9 Ağustos 2026 Pazar

YIKILACAKLAR LİSTESİ



Bu iktidar gittiğinde yapılacak çok şey var ama yıkılacak çok şeyde var. Ben aklıma gelenleri maddeler halinde sıralayayım:
1)Yakılan ormanların yerine yapılan binalar, ne kadar büyük olursa olsun, otel de olsa, ev de olsa, hatta askeri bina olsa bile yıkılmalıdır.  Yerlerine Yagerekirse toprak dökerek orman ekilmelidir.Ormanların işgal edilmeyeceği öğrenilmelidir.
2)Yarım bırakılmış binalara da aynısını yapmalıdır. Yıkılmalı, tekrar tarlaya, meraya,  ormana dönüştürmelidir.
3)Türedi zenginler yurt dışına kaçmışsa, köşkleri sarayları ve tamamen boşalmışsa apartmanları yıkılıp, yerine ağaç dikilmelidir.
4) Katarlılara ve diğer yabancılara satılanlar geri alınacak. Bunun için işletilemez hale getirilecek ve yabancı sahiplerine Türkiye'ye giriş yasağı  uygulanacağı gibi, Türk çalışanlarına da çalışma fırsatı verilmeyecek.
5)12 Eylülden itibaren,  yolsuzluk dosyaları tek tek açılacak ve gerekirse torunlarından bile tahsil edinilecek.
6)Devlet Resim ve Heykel müzesindeki kayıp eserler bulunmasa bile her sorumludan, gerekirse sorumlularından en ağır cezalar tahsil edilecek.
7)Av, haşaratla mücadele geçim amacı (balık ve su ürünleri) hariç yasaklanacak. Tüm av tüfekleri toplanılacak.
8)Havai fişek kullanımı ve satışı yasaklanacak.

8 Ağustos 2026 Cumartesi

ALTINCI FİLO (VELİ KARACA)



 Ayşe: 21 Ocak 1971

Pazar akşamı:22.45'de

Rodyoda seni dinledim

6. filo finoları (köpekleri) yüzünden

Yediğin jopun acısı ile

Ağlıyarak diyordun ki;

Konuşamam perişanım.

Perişan bir düzenin

Perişan kadrolarının

Saldırıları karşısında

Yıkılmak perişanlık değil

Kalk doğrul

Al kınalı eline

Ezilenlerin süpürgesini

Sakat ayağını sürüye sürüye,

Sendeleyerek yürüye yürüye,

6.Filo finolarının kirlettiği,

Yolları bir bir temizle,

O yollardan,

Halka ulaşmak için

Hüda'ya bağlı askerler geçecek,

Tüm ezilmişler, 

O kınalı ellerinden

Hürriyet şerbeti içecek

21 OCAK 1971 

6 Ağustos 2026 Perşembe

BEYAZ YAKALILARIN VAHŞİ KAPİTALİZM KABUSU



Sosyalist-Komünist anlatılarda işçi sınıfı daha doğrusu aç adam anlamına gelen proleterya sınıfı hep mavi yakalılardır. 19. ve 20. yüz yıl roman ve hikayelerindeki insanlar onlardır.  Fabrikalarda, madenlerde, tarlalarda, şantiyelerde, yer yer günde on beş on altı saat çalışanlar onlardır. Beyaz yakalılarsa o zamanlar küçük burjuvalardır. Yazın serin, kışın sıcak yazıhanelerde, kahvelerini höpürdete höpürdete çalışır, mavi yakaları arada bir teftiş eder, onlarla usta başları aracılığı ile denetlerlerdi. Onlara genelde küçük burjuva denilirdi. Maaaşları iyi, işsizlik korkuları düşük, mesaileri azdı. Küçük burjuva deyimi özellikle onlar için kullanılırdı.

Zaman içinde, özellikle sanayileşmiş batı ülkelerinde mavi yakalı işçilerin durumu yavaş yavaş düzeldi. Mavi yakalıların, yani işçilerin maaşları, Avrupa ve Kuzey Amerika'da o kadar arttı ki bu ülkelerin dev şirketleri fabrikalarını Asya ve Latin Amerika ülkelerine taşıdı, kendi elleri ile bu ülkeleri sanayileştirdi. Teknoloji geliştikçe, beyaz yakalıya ihtiyaç arttı. Bunun içinde üniversite sayıları arttı. Artık koca bir fabrika ya da madene bir ya da bir kaç mühendis bakmıyordu, çok daha fazla mühendise, teknikere, teknisyene ihtiyaç vardı. Bu yüzden de üniversiteler, liseler çoğaltıldı, dünyanın her yerine yeni okullar açıldı. Her işe aynı kalite beyaz yakalı gerekmediğinden, bu okullarda değişik kalitedeydiler. Gene de bu yüz yılın başı, yani iki binlere kadar üniversite mezunlarının durumu, yavaş yavaş kötüleşse de iyiydi. Her üniversiteden değilse bile, iyi üniversitelerden mezun olarnların önü açıktı. Doksanların başlarına Yuppie denen, üniversiteden mezun olur olmaz  kariyer inşa etmiş, çok para kazanan beyaz yakalılar grupları vardı.

Sorun ünivetsitelerin çoğalmasının, bilgisayar teknolojisi ile beraber gelişmesi oldu. Yapay zekadan evvel, paket programlar, hesap işlerinin hızlanmasını sağladı. Bir zamanlar, bir grup bir ayda hesapladığı hesaplamaları, paket programlar bir kaç saatte tamamalar oldu iki binli yılların başlarında. Mühendisliğin simgesi olan T cetvelleri, çizim masaları, ince uçlı Roting kalem setleri kayboldu, çünkü artık çizim programları vardı. O vakte kadar teknoloji, mavi yakalıların işini elinden alıyordu. Doksanlardaki ekonomik krizlerde işçi çıkaran fabrikalar, sendikaların elini çok güçlendiren Ford'cu band sistemi yerine. işçi sayısını inanılmaz azaltacak band sistermine geçmiş, traktör ve biçerdöverle pek çok tarım işçisi işsiz kalmıştı ve buna benzer bir dolu örnek vardır. Bilgisayar çağı ile artık masa başı hesaap-çizim işleri fazlası ile hızlı ve çabuk olmaya başladı. İşin kötüsü bilgisayar teknolojisi hızla ilerlemeye başladı.

Bu ilerleme sadece işlerin daha az kişi ile yapılmasını sağlamadı, her yerden yapılmasını sağladı; artık büroya gitmenize gerek yoktur. Böylece mesai saati kavramınız da yok olur, her an parton, yönetici ve ya müşteri tarafından aranabilirsiniz. Mavi yakalı en azından evinde rahattır, onu iş dönmesi için zaman gereklidir, araç gereklidir. Oysa beyaz yakalı, dünyanın öbür ucunda da olsa, internet bağlantısı olan her yerden işini yapabilir. Bu da işi daha kaçınılmaz yapıyor.

