17 Nisan 2026 Cuma

PEYAMİ SAFA,6-7 EYLÜL VE DİĞER FAŞİZAN KIŞKIRTICILAR

 


Sağcılık, hakaret etmede her zaman çok mahir oldu ve bu sayede kendisini sakladı. Özellikle 6-7 Eylül ile ilgili olarak bu böyledir. Demokrat Parti, olayları planladığı halde, doğrudan dönemin bir avuç sosyalistini hedef almıştır. 6-7 Eylülle ilgili Demokrat Parti yalanları, 27 Mayıs darbesiyle ortaya çıkmıştır. Buna rağmen sağcılar, bu progromun suçunu sola atma gayretlerinden vazgeçmediler. 2008 yapımı Güz Sancısı filminde, hiç Demokrat Partili görmeyiz. Demokrat partinin İstanbul'a doluşturduğu Anadolu insanlarını da görmeyiz. Bu profromla ilgili olarak hep cumhuriyet ve değişim yorumları yapılır. Oysa işler tamamen Demokrat parti tarafından planlanmıştır. Hatta Fener patrikhanesine, Demokrat parti bayraklarıyla girilmiştir.

Sokrates'in meşhur sözüdür, tek bildiğim şey, hiç bir şey bilmediğimdir; bir şeyi çok bildiğimizi sanırken, hiç bilmediğimiz şeyleri öğreniriz ve bu sözü deriz. Ben de Peyami Safa'nın 6-7 Eylül kışkırtıcısı olduğunu öğrenince böyle dedim. Her progrom, uzun bir kışkırtma evresi ve propaganda  gerektirir. Peyami Safa'da, 1955 yılının yaz ayları boyunca, o dönemin Milliyet gazetesindeki köşesinde bunu yapmış. Bunu da her ay aldığın tarih dergisinin mart sayısında öğrendim. Liberal dergi, her nasılsa bu gerçeği yazmaya karar vermiş. Genelde kendi halinde bir yazar olarak bilinen  Peyami Safa, saldırgan bir sağcıdır ve bu yazılarının basımı, onun masum imajına zarar vermemek adına basılmaz, yeni baskıları yapılmaz. Safa'nın Kızıl Çocuğa Mektup diye kitabı vardır, pek bilinmez.

Bu apoliktik gösterme ve geçmişi unutturma çabası, pek çok ünlüye ya da sanatçıya yapılır. Zeki Müren'i Demokrat Parti ünlü ve zengin etti ama darbe olunca Zeki Müren, derhal darbecilerin safına geçti. Hülya Koçyiğit ve Emel Sayın; 12 Eylül'ün en ateşli destekçisiydiler.Böyle kirli geçmişler hep unutturulmaya çalışılır. Neşet Ertaş ise hayatı boyunca ateşli bir solcu olmuştur ama sağcı kitleler onu apolitik olarak görmeye çalışır.

Politik kişilerin de suçları, hatırlatılmayarak unutturulmaya çalışılır. Atsız'ın 1934 Trakya Progromundaki rolü pek hatırlatılmaz. Atatürk düşmanı Rıza Nur'u sürekli övmesi ve onun Attaürk düşmanı anılarını, Kadir Mısırlıoğlu'na satması da söylenmez. Dahası, Atsız ve ekibinin, Nazilerin Promete dediği bir örgütlenme içinde, Nazi destekçiliği ve casusluğu yaptığı, 1944 Irkçılık-Turancılık davası yavaş yavaş gelmişti. 1943 sonlarında bir Türk casusu, Alman bir tüccardan, Almanların Türkiye'yi işgal etemeyeceğini, edemeyeceği öğrenilmişti. 1943 yazında NAZİ Almanya'sını ziyaret eden, Orgeneral Cemil Cahit Toydemir başkanlığındaki Türk askeri heyeti, Almanların savaşı kaybedecğine ikna olmuştu. 1944 başında ise Türk hükumetine göre Nazilerin yenileceği kesindi. Türkiye, 1944 Nisanında. Almanya'ya krom ihracatını kesti, Almanya'ya en ölümcül darbesi bu oldu. Krom olmadan tank ve yeni geliştirdiği jet-füze sistemlerini üretmezdi. Almanya'nın bu silahları üretim kapasitesi birden düştü. Atsızcılar da, Hasan Ali Yücel'in çeviri bürosunda istihdam ettiği bazı aydınlar üzerinden İnönü iktidarına saldırdı. Alman yanlılarından tamamen kurtulmak isteyen iktidar da, Atsızcıları ezdi.

Savaşı kazanan Amerika'nın başka niyetleri vardı. 1946'da Irkçılık-Turancılık davasında tutuklananları serbest bırakıp, Amerikan antikomünist doktirinine uygun, Sünni İslam temelli bir Ülkücülük teşkilatı kurdurdu; Türk turancıların führeri Türkeş'e (Bu tanım Nazi belgelerinde geçiyor. Uğur Mumcu'nun Kırıklı Yılların Cadı Kazanı kitabını okuyun.)

Nazlı Ilıcak hanım, geçmişinden pişman olmadığını söylemiş (mart-nisan 2026). Öyle ya, 2013 Aralık ayına kadar kendisi bir demokrasi kahramanıydı. 12 Eylülde Süleyman Demirel'i, 28 Şubatta Reis'i desteklemişti. Peki neden Nazlı Ilıcak'ın, kocası Kemal Ilıcak'la beraber yayımladığı Tercüman gazetesinde, 12 Eylül öncesi sağı kışkırtanlardan olduğunu, yetme amacılar nasıl da unuttu? Aralık 1978'de,  Maraş'ta, oluk oluk kan akarken, Kırat Sahip Beğenmedi diye başlıklar attığını niye kimse hatırlatmadı.

