16 Ekim 2026 Cuma

FELSEFİ ALEVİLİK 1-AHLAK, KİMLİK VE İBADETTEN ÖNCE GELİR



Yirmi birinci yüz yılda dinler hızla güç kaybediyor. İnanç olmaktan çok bir kimlik oluyorlar. Bununla ilgili olarak şöyle bir fıkra vardır. Kuzey İrlanda'da bir kişi, diğerine sorumuş:

-Katolik misin, Protestan mı?

-Ateistim.

-Katolik Ateist misin, Protestan Ateist mi?

Burada Katolik olmak, has İrlandalıyı, Protestan olmak ise İngiltere-İskoçya kökenli olmayı temsil etmektedir. Din, bir ibadet değil, milliyet meselesidir. Din, metafizik (gayb) alemi terk etmiştir artık. Bu konudaki söylemler, bazı safları kandırmaktan ibarettir. Bunu sosyal medya trollerinde de görebilirsiniz. Konuşulanın doğruluğundan çok, konuşanın kimliğiyle ilgili yorum yapıyorlar; Rum, Kızılbaş, Ermen, Sabataycı gibi yaftaları yapıştırıyorlar hemen. Kendilerinden yana olanların suçları yerine muahlefetin suçlarını (onda da somut delil yok, sadece itirafçı falan) ortaya atıyorlar.

Bunun kökeni dinlerin sadece kendilerine inananları ölüm sonrası cennete gideceğine olan inançtır. Bu bence bencilce düşünceye göre, dünyada ne yaparsa yapsın, sadece o inanca sahip olanlar cennet denen dünya sonrası güzel evrene gidecektir. Hatta Nakşibendiliğin Halidi kouysa, sorgusuz, sualsiz cennete gidecektir. Dindarlara suç işleme cesaretini bu verir, mesele ilk olarak o kimliği taşımak, ikinci olarak da ibadetleri yerine getirmek, inanmış olmaktır. Bu yüzden ötekine karşı her türlü gaddarlık, kendilerine haktır. Hatta düşmanlık bazen din içindeki mezhep savaşlarında daha yoğundur. Seksenlerde ortaya atılan, Alevilerin Müslüman olması için önce Hristiyan olması gerekir sözü de, bu zihniyetin ürünüdür.

Hiç bir Alevi'de, cennete sadece Aleviler gidecek yada sadece Müslümanlar gidecek veya Alevi veya Müslüman olrsak, tüm günahlarımıza rağmen sonunda cennete gideceğiz diye düşünmez. Bir şekilde herşeyinin ahlaka ait olduğunu bilir.

Bütün bunlar bir insanı Alevi olduğu için tamamen masum yapmaz. Öyle olsa, hangi din dünyada hırsızlığı, cinayeti, tecavüzü emrediyor? Hangi dindar insan, keşke Yunan kazansaydı, diyebilir? Osmanlı askerine karşı İngiliz askerine ya da Irak işgali için Amerikan askerine zafer dua etmek de İslam'da var mı?Dini vaazlar, ibadetler, insanı ahlaklı yapmaz, yapmayabilir. Yani bir insan Hristiyan yada Müslüman diye suçsuz diyemediğimiz gibi, Alevi diye de suçsuz diyemeyiz.

Alevilikte düşkünlük, dini-metafiziksel bir makam değil, ahlaki bir yoksunluğu anlatan biri ifadedir. Felsefi Alevilikte birinci ilkemiz, ahlakın, kimlik, ibadet, hatta inançtan önce gelmesi gerekliliğidir.

