat) - Meral Okay (Sanatçı) - Meral Tamer (Gazeteci) - Meryem Kavak (Avukat) - Mesut öztürk (Van eski Belediye Bşk.) - Mesut Yeğen (Akademisyen) - Meşher Yürek (Bitlis Baro Bşk.)- Mete Çubukçu (Gazeteci) - Mete Tuncay (Prof. Dr.) - Mithat Sancar (Prof. Dr.) - Muharrem Erbey (İHD Diyarbakır Bşk.) - Murat Aksoy (Gazeteci) - Murat Belge (Prof. Dr.) - Murat Çelikkan (Gazeteci) - Murat Morova (Ressam) - Murat Paker (Akademisyen) - Murathan Mungan (Yazar) - Müfit Erkarakaş (Yönetici) - Müge İplikçi (Yazar) - Müslüm C. Akalın (Urfa Baro Bşk.) - Nabi Yağcı - Nail Satlıgan (Akademisyen) - Nazan Aksoy (Prof. Dr.) - Necip Korkmaz (Hakkari Baro Bşk.) - Necmiye Alpay (Yazar) - Nedim Hazar (Yönetmen) - Nesrin Sungur (Prof. Dr.) - Neşe Erdilek (Sosyolog) - Nihal Saban (Prof. Dr) - Nil Mutluer (Akademisyen) - Nuray Uzunören (Prof. Dr.) - Nurcihan Hamişoğlu (HYD) - Nurdan Arca (Film yönetmeni) - Nurhan Yentürk (Prof. Dr.)- Nuri Ödemiş (Bilişim uzmanı) - Nurşirevan Elçi (Av. Şırnak Baro Bşk.) - Nüket Esen (Prof. Dr.)- Nükte Devrim Bouvard (Gazeteci) - Okan Akhan (Prof. Dr.) - Orhan Alkaya (Şair) - Osman Kavala - Osman Köker (Yazar) - Oya Baydar (Yazar) - Oya Köymen (Prof. Dr.) - Ozan Erözden (Akademisyen) - Öget Öktem Tanör (Prof. Dr.) - Ömer Faruk Gergerlioğlu (Mazlum- Der Gn. Bşk.) - Ömer Laçiner (Yazar) - Ömer Madra (Açık Radyo) - Ören Altmışyedioğlu (Avukat) - Özlem Dalkıran (HYD) - Özlem İşbilir (Editör) - Pelin Batu (Sanatçı) - Pınar Selek (Sosyolog) - Ragıp İncesağır (Sanatçı) - Raşit Tükel (Prof. Dr.)  - Rauf Kösemen (Tasarımcı) - Reşat Apak (Prof. Dr.) - Reşit Canbeyli (Prof. Dr.) - Rezzan Tuncay (Prof. Dr.) - Rıdvan Akar (Gazeteci) - Rojbin Tugan (Avukat) - Sami Evren (KESK Gn. Bşk) - Sedat Özevin (Batman Baro Bşk.) - Sefa Feza Arslan (Akademisyen) - Selim Badur (Prof. Dr.) - Selim Mahmutoğlu - Sema Kılıçer (HYD) - Semih Kaplanoğlu - Semra Somersan (Akademisyen)- Sennur Sezer (Şair) - Serap Aksoy (Sanatçı) - Serdar M. Degirmencioglu (Akademisyen)- Sermet Koç (Prof. Dr.) - Serra Yılmaz (Oyuncu, çevirmen) - Sezgin Tanrıkulu (Diyarbakır Baro Başkanı)- Sibel Irzık (Prof. Dr.) - Sinan Gökçen (Gazeteci) - Sungur Savran (Yazar) - Şaban Dayanan (İHD) - Şahika Yüksel (Prof. Dr.) - Şanar Yurdatapan (Müzisyen) - Şebnem İşigüzel (Yazar)- Şebnem Korur Fincancı (Prof. Dr.) - Şehbal Şenyurt (Belgesel yönetmeni) - Şevket Pamuk (Prof. Dr.) - Şeyhmus Diken (Yazar) - Tahsin Yeşildere (Prof. Dr.) - Tan Oral (Karikatürist) - Taner Akçam (Yazar) - Tanıl Bora (Yazar) - Tarhan Erdem (Yazar, araştırmacı) - Tarık Ziya Ekinci (Dr.) - Tatyos Bebek (Diş Hekimi) - Teoman Pamukçu (Akademisyen) - Timur Akçalı (Akademisyen) - Timur Demir (Ağrı Baro Bşk.) - Toktamış Ateş (Prof. Dr.) - Tuba Çandar (Yazar) - Tuğrul Eryılmaz (Gazeteci) - Turgut Tarhanlı (Prof. Dr.) - Tülay Ateş (Avukat) - Umur Coşkun (Yönetici) - Ümit Fırat (Yazar) - Ümit Kardaş (Avukat) - Ümit Kıvanç (Yazar) - Ümit Şenesen (Prof. Dr.) - Ünal Ünsal (Emekli Büyükelçi) - Vasıf Kortun (Sanatçı) - Vecdi Sayar (Gazeteci-Yazar) - Vedat Yılmaz (Dr.) - Veysel Eşsiz (Akademisyen) - Viki Çiprut (Gazeteci) - Yakın Ertürk (Prof. Dr.)- Yalçın Ergündoğan (Gazeteci) - Yaman Aksu (Yazar) - Yılmaz Ensaroğlu (Mazlum Der) - Yiğit Bener (Yazar) - Yusuf Alataş (IHD) - Yücel Sayman (Avukat) - Yüksel Selek - Zafer Kıraç - Zakarya Mildanoğlu  (Mimar) - Zeynep Ekener (HYD) - Zeynep Gambetti (Yazar).

