16 Ağustos 2026 Pazar

KENANİZM NEDİR 4-SOL OLMASINDA NE OLURSA OLSUN



12 Eylülün bazı tavırları halen yaşamak bir yana, gelişmekte. Bazıları çok açık, bazıları sessizce oluyor, dikkat etmeden anlamıyorsunuz. Darbe rejimi ilk başta hem sağa, hem sola darbe vurma iddiasındaydı. Sonra TRT ve Kenan Evren'in nutukları, sadece sola saldırmaya başladı. Tek kanallı televizyon, her akşam çökertilen Marksist-Leninist bir örgütten bahsediyordu. Sonra gazeteler bu akıma katıldı.O zamanlar, gerçi halen de biraz öyle, her gazetede bolca köşe yazarı olurdu. Bunların önemli bir kısmının tek işi sol aleyhine bir şeyler yazmaktı. Hemen hemen her gün, aynı şeyleri yazarlardı; en ünlülleri Rauf Tamer ve Engin Ardıç'tı. Rauf Tamer, bir rüşvete aracılık ettikten sonra Milliyet gaztesinden kovuldu, sonra ölene kadar Posta gazetesinde, her gün aynı şeyleri yazarak ömrünü tamamladı. Engin Ardıç'da Sabah'tan Star (Uzan ailesinin) gazetesine geçene kadar SHP-CHP aleyhine yazıp, dururken, bir arabam bile yok diye ağladı arada. Bir otomobili hak edecek ne yapmıştır, bunu yazmamıştır. Yıllarca tek röportajı, haberi ya da farklı bir yorumu yayınlanmamış, anca sol aleyhine hakaretler, grev yapan, hak arayanlara hakaretler, en nihayetinde oğrluna pantolon alamayıp , intihar eden bir babaya hakaret gibi yazılarla ömrünü tamamlamıştır. 2002'den sonra bu gibi yazarlar, Aqp yandaşı olmuştur. Bir dönem Türk basının yarıdan fazlasını tek başına elinde tutan Aydın Doğan, her gazete ve dergisine, en az bir tane, işi sadece SHP-CHP kötülemek olan yazar atamıştır.

Sonra bu karşı oluş, SHP-CHP olmasında ne olursa olsuna dönmüştür. Bazı yazar ve siyasilerin geçmişine bakalım. Doğu Perinçek; Hayatına Marksist-Leninist olarak başladı, Maoist olarak devam etti. Seksenlerin sonunda Perinçekcilerin Aydınlık yayını (kah gazete, kah dergidir), Kurtarılmış Bölgeler yazı dizisiyle, Fatsa başta olmak üzere, opreasyonlara yol gösterdi. MHP ve Yan Örgütleri yazı dizisi, 12 Eylül rejiminin MHP ve Yan Örgütleri davasının iddanamesi gibiydi. Seksenli ve doksanlı yıllarda Aydınlık ve İki bine doğru, Pqq destekçisi ve ordu düşmanıydı. İki binli yıllarda birden bire Faşizan Atatürkçü oldu, artık Kürt böreğine bile karşıydı. Ulusalcılık dediğimiz akımın kurucusu sayılabilinir. Pensilvanyalı hocanın çok ateşli düşmanıyken, Türkçe olimpiyatlarının onur konuğu olmuştur. Şimdilerde mevcut iktidar blogunun bir parçası da oldu. Bütün bu süreç içerisinde daima düşman olduğu tek grup vardı,  SHP-CHP; her daim SHP-CHP bloğu aleyhine yazılar yazdı. 2026 yılı itibarı ile 84 yıllık ömründe, sık sık konum değiştirse de, o konumdan CHP'ye saldırdı. Benzer bir durum Nihat Genç için söyleyelim; altmış dokuz yıllık hayatında, gençliği büyük ölçüde sağcı kurumlarda, özellikle Ülkü Ocaklarında geçti. 12 Eylül'den sonra  bir sürü solcu, dağcı olurken; o solcu, hem de Marksist oldu. Leman'da yazdığı yıllarda ÖDP (şimdiki Sol Parti) ve HADEP (şimdiki Dem parti) sempatizanıydı. En son Zafer partili oldu.O da hayatı boyunca SHP-CHP aleyhine yazdı ve son yıllarını İmamoğlu aleyhine yazarak geçirdi.

Bu tavır, uzun süre genel bir tavır olarak, sağ parti ve iktidarları eleştirirken bile sürdü, hatta sürüyor. Bir problemi anlattıktan sonra, açıkça ona neden olan sağ partiyi eleştirmek yerine, solu eleştirmek, özellikle de CHP'ye sataşmak adeti halen mevcut. Sorunun kaynağı ile alakası olmasa bile CHP ya da sol, alternatif olmadığı için suçlanıyor. Geçen gün Youtube'da, ara ara videolarını izlediğim bir Faşist'in videosuna denk geldim. İspanya'nın Ağustos 2026 başında yaşadığı göçmen krizinde, şu anki başbakanının Sosyalist olması sebebi ile CHP'ye ve göçmen karşıtlığı yapan insan hakları savunucularına laf atıyor. Ülkeye ne idiği belirisiz milyonlarca göçmeni, sığınmacıyı ve kayıt dışı yabancıyı dolduran iktidar bloğuna laf etmiyor.