Nisan 2026'daki okul baskınlarının ikincisinin ve en kanlığının Maraş'ta olması hiç tesadüf değildir. Maraş katliamı, cumhuriyet dönemi katliamlarının en uzun süren, en çok insanın öldüldüğüdür. Dönemin Adalet Partisi yani dönemin kıratının sahibi Süleyman Demirel,  bana sağcılar cinayet işliyorlar dedirtemezsiniz diye bağırmamış mıydı? Ben 1994-98 arasında Isparta'da öğrenciyken, pek çok Maraşlı'yla tanıştım ve çoğu da o günlerde olanlardan gurur duyuyorlardı. Gurur derken, son katliamlarda diziler ve oyunlar çok konuşuldu, ben de bu az okuyuculu blogda çok yazdım. Hayatı boyunca silahsız insanları, arkasını devlete, daha doğrusu iktidarlara (Demirel, Özal, Çiller) dayanarak öldüren Çatlı'nın filminin bunda hiç mi katkısı yok? Seküler insanları, muhafazakar ahbablarına zorla domuz eti yediren dizi (Gerçi dizi bu saçmalaması ile hem 7. bölümde erkenden bittti, hem de dizi sektörünün krize girmesine sebep oldu.) de kendisini sorgulasın. Yarattığınız faşizm, geldi sizi buldu.



13 Nisan 2026 Pazartesi

TERÖR, TAHMİN ETTİĞİNİZ GİBİ



 Bir düzen, her şeyi ile bütündür. Bu bütüne muhalefeti ve hatta devrimcisi de dahildir. Ben buna terörü de dahil ediyorum. Uzun süredir böyle düşünen tek ben miyim, bunlar benim takıntılarım mı diye düşünüyordum ki bu son terör olaylarından sonra da benim gibi düşünen bazı gazeteciler bir şeyler karaladılar. Harbiden de, terörler, özellikle pqq ile bu iktidar arasında garip bir ilişki var.

İktidar köşeye sıkıştığında benzer şeyler olmaya başlıyor. Aniden Pqq'ya ait bazı mevziler bombalanmaya başlıyor. Sonra kara harekatı ve gencecik şahit haberleri. Bunlarla paralel olarak ünlü sanatçılarla yemek (Ramazan ayındaysak iftar), büyük bir yapının açılışı (o yapı bir kaç yıldır kullanılıyor olsa bilse), muhalefete bir kaç sert tehdit ve belki de bazı kişileri tutuklama. Bu sene Nisan ayı geldi, Ermeni meselesini köpürtme vesaire.

Bu sefer hepsi biraz sert dozda oldu, zira hem halk, hem de hükümet zor durumda. Ekonomik kriz ve ülkeye işgalci gibi doldurulan yabancılar (ki artık bence mülteci değiller), halkı iyice boğdu. Seçimlere de az kaldı. Seçimlere (eğer yapılacaksa) gitmesi için ya da seçim yapmaması için gerekli çatışma ortamı için gerilim şart. Bu gerilim içinse terör örgütleri sadece bu iktidar için değil, tüm  iktidarlar için hazır ve nazır.

Her zaman iktidarlara anında yardım ediyorlar. Şu sıralar da iktidarın en çok istediği şey. Zira kendi partisi bile kendisini terk ederken, seçimlere sıkı yönetimle gitmeli, sıkı yönetimi de halkın kabullenmesi için de kargaşalık ortamı gerekli. Bombalar patladıkça oyumuz artıyor diyenler halen 1946 seçimlerini dillerine dolamakta. Şimdi ise patlayan bombalar bile iktidarın oy kaybını durduramıyor. İktidarsa bir sürü yabancıya herhangi bir bahane ile vatandaşlık vermekle meşgul.

Bütün bunlar da eklenince, muhalefetin önünde bir sorun daha var. Bu da halkı seçimlere ve demokrasiye inandırmak. Çünkü halk, bu iktidardan sonrasını görmeli, başka bir diktatör gelmeyeceğine inanmalı.

Yoksa iktidarı neden devirsin ki?

(2022'de başka bir blog için yazmıştım.)

10 Nisan 2026 Cuma

KAPİTALİZM'İN MAFYA SORUNU

 


Artık sadece ülkemizde değil, dünyamızda da gündem hızlı değişiyor. İran-Amerika savaşı ile Epstein davası arasında Meksika'da öldürülen uyuşturucu karteli lideri sonrasında, koca ülkenin ateş topuna dönüşmesi dünyanın gündemindeydi. Amerikan seçkinlerinin rezaletini gizleme çabası, dünyaya daha ne kadar zarar verecek acaba? Bu soruyu bir kenara bırakıp, mafyanın kapitalizmin bir parçası olmasını yorumlamaya çalışalım. Aslında devlet, kuruluşundan itibaren suçla iç içeydi. Şairler, hükümdarın yol vermediği eşkıya, iş tutamaz, dedi. Osmanlı, Celali asilerinimn pek çoğunu vali, sadrazam yaptı. Rönesanlar beraber, deniz ticareti önemini artırınca, korsanlar, paşa yapıldı, donanmanın başına getirildi; Barbaros Hayrettin, Turgut Reis, bunlar hep korsandı. Rönesans boyunca denizcilik, korsanlıkla beraber ilerledi. Osmanlı sonraki dönemlerde de benzer politikaları, perde arkasından uyguladı. Ege'nin efeleri örneğin; görünüşte Osmanlı devleti, bunlarla mücadele ediyor ve bunun için de pek çok asker kaybediyordu. Gerçekte Efeler, kapütülasyonlarla kurulan rejilerden, özellikle tütün rejisinden tütün çalıyor, piyasaya el altından tütün, pamuk, incir gibi ürünler vererek, kıtlığı engelliyordu. Cumhuriyetten sonra Efeler sadece dağdan indirilmedi; Şevket Süreyya Aydemir'in yazdıklarına göre Afyon hapishanesinde, tekrar dağa çıkmayacak şekilde eğitildi. Kapütülasyonlar bittikten sonra Efel,k artık dansşarda, türkülerede ve efsanelerde kalmalıydı.

