13 Eylül 2026 Pazar

FETÖ DEĞİL NATO



Geçen bir arkadaşla gene çay eşliğinde memleketi kurtarıyorduk. Bana bu iktidarın ne zaman gideceğini sordu. 2027-30 gibi dedim.
Yapma ya, bunlar ülkeyi kurutur dedi, ben de kurutmadan da gitmezler dedim. Şu yıllarda moda olan bir deyim var, ihtiyatlı iyimserlik diye. Ben de kendime ihtiyatlı karamsar diyorum.
Son İstanbul seçimi yenilgisi bir yana, son bir yılda iktidar partisinin bir milyon civarı üye kaybının olmuş olması da bana bu iktidarın sonunun ufuktan da olsa gözüktüğünü gösteriyor.
Ufuktan diyorum zira Tansu Çiller DYP (Doğru Yol Partisi)'nin başına geçtikten bir sene sonra sırf İstanbul'da bir yıl içinde beş yüz binden fazla istifa ve ihraç olmuştu.
Gene de DYP'nin  tükenişi 2002 seçimleri sonrasını bulmuştu. DYP, İstanbul'da 4. partiydi ama Marmara, Ege, Akdeniz ve Güneydoğu'da pek çok ilde birinci partiydi ve pek çok ilde her yerde kaybetse bile kaybetmeyecek, yerelde kendi oyları çok olan sabit millet vekili aileleri vardı.
Gene de yok olması 2010'a kadar sürdü. Eski rakibi ANAP ile birleşip, DP oldu. Hiç bir başarı göstermemesine rağmen Erkan Mumcu, Süleyman Soylu gibi iddialı genel başkanları oldu.
1999'da Isparta'nın küçük bir ilçesine yeni atanmış bir öğretmendim. Yerel seçimlerde DYP, Süleyman Demirel'in memleketi Isparta'nın belediyesini kaybetmiş,  5. parti olarak %10 barajının kıyısına anca tutunmuş, o çalıştığım ilçede de belediyeyi kaybetmiş, Demirel'in kendi köyü İslamköy ve İslamköy'ün bağlı olduğu Atabey'i de ucu ucuna kazanmıştı.
Oysa çalıştığım ilçe,DYP ve ANAP diye ikiye bölünmüştü. Bin iki yüz nüfuslu ilçede Anapcılar ile dypciler birbirlerine selam bile vermiyordu.
Ne DYP'nin, ne de ANAP'ın elinde onları savunacak bir televizyon, radyo, gazete kalmamış, tüm medya için komik karakter olmuştu. Devlet mekanizması da çoktan elinden kaymıştı.
Şu anki iktidarın elinde halen güçlü bir medya desteği, devlet otoritesi ve kapı kapı dolaşan etkin bir örgütü var.
Sadece bu da değil, Aslında karşımızda sadece akp yok, 12 eylülden beri kurulmuş bir devlet düzeni var. İktidar partisi ve lideri, bu yapının son savunma kalesi.  Önceki kaleleri DYP ve ANAP yerine yenisinin kurulması aslında daha uzun süre aldı.
Aslında o zamanlar anlamasak da, ta 1995'de Mehmet Barlas'ın Refah, dindarlık ve liberalizmle ilgili olarak Sabah gazetesinde çıkan bir köşe yazısı ile başladı. O zamanlar Refah'ı düzeni bir parçası yapmak diyerek bu günkü rejim, daha doğrusu  iktidar değişikliği hazırlanıyordu.
Amerikalıların deyimi ile bazı şeylerin değişmemesi için, her şeyi değiştirmeye hazırlanıyorlardı.
Mesela basında çok şey değişti. Oktay Ekşi'nin 35 yıllık Hürriyet Gazetesi başyazarlığı ve basın konseyi bkanlığı değişti ama aslında bir müteahhit olan Mehmet Barlas'ın yeri değişmedi.
Değişmeyen başka bir şeyde, Doğramacı ailesinin servetinin artmasıydı. Mesela herkes Meteksan'ı devlet kurumu sanıyor. Oysa Doğramacı ailesinin malı.
YÖK'ün ve ÖSYM'nin pek çok merkezi Bilkent'in içinde. Doğramacı üniversite ve orman yapacağım dediği araziye lüks konutlar yaptı. Sırf bu konutlar satılsın diye Bilkent'in kıyısına Atatürk Araştırma hastanesi yapıldı. O da yetmedi, Ankara'nın tüm hastanelerini yutacak bir şehir hastanesi yapıldı. Bu hastane işlemeyecek ve Ankara'nın yeni rant alanlarına yeni hastaneler yapılacak.
İşte bu ve bunun gibi rant alanları yüzünden iktidar hemen her seferinde yırtıyor, ani ve yeni ortaklar buluyor. Çünkü bu iktidara varıncaya kadar ve bu  iktidarı koruman adına mevcut düzenin tüm partileri ve kurumları kullanıldı.
Benim ihtiyatlı karamsarlığım daha çok iktidarsahipleri çin. Zira daha erken veya daha geç, gelecek çabuk gelir.
Hele bu gelecek nihai sonsa.