Bu gün, yani 23 .10 2021 günü  Türkiye'nin ABD, Almanya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, Kanada, Norveç ve Yeni Zelanda büyükelçilikleri 4 yıldır tutuklu yargılanan iş insanı Osman Kavala'nın derhal serbest bırakılmasını istedi. 

Yıllar önce bir sürü alakasız kişi, üç yüze tamamlamak için bir araya gelmiş. Yıllar sonra da pek çok büyükelçi sayıyı 10'a tamamlamak için bir araya gelmiş. Yeni Zelanda ve Finlandiya büyükelçileri de, ilk defa Türkiye ile ilgili bir konuda yorum yapıyor. Hadi Finlandiya, Avrupa Parlamentosu-birliği  falan üyesi, Yeni Zelanda'nın ne alakası var? Bir önceki listedekiler, sayı üç yüz olsun diye toplandığı gibi, bunlar da sayı on olsun diye toplanmışlar.
Doksanlı yıllarda Fetöcüler başta olmak üzere, dincilerin pek sevdiği bir hikaye ve İsmet Özel'in bir kitabından alıntı yaparak, bu Waldolara neden bu kızıl sakallı, mavi gözlü yakışıklı, Sorosçu, solcu ve Reis'in eski kankası ile aynı yerde olmadıklarını veya neden halen reisle kanka olamadıklarını sormalı.
Öykü şu: Komünist Rusya'da polis Waldo, sisteme isyan eden arkadaşını hapse atar. Hapiste arkadaşına neden orada olduğunu sorar, arkadaşı da Waldo, neden sen burada değilsin diye sorar.
Sahi, neden sadece Kavala orada, diğer 299 Waldo nerede?


