27 Ağustos 2026 Perşembe

ESLAF , GÜNÜMÜZ TARİKATLARI VE SÜLEYMANCILAR



 Faik Reşad'ın Eslaf kitabından daha geniş bir şekilde bahsetmek istiyorum. Kitap, Osmanlı'da çoğu din bürokratı yetmiş beş kişiyi anlatıyor. Bu yetmiş beş kişiyi daha ziyade övüyor. Bu kişiler Osmanlı din adamları, müderrisler ve din bürokratları (müstü,kadı, kazaasker ve şeyhülislam)ve ailecek öyleler. Orta okul ve lise tarih kitaplarında beşik uleması dediğimiz kişiler. Hayatlarında hiç zorluk ve yokluk görmemiş, askere hiç gitmemiş, eğitilmeden makamları hazır olmuş. Hepsinin şiirleri var, çoğunun divanı var. Divan oluşturma ve şiir yazma gayretlerinin amacı, Türkçe'nin yanında Arapça ve Farsça'yı da ne kadar iyi bildiklerini göstermek. Pek çoğu da tarikat şeyhi.

Kitap, bilinçli ve önceden bazı şeyleri bilen okurlarına çok şey anlatıyor, düz okursanız bir şey anlattığı yok. Anlattığı kişiler zaten din ulemalarının çocuğu, babalarının mevkilerine geliyorlar, hayatta zerrece zorlanmıyorlar. Askere gitmiyor, cepheye bile yaklaşmıyorlar (bir iki tane asker olanı var.). Ben Kadızadeleri, Kanuni döneminde etkin olmuş ve Yavuz'la beraber Mısır'dan gelmiş sanıyordum. Fatih zamanında etkinlermiş, yani muhtemelen Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren din aristokrasi, ulema ya da varlığını in kar edilen Osmanlı Ruhban Sınıfının bir parçasıymışlar. Oysa aile kendilerini peygamber soyuna dayandırıyorlar. Zamanında Moğolları destekledikleri için Mevlevilere düşmanlar. Kanuni döneminden, Köprülü dönemine kadar Kazaskerlik ve Şeyhülislamlık makamları üzerinde saltanat sürüyorlar. Muhteşem Yüzyıl dizisinden hatırlarsanız, Yunus Emre şiirlerini yasaklıyorlar. Bu yüzden bazı Yunus Emre şiirleri günümüze Aşık Yunus, Yunus Dede ve Yunus Baba gibi takma isimlerle günümüze ulaşlıyor. Dizide, Eslaf'ta ve tarih kitaplarında pek anlatılmayan şey, Kadızadelerin Mevlevi katliamı da yaptıkları, Mevlevilerin bu yüzden İstanbul, Vaniköy'deki (Kadızadeler'den Vani beyin adını alıyor), Vani Cami'ye, Vani Cani diyor. Aile, Köprülü döneminde, Venedikliler Çanakkale boğazını abluka altına almışken, o kadar dert varken, ülkedeki tüm camilerin minare sayılarını bire düşürmek gibi fantazielrle uğraşına (peygamber dönemindekine benzesin diye), Köprülü Mehmet Paşa bir günde ailenin tüm mallarına ve makamlarına el koyuyor.(profesör Erhan Afyoncu'nun bir televizyon programından) Eslaf'ta adı geçenlerden bir Nasrettin Hoca^nın, bir başkası Mevlana'nın torunu. İyi bir bilgisayar programıyla, hepsinin akrabalıkları ortaya çıkar. Akrana olmaları bazı dönemler kendi aralarında büyük kavgalar vermelerine engel olmamış. Paylaşım kavgaları bitince, gene kardeş olmuşlar.

Devletle ilişkişkileri de benzer olmuş, çoğunlukla iktidarın yanında olmaya gayret etmişler. Her zaman da öyle olmamış. Vikipedya'nın 1623, kitabı Tercüman baskısı için hazrılayanların 1634 tarihi verdiğ Fatih Camii olayı, bir çeşit Ftö isyanı. Mere Hüseyin Paşa, kendisin Seyyid (İmam Hüseyin'in soyundan) olduğunu söyleyen bir kadıyı aşağılayıp, dövdürmesi üzerine ulema bir olup, paşanın görevden alınmasını, hatta idamını istiyor. Paşa'da bunların üzerine Acemi oğlanlarını gönderiyor. Çünkü Yeniçeri, Kapı Kulu Sipahileri ve diğer askerlerin pek çoğu bu şeyhlerin müridi, zaten buna güvenerek isyan ediyorlar. İsyanı bastırna paşa, ölemeyenleri bir yerlere sürgün ediyor. Tarikat-devlet ilişkişkileri genelde böyle inişli-çıkışlı. Fatih Sultan Mehmet, Hurufileri Edirne'de. cami avlusunda diri diri yaktı. Fatih, genel anlamda tarikatları pek sevmedi. Saltanatı döneminde sürekli savaşlar ve fetihler oluyordu ve ülke neredeyse iki kat genişlemişti. Bunlara rağmen Rodos ve Belgrad gibi başarısız savaşları da vardı.Bütün bu savaşlar silsileri, Anadolu'da siyasi birliği  büyük ölçüde sağlasa da, ülkeyi yormuştu. Bu yüzden dönemin  belgelerine göre halk ve tarikatlar, Fatih'i sevmemiş, oğlu Sultan 2. Bayezid'i sevmişti. Bu da muhtemelen kardeşi Cem Sultan'la mücadelesine destek aradığı için olmalı.

 Faik Reşat, bu ilişkilere hiç girmiyor. Her kişiyi, mümkün olduğunca överek anlatıyor. Övdüğü şahıslardan bazıları, Fatih Cami olayına karıştığı için, bahsetmek zorunda kalıyor. Bazıları gözden düşüyor, sürgüne gönderiliyor. Neden sürgüne gittiklerinden pek bahsetmiyor.  Kitabın bütününden anlıyoruz ki, tarikat şeyhleri bir çeşit arsitokrat sınıf; bu sınıfa ancak zengin biri olarak, şeyhlerin kızını alarak ya da şeyhe damat olarak giriyorsunuz. Bu dünyada kadınlar makam sahibi olamıyor. Kitapta anlatılan tüm kişiler Türk, ancak bir kaç nesil boyunca tarikat şeyhliği yapıp, bir de din bürokrasisinde yükselince, peygamber torunu olduklarını iddia ediyorlar. Türk toplumunda yazılı bir soy kütüğü geleneği olmaması, onlara bu imkanı veriyor. Oysa bu kitabı dikkatli okuyanlar bile, soylarının en fazla Osmanlı'nın çadırlarda yaşadığı döneme kadar gideceğini anlayabiliyor.