12 Eylül 2026 Cumartesi

DÜZENİN TERÖRİST BEKÇİLERİ



20. yüzyılda batılı emperyalistler karşılarında iki tane deha buldu. Biri her şeyiyle askerdi, diğeri de her şeyiyle sivil.
Biri Mustafa Kemal Atatürk, diğeri de Mahatma Gandi. Her ikisi de dev İngiliz sömürge imparatorluğuna sağlam birer tokat çaktı. Biri sonuna kadar savaştı, diğeri ise sonuna kadar savaşmadı.
Her ikisi de gerilla savaşına karşıydı. Atatürk, Ali Fuat Cebesoy'u at üzerinde, gerilla kıyafeti ile görünce derhal görevden alıp, Moskova'ya gönderdiğini Nutuk'ta yazar. Daha Samsun'a çıkmadan kendisine önce bir meclis, sonra düzenli bir ordu kurar. Nutuk'a en uzun uzadıya anlatılan kısım, 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gelişi ile, 23 Nisan 1920'de meclisin açılışı arasındaki süredir.
Kendisi hiç bir cephede gerillalığı desteklememiş, gerillalık ta inat eden Çerkez Ethem'de kurtuluş savaşında saf değiştirmiştir.
İşin ilginci, bir zamanlar gerilla olan Küba devlet başkanı Fidel Castro'nun da, darbe girişimi sonrası gerilla olmak isteyen Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez'e,  Latin Amerika'ya yeni Pinoshe (Şili diktatörü) çıkarma diye engellemesi. (Venezuela maslahat güzarı, Ankara'da halka açık bir konferansta anlatmıştı bunu) Demek ki bir zamanlar gerilla olanlar da, gerillalığın gereksizliğini anlamış durumda.
(Ek olarak: Bu konuşmalar Gezi öncesi bir kaç yıl, 2010-13 arası galiba, üç sene kadar devam etti ve genelde SDP'liler organize ediyordu. Küba ve Venezuela büyük elçileri ve çalışanları (maslahat güzar, sekreter vs) sadece Ankara ve İstanbul'da değil, bir sürü yerde konferanslar verirdi. Sonrada bunun altında Küba turizmi reklamı çıktı. SDP'lilerin provokatörlüğü Gezi sırasında ayan beyan olunca, bu konferanslar da aniden bitti)
Oysa ben daha, gerilla savaşının gereksizliğinden ya da mücadeleye zararından ziyade, gerillalığın ya da teröristliğin bizzat mevcut düzen tarafından desteklendiği ve teröristlerin de düzenin bekçisi olduğu fikrindeyim.
Sadece teröristlerin değil, radikal, sosyalist, en solcuların da temel özelliği bu. Mesela Ufuk Uras, ÖDP genel başkanı olarak büyük umutlarla ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma partisi) başkanı seçilmişti. Kendi partilileri A.B.D başkanı Obama'yı protesto uğruna coplanırken,  kendisi kürsüde konuşan Obama'yı alkışlamakla meşguldü.
Şu günlerde ise (2019 Eylül), gayet iktidar yanlısı bir Tarih dergisinde solu karalayan bir mülakat vermiş durumda.
Öte yandan illegal sol örgütler, hatta PKK'nın büyük ölçüde devlet tarafından yönlendiriliği veya el altından desteklendiği kanaatindeyim.
Çözüm sürecinin amacı ölmek üzere olan PKK'ya can vermekti. Zira düzen PKK başta olmak üzere terör örgütlerine muhtaçtır. Çünkü terör örgütleri olmazsa, halkın üzerindeki baskısını sebebini açıklayamaz.
En başta PKK devletin sıkı yönetimi döneminde kuruldu, OHAL döneminde gelişti. Kitleler PKK'lı olsun diye Kürtçe konuşma ve müzik yapma yasakları kondu. 1990'lı yıllarda bile çoğu kadın iki milyon kadar kişinin Türkçe bilmediğini gazeteler yazıyordu. 1999 Kasım-2000 Temmuz arasında askerdim, birliğim er eğitim bölüğüydü, üç ayrı tertip acemi geldi ve her celpte yedi yüz küsur askerden yüz kadarı Türkçe bilmiyordu. Üstelik bunlar erkek olarak bilmeyenlerdir. Kadınlar resmi makamlarla pek konuşmadıklarından ve okula da gitmediklerinden, durumu daha net görebiliriz.
Doğrusu kitleler terör örgütüne yönlendirildi. Mesela 90'lı yıllarda üniversitelerde Ülkü ocakları egemendi. Alevi ve Kürt öğrencilere baskı bir yana zulüm yapıyorlardı. O dönemde pek çok üniversite öğrencisi terör örgütlerine katılıyor, o zamanki deyimle dağa çıkıyordu.
Sonra bu Ülkücü teşkilatların üniversitelerden öğrenci kaçırdığı fark edilince, etkileri zamanla zayıflatıldı. Gençleri dağa yönlendiren o faşizan baskıydı.
Devlet baskı ile düşman ettiği kitleleri sonradan açılımla kazanmaya mı çalıştı sanıyorsunuz? Yapılan şey, ölmekte olan terörü diriltme çabasıydı. Devlet de, örgüt de yeterince güçlenince düşmanlık cephesine geri dönüldü. Yetmez ama evet referandumu için Kürtlerin desteği de alındı ve sistem yeniden eski düzenine girdi.
Sadece PKK değil, DHKP-C ve diğer örgütler için de bu iddiam geçerli. 1987 yerel seçiminden sonra sola, sosyal demokrasiye saldırma işin DHKP-C'de girdi. Sabancı cinayetini üstlenen, 1996 1 Mayısında İstanbul'u darmadağın eden örgüt, neden Gezi'de yoktu? Bu örgüt neden yıllardır sessiz?
Sonra HDP, ne zaman sempati kazansa, PKK devreye giriyor. HDP ayrı, PKK ayrı ahmaklığı yapmayacağım.
Aslında siyasi partiler de bir çeşit koalisyondur. PKK-HDP içinde de yasal siyasetin kazançlarının tadını alan ve buna öncelik verenler var. Bir de mevcut savaşımsı durumdan kar edenler var.
Ve bunlar bence iktidar ve hatta devlet ile işbirliği içinde.
Zira pek çok kişi ve hatta kurum, 1984'den beri olan bu mevcut durumdan fayda sağlamakta.
Şu anda düzen bu terör durumu o kadar düzenin bir parçası oldu ki, örgütler dağılsa devlet de dağılmanın eşiğinde bir bunalım yaşar. Cezayir savaşından sonra benzer bir durumu Fransa yaşamıştı. On seneden uzun süren Cezayir savaşından dönen özel timler, sivil yaşama uyum sağlayamayıp, ülkede terör estirmişlerdi.
Cezayir, o zamanlar Cezayir'in %10'una yakını olan 1 milyon Fransız'ın yaşamasına rağmen, Fransa'ya uzaktı. Güney doğu ve doğu Anadolu ise tam içimizde.
Şu an terör örgütleri, biz savaşmayacağız ve her şeyi bırakıyoruz dese, devlet öyle bir ağır sarsıntı yaşar ki, mevcut iktidar yıkılabilir.

10 Eylül 2026 Perşembe

EMPERYALİZMİN İŞBİRLİKÇİSİ TARİKATLAR

 




Ruhi Çenet'in Hasidi tarikatı ile ilgili videosu beklenmedik tepki aldı; tepki alan kısmı, günde on küsür saat Tevrat-Talmut okumakla vakit geçiren kişilerin, on çocuğuyla, devletin sosyal yardımlarından faydalanmasıydı. Bu topluluk, sadece New York eyaletinin sosyal yardım fonlarını gagalaması, aslında daha önce de bilinen bir şeydi. Bu topluluk ara ara bazı Youtuber'lar başta olmak üzere bazı sosyal medya elemanlarına kapılarını açar; amaç biz o kadar kötü biri değiliz, kendi halinde insanlarız mesajını dış dünyaya vermek amacı ile yapılıyor. Kapalı toplulukların ara ara yaptıkları politikadır bu. Haridi ya da Hasidiklerin tek suçu, sosyal yardımları tırtıklaması değildir; bölge dünyaYahudi mafyasının merkezidir. 2005 yapımı Savaş Tanrısı (Lord of War) filminde gösterildiği gibi bu mafya, dünya silah kaçakçılığında aslan payını alır. (Bu konu Kurtlar Vadisi'ne de vardı) Sağcı bir yayın (GZT), Çenet'ten yıllar  önce bu grubu pırlanta ve değerli taş kaçakçılığıyla suçlamıştı. Amerikalılar ise sosyal yardımlara taktı çünkü orada sosyal yardım almak, gerçekten zor. Amerika'nın meşhur iktisatçılarını (Acemoğlu dahil) okursanız hepsi serbest piyasacı, sosyal yardımlara, kobilerin ve küçük esnafın-çiftçinin, devletçe desteklenmesine karşıdır. Devlet ya da yerel yönetimler, garibanlara bir tas çorba verse ülkenin liboş aydınları, serbest piyasaya müdahale diye koro halinde zırlar. M,lton Freidman ve Şikago oğlanlarına göre sosyal yardımlar, ancak gönüllülerin bağışlarıyla yapılmalıdır. Pek çok eyalette bu yardımlar çok geçicidir ve birden kesilir, yoksullar vakıfların önünde kuyruk olur. Üniversite eğitimi çok pahalıdır, insanlar yıllarca ödeyemecekleri borçlara girerler. Spor bursu, sanat bursu vermek adına üniversiteler, sirke dönmüştürç Hepsinin her alanda, profesyönel lig takınları, tiyatro, müzik gibi grupları var. Şimdi üniversite okumak için aldığı krediyi ödemek için haftada altmış saat çalışan, iki ay işsiz kalsa evsiz olabilecek bir Amerikalı olduğunuzu ve Ruhi'nin videosunu izlediğinizi düşünün. Neden Ruhi bu kadar etkili oldu; bence bu gerçeklerin bir yabancıdan duyulmasının etkisi. Bu topluluğun gücü sadece blok oylarından gelmiyor, gri bölgede ürettiği kapalı ekonomiden de geliyor.