4 Mayıs 2026 Pazartesi

DENİZ KAVİMLERİ GÖÇÜ-BATININ İLK SALDIRISI-TARİHİ SİLENLER



 Dünya tarihinde az bilinen büyük yıkımlardan biri de tahminen M.Ö.1276-1188 arasında Balkanlar, Doğu Akdeniz ve Batı Asya kıyılarını vuran Deniz Kavimleri göçüdür. Bu ad, Fransız Mısırbilimci arkeolog Gastın Maspero tarafından önerilmiş ve benimsenmiş. Bu kavimler, her hangi bir meydan savaşı yapmadan,  Girit adasındaki Miken medeniyetini ve gücünün doruğunda olan Hitit imparatorluğunu yıkmış. Profesör Ekren Akurgal'a göre bu istilalar sebebiyle, Anadolu'da iki yüz yıl ile dört yüz yıl bir yazısal boşluk olmuş (özellikle iç Anadolu'da.) Kıyılarda İon, Karya, Likya gibi antik Yunan şehir devletleri oluşurken, iç Anadolu uzun süre göçebe, yazı bilmeyen toplumlara kalmış, Sonra Frigler gelmiş İç Anadolu'ya, onları da Kimmerler yıkmış. Kimmerler de yazısı olmayan, göçebe kavim, daha doğrusu kavimler topluluğu. Hititler, bu kavimlerin saldırısına karşı koyarak, muhtemelen biraz da Asurlularıın desteği ile Mersin-Urfa-Malatya üçgeninde Geç Hitit Beyliklerini kurmuş. Hititçenin çözülmesini sağlayan çift dilli yazıtı da bu Geç Hitit Beylikleri yazmış. Akurgal'ın yazdığına göre Frigler, önce Toroslar civarına yerleşmiş, Kimmerler yüzünden Eskişehir-Ankara civarına yerleşmiş tahminen.

Deniz Kavimlerinin ve Kimmerlerin göçü ve yağması kıyılarda iki yüz yıl kadar, iç bölgelerde dört yıl kadar sürmüş ve bence izledi düşünülenden daha kalıcı. Aradan üç bin yıldan fazla zaman geçtiği halde Türkiye'nin kıyıdan uzak bölgelerinde büyük yerleşim yerleri pek azdır. Kıyıdan  içlere gittikçe, muhafazakarlık, sağcılık gibi değerlerde artış görünür. Son yıllarda süpriz keşiflerde buralarda görülmekte. Hattuşa'da yeni ve bilinmeyen dillerde tabletler bulundu. Kedilerin anavatanı, ilkokul kitaplarında bile Mısır yazardı. DNA analizlerine göre Türkiye, hatta Türkiye'den Kıbrıs'a, Kıbrıs'tan Mısır'a gitmişler. Kütahya ve Çatalhöyük'de yeni bulunan ekmek kalıntıları, hem ekmeğim tarihini beş bin yıl gibi astronomik bir şekilde geriye atıyor, hem de ekmeğin anavatanını Mısır'dan alıp, Türkiye'ye veriyor. Karaman'da bir höyükte, en eski evcil köpek kemiği bulundu, Göbeklitepe ve Karahantepe'yi saymıyorum bile.

İşte tüm bu tarihin yeni yeni bulunmasının sebebi, deniz kavimlerinin yüzyıllar süren yağmasıdır. Bu yağmalar, Hititler öncesi Anadolu tarihini silmiştir. Frigler hakkında bildiklerimiz, sadece Yunanlıların anlattıkları kadardır çünkü, Frig yazısı halen okunmamıştır. Gene Deniz Kavimleri sebebiyle Girit adasındaki Miken uygarlığı hakkındaki bilgilerimiz de Yunanlıların anlattıklarından ibaret, büyük çoğunlukla. Batı Asya, Doğu Akdeniz toplumları,benzer bir tarih silinmesini Büyük İskender ve ardıllarının Pers imparatorluğunun saraylarını yağmalaması ve bölgede Roma imparatorluğu gelene kadar yüz yıllar süren kendi iç çatışmaları yüzünden de yaşadı. Şimdi de İran'ın tarihi eserlerini bombalayarak bir tarih siliyorlar.