Kitaptan öğrendiğim diğer bir olgu, Osmanlı'da Halifelik iddialarının Fatih döneminde başladığı. Kendi dönemi yazarlar, Türk ders kitaplarında da olan Yavuz döneminden başlatıyor Halifeliği. (Kendisi 1851-1914 arasında yaşamış. Asıl adı Ahmet Reşat. 1899-1964 arasında yaşamış Faik Reşat Unat'la karıştırılmamalı.) Oysa kitapta, daha o zamanlar adı Konstantiniye olan (1926'a kadar resmi adı öyle kalacaktır) İstanbul fethedilmeden, Edirne için, hilafetin o zamanki başkenti diyor, hem de bir kaç kere. Tanziman döneminden itibaren, bazı yazarlar halifeliği, Yavuz'un Mısır'ı fethi ve oraya sığınan Abbasi şehzadesi söylemi, tüm İslam aleminin Halifeliği ideolojini temellendirme amacıdır. Diğer yandan Mısır'ın fethi ile Osmanlı, İslam dünyasının en güçlü ülkesi olmuştur. Bu savaştan bir kaç yıl önce Safeviler'i yenerek, Şiiliğin batıya ilerleyişine engel olmuştur. Gene Yavuz döneminde Barbaros Hayrettin Paşa, Cezayir kalesini işgal edip, kıyılarda güç olarak, Kuzey Afrika'nın Hristiyan olmasını engellemiştir. Görece başarısız olduğu Hint donanması bile, hiç bir şey başaramamışsa bile, Hint Okyanusu kıyılarının gerçek anlamda sömürgeleşmesini en az yüz elli yıl ertelemiştir. Gerçekte siyasi açıdan bakarsak, dört halifeden sonra halifelik ünvanını en fazla hak eden Osmanlılardır. Osmanlı'nın en güçlü olduğu dönemde, hemen hemen tüm Sünni devletler, yardım almak için Osmanlı'ya halife demiş, Osmanlı güçten düşünce uyruğundaki Arapların büyük çoğu bu halifeliği tanımamıştır.

Süleymancılık denen şeyin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan'ın bu dini aristokrasinin, yani ruhban sınıfının bir üyesi olduğu, soy adından belli. Ta Fatih zamanında dedelerine Tuna bölgesinin kadılığı verilmiş, Tunahan ismi de buradan geliyormuş. Yani cumhuriyet ilan edilirken de güçlü birisiymiş. Asıl gücünü Demokrat parti zamanında kazanmış. Onun kurusundan geçen elemanlar, Diyaneti doldurdu. Bu yüzden Süleymanıclar, uzun süre imam hatip liselerini hiç sevmedi. 2026 Ağustos ayında, bu örgütlenmeye yönelik büyük bir operasyon yapıldı ve herkes analiz yapıyor; izninizle ben de yapacağım. Bu tarikat ya da cemaat, ne 12 Eylül'de, ne de 28 Şubat'da hırpalanmadı. Hatta 12 Eylül, bunlara yardımcı olmak için Türk Hava Kurumu'nun kurban postu toplama tekelinin yasasını kaldırdı. Uzun yıllar filtre ve zekatların da en büyük toplayısıcısydılar. Gözden düşmeleri yüzünden kurban bayramında çöplerde kurban postları görünmeye başladı. Şu anda da halen cemaati dağıtmaya yönelik bir çaba yok, çünkü Süleymancı yurt ve Kuran kursu teşkilatını dağıtmak istemiyor, kontrol altına almak istiyor. Bu yurtların sayısı çok da belli değildir. İki bin ya da üç bin falan diyenler var, sadece Türkiye'de de değil.

Süleymancı yurtların gücünün önemini büyük şehirlerde anlayamazsınız. İlçeler ve kasabaların pek çoğunda vardır ve oralardaki tek yurttur. Ben Yenişarbademli'deyken yoktu, şimdi ormancılık meslek yüksek okulu açıldı, halen de yok ve bu bana halen garip gelir; yani orası halen önemli bir yer değil. Buna karşın bu yurtlar üç harfli marketler gibidir. Büyük şehirlerde bu marketler size çok da önemli gelmez, hatta haliniz, vaktiniz yerindeyse, hiç uğramazsınız. Küçük yerlerde ise bunların olduğuna ve yerel esnafın insafsızlığına kalmadığınıza şükredersiniz. Süleymancı yurtları da böyledir, illa bir öğrencinizi ya da tanıdığınızı orada yatırmaya muhtaç kalırsınız. Bu yüzden de aranızı iyi tutmak zorunda kalırsınız. Onlarla mesafeli bir ilişkiniz olur, zira sizi kendi yanlarına çekmek için uğraşmazlar. Nurcular öyle değildir mesela; okuyucu olsun, yazıcı olsun, Kırıkıncı Hocacı, Dilaracı, Yeni Asyacı ve Fecöcü olsun, Nrucu yılışıklığı diye bir şey vardır. Sizinle çabucak samimi olmaya kalkarlar, Risale (Nursi'nin kitabı) okumay, pilavlı sohbete falan çağırıp, dururlar. Seni tavalyamayacaklarını anlayınca da sana düşman olurlar. Süleymancılar ise sana hiç bulaşmazlar. Bir şekilde onlara ihtiyaç duyacaklarını bilirler.

Süleymancı yurtları, tipik yedi katlıdır. Çoğu kasabada en yüksek bina bu yurtlardır, girişi tamamen mermerdir, mermere garip bir takıntıları vardır. Sadece bir kere, Karakeçili'de okulca yemeğe davetliydik, Kırıkkale'deki yurdu da orada kalan sağlık meslek öğrencileri sebebi ile ziyaret etmiştim. Üst katları bu yüzden hiç bilmiyorum. Benim bir dönem Süleymancı ve doğal olarak türbanlı sevgilim olmuştu. Onunla tarikattan hiç konuşmazdık, babası Ankara'da bir genel müdürlükte üst düzey yöneticiydi. Sadece bir kere bana, iki kere kız yurdu müdürlüğü yaptığını anlatmıştı, biri Bulgaristan'daymış. Yurtlarının resmiyetin kat kat fazla öğrenci barındırdığını anlatmıştı. Son yıllarda gözden düştükleri için yurtlarında Afrikalı öğrenciler kalıyor diye bir iddia duydum.

Cemaatin AKP ile arası ezelinden beri çok iyi değildi. Tunahan'ın bazı torunlarının parti kurucusu, hatta bakan olması bile bunu değiştirmedi. Sanki kayıp giden merkez sağın yasını tutuyor gibidirler. Ben bu yüzden 15 Temmuzdan beri bu operasyonları bekliyordum, hatta 2019'da İstanbul'da bir yurtları, içinde öğrenci varken baskınla boşaltılmıştı, o günlerde işte operasyon başlıyor diyordum. Cemaatin garip bir şekilde Almanya devleti yönetimleriyle (sağ olsun, sol olsun fark etmez) arası hep iyi oldu açıkça desteklendi.  Diğer Avrupa ülkelerinde de durum benzerdi, Süleymancıların basbayağı ayrıcalıkları vardı. 