Bu sol olmasın da ne olursa olsun zihniyeti, 2002!de Aqp'yi iktidara getiren ve halen de iktidarda kalmasını sağlayan zihniyettir, kökeni de 12 Eylül rejimidir.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

SİVASLI KADIN GÖBELS



Bu olayı yıllarca hikaye etmeyi, uzun uzun anlatmayı, hatta novella denen kısa romanlardan biri yapmayı hep istedim. İstedikçe de erteledim, zira acı verici olaylardı. Bir atarfı ile çok basit, diğer tarafı ile çok karışık olaylardı. Böyle olaylar ve anılar tazeyken zor yazılıyor, çünkü sana yönelik suçlama var; eskiyince de hem unutuyor, hem de suçlamalar değerden düşüyor. Anlatmak daha da kolaylaşıyor. Şunu fark ettim ki bu olayların ana fikrini en baştan yazmalıyım. Hani malum propaganda generalinin bir sözü var ya, büyük yalan söyle, bağıra bağıra yalan söyle, asla geri çekilme, yalan ortaya çıkarsa daha büyüğünü söyle; işte onun bir örneğini anlatacağım size.

Bu hikayenin başlığı aslında dört numara olacaktı; biz apartmanın giriş katında, bir numarada oturuyorduk, onlar bir üstte, dört numaradaydılar. Benim ilkokul yıllarım boyunca ailecek, şimdilerde Dikmen Vadisi olan, etrafı lüks konutlarla çevrili park alanının eski hali olan Dikmen Deresi'den bir gecekonduda kiracıydık. Babam, Hürriyet Caddesinde, eskiden çeşme ve boş arazi olan, şimdilerde bir part olan Yöntem apartmanının yanındaki bu daireyi, yanılmıyorsam ben beşinci sınıft ikinci dönemin sonlarına doğru almıştı. Orta okul yıllarım bu evde geçti. Bu aile ile en başta iyi komşuluk ilişkileri içindeydik. beş kardeştiler, üçü erkek, ikisi kız. Erkeklerin en büyüğü asker ya da askerliği yakındı zira babaları öldüğünde askerdeydi ya da bir ara uzunca bir süre askerdeydi. Doksanlarda ve iki binlerde askerlik, kısa bir süre on beş aya inse de, fakülte mezunlarında asteğmense on altı ay, erse sekiz ay, diğerlerine on sekiz aydı. İki oğlunun yaşları bana yakındı, Metin, bir kaç yaş büyük, Çetin, bir kaç yaş küçüktü. Onlarl oyun oynadığımı hatırlıyorum. Bir kaç kere evlerine misafir olmuş, onlar da bize misafir gelmişti. Bu aileden adlarını tek hatırladığım bu ikisiydi, soy adlarını hatırlıyorum ama yazmak istemiyorum. En küçük kızlarına, o zamanların popüler bir dizisinden dolayı Ester dediğimizi hatırlıyorum. Olayların baş kahramanına  ben bayan Göbels diyeceğim, annem zebani derdi. boyu bir elli civarında, suratı bumburuşul, en büyük çocuğu yirmilerinde olmakla beraber, kaç yaşında olduğunu tahmin etmenizin zor olduğu birisiydi. Sanki yetmişli, seksenli yaşlarında gibi dururdu ama otuzlu yaşlarında biri gibi dinç ve hareketliydi.

Her şey ailenin babası, Göbels hanımın kocası ve ailenin ölmesi ile başladı. Bu şahıs bir inşaat işçisi ve bekçisiydi. Nasıl biri olduğunu hatırlamıyorum, aradan çok zaman geçmiş. Ölüsünü de hiç görmedim. Babam görmüş, her tarafı yara içinde, çok kötü bir durumdaymış. Elinde bir çuval, bir de el feneriyle, kereste kırıklarını toplamaya çalışırken, göremediği bir boşluğa basıp, ucu betonlanmamış inşaat demirlerinin üzerine düşmüş, demirler bir kazık gibi bedenine saplanmıştı. Topladığı tahtalar, kalıp tahların uclarından kesilen küçük parçalardı. O parça tahtaları, kışın sobada, yazın mangalda yakmak için almıştı. O yıllarda apartmanların çoğu sobalıydı. Doksanlar sonu, iki binler başı doğal gaz gelene kadar öyle kaldı, bu dediklerim, 1986 ya da 87 yılı ile ilgili. Cesedi sabaha kadar orada kalmış.Ankara'da pek tanıdıkları da yoktu ve gömülmesi ile ilgili işlemlerin çoğunu rahmetli babam takip etti.