29 Nisan 2026 Çarşamba

SONRASI İÇİN NEPOTİZMLE MÜCADELE YASALARI

 


Nepotizm, Latince Nepot, yani yeğen kelimesinden türemiştir. Evlenmeleri yasak olan kardinallerin ve papaların evlenmelerinin yasak olması ve bu yüzden de etraflarına yeğenlerini doldurması yüzünden oluşmuş bir terimdir. Ülkemiz tarihi boyunca nepotizmden çok çekmiş, son bir kaç yıldır da daha fazla çekmektedir. Bu iktidar sonrası için ülkemizde ve bence her ülkede olması gereken nepotizmle mücadele için bazı yasa maddeleri tavsiyesinde bulunuyorum.

1)En başta bir kamu kurumunda, kurum yöneticisi ile akrabalık bağı olan hiç kimsenin olmaması konusunda mutabık olmalıyız. İktidar değiştikten sonra, mevcut kurumlardaki akrabalık-hemşerilik ilişkileri dağıtılmalıdır. Bunun için sadece kurum yöneticisinin değil, kurumun diğer yöneticilerinin, kurum yöneticisinin amirlerinin, il valisi, kaymakamı ya da diğer önemli kişilerin akrabalık bağlarına da dikkat etmeli.

2)Araştırılacak akrabalık bağları, sadece kan bağı olmamalıdır. Hristiyanlarda vaftiz ana-babalığı, Alevilerde mushaiplik, Kürtlerde kirvelik, kan bağı kadar kuvvetli bağdır, hatta daha kuvvetli bağdır.

3) Ülkemiz son 20 yıldır Trabzon ve Rize illerinin,  denize uzak, Laz da denen Gürcü toplumunun bazı kabileleri tarafından işgal edilmiş gibidir. Bu atanan kişilerin genelde uzaktan da olsa, akraba oldukları görülmektedir. Bu yüzden:

a)Aynı ilçe kütüğünden 3'den fazla kaymakam, albay, hatta binbaşı, 3.ya da2. sınıf polis amiri 2'den fazla vali, general, 1. sınıf polis amiri vesaire olması yasaklanmalıdır. (Fetö soruşturmalarında aynı köyden 6 general çıkmıştı=

b)Belli kurumlarda, belli yörelerden fazlaca memur bulunuyorsa, o kuruma o yöreden memur alımı bir süre yasaklanmalı ve sınırlandırılmalıdır.

4)3. maddedeki sınırlamalar, okullar için de geçerli olmalıdır. Bu durumda Türk bürokrasisinde geleneksel olan Mülkiye (Ankara S.B.F) ve Galatasaray lisesinin geleneksel hakimiyetini de yıkmak gerekiyor. Yoksa şu zamanların Karta İmam Hatip hakimiyetini yıkamayız. Ayrıca 1990'larda bir ara Anayasa Mahkemesinin 12 üyesinde 8'i T.E.D. Ankara koleji mezunuydu. Bu tür nepotizmle mücadele için gerekirse ilkokullara varıncaya kadar belli kadroları sınırlamalıyız.

5)Politikacılar, vali, kaymakam, bölge müdürleri ve kurum müdürleri gibi önemli yöneticiler, bu açıdan dikkatle izlenmelidir.

6)Polis koleji ve askeri liseler tekrar açılmalı ve bu okullara alımlarda da, nepotizm ile mücadele ilkeleri uygulanmalıdır.

27 Nisan 2026 Pazartesi

OKULLARIN ÇOCUĞU KORUMA VE KOLLAMA GÖREVİ



Eğitimin gizli ya da ikincil işlevleri var demiştim daha önce. Üniversitelerde bu konu çok az anlatılır ve çok üstünde durulmaz. Okul psikolojisi veya eğitim psikolojisi belli bir miktar gelişmişse de, okul sosyolojisinin daha alınacak çok yolu vardır; özellikle öğretmen eğitiminde. Eğitim yönetici eğitimde, eğitim sosyolojisi ve araştırmaları ile ilgili daha çok ders verilmeli. Öğretmen eğitimi ve eğitim bilimleri de bireysel psikolojiye odaklanmış durumda. Öğrenciler arası ilişkileri anlamk için küçük gruplar sosyolojisi alanında çalışmalar sıklaşmalı.