Süleymancılar'ın en ilginç özelliği, medyası olmayan en büyük topluluk olmaları, ne radyo, ne televizyon, ne de sosyal medya fenomeni ne de trol sistemleri vardır. Bu yüzden onların fikirlerini dışarıdan anlamak zordur. Bir kere Esra'nın, Atatürk'ün deccal olduğunu herkes biliyor dediğini duydum. Grubun yayınevleri ve bir zamanlar pek çok evde bulunan Fazilet takvimi vardır. Pek çok tarikat, böyle Okültist, yani gizemci takılır. Tarikat içinde belli seviyeye gelmeden, belli sırları öğrenemezsin. Bazı cemaatlerin medyası yoktur ama şirketi olmayan cemaat-tarikat yoktur. Uğur Mumcu, Tarikat-Siyaset-Ticaret kitabı ve başka bazı kitaplarında, doğal olarak Süleymancılara da değinir. Bizzat Tunahan'ı, hem Komünizmle Mücadele Derneklerini kurmak, hem de Sovyetler Birliği ile ticaret yapmakla suçlar. Tarikatlar, orta çağlarda da ticari imtiyazlarla donatılıp, zenginleşmişti. Batı dünyasında da böyleydi. Meşhur Tapınak Şövalyeleri'nin pek azı Haçlı Seferlerinde savaştı. Çoğunlukla Avrupa çapında ticaret, bankerlik, tarım ve madencilikle uğraştılar. Ciddi bir servet edinip, birikimlerini de paylaşmadılar. Fransa kralı ve Papalık, hem paralarını, hem de İspanya'da Araplarla, Balkanlarda Türklerle savaşmasını istedi. Tapınakçılar ise Haçlı Seferlerinin en ateşli zamanlarında bile şövalyelerinin en fazla %5!ini göndermişti. Derken 1305 yılında bir gece ansızın Fransa Kralının ve Papa'nın ortak kararı ile yok edildiler, yıllarca yargılandılar.Tarikatın on dört gemisinin ortadan kaybolması, haklarındaki dedikoduları çoğalttı. Tarikatlar hangi dinden olursa olsun, bir zaman sonra paranın ve iktidarın peişnden koştu ve akrabalarını kolladı. Katolik tarihindeki papaların %80'nden fazlası İtalyan'dı (kalanalrın da çoğu Papalık makamının Avingon'a taşıdığı dönemde ve Fransız'dır), birbirine akraba zengin İtalyan ailelerinden (özellikle meşhur Medici ailesi) gelmeydi. Katolik papazların ve üst düzey Ortodoks papazların evlenememesi yüzünden yeğenlerini koladılar ve dünyada akraba kayırmacılığının adı Nepotizm (yeğencilik) oldu.

Nepotizm, hemen her yerde, mezarlarda bile vardır. Böylece mezarları ve tarikatları yükselecektir. Tunahan'ın Fatih camisi haziresine gömülme isteği de, böyle bir istektir. Muhtemelen Kadızadeler veya öyle bir Osmanlı din bürokrasisi-tarikatı üyesi olarak bunu doğal hak ve Demokrat partiye desteğinin bir karşılığı olarak görmüştü. Menderes bu karşılığı vermedi ve onu Karacaahmet'e gömdü. Süleymancılar halen, Menderes'in idamını, bu lanetin gerçekleşmesi olarak görürler. Said-i Nursi, ölüm tarihinin yakın olduğunu anlayımnca acele Urfa'ya gitti ve orada gömüldü. Yandaşları mezarı bir türbeye çevrildi. 27 Mayıs darbesiyle askerler bir gece mezarını kaldırdı ve Isparta'ya taşıdı; kardeşi Mahmut Ünlükul, buraya gömülmesini istemişti. Gece vakti, bilinmeyen bir mezarlığa, kardeşinin gözetiminde gömüldü.

Bu Nepotizm ve Aristokrasi, her toplumda olan hama her toplumdaçok kolay fark edilen bir şey değildir. Avrupalılar, Osmanlı için, aristokrasi olmadığı söyleyerek hem över, hem yerer. Onlara göre aristokrasi olmadığı için liyakatli kişiler işe girmekte, buna karşın aristokrasi olmadığı için insanların kendisini göstermesi uzun zaman almaktadır. Her toplumda tantanalı ünvanlar, armalar ve yazıl kanınla belirtilmiş ayrıcalıklar yoktur ama illa üst sınıf aileler birbirini kollar. Öğretmenliğe ilk başladığımda, edebiyat öğretmeni arkadaşım, cumhuriyet dönemi edebiyatçılarının yaşamöykülerini göstermişti; hemen hepsi meşhur istan bul liselerinden (Galatasaray,Kabataş,Pertevinyal vs) mezundu. Aileleri de bürokrat ve Osmanlı döneminden beri varlıklı-eğitimli insanlardı. Bu liselerin medya ve edebiyatttaki ağırlığı 12 Eylül'ün bunları Anadolu lisesi yapması vebu okullara sınavla öğrenci alınması ile sona erdi. Pedagojik mantıkla bu okulların  sınav sistemiyle daha da güçlenmesi gerekir; oysa sosyoloji farklıdır. Sınavla gariban çocukları da okula doluşur ve okul eskisi gibi seçkin ailelerin çocuklarını seçemez. Sonuçta aileler, seksenli yıllardan itibaren özel okullara yöneldi. Yetmez ama evetçi güruhun çoğuda, kökleri cumhuriyet öncesinde Osmanlı bürokrasisinde söz sahibi ailelerin çocuklarına dayanır. Yani yargıyı siyasetin eline teslim eden 2010 referandumu, kendi konumları ile ilgili bir yanılgıdır.

Tarikatların karlı, vergiden muaf işletmeleri vardır ama asıl iyi gelirleri, bağışlardan gelir. On sene öncesine kadar her mahallede kermesler yapılırdı. Kermeslere ilgi düştü, şimdilerde hiç yapılmıyor. Kayot yok, fiş yok, dünyanın parası toplanıyordu.

Süleymancıların kurban portu toplamalarından bahsetmiştim. Yurt ve kurs öğrencileri, her Ramazan'da cerre çıkma diye para toplamaları ünlü. Medayada kimse bahsetmemiş, Süleymancılar eskiden dernekleri ele geçirmeleri ile ünlüydü. Muhafazakar dernekelre üye olur, kendi gibileri üye yapar, sonra derneği ve derneğin malını-mülkünü kendi örgütlerine aktarırlardı. Onlar yüzünden dernekler kanunu değişti ve kurucuların yetkileri arttırıldı. Kurucu üye kavramı geldi.