Modern çağda ise sanayi ve şehirleşme kültürü, çok daha örgütlü ve büyük suç örgütleri kurulmasını sağlandı. Sokak çetelerinin, ciddi organizasyonlar olması, ikinci dünya savaşı ve Amerikan hükumetinin, Sicilya suç örgütü Cosa Nostra'ya desteği ile başladı.  Baba serisi ve benzeri filmlerle, tüm dünya mafyaları, Cosa Nostra'ya benzedi, örgütlenme, infaz, giyim vesaire açısında. Cosa Nostra, diğer mafyatik örgütler için rol model oldu. Dünyadaki tüm mafyalar, az ya da çok, Cosa Nostra'ya, ya da Holivud'un anlattığı Cosa Nostra'ya benzer. Amerikan devleti de, mafyadan zaman zaman faydalanmış, öyle bir belgesel izledim geçenlerde Yıutube'da; yetmişten fazla kişinin katili bir mafya babası, aynı zamanda FBI'a muhbirlik yapıyor. FBI, üç tane ırkçılık aleyhtarı aktivistin cesedini bulamıyor. Bu mafya babası devreye giriyor;  adamları ile Mineapolis'e geliyor, Ku Kulux Klan üyeletini, tabanca kabazaları ile döve döve konuşturup, cesetlerin yerlerini öğreniyor. Mafyanın Amerikan devletine en büyük yardımıysa,  sendika kavramının içini boşaltmakla yapıyor. Amerikalıların aklına sendika denilince çoğu kez İtalyan mafyasının kurduğu bazı organizasyonlar geliyor. Böylece Amerika'da sendikalar, siyasette çok etkin olamıyor.

A.B.D, müttefiki ve uydusu devletlerde, antikomünist-faşist örgütleri, mafyatik suçlarına göz yumarak zenginleştirdi.Sadece Türkiye'de değil, tüm NATO ve müttefiki ülkelerde, Faşizm ve mafya kolkola oldu. Pablo Escobar, Felix Galordo gibi meşhur mafya babalarının kökeninde anti sol örgütlenmeler vardır. Mafya, Türkiye dahil hemen her ülkede net sol düşmanı olsa da, mafya solsun, sol da mafyasız kalmadı. Devrim yapacağını söyleyen pek çok Marksizt-Leninist örgüt, mafyalaştı.FARC ve FNL gibi örgütler, Kolombiya'nın beşte biri ve daha fazlasını kontrol ettiği halde, devrim yapamadı. Parti Cephe'nin, Özdemir Sabancı suikastının hedefi, TÜSİAD'dan haraç almaktı. Önce Hayata Dönüş operasyonlarıyla, hapishanelerde koğuş sistemine kanlı bir şekilde son verilip, örgütün mahkum bireyleri üzerindeki kontrlolü azaltıldı. Ardından da örgüte yönenlik operasyonlar artı. Örgüt, 1990'lı yıllarda İngiltere'nin başkenti Londra'daki hemen her Türk vatandaşından haraç alıyordu. (Şimdi de halen öyle mi bilmiyorum.) Parti cephe ve diğer Leninist örgütler, asıl darbeyi Gezi olayları sırsında aldı. Bazı grupların provakasyonunun ve polisle işbirliğinin görüntüleri sosyal medyada yayılınca, önce o gruplar, sonra da genel anlamda Marksist-Leninist örgütler, halkın ve gençliğin gözünde itibar kaybetti. CHP'nin Geziye desteği ve Atatürkçülüğün yeniden popüler olması, Leninistleri de Atatürkçülüğe yakınlaştırdı. Parti Cephe ise arada savcı Selim Kiraz cinayeti gibi gözebatan eylemler yapsa da, bir kaç yıl içinde çok küçüldü. Örgütün müzik grubu, Grup Yorum, bir zamanlar koca stadyumları doldururdu. Şimdilerde Youtube videolarını bir haftada iki bin kişi zor izliyor. Benzer bir mafyalaşma da PQQ örgütü ile de söylenebilir. Örgüt çoğunlukla illegal işlerden, kocaman bir ekonomiyi yönetiyor. Sınırdaki insan, silah, uyuşturucu, çay, şeker gibi şeylerin kaçakçılığından; yüksek kaçak eletirik kullanma oranları vesaire, hep örgütün varlığına bağlı.  Kapitalizm mafyayı, en fazla toplumları ve muhalefeti çürütmek için kullanıyor. Diğer yandan mafya, Amerika başta olmak üzere emperyalistlerin, yönetemedikleri ülkeleri, yönetilemez hale getirmesine de yarıyor. Bunu en net, Latin Amerika'da, en son Meksika'da gördük. Bence İtalya daha ilginç. 58 milyonluk ve Türkiye'nin %40'ı kadar yüz ölçüme sahip bu ülke, dünyanın sekizinci büyük ekonomisi ama mafya olgusu yüzünden psikolojikmen ikiye bölünmüş durumda. Güneyde dört büyük mafya var, en bilineni Sicilya mafyası Cosa Nostra, en çok para kazananı Calabriya mafyası Ndrangetha (n haarfi sadece d harfinin Calabriya aksanına göre söylemek için var), Puglia bölgesinde Sacra Corona Unita ve Napoli şehrinde Comorra. Şu günlerde vakit buldukça, internetten 