Türkiye'de liyakatsizleşmeyi, artık güvenlik alanında da hissettik. Maraş, okul katliamındaki olayda, olayı bu zamana kadar erteleyen müdür yardımcısı ve okul polisi, babanın torpil yaptırmasıyla okuldan sürülmüş. Polis müdürü babanın sicili de pek temiz değil, bir ara polislikten atılmış ama geri dönüp, birinci sınıf emniyet müdürlüğüne kadar yükselmiş. Bütün bunlar siyasi destek olmadan olmaz. Liyakatsizlik artık bir hayati tehlike meselesi.

Öğretmen, bir bütün olarak okulun elemanıdır, sadece kendi bıranşının elemanı değildir. Öğretmen; güvenlikçi, temizlikçi de değildir. Okulun bir bütün olarak iyiliğini istemeli, bunun için planlama ve çalışma yapmalıdır. Öğretmnler ve okul yönetimi, okulların ikincil görevi olan, çocuğu koruma-kollama ve sosyalleştirme gibi görevlerini unutmaktadırlar; oysa devlet unutmamaktadır. Ülkemizde zorunlu eğitimin on iki yıl gibi uzun süre olmasının en temel sebebi, ülkemizde okuldan atılan ya da ayrılan gençlerin, terör ve mafya gruplarının hedefinde olmasıdır. Aslında Türk aile yapısı, sanıldığından daha zayıf ve bu yüzden bu tür grupların gençleri kapma ihtimali daha çok ama bu kendi başına bir yazı konusu. Araştırma yapan emniyet ve genelkurmay, terör ve suç örgütlerine en fazla katılımın, okuldan atılmadan sonra olduğunu keşfetti. Bu yüzden okuldan atılmayı zorlaştırdı. Öğrencilerin en fazla izinsiz devamsızlık günlerinde suç işlediği keşfedilince, izinsiz devamsızlık azaltılıp, izinli devamsızlık arttırıldı.

Diğer yandan, iş öğretiyorum, çıraklık yaptıracağım diye çocuk emeğine alışmış esnaf ve işverenler için yan kapılar açıldı; açık lise, MESEM gibi. Gene de on sekiz gibi Avrupa Birliği ve OECD ülkeleri. için bile yüksek bir yaşa kadar eğitimin mecburiyeti, güvenliği eskisinden daha çok sorunlu hale getirdi. Okuldan atılırsam MESEM'e geçerim, az da olsa para kazanırım ya da açık liseye geçip, evde otururm düşüncesi, problemli öğrencileri, öğretmen ve okul yönetimine karşı daha da cesaretlendirdi. Buna CİMER gibi popülist uygulamaları, atanamayan öğretmenleri ve Türk bürokrasisindeki acımasız hiyeraşinin politikleşmesini ekleyin, öğretmenlerin işinin ne kadar zor olduğunu görürsünüz. Üzerine ülkemizin göç aldığı ülkelerin şiddetin normalleştiği, sıradan olduğu ülkeler (Afganista, Irak, Suriye, Somali) olduğunu ve buradan gelen çocukların, akranlarına bu şiddet kültürünü teşvik ettiğini ekleyelim.

Üst sınıf, özel okullar ve devlette ayrıcalıklı proje okullarla, kendi çocuklarını bu ergen-çocuk şiddetinden koruyabileceğini sanıyor. Öyle ya, hiç özel hastanede şiddet vakasına rastlanmadı. Oysa Maraş okul saldırısındaki çocuk, istese özel okula da gidebilecek, üst sınıf burjuva denebilecek bir ailenin çocuğuydu. Muhtemelen o okul da, devlet okulu olduüu halde, o şehrin önemli insanlarının çocuklarının devam ettiği bir okuldu. Liyakatsizlik, o liyakatsizi atayanların ve koruyanların hayatına da kast eder.