13 Ekim 2026 Salı

BİRADNCILIK, MHP-HDP KAVGA VE İTTİFAKI



Zoraki şöhretlerimizin bir kısmı da Mehmet Ali Birand ve öğrencilerinden oluşur. Bunlar seksenlerin ortalarından (programın ilk yayını 1985) itibaren, Birand'ın öncüllüğünde televizyon programları yaptılar, kitaplar yazdılar. Çiğdem Anad, Mithat Bereket, Can Dündar,  Deniz Arman vs ilk akla gelenlerdi.
Pek çok şey, aradan zaman geçince, daha doğrusu  dönemin büyüsü geçince, gerçekler daha da anlaşılıyor. O zamanlar herkes Biran ve öğrencilerini övüyordu. Bir de o zamanlar sosyal medya veya internet olmadığından, dünyayı tanımıyorduk ve gazetecilik, daha doğrusu habercilik böyle olur sanıyorduk.
Bir de Birand ve öğrencilerinin doğruyu, en azından doğruyu bildiklerini,  demokrat ve Atatürkçü olduklarını sanıyorduk ya da ben sanıyordum diyelim. Zira halen böyle sananlar var ve en başından onların gerçek yüzlerini bilenler vardı.
Ne 12 Eylülün, ne de Özal'ın, ne Uzanların, haberleşmeyi Atatükçülere bırakmayacağı belliydi. Gene de ülkeyi şekillendirmek için Atatürkçüleri ikna etmeden ya da en azından teskin etmeden yeni düzeni kuramazlardı. (Uğur Dündar, Emin Çölaşan, Zülfü Livaneli, Bekir Coşkun gibi Atatürkçü yazarlar da, bu dönemde kullanıldı. Fettullah Gülen'in meşhur videosunu ve örgütün bazı işlerini ifşa eden ve Gülen'in Ameriya'ya kaçmasını sağlayan Ali Kırca'yı da burada anmak gerekiyor.)
İhanet her zaman hile ile gelir. Ben Birand'ın öğrencileri için, Birand tarzı solculuk ya da Birand tarzı göstermelik Atatürkçülük hilekarları diyorum.
Birand okulu, tıpkı liberaller (Yeni Yüzyıl, Yeni Bin Yıl, Radikal, Taraf ve benzeri kağıt israfları ve onların paralelinde hareket eden güruh, özellikle Altan kardeşler) , Fetö ve diğer tarikatlar gibi, önce Özal'ı,  sonra Çiller'i ve nihayetinde de Tayyip'i destekledi. Liberaller ve Birandcılar, bunu 2010, yetmez ama evet referandumuna kadar destekledi.
AKP dönemi bir gün yargılanacaksa, pek çok kişi, 2010 öncesi hariç diye bağıracaktır. Gene pek çok kişi, 2010 referanduma desteklerini iyi niyet ile açıklanacaktır.
2002-2010 arası dönem, AKP'nin iyiyi oynadığı yıllardır. Bu dönemde AKP, BDDK (Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu) aracılığı ile medyayı ele geçirmek ve Cem Uzan'ı yok etmek dışına başka bir şeyle uğraşmadı.
Gene bu dönemde yalancı bir cennet dönemi yaşandı. Düşük enflasyon,  yüksek büyüme, özgürlükleri arttıran yasalar vs vs.
Bu dönemin sloganı, Avrupa Birliği üyeliği ve özgürlüklerdi. Bu dönemin tüm amacı, hedefi yargıyı politikleştirmekten başka bir şey olmayan 2010 referandumu için bir çeşit hipnoz yaratmaktı. Bu hipnoz için medyanın ve devletin tüm araçları kullanıldı.
Cem Uzan'a hapis şokuna benzer bir şekilde, Tansu Çiller politikaya mı dönüyor haberleri uçuştu basında. İlk haber, Cem Uzan'a karşı umutların yitirilmesi amaçlıydı ki, zaten Cem Uzan'dan ümit yoktu. Diğer haberse, ülkede siyasi yapının değişmediği düşüncesini insanlara vermekti.
Diğer bir hipnoz haberleri de, özellikle seçimlerden evvel bir yerlerde bulunan dev maden rezervleri ve uluslararası dev şirketlerin, dev yatırımları haberleriydi. Bu haberler genelde bolca uranyum, linyit kömürü ve beş bin işçinin çalışacağı devasa termik santral haberleri içeriyordu. Bunu habire Türk göçmen ve işçi isteyen Norveç ve Kanada haberleri izliyordu.Bir de özellikle hurda Varyag savaş gemisinin geçmesi ve geçişten sonraki yıllarda bol bol Çin'den gelecek milyonlarca turist beklendi.