Comora mafyasını anlatan Gomorah dizisini izliyorum. Üçüncü sezonun ortalarındayım. Her bölümde illa birileri öldürülüyor; kimsenin ölmediği bir bölüm vardı, onda da banka soydular. Comorra ya da sistem denen şeyin zerre ahlakı yok; küçücük bir kıza, babasından dolayı suikastte düzenliyor, hakkını alan bir babayı, tekerlekli sandalyedeki oğunun gözü önünde de vuruyor. İnsanların bedenini kasap tezgahında satırla parçalayıp, videoya çekip, sevdiklerine gönderiyorlar. Secondvilla denen semtte, gündüz gözüyle uyuşturucu satıyorlar. İç savaş yaşayan Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta bile bu işler gece yapılıyordu. Comorra, 2004-2006 arasında bir iç savaş yaşamış. Şehir halkı, bunun travmasını halen yaşadığı için bu olanlara Vietnam (Vietnam sendromu anlamında) diyor. Comora, 1979'dan beri tüm Avrupa'da en çok insan öldüren örgüt ve diğer İtalyan mafya gruplarından daha çok üyesi var. Şehir, bu olanlara rağmen, İtalya'nın üçüncü en büyük (Roma ve Milano'dan sonra) şehri, İtalya'nın en büyük, Avrupa'nın onuncu en işlek limanı. En kötü üçüncü dünya ülkesi kadar çok yankesicilik, gasp, uyuştucusu satışı olan şehir; buna rağmen ciddi bir turizm şehri. Ha bire şehirde dikkatli olun diyorlar, şehre gitmeyin demiyorlar. (Hakkari dağında çatışma çıksa, İstanbul'a gitmeyin demeyi biliyorlar)

Zamanında Avrupa'nın en büyük Marksist örgütü, İtalyan Kızıl Tugayları, Aldo Moro'nun kaçırılıp, katledilmesinden sonra bir kaç yıl içinde bitiren İtalya; Cosa Nostra güçlenir diye Sicilya ile  İtalya'yı ayıran Messine boğazına köprü ya da tünel yapamıyor. FARC ve FNL'yüz düze indiren Amerikan, konu para olunca, Kolombiya ve Meksika mafyaları ile baş edemiyor.

Ya da baş etmek istemiyor.

3 Nisan 2026 Cuma

EGEMEN SINIF-DERİN DEVLET FARKI



Derin devler (Deep State) terimi dünyaya 1990'lar Türkiye'sinde yayıldı. O dönemim pek çok yazarı, bu kelimeyi icat ettiğini iddia etti. Devlet içindeki konumları ile kendi çıkarları i.in, illegal işler yapan çeteleri anlatıyordu bu kelime. Derken mütevefa MİT eski ajanı, akademisyen, yazar ve siyasi yorumcu Mahir Kaynak, bu kelimenin anlamını değiştirdi. Ona göre  devletlerin seçimle iktidara gelen yöneticileri dışında başka yöneticileri vardı. Devletin politikalarına bunlar yön veriyor ve kimlerin seçileceğine yada seçilebilmesine de bunlar karar veriyordu. Rusya'da komünizmi, Osmanlı'da saltanatı bitiren bunlardı. Derin devleri bir de Ülkücü çeteler sahiplenmişti. Doksanlı yıllarda yaptıkları cinayetlere kılıf buydu, derin devlettiler ve her şeye hakları vardı.Onlar devleti koruyordu.

Bu derin devlet tezlerinde iki yanlış vardır. Birincisi derin devler, her iki anlamda da devleti korumaz, devleti yağmalar. İkincisi de, her iki anlamda da tek bir derin devlet yoktur. Devlet, insan üzerindeki en büyük dünyasal otoritedir ve hukukun tek yapıcısı ve uygulayıcısıdır. Rusların dediği gibi, sen siyasetle ilgilenmezsin ama siyaset seninle ilgilenir. Siyasetle herkes ilgilenmez, ilgilenenlerin hepsi de açıkça ilgilenmez.Bu yüzden de siyaseti kuralına göre oynamaz, bazıları kendileri adına kuklalarını oynatır. Derin devlet dediğimiz bu yapılardır. Osmanlı da şehzadelerin sancağa çıkarılma sebebi, olası bir saray içi derin devlet hesaplaşmasını engellemek içindi. Yoksa - yaşlarındaki .Mehmet'in, Manisa'yı gerçekten yönettiğini mi sanıyordunuz? Babası 2. Murad, tahtı kendi isteğiyle oğluna bırqakmadığı gibi, oğlunun isteğiyle de geri almadı. Eskinin derin devleti, saray entirikalarıydı. 1. Kosova savaşında, baba 1. Murat ölünce, şehzadelerden, şehzade Yakup, düşman takibi bahanesi ile ıssıza çekilip, öldürülmüş, yerine kardeşi 1. (Yıldırım) Bayezit geçmiştir. Bu da o çağın derin devlet operasyonudur. Çocuk firavun Tutatkhamun'un Millattan Önce  1328 yılında ölümü, halen gizemini korumaktadır. On sekiz yaşında ölen firavununun yerine veziri Amon rahibi Ay geçmiş, Ay; firavunun anadan üvey kız kardeşi ve karısı Ankhesemen ile evlenmiştir. Ankhesemen, kölesi olarak gördüğü Ay ile evlenmek istememiş, diplomaside dengi gördüğü Hitit Kralı 1 Şuppiluliuma'nın oğlu ile evlenmek istemiş ama Mısırlılar bunu kabul etmeyip, ülkeye gelen prens Zannanza'yı öldürmüştür. Yani derin devlet dediğimiz perde arkası devlet içi çatışmalar, devlet denen şey var olduğundan beri vardı.