Her şey için, eğitim, öğretmenliği, öğretmen eğitimini baştan planlamalı, pedagoji araştırmalarını da katılımlı gözlemle yapmalıyız.

23 Nisan 2026 Perşembe

İNCE MEMED 3 VE FELSEFESİ



Yaşar Kemal'in İnce Memed serisini okuyalı yıllar oldu. Roman dört cilttir ve sıraı. ile okunması gerekir. Beni üçüncü cildi çok etkiledi, etkilemek bir yana çarptı. Aslında romanın konusu klasiktir biraz, ana kahramanın tükenme sendromuna girmesi durumu anlatılır. Bu konuyu klasik yapan süper kahraman filmleridir; Marwel ya da D.C 'nin kahramnları (Süpermen, Örümcek Adam vesaire), bütün bu yaptıkları işin gereksiz ve yetersiz olduğu duygusuna kapılır. Bir ağa gitmekte, yerine yeni bir ağa gelmekte, sonuçta düzen değilmemektedir. İnce Memed'in kendisi de bir sosyalist lider değildir. Bu çabalamanın sebebi nedir? O da kendi keyfine baksın, niye kendisine eziyet etmektedir? Derken bir yakınına bu düşüncesini açar; o  da, zengin az, yoksul çoktur, yoksulu korumak gereklidirder. Bu söz İnce Memed'in silkinip, köylüden yana olmasını sağlar.

1990'da Sovyetler Birliğinin dağılması, hatta daha öncesinde Sosyalizmin, kapitalizme bir rakip çıkma ihtimalinin düşmesiyle, proleter, hatta küçük burjuva sınıfına saldırılar başladı. Askeri darbelerle güçlenen kapitalizm, işçi sınıfına yetmişlerde ve seksenlerde saldırmaya başladı. Margaret Thacher gibi neoliberal iktidar, İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde bile  işçi sınıfını yoksullaştırdı. İşçilerin kazanılmış hakları birer birer değil, artık üçer beşer gaspediliyor. Buna bir de beyaz yakalıların, küçük burjuvalıktan düşmesini eklersek, felaket daha büyük. Her tarafa açılan üniversitelerin mezunlarının aşırılığı bir yana, buna bir de yapay zeka felaketi geldi. Beyaz yakalılar olarak, Yaşar Kemal'in Sarı Sıcak romanındaki traktör gelince işsiz kalan, ortakçı köylüler gibiyiz. (Benzer bir konu Steinbeck'in meşhur Gazap Üzümleri'nde de vardır.) Komünizm için, doktorla hammalın aynı maaş aldığı rejim derlerdi; şu an iş piyasasına bakın: çobanlar, sıvacılar, tır şoförleri ve pek çok mavi yakalı, pratisyenden zaten fazla kazanıyor, hatta yer yer uzman doktrolardan da fazla kazanıyorlar. Neoliberaller, sahra çölünü devlete verseniz, kumsuz kalırsınız diyorlardı. Türkiye'yi et ithal eder hale getirmek, sahra çölünü kumsuz bırakmaktan bile zor ama Turgut Özal'dan beri Türkiye'yi yönetenler, bunu başardı. Sovyetler Birliğinin dağılması, hatta diyalektik materyalizmin imkansızlığı, bu zulme ve yoksulluğa katlanmamızın bahanesi olmamalı.

Sadece sosyalizm ya da siyaset değil konumuz, hatta  siyaset bile değil; mücadele. Her mücadele eden, özelikle gerçek zorluklarla uğraşan insan, ara ara tükenebilir, her şeyi bırakıp, gitmek isteyebilir. O zaman bize,  mücadeleyi bırakmamız gerektiğini söyleyen birileri olmalıdır.