Bu efsanelerin bazıları arada bir seçim öncesi ortaya çıkıyor. Trakya'nın altındaki bir kaç milyar, trilyar metreküp doğal gaz, aniden güney doğunun bir yerlerinde bulunan petrol damarları, yerli araba çalışmaları falan, hep bu dönemden kalmadır.
Gene bu dönem ki 27 Nisan e-muhtıranın gerçekliğine de aradan zaman geçtikçe daha az inanır oldum. Zira genelkurmay o muhtıradan çabuk vazgeçti.
O dönemde yetmez ama evetçilerin iyi niyetli olduklarına inanmıyorum. Zira ODTÜ'de siyaset bilimi mastır ve doktora yapmış, Mülkiye Mektebinde dersler vermiş Can Dündar'ın,  yargının  politikleşmesinin ülke için hayırlı olmayacağının farkında olması gerekirdi.
Aradan zaman geçti ve hem Birand, hem de yandaşların programları, belgeselleri ve kitapları daha dikkatli okur olduk.
Mesela Birand, bir sürü Kıbrıs belgeseli yapmıştır, ilginçtir İngilizlerden hiç bahsetmemiş, İngilizlerin 1961'den sonra 2 büyük üs aldıktan sonra adayı tamamen terk etmiş gibi davranmıştır. Oysa ada halkının bu gün bile 2. dili İngilizcedir ve pek çok Kıbrıslı (Türk, Rum ya da Yahudi) İngiltere'ye göç ettiği için, herkesin İngiltere'de akrabası . Adada, Türkler kadar, Türk vatandaşları kadar İngiliz vatandaşlarının mülkü vardır. Adada, özellikle kuzeyde, ekonomi sterlin üzerine döner. Şimdi Birand bizi, 1961-74 arası Rumların, Türkleri katletmesinde İngilizlerin hiç parmağı olmadığına inandırdı.
Zaten Türk basını, özellikle de Birand-Liberal kesim, hiç bir suçta batıyı suçlu görmez.
Birand'ın belgesellerini, bir daha izlediğimde, başka şeyler de ilgimi çekti. Kendisi MHP'nin de, PKK'nın da katliamlarını aynı hevesle savunmuştu. Kendisi Bekaa vadisinde Abdullah Öcalan ile görüşüp, onu bir terörist olmaktan, bir düşman komutanı mevkisine yükseltti.
Aynı Birand, Maraş katliamını, ani bir halk refleksi konumuna yükseltti. Oysa mağdurlarla, ölenlerin yakınları ile konuşsa, manzara daha bir belli olacaktı. Katliam için ilk hazırlıklar, iki yıl öncesinden başlamış, sırf bu katliamda kullanılmak üzere bir film (Güneş Ne Zaman Doğacak) çekilmiş, pek çok Ülkücü, daha iyi katliam yapmak için Aleviler ile samimiyeti ilerletmiş, (Benzeri bir davranışı Ülkücüler, Fatsa operasyonlarına muhbir olmak için yapmışlardı), hazırlıklar 2 yıl önceden başlamış, evler işaretlenmişti. Hiç bir linç, ani bir galeyana gelme, infial sonucu değildir. Uzun süreli hazırlıkları vardır. Michel Zavac, Pardayanlar romanının bir yerinde, Fransa kraliçesinin Saint Barthelemy katliamı için nasıl hazırlık yaptığını anlatır.
Bence Maraş katliamı o kadar planlıydı ki, Güneş Ne Zaman Doğacak filminin oyunucuları Cüneyt Arkın ve Oya Aydoğan bile her şeyi biliyordu.
Birand'ın ardından merkez medya ya da boyalı medya dediğmiz medya, HDP (o zamanlar Hadep) ve MHP'yi parlatmaya başladı. Ancak doksanlarda toplum buna pek hazır değildi. Bu partiler de bu parlamaya hazır değildi. MHP, Türkeş'in dünürünü, dostunu, ahbabını mebus yapma arzusu yüzünden bu treni 1995 seçimlerinde kaçırdı.
Derken 1999 seçimlerin Bahçeli önderliğinde MHP, barajı aşmakla kalmadı, seçimlerde 2., sağ cenahta 1. parti oldu. Ancak 2002 de birdenbire Genç Parti ve Cem Uzan'ı destekleyince, gene baraj altı kaldı. Son haftalarda tehlikeyi anlayıp, çevir kazı, yanmasın yapmaya çalıştıysa da olmadı.
HDP'in barajı aşması için ise, Çözüm Süreci denen saçmalık gerekti. Ben şahsen bu sürecin böyle faciayla biteceği belliydi.
HDP, son seçimde %3'e düştü. Bu, 1995 ve 99'un %4,5 oranından da düşük. Büyük şehirlerde aday çıkarmaması da bunu açıklamaz. Zira 1995'de büyük şehirlerde de öyle çok oy almamıştı. Muhtemelen HDP yönetimi oy oranındaki azalmayı öngördüğü için pek çok yerde aday göstermedi.