Bir sürü Yahudi'nin sırf dua edip, sosyal yardım alması da çok sinir bozucu olmalı, Yahudiler için.  Miskin kelimesi bir zamanlar, dindar dervişler için kullanulırmış, sonra tembelliğin adı olmuş. Böyle bir şeyi, korona salgını döneminde, pansiyonda yaşamıştım. Pansiyona iş yükümüzü almak için başka okullardan erkek ve kız tarafına üçer tane belletmen getirmişlerdi. Kadın belletmenler, akşam geç gelip, sabah kahvaltıya bile kalmadan, çocuklarını bahane edip, gidiyorlardı. Erkeklerse ne zaman arasak, mescitteydi. Ne bir yoklama alma, ne arada kontrol etme, göreve mi geldiler, tekkeye mi belli değiller. Gözlerini sulandırıp, gözbebeklerini kocaman yapıyorlar, bir de söylenenlere geç tepki veriyorlar; ben gayba daldım misali. İkinci döneme müdür bunları okullarına geri göndermişti.Bunlardan biri de neredeyse tüm günü dini sohbetle geçiriyordu. Zaten tarikatlarda büyümüş bir kaç öğrenci, öğretmeni oyalarken, diğer öğrenciler de pansiyonu birbirine katıyordu.

Tarikatlar yüce bir inanç için, yüce bir lider etrafında toplanmış insanlar topluluğu olarak kurulur. Bu açıdan tarikat, sosyolojik bir birimdir. Bu kutsal amaç %90 din ve metafiziktir. Geri kalanının çoğu da siyasidir; komünist ve faşist partiler, genelde tarikat tipi örgütlenmeye girerler. İlk çağda felsefe tarikatları vardı; Pisagorcular, Stoacılar ve İskenderiye Mektebi, tarikat örgütlenmesiydiler. Yoga grupları da arada tarikatlaşabilmekte. NXIVM adlı kişisel gelişim şirketi içinden de seks tarikatı çıkmıştı. Tarikatlar, bir zaman sonra kutsal ideolojisinden uzaklaşıp, ticaret ve siyaset birliktelikleri olurlar. Üye olanlar da, bu çıkarlar için tarikata üye olmaya başlar. Bu imkanlar azaldığında, tarikatın üye sayısında azalma olur. Aslında biraz dikkat edersek etrafımızda bir zamanlar tarikatlara üye olmuş çok kişi vardır. Bu tarikatların içinde doğup, büyümüş kişilerin bazıları bile, özel hayatı yok sayan bu sistemden sıkılır ve kaçar. Bu sistemden kaçtığında ise, çoğu kez dış dünyada güçsüz bir durumdadır. Böylece  kapitalist sistemin ihtiyaç duyduğu, her işe gelen ve en düşük maaşa muhtaç, vasıfsız işçi olur. Tarikatın iç yüzün anlatsa da, tarikata üye olma oranlarını ya da tarikatın gücünü pek engelleyemez.

Pek çok kişi de, kumarhaneye bedava yiyip, içmek için gidenler gibi, tarikatın etinden, sütünden faydalanma çabasındadır. Böyle beleşçiler, nasıl kumarhanenin gelirini etkilemezse; hatta bu beleşçilerin pek çoğu daha sonra kumarbaz olacaksa; tarikattan faydalanaların bir kısmı üye olmayacaksa bile bir şekilde sempatizan olacaktır. Tarikat, artık onun için öcü olmayacaktır. Bu tiplerin doluşması ise, kriz ve çatışma anında tarikatın kof çıkması, kağıttan kaplan misali yıkılmasıdır.

Tarikatların iyi yanı, tek bir lidere bağlılıkları sayesinde kolay yönlendirilmeleridir. Tarikat liderini satın alır, adamınız yapar, kalan kitleyi de yönetirsiniz. Tarikat üyelerinin böyle yapmasının tek sebebi, liderin kutsal emirleri veya tarikattan ayrılınca yaşanacak toplumsal dışlanmışlık kadar, tarikat sayesinde çıkar sağlamak da vardır. Bu yüzden tarikatlar, devletlerin ve işgalcilerin en sevdiği kurumlardır. Mevlana'nın babası Bahaeddin Velet, Moğol propagansası yapa yapa Afganistan'ın Belh şehrinden Konya'ya (arada Hac'ca da gitmiştir) , daha doğrusu o zamanlar adı Larende olan Karaman'a gitmiş, işbirlikçiği, Konya'ya yerleşen  oğlu Mevlana devam ettirmiştir. Konya kalesini yıkan Bacu Noyan'ın gizli Müslüman olduğunu iddia edecek ve onun kıyımlarını övecek kadar işbirlikçi ve üstelikte bece apaçık bir şekilde gay olan bu şahsı, güzel şiirler yazdı diye övmek, bence tam bir aymazlıktır. Bir din kurumu olan Papalık, kendi kontrolünde pek çok tarikat kurdurmuştur. Bu tarikatların hepsi, her zaman Papalığa itaat etmemiştir. En ünlüleri olan Tapınak Şövalyeleri, ticaret ve bankacılık ile çok para kazanmış; para isteyen Fransa kralını ve Endülüs'te savaşmalarını isteyen Papa'yı red edince, tarikatın her şeyine çökülmüştür. Baltık kıyılarında devlet kuran Töton tarikatı, topraklarının büyük bir kısmını Ruslara ve Polonyalılara kaybedince, rikatın son büyük üstadı, Albrecht von Hohenzollern, Martin Luther'in izinden gidip, protestan olmuş, onun tavsiyesine uyup, Danimarkalı prenses Dorethea ile evlenmiş ve Prusya krallığını kurmuştur.