Ülkemizde doksanlarda olanlar, aynı zamanda bir derin devlet savaşıydı; hem mafya, hem de seçkinler sınıfı tarafıyla. Bu seçkinler sınıfına Ruslar, Nomenklatura yada egemen sınıf der. Bu egemen sınıf kah perde önünde, kah perde arkasında siyaseti yönetir. Bazden de kendi içinde kavga eder. Tarih sadece sınıf kavgası  değil, sınıflar içindeki  kavgayı da içerir; sadece milletler arası kavgayı değil, millet içi kavgaları da içerir. Derin devlet denen mekanizmaların pek çok kavgası, üst sınıf içi kavgalardır. Doksanlarda olan biraz da buydu. Tansu Çiller ve enişte kod adlı eşi Özer Uçuran Çiller, elindeki para, medya ve Ülkücüler infazcılardan oluşan biri timle, egemenliğini arttırmak istiyordu. Bütün bunları yaparken de DYP'nin ve merkez sağ denen oluşumunun bitirişini hızlandırıyordu. İnfaz timinin de en önemli elemanı Abdullah Çatlı'ydı. Susurluk kazası sonrasında pek çok belgenin. özellikle ATV-Sabah grubu yayınları ile meydana çıkması, meydana çıkmak bir yana faş olması bu yüzdendi. Çatlı, para kimse onun için çalışan kiralık katildi, Tansu Çiller ya da Özer Uçuran Çiller (Enişte) bunlardan biriydi sadece. Meşhur Kurtlar Vadisi dizisindeki Polat Alemdar, Çatlı değil, Çatlı ve onun gibilerin düzenimni değiştiren kişilerdi.

Bu süreçler sonucunda Ülkücüler, devlet kadrolarından, özel harekat hariç, temizlendi.Derin devlette, tarikatlardan oluştu, artık doksanlardaki gibi karanlık cinayetler, yol kenarına atılan cesetler yoktu; delilsiz, uzun yargılama, medya yoluyla infazlar vardır. Uzun tutukluluk süreleri ve delilsiz yargılamalar yoluyla kararan hayatlar vardır. Çiller, Mesut Yılmaz veya diğer merkez sağ zenginleri, daha mütevazı servetleri ile yaşamakta, en tepe sanayici ve tüccarların servetleri de katlanmaktadır. Buna karşın yeni dönemin tarikat zenginleri de çıkmıştır. Sistemse eski cellatlarına tekrar ihtiyaç duyacağını bilmektedir. Bu yüzden Susurluk kazası sonrası yerilen Çatlı ve katiller için alttan alta yeniden yüceltemeler yapılmakta, yeni bir tarih yazılmaktadır. Mevcut yöntem işe yaramadığında, her an eskisi tekrar kullanılabilmelidir. Gene bu sebeple hikayeye, Çatlı-ASALA (Ermeni terör örgütü, yeni nesil bilmeyebilir) savaşı ekleniyor, şüpheli olarak. Çatlı ve ya Ülkücü yer altı örgütlerinin ASALA ile savaşması, hem bence hiç olmamış bir şeydir; hem de dünyanın dört bir yanına yayılmış Ermeni örgütlerinin, bu şekilde bitirilmiş olması imkansızdır. Lübnan,  Arjantin, Fransa, Kaliforniya ve daha nice yerlerde yaygın bu toplum, dağılmış değildir ki, bu toplumun örgütü ya da örgütleri dağıtılsın. Olan sadece örgütlerin suskunluğu, bu suskunluk, farkındaysanız PQQ'nın kuruluşuyla başladı. Ermeniler, Türkiye'yi hepten terör mağduru gibi göstermemek ve kendilerinin terör eylemlerini unutturmak için bir süre geri çekildiler o kadar.

Son günlerin İsrail,A.B.D-İran savaşını da bu açıdan inceleyebiliriz. Amerika, İran'ı basit bir diktatörlük gibi düşündü, lideri yok et, geri kalanlarsa dağılsın. Oysa İran'ın Pers, Med imparatorluğu, hatta belki de ondan öncesinde kökü olan bir aristokrasi-seçkinler toplumu vardır. Egemen sınıfı da son derece güçlü ve birleşiktir. Hamaney öldükten sonra, doğrudan oğlunu seçmeleri, halka ve Amerika'ya hiç bir şeyin değişmediğini göstermek içindir.