Asıl hikaye de bundan sonra başladı. Babamın o zamanlar harfiyat kamyonu vardı ve çoğu kez şehir dışında harfiyat işlerine giderdi. Bir kaç güne de işine gitti ve zaman da yaz tatiliydi. Önce bize karşı surat asma ve tavır alma başladı. Babam işine gidince ilk kavga başladı. Dört beş kişi bağırıp, çağırım kapımıza dayandı. Kapımızı kilitlediler, bunar rağmen omuzladılar, kapı kırılmadı ama kırılmadı. O olaydan sonra bayan Göbels, büyük bir yalan uydurdu ve ölene kadar o yalanı tekrarladı. O sıralarda il dışında (galiba Kütahya, Tavşanlı'ydı. Babam, kamyonculuğunun son yıllarını Ankara şehir merkezinde geçirmişti, ondan önce de hep Tavşanlı'ydı. Kadın ve çocuklarını saldırıları arka arkaya, çeşitli fasıllarla devam etti.Büyük kavgalar ve olaylar oldu, hepsini ya da çoğunu anlatmayacağım gibi, hiç birini de yazmamaya karar verdim. Bir yalanı, yalan olduğunu belirtseniz bile, tekrarlandıkça insana gerçek gibi geliyor. Babamın Kütahya, Tavşanlı'dan gelip, gecenin bir saatinde, inşaat bekçiliği yapan bir adamı öldürdüğü ve bunu geçerli bir sebebi yokken yapması gibi saçmalık, yıllar sonra ne kadar inandırıcı olabilir ki, diyeceksiniz. Dul bir kadının, beş çocuğuyla bunu sürekli tekrarladığını ve sürekli bol gürültülü kavgalar çıkardığını düşünün. Bu sadece fiziksel saldırı değil, bir itibar suikastı aynı zamanda.

Bu kadın neden başkasını değil de bizi kurban seçti; ilk olarak yakındık, onlar birinci katta ve dört numaraydı, biz giriş katta ve bir numaradaydık; babamın Mart-Nisan'dan, Eylül Ekim'e kadar harfiyat için il dışında olmasıydı. En büyük erkek olarak ben, yedi ya da sekizinci sınftaydım; dokuzuncu sınıftayken, yaklaşık bir buçuk kilometre ötede başka bir eve taşındık. Bizim eve o kadar çok akraba da gelip, gitmiyordu, bu da onlar için bir avantajdı. Bize yakın oturan iki akrabamız vardı; biri , İsmail amcam trafik kazası geçirmiş ve belden aşağısı gelç kalmıştı; diğeri de kuzenim ve babama yakın yaşta olan Rıza abimdi o da bu sürecin bir yerlerinde uzağa taşındı. Apartmandaki diğer aileler, çoğunlukla devlet memuru ve Sünni'ydi; Onlar da Alevi'ydi ve güçleri başka bir Alevi aileye yetiyordu.

Taşınmamıza kadar süreçte pek çok şey değişti.Göbels'in en büyük oğlu askerden geldi, apartmanın girişindeki tüpçüde çalışmaya başladı; sonra nişanlandı. Ben sekizinci sınıfta kalmama rağmen liseye başladım, dokuzuncu sınıfta da kaldım. İlk kız kardeşim Sıhiye'deki Zübeyde Hanım Kız Meslek lisesinde okumaya başladım. Küçük kız kardeşim orta okula, en küçüğümüz de ilk okulua başadı. Babam harfiyatçılığı bir süre şehir dışı yerine, Ankara şehir içinde yaptı. Sonra kamyonu satıp, bir süre faiz işi yaptı, en sonunda mermer tüccarı oldu. Bayan Göbelsîn çocuklarından en büyüğü askerden geldi ve nişanlandı, sonrasında biz taşındık, evlenip, evlenmediklerini bilmiyorum, o zamanlar öğrenmişsem de hatırlamıyorum. Metin, orta okuldan sonra evimizin hemen karşısındaki sokakta buluna berbere çırak oldu, Çetin, liseye devam etti, diğer kardeşlere ne olduğunu bilmiyorum. Biz ailecek yaklaşık bir ya da bir buçuk kilometre kadar ötede,Sinan caddesinde bir eve kiracı gittik. Çetin'le aynı lisede okuduk, hatta küçük kızkardeşimle aynı dönemdeydiler. Fakat araya mesafe girince be artık babam Ankara'da, şehir içinde çalışmaya başlayınca bize saldıramaz oldular. Gene de bize yakın kişilere ulaşp, babamı katillikle itham ettiler. Sonra bunu da bıraktılar. Çok sonra, benim Göbels, annemin Zebani dediği kadın, yani evin annesi kalpten gitti. Geriye bize yaşattıklarının soluk izi kaldı.

Bu kadına bayan Göbels diyorum çünkü bizden nefret etmek için, son nefesine kadar büyük yalanını, çocukları ile yüksek sesle haykırdı ve süreki daha büyük yalanlar söyledi. Ailecek yıllar sonra Dikmen caddesinde, eski evimize daha yakın bir eve taşındık, halen orada yaşamaktayız. En küçüğümüz ve babam öldü. Bir kardeşimizi Ankara dışında, diğerlerimiz Ankara'da ve Dikmen'deyiz. Hatta arada Hürriyet caddesinde, eski evimizin önünden geçiyorum ve nedense hiç rastlamıyorum. Göbels, ya da Zebani hanımın öldüğünü duyduk çok sonra.