HDP'deki büyük çöküşün sebebi, benim Birand faktörü dediğim basın desteğinin çökmesidir.
Tunceli belediyesi için TKP ile rekabete girmesi, CHP'yi az solcu bulan sol medyanın desteğini de yitirmelerine sebep olmuştur.
AKP ile çatışmaya girmesi, MHP'nin de 8'lerdeki %3 veya 95'deki %7 bandına gerilemesine sebep olabilir. HDP'nin başına gelenler, MHP'nin de başına gelebilir.
Öte yandan, Birand ve öğrencilerinin DHKP-C ile ilgili programı da hatırlanmalı. Birand ve onun öğrencileri, batılı güçlerin derin elleridir ve itina ile Türk halkını yönlendirip, düşmanlıkların kalıcı olmasını sağlamıştır. Bunlar halka bol bol yalanlar söylemişlerdir.
Onun yolunan giden Can Dündar, bir sürü Atatürk belgeseli çekmiş, Atatürk'ün askeri, ekonomik, diplomatik ve siyasi başarılarından hiç bahsetmemiştir. Sarı Zeybek'te gittikçe güçten düşen bir bunak (oysa o günlerde Hatay meselesi için mücadele etmektedir, bundan hiç bahsetmez), Mustafa'da karanlıktan korkan bir çocuk (Oysa annesinden habersiz askeri ortaokul-rüştiye- sınavına girmitir ve kazanmıştır, bundan da bahsetmez)
Mehmet Ali Birand'da, meşhur Demirkırat belgeselinde,  1950 seçimlerinden sonra CHP ile AP arasında devir teslim töreni olmadığını anlatmıştı. Hatta Kenan Evren ile, Turgut Özal arasındaki devir-teslim'in ilk olduğu söylenmişti. Oysa Celal Bayar ile İsmet İnönü arasında, üstelik de Çankaya Köşkünde devir-teslim töreninin videosu Bristish Parthe'in internet arşivinde çıktı. Birand, bu yalanı, sağ-sol düşmanlığı kalıcı olsun diye yaptı. Tıpkı Maraş,Çorum katliamları ile PKK ve DHKP-C'yi aynı anda övmesi gibi.
Kendisi DHKP-C'yi övdüüğünde, Dev Sol-DHKP-C ayrışması (Dayıcı-Bedrici kavgası) yeni başlamıştı. Dayı, yani Dursun  Karataş, Bedri Yağan'ın isyanını bastırmış ve örgütünün adını da yeni değiştirmişti. O günlerde merkez medya ya da Birand ve talebeleri açıkça Dayının tarafını tutmuştu.
Bu Birandoğulları medya çetesinin açıkça Ergenekon kumpasından yana olduğunu ve hatta Can Dündar'ın, soruşturmadan yıllar gönce Celal Kazdağlı ile Ergenekon diye kitap yazdığını da unutmayalım. Hatta Dündar'ın kumpasa uğrayan askerlere, başka kapıya dediğini de hiç unutmayalım.
Ben kendimi merkez ya da boyalı medyadan korumak adına televizyon izlemiyorum. Yerine youtube izleyerek atomu parçalamıyorum ama sonuçta zihnimin daha berrak olduğunu hissediyorum.
Bu medyanın merkezi de Birand haberciliğidir. Hepsi de 2010 yetmez ama evetçileridir, batıdan bol ödül alıcılardır vs vs.
Bu merkez medyanın izinden de, aslında en sağdan, en sola kadar pek çok siyasi kurumun kökeninin de NATO ve batı kaynaklı olduğunu anlamalıyız.
7 Haziran 2015 akşamı, daha sonuçlar kesinleşmeden, HDP'nin uzaktan da olsa desteği olmaz diye direten Bahçeli, şimdilerde teröristbaşının avukatları ile görüşmesine ve yeni çözüm sürecine destek veriyor?
Peki bir kaç oy uğruna terör lideri ile tekrar masaya oturan AKP-MHP örgütü, gasp edip, kayyuma devrettiği HDP'li belediyelerin hesabını nasıl verecek? (Gene İYİ partiden gasp edilip, kayyuma devredilen Kırıkkale ili Keskin ilçesi belediyesine ne demeli?On-on beş bin nüfuslu, giderek nüfus kaybeden Keskin ilçesinin belediyesinden AKP ne istiyor ki?)Ya da 7 Haziranın acısını 1 Eylül 2015 'de evinden, yurdundan ettikleri Beypazarılı (Aslen Diyarbakır ve Mardinli) Kürtlerin hesabını nasıl verecek?
Bahçeli'nin zamanında Apo'yu ipten aldığını, 2002'de aniden koalisyonu bozup, AKP'nin önünü açtığını unutmayalım.
Bir avuç Atatürkçü, birbirimizle başbaşayız ve her şeyi biz yapacağız. Gerçek bu.
(2019 mayısında yazmışım)