26 Mart 2026 Perşembe

KÜÇÜK BURJUVA,GERÇEK BURJUVA DEĞİLDİR



Küçük burjuva kavramı, Türk toplumunda çok yanlış kullanılan kavramlardan birisidir. Norveçli yazar Jostein Gaarder'in, Sofi'nin Dünyası adlı kitabında yazdığına göre bu kelimeyi, Marksistlerden çok önce Romantikler kullanmış. Kendileri gibi sanatçı-filozof olmayan ve onların sanat eserlerini satın almayan, sıradan insanlar için bu sözü kullanmışlar. Sonra bu söz, Marks tarafından, esnafı anlatmak için kullanmış,  ardından emeği ile geçinen ama pek sosyalist olmayanlar için kullanılmış. Ben öğretmen alışkanlığı ile maddeler halinde açıklayacağım:

1)Küçük burjuva sermayedardan çok, emekçidir; Küçük burjuva diye, geniş bir gelir ve meslek sahibi insanlar topluluğunu anlıyoruz. Küçük burjuva, işi için para-pul yatırsa da, muayenehane, atölye, alet takımı,yazıhane gibi emeği yanında sermaye de koyabilir. Her durumda işinin başında olmalı, bizzat işe emeğini katmalıdır. Büyük burjuva, kendi çalışmaz, başkalarını çalıştırır. Yazılım öğrenmez, yazılımcı çalıştırır; muhasebe mğrenmez, mali müşavir çalıştırır. Pek çok dershaneci,  öğretmen değildir; pek çok 

2)Küçük burjuva, her zaman küçük sermaye sahibi değildir. Çoğunlukla büyük sermaye sahipleri, büyük burjuva, küçük sermaye sahipleri gerçek burjuvadır. Nadir de olsa aniden büyüyen şirket patronları, aniden batabilmekte, servetlerini çocuklarına bile bırakamamaktadır. Bazı sanatçı-akademisyen aileler, çok büyük para sahibi olmadıkları halde, konumlarını nesillerce devam ettirmektedirler. Bu nadiren olan bir şeydir.

3)Gerçek burjuvaların konumu, aristokratlar gibi, devrimler ya da büyük siyasi hatalarla yıkılır.Adı üzerinde burj-uva, yani şehir aristokratı demek. Gerçek bir burjuva ailesinin sonunun gelmesi için, ülkede rejimin değişmesi gerekir; bazen rejim değişse de aile konumunu korur ya da çok bir şey kaybetmez. Küçük burjuvaysa, bir kanun hükmünde kararname, kumar bağımlılığı veya yanlış yatırımlar gibi sorunlardan dolayı kolayca iflas eder. Asil Nadir, seksenli yılların ünlü dolar-sterlin milyarderlerindendi. Londra borsasında iflası için bir gün yetti. Nadir, devasa servetine rağmen gerçek bir burjuva değildi (2. maddeye bakınız.). Donald Trump ise, izlediğim bir Youtube videosuna göre 29 (yirmi dokuz) ayrı iş batırmış. Trump erkek giyimi, masa oyunu, parfüm, dört ayrı devasa kumarhane batırmış; pek çok kişiye göre bu iflaslar aslında kara para aklayıcılığı. Ne derseniz deyin, gerçek burjuvaların yargılanması da siyasi tavırla mümkündür. Ülke ne kadar geri kalmışsa, burjuvayı yargılamak ve iflas ettirmek o kadar kolaydır.; burjuva ne kadar büyükse, yargılamak ve iflas ettirmek o kadar zordur. Küçük burjuva daima diken üzerindedir. Her türlü siyasi ve ekonomik krizden etkilenir.

4)Beyaz Yakalı olmak demek, küçük burjuva olmak demek değildir. Geçmişte üniversiteler az, üniversite mezunu zor yetişirken, belli alanlarda bu biraz öyleydi. Çok ders çalışarak, işçi sınıfından, küçük burjuva sınıfına geçebiliyordunuz. Seksenler sonu, doksanlar başı Yapi (Yuppie) dene, özellikel finans alanında sınıf atlamış, eğitimli bir kuşak vardı. Arka arkaya yaşanan ekonomik krizler, bir sürü yerde rastgele açılan, özel-devlet, nitelikli-niteliksiz üniversieteler, yapılmayan atamalar derken, beyaz yakalılığın küçük burjuvalığı yitti, gitti. Diğer yandan Türkiye'de, ta Osmanlı'da, öğretmen okullarının açılışından itibaren, öğretmenler genel anlamda küçük burjuva olamadı. Ücreti her zaman düşüktü, konumu her zaman diken üzerindeydi. Kaldı ki çoğu zaman meslekten bile sayılmadı. Yetmişli yıllarda, mektupla öğrenimle ya da kırk altı günde öğretmen yapılanlar oldu. 1995-96'da üniversite mezunu herkes sınıf öğretmeni yapıldı; çoğunluğu ziraat mühendisiydi, bunlardan pek çoğu tarım bakanlığına geçti. 1998-2000 ve hatta galiba 2001 arasında, üniversitede İngilizce hazırlık okumuş herkes, İngilzce öğretmeni yapıldı. Son uygulamalarsa iyice gözden düşürüldü.

Ülkemizde küçük burjuva konumu kesin olan memur grubu, polis, subay-astsubay, daha çok da subay sınıfı oldu. Bunun istisnası, Demokrat parti dönemi oldu. Adnan Menderes, Mimar Sinan eserlerini bilerek ve özenle yıktırdığı gibi, askerleri de on yıl boyunca bilinçli olarak yoksullaştırdı. Bir grup küçük rütbeli askerin yaptığı 27 Mayıs darbesine, üst türbeli askerlerin desteği de böyle açıklanabilir.