ÖYLE KOLAY GİTMEYECEKLER AMA MUTLAKA GİDECEKLER



İktidar partisi hızla oy ve destek kaybetmekte, özellikle son nesilde. Gene de çok yolumuz var. Bunlar iktidara kolay gelmediler, kolay da gitmeyecekler.
6 Haziran seçimlerini kabul etmedikleri gibi gelecekteki seçimleri de öyle kolay kabul etmeyecekler. İktidarda kalabilmek için kalabalıklar arasında bomba patlatanlar, daha fazlasını da yapmaya eğilimlidir ve yapacaklar da.
Şu anda iktidarı kaybetmenin ihtimali bile onları delirtmekte. Son sosyal medya düzenlemesinin ve sosyal medyaya öfkesinin sebebinin gelinine yapılan saldırı olmadığı herkesin malumu. Önce oy moy yok mesajları, sonra dislike yağmuru derken Z kuşağı denen son nesil gençliği kaybettiğini anladı. 
Onlarca saat zorunlu ve zorunlu seçmeli din dersi, milyarlarca lira-dolara mal olan  yandaş yayımlar boşa gidiyor. Sosyal medya gençlerden saklanmak isteneni, gençlerin gözüne sokuyor. 
Sosyal medyayı daha önce de kapatmaya çalıştı, başaramadı. Şu an gerçekten kapatma çabasında mı, yoksa göz dağı vermeye mi çalışıyor, belli değil.
Baroların isyanı dinmiyor. Sadece baroları,  odaları ezmek yetmez, tüm toplumu ezmeli ki bir süre daha iktidar rahat etsin.
Fakat geleceği olmayan kuşağı korkutmak kolay değil. Korkaklık da cesaret gibi küçük yaşta eğitim ister. Bizim nesil 12 eylülü,  Çiller dönemi beyaz torosları falan yaşadı. Bu nesil ise her şeye daha yeni başlıyro.
Kötü gidişatlarını kabul etmedikleri gibi,  seçimleri de kabul etmeyecekler, belki seçime bile gitmeyecekler. Seçimlerde %1'e düşseler bile kabullenmeyecekler. Çünkü muhalefet olamazlar, iktidardan düşemezler, aksi halde yok olurlar.
Her şeye rağmen iktidardan gidecekler ama devlet kadrolarına yerleştirdikleri süprüntüler, ihale dağıttıkları hırsızlar, iktidarı kaybetmeyi uzun süre kabul edemeyecekler. Onları devlet kadrolarından sökmek zor ve zahmetli olacak.
Her şey bir yana, pek çok sağcı, iktidardan düşme ihtimalinin kokusunu aldı ve iktidar sonrasında tekrar geri dönmeyi sağlayacak kumpas ve ayak oyunlarını şimdiden planlıyorlar.
Lakin biz,  1945'de olduğu gibi bir daha asla diyeceğiz.

9 Ağustos 2026 Pazar

YIKILACAKLAR LİSTESİ



Bu iktidar gittiğinde yapılacak çok şey var ama yıkılacak çok şeyde var. Ben aklıma gelenleri maddeler halinde sıralayayım:
1)Yakılan ormanların yerine yapılan binalar, ne kadar büyük olursa olsun, otel de olsa, ev de olsa, hatta askeri bina olsa bile yıkılmalıdır.  Yerlerine Yagerekirse toprak dökerek orman ekilmelidir.Ormanların işgal edilmeyeceği öğrenilmelidir.
2)Yarım bırakılmış binalara da aynısını yapmalıdır. Yıkılmalı, tekrar tarlaya, meraya,  ormana dönüştürmelidir.
3)Türedi zenginler yurt dışına kaçmışsa, köşkleri sarayları ve tamamen boşalmışsa apartmanları yıkılıp, yerine ağaç dikilmelidir.
4) Katarlılara ve diğer yabancılara satılanlar geri alınacak. Bunun için işletilemez hale getirilecek ve yabancı sahiplerine Türkiye'ye giriş yasağı  uygulanacağı gibi, Türk çalışanlarına da çalışma fırsatı verilmeyecek.
5)12 Eylülden itibaren,  yolsuzluk dosyaları tek tek açılacak ve gerekirse torunlarından bile tahsil edinilecek.
6)Devlet Resim ve Heykel müzesindeki kayıp eserler bulunmasa bile her sorumludan, gerekirse sorumlularından en ağır cezalar tahsil edilecek.
7)Av, haşaratla mücadele geçim amacı (balık ve su ürünleri) hariç yasaklanacak. Tüm av tüfekleri toplanılacak.
8)Havai fişek kullanımı ve satışı yasaklanacak.

8 Ağustos 2026 Cumartesi

ALTINCI FİLO (VELİ KARACA)



 Ayşe: 21 Ocak 1971

Pazar akşamı:22.45'de

Rodyoda seni dinledim

6. filo finoları (köpekleri) yüzünden

Yediğin jopun acısı ile

Ağlıyarak diyordun ki;

Konuşamam perişanım.

