16 Mart 2026 Pazartesi

AĞACIN KURDU ÖZÜNDEN OLUR, ATATSÖZÜNÜN BAZI ÖRNEKLERİ



Az bilinen ya da kullanılan bir Türk atasözü, her ağacın kurdu, kendi özünden olur der. Diyalektiğin başka bir modeli sayılabilir bu atasözü. Bir şeyin bozulması kendi iç sorunlarından başlar anlamına geldiği gibi, bir kitleyi en çok kendi gibileri kandırır anlamı da çıkartılabilir. Ben bu atasözünü bu anlamda kullanacağım. Rahmetli, Yaşar Nuri Öztürk'ün son kitaplarından birinin adı Allah ile Aldatmak'dı. Müslüman biri, Allah ile, iman ile aldatılır, solcular Marksizm, çevreciler çevrecilik, milliyetçiler, milliyetçili ve Atatürkçüler, Atatürkçülükle aldatılır.

Şu son on yılda ne çok insan dinsiz (deist-ateist,tengrici vesaire) oldu farkında mısınız? Görünüşte en dindar iktidara sahibiz. Oysa zinanın suç olmaktan çıkarılması, domuzun kasaplık hayvan olması, bu iktidar döneminde oldu. Ülkede imam hatip lisesi sayısı artıyor ama mezun sayısı artmıyor, öğrenci sayısı artmıyor. Din dersleri arttığı halde Deizm,Ateizm, Tengricilik gibi inançlar artıyor. Sosyal medyada, özellikle Youtube'da, nbu görüşü anlatanlar ve izlenmeleri artıyor. Diğer yandan, 2013'den (17-25 Aralık) beri türbanlı kız sayısında, her yeni yetişen nesilde ciddi bir azalma var. Sebebte dinci kesimin kend iki yüzlülüğü. Zengin çocuklarının , hele de muhafazakar zenginlerinin çocuklarının gittiği özel okullarda, tarikatlar ÇEDES bahanesi ile girip, Ramazan etkinliği olara Kabe'de hacılar ilahisi söyleniyor mu? Bu iki yüzlülüğün en son örneği, boykotlar. Daha önceki İsrail protestolarında, yola kola dökmek gibi eylemler etkili olmuyor, hatta bazen kola tüketimini arttırıyordu. İsrail'in son Gazze katliamlarından sonra durum değişti ve ilk defa Türkiye'de kola satışları (ve muhtemelen diğer bazı boykot ürünlerinin) satışı ciddi anlamda düştü. Ciddi derken, böyle büyük firmalar için yüzde üç, ciddi bir düşüştür ve tüketici davranışının ciddi anlamda değişeceğinin işaretidir. Bu yüzden artık sağcı medya, boykot edebiyatını bıraktığı gibi, boykot çağrısı yapan sosyal medya hesaplarının da sesi kısıldı. İsrail ya da Amerika, sadece gösteriş için boykot edilebilir. Şirketlere gerçek iktisadi darbe vuracak boykotlar ortaya çıktığında, boykotçuluk sessizce yok edildi.

12 Eylül de Atatürkçü geçindi, görünüşte en Atatürkçü dönemdi. Her konuşmada, Atatürk'ün bir sözü söylenir, herkes Atatürk dönemi modası, koyu renkli, dar takım elbiseler giyerdi. Bu dönemde her devlet dairesi Atatürk resmi, ev bahçe Atatürk büstü, her meydan Atatürk heykeliyle donatıldı. Bu Atatürkçülük gösterisinin ardında, cumhuriyet kurumlarının ve ilklereinin yozlaştırılarak, yok edilmesi vardı. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kapatılıyor, Atatürk, Dil ve Tarih, Yüksek Konseyi diye ucube bir kurum kuruluyordu. Devlet güzel sanatlar müzesindeki resimler, generallerin makam odalarına gidiyor, bazıları tek fotoğrafı olmadan kayboluyor, müze, müze özelliğini kaybediyordu. Tanzimat fermanı ve ilk resmi gazete Takvim-i Vekai'den beri süren dilde sadeleşme yerine, TRT ve ders kitaplarıyla zorla Osmanlıcalaşrıma çabalarına giriliyordu. (12 Eylül rejiminin en büyük yenilgisiydi.) Laiklik denilerek, zorunlu din dersleri, anayasaya giriyordu. Alevi köylerine ısrarla cami yapılıyor, Aleviler düzenli olarak fişleniyordu. Sürekli laiklik vurgusu yapılıyordu ama yüzde doksan dokuzu Müslüman  diyerek söze başlanıyordu. Terör bitirildi deniliyordu ama PKK örgütlenip, Eruh ve Şemdinli baskınlarına hazırlanıyordu. 12 Eylülü bu blogda çok yazdım. 12 Eylül, gardraop Atatürkçülüğünü kullanarak, Atatürkçülüğün altını boşalttı.