Sonuçta Türk beyaz yakalısı da iş dünyasında çok bunaldığında, mavi yakalıların yaptıklarını yapıyor. Pek çok beyaz yakalı, işini bırakıp, köyüne dönüyor, ya da bir köye yerleşip, çiftçilik yapıyor; bunu eskiden mavi yakalılar yapardı. Eskiden mavi yakalılar okur, beyaz yakaya geçerdi; şimdi tersi: mühendis adam kamyon sürmeyi öğreniyor. Pek çok beyaz yakalı, yurt dışına çıkıp, mavi yakalı işleri yapıyor. İngilizce öğretmeni kadın, Barbados adasında pazarcılık yapıyor. Geçen de üç ODTÜ'lü gencin, Almanya'da bulaşıkçılık yaptığını öğrenmiştim. 28 yılın ardından emekli olmuş bir öğretmen olarak şunu söyleyebilirim, geliri aynıysa, bulaşıkçılık ya da pazarcılık, özel sektörde öğretmenlik yapmaktan daha kolay; sınıf öğretmenliği ve okul öncesi öğretmenliği, devlette de çok zor; Watsapp grupları, sosyal medya derken, mesai kavramınız yok. Özel okullarda da ya tatili yok; hatta devletin proje okullarında yaz kursları yaygınlaşmaya başladı.

Konu öğretmenlik değil, diğer beyaz yakalı gruplar için de eziyet aynı ve muhtemelen daha fazlası; evden süreki mesajlaşmalar, gereksiz uzayan toplantılar ve bazen hiç bir iş yapmadan yazıhanede saatlerce fazla mesai yapmalar, çalışma hayatı giderek çekilmez oldu. Artık okuyarak, kapitalizmin vahşetinden ve zorbalığından kurtulma imkanı kalmadı.

4 Ağustos 2026 Salı

NEFRET VE ÖFKE EKSİKLİĞİ



 Doğruluğundan emin değilim ve nerede okuduğumdan ya da duyduğumdan emin değilim; Malcom X ya da başka bir siyasi Siyahi lider, bir keresinde, Beyazlardan yeterince nefret edemiyoruz, demiş. Dajango filminde de Leonarda Di Caprio'nun rol verdiği karakter, zenciler neden kafamızı kesmiyor, hayret ediyorum demişti. Kölelik denilince aklımıza Kuzey ve Güney Amerika kıtaları boyunca köle edilen Siyahiler gelir. Bunun tek sebebi, Kunta Kinte, Köle İsaura, Kunta Kinte dizileri ya da benzeri filmler falan değildir; bu kölelik, insanlık tarihindeki en kötü kölelik türü olmuştur. Milyonlarca insan, Afrika'nın bir yerlerinden zorla alıkoyulmuş, Atlas Okyanusunun ötesinde, kilometrelerce öteye götürüldü, zorla çaıştırılıdı, kimlikleri ve gelecekleri yok edildi. 1865'de İç savaş bitse de, kölelik bitmedi, şekil değiştirdi. Polisler siyahileri yok yere serserilikten tutuklayıp, mahkum olarak beyazların işlerinde çalıştırdı. Yüzlerce yıl vatandaş yaptırılmadılar, jür, hakim, savcı, polis ve subay yaptırılmadılar. Oysa Atina, Korint gibi pek çok Yunan şehrinde polislik-jandarmalık denen işi, bir kaç subay-amir dışında, devlete ait köleler yapardı.(Düşünsenize; Amerika Birleşik Devletlerinde bir şehirde, bir kaç amir-komiser dışında tüm polislerin zenci olduğunu. Hakiki kabus olur, onlar için.) Tarih boyunca kölelik hep oldu, hatta halen var; en iğrenç ve katlanılmazı Amerika'da olandı. Bir de eski dönemde özgür olan köleler,  diğer insanlarla aynı haklara sahip olurdu; Amerika'daysa teninin renginden dolayı, Malcon X'in yaşadığı yıllarda halen ikinci sınıftı. Buna rağmen Siyahileri (Zanzibar adasından dolayı-zincirden dolayı da olabilir, bu adın kökeni ile ilgili rivayetler çeşitli-Zenci, Nijerya'dan dolayı Negro ve Habeşistan denen bu insanlar, halen vatandaşlık hakları için örgütlenememesini nefret azlığına bağlıyordu. Bu durumu, İngiliz egemenliği zamanında Hindistan için Muhammed İkbal hissetmişti. Bizim Hintliler (O zamanlar Pakistan, Hindistan'ın bir parçasıydı), İngilizler Hindistan'ı terk etse bile, taştan, çamurdan İngiliz yapar, hizmet eder, demişti.

İnsan bilgisayar gibi sadece matematiksel bir mantıkla düşünmez, duygularıyla da düşünür. Bazı şeyleri anlamamız için o şeyleri sevmemiz ya da nefret etmemiz gerekir. Bu empati, yani kendimizi mazlum yerine koymak ile aynı şey değildir; sadece o mazlum adına değil, dünyanın kötü bir yer olmasına karşı olmaktır. Bu duyguyu yoğun ve uzun süre yaşamaktır. Bunun için de güçlü bir hafızaya sahip olunmalı ve sık sık anmalar yapmalı ve sanatın da konusu yapılmalıdır. Amerika, yaklaşık otuz -kırk yılda bir, Pearl Harbour baskını ve Omaha plajı çıkarması filmi yapıyor. Bol bol savaş filmi yapıyor. Bunların amacı sadece para kazanmak ya da Amerikan gücünü dünyaya tanıtmak değil, o ülkenimn düşmanlarına karşı nefret duygusunu; dünyayı kurtarmanın kahramanlık duygusunu da korumak. Aleviler olarak hangi katliamın filmini yapabildik. Madımak Carinan'nın Günlüğü filmini iki kere sinemada izledim, bence mükemmel bir filmdi. Ekşisözlük merkezli bir sosyal medya lincinin kurbanı oldu, sebebi de katliamı konu almasıydı, otobüs sahnesinde anlatılan fıkrayı bahane ettiler. Oysa Süleyman Demirel hakkında böyle fıkralar hep anlatılırdı. Asıl istenmeyen şey, bu filmin olmasıydı. Böylece katliam, pek çok katliam gibi unutulacaktı ve kısmen başarılı da oldular. 2 Temmuz anmaları her sene biraz daha sönükleşiyor.Muhalif kanallarda bile uzun zamandır Maraş-Çorum katliamları ile ilgili program yapılmıyor. Herkes bu olayları sağ-sol kavgası, Ülkücülerin Alevi düşmanlığının sebebini de Alevilerin solcu olması olduğunu sanıyor. Oysa Milas, Ula ve Aydın'da katliamlar daha 1961'de sağ-sol kültğrü tam oluşmamışken olmuştu. İlk saldırıların olduğu 1956-57 gibi tarihlerde Alevilerin çoğu Demokrat Partiye oy veriyordu. Biz kendi tarihimizi yazmadığımız, anlatmadığımız için bizim yerimize tarih yazılıyor. 12 Eylül rejimi, Alevilere yaptığının azıcığını Kürtlere yaptı ve terör önce tüm Güney Doğu'yu, sonra tüm Türkiye'yi sardı. Diyarbakır cezaevinin işkenceci başı Esat Oktay Yıldıran, adını değiştirip, yüzünü tanısa da sesinden tanıdı ve bindiği otobüste vuruldu. Son sözü, ben Esat Oktay Yıldıran değilim oldu.