Bu risklere rağmen devletler için tarikatlarla işbirliği daha az risklidir. Sonuçta yönetmeniz, işbilriği yapmanız gereken  bir kişi ve etrafındaki küçük gruptur. Üstelik bu tek kişi tarafından yönetilen örgüt, bireyin tüm yaşamını kaplar. Bu yüzden devletler, işgalciler ve holdingler, genel anlamıyla tarikatları gizli ya da açık destekler. Koç Holding yıllarca hem Türkçe olimpiyatlarının, hem de Süleymancıların yıllık yemeğinin sponsoru oldu. Aydın Doğan'ın medya ordusu (gazete-dergi-televizyon,radyo ve hatta kitapevi) yıllarca tarikatlara sivil toplum örgüt dedi. Sivil toplum borozanlığını yapan aydın kişiler, 2010'da yetmez ama evet, kumpas davaları için Türkiye bağırsaklarını temizliyor falan dediler.

Tarikatlar da kendilerini koruyanları destekler. Fatih Sultan Mehmet'in ömrü savaşlarla geçti. Bu savaşlar için para ve asker lazımdı ve bu yüzden tarikatların mallarına el koyup, öğrencilerini de askere aldı. Şu anda bakmayın hepsinin Fatih'e övgüler düzdüğüne, o zamanlar hepsi beddua edip, onu gavur ve şeytan ilan etti. Fatih ölünce oğullarının kardeş kavgasında, onlara mallarını geri veren 2.Bayezit'i desteklediler. Bayezit'in alkole ve esrara düşkünlüğü, onu yüceltmelerine engel olmadı. Buna karşılık Bayezit'te tarikatlara kırk iki yıllık, neredeyse hiç fetih olmayan bir dönem yaşattı. (Bu dönemin on yıla yakını, kardeşi Cem Sultan'la mücadele ile geçti) Tarihçilerin bazıları bu döneme, yükselmede duraklama dedi. Tarikatlar kendi çıkarlarına o kadar bağlıdır ki, keşke Yunan kazansaydı bile diyebilir. Tarikatlar, kendileri açısından tarihi yeniden yazarlar.

Tarikatlar devlet için sadece oy deposu ve destekleyici kitle değildir. Devletlerin yer yer her yere uzanan kolu, pis işlerini yapıcısı ve derin devletin bir kolu, bazen de derin devletin kendisidir. 2015 yapımı Haysiyet Kolonisi (Colonia-Colonia Dignidad) filmi de benzer bir olayı anlatır. 1973'de Şili'de meşhur Pinochet darbesi olmuştur ve ülkenin güneyinde bir Alman tarikatının, sözde tanrıya yakın olmak için Almanya'yı bırakıp, Güney Amerika'nın bu en güney ucuna gelmişler. Kadınlar ve erkekler, çocuk yapma haricinde genelde ayrı yaşıyor. Sütyen günah, memeleri kat kat kumaşla kapatıyorlar. Geniş tarlalarda mısır, ayçiçeği falan ekiyorlar. Aslında kocaman bir işkencehane ve kimyasal silah üretim tesisi. Ayrıca bu ultra dindar, Protestan Hristiyan tarikat, çocuklara cinsel tacizle de günemede gelmiş. Pinochet devrilince de Şili'den kaçmış.

Tarikatların gelişiminde çoğunlukla devlet vardır, nadiren de olsa bazı tarikatlar, toplumsal muhalefetin merkezi olabilir. Bu durumda tarikatlar sık sık dağıtılır ve bunlar siyasi tarikattır. Dini tarikatların tamamı ya da tamamına yakını, ister İslam, ister Hristiyan, isterse New Age denen modern dine benzer oluşumlar (En meşhurları Tım Cruse'un üye olduğu Scientology'dir), devlet ya da devletlerin desteği olmadan büyümez ve yayılmaz. Nüfusunun yüzde birine yakının sokaklarda yaşadığı, üç ay işsiz kalanın evsiz kalma tehlikesi olan, Amerika Birleşik Devletlerinde bu tarikat üyelerinin sadece dua ederek cömertce sosyal yardım alması normal değildir. Ruhi'nin videoda eksik bıraktığı başka bir gerçek, tarikat sadece New York'da yok, zaten daha A.B.D yokken, Ukrayna'da kurulmuş ve kurucusunun mezarı da Kiev yakınlarında bir köyde, ara ara mezarına turla gidiyorlar. Bu kadar eski olduklarından, pek çok parçaya ayrılmışlardır. Son yıllarda Nikaragu ve Kostarika gibi orta Amerika ülkelerine de yayılmışlar.

Bu Yadudi tarikatlar, İsrail yada kendilerini başlarının üstünde taşıyacak başka bir batılı ülke dururken, geçmişi askeri darbelerle dolu, kartel denen dev çetelerin ortalıkta cirit attığı, Marksist-Leninist silahlı gruplarının halen ciddi miktarda destekcisinin olduğu bu ülkelere, üstelik kitleler halinde ve hem de Amerika, Nerw York'dan göç ediyor?

Amerika'nın Irak'ı işgelini kolaylaştıran Keşnizani tarikatıydı, Saddam'ın akrabaları arasında bile bu tarikata üye olmuştu. Tarikat üyesi generaller ve subaylar teslim olunca, tüm Irak ordusu dağıldı. 

Tarikatlar her zaman tehlikeli, karanlık ve pis gruplardır; masumca kurulsalar da, liderlerine aşırı itimatları, sarmal hiyeraşik yapıları ve bireyin düşünmesine engel olacak şekilde tüm hayatını kaplamaları ile çabucak kirlenirler.





9 Eylül 2026 Çarşamba

ÖFKEMİZİN MİLADI 12 EYLÜLDÜR.