Merkez sağ denen partilerden de bahsedelim. Bu partilerin son iki önemli lideri (Mesut Yılmaz, Yıldırım Akbulut ve Tansu Çiller, lider sayılabilecek kişiler değildi), ideolojilerini kendileri baltaladılar. Turgut Özal, dindar ve muhafazakar geçinirdi ama ailesi, özellikle karısı Semra Özal öyle yaşamazdı ve halende öyle yaşamıyor. ( çok eski bir cumhurbaşkanı eşi olarak, gözlerden uzak.) Kendisi, Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarıyken, verdiği teşvik kredileri ile özel sektörün bira fabrikaları kurmasını sağlayan kişiydi. Muzır neşriyat olarak görülen erotik-p.rno yayımların poşete konulması ile ilgili yasa çıkarırken oğlu, erotik yayınlar da yapan Star medya'nın kurucu ortağıydı. Süleyman Demirel, yıllarca muhafazakarlardan oy aldı ve onları sola karşı kışkırttı. 1978'in son günlerinde, Kahramanmaraş ili kan gölüne dönmüşken, bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz diyen kişiydi. 28 Şubat sürecinde türbanlılar okumaya Arabistan'a gitsin diyen de o oldu. 12 Eylülün karanlık günlerinde Süleyman Demirel'i, 28 Şubatın dar günlerinde tarikatların ve muhafazakarların savunucusu, demokrtasi şövalyesi, kahraman gazeteci, Nazlı Ilıcak; 15 Temmuz darbesi davasında cezası onananlar arasında.

Ülkücülük de kurdu kendi özünde olan ağaçlardan oldu.Abdullah Çatlı, Ülkücülüğü, kendini hızla tüketen DYP ve genel başkanı Tansu Çiller'in hizmetine soktu. Öncesinde Ülkücülük, devlet yada Türk devletine bağlı bir aygıttı, Çatlı ve ekibi, Ülkücülüğü doğrudan Tansu Çiller'de (başbuğ Türkeş'den önce) bağladı.Susurluk kazası sonra holding medyalarındaki manşetlerin, özel haberlerin hedefi Tansu Çiller ve Enişe adı ile kodlanan kocası Özer Uçuran Çiller'di. O yıllarda derin devlet denilen yapı, büyük ölçüde Ülkücülerden oluşurdu. Ülkücüler, özel harekat haricinde, kamu kadrolarından dışlandı. 15 Temmuz sonrasında oluşan MHP-AKP birliği bile bunu değiştirmedi. Kurtlar Vadisi dizisi de bu tasfiyeyi anlattı. Dizi izleyicilerinin en büyük hatası, dizinin gerçek olayları bire bir anlattığı ve dizideki her karakterin, gerçek hayatta bir karşılığı olduğu sanısıdır. Gerçek hayattan kısmen esinlenme vardır ve karakrterler genelde bir kaç kişinin birleşimidir. Mesela Baron Karahanlı; hikayenin genel anlatımına uygun olarak en fazla Mehmet Emin Karamehmet'e benzemektedir; ölümü Üzeyir Garih'in ölümüne benzer;  baron lakabı ise eski mafya babalarından Ali Fevzi Bir'e aittir. Dizideki iyi karakterler de, kötü karakterler de, (büyük çoğunlukla) Ülkü ocaklarından yetişmiştir (dizide ne adı, ne de iması vardır.). Dizideki Kürt karakterler de Ülkü ocaklıdır. Dizide hiç Alevi kararkter olmaması nedense kimsenin dikkatini çekmemiş. Abdullah Çatlı ile beraber ölen polis amiri Hüseyin Kocadağ, Alevi'ydi ve hatta o akşamki içkili eğlencenin amacı, Çatlı ile Kocadağ'ın barıştırılmasıydı. İzleyicilerin sandığının aksine Polar Alemdar; Abdullah Çatlı veya Hakan Fidan  değildi. Gerçek hayatta kimle özdeşleşebilir bilmiyorum ama Polat Alemdar; DYP ile Çiller; Mesut Yılmaz ve ANAP; üzerine de MHP-Ülkü ocaklarını devletten tasfiye eden kişiydi ve popüler olması için özellikle uğraşılan dizide, Ülkücülüğün kurdu da kendinden olmuştu.