Günümüzde ise pek çok mavi yakalı işçi, hem beyaz yakalılardan daha iyi maaş alıp, daha kolay iş bulmakta; hem de kendi işini daha kolay kurmaktadır; daha kolay sebdikalaşıp, işverenleri ile daha iyi pazarlık ederek; daha kolay küçük burjuvalaşmaktadır.,

5)Kapitalist başarının reklamsal ölçütü, işçi sınıfının küçük burjuvalaşmasıdır: Serbest piyasa, neoliberalizm anlatılırken, Kore, Japonya, İtalya, Almanya ve benzeri ülkelerde işçi sınıfının ev, araba sahibi olup, her yaz tatile gitmesi örnek gösterilir. Oysa işçi sınıfının bu refahının arkasında sıkı sendikalaşma ve en ufak hak kaybıına karşı tahammülsüzlük vardır. Geri kalmış, sanayileşememiş ve gelir dağılımı bozuk toplumlarda küçük burjuva denebilecek sınıf, çoğu kez subay ve kıdemli devlet memurlarından oluşur.

6)Beyaz yakalının pek çok harcaması, kendini küçük burjuva hissetmek içindir. Sosyal medayda yıl boyu paylaşılan deniz tatilleri ve ya kısa süreli turlar, eve alınan bazı gereksiz eşyalar (Eyfley denen pişirici, robot süpürge vs), bazı gereksiz kişisel eşyalar (sanki dağa gidecekmiş gibi alınan iki litrelik kocaman termoslar,  saçma sapan taklit çantalar, çakmaklar vesaireler, yitip giden küçük burjuvalığa bir özlemd,r

22 Mart 2026 Pazar

CİNDERELLA TOPLUMLAR







 Bir arkadaşım, Leyla'ya sorduklarında asıl canı yananın kendisi olduğunu, çünü Mecnun derdini dağa taşa haykırırken, kendisinin ağzını bile açamadığını söylemişti. Leyla ile Mecnun hikayesi çok eskidir ve Fuzuli, bu öyküyü kalema alanlardan sadece biridir. Hikayede anlatılan, pek çok geleneksel aşk masalında olduğu gibi, erkeğin maceraları anlatılır. Kadın olarak çoğu kez hiç bir şey yapmazlar çünkü yapmaları edebe aykırıdır. Hatta senaryoculukta bunun bir adıda varmış, erkek karakterin gelişimine yardımcı olan kadın karakterlerin, öğrenmiştim ama unuttum, internetten de bulamadım. Hikayede erkek karakteri, bir kadın karaktere aşık ediyor, onun için mücadele ettiyor, sonra kadını ölüm veya başka bir sebepten hikayede attırıyor.

Kadınlarda bu sık görülen bir psikolojik sorun ve adı da Sinderella sendromu; kötü durumda bir erkek tarafından kurtarılmayı bekleme hastalığı. Türk toplumunun daha fazla erkek egemen olduğu eski dönemlerde daha yaygındı belki ama konumuz kadınlar değil.

Seçimlerden ve siyasetten bahsedeceğim anlaşılmıştır ama konu sadece siyaset değil. Tamam, her seçimde inatla aynı partiyi iktidarda tutmak ve oy vermediği muhalefete çemkirmek de Sinderellalık.Bu sadece siyasette, daha doğrusu siyasi partilerde böyle değil, başka yerlerde de aynı. Bendevi Palandöken'i tanıyor musunuz, 1990'dan beri Türkiye Esnaf ve Sanaatkarlar Konfederasyonu başkanı. 1949 doğumlu ve 2026 itibarıyla 75 yaşında. Onun hakkında çok şey söylerdim, tek o olsaydı. Ülkemin dört bir yanında barolar, odalar, bilmem kaç yıldır yerinden kımıldamayan başkanlarla dolu. Bir kısmı 2010'larda, iktidara yakın olmadığı için yerlerinden edildi. Hadi onlar, delegeleri ayarlamışlar ve sürekli seçiliyorlar ve bu odalara, yada odalardan birine üye olmak zorunlu diyelim, ya sendikalar, özellikle memur sendikalarının durumu nedir? Bu sendikalara üye olmak zorunlu değil ama pek çok memur, belki torpil yapar, belki işimizi görür diye, iktidar yanlısı sendikalara üye oluyor. Bu sendikalar da onları çok eziyor.

Bütün bunlara korkaklık diyelim, ya davranışlar. Önce dershanecilikle başlayayım. Test tekniği, daha doğrusu kurnazlıkları öğrenecek diye milyonlarca öğrenci, okullarından koparıldı. 12 Eylül bile dershaneleri kapatamadı ve dershaneler 15 Temmuz'a giden yolun bahanesi oldu. Malum tarikatla, iktidar arasındaki ipler, önce dershanelerin kapatılması konusunda koptu. Dershaneciliği gerçek anlamda bitiren, korona salgınında evlenere kapanma sonucu elektronik dershaneciliğin çoğalması ve sınavlara talebin düşmesi oldu. Son üç yılda üniversite sınavlarına başvuru, bir milyondan fazla azaldı. Şunu gördük ki dershanecilik, eğitime yükten başka bir şey değildir, test çözmeye katkısı da büyük ölçüde plosebodur.

Son olarak ahlaki sinderellalıktan bahsedeyim. Toplumsal ahlaksızlıktan bahsedip, ahlaksızlık yapmak, sistem böyle diye üzülmek var. Ramazan gelince bakliyata, bayram gelince şekere zam yapan esnafın, dükkan sahiplerinin ya da toptancıların kızmasına hakkı yoktur. Kendi ahlakımızı düzeltemiyorsak, başkalarını nasıl düzeşteceğiz.