ÖFKEMİZİN MİLADI 12 EYLÜLDÜR.
Bir gün  bu iktidar düşecek ama mesele düştükten sonra Kaddafi sonrası Libya gibi bir iç savaş ve kargaşaya engel olmak, birinci hedef olmalıdır. Bunun için muhalefet, en azından Atatürkçüler bir arada olmalı ve çok solculuk taslayan Marksist-Leninist örgütler gibi saçma sapan parçalanmalara çanak tutulmamalıdır.
Öte yandan düşmanımız bu iktidar partisi değil, çok daha geniş bir kitledir ve bu kitlenin son sığınağı da bu iktidar partisidir. Ancak AqP'yi AqP yapan 12 Eylüldür.
12 Eylül anayasası, yarı demeyelim de, çeyrek başkanlık anayasasıdır. En eski haliyle bile cumhurbaşkanının yetkisi bol, sorumluluğu azdır . Sadece vatana ihanetten yargılanabilir, nelerin vatana ihanet olduğuna dair yasayı da Turgut Özal  sessizce ortadan kaldırdı.
12 Eylülün partiler ve sendikalar yasası da ülkemize bir kamburdur.  Partilerde, parti başkanı, partinin kralı gibidir ve bir parti başkanını makamından indirmek, bir kralı tahtından indirmekten zordur. İşçiler ise, bin türlü sınırlamalar yüzünden örgütlenememekte, örgütlense de haklarını arayamamaktadır. İşverenler, işçi çıkarır, iş yerini kapatmak, üretimi azaltmak ya da arttırmakta tamamen serbestken, işçilerin grev yapması bakanlar kurulu kararına bağlıdır. İşverenler her türlü örgütlenebilirken, işçiler sadece iş kolunda örgütlenebiliyor. Bazı iş kollarında halen sendika veya sendika kursa da grev yasak.
12 Etlül, bir ara gardırop Atatürkçülüğü denen şekilci Atatürkçülüğün doruğunu yaşadı. Her odaya Atatürk resmi, her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykeli, her derse Atatürk konusu vs vs.
Diğer yandan da zorunlu din dersleri, Alevi köylerine zorla cami yaptırma, Dil kurumu ve Tarih kurumu gibi Atatürk kurumlarını tahribat da vardır.
12 Eylülün az dillendirilen bir özelliği de yolsuzluklardır. Tahsin Şahinkaya'nın CASA skandalı bile, bu yolsuzlukların tozu olamaz. Üç yüzden fazla tablo kayıptır. Bunlar devletin resim ve heykel müzesinden, önce bazı komutanların, sonra bürokratların ve siyasilerin makam odalarına götürülmüş, oralardan da kaybolmuştur. Dokuz tanesinin bir fotoğrafı bile yoktur, sadece adları vardır.
Tahsin Şahinkaya'nın ailesi halen Kale seramik ve Kale Holdingin sahibidir.
İhsan Doğramacı ise üniversite kuracağım, orman yağacağım diye devletten beleş aldığı dönümlerce araziye lüks evler yapmıştır ve yapmaktadır. Şimdi de bu lüks evler daha da değerlensin diye Şehir Hastanesi buraya yapılmaktadır.
Doğramacılar ya da Şahinkayalar, 12 Eylül zenginleri halen devlet tarafından beslenmektedir. Mevcut iktidar ve ondan önceki iktidarlar 12 Eylülü yargılamadığı gibi, 12 Eylül yasalarına da pek dokunmamış, o yasaları da yer yer daha da sıkılaştırmışlardır.
Mesela 12 Eylül özel televizyonları tamamen yasaklamış, şimdi ise bir üst kurulun, ki bu kurul tamamen siyasetin elindedir. Neyse ki sosyal medya, büyük ölçüde iktidarın kontrolünün dışındadır.
Bu iktidarın düşmesi, sandığımızdan çok ama çok daha zor olacaktır.
Çünkü biz sadece bir diktatörle, bir partiyle ve hatta sadece bir ideoloji ile mücadele etmiyoruz. 1950 ve daha öncesinden Anadoluyu yağma eden ve bu uğurda sürekli ideoloji değiştiren bir zihniyetten bahsediyoruz. Bu parti, bu zihniyetin son direğidir.
Bu zihniyet, bu partinin yıkılacağını anladığında, kendisine yeni bir parti kurmak isteyebilir. O partiyle de savaşacağız.
Savaşacağımız başka şeyler de var.
Onlardan daha sonra bahsedeceğiz.

6 Eylül 2026 Pazar

KURTLAR DA ÖLÜR



İnternette habire yeni sözler üretiliyor.  Bunlarda biri de kurtla oyun, kanla biter sözü. Gelecekte atasözü olabilir. Kurtlar, doğadaki en vahşi hayvanlar olabilir, zira en öngörülmez hayvanlardır. Bir kurdun kendisinin ya da yavrusunun hayatını kurtarmanız, size saldırmayacağı anlamına gelmez. Annemin, hırsızlıkla doymak olsa, kurt doyar diye de lafı vardır, çok severim. Kurtlar, çiftçinin, özellikle koyun yetiştiricisinin en büyük kabusudur. Öldürebileceği kadar koyun öldürür, sadece birisini yer. Kurt sürüleri genelde üç ila dokuz bireylik sürüler halinde olur ve sürüde sadece alfa çiftin yavrusu olur, yani sadece onlar cinsel ilişkiye girebilir. Çok sert kışlarda, yiyecek az olduğunda, önce alfa çift ve yavruları doyar. Bu sert kışlarda, bazı bölgelerde devasa sürüler olabilir; Rusya, Yakustistan'da üç yüz ila dört yüz birey,lik geçici sürüler tespit edilmiştir. Kalıcı en büyük sürü ise, Alaska'da, otuz beş bireylik bir sürüdür.

Kurtlar, hiç yiyecek kalmayınca birbirlerini yer. Yiyeceğin ve yiyecek bulma umutlarının tamamen bittiği anlarda aniden bir kurt, hoplayıp, zıplamaya başlar, sonra diğerleri ve hepsi birden dansa başlar. Bu çılgın dans, biri yorgunluktan bitene ve diğerlerine yemek olana kadar sürer. Doğanın u en vahşi yaratığının, neden Türk faşizminin simgesi olması da bu vahşiliktendir. Kurt, sadece yabanidir, evcilleşmez, onun yerine sürü liderine koşulsuz itaat eder; açlıktan ölme kıyısına gelmedikçe veya alfa dişi veya erkeğin yaşlanıp, güçten düştüğünü anlamadıkça. Fırsatçı ve işbirlikçiliğe yatkın olmasına rağmen, sadece kuzey yarım kürede ve soğuk iklimlerde yaygındırlar. Orada bile pek çok yerde soyları kurutulmuştur. İnsanlar bu vahşi canlıyı sevmemiştir.

Faşizme singe olması için en iyi hayvan kurttur. Faşizm'de ne arslanın  heybeti, ne kaplanın gücü, ne ayının cesareti, ne de diğer hayvanların insanda da olsa diyebileceğimiz faziletleri vardır. Faşizm de sanki bunlar kendisinden varmış gibi gösterir, sadece fırsatçıdır. Fakat insan, ne olursa olsun, bu fırsatçılığını, vahşiliğini doğrudan doğruya kendisine itiraf edemez. Onu çeşitli kavramlarla, kimlik politikalarıyla süsler. Thomas Hobbes'da meşhur, insan insanın kurdudur sözünü söylemiştir. Siyasette kurtluğun kitabını Makyavel yazmıştır, özellikle iktidarda kalmak isteyenler için.

Makyavelist öğütler, doktorların sağlıklı yaşam öğütlerine benzer. Sigara-alkol ve her türlü uyuştrucudan uzak dur, doğal beslen, hareket et, temiz hava, bol güneş, vesaire vesaire.... Bütün bunlara uyarsak, bin elli yaşına kadar yaşayacak mıyız, yoksa yarın bir gün aniden bir kaza kurşunu veya kanserle ölmeyecek miyiz? meşhur soruyu soralım, rakı içen öldü de, su içen ölmedi mi? İngiliz devlet adamı Wisnton Churchill, günde yarım kutu puro (üç paket sigara), yarım şişe viski içmeden uyumazdı, obez denecek kadar şişmandı ve gençliğinde esrar bile kullanmıştı; buna rağmen doksan bir yaşına kadar yaşadı. Makyavelist öğretilerin iktidarın ömrünü uzatacağı kesin değildir. Bütün bu baskı, takip, zorbalık ve ayak oyunları, iktidarın yıkılmasına da sebep olabilir. Baskılar ve tutuklamalar, olayla alakasız kişileri de muhalif yapabilir.

