3 Ekim 2026 Cumartesi

FON SKANDALI-KRİZ DEĞİL, SiSTEMATİK YOKSULLAŞTIRMA



12 Eylül olduğunda çocuktum, doksanlar krizlerini ise net htırlıyorum. Bir ara her gün bir banka kapanıyordu. 1999 krizinde yiten para, 2026 fon krizinde yiten paranın (dolar ya da enflasyon hesabı yaparsak) üçte ikisi kadardı. Bazı haftalar her gün bir banka, bazı günler her gün bir kaç banka kapanıyordu. Asıl korkuç olan dolar ve ero kurlarındaki inanlılmaz artıştı çünkü pek çok kişi faizli düşük diye dövizle borçlanmış, ev almıştı. Evi satsalar bile ödeyemeyecek borçları oldu, borçlarını ödeyemeyenbir sürü kişi intihar etti.

Şimdi ise o zamanlar olan depremin onda, hatta yüzde biri yok yada henüz hissedilmiyor. Bunun iki sebebi var; ilki doksanlardaki krizlerde batan paranın çoğu gerçek paraydı. Şimdi ise karşımızda çoğunluğu muhasebe hileleri ile şişirilmiş bir para var. Bu kadar para piyasadan gerçekten silinse, çok acı bir şekilde ve hemen fark edilirdi; şişme para olduğundan biraz geç fark edilecek. Bu paranın ne akdar çok olduğunu yuvarlak hesapla anlatayım. Ülkemizin nüfusunu yuvarlak hesap doksan milyon diyelim (yuvarlıyoruz, yan, ayrıntılara gerek yok.) Fonlarda kaybolan para dokuz yüz milyom Türk lirası. Kişi başıyaklaşık on bin lira; Ekim 2026 itibarıyla asgari ücret 28 bin lira; yani kişi başı asgari ücretin üçte birinden fazla para kayıp. İkinci sebepte doksanların banka ve döviz krizleri herkesi vurmuş, herkesin parasını pul etmişti. Bu krizse parasını kaybedenler ya iktidar bloğu (AKP-MHP ve diğer küçük partiler) yada bir şekilde iktidar bloğundan bir tanıdığı olan kişiler. Öyle çok iyi kazandıran fonların varlığından haberdar olmanız için, önemli birilerini tanımanız gerekir. Bu yüzden de pek çok kişi, fondan parasını geri alabilecek azınlıktan olduğunu zannediyor. Bu düşünceye göre muhalefet etmek, parayı geri alma umudunu tamamen kaybetmek demek. Vurgun yapanların ise parayı geri vermeye niyeti yok; Fatma Betül Sayan vermemiş mesela ve asla da vermeyecek. İktidar değişmediği sürece aldıüı tek ceza, Watsapp grubundan atılmak olacak. Sonrasında kopacak kıyameti de tahmin eden yok. Acı gerçek, istediğiniz kadar reisçi olun, bir bardak su içeceksiniz, giden servetinizin üzerine. Büyük çoğunluğu, ana paranın tozunu bile alamayacak. Bunu hepiniz karşık sırayla ve bireysel olarak anlayacaksınız, çünkü sürekli vaatlerle oyalanacaksınız. Size bu borçların tamamının yada çoğunun ödenmesi, daha büyük iktisadi çöküşe sebep olabilir.

Bu krizler hep, küçük yatırımcının yüksek kazanç vaadi ile başlar. Katılanlar çok da masum değildir, genelde sahtekarlık olduğunu tahmin ederler. 2004'de Kırıkkale'ye geldiğimde, Kombassan ve Yimpaş yeni iflas etmişti; pek çok kişi son anda hisselerini satıp, kara geçmeleri ile övünüyordu. Çiftlik Bank işinde ise son haftalarda para çekilmez oldu, hatta bazı kişiler büyük para yatırıp, büyük yatırıcı olarak para çekmeyi denediyse de olmadı. Kumarhane kapanmıştı ve kumar fişleri bozdurulamazdı. Fonların sahip olduğu hisselerin büyük bölümü, jung bond denen ve temsil ettiği şirketin değerinin çok üzerinde fiyata satılan kağıtlardı, yani gerçek değerleri, kumarhane fişi denen plastik şeyler kadardı. Fiş demişken; ben ve kardeşlerim çocukken, seksenli yıllarda bir ara babam eve, üzerinde günün tarihi yazan sakız ve çikolatalar getiriyordu. Sakızların markasını hatırlamıyorum ama çikolatalar Tarkan markaydı ve üzerinde Hürriyet hazetesinde bant yayını çıkan Tarkan karakterinin resmi vardı. Tarkan çikolataları normal markette de satılıyordu ama bunların tadı bir tuhaftı, yenmeyecek kadar aşırı bir Türk kahvesi tadındaydılar. Sakızlar da yenmeyecek kadar naneliydi. Meğer bu sakız ve çikolatalar, kumar fişiymiş; babam kahvede parasına okey oynuyormuş. İşte borsadaki jung bond kağıtları böyle bir şeydir.