Perişan bir düzenin

Perişan kadrolarının

Saldırıları karşısında

Yıkılmak perişanlık değil

Kalk doğrul

Al kınalı eline

Ezilenlerin süpürgesini

Sakat ayağını sürüye sürüye,

Sendeleyerek yürüye yürüye,

6.Filo finolarının kirlettiği,

Yolları bir bir temizle,

O yollardan,

Halka ulaşmak için

Hüda'ya bağlı askerler geçecek,

Tüm ezilmişler, 

O kınalı ellerinden

Hürriyet şerbeti içecek

21 OCAK 1971 

6 Ağustos 2026 Perşembe

BEYAZ YAKALILARIN VAHŞİ KAPİTALİZM KABUSU



Sosyalist-Komünist anlatılarda işçi sınıfı daha doğrusu aç adam anlamına gelen proleterya sınıfı hep mavi yakalılardır. 19. ve 20. yüz yıl roman ve hikayelerindeki insanlar onlardır.  Fabrikalarda, madenlerde, tarlalarda, şantiyelerde, yer yer günde on beş on altı saat çalışanlar onlardır. Beyaz yakalılarsa o zamanlar küçük burjuvalardır. Yazın serin, kışın sıcak yazıhanelerde, kahvelerini höpürdete höpürdete çalışır, mavi yakaları arada bir teftiş eder, onlarla usta başları aracılığı ile denetlerlerdi. Onlara genelde küçük burjuva denilirdi. Maaaşları iyi, işsizlik korkuları düşük, mesaileri azdı. Küçük burjuva deyimi özellikle onlar için kullanılırdı.

Zaman içinde, özellikle sanayileşmiş batı ülkelerinde mavi yakalı işçilerin durumu yavaş yavaş düzeldi. Mavi yakalıların, yani işçilerin maaşları, Avrupa ve Kuzey Amerika'da o kadar arttı ki bu ülkelerin dev şirketleri fabrikalarını Asya ve Latin Amerika ülkelerine taşıdı, kendi elleri ile bu ülkeleri sanayileştirdi. Teknoloji geliştikçe, beyaz yakalıya ihtiyaç arttı. Bunun içinde üniversite sayıları arttı. Artık koca bir fabrika ya da madene bir ya da bir kaç mühendis bakmıyordu, çok daha fazla mühendise, teknikere, teknisyene ihtiyaç vardı. Bu yüzden de üniversiteler, liseler çoğaltıldı, dünyanın her yerine yeni okullar açıldı. Her işe aynı kalite beyaz yakalı gerekmediğinden, bu okullarda değişik kalitedeydiler. Gene de bu yüz yılın başı, yani iki binlere kadar üniversite mezunlarının durumu, yavaş yavaş kötüleşse de iyiydi. Her üniversiteden değilse bile, iyi üniversitelerden mezun olarnların önü açıktı. Doksanların başlarına Yuppie denen, üniversiteden mezun olur olmaz  kariyer inşa etmiş, çok para kazanan beyaz yakalılar grupları vardı.

Sorun ünivetsitelerin çoğalmasının, bilgisayar teknolojisi ile beraber gelişmesi oldu. Yapay zekadan evvel, paket programlar, hesap işlerinin hızlanmasını sağladı. Bir zamanlar, bir grup bir ayda hesapladığı hesaplamaları, paket programlar bir kaç saatte tamamalar oldu iki binli yılların başlarında. Mühendisliğin simgesi olan T cetvelleri, çizim masaları, ince uçlı Roting kalem setleri kayboldu, çünkü artık çizim programları vardı. O vakte kadar teknoloji, mavi yakalıların işini elinden alıyordu. Doksanlardaki ekonomik krizlerde işçi çıkaran fabrikalar, sendikaların elini çok güçlendiren Ford'cu band sistemi yerine. işçi sayısını inanılmaz azaltacak band sistermine geçmiş, traktör ve biçerdöverle pek çok tarım işçisi işsiz kalmıştı ve buna benzer bir dolu örnek vardır. Bilgisayar çağı ile artık masa başı hesaap-çizim işleri fazlası ile hızlı ve çabuk olmaya başladı. İşin kötüsü bilgisayar teknolojisi hızla ilerlemeye başladı.

Bu ilerleme sadece işlerin daha az kişi ile yapılmasını sağlamadı, her yerden yapılmasını sağladı; artık büroya gitmenize gerek yoktur. Böylece mesai saati kavramınız da yok olur, her an parton, yönetici ve ya müşteri tarafından aranabilirsiniz. Mavi yakalı en azından evinde rahattır, onu iş dönmesi için zaman gereklidir, araç gereklidir. Oysa beyaz yakalı, dünyanın öbür ucunda da olsa, internet bağlantısı olan her yerden işini yapabilir. Bu da işi daha kaçınılmaz yapıyor.

Sonuçta Türk beyaz yakalısı da iş dünyasında çok bunaldığında, mavi yakalıların yaptıklarını yapıyor. Pek çok beyaz yakalı, işini bırakıp, köyüne dönüyor, ya da bir köye yerleşip, çiftçilik yapıyor; bunu eskiden mavi yakalılar yapardı. Eskiden mavi yakalılar okur, beyaz yakaya geçerdi; şimdi tersi: mühendis adam kamyon sürmeyi öğreniyor. Pek çok beyaz yakalı, yurt dışına çıkıp, mavi yakalı işleri yapıyor. İngilizce öğretmeni kadın, Barbados adasında pazarcılık yapıyor. Geçen de üç ODTÜ'lü gencin, Almanya'da bulaşıkçılık yaptığını öğrenmiştim. 28 yılın ardından emekli olmuş bir öğretmen olarak şunu söyleyebilirim, geliri aynıysa, bulaşıkçılık ya da pazarcılık, özel sektörde öğretmenlik yapmaktan daha kolay; sınıf öğretmenliği ve okul öncesi öğretmenliği, devlette de çok zor; Watsapp grupları, sosyal medya derken, mesai kavramınız yok. Özel okullarda da ya tatili yok; hatta devletin proje okullarında yaz kursları yaygınlaşmaya başladı.