12 Ekim 2026 Pazartesi

HEVESSİZ NESİLLER TEHLİKESİ



Bu yıl, 16 Temmuz itibarıyla emekli oldum, çünkü öğretmenlilkten hevesim kalmamıştı. Talihimin bana bahşettiği bu ayrıcalığı kullanıp, 28 yıllık devlet memurluğundan sonra, 52 yaşımda emekli oldum. 2023'de seçimlerden hemen önce çıkan bir yasa ile, emeklilik yasasında 6 Eylül 1999'dan önce sigortası başlayanlara, eski yasaya göre emeklil olabilme hakkı verildi. Ben ise öğretmeliğe 1998'de başladım, daha önce çalışmış da olsam sigortam uoktu, gene de üç yıldır emekli olabilirdim. Babamın varlığı, sadece varlığı neden oldu, son üç yılında babamın sadece nefesi vardı, demans, parkinson, kalp ve bir sürü hastalıklarla boğuşuyor ve dünyayı pek algılayamıyordu. Gene de o ölmeden, emekli olmaya cesaret edemedim. 

Emekli olmadan evvel, emeklilikte yapılacak pek çok şeye heves etmiştim. Tekrar üniversite (arkeoloji) okumak, yüksek lisans yapmak, Youtube kanalı kurmak, belki de sahneye çıkmak vardı aklımda.Yüksek lisandtan yıllar önce vazgeçmiştim, zira yabancı dilim zayıftı. Yüksek lisansın da değeri düştü, artık herkes yapıyor ve fazlası ile sallama tezlerle.  Yöktez'de sonsuza kadar kimsenin okumayacağı bir tez için, o kadar emeğe gerek görmüyorum. Yeniden lisans okuyayım, arkeoloji okuyayım istiyordum ama benim içim ÖSS sınavları ALES kadar zorlayıcı olacaktı. Bir de fark ettim ki ben aslında yaşamadığım öğrenciliği arıyordum. Ben lilk orta ve lisedeyken kaynaştırma eğitimi yoktu. Disleksi (DEHB) bir  çocuk olarak bana hiç teşhis konmadı. Buna karşın ben de bu süreçte hiç bir tören ve etkinlikte görev almadım, okul nöbetçisi bile olmadım. İki kere sınıfta kalıp, bu sürece okula ara verdim, bütün bunlara rağmen liseyi bitirip, üniversiteyi kazanmayı da başardım. Üniversite de okurken, hem yeni kurulan Süleyman Demirel üniversitesinde etkinlik denen şey sıfırdı (kendi aramızda yüksek lise derdşk), hem de Ülkücüler tarafından çok zorbalandım, çok dışlandım. Ellili yaşlarımda üniversite okuyunca, okulun popüler öğrencisi olmayacaktım. Klüplere, gruplara üye olsam da, torunum yaşındaki sınıf arkadaşlarımla, gene gerçek arkadaş olmayacaktım. Mezun olduktan sonra da Ekrem Akurgal olmayacaktım.

Belki de yeni emekli olmanın depresyonu bunlar, bir zaman sonra yeniden bazı şeylere heveslenirim belki. Yeşil pasaportumu bile uzun zamandır yenilemedim, ucuz balkan turları için gereği yok gibi geliyor. Buraya kadar kendimden çok bahsettim. Sosyoloji, bireysel olaylarda toplumu görebilmektir. Kendim dinsiz kalınca, etrafımda pek ço kişinin dini inançarını kaybettiğini gördüm ve bloğumda dinsizlik sosyolojisi adı altında bir seri yazı yazdım. Çünlü ülkede bir deizm-ateizm patlaması vardı ve artık bu sosyolojik bir olguydu. Sebebi dinin zorbalığıydı. Hevessizliğin de sebebi adaletsizliktir, nepotizmdir. Önceden herkesin her yerde bir tanıdığı vardı ve bu tanıdıkların az da olsa işe yarama ihtimali vardı. Şimdi yavaş yavaş o da kalkıyor. İktidar cephesi her gün büyüyen kocaman bir koalisyon ama bu koalisyon tavanda. Tabanı eriyen koalisyon, tavanı ile  büyütmeye çalışıyor. Tavandaki  büyüme, tabana yansımıyor, iktidar ikna üretemiyor.

Fon krizi de buna tuz biber oldu, artık insanlarda yandaş olma hevesi kalmadı. Vurgun vuran 214 kişinin tamamı iktidar yanlısıydı, bir tane bile muhalif olsa, çarşaf çarşaf ifşa edilir, tüm suç ona yıkılırdı. Dolandırılan yarım milyon civarı insanın da tamamı iktidar yanlısı, tek tük bence bir kaç yüz, en fazla bir kaç bin  para kaybeden muhalif ise, muhtemelen iktidar yanlısı arkadaşlarının tavsiyesi ile bu fonları aldılar. Bu 214 kişinin hepsi, vurgunlarının tamamını iade etmeyecek, önemli bir miktar para ise alınamayacak. Yarım milyon fonzede ise yıllarca ha aldınız, ha alacaksınız diye oyalanacak. 214 vurguncunun adı eninde sonunda kamuoyuna yansıyacak. Liste dışarı sızmasa, tüm paralar iade edilse, tüm kayıplar karşılansa bile çöküş kaçınılmazdır. İktidara yakın olma yolu ile zengin olma ümidini kaybetmiş yarım milyon insan, sadece iktidarın değil, 1950'den beri ülkeyi yöneten sağcı zihniyetin genel içe doğru kçöküşünü başlatmıştır.