Ülkemizde çevrecilik de en büyük darbeyi TEMA denen örgütten almıştır. Meraları, yaylaları, ot parasına yağmalatan yasayı TEMA ve Hayrettin Karaca hazırladı. Ülkenin yeşil alanları, çevrecili olduğunu iddia eden bir yasayla yağmalandı ve yağmalanıyor.

Atatürk ve İnönü'nün kurduğu demokratik düzeni, bugünkü din hegomonyasına çevirenler de, bundan en çok faydalananlar oldu. Liberal sol olduklarını iddia edenler ne liberal, ne de solcuydu; bu söylem sadece sümüklü ve Pensilvanyalı şeyhin müridi olduklarını saklamak içindi. Orhan Pamuk'da, daha doksanlarda bile, Nagehan Alçı, Rasim Ozam Kütahyalı ile arkadaş olduğu halde, sürekli Ateistliğini vurguladı ve hatta ailecek Ateist olduğunu falan söylemiş; aile tehdit alınca Orhan'a kendi adına konuş diye seslenmişti.

Bir ağaca kurtcuk, kendi özünden düşer. Ben, pek az okunan bu blogumla solcuları, Atatürkçüleri, Alevileri etkileyebilir, dolayısı ile onlara hainlik yapabilirim. Dinciler, Ülkücüler beni okusa bile benden o kadar etkilenmez.  Bu yüzden herkes özünü yoklamalıdır.


12 Mart 2026 Perşembe

TEK KUTSALINIZ İKTİDARINIZ VE PARANIZ

     


Bize yıllarca İslam'ın güzellikleri anlatıldı. Yeni Osmanlıcılık iktidara gelince bütün bu kutsalların terk edildiği görüldü. Osmanlı'nın ve İslamın doğa ve yeişl sevgisi terk edildi. Şehirler beton ormanına döndü. Ormanları da çöle çevirdiniz. Devleti yağmalakla doymadığınız, halkı yağmalıyorsunuz. Artık ortaya çıktı ki, tek kutsalınız iktidarınız. Osmanlı'nın sokak hayvanlarına gösterdiği sevgiyi bile terk ettiniz. Geziciler hayvan ve ağaç seviyor diye, hayvanlara ve ağaçlara bile düşman oldunuz. Her tarafınızdan nefret fışkırıyor. Öte yandan da paniğiniz de bu nefretinizi arttırıyor. Sıtres ve panik anladında insanların duygu-durum sorunları artar. Nefret duygunuzla batıyorsunuz. Artık kendi içinizde de birbirinizden nefret etmeye başladınız. İfşalar peşi peşine geliyor.

Yeşil rengi, doğa, çocuklar, Filistinliler falan zerre kadar umurunuzda değil. Çok para çaldınız, çok farklı yerlere de sakladınız. Kaddafi örneğinde olduğu gibi, iktidarda değilseniz, hiç biri de sizin değil. İcabında Kabe'yi de iktidarınız için yıkarsınız. Şimdi elinizde tek silahınız din kaldı. Türklüğü kendiniz çöpe atmıştınız. Türkçülüğünüz gitti ama Kürt düşmanlığınız baki kaldı. Açılım zamanı Esat Okat Yıldıran'ı gıyabında nasıl da yargılamıştınız? Hatta kimse Oktay Yüzbaşı rolünü almak istemeyince, bir sandalyeye o rolü vermiştiniz. Oysa Etimesgut, Zırhlı Birlikler Komutanlığındaki Esat Oktay Yıldıran caddesi halen duruyor. Oysa Aşık Veysel orta okulunun adını değiştirdiniz. Şimdilerde cesetleri kobra denen araçların arkasında sürüklemeler, cesetleri un çuvalında vermeler falan gırla. Esat Oktay'ın, Diyarbakır hapisanesinin kalın duvarları arkasında yaptıkları, bugün sokaklarda yapılıyor. Görse, gözleri yaşarırdı.