Siyaset kurtlar sofrasıdır ve büyük kurt iktidardır. Burada kurt metaforunu bırakıpi kaplan ya da ejderha metaforunu alalım. İktidarda olmak, Zülfü Livaneli'nin tanımıyla Kaplanın Sırtında olmaktır. Orada dururken muhalefete dilediğiniz gibi eser-kükrer, muhaliflerinizi bir lokmada yutarsınız. Sorun şu ki, devlet denen o eşderhe, kaplan ya da her ne ise, kimseyi sırtında sonsuza kadar taşımaz. İktidar sahibi ne kadar çok iktidarda kalırsa, iktidar değişimleri sonrasında o kadar çok kargaşa çıkar.Modern demokrasilerin birinci  amacı, bu değişmenin hem meşruiyetini, hem de sakince olmasını sağlamaktır. Htler'de daha iktidara gelmeden evvel, iktidarı elimize bir alırsak, hiç bırakmaaycağız demişti.

Sonuçta kurtlar da ölür, kurtluğun, çakalllığın, tilkiliğin bir alemi yok.

3 Eylül 2026 Perşembe

SAVAŞINIZ DA YALAN BARIŞINIZ DA



Barış süreci, Alevi açılımı, Kürt açılımı ve Roman açılımı gibi kavramlara en baştan inanmadım. O açılım heveslisi çok solcu ve liberal solcugüruhun samimiyetine de hiç inanmadım.
Sağcı sağcıdır ve yılları Milli Görüşten gelen, Sivas Katliamı avukatlarını milletvekili yapan lider de Alevi açılımı yapamaz. İçerisi DYP,ANAP ve MHP'lilerle dolu bir teşkilat ne Kürtleri sever, ne Romanları ve de Alevileri.
Çözün sürecine umut besleyip, destekleyen ve solcu geçinenler genelde ikiye ayrılır ya da ben ikiye ayırıyorum. İlki aslında çoktan sağcı olmuş liberaller; ikincisi ise sağın oyuncağı çok solcu grup.
Liberaller artık tümden sağcı fakat kafa karıştırmak adına onlara liberal sol diyorlar. Özal'dan beri özgürlük adına sağı destekliyorlar ve kendilerine liberal sol diyorlar. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller'i bir sürü halinde itina ile desteklediler, hem de sürü halinde ve aynı sözlerle. Onlarca faili meçhule, Çiller'in tüm faşizan söylemlerine rağmen onu demokrasi havarisi ilan ediyorlardı.
Sonra bunlar 2002'den itibaren Erdoğancı 2010 referandumundan önce de yetmez ama evetçi oldu.
Diğer gruba bakalım, çok solcu, Atatürk'ü beğenmeyen; ona önce küçük burjuva devrimcisi, sonra da faşist diyen güruh. Çok solcu alarak yaptıkları bazı Marksist-Leninist klasikleri birebir fotokopi gibi yazmak. 1990'lı yıllardan beri sağa faydaları daha çok var. Sosyal demokrasinin tabanına dergi-gazete satıp, sosyal demokratlara hakaret ederler, çok solcudurlar ya.
Bu iki topluluğun ortak özelliği Kürt sempatileri. İlk grup, bu sempatileri yüzünden bir ara Çiller'e saldırıp, Tansu Çillerli karanlık yıllar edebiyatı yaptı, çözüm süreci döneminde.
Son bir aydır akıl etmediğim şeyi fark edince, kendimin ne kadar ahmak olduğunu anladım.
Beni uyandıran fazlası ile amatör bir kitap oldu (Roman Gibi Yaşamlar-Nazmi Kipel). Eski bir Dev-Yolcunun 12 Eylül öncesine ait anılarını içeriyor.
Anılarda tek ilgimi çeken Dev-Yol ile Dev-Sol'un ayrışması ile ilgili bölümler. Dursun Karataş öncülüğünde bu ayrılık, tam da 12 Eylüle aylar, hatta haftalar kala olmuş.
12 Eylül öncesi ile ilgili pek çok şeyi bilmeyenler, bu bölünmenin önemini bilmez. 12 Eylül öncesinde en büyük örgüt Dev-Yol'du. Egemenlik alanı sadece Fatsa değildi, neredeyse tüm gecekondu mahallelerini yönetiyordu.
Olası bir darbeye direnecek tek güçtü Dev-Yol, darbe için Dev-Yol'un parçalanması şarttı.
Nazmi Kipel'in anılarından, bu ayrımın Dev-Yol'un, tam da darbe öncesi kımıldayamaz hale getirdiğini, çok yaraladığını öğrendim.
12 Eylül öncesinde, asker ve polis operasyonlarını arttırırken,  sol örgütlerde de arka arkaya bölünmeler yaşanıyordu. Kimse de bundan şüphelenmiyordu.
Bu bölünmeler sonucunda ayakta kalan tek sol örgüt hangisi oldu? Dev-Sol ve Dursun Karataş oldu. Dusrun Karataş 90'larda kendi bölünmesinden de galip ayrıldı.
Dev-Sol'da Dayıcı (Dursun Karataş)-Bedrici (Bedri Yağan) savaşının ilginç yanı her iki tarafın en etkin silahının birbirlerini polise ihbar etmek olmasıydı. Bu bol kanlı ihbarlı savaştan (polis pek esir alma meraklısı değildi) dayıcılar galip geldi. Taraflar sık sık silahlı çatışmaya girse de, asıl ölümler polis mermileriyle oldu. Dursun Karataş'ın karısı dahil pek çok önemli isim polis mermisi ile öldü.
Bu süreçte polisin açıkça dayıcıları koruduğu belliydi ve bunu saklamak gerekliydi.
Bunun için de önce örgütün adı değişti ve önce Dervrimci Halk  Kurtuluş Partisi Cephesi (DHKP-C ya da Parti Cephe) oldu. 12 Eylül döneminin bazı polis, subay ve savcıları ile Özdemir Sabancı'yı öldürdü. Ortalığın savaş alanına döndüğü 1996 1 mayısını organize etti.
Bu  süreçte diğer illegal örgütler kayboldu, dayıcılar yani DHKP-C kaldı. Rakip olarimak bir ara MLKP (Marksist-Leninist Komünist Parti) çıktı ama şimdierde tek yaptığı yılda bir kere Viyana'da kuruluş yıl dönümünü kutlamak.
Öte yandan Gezi, pek çok şeye olduğu gibi, terör örgütleri ve diğer sol örgütler için de milat oldu. Gezi'yi başlatan HDP, eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın, Gezi'de darbeyi gördük diyerek ayrılması, çok solcu örgütlerin de gezide isteksiz olmasına sebep oldu. Red-Hack denen hekır topluluğu bunun istisnasıydı.
Onlar da bazen saatlerce Halktv'ye bağlanan sözcülerin bal tuzağına (bir kadın polisçe kurulan) düşmesi sonrası işlevsiz kaldı.
O zamanlardan beri devletin bazı örgütleri desteklediğine dair komplo teorileri oluştu kafamda.
Aslında o teoriler hep vardı ama gezi ispatı gibi oldu. Çünkü Gezi birdenbire olmuş ve iktidarı en güçlü olduğu zamanda vurmuştu.
PKK'da 12 Eylül'ün karanlık zamanlarında kar topu gibi büyümüştü. Diyarbakır ceza evindeki işkence ve baskılar, diğer örgütlerin (Rizgari, Ala Rizgari,Kawa vs) o zamanların pek de büyük olmayan örgütü PKK'da birleşmesine sebep oldu.
Sonra meşhur Eruh ve Şemdinli baskınları olduğu gün başbakan Turgut Özal'ın tüm gün havuzdan çıkmaması, cumhurbaşkanı Kenan Evren'in de pek tepki vermemesi ile başlayalım. Sonra örgüt adım adım büyürken, iki de bir verilen, 'bunlar bir avuç baldırı çıplak' beyanatlarını da unutmayalım.
Sonraki günlerde örgüt kar topu gibi büyüdü.
Sonra devlet ciddi mücadeleye başlayınca geriledi, derken ateşkes ilan etti. Bu ateşkes 33 silahsız Türk askerinin katledilmesine yol açtı.
Ardından da örgüt ateşkes dedi, köşeye sıkıştıkça. Sonra 1999'da Abdullah Öcalan yakalandı, iyice bitme noktasına gelmişti ki, bu sefer de önce Oslo görüşmeleri itiraf edildi, sonra Çözüm süreci dendi.
O zamanlar hatırlarsanız bir ara Mehmet Ağar hapse girdi. Ülkücülüğün pek çok simge ismi lanetlendi. Bu arada kumpas-Ergenekon davaları oldu.
Şimdi de Selahattin Demirtaş hapiste. Bir zamanlar aynı masada oturduğu Osman Kavala, beraatinin ardından gün geçmeden tekrar tutuklandı.
PKK biraz zayıflasa, bu çözüm süreci kartı tekrar sahneye çıkacak. Şu anda Ağar'ın oğlu AKP'den milletvekili. Ülkücülerin yerden yere vurulduğu dönemi yok varsayıyorlar ama o  dosya da sümenin altında.
Çünkü bu savaşın sürmesi gerek, yoksa para kazanamazlar. Şu anda pek çoğunun hayali demokrasinin yerleştiği bir  Türkiye değil, AKP'nin ilk yıllarında Ergenekon davalarının sürdüğü, Atatürk faşist yaa muhabbetleri ile çok solcu oldukları, Erdoğan ile aynı masada yemek yedikleri ve PKK'yı destekleyip, adına çözüm süreci dedikleri dönemdeki rahatları.