Pek çok Alevi ise sisteme karşı öfkesini Marksist-Leninist örgütler ile, Kürt olmadığı halde Pqq'da buldu. Aleviler olarak o kadar katledildiğimiz halde intikam peşine düşmedik, çünkü yeterince öfkelenmedik, yeterince nefret etmedik. Onların bize nefretinin sistematik olduğunu anlamadık. Oysa her katliam, uzun süreli bir hazırlığın ürünüdür, bir anlık öfkenin değil.2 Temmuz 1993'de hedef Aziz Nesin falan değildi, tüm Sivas ilindeki Alevi yerleşimleriydi; Muhsin Yazıcığlu ve Temel Karamollaoğlu'nun asıl hedefi 1978 'de Maraş'da yapıldığı gibi bir katlaim yapmaktı; hem de SHP iktidar ortağıyken. Kendimize itiraf edemesek bile, 5 Temmuz 1993, Başbağlar katliamı olmasaydı, bunu gerçekleştirebilirlerdi. Pqq'nın hedefi, oluşan nefreti, kendisine sempatiye çevirmekti. Sağcılar bunu anladı ve Kürt sorunu ile Alevi sorununu ayırmak için Cem vakfını kurdurdu. O zamanlar ülke, Siyasal İslam'ın iktidarına hazırlanıyordu. 1995 yılında Refah Partisinin seçimleri kazanmasından sonra Mehmet Barlas, Sabah gazetesiindeki bir köşe yazısı ile bunun başlangıcını yapmıştı. Aynı yıl, 1995'de olan Gazi Mahallesi progromu, Alevilere sıpındıkları büyük şehirlerde de rahat bırakmama planıydı. Güner Ümit ve Mehmet Ali Erbil gibi medya maymunlarının söyledikleri sözler gaf değil, planlı saldırının bir parçasıydı. İçimizde yeterince nefret olmadığı için anlayamadık.

Oysa muhafazakar-dinci kesimin içinde yeterince nefret vardı, bu yüzden Kılıçdaroğlu'na hiç ısınamadılar ve o olduğu müddetçe CHP,  %25 cam tavanı aşamadı. Bu nefretleri sayesinde onun %1' bile etmeyen partilere baüışladığı 39 milletvekiliğinin zavallılığını, mühürsüz oylara itiraz etmemesinin işbirlikçiliğini anladılar. Sol ise, sağdan yeterince nefret etmediği için, altılı masa ya da Ekmeleddin'i tam anlayamadı.

Soldaki ya da Atatürkçülerdeki (Kenanistler değil) nefret eksikliğinin sebebi, propaganda eksikliği ve herşeyi anlatmama, tarihi tam öğretmeme eksikliğidir. Sağcılar sadece basın kurumları ile değil, Kuran kursları, imam hatipler, Ülkü ocakları ve benzeri bir çok yerde yalanları sıralıyorlar. Bu yalanlar açığa çıkınca, daha büyüğünü anlatıyorlar. Bizse olan gerçekliği dahi anlatamıyoruz, anlatınca eksik anlatıyoruz. Son padişah Vahdettin'in saraydan, bir ambulansa binerek gittiğini, gemiye de ambulans içinde gittiğini anlatmıyoruz. San Remo'da kırk odalı bir sarayda yaşadığını anlatmıyoruz. Siz hiç kırk odalı bir eve misafir oldunuz mu? Meşhur dizilerin yapıldığı Boğaz Yalıları kırk odalı değil; mesela meşhur Sait Halim Paşa yalısı o kadar büyük değil. Sait Halim Paşa, Osmanlı'da uzun yıllar sadrazamlık yaptı. Padişah, San Remo'ya sadece üzerinde taşıdığı değerli eşyaları değil,  bankadaki parasıyla da yerleşmişti. Saltanatın kaldırılmasıyla gelenler yüzünden bu saray da dar gelmişti. Kumarbaz damatları yüzünden borçlanınca, naaşına el konmuştu. Herkes Osmanlı'daki Alevi katliamlarını biliyor, oysa Osmanlı, işine gelmediği zaman, Mevlevileri ve Nakşibendileri de katletmesini bilmişti. Kadızade ailesinin Mevlevi katliamları, Alevi katliamlarından daha büyüktür. Osmanlı'da Aristokrasi yok sanıyorsunuz. Faik Reşat'ın Eslaf adlı kitabında basbayağı bir Aristokrasi görüyorsunuz, özellikle din bürokrasisi anlamında. Ben Kadızadeleri, ilk defa Kanuni döneminde ortaya çıktılar sanıyordum, meğer Fatih döneminde de etkinmişler, müfdü, kazasker falan oluyorlarmış. Monarşi olan her yerde, aristokrasi de olur. Bazi aileler zamanla gözden düşmüş, bazıları sonradan aristokrasiye katılmış ama aristokrasi hep varmış. Bu aristokrasi, İstanbul'la sınırlı da değilmiş.Taşra şehirlerinde de benzer aristokrat aileler, yani ayanlar (çoğunlukla mültezimlik yapan) aileler varmış.

Bugün pel çok kişinin keşke Yunan kazansaydı demesinin sebebi, toplumdaki konumlarından daha çok sevmesi ve dedelerinin Osmanlı dönemindeki konumu istemeleridir. 2026 İran-İsrail ve A.B.D savaşı sırasında, sosyal medyada İran Şii diye bağıranlar, konumlarını kaybetmekten korkanlardır. Zamanında İngilize uşaklık edenler, bu gün efendileri Amerika'nın hizmetindedir ve onların da çocukları bir gün keşke İsrail yıkılmasaydı diyecektir.