 Kenan Evren'i sözüm ona yargıladınız ama kendisi askeri mezarlıkta, tüm unvanları ile duruyor. 12 Eylül döneminde zengin olanlar ise sorgulanmadı. İhsan Doğramacı'nın Meteksan şirketi, kırk yıldan fazladır kesintisiz olarak ÖSYM'nin tüm ihalelerini alıyor. 12 Eylül olmasaydı,  Doğramacı ailesi bu kadar zengin olmayacaktı. Kimse Doğramacı'yı ve ailesini yargılamadı. Doğramacı ailesi ile ilgili doğru dürüst bir eleştiri bile yayımlanmadı.  Aile, orman yapacağını vaat ettiği araziye lüks evler yaptı ve bir kısmını da şehir hastanesi başta olmak üzere, kamu kurumlarına sattı. Doğramacı ailesine 12 Eylül tarafından verilen ihsanlar,, iktidarınız döneminde de artarak devam etti.

Ya sanatçılar. 2002 öncesinde Semra Özal, Tansu Çiller etrafında öbekleşen sanatçılar, şimdi külliyenin etrafında öbekleşiyor. Kişilikleri zerre kadar değişmedi. Eski düzenbazlar da halen sizinle. Çünkü sizin tek kutsalınız paranız ve iktidarınız. 

Şimdi onu da kaybetmemek için sözde kutsallarınızdan elinizde bir tek din kaldı, yakında o da gidecek.

(2021'de başka bir blog için yazdığım yazı.)

7 Mart 2026 Cumartesi

ELEŞTİRİLMEDEN ÖĞRENİLMEZ.

 


Ülkemizde eğitimde ciddi bir başarısızlık var. O kadar yıl okuldan sonra hiç bir şey öğretmiyor gibiyiz. Yabancı dil öğrenimimiz karikatürize. Son yıllarda biraz gelişme var ama gene de nafile. Öyle ki pek çok lise son sınıfta dil dersleri, serbest test çözme saatine dönmüş durumda. O test çözme saatleri, test çözme oranını arttırmıyor arkadaşlar, 28 senelik tecrübe söylüyor bunu.Oturup felsefe dersi dinlemek yerine, matematilk, fizik, Türkçe testi çözenlerin, test ortalamasını da gördüm. Eğitimi test çözmekle ölçüyoruz ve onda da başarısız bir ülkeyiz.

Başarısızlığın sebepleri üzerine düşünmek ve fikir üretmek zorundayız. Doğruyu bulmak için yeni yollar denemek,  aynı hataları yapmamak, başka hatalar yapmak zorundayız. Bu hatalarımızın en başında çocukları hep itaat ahlak seviyesinde tutma çabamız. Kökeni medreselere, yani İslam skolastiğine dayanıyor. Skolastik görüş, öğretmenin (hoca-müderrsin) kaba ve sert otoritesi ile öğrenciye yerleştirilir.  Ülkemizde ise son yirmi yıldır öğretmenlilk, meslek olarak gözden düşmüş durumda. İktidarın çok özendiği din öğretmenleri de buna dahil. İktidarın dindar nesil yetiştirme projesinin tutmamasının temel sebebi de bu. Zannediyorsunuz ki öğretmenlik mesleğinin değeri düşerken, din öğretmenleri bundan muaf; lise çağındaki bir gencin beyni böyle çalışmaz. Fazlasıyla genelleştirerek çalışır. Kurtlar Vadisi iyiyse, yüm mafyalar iyidir  ve öğretmenliğin değeri düşmüşse, din öğretmenliği de bunun dışında değildir.

İtaat yada skolastik eğitimde,  bir şeyler öğrenilmez, ezberlenir ve inanılır. Ülkemizde üniversiteden, ana okuluna kadar, öğrenciden en asgariden itiraz ve sonunda öğretmenin fikrini kabul etmeyi istiyor. Ülkemizde yüksek lisans-doktora eğitimi bile, tez hocasının fikrini kabul etmeye programlı. Maarif modeli denilen şeyin gerçekleşmesi için, öncelikle öğretmenin itibarlı, atamaların liyakatli olması, eğitimin bilimsel olması ve öğrencinin eleştirilerinin de dinlenmesi gerekir. Okul öncesi eğitiminden, dokrtoraya kadar bu gerekli

5 Mart 2026 Perşembe

AYNI HAİN VE EBLEH SÜRÜSÜ

     


Yetmez ama evetçi hain sürüsü, Marksist-Leninizm ve Liberalizm arasında savruluyor. Asla sosyal demokrat ya da Atatürkçü olmuyor. Çiftçiye, ananı da al git diyen şahsın demokrasi vaatlerine inanıyorlar da, Osmanlı'nın kadını hor gören zihniyetini yıkıp, kadından hakim-savcı-pilot yapan partinin vaatlerine inanmıyorlar. Yetmaz ama evet dedikleri parti, kendilerini de sefil etmiş ama halen o partiyi iktidardan düşürmesi en büyük ihtimal olan siyasi oluşumu desteklemiyorlar.