Konu öğretmenlik değil, diğer beyaz yakalı gruplar için de eziyet aynı ve muhtemelen daha fazlası; evden süreki mesajlaşmalar, gereksiz uzayan toplantılar ve bazen hiç bir iş yapmadan yazıhanede saatlerce fazla mesai yapmalar, çalışma hayatı giderek çekilmez oldu. Artık okuyarak, kapitalizmin vahşetinden ve zorbalığından kurtulma imkanı kalmadı.

4 Ağustos 2026 Salı

NEFRET VE ÖFKE EKSİKLİĞİ



 Doğruluğundan emin değilim ve nerede okuduğumdan ya da duyduğumdan emin değilim; Malcom X ya da başka bir siyasi Siyahi lider, bir keresinde, Beyazlardan yeterince nefret edemiyoruz, demiş. Dajango filminde de Leonarda Di Caprio'nun rol verdiği karakter, zenciler neden kafamızı kesmiyor, hayret ediyorum demişti. Kölelik denilince aklımıza Kuzey ve Güney Amerika kıtaları boyunca köle edilen Siyahiler gelir. Bunun tek sebebi, Kunta Kinte, Köle İsaura, Kunta Kinte dizileri ya da benzeri filmler falan değildir; bu kölelik, insanlık tarihindeki en kötü kölelik türü olmuştur. Milyonlarca insan, Afrika'nın bir yerlerinden zorla alıkoyulmuş, Atlas Okyanusunun ötesinde, kilometrelerce öteye götürüldü, zorla çaıştırılıdı, kimlikleri ve gelecekleri yok edildi. 1865'de İç savaş bitse de, kölelik bitmedi, şekil değiştirdi. Polisler siyahileri yok yere serserilikten tutuklayıp, mahkum olarak beyazların işlerinde çalıştırdı. Yüzlerce yıl vatandaş yaptırılmadılar, jür, hakim, savcı, polis ve subay yaptırılmadılar. Oysa Atina, Korint gibi pek çok Yunan şehrinde polislik-jandarmalık denen işi, bir kaç subay-amir dışında, devlete ait köleler yapardı.(Düşünsenize; Amerika Birleşik Devletlerinde bir şehirde, bir kaç amir-komiser dışında tüm polislerin zenci olduğunu. Hakiki kabus olur, onlar için.) Tarih boyunca kölelik hep oldu, hatta halen var; en iğrenç ve katlanılmazı Amerika'da olandı. Bir de eski dönemde özgür olan köleler,  diğer insanlarla aynı haklara sahip olurdu; Amerika'daysa teninin renginden dolayı, Malcon X'in yaşadığı yıllarda halen ikinci sınıftı. Buna rağmen Siyahileri (Zanzibar adasından dolayı-zincirden dolayı da olabilir, bu adın kökeni ile ilgili rivayetler çeşitli-Zenci, Nijerya'dan dolayı Negro ve Habeşistan denen bu insanlar, halen vatandaşlık hakları için örgütlenememesini nefret azlığına bağlıyordu. Bu durumu, İngiliz egemenliği zamanında Hindistan için Muhammed İkbal hissetmişti. Bizim Hintliler (O zamanlar Pakistan, Hindistan'ın bir parçasıydı), İngilizler Hindistan'ı terk etse bile, taştan, çamurdan İngiliz yapar, hizmet eder, demişti.

İnsan bilgisayar gibi sadece matematiksel bir mantıkla düşünmez, duygularıyla da düşünür. Bazı şeyleri anlamamız için o şeyleri sevmemiz ya da nefret etmemiz gerekir. Bu empati, yani kendimizi mazlum yerine koymak ile aynı şey değildir; sadece o mazlum adına değil, dünyanın kötü bir yer olmasına karşı olmaktır. Bu duyguyu yoğun ve uzun süre yaşamaktır. Bunun için de güçlü bir hafızaya sahip olunmalı ve sık sık anmalar yapmalı ve sanatın da konusu yapılmalıdır. Amerika, yaklaşık otuz -kırk yılda bir, Pearl Harbour baskını ve Omaha plajı çıkarması filmi yapıyor. Bol bol savaş filmi yapıyor. Bunların amacı sadece para kazanmak ya da Amerikan gücünü dünyaya tanıtmak değil, o ülkenimn düşmanlarına karşı nefret duygusunu; dünyayı kurtarmanın kahramanlık duygusunu da korumak. Aleviler olarak hangi katliamın filmini yapabildik. Madımak Carinan'nın Günlüğü filmini iki kere sinemada izledim, bence mükemmel bir filmdi. Ekşisözlük merkezli bir sosyal medya lincinin kurbanı oldu, sebebi de katliamı konu almasıydı, otobüs sahnesinde anlatılan fıkrayı bahane ettiler. Oysa Süleyman Demirel hakkında böyle fıkralar hep anlatılırdı. Asıl istenmeyen şey, bu filmin olmasıydı. Böylece katliam, pek çok katliam gibi unutulacaktı ve kısmen başarılı da oldular. 2 Temmuz anmaları her sene biraz daha sönükleşiyor.Muhalif kanallarda bile uzun zamandır Maraş-Çorum katliamları ile ilgili program yapılmıyor. Herkes bu olayları sağ-sol kavgası, Ülkücülerin Alevi düşmanlığının sebebini de Alevilerin solcu olması olduğunu sanıyor. Oysa Milas, Ula ve Aydın'da katliamlar daha 1961'de sağ-sol kültğrü tam oluşmamışken olmuştu. İlk saldırıların olduğu 1956-57 gibi tarihlerde Alevilerin çoğu Demokrat Partiye oy veriyordu. Biz kendi tarihimizi yazmadığımız, anlatmadığımız için bizim yerimize tarih yazılıyor. 12 Eylül rejimi, Alevilere yaptığının azıcığını Kürtlere yaptı ve terör önce tüm Güney Doğu'yu, sonra tüm Türkiye'yi sardı. Diyarbakır cezaevinin işkenceci başı Esat Oktay Yıldıran, adını değiştirip, yüzünü tanısa da sesinden tanıdı ve bindiği otobüste vuruldu. Son sözü, ben Esat Oktay Yıldıran değilim oldu.