Türk tarikatların silsilesini, Osmanlı-Selçuklu arşivleri sayesinde takip edebiliyoruz, Kürt tarikatlar ya ada tarikatların Kürt kollarında ise sadece söylenceler var. Said-i Nursi yazı hayatına Said-i Kürdi diye başladığından, sonradan kendisine peygamber soyluluğu uyduramadı. Yazdığı kitapçıkların, ilahi bir ilhamla yazdıpını iddia etti; taraftarları da risale denen bu kitapçıkları Kuran kadar kutsal gördü. Menzi tarikatı liderleri ise bir zamanlar Erol olan soy adlarını; El Hüseyni olarak değiştirip, seyid olduklarını iddia etti. Tarikat, ip tutmalı bir törenle tövbeleri kabul etti ki bu düpedüz günah çıkarmadır. Tarikatın kurucu babası ölünce tarikat üçe bölündü, üç yeni Gavs çıktı ve babalarının tövbelerini geçersiz ilan etti. Hristiyanlık tövbesi en azından ömür boyu geçerliydi. Tarikatın bölünmemesi için devlet başkanı araya girdi ama Gavs daha sağlığında üç oğlu için üç tekke kurmuştu.

 Tarikatlar ekonomide belli alanlarda tekel olmuş durumdalar. Özel hastanelere Menzil'in elinde, özel hastanelerin havalı İngilzce-Latince isimleri var. İçinde çok az türbanlı hemşire doktor var. Nurcular ise özel okullara hakim, hepsi velileri tavlamak için yazın Atatürk resimli ilanlar veriyor. Kurs ve yurt işleten Süleymancılar'ın İmamoğlu ya da CHP'yi desteklemesine ise inanırım.

Ülkemiz, amacı para kazanmak olan bu tarikat batağından bir türlü kurtulamadı.

24 Ağustos 2026 Pazartesi

DONUNUZA KADAR GERİ VERECEKSİNİZ



İktidar, biz bize yeteriz sloganıyla tarihin en başarısız yardım kampanyalarından birini sürdürmekte.
İşin ilginç yanı her referandumda, her türlü kampanya da koşa koşa çekim yapan, ben de varım diye haykıran ünlülerden hiçbiri bu kampanya için video çekmedi, ben de varım demedi. Devletten devasa arazileri, yurtları alanlar, ben de varım demedi. Ha bire duygusal reklam yapan marka vakıfları da yok ortada.
Çünkü bu öyle üç otuz para ile ortaya çıkmak olmaz. Ciddi para dökmek gerek. Oysa siz bu fakir halka, ancak onlardan aldığınız paranın küçük bir kısmını bile vermek istemiyorsunuz. Halk işsizlik ve ücretsiz izin kıskacında kıvranırken, siz lüks evlerinizden canlı yayın yapıp, havanızı attınız.
Şimdi kampanyanız o kadar başarısız ki, kısa mesajlar bize gelmeye başladı, cevap verin diye.
Siz halkın bu durumundan bile bir şeyler kapma sevdasındasınız. Kanalları, barajları yapın, madenler açın, doğayı yıpratın, katilleri, sapıkları  salıverin; niyetiniz bu.
Oysa bu karantina umduğunuz ya da kamuoyuna anlattığınız gibi çabuk bitmeyecek. Cuma gecesinin faciasını bu ülke çok fena ödeyecek.
Karantina ciddi uygulanmıyor. Virüs sadece hafta sonu değil, mesai saatlerinde de yayılıyor. Sınırları delik deşik ettiniz. Irak ve İran koronadan kırılıyor. Ülkede hastalık daha başlamadı bile.
Öte yandan bu hastalık, sihirli değnek değmişcesine bitse bile, ekonomik kriz bitmeyecek. 1998'de Tayland uzak Asyayı, 2008'de Yunanistan Avrupa Birliğini uzun sürecek krize soktu.  İtalya İspanya ve böyle dev ekonomiler ülkemizin en büyük alıcısı-satıcısı.
Yani  bu virüsün yaratacağı ekonomik kriz düşündüğünüzden daha büyük olacak. Bu yaz zaten geçti, hatta kış turizmi için kış ta geçti.
Eninde sonunda devlet, o zengin ettiklerinizin parasına ve hatta kendi paranıza dokunmak zorundasınız. Kendi zenginlerinizi de kızdıracaksınız. O çılgın projelerimiz de yarım kalacak.
Ve eninde sonunda o kutsal iktidarınız sona erecek ve tüm aldıklarınızı geri vereceksiniz. Hatta hesabınız, öfkemizin başlangıcı 12 eylül, hatta daha önceki aldıklarınızdan başlayacak.
Üniversite diye devletten hibe olarak alıp, devasa konut ve avm'ler kurduğunuz arsalar, hileli ihale ve ihale bile olmadan aldığınız çok kazançlı işler,  uyduruk sohbet etkinlikleri için aldığınız yüzbinler ve sayımayacak onlarca şey, hepsini ve daha fazlasını geri vereceksiniz.
Çünkü adalet, hem devlet anlamında mülkün temelidir, hem de gayrı menkul ya da servet anlamında mülkün temelidir. Eğer devlet yoksa,  o senetler. tapular, hatta banknotlar kağıt parçasıdır. Köpeğin idrarı kadar değeri yoktur. Bu idrar en azından hayvanın mülkünü dişleri ve pençeleri ile koruyacağını gösterir.
Halit Narin, 12 Eylül olduğunda, bu güne kadar hep işçiler gülmüştü, bundan sonra biz güleceğiz demişti.
O gün geldiğinde Halit Narin gibilerinin, hatta  torunarının bile  gözünde yaş kalmayacak.
(2020'de başka bir blog için yazmıştım.

19 Ağustos 2026 Çarşamba

ÇÖZÜM MÜ, DONDURMAK MI?



Çeyrek asıla yaklaşan iktidarımız gene çözüm ve anayasa naraları atmaya başladı. Yeni anayasa yapsa ne olacak, mevcuta uyuyor mu? Bu zamana kadar ki çözüm süreçleri ne işe yaradı ve bu ne işe yarayacak? Geçenlerde komiklik sitesi Zaytung, ilginç bir mesaj attı. Bir dürü Hizbullaçıyı, İşidci'yi arka kapıdan salan iktidar, neden Pqq'lılar için özel yasa hazırlıyordu? Buna ana muhalefeti katma çabası neden? Bunu, için serbestçe fikir üretiyorum. Bazıları çok saçma olabilir:

 Örgütün devlet kurma iddiası bitmiş, Suriye'de güvendiği dağlara karlar yağmış. Diğer yandan Kürtlüğün, Türkiye çapında en büyük tehdidini savuşturmak için da barış gerekiyor; bu tehdit sosyal medya ve popüler kültür. Önceki kuşak Kürtlerin bazıları, televizyon bile izlemeden, radyo bile dinlemeden, Türkçe'yi sadece okulda konuşan nesillerdi. Z kuşağı denen son neslin elinde ise telefon var ve sürekli sosyal medyadalar. Kaçınılmaz olarak günlerini Türkçe ile geçiriyorlar. Sosyal medyada da Pqq!nın varlığı, Kürtlere yardımcı olmuyor. Kürtlüğü ve Kürtçe'yi, Kürt olamayanlar ve hatta pek çok Kürt için sevimsiz ve tehlikeli hale getiriyor. Sonuçta her nesilde Kürtçe bilme ve kullanma oranı azalıyor. Aslında hukümet, 2002'den beri bu sorunu çoktan bitirabilirdi. Doksanların pek çok terör örgütü bugün o kadar da büyük tehdit değil artık.