10 Ekim 2026 Cumartesi

İNTİHAR,UTANMA VE İHTİLAL



İntihar, Utanma ve İhtilal
Büyük Alman şairi ve yazarı Johann Wolfgang von Goethe, ihtilallerin sebebi,  iktidarın yüzsüzlüğüdür  demiştir. Ben buna intiharlardan utanmamış olmayı da ekleyeceğim.
Doksanlı yıllar, döviz krizleri en fazla dövizle kredi çeken banka mudilerini vurdu. Faizi daha düşük diye dolar-mark (o zamanlar ero yoktu) ile kredi çekenler, dolar ve markın ani değerlenmesi ile çok kişi aldıkları evi  (çoğu kredi genelde ev kredisi idi) satsalar bile kredilerin yarısını bile ödeyemeyecek durumdaydılar.
Ardından pek çok mudi intihar etti. En fazla intihar,  Emlakbank mudilerinde oldu. Özellikle 5 Nisan krizi, seri intiharları getirdi. Bankalar buna karşı ne yapmıştı, hatırlıyor musunuz? Hiç bir şey. O zamanın basını da bunları görmezden gelmişti. Bankalar, yüzlerce müşterilerinin intiharından zerrece utanmamıştı.
Şimdi de insanlar kendilerini öldürüyor, hem de yakarak. İnsanlar kendilerini yakarak intihar ediyor. İktidar ve yandaşları gene utanmıyor.
İntihar edenlerin ardında, yok Fenerbahçe formasını nereden almış, yok puanı kaç falan diyor. Üstelik bu tavır,  iktidar yanlısı olmayanlara da sıçradı.
Geçen sene gene bir atanamamış ve intihar etmiş bir arkadaşın haberi gelmişti. Öğretmenler odasındaki kadın arkadaşlar KPSS puanı muhabbetine girdiler. Ben de onlara isyan ettim, çocuk ölmüş, siz halen puan muhabbetindesiniz diye.
Son iki intihar ise beni ayrıca etkiledi. Tabi ardından gelen utanmazca açıklamalar da. Son iki intihar beni ayrıca etkiledi.
Biri, belediyede iş beklerken kendisini yakan genç. Muhtemelen seçim  boyunca iktidar partisi için kapı kapı dolaştı. Partili olup da, sandığa gitmeyenlerin çetelesini tuttu,  muhalefete oy verecekleri tespit etti, bazılarını vazgeçirdi, broşür dağıttı vs vs.
Sonra kapı dışarı ettiler. Nerden mi biliyorum ya da neden mi böyle tahmin ediyorum? Daha önce çalıştığım ilçelerde benzeri hikayeler duydum. Sonu en az bu kadar hazin sonla biten.
Burada da yüzsüzlük gösterildi. Başsağlığına geliyormuş gibi yapan belediye görevlileri, babasın 3 katlı evi ve iki bin lira maaşı olduğunu öğrendi ve bunu da genci suçlamak için gerekçe yaptı. Evli ve çocuklu adam, babasının emekli maaşın mı tırtıklasın, evini mi satsın?
En son intihar eden de, yeni mezun bir öğretmendi. Yeni mezunmuş da, hiç denememiş de falan diye suçlama yağdırdılar ölüye.
Oysa ortada taze mezunları bile kapsayan bir umutsuzluk var. Bunun dehşetini yaşamak yerine, halen intiharlara kayıtsız kalıyorlar. Doksanlı yılların bankacıları ve seksenlerin generalleri gibi.
Seksenlerde de generaller, ölüm oruçları ve kendisini diri diri yakanlarla alay etmişti. Meşhur kumpas davalarına halkın inanmasının bir nedeni de 12 eylül (ve öncesi) olanlardı.
Türk ordusu Maraş ve Çorum katliamlarını seyretmişse, 17 yaşındaki Erdal Eren'in yaşını büyütüp, asmış,  cezaevlerinde onlarca insanı öldürmüşse, kendini yakanlara kayıtsız kalmışsa ; kamuoyu Balyoz davalarının gerçekliğine de inanır. Zira insanlar, özgürlük, 1 mayıs mahallelerinin adını Kenan Evren, Cumhuriyet yaparken, aslında askerin güçten düşeceğiniz günü bekliyordur.
Şu günlerde de birileri sizin güçten düşmenizi bekliyor. Öyle ki bazı en ateşli destekçileriniz bile bunu bekliyor.
Siz ise kibirden, yıkımınızı görmüyorsunuz. Seksenlerde askerler, doksanlarda merkez sağ da görmemişti. 1995'de İstanbul ve Ankarayı kaybetmişlerdi ama taşra halen DYP ve ANAP'ın elindeydi. 1999'da DYP, Ispartayı bile kaybetmenin şokunu yaşadı. Tıpkı 1983'de MDP'nin (emekli general Turgut Sunalp'ın partisi) yaşadığı şok gibi.
Şimdi denilecek ki, bunlar seçimle gitmez. Bu dünya seçimle gitmem diyenleri de çok gördü. Tüm tüfekler, sopalar, tanklar ve toplar bende diyenleri de.
Son olarak Nazım Hikmet'in dediği gibi:
Varılacak yere 
                kan içinde varılacaktır. 
Ve zafer 
          artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar 
                                                   tırnakla sökülüp  koparılacaktır...