Bir de şu dikkatimi çekti. Bu liberal ve radikal solcu sürüsü,  tıpkı mevcut iktidar ve iktidar yanlıları gibi, İran'da olanlara karşı pek sessiz.  Oysa doksanlarda ve iki binlerde, hele de 28 şubat döneminde nasıl da özgürlük şövalyesiydiniz? Hele de Orhan Pamuk ve üç yüz küsur yazar-çizer-akademisyen sürüsü, Suriye iç savaşının başlarında, Beşar Esat'a çağrı yapmıştınız, görevi bırak, Cezayir'e sığınma iste diye. Hesapta Suriye'de kan dökülmesini istemiyordunuz. Oysa amacınız Suirye'yi oluk oluk kana boğmaktı. Savaşı başlatanlar, Suriye'de demokrasi isteyenler değildi. Alevileri, Şiileri, Hristiyanları, Dürzileri (Aslında düz Sünni olmayan herkesi) ve üzerine de kendi şeriatları altında yaşamak istemeyen Sünnileri katletmek ya da göç ettirmek isteyen Siyasal İslamcılara ne güzel destek vermiştiniz? Şimdi de mollalara karşı halkı direnişe çağırsanıza. Türban takmak istemeyen kadınların hayat hakkını savunmakta pek isteksizsiniz.

Orhan Pamuk, Rasim Ozan Kütahyalı be karısı Nagehan Alçı ile aile resmş ortaya çıktığından beri kendisini basında pek yer bulamıyor. Ha, bir de Rasim'in ta eskiden, üniversite yıllarında, ona övgüler düzmesinin ortaya çıkması da buna etken. Şimdi bakıyorum ne zaman destekleyecek bu üçüncü ittifakı.

Artık birileri kral çıplak desin. Bu ülkede Marksist-Leninizmin asıl hedefi devrim yapmak değildir. Muhalefete, muhalefet yapıp, sağın iktidarda kalmasını sağlamaktır. Legal olanının da, illegal olanının  da hedefi budur. 

Liberl solun solculuğu da, NAZİ partisinin adındaki sosyalsitlik gibidir. İtidara geldiklerinde önce bu sosyalist ibaresini sildirmişlerdi. Yetmez ama evet referandumundan sonra saraydan kovulmasaydınız, siz de adınızdan solu atacaktınız.

Aynı hain ve ebleh sürüsüsünüz.

(2022'de yazmışım)

3 Mart 2026 Salı

KENANİZM NEDİR 4?ROMANTİK FAŞİZAN ATATÜRKÇÜLÜK VE 12 EYLÜL



 Alparslan Türkeş'in 12 Eylül günerinde, Genelkurmay Dil Okulunda hapisteyken, fikirlerimiz içeride, biz mahkumuz dediği rivayet edilir. Bu ne kadar doğru, bilemeyeceğim; bu rivayetin sebebi, 12 Eylül rejiminin uygulamalarıdır. 12  Eylül rejimi ilk bir buçuk yılında, sağa ve sola karşı aynı gaddarlıktaydı. 1981 yılından itibaren baskılar sadece solun üzerine olmaya başladı.Darbe ideolojisi de milliyetçileşmeye başladı ve milliyetçi kaldı. Bu milliyetçilik, Özal döneminde de sürdü. Ben orta1 ve orta 2'deyken (1986-86 yılları), tarih dersinin adı milli tarih, coğrafya dersinin adı milli coğrafyaydı. Devler rejiminde ciddi bir Türkçüleşme ve İslamlaşma vardı. Milyonlarca kişi Kürtçe'den başka bir dil bilmezken (Ben iki bin yılında acemi er eğitim bölüğünde askerdim ve bize her celp yirmi kadar Türkçe bilmeyen asker gelirdi. ) Kürtçe'yi yasaklamak; Alevi köylerine cami yapıp, imam atamak, Maraş katliamı sanıklarını koruyup, Kahramanmaraş ilini Alevisileştirmek gibi doğrudan 12 Eylül MHP'sinden beklenen işleri yaptı. Ders kitaplarının arka sayfalarına Türkiye haritasının yanına, Türk dünyasının haritası çıktı. Bu harita, henüz parçalanmamış Sovyetler Birliği, parçalanmışcasına farklı renklerde gösterdiği gibi; Çin ve Rusya gibi devletlerin içindeki özerk bölgeler de bağımsızmışcasına ayrı renklerde gösteriliyordu, halen de öyledir. 2026'da bile ders kitapların arkasındaki Türk Dünyası haritaları böyledir.