Pek çok Alevi ise sisteme karşı öfkesini Marksist-Leninist örgütler ile, Kürt olmadığı halde Pqq'da buldu. Aleviler olarak o kadar katledildiğimiz halde intikam peşine düşmedik, çünkü yeterince öfkelenmedik, yeterince nefret etmedik. Onların bize nefretinin sistematik olduğunu anlamadık. Oysa her katliam, uzun süreli bir hazırlığın ürünüdür, bir anlık öfkenin değil.2 Temmuz 1993'de hedef Aziz Nesin falan değildi, tüm Sivas ilindeki Alevi yerleşimleriydi; Muhsin Yazıcığlu ve Temel Karamollaoğlu'nun asıl hedefi 1978 'de Maraş'da yapıldığı gibi bir katlaim yapmaktı; hem de SHP iktidar ortağıyken. Kendimize itiraf edemesek bile, 5 Temmuz 1993, Başbağlar katliamı olmasaydı, bunu gerçekleştirebilirlerdi. Pqq'nın hedefi, oluşan nefreti, kendisine sempatiye çevirmekti. Sağcılar bunu anladı ve Kürt sorunu ile Alevi sorununu ayırmak için Cem vakfını kurdurdu. O zamanlar ülke, Siyasal İslam'ın iktidarına hazırlanıyordu. 1995 yılında Refah Partisinin seçimleri kazanmasından sonra Mehmet Barlas, Sabah gazetesiindeki bir köşe yazısı ile bunun başlangıcını yapmıştı. Aynı yıl, 1995'de olan Gazi Mahallesi progromu, Alevilere sıpındıkları büyük şehirlerde de rahat bırakmama planıydı. Güner Ümit ve Mehmet Ali Erbil gibi medya maymunlarının söyledikleri sözler gaf değil, planlı saldırının bir parçasıydı. İçimizde yeterince nefret olmadığı için anlayamadık.

Oysa muhafazakar-dinci kesimin içinde yeterince nefret vardı, bu yüzden Kılıçdaroğlu'na hiç ısınamadılar ve o olduğu müddetçe CHP,  %25 cam tavanı aşamadı. Bu nefretleri sayesinde onun %1' bile etmeyen partilere baüışladığı 39 milletvekiliğinin zavallılığını, mühürsüz oylara itiraz etmemesinin işbirlikçiliğini anladılar. Sol ise, sağdan yeterince nefret etmediği için, altılı masa ya da Ekmeleddin'i tam anlayamadı.

Soldaki ya da Atatürkçülerdeki (Kenanistler değil) nefret eksikliğinin sebebi, propaganda eksikliği ve herşeyi anlatmama, tarihi tam öğretmeme eksikliğidir. Sağcılar sadece basın kurumları ile değil, Kuran kursları, imam hatipler, Ülkü ocakları ve benzeri bir çok yerde yalanları sıralıyorlar. Bu yalanlar açığa çıkınca, daha büyüğünü anlatıyorlar. Bizse olan gerçekliği dahi anlatamıyoruz, anlatınca eksik anlatıyoruz. Son padişah Vahdettin'in saraydan, bir ambulansa binerek gittiğini, gemiye de ambulans içinde gittiğini anlatmıyoruz. San Remo'da kırk odalı bir sarayda yaşadığını anlatmıyoruz. Siz hiç kırk odalı bir eve misafir oldunuz mu? Meşhur dizilerin yapıldığı Boğaz Yalıları kırk odalı değil; mesela meşhur Sait Halim Paşa yalısı o kadar büyük değil. Sait Halim Paşa, Osmanlı'da uzun yıllar sadrazamlık yaptı. Padişah, San Remo'ya sadece üzerinde taşıdığı değerli eşyaları değil,  bankadaki parasıyla da yerleşmişti. Saltanatın kaldırılmasıyla gelenler yüzünden bu saray da dar gelmişti. Kumarbaz damatları yüzünden borçlanınca, naaşına el konmuştu. Herkes Osmanlı'daki Alevi katliamlarını biliyor, oysa Osmanlı, işine gelmediği zaman, Mevlevileri ve Nakşibendileri de katletmesini bilmişti. Kadızade ailesinin Mevlevi katliamları, Alevi katliamlarından daha büyüktür. Osmanlı'da Aristokrasi yok sanıyorsunuz. Faik Reşat'ın Eslaf adlı kitabında basbayağı bir Aristokrasi görüyorsunuz, özellikle din bürokrasisi anlamında. Ben Kadızadeleri, ilk defa Kanuni döneminde ortaya çıktılar sanıyordum, meğer Fatih döneminde de etkinmişler, müfdü, kazasker falan oluyorlarmış. Monarşi olan her yerde, aristokrasi de olur. Bazi aileler zamanla gözden düşmüş, bazıları sonradan aristokrasiye katılmış ama aristokrasi hep varmış. Bu aristokrasi, İstanbul'la sınırlı da değilmiş.Taşra şehirlerinde de benzer aristokrat aileler, yani ayanlar (çoğunlukla mültezimlik yapan) aileler varmış.