2 Eylül 2026 Çarşamba

JAPONYA VE KAPİTALİST YABANİLİK



Türk gençliği olarak 12 Eylül rejimi ile beraber bilinçli bir şekilde, Japon hayranı olacak şekilde yetiştirildik. O zamanlar Japonya, dünyanın ikinci büyük ekonomisi, her türlü yeniliğin çıkış kaynağıydı. Gazetelerin köşe yazarları, ders kitaplarında okuma parçaları, tek kanallı televizyona çokan yorumcular, Japonya'yı övüyordu. Monte Cristo Kontu çakması Samuray'ın Dönüşü dizisi ve Japon çizgi filmleri tek kanallı televizyonumuzdaydı.1987 yapımı, Kemal Sunal'ın oynadığı Japon İşi filmi de bu çabanın bir sonucuydu. Bu filmde, aşırı insansı robotu yapan Mitsou Hamaya rolünü oynayan oyuncunun kimliği halen belirsizdir. Gerçekten Japon mudur, yokta Tatar mıdır, orası da belli değildir. Ekşisözlük'teki bir yazıya göre 2018'de ölmüştür, doğruya Allah rahmet etsin.

Bu hayranlık halen devam ediyor ama eskisi kadar değil. Japonya artuk dördüncü en büyük ekonomi, ikinci Çin, Amerika'nın yerini almaya hazırlanıyor. İnternet sayesinde Japonya'nın karanlık yönleri daha net görülüyor. Ülke, dünyanın en bütük yetişkin filmleri üreticisi ve neredeyse tamamen iç piyasaya yönelik bir üretim bu. Sadece film ve seks işçiliği değil, diğer anlamda da ülkede Türklerin anladığı anlamda cinsel bir muhafazakarlık yok. Yıllarca ülkemizde iş disiplini sanılan şey, aslında çalışan cehennemi. Dünyanın genelinde doğum oranları hızla düşüyor ve birincilik Japonya'ya verilmiş gibi.

Antropoloji nasıl ki en ilkel insanların bile bir medeniyeti olduğunu, karmaşık toplumsal yapıları olduğunu gösterdiyse; sosyoloji de en modern toplumların, ilkeller kadar vahşi, yabani olduğunu gösteriyor.Yıllar önce, nerede okuduğumu tam hatırlamıyorum, Japonların kendilerine Nippon (Japonca İnsan) dediği, Japon kelimesinin ise Türkçe'deki Yaban kelimesinden geldiğini okumuştum. Moğollor, Japonya'yı istila etmeye kalkınca, dış dünyaya kapanmışlar ve onlara Yaban (Orta Asya'da y'ler J gibi okunur) demişler. Japon iş ve sosyal yaşamı, abartılı saygı-selamlaşma-özür gösterilerinin ötesinde, insanları intiahara ya da hikikimori denen Japonlara özgü eve-odaya kapanma hastalığı gibi psikolojik sorunlara sebep oluyor. Japonya, orta çağında feodal yabaniliğin doruğuymuş, şimdi de kapitalist yabaniliğin doruğu.

Her şey 1993 kriziyle başladı, bu krizden sonra Japonya toparlanamadı, işsizlik otuz yıl boyunca düşürülemedi. Bu kayıp otuz yıl boyunca Japonya pek çok şeyi kaçırdı; internet teknolojilerini, sosyal medyayı, akıllı saatleri, akıllı televizyonları, hatta yapay zekayı, bir sanayi ve teknolojidevi olarak kaçırdı.Bilinen, popüler bir Japon sosyal-medya sitesi yok, başvurulacak bir Japon arama motoru ve yapay zeka uygulaması yok. Son otuz yıldır Japonya'dan gelen önemli yenilikler Bitcoin ve kare kod (QR kod).