Bu acelenin sebebini daha başka yerlerde aramalı mıyız mesela İran- İsrail-Amerika savaşında, pek çok tarikat mensubu neden sürekli İran'ın Şiiliğini haykırıyordu? Savaşta Trump, İngiliz ve Japon donanmalarını yardıma çağırdı ama bu iki ülke donanmaları eksik personelle çalışıyordu. Türk ordusunu ise halen Pqq sorunu olduğundan büyük çaplı bir savaşa sokamıyor ama Türk askeri ve polisi, Nato ya da B.M çatısında her daim görev yapıyor. Somali ve Afganistan'da, ciddi miktarda Türk askeri görev yaptı, hatta Somali'de halen görev yapıyor. Diğer yandan Türk ordusu, Kore'den beri büyük oranlarda, Nato va da başka bir oluşum için savaşmıyor. Mesela Vietnam'da çok sayıda Güney Kore askeri vardı (Holivud filmlerinde bunları göstermiyorlar tabi.) Türk ordusu ise, Kore savaşından sonra bir rahat edemedi. Arka  arkaya darbeler, Kıbrıs harekatı, Pqq terörü derken, hep meşgul oldu. Amerikan ordusu da çoğunlukla kendisine yetti, Türk ordusu ve diğer Nato-Müttefik ordusunu, meşruiyet kazanmak için istedi. 1 Mart 2003 teskeresinin reddi ise Amerika için çok büyük hayal kırıklığıydı. Sorun sadece Irak'ı işgal edecek Amerikan askerlerinin Türkiye'den geçmesi değil, Türk ordusunun da Kore'deki gibi Amerikan ordusuna kalkan olmasıydı. İlk olarak bu kararda etkili olan ana muhalefet lideri Deniz Baykal, bir seks skandalı ile oyun dışı hırakıldı. Sonra medya, ana muhalefet partisine tüm gücü ile saldırıya geçti. Böyle bir şeyin bir daha olmaması gerekiyordu.

Aradan geçen yirmi yıldan uzun zaman, iktidarı değiştirmediyse bile, pek çok şeyi değiştirdi. Çin, artık ciddi bir iktisadi ve siyasi güç, Rusya ciddi bir düşman. Batı orduları artık eskisi kadar kolay asker bulamıyor. Milton Friedman, Kapitalizm ve Özgürlük adlı eserinin başına, bir tartışma sırasında kitabının zorunlu askerliğe karşı bölümü okununca, üniversite öğrencilerinin alkışladığını gururla anlatı. Bu yıl ise A.B.D başkanı Trump, 18-25 yaş arası askerleri zorunlu olarak askeri sisteme kaydeden kararnameyi imzaladı. Bazı dolar milyarderleri, zorunlu askerlikten bahsetmeye başladı. Yakında Nobel ödüllü akademisyenler de zorunlu askerliğin gereğinden bahsedecek. Kapitalist rejimde, iş hayatının başındaki genç erkekleri, uzun süre devletçe alı konulması, pek çok firmayı eleman açıklığına sebep olacaktır.

Kusura bakmayın, ukalalık yapıyorum askerlik konusunda. Sadece sekiz aylık zorunlu askerliğimi yaptım ve onu da çok iyi yapmadım, yani yanılabilirim. Lisede tarih hocam, asteğmen olarak askerlik yaparken komutanlarının, piyade çizmesinin girmediği yerde zafer olmaz dermiş. O da gelişen teknoloji karşısında bunun palavra olduğunu söylerdi. Oysa ben tarih boyunva,boyuca bu sözün doğruluğunu gördüm, özellikle de Afganistan'da. Irak savaşının üzerinden çok sular aktı ve şu an Amerikan ordusu, teknik olarak çok ileri olsa da, piyade-asker varlığı olarak çok zayıf. Amerikan devletinin sunduğu onlarca imkana rağmen, gönüllü-sözleşmeli askerliğe başvuru oranları düşüyor. Oysa Trump, 19.yüzyıl tarzı sömürge heveslisi ve bunun içinde asilik yapanı anında ezecek bir askeri gücü olmalı. İran ve Yemen sorununda gördük ki böyle bir gücü yok. İranlıları ve Yemenlileri dize getirmenin tek yolu, oraları piyadelerle işgal etmek.

Tam da bu günlerde Mekke antlaşması gündeme geldi. Kuzey Yemen'de Husiler, İran'dan aldıları füzelerler, Kızıldeniz'i ve dolayısı ile Süveyş körfezinin ticaretini,  İsrail, Amerika ve tüm Avrupa aleyhine baltalıyor. Pek çok firma, Ümit Burnunu dolaşıyor. Lincoln uçak gemisi bile baş edemedi. Bölgenin fiilen işgal edilmesi lazım ama Suudi ordusu bölgede bocalıyor. Üsteik bölgede, çoğunluğu Kolombiyalı çok sayıda paralı asker var.

Bölgeye Türk ve Paki asker konuşlandırılabilinir mi, Şii nefreti kullanılarak. Bunun için bu iki ülkede de tüm muhalefet ezilmeli, gerçek bir dikta kurulmalı. Ülkelerin askerleri de terörle meşguol olmamalı, bu terör sorunları bir süre dondurulmalı. Pakistan'ın yaklaşık beşte biri Şii; yaklaşık 260 milyonluk ülke, İran'dan sonra en fazla Şii yaşayan ikinci ülke; Türkiye'in yaklaşık yüzde onu Alevi ve Türkiye yakın geçmişte mezhep kavgalarından büyük yarası oldu, yani bunu yapamazlar; öyle mi?

Son yirmi, hatta on yıldır olanların, yapılanların olabileceğini düşünebilir, hayal edebilir, hatta rüyamızda görebilir miydik? Olamaz dediğimiz neler olmadı, yapılmaz dediğimiz neler yapılmadı?