Solcu-Atatürkçülerde iktidar hırsı yeterli olmadığı için öfkesi ve nefreti de eksin, saman alevi gibi parlayıp, sönüyor çabucak. İçimizdeki hainlere karşı da bu böyle, Kılıçdaroğlu'nun, butlancılığının affedileceği, tekrar CHP'nin %25'lik konfor alanına döneceği ümidi de buradan geliyor. Yetmez ama evetçileri nasıl unuttuk? Nobel ödülü unutulmuşken, Netflix dizisi geldi ve yetmez ama, aptalca bir gençlik hatası gibi görülmeye başlandı. Sadece Pamuk değil; Adalet Ağaoğlu, Sezen Aksı vesaire; Ağaoğlu, en büyük enayiliğim dedi. Ölünce ailesi para gücü ile uzun süre Ağaoğlu'nu o zamanlar sayısı çok fazla olan edebiyat dergilerine kapak oldu. Bu daha çok ailenin maddi gücünü kullanması ile ilgiliydi. Gene de ne çabuk unuttuk yeymez amacıları? Unuttuğumuzu unuttuğumuz başka bir var; Bülent Ecevit; Kılıçdaroğlu tam da onu taklit ediyor. Kendisi Maraş katliamına engel olamadığı (ya da olmadığı ) gibi, 12 Eylül'den sonra yasaklı olduğu halde karısı Rahşan'a kendi partisini (DSP) kurdurtup, 12  Eylül öncesi CHP'lilerden hiç birini partisine almadı. Yıllarca muhalefete muhalefet yapıp SHP 'ye (12 Eylül'de CHP kapaınınca kurulmuştu) saldırmakla vaktini geçirdi. SHP, Deniz Baykal'ın tekrar kurduğu CHP ile çelişip oy kaybettikçe, DSP oy kazandı ve nihayet o zamanın barajı %10'u geçti. SHP, hem CHP ile rekabetten oy kaybedip durduğu ve Atatürk'den kalan miras'a yazık olduğu gerekçesi ile CHP çatısında birleşti. Deniz Baykal zerre kadar sevilmediğinden, CHP gene oy kaybetti ve en nihayetinde baraj altı kaldı. Sonra bu oylarda 1999'da DSP birinci parti oldu. 2002'de aynı oylarla CHP, ikinci parti oldu, barajı geçen iki partiden biri oldu.

Sağda gözden düşen tam düşüyor. Bir zamanlar sağ medyanın amiral gemisi Tercüman gazetesiydi. Bu gazete İLKSAN yolsuzluğu davasından sonra gözden düştü. Şimdi adını anan yok. 28 Şubattan faydalanmak isteyen, baba diye anılan ve tüm sağ siyaseti bir orkestra şefi gibi yöneten Süleyman Demirel, unutuldu.Çünkü sağıclar öfke ve enfreti iyi biliyorlar, çünkü 1950'den beri elde tuttukları iktidarı kaybetmek istemiyorlar. Atatürkçüler, solcular ise iktidar yolunda kendilerine yapılan kötülükleri yapanlara misliyle ödetmeden ciğerimizi soğutmamalıyız. Bir insandaki  iyiliği görmek için o insanı az da olsa sevmek ne kadar gerekliyse, o insanın kötülüğünü görmek için o insandan kötülüğü kadar nefret etmeliyiz.

Bize yapılanları unutmamak için tekrar tekrar anmalıyız.

28 Temmuz 2026 Salı

EMPERYALİZMİN ASKERLİK KRİZİ



Devlet denen varlık, icad edildiğinden beri emperyalist yani yayılmacıdır ve bu yayılma da savaşmadan olmaz. Savaşmak içinde asker toplamak ezelinden beri zor iştir. Machiavelli, Türklerin ne güzel savaşmaya hazır askerleri, asker göndermeye hevesli derebeyleri var; bizim krallar vassallarından asker dileniyorlar diye, Türklere özendiğini yazar. Milattan Önce 586 yılında Babil Kralı Nabukednezar, on bin kadar Yahudi esiri, köle olarak Ermeni kralı hediye etti. Bu hediyenin bir sebebi benim tahminim, vassalı olduğu Babil kralının emrine asker veren Ermeni kralının çok fazla insan kaybetmesiydi. Bu olay Ermeniler arasındaPakraduniler efsanesinin doğmasına sebep oldu. Devletler için askerliği cezbetmenin iki koşulu vardı, şehitlik ve yağma. Askerliğin iki yönü oldu hep, ömür boyu öğrenilecek meslek-seferberlik zamanı vatan hizmeti. Askerliğin tek zorluğu ölüm tehlikesi ya da sıkı talimler değildir; askerliğin getirdiği yaşam tarzıdır. Askerlik, kim ne derse desin halen büyük ölçüde erkek işidir ve kışlalar, üsler, erkeklerin aylarca ve hatta bazen yıllarca dişi sinek bile görmediği yerlerdir. Buna bir de hiyeraşiyi ekleyin, en pis işi yapan, en alt rütbeli er olduğunuzu düşünün. Bu ortam, kapalı alan homoseksüelliği için de en uygun alandır. Uzun seferler, yürünen ya da at sırtında gidilein yüzlerce kilometre yol, askerliğin diğer zorluklarıdır. Askerlik çoğu zaman erkeklerin, hayatlarının baharında zorla yaptığı iştir.

Savaşların en büyük yıkımlarından biri de nüfus, çalışabilir erkek nüfus azalmasıdır. Bu gün Avrupa ülkelerinde, bizim erkek işi diye bildiğimiz pek çok işi kadınların yapmasının temel nedeni budur. Avrupa'da ağır vasıta şoförlüğü, boya-badana, kaporta gibi işlerde kadın görmek son derece normaldir. Avrupa, yüz yıldan fazladır bu sıkıntıyı yaşıyor. İkinci dünya savaşı öncesi Neville Chamberlain hulümetinin, Hitler'e karşı yatıştırma siyaseti gütmesinin temel nedeni buydu. Hatta Kurtuluş Savaşı sırasında İngilizlerin Anadolu'ya bizzat asker göndermemesinin  de temel nedeni buydu. İlginç bir şekilde İngilizler, deniz savaşları haricinde çok az can kaybıyla, kocaman bir imparatorluk kurmuşlardır. Koca Hinfistan'ı (Pakista, Bangladeş, Nepal ve Srilanka ile beraber) işgal eden İngiliz devleti değil, Britanya-Hindistan ticaret şirketi olmuştur. 1857 Kartuş (Sepoy-Sipahi) isyanına kadar bölgeyi şirket yönetti. Paralı askerlerle, kabile-din-mezhep çatışmalarından faydalanarak, çok az subayla,  pek çok ülkeyi yönetti. Öyle ki 20 bin kadar ölü, 25 bin kadar yaralı (yuvarlanmış rakam) kayıp verdiği 2.Boer isyanı, Napolyon savaşları ile 1.Dünya savaşı arasında İngilizlerin kayıp verdiği en büyük savaştır.

İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupalılar için  cansıkıcı bir manzara vardı. Hem iki büyük dünya savaşında çok kan kaybetmişlerdi, hem yakılıp, yıkılmışlardı, hem de Soğuk Savaş denilen, hazır kıta askerlerin bekleme savaşı başlamıştı. Bir Arap atasözü, en çok borçlanan insanlar, dev gibi ordular besleyen krallardır, der. Avrupa'nın hem dev ordu besleyip, hem de kalkınması çok zordu. Zaten çalışacak insan kıtlığı Avrupa ülkeleri, bir de genç erkeklerine bir buçuk-iki yıllık askerlik dayatamazdı. Sözleşmeli ve profesyönel askerlerden oluşan bir kaç tugaydan oluşan birliklerle ordu kuracaklardı. Askerlikse altı ayla sınırlı olacaktı. Peki koca NATO'nun kas kuvveti kimlerden oluşacaktı? İşte o zaman, Rusya'nın geleneksel düşmanı, Ruslar'ın sıcak denizlere inmesine engel olan Türkiye'yi gördüler; üstelik şimdi Ruslar, dünyaya dinsizlik ve Komünizm ihraç ediyordu. Hem devlet, hem de halk, tedirgindi. Türkiye, Nato'ya alınmaya uygundu ama Türk askeri uygun muydu? Kore savaşı uygun olduğunu gösterdi.

Vietnam savaşı, NATO savaşı olmadığı, Fransa'nın eski sömürgesine, Amerika'nın müdahalesi olduğundan, Türk askeri Vietnam'a girmedi; onun yerine Kore askeri gitti. (Holivud'un onlarca filminde Koreli askerler görünmüyor.) Amerika sonraki yıllarda müdahalelerine NATO'yu büyük oranda, dahil etmeye, özellikle Türk askerini, sembolik miktarda bile olsa dahil etmeyi, Körfez Savaşları gibi bazı savaşlar hariç) başardı. Özellikle 2002 'den sonra pek çok göreve Türk askeri, hatta polisi gitti ve halen de gidiyor. Eskiden bu görevlere sınavla, başvuruyla falan gidilirdi; şimdilerde geçici görev emri ile gidiliyor. Sadece asker değil, polisler de gidiyor. Önceden polisler için tek yurt dışı görevi, elçilikler ya da bakanların yurt dışı gezileri falandı. 2010 Haiti depremi sonrası pek çok polis, buraya çalışmaya gitti. Ardınan Bosna ve Kosova geldi.

Çünkü artık batılı refah devletlerinin yeni nesilleri ve göçmenleriasker olmayı o kadar çok istemedi ve doksanlardan itibaren askerliğe talep azaldı.Sebebi ölüm korkusu değildi, öyle olsa ekstrem spor yapıp, uyuşturucu falan kullanmazlardı.Sebebi büyük ölçüde Vietnam sendromu denen şeyin yaygınlığı. Özellikle üçüncü dünya denilen gelişmemiş ülkelerde bir süre kalan askerler, geri döndüklerinde, hele de terhis olduklarında sivil yaşama uyum sağlayamıyor. Bu sebeple pek çok genç için askerlik, işsizlikten bile kötü bir durum. Türkiye'de ise böyle bir şey yok. Yıllarda askerlik yapan biri, emeklilikten sonra esnaf olabiliyor. Türk insanı için, bir kaç yıl sözleşmeli askerlik, para biriktirmenin ve fırsat bulursa kamu kuruluşlarına geçmenin bir yolu. Uzman çavuşluk-astsubaylık bile küçük burjuva olmanın sağlam bir yolu.

2026 Temmuzunda Ankara'da yapılan son tantanalı NATO toplantısı da bununla ilgilidir. Yıllarca batı Avrupa'yı koruyan yüz binlerce Amerikan askeri bölgeden ayrıldı ve daha da ayrılacak. Amerika'nın yeni bir süper düşmanı var; Çin Halk Cumhuriyeti. Dünyanın mikro çip üretim merkezi Tayvan'ı toprağı sanıyor ve burayı işgal ettiğinde dünyanın üçüncü büyük ekonomisi Japonya'yı kuşatmış olacak. Çin, zaten Afrika kıtasında patron olmuş, bölgenin eski sömürücüleri Avrupa ülkelerini büyük ölçüde kovmuş durumda. Çin'in bu gücünün arkasında da askerlik krizi var. İran savaşında Amerika başkanı Trump, Japon ve İngiliz donanmalarından yardım istedi; bu iki devletin yardıma gelememesinin birincil sebebi, donanmalarının eksik personelle çalışması. Japonya, zaten nüfus azalmasını en trajik açısından yaşıyor. Buna denizcilik sektöründe iş bulmanın kolay olmasını eklemeli. 1982 Falkland Savaşındaki gücünü, Britanya donanması çok arıyor. Dünyanın zorunlu askerlikten, sözleşmeli askerliğe dönmesinin sebebi, zorunlu askerlik yapan, cuntacı Arjantin ordusu karşısında; demokrasi ülkesi İngiltere'nin ordusu muhteşem bir zafer kazanmıştı. Şimdilerde ise kadrolarnı dolduramıyor ve gene Falkland gibi deniz aşırı topraklarına saldırı olursa, bu kadar kolay zafer kazanamayabilir. Fransa'nın Sahel bölgesinde (Sahra Çölü ile, Gine Körfezi arasındaki Afrika toprakları)gücünü yitirmesi de muhtemelen bu sebeptendir.