Ben 1992-93 yıllarında Ülkü Ocakları sempatizanı ve kısmen de üyesiydi ve o dönem Ülkücüleri hiç de Atatürkçü değildi ve Atatürk hiç de sevilmiyordu. Atatürk düşmanlığıyla ünlü yazar Necip Fazıl Kısakürek, son yıllarında açıkça MHP'yi destekliyordu. Şimdiki Ulusalcı dediğimiz laiklik temelli ve son on, on beş yıldır da Deistleşen (Temgricilik)milliyetçilik ilk defa doksanların sonlarında, Doğu Perinçek'in İşçi Partisi'ni, daha sonra Vatan Partisi adını alması ile bitecek süreçle başladı. Aynı Perinçek, yetmişlerde Atatürk'e küçük burjuva devrimcisi diyen, seksenler ve doksanlarda İkibine Doğru dergisiyle Pqq'yı destekleyen Perinçek'di. Perinçek'le ilgili ayrıntılı bilgiyi şuraya bırakayım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/dogu-perincek-kimdir.html

Ulusalcılık denen Laiklik ve Milliyetçilik ile sınırlı Atatürkçülük, iki binlerin başlarında tatılmaya başladı. Onlar için altı okun sadece ikisi vardı, Laiklik  de tarikat nefreti ile sınırlıydır ulusalcılıkta. Zorunlu din dersleri ya da Alevi köylerine yapılan camiler veya öğrencilerin zorla imam hatipe kaydolmaları gibi konularla ilgilenmiyorlardı. Tek dertleri, CHP'ye oy verilmesindi, AKP kötü ama yerine başka bir parti olmalıydı. Banu Avar ve Nihat Genç gibi yeni Ulusalcı liderler çıktı. Banu Avar, Zaytug.com gibi komedi sitesindeki bir haberi gerçek sanması ile gözden düştü. Nihat Genç ise daha ilk seçimde aday olur olmaz, Fetö tertibinden ordudan atolmış denizciler ağırlıklı grubuyla İmamoğlu'na saldırdı. En son İmamoğlu'nun Kıbrıs'tan nakil olması ile uğraştı ve diploma iptali için uğraştı. Gebermesine az kala bunu başardı. Efsane olarak yaşadı ama kestane bile olamadan bitti. Gebermesinden sonra grubu olan Veryansın ve diğer küçük gruplar giderek küçüldü.

Genel anlamda Dünya'da milliyetçi, hatta ırkçı partiler yükselirken, Türkiye'de hiç bir şey olmaması, hatta gerilemesi çok dikkat çekici. Ülkücü hareketin ana partisi MHP, zamanında koalisyonların ve merkez sağ (DYP-ANAP) partilerinin koltuk değneğiydi, şimdi iktidarın koltuk değneği, ş,mdi de bir şey değişmedi. İktidar bloğuna muhalif Ülkücü partilerde (Zafer ve İyi) durum çok farklı değil sanki. Biraz da medyasızlık var, CHP; Halk tv,Sözcü, Yurt falan derken, kendi tabanını  elinde tutuyur ama; bu partilerin medyası da yok gibi. Ya sosyal medya? Sosyal medyada da ciddi bir varlıkları yok. Olsa da, özelleştirmeler ve tarikatlar üzerinde fikirleri neler, belli değil (bence). Şu ortamda bu partilerin, sosyal medya bir yana, meydanları hınca hınç dolduracak mitingler yapmaları lazım (özellikle terör konusunda).