18 Ağustos 2026 Salı

ÜMİT YOKSA KORKUDA YOKTUR



Salgın günleri iktidarın beceriksizliğini ortaya çıkardı. Maske dağıtmayı beceremediği gibi, dağıta bildiklerine de 5 tane verebildi. Ekonomi sür'atle dibe doğru gidiyor ama halen yapabildiğiniz zengini daha da zengin etmek.
TÜSİAD ve bilumum zenginlerin altın çağındayız. Ürettikleri aynı, hatta daha az üretiyorlar ama servetlerine servet katıyorlar. İşçilerin sesi kesilmişti, şimdi tüketicilerin de sesi kesildi. Neden ürünlerin pahalı olduğu artık ticari sır.
Tarikatların, mafyanın ve tarihi eser kaçakçılarının da altın çağı. Belgesellerde bile bu antikalar iki sene önce Türkiye'de bir müzede sergileniyordu diye açık açık söyleniyor.
Şu günlerde iktidar ve yanlılarının en iyi yaptığı iş, tehdit etmek. Yanında bira iyi gider radyo programına sözü için üç gün kapatma cezası verilirken, ölüm tehditleri için büyütülecek bir şey değil deniliyor.
Eksik olan bir şey var, bu iktidar döneminde her zaman olan pembe haberler  gelmiyor. Ne katar Emrinden gelecek olan kırk elli milyar dolar, ne yerli araba, ne bir yerlerden fışkıracak petrol, uranyum ve benzeri değerli maden haberi var. Verecek ümidiniz yok.
Verecek ümidiniz yoksa, parlak gelecek haberiniz yoksa, kendi kitlenizi nasıl bir arada tutacaksınız? O kitleye verdiğiniz başı dik, dünya devletine ne oldu?
Bu yoksulluk ve umutsuzluk, şimdiden gençliği sizden uzaklaştırdı. Hele sırf üç beş otelcinin karı için yaptığınız üniversite sınavı faciasından sonra, gençliği tekrar geri kazanmanız çok zor.
Peki geri kalanlar, onları ne vaatlerle tavlamıştınız?
Tehditte şöyle bir gerçek vardır ki, korkutan, kendisi de korkuyor demektir.
Hele konu siz olduğunda, bu çok büyük bir korku olabilir. Çünkü iktidarı kaybederseniz, her şeyden ötesini kaybedeceksiniz.
Muhalefeti tehdit etmek boş iş. Zaten yapacağınızı yapacaksınız. Muhalefet ölmüş eşek ve kurttan korkmuyor.
Asıl korkmanız gereken bu umut verip de umutsuz bıraktığınız dindar, gelenekçi kalabalık.Onlara umut vermezseniz, her şey boş.

17 Ağustos 2026 Pazartesi

GÜNEDÜŞEN 17 AĞUSTOS 2026-KÖTÜLÜĞÜN ÖRGÜTLENMESİ

 


Bir kaç gün önce tesadüfen öğrendiğim bir bilgi üzerine yazmaya karar verdim. Bundan dört bin yıl önce yaşamış ve ölmüş bir kadına üzüleceğim aklıma gelmezdi. Kayseri-Kültepe höyüğündeki Karum antik kenti, ciddi bir ticaret merkeziydi; dağa doğrusu Asur devletinin Anadolu toplumları ile ticaret etmesi için özel bir merkezdi ve o zamanlarki adı Karum'du. Daha doğrusu böyle yerlerin adı, Asur devleti döneminde genel anlamda Karum'du ve Kültepe höyüğü bu Karumların günümüze en fazla taş tabletle gelmiş olanıdır. Asur'dan kalma olmakla beraber, tabletlerin çoğu Akadca'dır. Akadlar, birinci Babil devletini kurmuşlar, Asurlar, Babil'i yıkıp, başkenti Nivova'ya (Asur, törensel başkentti) taşımışlar, Keldani'lerde ikinci Babil devletini kurmuşlardır. Akadca, Pers (İran-Akhamenid) egemenliğine kadar uluslar arası dil olmultur ve Arapça ve İbranice'nin, yani Hami dillerinin atasıdır. 

Akadca  miıdeğil mi bilemeyeceğim, bu taş tabletlerin önemli kısmı mektuplar ve satış sözleşmeleri. Bu satışlardan biri de, bir kadının, kocası ve oğlu tarafından, başka birisine köle olarak satılması. Benzer bir hikayeyi 2021'de duymuştum. Meliha Türkgenç isimli bir kız çocuğu, dayısı ve abisi tarafından geneleve satılıyor, yıllarca orada çalıştırılıyor ve Mersinliler tarafından Cimcime Teyze diye anılıyor. Mersin'deki olay illegal; dört bin yıl önce olan bu olay ise noter onaylı (bu günkü noterliğe benzer bir kurum o zamanlar da varmış) satış.

Kötülüğün korkunç yapan, insanın kötü olması veya her insanda kötülük olmasından çok, kötülüğün örgütlenebilmesi. Ben rahmetlli babam ya da dayılarımla doğru dürüst cinsellik konuşmadım; baba-oğul bir kıza tecavüz ediyor ve direnince öldürüyor (Özgecan Aslan olayı). Geçenlerde de biri Suriye'li dört erken, sağır-dilsiz bir kızı kaçırıp, tecavüz etti.

Kötülüğün bu kadar kolay örgütlenmesi korkunç olmanın ötesinde hayret verici.

16 Ağustos 2026 Pazar

KENANİZM NEDİR 4-SOL OLMASINDA NE OLURSA OLSUN



12 Eylülün bazı tavırları halen yaşamak bir yana, gelişmekte. Bazıları çok açık, bazıları sessizce oluyor, dikkat etmeden anlamıyorsunuz. Darbe rejimi ilk başta hem sağa, hem sola darbe vurma iddiasındaydı. Sonra TRT ve Kenan Evren'in nutukları, sadece sola saldırmaya başladı. Tek kanallı televizyon, her akşam çökertilen Marksist-Leninist bir örgütten bahsediyordu. Sonra gazeteler bu akıma katıldı.O zamanlar, gerçi halen de biraz öyle, her gazetede bolca köşe yazarı olurdu. Bunların önemli bir kısmının tek işi sol aleyhine bir şeyler yazmaktı. Hemen hemen her gün, aynı şeyleri yazarlardı; en ünlülleri Rauf Tamer ve Engin Ardıç'tı. Rauf Tamer, bir rüşvete aracılık ettikten sonra Milliyet gaztesinden kovuldu, sonra ölene kadar Posta gazetesinde, her gün aynı şeyleri yazarak ömrünü tamamladı. Engin Ardıç'da Sabah'tan Star (Uzan ailesinin) gazetesine geçene kadar SHP-CHP aleyhine yazıp, dururken, bir arabam bile yok diye ağladı arada. Bir otomobili hak edecek ne yapmıştır, bunu yazmamıştır. Yıllarca tek röportajı, haberi ya da farklı bir yorumu yayınlanmamış, anca sol aleyhine hakaretler, grev yapan, hak arayanlara hakaretler, en nihayetinde oğrluna pantolon alamayıp , intihar eden bir babaya hakaret gibi yazılarla ömrünü tamamlamıştır. 2002'den sonra bu gibi yazarlar, Aqp yandaşı olmuştur. Bir dönem Türk basının yarıdan fazlasını tek başına elinde tutan Aydın Doğan, her gazete ve dergisine, en az bir tane, işi sadece SHP-CHP kötülemek olan yazar atamıştır.