Irak'ın işgalinde Amerika, 5 Nisan kararnamesini geçiremediği için Türk topraklarını kullanamamıştı. Şimdi benzer bir durum için başkanlık rejimi kurulmuş. Tantanalı NATO kongresine bakılırsa, Reis buna dünden razı ama kamuoyu ikna olmamış. Bu yüzden İran füzeleri İsrail'i vururken, tarikat şeyhleri ve basını İranlılar Şii diye bağırıp durdular. Eskiden uşaklıklarının  bahanesi Komünizm'di. Mevlana'da Harzemşahlar'ın İbni Sina gibi bazı filozofları koruduğu gerekçesi ile Moğol uşağı olmuştu. Şimdi aynı gerekçelerle Türk askerini NATO ve Avrupa'nın kas gücü yapmaya çalışıyorlar. Hali hazırda Baltık Devletlerini (Litvanya, Letonya, Estonya) Türk F16'ları koruyor. Buna karşında Türkiye, parasını ödediği F35'leri alamıyor. NATO, kurulduğundan beri Türk piyadesini yeden piyade olarak tutuyor. 1980'lerde kırk milyonluk Türkiye'nin, yarım milyon askeri vardı. Bu kadar asker sadece Sovyetlerle (Şimdiki Gürcistan ve Ermenistan, çok kısa da olsa Azerbaycan) sınırını korumak için değildi. Şimdi ise buna daha fazla muhtaç ve bunun için İran ve Arap ülkeleriyle, gerekirse düşmanlık yaratmak zorunda, ikna olmamış kamuoyuyla savaş gidemezsiniz. Irak'da şimdi Şii, zira Saddam döneminde yönetim Sünni'ydi, nüfus Şii'ydi. Şimdi bu devasa Şii kitle üzerinde Sünnilerin bir etkisi kalmadı.

Asıl sporu şu, ya Türkiye'de askerlik krizi yaşarsa; bakın nüfus krizi başladı bile.

25 Temmuz 2026 Cumartesi

OSMANLI DÜŞÜNCE DÜNYASI VE ATATÜRKÇÜLÜK



Tarihte büyük kişilerle ilgili olarak en büyük yanılgı, yetiştikleri çevreyi görmezden gelmektir.  Özellikle siyasi ve askeri liderler için bu çok yapılır. Başlıktan da anlayacağınız gibi bu Atatürkçülük için de böyledir. Osmanlı düşünce dünyasının görece kısırlığı da bunun nedenidir. Tüm Osmanlı tarihi boyunca basılmış ya da yayımlanmış kitap sayısı, Cumhuriyet döneminde, doksanlar ya da iki binli yıllarda, her hangi bir yılın kitap sayısından bile düşüktür. Üç kıtaya yayılmış, altı yüz yıllık devletin bilim tarihinde yeri yok gibidir. Bu kadar yıllık devletin, matematik, fizik, kimya, biyoloji ya da tıp bilimine katkısı yoktur, Osmanlı adı ile anılan bir bilimsel teori yoktur. Ne Mısır, ne Yunan, ne Hitit; Osmanlı, Anadolu'dan gelip, geçmiş milletleri zerre kadar merak etmemiş, araştırmamıştır. Sadece on sene Mısır'ı işgal eden Fransızlar, antik Mısır yazısını sökmüştür. Daha kötüsü de vardır; İran-Irak bölgesinde, Moğol istilasından önce, Sümerlerden itibaren gelişen, her medeniyetle büyüyen ve Abbasi Halifeliğinden en iyi günlerini yaşayan sulama sistemleri vardı. Bir önceki cümleden de anlaycağınız üzere Moğollar bu sistemi parçaladı ve bölgeyi dört yüz yıldan uzun süre yöneten Osmanlı tamir etmedi: İngilizler tamir etti. İran'daki çoğu bölüm onarılmadı, nu yüzden İran'ın çoğu bölgesi kurak ve insansız. Osmanlı askeri açıdan süper bir güçtü ama pek çok açıdan yetersizdi.

Bu yetersizlik için de Atatürk gibi bir dehanın çıkışı, sanki ilahi bir olaymış, kişinin  ilahi bir ilhamla, ya da böylesi bir deha ile tek başına karar verdiği eylemler gibi gelebilir. Bu şekil anlatıp, Neoosmalıların işine geldiği gibi, aslında birer faşist olan ve geleneksel Ülküclükten tek farkları Ateist-Tengrici ya da Seküler olmaları olan, kendilerine Ulusalcı da diyen yeni nesil ırkçıların da işine gelmekte. Buna göre de tek çeşit Atatürkçülük vardır ve Atatürk asla eleştirilemezdir. Onların Atatürkçülükleri milliyetçilik ve Atatürk'ün asla desteklemediği Turancılıktır.

Daha dün, beni uzun zamandır tanıyan bir arkaşadım, bana Atatürkçülerden uzak durmamı söyledi, bunu bana dedi. Atatürkçü diye Ulusalcı (Yılmaz Özdil, Banu Avar, Veryansıncılar vesaire) kast ediyormuş. Üç sene önce de başka bir arkadaş bana Ulu Solcu diyordu.

İngiliz şair Alexander Pope, yeni fikirler bulmak istiyorsanız, eski kitapları okuyun demiş. Ben de ne zamandır, şimdilerde tarih olan Tercüman gazetesinin, bir zamanlar bin bir klasik adı ile bastığı, Osmanlı dönemi kitaplarını okuyorum. Tercüman gazetesi, altmışlı, yetmişli, hatta seksenli yıllarda; Osmanlı döneminin, Osmanlı vatandaşı yazarların pek çok kitabı ve Osmanlı topraklarını gezeni Osmanlı üzerine fikir üretmiş yabancıların kitabını basmış; muhtemelen bazılarını ilk ve son kez kağıda basmış. Bu kitapları okurken, Atatürk'e ait pek çok fikirlerin ya da fikirlerin temellerini bu kitaplarda gördüm. Hafız Hakkı Paşa'nın, Bozgun adlı kitabı, bana bu yazıyı yazmaya itti. Paşa, Balkan savaşının korkunç yıkımından sonra, o yıkıntılar arasında, tekrar bir bozgun olmaması için neler yapılması gerektiğini düşünmüş ve yazmış; Atatürk'ü de çok etkilemiş. Bu sadece savaş taktikleri değil; savaştan sonra asker ve sivil halkı yönetme anlamında da bu kitaptan etkilenmiş.

Atatürk'e ait tüm devrimler, Atatürk'ten önce konuşulup,uzun uzun tartışılmış. Çok uzun zaman önce alfabe tartışmaları diye bir kitap okumuştum. Kitap, cumhuriyetin ilanından önce Latin harflerine karşı olan yazıların bir derlemesiydi. Bu kadar çok aleyhinde olunan bir şeyin, lehinde olanalar da çok olmalıydı. Latin harfleri Osmanlı'da kısmen de olsa kullanılıyordu. Osmanlı ülkesinde üretim yapan pek çok marka, Latin, daha doğrusu Fransız alfebesi ile markalarını yazıyordu. Padişah 3.Selim'in kız kardeşi Hatica Sultan, sevgilisi Fransız Mimar ve Peyzajcı,Antonie Ingace Melling'e, Latin harfleri ile Türkçe aşk mektupları yazmıştı.