9 Ekim 2026 Cuma

BENDEN KORK-Taous Ait Mesghat (ŞİİR)

 


Bacaklarımı açmak depremlere,

Saçlarımı açmak fırtınalara

ve rüzgarlara sebep oluyorsa;

Gerdanımdan küçük bir görüntü
denizlerin yükselmesine,
Sesim toprağın kaymasına
sebep oluyorsa;
Sütlü koca memelerimin görünümü
kıtlığa ve sefalete neden oluyorsa;
Kollarımın açıklığı iklimi ısıtıyorsa,
Gülüşüm kainatın dengesini bozup,
istikrarsızlık yaratıp
tüm ahlaksız içgüdüleri uyandırıyorsa;
Ve tüm doğal felaketlerin ardında
ben varsam;
O halde benden kork!…
Çünkü; ilahi güç benim,
mutsuz ve ölümlü olan sensin!…

Taous Ait Mesghat

Cezayirli Berberi kadın şair ve diş hekimi


8 Ekim 2026 Perşembe

TERS FAŞİZM NEDİR?





 Ters faşizm adını verdiğim şey, toplum içinde azınlık, ötekileşmiş, güçsüz grupların; ülkeye egemen, güçlü topluluklara ve üyelerine karşı nefret söylemleri ve onlara karşı zorbalıklarıdır. Toplumda çoğunluk olanlar sanıyor ki, nefret ettikleri azınlıklar da kendilerini seviyor. Ayrıca zaten hemşeri-aşiret ve tarikat dayanışmasının zirvde olduğu ülkemizde, bu azınlık üyeleri de az veya çok birbirini kolluyor. Kendilerinden olmayanlar için kaba ifadeler kullanabiliyor. Diğer yandan işler ters de gidebiliyor, çoğunlukken, bir anda azınlık olabiliyorsunuz.  Fecöcüler ve Süleymancılar, bir zamanlar çoğunluktu, şimdi azınlık oldular. Ülkede siyasetin ani değimi ile bir anda konumlar değişti. İmparatorluklar küçüldüğüde ve çöktüğünde, imparatorluğun asli unsuru azınlık olmaya başlar. Rus bir kadın, Kırgızların, Taciklerin çocuk gibi saf olduklarını sanırmış. Sonra Soevyetler Birliği çökünce, çıkan progromdan, ev terlikleriyle kaçmışlar. Aynı şeyleri Balkan Türkleri de yaşadı pek çok defa.

Bunu bir de ülkedeki çoğunluğu kaybetmeden yapılanı var. DW başta olmak üzere yabancı ajanslar, bir Türk iyi bir şey yapmışsa Türkiyel, kötü bir şey yapmışsa Türk vatandaşı diyor, cidden öyle. benzer bir tavrı, Orhan Pamuk başta olmak üzere, yetmez amacı tayfada da görüyoruz. Ülke milliyetçiliği, azınlıklara karşı artık zorbalık yapmayı bıraktığında demode olur ve bazı durumlarda azınlık üyesi olmak, daha havalı görünür.

Diğer yandan çoğunluk unsuru olarak görünen bazı etnik gruplar yada kişiler, bir anda, iktidar içi çatışmalar veya sozyal dengelerin değişmesi ile gözden düşebilir. Bunu son yıllarda türbanlı kadınlar yaşamaya başladı. Seksenler ve doksanlarda türbanlı kızları muhafazakar, dolayısı ile sadık ve itaatli kız gibi tanıttı tarikat yayınları ve yetmez amacılar. Fatma Betül Sayan gibi vurguncular, gündüz kuşağında yayımlanan, eskiden gazetelerin üçüncü sayfalarını kaplayan haberlerdeki muhafazakar kadınlar, türbanlık-kapalı kız imajını her geçen gün yıpratıyor.