Sonra bu karşı oluş, SHP-CHP olmasında ne olursa olsuna dönmüştür. Bazı yazar ve siyasilerin geçmişine bakalım. Doğu Perinçek; Hayatına Marksist-Leninist olarak başladı, Maoist olarak devam etti. Seksenlerin sonunda Perinçekcilerin Aydınlık yayını (kah gazete, kah dergidir), Kurtarılmış Bölgeler yazı dizisiyle, Fatsa başta olmak üzere, opreasyonlara yol gösterdi. MHP ve Yan Örgütleri yazı dizisi, 12 Eylül rejiminin MHP ve Yan Örgütleri davasının iddanamesi gibiydi. Seksenli ve doksanlı yıllarda Aydınlık ve İki bine doğru, Pqq destekçisi ve ordu düşmanıydı. İki binli yıllarda birden bire Faşizan Atatürkçü oldu, artık Kürt böreğine bile karşıydı. Ulusalcılık dediğimiz akımın kurucusu sayılabilinir. Pensilvanyalı hocanın çok ateşli düşmanıyken, Türkçe olimpiyatlarının onur konuğu olmuştur. Şimdilerde mevcut iktidar blogunun bir parçası da oldu. Bütün bu süreç içerisinde daima düşman olduğu tek grup vardı,  SHP-CHP; her daim SHP-CHP bloğu aleyhine yazılar yazdı. 2026 yılı itibarı ile 84 yıllık ömründe, sık sık konum değiştirse de, o konumdan CHP'ye saldırdı. Benzer bir durum Nihat Genç için söyleyelim; altmış dokuz yıllık hayatında, gençliği büyük ölçüde sağcı kurumlarda, özellikle Ülkü Ocaklarında geçti. 12 Eylül'den sonra  bir sürü solcu, dağcı olurken; o solcu, hem de Marksist oldu. Leman'da yazdığı yıllarda ÖDP (şimdiki Sol Parti) ve HADEP (şimdiki Dem parti) sempatizanıydı. En son Zafer partili oldu.O da hayatı boyunca SHP-CHP aleyhine yazdı ve son yıllarını İmamoğlu aleyhine yazarak geçirdi.

Bu tavır, uzun süre genel bir tavır olarak, sağ parti ve iktidarları eleştirirken bile sürdü, hatta sürüyor. Bir problemi anlattıktan sonra, açıkça ona neden olan sağ partiyi eleştirmek yerine, solu eleştirmek, özellikle de CHP'ye sataşmak adeti halen mevcut. Sorunun kaynağı ile alakası olmasa bile CHP ya da sol, alternatif olmadığı için suçlanıyor. Geçen gün Youtube'da, ara ara videolarını izlediğim bir Faşist'in videosuna denk geldim. İspanya'nın Ağustos 2026 başında yaşadığı göçmen krizinde, şu anki başbakanının Sosyalist olması sebebi ile CHP'ye ve göçmen karşıtlığı yapan insan hakları savunucularına laf atıyor. Ülkeye ne idiği belirisiz milyonlarca göçmeni, sığınmacıyı ve kayıt dışı yabancıyı dolduran iktidar bloğuna laf etmiyor.

Bu sol olmasın da ne olursa olsun zihniyeti, 2002!de Aqp'yi iktidara getiren ve halen de iktidarda kalmasını sağlayan zihniyettir, kökeni de 12 Eylül rejimidir.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

SİVASLI KADIN GÖBELS



Bu olayı yıllarca hikaye etmeyi, uzun uzun anlatmayı, hatta novella denen kısa romanlardan biri yapmayı hep istedim. İstedikçe de erteledim, zira acı verici olaylardı. Bir atarfı ile çok basit, diğer tarafı ile çok karışık olaylardı. Böyle olaylar ve anılar tazeyken zor yazılıyor, çünkü sana yönelik suçlama var; eskiyince de hem unutuyor, hem de suçlamalar değerden düşüyor. Anlatmak daha da kolaylaşıyor. Şunu fark ettim ki bu olayların ana fikrini en baştan yazmalıyım. Hani malum propaganda generalinin bir sözü var ya, büyük yalan söyle, bağıra bağıra yalan söyle, asla geri çekilme, yalan ortaya çıkarsa daha büyüğünü söyle; işte onun bir örneğini anlatacağım size.

Bu hikayenin başlığı aslında dört numara olacaktı; biz apartmanın giriş katında, bir numarada oturuyorduk, onlar bir üstte, dört numaradaydılar. Benim ilkokul yıllarım boyunca ailecek, şimdilerde Dikmen Vadisi olan, etrafı lüks konutlarla çevrili park alanının eski hali olan Dikmen Deresi'den bir gecekonduda kiracıydık. Babam, Hürriyet Caddesinde, eskiden çeşme ve boş arazi olan, şimdilerde bir part olan Yöntem apartmanının yanındaki bu daireyi, yanılmıyorsam ben beşinci sınıft ikinci dönemin sonlarına doğru almıştı. Orta okul yıllarım bu evde geçti. Bu aile ile en başta iyi komşuluk ilişkileri içindeydik. beş kardeştiler, üçü erkek, ikisi kız. Erkeklerin en büyüğü asker ya da askerliği yakındı zira babaları öldüğünde askerdeydi ya da bir ara uzunca bir süre askerdeydi. Doksanlarda ve iki binlerde askerlik, kısa bir süre on beş aya inse de, fakülte mezunlarında asteğmense on altı ay, erse sekiz ay, diğerlerine on sekiz aydı. İki oğlunun yaşları bana yakındı, Metin, bir kaç yaş büyük, Çetin, bir kaç yaş küçüktü. Onlarl oyun oynadığımı hatırlıyorum. Bir kaç kere evlerine misafir olmuş, onlar da bize misafir gelmişti. Bu aileden adlarını tek hatırladığım bu ikisiydi, soy adlarını hatırlıyorum ama yazmak istemiyorum. En küçük kızlarına, o zamanların popüler bir dizisinden dolayı Ester dediğimizi hatırlıyorum. Olayların baş kahramanına  ben bayan Göbels diyeceğim, annem zebani derdi. boyu bir elli civarında, suratı bumburuşul, en büyük çocuğu yirmilerinde olmakla beraber, kaç yaşında olduğunu tahmin etmenizin zor olduğu birisiydi. Sanki yetmişli, seksenli yaşlarında gibi dururdu ama otuzlu yaşlarında biri gibi dinç ve hareketliydi.