Osmanlı'nın kurtarılması için fikir üretimini Jöntürklük olarak görecek olursak, bilinen en eski Jöntürk, Koçibey'dir. Duraklamanın nedenleri ile ilgili bir kitapçık yazmıştır. Osmanlı, Avrupa karşılığında üstün olmadığını ancak Karlofça antlaşması ile başlamış, ilk ciddi modernleşme o zamanlar başlamıştır. Fakat ülkenin mevcut statükosunun değişmesi halinde rantından ve mevkisinden olacak zümreler, Yeniçerileri de kullanarak sık sık isyan edip, yenilikleri engelledi. Yeniçeriler, esnaflarla beraber, her yeniliğin düşmanıydı. Son yüz yılında Yeniçerilerin çoğu asker değil, esnaftı. Osmanlıyı haraca bağlayan kocaman bir çete gibiydiler. Her köşe başını tutmuş, her şeysen rant sağlıyor, çoğu kez de bir bahane bulup, sefere gitmiyorlardı. En sonunda ocak tamamen kapatıldı.Kapatılması orduya hiç etki etmedi ve padişah, pek çok yeniliği yapmak için eli serbest kaldı. Osmanlı devlet ve dönüşümünde en büyük değişimler bu zamanda yapıldı. Bu zamanda da yeniliklerden yana aydın-memur sınıfı, yani Jöntürkler çıktı. Jöntürklüğün ana kaynağı Tercüme odası ve Galatasaray lisesiydi. 

Doksan üç harbi,  Sultan Abdülaziz'in ve 5.murad'ın tahttan indirilmesi gibi olaylar, ıslahatların ya da Franszıcasıyla reformların, padişahların tahtlarını da tehdit edebileceğini gösterdi. Osmanlı yenileşmesi böylece iki uçtan, muhalif Jöntürkler ve iktidardaki Abdülhamit rejimi olarak ilerleyecekti çünkü Osmanlı ailesi artık devleti yönetemiyordu. Diğer Avrupa monarşileri, Rusya hariç, meşruti monarşiydi. Rusya'da da kalabalık bir aristokrat topluluğu vardı. Buna rağmen Rus Çarlığı, az da olsa Osmanlı hanedanlığından  önce yıkıldı. 93 Harbide denen 1877-78 Osmanlı Rus savaşı, kazandığı zafer , toprak kazancı ve hatta müttefik kazancına rağmen, geri dönülmez bir ekonomik yıkıma sebep oldu. Osmanlı devleti ise o tarihe kadar sadece Rusya'nın sıcak denizlere inmesine engel olunması için İngiltere'nin desteğiyle ayakta duruyordu. Bu tarihten sonra, Almanya'nın desteği ile ayakta duracak ya da durur gibi yapacaktı.

Osmanlı ailesi de aslında fazlasıyla modern yaşam tarzını benimsemişti, siz bakmayın son dönemin uyduruk dizilerine. Özellikle Abdülhamid, klasik müzik sever, dedektiflik romanları okur, okutur (kendi dinlerdi), yeğeninin yazdıklarına göre Fransız konyağına düşkündü. Abdülhamit'in kızlarının bir tane bile türbanlı fotoğrafı yoktur. Son halife Abdülmecit'in, cumhuriyetin ilanından önce çekilmiş şapkalı fotoğrafı vardır. Abdülhamit'in Hakifeliğe ve Panislam'a sarılma nedeni, tahtını meşrulaştırmak ve en azından Müslüman tebasını Osmanlı devletine bağlamaktı. Tarikatları desteklemekle beraber, onları da kontrolünde tutmaya çalışırdı. O zamanlar Said-i Kürdi adını kullanan Said-i Nursi'yi akıl hastanesine kapatmıştı. Özellikle Balkanlarda, kilit noktalara Arnavutları getirdi, Alevi-Bektaşi topluluklarının bazı dergalarının tekrar kurulmasına izin verdi. Jöntürkler ise Abdülhamit'ten daha mezhepçiydi. Namık Kemal'in Cezmi, Ömer Seyfettin'in Pembe İncili Kaftan isimli eserleri, Abdülhamit'in Kızılbaşlara (Alevi kelimesi cumhuriyet dönemine aittir.) olan hoş görüsüne tepki olarak yazılmıştı. (Her iki romanın da (Pembe İncili Kaftan, kısa roman-novelladır) konusu hayalidir.

Jöntürk-Osmanlı düşüncesi, Abdülhamid'in otuz üç yıllık iktidarı ve on yıldan kısa İttihat veTerakki iktidarı süresince hızlı bir evrime uğradı. İlk Jöntürkler, fazlasıyla Osmanlıcı ve İslamcıydı. Rakıya düşkünlüğüyle tanınan Namık Kemal bile, beş vakit namazını kaçırmazdı ve dilimize Ulus-Nationality anlamına giren Miilet kelimesi, Arapça aslında dindaşlık, din birliği anlamındadır. Namık Kemal ve ilk Jöntürkler, halka dayanmayı, halk ile beraber devrim yapmayı düşünmezler. Paris komünü onlar için sadece mektupların gecikme sebebidir. Dilde sadeceleşme bu günkü görüşün aksine Jöntürklerce değil, sarayca başlatılmıştır ve ilk sadeleşme çabası meşhur Tanzimat Femanıdır. Saray, halkın kanunları, resmi bildirileri anlamamasından şikayetçidir. Biraz da istemeyerek, devlet yazışmalarındaki ağdalı Osmanlıcayı yavaş yavaş terk eder. İlk Jöntürkler ise çoğunlukla bürokrat ailelerden oluşan Saray Aristokrasisinin çocuklarıdır. Kullandıkları ağdalı Osmanlıca ile övünürler. Hatta Servet-i Fünuncular,  kullandıkları şiir dilini daha da ağırlaştırırlar. Geç kalmış Osmanlı ülkesinin modernleşmek için daha fazla okumuş memura ve subaya ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, genç Kurmay Yüzbaşı adayı Mustafa Kemal ve arkadaşlarını zindandan, belki de idamdan kurtarır. Zindandan çıkan Mustafa Kemal, Şam'daki beşinci orduda bulur kendisini.

Bir parantez olarak, Abdülhamit-Jöntürk ve Abdülhanmit-Muhafazakarlık ilişkileri hakkında da haddim olmayarak iki laf edeceğim. Abdülhamit çok az muhalifini idam ettirmiştir. Mithat Paşa için bile resmi bir idam fermanı yoktur. Paşa'nın Tuna (Kuzey Bulgaristan Civarı) valisiyken kurduğı Ziraat sandıklarını büyütmüş, günümüze gelerek Ziraat Bankasını oluşturdu. (Halen Ziraat şubelerinde Paşa'nın resmi bulunur.) Muhalif yazarı Teodor Kasap'ı, şahsi kütüphanecisi yapmıştı. Namık Kemal bile, Magosa'ya mahkum olarak gitmiş, mutasarrıfı, bu günkü anlamıyla kaymakamı olmuştu. Ölümüne yakın, Sakız adası kaymakamıyken, son yazılarında basbayağı Abdülhamit yandaşı olmuştu. Muhaliflerine her an barış eli uzatır, onlara memuriyetler verirdi. Abdülhamit'te,bu günlerde atfedilen ultra muahafazakar tipleme kimlik de hatalı. Cumhurbaşkanlığı Filarmoni orkestrasını o kurdurmuştu. Bazı Jöntürkler, İtalyan postanesinden gazete almaya kara çarşafla giderken yakalanınca, kara çarşafı yasaklamış; ilk resmi genelevin, bira ve rakı fabrikalarının ruhsatını vermişti.