Diğer yandan da son bir kaç aydır, Youtube başta olmak üzere sosyal medyada liberal milliyetçiler türedi. Siz liberaller, sırf milliyetçiliğe karşı olduğunuz için liberal sol değil miydiniz? 2010 yetmez ama referandumunda, CMHP espirileri yapmıyor muydunuz?. Ayrıca, sizceki Kürt sevdasına ne oldu? Yoksa Amerika, Suriye'de Kürtleri, hamamda P.ŞT bırakır gibi bırakınca, siz de mi Kürtleri bıraktınız. Bazılarınız hemen demeye başladınız, devlet devletle anlaşır, siz devlet misiniz, diye. Şimdi ibre Kürt sevgisinden, Türk milliyetçiliğine dönmüş durumda, Amerika nereye, siz oraya. Diğer yandan da bu iktisatçı Youtuberlar ve paralel kanal sahiplerinin çok genç olması; iktisat ve işletme gibi bilimler, ilahiyat gibi kademelidir. Önce özel üniversitelerin, yurt dışındaki büyük üniversitelerin profesörleri konuşur, hatta yalnız onlar konuşur. Bu bıyığı yeni terlemiş liberallerin sayfaları bir anda pek çok kurum tarafından nasıl da övülüyor, farkında mısınız? İktisat bilimi aynen ilahiyata benziyor; orada da ya büyük üniversitelerin profesörleri ya da tarikat büyüğü mollalar konuşur ama son on yıldır, özellikle Youtube'u genç mollalar doldurmakta; çünkü ihtiyar mollara, gençlerin ilgisini çekmiyor. Bu genç mollalar, pardon iktisatçılar da, gençlere neoliberailizm dinini anlatmak için sahadalar. Amaçları önümüzdeki günlerde yapılacak özelleştirmelere karşı gençliği sakinleştirmek. Gençleri kandırmak için artık solcu olamadıkları için milliyetçi olmuşlar. Milliyetçi liberallik, Kenanizmdi, o yıllarda Devletçiliğin, cumhuriyetin ilk yıllarında sermaye birikimsizliği sonucu, geçici bir yönetim olduğu olarak anlatılıyordu çocuklara. Özal, satacağım diye propaganda yaparken, Kenan susuyordu; cumhurbaşkanıyken de Turgut'un kanun hükmünde kararnamelerle, meclisi devre dışı bırakmasına ses etmemişti. Ülkemizde liberalliğin ağa babası, Mehmet Barlas ve diğer lşboşlara bakın; 12 Eylüle karşı çıkmışlar mı? Neoliberalizmin kurucusu Milton Friedman ve Şikago oğlanları, Latin Amerika başta olmak üzere tüm Amerikan yanlısı askeri darbeleri alkışlamamış mıydı?

Son olarak Türk faşizmi, hem Ülkücülük, hem Ulusalcılık, yandaşlığa da, muhalifliğe de yakışmıyor, çünkü her ikisini de doğru dürüst yapamıyor, Kenanizm'den kopamıyor.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html

2 Mart 2026 Pazartesi

KOPYA SIKANDALINDA NEDEN TUTUKLAMA YOK?



 Ülkemizde günden hızlı değişiyor ve pek çok şeyde gözden kaçıyor. Milyonlarca insanı mağdur eden -KPSS sınavı tekrar yapıldı. ÖSYM'den bir kişi bile görevden alınıp, tutuklanmadığı gibi, skandala sebep olan dershane de, Youtube kanalı dahil, yerli yerinde. Yani değişen bir şey yok. İnsanların sınava ikinci defa girip, masraf yapacak olmaları dışında. Diyeceksiniz ki, sınav parası alınmayacak. Siz hiç düşünmüyor musunuz, bu insanlar cumartesi ya da pazar da olsa,  işlerinden izin alıyorlar. Sınav her yerde yapılmıyor, bazen de her il merkezinde yapılmıyor. İl merkezlerinde, büyük şehirlerde, sırf sınav için otellerde kalınıyor, akraba-tanıdık yanlarına gidiliyor. Kırılan umutlar ve hayaller de cabası.

Benim ki de laf mı? Koskoca milletvekil, rüşvet aldığını kameralar önünde itiraf etti de ne oldu? Konu itiraf ederken başının açık olmasına geldi. Soruşturma açacak savcı yok, çünkü HSYK doğrudan cumhurbaşkanına bağlı. 2010'un meşhur yetmez ama referandumunun ana konusuydu HSYK'nın yapısı. HSYK'yı siyasete bağlayarak, oradaki kemikleşmiş grupları yıkacaktınız. Evet, yıktınız, bravo, hadi gene öğünün, demokrasi peşindeydik deyin. İstanbul'da bir hastane, yatalak hastalarla alay eden hastane bir günde kapanıyor ama kırk beş çocuğa tecavüz edilen öğrenci yurdu, bir öğretmen ceza aldıktan sonra, vakfı ile beraber dimdik ayakta. Siz de bütün bu tecavüzler olurken, devleti geçtim, vakfın diğer yöneticileri nerede diye sormadınız.

Koca ÖSYM ya da kırk yıla yakındır ÖSYM'nin her ihalesini rakipsiz alan, Doğramacı ailesine ait Tepe Holding ve dolayısı ile Doğramacı ailesine ait Meteksan şirketinde bir kişinin bile savcılıkça ifadesi alınmadı ama ÖSYM sınavlar yapmaya devam ediyor.