Borsa daha önce de batmıştı, 1999-2001 arasında, büyük bir çöküş olmuştu. O zamanlar sosyal medya yoktu, internet çok gelişmemişti. Borsayı başta NTV olmak üzere televizyon haber kanalları(özellike Mustafa Varuy) ve borsa dergileri, küçük yatırımcıyı yönlendiriyordu. Borsa olmadan evvel bankerler, kooperatifler vardı, halkı dolandıran. Sonra Forex ve Kripto paralar çıktı. Büyün bu dolandırıcılıklar, planlı bir yoksullaştırma sıtratejisinin ürünü. Sadece Türkiye'de değil, tüm kapitalist rejimlerde devletler, böylesi dolandırıcılıklara uzun süre göz yumarak, işçi ve küçük burjuva sınıflarının sermaye birikimi yapmasına ve böylece işveren karşısında elininin güçlenmesine engel oluyor. Bu söylediklerim sizce komplo teorisi mi?

Özellikle neoliberalizmin ülkemize kök salması için yapılan 12 Eylülün dolandırıcılık (Kastelli ve Bankerler + kooperatifler) olaylarına bakın. Kamu ve basın desteği, bu desteğin kesilmesi, kargaşa ve panik, bir kaç kişinin kurtulması, paraların çoğunun yok olması ve fakirleşmiş insanlar.

2 Ekim 2026 Cuma

MÜLTECİLİK DEĞİL İŞGAL



Suriyeliler üzerine herkes karışık duygular içinde.
Benimse kafamda komplo teorileri var. Komplo teorileri sorularla başlar (tıpkı felsefe gibi).
Sormamız gereken  ilk soru, normal olmayan ne var ki komplo teorisine ihtiyaç duyuyoruz.
Yardımlar üzerinden gitmeyeceğim. Zira ekonomik ve sosyal yardımlar, göçmenleri veya mültecilerin yaşaması için şarttır.
İkincisi suç oranları ve durumları, göçmenlerde her zaman suç oranları yüksek olur diyeceğim ama burada sorun, devletin polisinin bu göçmen suçluları fazlası ile hoş görmesi, müdahalede aceleci maması ve neredeyse bazı suçluları koruyup, kollamasıdır. Oysa yapılması gereken, güvenlik güçlerinin (asker-polis vesaire) göçmenlerin suçlarına karşı hassas ve daha erken müdahale etmesidir.
Sormamız gereken soru, bu suçla mücadelede aksaklık mı var, kasıt mı? Varsa kastın sebepleri neler?
Bu konu epeydir kafamı kurcalıyordu. Yılmaz Özdil'in bir yazısından sonra ben de bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim.
Yazıda fark ettiğim ayrıntı, Suriyelilerin, Türkleri özellikle kendi mahallelerinden, kendi usulleri ile kovması idi. Gece, sabahlara kadar yüksek sesle konuşmalar, koridora bilerek çöp yığmalar, yok yere kavga çıkarım, onlarca Suriyelileri bir anda yığmak vs vs...
Burada Yılmaz Özdil'in yazmadığı şey, Suriyelilerin, mümkün olduğunca AKP'lilerin yoğun olduğu yerlere yerleşmesi ve bir yerde AKP'li çoksa, oralarda daha saldırgan olması.
Bunu sebebi belki  de AKP'lilerin daha uysal ve itaatkar olması.
Diğer yandan Suriyeliler ile ilgili ilginç olaylar da oluyor.
Mesela bayram için Suriye'ye gidenlerden, geri gelmeyenlere telefon ediliyor, mektup yazılıyor, neden dönmüyorsunuz diye.
Sonra Suriye'de belli bölgelerde sivil halk,  tek koridor Türkiye'ye doğru olmak üzere kuşatılıyor. Yandaş medya da bunu manşetlerle haber yapıyor.
Tamam, Suriye'de savaş var, ondan geliyorlar ya Afganlar ve Pakiler neden geliyorlar?
Tamam, Afganistan'da El Kaide var ya Pakistan?
Gelenlerin  önemli bir bölümü de öyle kafamızdaki sersefil ve zavallı mülteci profiline uymuyor. Pek çoğu lüks dairelerinde, lüks içinde yaşayıp, daha önce belirttiğimiz çöp dökme ve gürültü etme eylemleri ile komşularını, eve yeniden Suriyeliler veya kendi memleketli mülteciler getirmek üzere, kovmakla meşguller.
Bunlara bakarak mevcut iktidarın mülteci kollayan bir iktidar olduğunu düşünüyorsunuz.
Oysa konu Orta Asya Türkleri, Iraklı Kürtler veya Uygurlar olunca, o kadar da mülteci kollanmadığını görüyorsunuz.
Hatta Suriyeli Kürtlerin devlet makamlarında yeterince destek görmediklerini ve iktidar tarafından hırpaladığına da gayet yakından da şahittim. Yani gerçekte Suriyeli Araplar ile Kürtler arasında ciddi ayrımcılık yapılmakta.
Sonuçta olan şey bir mülteci akını değil, rabıta ve benzeri örgütlerce satın alınmış iktidarın, ülkeyi Arap istilasına alet olmasıdır.
(2019'da başka bir blog için yazdıklarımdan)