Osmanlı'nın yetişmiş insan açığı, ülkenin dört bir yanında yeni okullar açılmasına, alt sınıftan subay ve memurların yetişmesine sebep oldu. Bu subay ve memurlar, Abdülhamit'in koyduğu din dersleri, günde bir kaç kere padişaha dua etme merasimlerine rağmen, Jöntürk oldu. Mustafa Kemal Atatürk'ün babası, sıradan bir gümrük memuru, başarısız bir kereste tüccarıydı. Böylesi alt sınıftan gelen aydınlarla Jöntürklük, dilde saflaşmaya doğru gitti.

Jöntürkler ve Osmanlı'nın Türkçüleşmesi de bu evrimleşmeyle oldu. Osmanlıcılık, Balkan savaşlarından sonra bitti, Türkten başka Osmanlı kalmadı. Modern nüfus kütüklerini 19.yy ortalarında oluşturan,  ilk tapu senedi 1875'de basılmış, okuma-yazma oranları acınası oranda, sanayisi olmayan, girdiği savaşlarda sürekli yenilen Osmanlı devletinin vatandaşı olmak, kimse için çekici değildi. Her toplum, başka bir imparatorluğun bir parçası olmadan, kendi küçük devletini kurma yarışına girmişti. İmparatorluklar da artık bir yerleri işgal etmek için emek harcamak yerine, kendi uydu mini devletini kurma yarışındaydı. İttihat ve Terakki çacuk öğrenmek ve uygulamak zorundaydı. Balkanlardaki isyaarda Türkler çok büyük katliamlara uğramıştı. Aynısı Anadoluda'da olmaktaydı. Şu anki Ermenistan devleti de 1905 Rus devrimi sırasında Müslüman katliamı ile kurulmuştu ve Ermenileri, Suriye'ye sürmek gerekliydi. Devlet sadece Türkler sayesinde ayaktaydı ve Türkleşmek gerekliydi. Osmanlı ailesi ise son döneminde sadece simgelsel, noterden halliceydi. Tarikatlar ve medreseler de artık sadece devlete yük olmaktaydı.

Atatürk'te bu olayların ve üretilen yeni fikirlerin ortamında yetişmişti. Kararları sadece kendine ait değil, arkadaşlarına da aitti. Bütün bunlar bir gelişimin sonucuydu ve gelişimde devam etti, halen de ediyor.

23 Temmuz 2026 Perşembe

YANDAŞINI YİYEN ZULÜM

 


Uzun süredir konuşulan bir şehir efsanesini, sebepleri ile açıklamak üzereyim. Evet, genel anlamda solcular daha müreffeh yaşıyor. Süper zenginlerin tamamı AQP'li ama süper fakirlerin de öyle. Orta halli ya da hali vakti yerinde olan insanların çoğu muhalif.

Sebebi de bu iktidarın, kendisine destek verenleri daha fazla fakir bırakması. Çünkü iktidar yalan söylüyor ve destekçileri bu yalanlara daha çok inanıyor, beklentiye giriyor.

Bunu şöyle bir örnekle anlatayım. Şimdi bir işe on kişi var ve bin kişi başvurdu ise bini de AqP'den en az birini tanıyordur, beş yüzü en az iki tane tanıyordur ve iki yüz tanesinin işi garantidir. Sonuç yüzlerce kişi için hayal kırıklığıdır. Sonra neden eskisi gibi alkışlar yok diye sitem ediyorlar. Sürekli AqP'li birilerinden yardım ve torpil-adam kayırma beklentileri,  sürekli AqP'li birilerinden küsüşler birbirini izliyorlar. İstiyorlar ki bu yağmanın paylaşımında ortaklar artsın, ganimet eşit üleştirilsin. 

Oysa zaman geçtikçe ortaklar azalır, büyük ortaklar daha büyük pay alır. Yağma arttıkça hırs da artar çünkü. Oysa o yağmadan pay isteyenler de her geçen gün artar. Bu da iç kavgayı kızıştırır.

Sosyal medyada yoksulum, açım ama AqP'liyim diyenler, çalıyor ama çalışıyor diyenler, bu yağmadan pay ya da daha fazla pay isteyenlerdir. Yetişkinler ve yaşlılar halen beklemede, oysa gençler bıkkın ve umutsuz.

Muhalifler ise CHP'li belediyelerden de çok şey beklemeyip, işine bakıyor. Döviz yükseleceğini ve krizleri önceden tahmin edip, kendince doğru yatırımları yapıyor. Bu sebeple de, kısmen de olsa daha iyi durumda oluyorlar.

Kadına şiddet haberlerinde çok nadir sosyal demokrat-solcu  birileri çıkıyor, çıktımı da Aktroller davul-zurna ile duyuruyorlar. Ancak  bu tür aile içi-kadına şiddet ve benzeri vakaların hangi cenahtan geldiğini görmek için gündüz kuşağında Müge Anlı başta olmak üzere gündüz kuşağı programlarını izleyerek de görebilirsiniz.

Hızlandırılmış yeni Osmanlıcık kursumuzda en son Damat hallini de gördük, kaldı yeniçeri-sipahi ayaklanması. Ülkücülerin kazan kaldırması da yakındır, zaten çoğu Bahçeli'ye diş bilemekte. Çünkü 2002 öncesinde sağlık ve iç işleri başta olmak üzere şimdilerde tarikatlara ait pek çok bakanlık, genel müdürlük ve müdürlük, bir zamanlar Ülkücülerin elindeydi ve şimdi o mevkileri ve mevzileri geri istiyorlar. Bahçeli istemese de, Ülkü ocaklılar geri istiyor. 

Osmanlı ya da diğer yağmacı ideolojilerde de farklı olmadı bu. Yavuz Sultan Selim, sekiz yılda ülkesinin yüz ölçümünü iki kat arttırdı ama bu sekiz yılda o kadar çok devlet görevlisinin kafasını uçurdu ki, Yavuza vezir olasın diye bir beddua bile çıktı.