Her şey ailenin babası, Göbels hanımın kocası ve ailenin ölmesi ile başladı. Bu şahıs bir inşaat işçisi ve bekçisiydi. Nasıl biri olduğunu hatırlamıyorum, aradan çok zaman geçmiş. Ölüsünü de hiç görmedim. Babam görmüş, her tarafı yara içinde, çok kötü bir durumdaymış. Elinde bir çuval, bir de el feneriyle, kereste kırıklarını toplamaya çalışırken, göremediği bir boşluğa basıp, ucu betonlanmamış inşaat demirlerinin üzerine düşmüş, demirler bir kazık gibi bedenine saplanmıştı. Topladığı tahtalar, kalıp tahların uclarından kesilen küçük parçalardı. O parça tahtaları, kışın sobada, yazın mangalda yakmak için almıştı. O yıllarda apartmanların çoğu sobalıydı. Doksanlar sonu, iki binler başı doğal gaz gelene kadar öyle kaldı, bu dediklerim, 1986 ya da 87 yılı ile ilgili. Cesedi sabaha kadar orada kalmış.Ankara'da pek tanıdıkları da yoktu ve gömülmesi ile ilgili işlemlerin çoğunu rahmetli babam takip etti.

Asıl hikaye de bundan sonra başladı. Babamın o zamanlar harfiyat kamyonu vardı ve çoğu kez şehir dışında harfiyat işlerine giderdi. Bir kaç güne de işine gitti ve zaman da yaz tatiliydi. Önce bize karşı surat asma ve tavır alma başladı. Babam işine gidince ilk kavga başladı. Dört beş kişi bağırıp, çağırım kapımıza dayandı. Kapımızı kilitlediler, bunar rağmen omuzladılar, kapı kırılmadı ama kırılmadı. O olaydan sonra bayan Göbels, büyük bir yalan uydurdu ve ölene kadar o yalanı tekrarladı. O sıralarda il dışında (galiba Kütahya, Tavşanlı'ydı. Babam, kamyonculuğunun son yıllarını Ankara şehir merkezinde geçirmişti, ondan önce de hep Tavşanlı'ydı. Kadın ve çocuklarını saldırıları arka arkaya, çeşitli fasıllarla devam etti.Büyük kavgalar ve olaylar oldu, hepsini ya da çoğunu anlatmayacağım gibi, hiç birini de yazmamaya karar verdim. Bir yalanı, yalan olduğunu belirtseniz bile, tekrarlandıkça insana gerçek gibi geliyor. Babamın Kütahya, Tavşanlı'dan gelip, gecenin bir saatinde, inşaat bekçiliği yapan bir adamı öldürdüğü ve bunu geçerli bir sebebi yokken yapması gibi saçmalık, yıllar sonra ne kadar inandırıcı olabilir ki, diyeceksiniz. Dul bir kadının, beş çocuğuyla bunu sürekli tekrarladığını ve sürekli bol gürültülü kavgalar çıkardığını düşünün. Bu sadece fiziksel saldırı değil, bir itibar suikastı aynı zamanda.

Bu kadın neden başkasını değil de bizi kurban seçti; ilk olarak yakındık, onlar birinci katta ve dört numaraydı, biz giriş katta ve bir numaradaydık; babamın Mart-Nisan'dan, Eylül Ekim'e kadar harfiyat için il dışında olmasıydı. En büyük erkek olarak ben, yedi ya da sekizinci sınftaydım; dokuzuncu sınıftayken, yaklaşık bir buçuk kilometre ötede başka bir eve taşındık. Bizim eve o kadar çok akraba da gelip, gitmiyordu, bu da onlar için bir avantajdı. Bize yakın oturan iki akrabamız vardı; biri , İsmail amcam trafik kazası geçirmiş ve belden aşağısı gelç kalmıştı; diğeri de kuzenim ve babama yakın yaşta olan Rıza abimdi o da bu sürecin bir yerlerinde uzağa taşındı. Apartmandaki diğer aileler, çoğunlukla devlet memuru ve Sünni'ydi; Onlar da Alevi'ydi ve güçleri başka bir Alevi aileye yetiyordu.

Taşınmamıza kadar süreçte pek çok şey değişti.Göbels'in en büyük oğlu askerden geldi, apartmanın girişindeki tüpçüde çalışmaya başladı; sonra nişanlandı. Ben sekizinci sınıfta kalmama rağmen liseye başladım, dokuzuncu sınıfta da kaldım. İlk kız kardeşim Sıhiye'deki Zübeyde Hanım Kız Meslek lisesinde okumaya başladım. Küçük kız kardeşim orta okula, en küçüğümüz de ilk okulua başadı. Babam harfiyatçılığı bir süre şehir dışı yerine, Ankara şehir içinde yaptı. Sonra kamyonu satıp, bir süre faiz işi yaptı, en sonunda mermer tüccarı oldu. Bayan Göbelsîn çocuklarından en büyüğü askerden geldi ve nişanlandı, sonrasında biz taşındık, evlenip, evlenmediklerini bilmiyorum, o zamanlar öğrenmişsem de hatırlamıyorum. Metin, orta okuldan sonra evimizin hemen karşısındaki sokakta buluna berbere çırak oldu, Çetin, liseye devam etti, diğer kardeşlere ne olduğunu bilmiyorum. Biz ailecek yaklaşık bir ya da bir buçuk kilometre kadar ötede,Sinan caddesinde bir eve kiracı gittik. Çetin'le aynı lisede okuduk, hatta küçük kızkardeşimle aynı dönemdeydiler. Fakat araya mesafe girince be artık babam Ankara'da, şehir içinde çalışmaya başlayınca bize saldıramaz oldular. Gene de bize yakın kişilere ulaşp, babamı katillikle itham ettiler. Sonra bunu da bıraktılar. Çok sonra, benim Göbels, annemin Zebani dediği kadın, yani evin annesi kalpten gitti. Geriye bize yaşattıklarının soluk izi kaldı.

Bu kadına bayan Göbels diyorum çünkü bizden nefret etmek için, son nefesine kadar büyük yalanını, çocukları ile yüksek sesle haykırdı ve süreki daha büyük yalanlar söyledi. Ailecek yıllar sonra Dikmen caddesinde, eski evimize daha yakın bir eve taşındık, halen orada yaşamaktayız. En küçüğümüz ve babam öldü. Bir kardeşimizi Ankara dışında, diğerlerimiz Ankara'da ve Dikmen'deyiz. Hatta arada Hürriyet caddesinde, eski evimizin önünden geçiyorum ve nedense hiç rastlamıyorum. Göbels, ya da Zebani hanımın öldüğünü duyduk çok sonra.