Bugün pel çok kişinin keşke Yunan kazansaydı demesinin sebebi, toplumdaki konumlarından daha çok sevmesi ve dedelerinin Osmanlı dönemindeki konumu istemeleridir. 2026 İran-İsrail ve A.B.D savaşı sırasında, sosyal medyada İran Şii diye bağıranlar, konumlarını kaybetmekten korkanlardır. Zamanında İngilize uşaklık edenler, bu gün efendileri Amerika'nın hizmetindedir ve onların da çocukları bir gün keşke İsrail yıkılmasaydı diyecektir.

Solcu-Atatürkçülerde iktidar hırsı yeterli olmadığı için öfkesi ve nefreti de eksin, saman alevi gibi parlayıp, sönüyor çabucak. İçimizdeki hainlere karşı da bu böyle, Kılıçdaroğlu'nun, butlancılığının affedileceği, tekrar CHP'nin %25'lik konfor alanına döneceği ümidi de buradan geliyor. Yetmez ama evetçileri nasıl unuttuk? Nobel ödülü unutulmuşken, Netflix dizisi geldi ve yetmez ama, aptalca bir gençlik hatası gibi görülmeye başlandı. Sadece Pamuk değil; Adalet Ağaoğlu, Sezen Aksı vesaire; Ağaoğlu, en büyük enayiliğim dedi. Ölünce ailesi para gücü ile uzun süre Ağaoğlu'nu o zamanlar sayısı çok fazla olan edebiyat dergilerine kapak oldu. Bu daha çok ailenin maddi gücünü kullanması ile ilgiliydi. Gene de ne çabuk unuttuk yeymez amacıları? Unuttuğumuzu unuttuğumuz başka bir var; Bülent Ecevit; Kılıçdaroğlu tam da onu taklit ediyor. Kendisi Maraş katliamına engel olamadığı (ya da olmadığı ) gibi, 12 Eylül'den sonra yasaklı olduğu halde karısı Rahşan'a kendi partisini (DSP) kurdurtup, 12  Eylül öncesi CHP'lilerden hiç birini partisine almadı. Yıllarca muhalefete muhalefet yapıp SHP 'ye (12 Eylül'de CHP kapaınınca kurulmuştu) saldırmakla vaktini geçirdi. SHP, Deniz Baykal'ın tekrar kurduğu CHP ile çelişip oy kaybettikçe, DSP oy kazandı ve nihayet o zamanın barajı %10'u geçti. SHP, hem CHP ile rekabetten oy kaybedip durduğu ve Atatürk'den kalan miras'a yazık olduğu gerekçesi ile CHP çatısında birleşti. Deniz Baykal zerre kadar sevilmediğinden, CHP gene oy kaybetti ve en nihayetinde baraj altı kaldı. Sonra bu oylarda 1999'da DSP birinci parti oldu. 2002'de aynı oylarla CHP, ikinci parti oldu, barajı geçen iki partiden biri oldu.

Sağda gözden düşen tam düşüyor. Bir zamanlar sağ medyanın amiral gemisi Tercüman gazetesiydi. Bu gazete İLKSAN yolsuzluğu davasından sonra gözden düştü. Şimdi adını anan yok. 28 Şubattan faydalanmak isteyen, baba diye anılan ve tüm sağ siyaseti bir orkestra şefi gibi yöneten Süleyman Demirel, unutuldu.Çünkü sağıclar öfke ve enfreti iyi biliyorlar, çünkü 1950'den beri elde tuttukları iktidarı kaybetmek istemiyorlar. Atatürkçüler, solcular ise iktidar yolunda kendilerine yapılan kötülükleri yapanlara misliyle ödetmeden ciğerimizi soğutmamalıyız. Bir insandaki  iyiliği görmek için o insanı az da olsa sevmek ne kadar gerekliyse, o insanın kötülüğünü görmek için o insandan kötülüğü kadar nefret etmeliyiz.

Bize yapılanları unutmamak için tekrar tekrar anmalıyız.