Değişim istiyorsak, bir şeyler yapmalıyız, kendi çapımızda yapmalıyız. Yakışıklı prensin bizi öpmesini beklemek yerine, biz öpülmek istenen prens olmalıyız.

19 Mart 2026 Perşembe

İRAN-AMERİKA 2026 SAVAŞI VE FİKİRSEL DEĞİŞİM

 


Savaşlar, pek çok insanın ölümü ve bazı fikirlerin doğumuna sebep olur. Birinci Körfez Savaşında Saddam Hüseyin, çok ağır yenilmiş ve muhtemelen Kuveyt'i işgal ettiğine pişman olmuştu. Amerikan donanması, Basra Körfezinde ve Akdeniz^de cirit atıyordu. Amerika ve müttefikleri, üç ay hazırlık yaptı ve üç haftada Kuveyt'i geri aldı. Sonraki yıllarda da, Orta Doğuda, özellikle körfezde Amerika ve İsrail'in borusu öttü. İsrail'in 2006'daki Hizbullah'la savaşında, kendisinin neredeyse yüzde biri kadar bir orduya yenilgisi bile İsrail'in karizmasını çizdirmemişti. O savaştan geriye füze ve roket fikri kaldı, bir de her an herkese sıra geleceği. Saddam'ın elinde, Rus yapısı ve teknolojisi çok geri Scud füzeleri vardı, elindeki yetersiz istihbaratla, körlemesine İsrail'i ve bazı Amerikan hedeflerini vurdu. Genelde füzeler ya patriotlarca engellendi, ya da boş hedefleri vurdu. Gene de vurulan hedefler heyecan yarattı ve İsrail'i korkuttu. Füze sadece para meselesidir, pilotu yoktur; Türkçe de sen rezil olma, paran rezil olsun diye bir söz vardır. Sonuçta füzeler, pahalı mermilerdir. İsrail'in Demir Kubbes'sini delecek mermiler de illa vardır yada icat edilecektir. Diğer bir fikir de deniz mayınları, Saddam'ın elinde deniz mayını yoktu ama olma ihtimali bile Kuveyt'e çıkarma yapma fikrini iptal ettirdi. Kara mayınlarının günümüz ordularına karşı bir tesiri yoktur, hele Amerikan ordusu gibi büyük bir ordunun. Mayın olası arazi bombalanır, devasa çukurlarda mayın falan kalmaz. Su mayınlarıyda bugün artık bir çeşit su dronudur. Çanakkale savaşında  olduğu gibi, çelik halatlara bağlı sabit mayınlar yok; alıcıları ile gemiyi fark edip, gemiye doğru hareket eden ve suyun bir kaç metre altından gidip, gemiyi vuruyor.

Bugün İran-Amerika savaşının 18. günü ve zafer şimdilik İran'ın ezici üstünlüğüyle sürüyor. Şu ana kadar Amerika ve İsrail'e ileri derecede zarar verdi. Bugünden sonra savaş ne olur, bilemeyeceğim ve savaşın bundan sonrası için öyle çok fazla analiz kasamayacağım. Amerikanın bundan sonraki her zaferi, Pirüs zaferidir ve bu savaşı bitirmek için de, en kötüsünden de olsa Pirüs zaferine ihtiyacı vardır. Yoksa Körfez petrollerini ve körfez krallıklarını kimse koruyamaz. Gerçi bu aşamadan sonra Amerika hiç kimseyi koruyamaz. Pirüs zaferi, İsrail'i koruması için lazım. Amerika, kara harekatına başlayacaksa, en azından 1 milyar, 100 milyon dolarlık radarı yeniden yapmalılar. İran'a kara harekatı da kolay değil. Belli ki İran, kara harekatına da hazır. Irak'ın dört, Türkiye'nin iki katından büyük, bazı bölgeleri aşırı dağlık, kurak ve hiç bir insan yerleşimi veya göçebe çadırı yok. Halen keşfedilmemiş geçitleri, ormanları falan var ve keşfedilmemiş ormanları var ve İran, buralarda yapılacak bir Amerikan harekatına da hazır olduğuna inanıyorum. Gene de Amerika, kara harekatını en azından denemek zorundadır. 

Bunu da tek başına yapamaz, birinci körfez savaşında bile 5 Nisan tezkeresi Amerika'ya ağır bir darbe olmuştu.Şimdi de kamuoyu İran'dan yana. Bazı din adamları, cübbeleriyle, mezhep düşmanlığı yaparak,  halkı İranla savaşa veya Amerikan askerlerinin Türk toprağını, İran'a savaş için kullanmaya hazırlamak istiyor. Oysa bu savaşın kaybedeni her halukarda mevcut iktidar ve din tüccarları. İran kaybederse, Siyasal İslam kaybedecek çünkü her ne kadar Şii diye lanetleseler de, Siyasal İslam'ın ülke yöneteceğini dünyaya İran göstermişti ve İran'ın, bir Pirüs zaferiyle bile olsa yenilgisi, Siyasal İslam'ın yenilgisidir. Böyle bir yenilginin etkisi, Sovyetler Birliğinin dağılmasının, sol partilere etkisi gibi olacak. Doksanlarda, Sovyetleri zerrece sevmeyen İskandinav sosyal demokratları bile iktidarını kaybetmişti. Diğer yandan olası bir İran zaferi, yıllardır Orta Doğu denen bölgedeki Sünnici ve Amerikancı siyasetin de sonu olavaktır.