Buradan Japonya bitti muhabbeti yapmayacağım. Osmanlı bile iki yüz yıldan uzun sürede zor yıkıldı. Karlofça ile Serv arasında iki yüz yıldan fazla zaman var. Bir dev öyle hemen devrilmesi nadiren olur. Böyle durumlarda aniden yeni imparatorluklar ortaya çıkar. Tarihte böyle olaylar nadirdir, en çok bilinenler, İran imparatorluklarının başına gelenlerdir. Büyük İskender'in yıktıı Akhamenid ve Halife Ömer'in yıktığı Sasani imparatorlukları aklıma gelenler. Onlar da yıkıldıkları zaman zirvede değillerdi. Akhamenid'ler Balkanları, Karadeniz kıyılarını ve Ege kıyılarını çoktan kaybetmişler; Mısır'ı kaybetmemek için elli yıldan fazla savaşmış, bu elli yılda üç kere Mısır'dan çıkarılmışlardı. Gene de hali hazırda, akreologlara ve ilk çağ tarihçilerine göre bilinen dünya nüfusunun %40 kadarının hakimiydiler. Sasaniler ise Justinyanus vebasından dolayı nüfus kaybetseler de, hali hazırda süper güçtüler.

Ekonomik bir dev ise, böyle hemen yok olmayacaktır, Osmanlı ya da Doğu Roma gibi yavaş yavaş yok olma arifesindedir. Halen elektronik ve mekanikte en iyi parçalar, Almanlar , Tayvanlılar ve Korelilerle beraber, Japonlar tarafından yapılmaktadır. Bu yüzden halen makinelerin ve elektronik aletlerin iyisi Japonya'da veya Japon markalarınca üretilir. Japonya son otuz yılda ciddi bir kültür ihracatçısı ve turzim ülkesi de oldu. Rağmen, suşi gibi Japon prtik yiyecekleri ile Japon mangaları popüler oldu. Japonya aynı zamanda ucuz eletronik alış verişi ve sanayileşmemiş ülke insanlarının sanayileşmiş ülke deneyimi yaşadıkları bir turizm ülkesine de dönüştü.

Nüfus azalması, daha doğrusu dülen doğum oranları, bugün dünya ülkelerinin yarısının problemidir. Japonya, yeterince göçmen de alamamaktadır. Japonya, zengin bir ülke olmakla beraber, halkının zengin gibi yaşadığı bir ülke değildir. Japonlar, lüks giyimin en büyük tüketicisidir, dünyayı gezen Japonlarla beraber, dünya lüks giyiminin yarısını tüketir. Ama Japonlar, minicik evlerde, aşırı çalışma saatlerin ile sıkışık şehirlerde yaşarlar. Aşırı nezaket ve özür kuralları olan ülke de olsa, benim Japonya'da yaşayanlardan öğrendiğime göre, kendi içine en büyk kabalıklar, zorbalıklar taşıyan bir bir kültr, Japon kültürü. En ufak başarısızlık ya da beceriksizlik, toplumun tamamından dışlanma sebebiniz. Japon dilinde küfür yok ama kırıcı ifade çok. Bu toplumsal baskılar, özellikle erkeklerin arasında çok yoğun. Japonya'da 16-45 yaş erkekleri arasında birincil ölüm nedeni intihar. Toplumda dışlanma öyle garip bir halde ki, patronların ve şirketlerin yıldırma yöntemlerinden biri de iş yaptırmadan oturma; böylece eleman, arkadaşları tarafından dışlanıyor. Bu sürede cep telefonu, gazete-kitap falan da yasak. Türk çalışana bu işlemez, sonsuza kadar böyle maaş alır ve üstelik bununla övünür.

Benim Japonlara Yabani dememin asıl sebebi, göçmenlerin bu ülkede zorlanması, Japon halkının göçmenlere genel tahammülsüzlüğü. Pek çok insan, göç eden insanın, göç ettiği yerdeki davranışlarına göre medenilik ölçüyor; Roma da Romalı gibi davran diyerek. Oysa gelen göçmenlerin uyum sağlamasını sağlamak ve onların geleneklerine hoşgörü, daha doğrusu tahammül göstermek, daha büyük medenilik ve insanlık. İnsanlar, o ülkeye göç edince hemen değişmez, alışkanlıkları  ve edindiği kültür de onunla beraber göç etmiştir. O ülkeye, şehre alışması zaman alacaktır. Göçmen alan ülke de, bu göçmenlerin uyumlarını planlamalıdır.

Şehirler de benzer şekilde değerlendirilebilir. Ben bu açıdan en fazla İzmir ve Eskişehir'i beğenirim. Bu şehirler göç alanları çabucak yerelleştirir. İzmir'in Romanları genelde kendi gettolarında yaşarlar. Diğer türlü İzmir'e yerleşenler, çabucak İzmirli olur. Özellikle kadınlar, İzmirli olmaya bayılır. İzmir'de okuyan ya da eşi İzmirli kadın, hemen İzmirliyim der. Bunu bir sebeple sınıfta anlatmıştım, öğrencinin biri aslen Yozgatlı ve Yozgat'ta yaşayan bir kızın, sırf dayısı İzmir'de yaşıyor dşye İzmirli'yim dediğini anlatmıştı. Kadınlar ellerinden gelse, uçakları İzmir üzerinden geçen kadınlar bile İzmirliyim diyecek. Eskişehir  ise tam bir öğrenci şehri, çünkü bir kişinin Eskişehir'de okuyup, okumadığını anlayabiliyorsunuz.

İzmir'e kokuyor diyip, kötülemeye çalışanlara sadece gülüyorum. İzmir'de tifodan, koleradan hasta olan kaç kişi var? İzmir üniversitelerinin puanları ya da İzmir üniversitelerinde üretilen tezlerin ve atıfların Konya ya da başka bir muhafazakar şehirlerin üviversitelerin aynı değerler ile kıyaslamaya var mısınız? Konya'da üniversite okuduktan sonra Konya'da kalma oranı ya da memur olarak Konya'ya yerleşme oranlarını İzmir ya da Eskişehir'le kıyaslayabilir misiniz?

Bu açıdan da en başarısız şehir bence Adana'dır. Ben çocukken Adana, Türkiye'nin en kalabalık dördüncü şehri, en büyük tarım ve sanayi şehirlerinden biriydi. Bu gün yedinci sıraya düştü. Bu süreçte ilçesi Osmaniye il oldu; bu geçerli bir mazeret değildir: Konya, Karaman'ı; Gaziantep, Kilis'i, Ankara'da Kırıkkale'yi kaybetti ama bu şehirler, nüfuslarından, iktisadi güçlerinden,  hiç bir şey kaybetmedi. Sıralamadaki yerleri yükseldi. Ülkeler gibi, şehirler de başarılı veya başarısız olabiliyor. Başarısız şehirler, özellikle artan suç oranlarının artışını dışarıdan gelenlere bağlarlar, dışarıdan birilerini almayan şehir mi kaldı? Siirt bile Afgan işçilerle dolu.

Kapitalizmin krizinin sebebi, kendi yabaniliği ve bunu aşmak zorunda.