Azınlıklar da insan olarak, kendi kimliklerlini, kendi kültürlerini sever, diğer kimlik ve kültürleri daha az sever yada nefret ederler. Faşizan duygulardan onlar da muaf değildir. Sürekli zorbalık ve faşizan ortam da, çoğunluk topluluğu, ürettiği nefretin karşılığını alır.

7 Ekim 2026 Çarşamba

İKTİDARIN GERÇEK SAHİPLERİ ORTAYA ÇIKARKEN (YA DA NE İSTANBUL'MUŞ AMA )



Bu seçimde ne seçimmiş  ama dedim. Hiç olmayacak sürprizler, daha seçim başlamadan oldu.
Klasik AKP-MHP koalisyonunun iki sürpriz destekçisi var. Türkiye Komünist Partisi ve Abdullah Öcalan. Karşı tarafta Öcalan'ı artık dinlemeyen Selahattin Demirtaş ve HDP. İşin daha komiği HDP, Öcalan'ı dinlemiyor diye, Devlet Bahçeli'nin öfkeden köpürmesi.
Mevcut düzenin var olup, yok olma kavgasında, (beka ) artık saflar daha belirgin. TKP'ye varıncaya kadar, herkes rengini belli etti.
Sistem  kadar zor durumda kaldı ki, Öcalan kardeşler  ve Devlet Bahçeli kol kola girdi. Gene de tarihi yenilgiyi engelleyemediler.
Bu yenilgi bir dönüm noktasıdır. Tüm iktidarlar, önce İstanbul'dan bitmiştir. Tek parti CHP'si, 1989-2002 arasında merkez sağ, önce İstanbul'dan erimeye başladı. Şimdi tozu bile kalmamış DYP, İstanbul'da dördüncü parti iken, Isparta'da birinci partiydi ve üstelik o zamanlar ilden çıkan 7 milletvekilliğinin beşini alıyordu. ANAP ise, benzer durumdaydı.
1989'da SHP'nin belediyeler zaferi, merkez denen holding medyasının saldırısı ve siyasal İslamın yükselişi ile kesintiye uğramıştı.İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu'nun dediği gibi, saatleri durdurabilirsiniz ama zamanı durduramazsınız.
Şu andan itibaren ise hiç bir şeyi durduramazsınız. Hatta  Endonezya'da 1965'de yapılan bir katliam olsa bile solun ilerleyişi durdurulamaz.
Seçimi AKP kazanması, AKP'liler için bile iyi oldu. Yoksa o son anda yaptığınız Osman-Abdullah Öcalan biraderler, Türkiye Komünist Partisi, MHP, BBP  ve bilumum ittifaklarla ne yapacaktınız?
Ayrıca hani koalisyonlar döneminiz bitiyordu.
+Bundan sonra bitiş başladı.
Bitiş derken, 2002'den beri devam eden AKP dönemini kast etmiyorum. 1950, hatta 1945-56'dan beri süregelen sağcı iktidarlar silsilesini kastediyorum.
1945'de 2. dünya savaşından Sovyetler Birliği zaferle çıkınca, Türk siyaseti, komünizm gelecek,  korkusu ile Amerika'ya yanaştı. Amerika'da, İngilizlerin eski müttefiklerini yardıma çağırdı, tarikatlar.
İngilizler, yüz bin kadar subayla, yüz milyonluk Hindistan'ı (O hindistan kavramı içince bu günkü Pakistan, Bangladeş, Nepal, Srilanka ve daha fazlası vardı), din adamı başta olmak üzere yerel iş birlikçileri sayesinde yönetmişti. İngilizler, böl-yönet sistemini en fazla din üzerinden yapmıştır.
Şimdi ise zirve yapan din iktidarının sonun başlangıcıdır İstanbul seçimi.
Aslıda 1 mart seçimine hiç dokunmamalıydı. Ancak yapamadı. Sebep sadece İstanbul büyükşehir belediyesinin büyüklüğü değildi. Diktatörün egosunun büyüklüğüydü. 7 Haziran seçimlerini patlayan bombalarla 1 Kasım'da zafere ulaştırdığı gibi, zafere ulaşmalıydı. Muhalefeti ezmeliydi.
Oysa zaman geçmiş, ekonomi çökmüştü ve taktikleri de eskimişti.
Muhalefet ise,  Rus Çarı Büyük Petro gibi, yenile yenile, yenmeyi öğrenmişti. İktidar, daha ağır bir darbe aldı.
Şimdi muhalefette konfetiler yere inecek ve esaslı mücadele başlayacak.
İktidarda ise şok geçecek ve gerçek acı başlayacak. Yaşayanlar bilir, büyük yaralanmalarda ilk anlarda, bazen saatlerce canının acıdığını anlamazsın.
O zaman iktidar için ise gerçek bir beka sorunu başlayacak.
(199'da yazmıştım)