Bir de farkında mısınız, uzun zamandır sınav birincileri ya açıklamıyor ya da halkın gözüne sokulmuyor. Muhalif kitlenin en büyük yanılgısı, tarikatlarla ilgili olarak 2002 yılını baz almaları. Oysa FEM dershaneleri 1990 ya da 91-92'den itibaren her sene üniversite sınavı birincileri çıkarıyordu. Yani o yıllar ve belki de daha öncelerine kadar uzanıyor bu kopya meseleleri. Siyasal İslamcılar, 12 Eylülden itibaren aşırı güçlenmeye başladılar. 12 Eylül gardrop Atatürkçüsü ve tarikat koruyucusuydu. Sol, ezilmek bir yana, sindirilirken, dincilik ve tarikatçılık yükseldi. Özal açıkça Nakşibenci (hatta annesi özel bir kanunla, Nakşi bir şeyhin mezarının yanına gömdürdü), Demirel ise, Said-i Nursi'nın yıllarca sürgün yaşadığı Isparta milletvekili oldu. Ecevit bile her yere tarikatçıları getirdi.

İşte böyle bir canavarla mücadele ediyoruz. Şimdi utanması ya da çekinmesi de yok. Kopya çekildiği belli ama ne tutuklama var, ne de görevden alınma.

(2021 Ekim'inda beşka bir blog için yazmılım, tekrar yayımlayasım geldi:

1 Mart 2026 Pazar

SAHTE MAĞDURİYET OYUNLARI



 İktidarın tüm çabalarına rağmen din, gözden düşüyor. Genç kuşakta türbanlı, tarikat üyesi, camiye düzenli giden ya da düzensiz giden sayısı azalıyor. Gene de iktidar din silahını bırakmıyor. Bu silahı da düşmanı gördüğü kurumlara kullanıyor.

Oysa iktidar yanlısı burjuva da türbanlı çalışan istemiyor. Tarikatlar, buruvalar için eskilerin mason localarının yerini almış. Özel okullar ve özel hastanelerin çoğu, tarikatların elinde. Sözcü, Cumhuriyet, Birgün ve hatta daha pek çok solcu, ilerici gazeteye reklam veren, tiyatro klüplerinde Atatürkçülükle ilgili oyunlar oynayan, her tarafı Atatürk resimlerinden geçilmeyen özel okullar dahi, tarikatların elinde. Özel hastanelerin çoğunda türbanlı hemşire yokken, devlet hastaneleri türbanlıarla dolu. 

Fakat siyasal islamcılar, karşı cepheyi türban ya da din için suçlamaya bahaneler arıyor. Amacı tamamen provakasyon. Dakikaların hesaplandığı şehirler arası otobüs seyahati bile bu şovlara alet edilmekte. Oysa dindarları da en fazla mağdur eden, siyasal İslamın kendisi. 7 haziran seçimlerinden sonra, HDP'nin dışarıdan desteğine ihtiyacını bahane eden Türk milliyetçiliğinin partisi, şimdilerde bu görüşmeyi onaylıyor, hatta destekliyor. HDP'de, belediyelerine kayyum atayan, genel başkanını hapse atan iktidarla görüşüyor. Sorsanız halen CHP'nin tek parti iktidarının uygulamalarının yasını tutmaktalar. AKP'bin CHP'yi terör örgütleri ile bir sayması ise devam ediyor. Kendileri ise her durumda mağdur.

Kendi tabanları bile bu mağduriyet hikayelerinden bıktı. İstediklerini tutuklayıp,  istediklerini yaptıkları halde, halen de mazlum olduklarını iddia ediyorlar. Şu günlerde de kapitalizm, HDP'siyle, MHP'siyle kendini toptan savunuyor. Oysa muhalefet toptan saldırı yapamıyor. Muhalefet cephesinde hep bir ama itirazları var. Bu amaların bir kısmı, iktidar değişse de, dikta sisteminin değişmemesi korkusu. Diğeri de pek çok muhalifin, sistemin çok da fazla değişmesini  istememesi. Pek çoğu, muhalefette de olsa, durumundan memnun. Zira sistemin içinde muhalif unsur olarak saygı görüyorlar. Bir kısmı ise iktidarın paralı askeri. Asıl amaçları muhalefete muhalefet etmek.

Bütün bunların karşısında muhalefetin işi zor. İktidarın sahte mağduriyet saldırıları da karşılamalı.