1 Ekim 2026 Perşembe

MAFYA'NIN İTALYA'YI YIKMASI



Deli Yürek'le başlayan, Kırtlar Vadisi ile özdeşleşen ve Maraş okul katliamı ile biten mafya dizisi furyası, bu sefer de Manisa'da can aldı. Bu dizilerde ölüm ya da cinayet ne kadar basit gösterilmekte. İlk bölümlerde Çakır, kumarda hile yapan adamı öldürerek kahramanlaşırken; Kurtlar Vadisi Irak'da Amerikalı, Polat'ın bombalı saldırısına karşu çocukları kalkan yapınca kötü oluyor. O kumarbaz ya da yok yere öldürülen karakterlerin çocuğu, anası, babası yok muydu? Ha siz devletsiniz, kimin ölmeye layık olduğuna bir kaç dakikada karar veriyorsunuz. Aslında sinema yıllardan beri bu suç örgütlerini bir şekilde övmekle meşgul çünkü bu örgütlerin çoğu NATO ve İtalya'da Gladio adını verdiği derin devlet-özel harp unsurlarının desteğinde. Gladyo yada özel harp daireleri, ülkede sol görüşleri zayıflatmak için kurduğu illegal paramiliter yapıları, onları suç dünyasının baş at gücü olarak besledi. Netflix'in Roma filmini izlediğimde, Ülkü ocağı gibi kurumların tüm NATO'da olduğunu anladım. Konu sadece bıyıklar değildi. Yürüyüşleri de birbirine benziyordu. Belli küçük farklarla birbirne benzeyen yapılardır bu yapılar.

Bu yapıların merkezindeki mafya, ilk ve orijinal haliyle Sicilya mafyası Cosa Nostra'dır. Diyebilirim ki Eski Sovyet-Demirperde mafyaları ile Çin mafyası hariç; bence Japon Yakuza'da dahil tüm mafyaların kökeni yada rol modelidir. Cosa Nostra'nın kökeni de öyle adanın bağımsızlığı, orta çağda Fransızların ve İspanyılların işgaline karşı direniş değil: kuzeydeki müreffeh şehirlere göç eden toprak sahiplerimnin işlerine bakan kahyalar ve onların silahlı adamlarına dayanır. Zamanla A.B.D'ye göç eden Sicilyalılar aracılığıyla, bir ara dünyanın en büyük mafyasını olmuştur. Günümüzde, yan, 2026 yılı için Napoli mafyası Gomorrah (ya da sistem) ile Kalabriya mafyası Ndrangetha (n harfi, d sesini inceltmeye yarıyor yalnızca, Cosa Nostra'dan daha büyük. Cosa Nostra ise halen tüm dünya mafyaları için rol model. Baba (Gotfather) serisi başta olmak üzere bir sürü filmle bu rol modellik pekişti.

Şunları baştan söyleyeyim ki, özellikle Latin Amerika ülkeleri, kartel de denen mafta-çete oluşumları yüzünden kalkınamıyor, büyüyemiyor. Daha 2026 yazında bir çete reisinin ölümü üzerine Meksika'yı cehenneme çevirdiler. Brezilya bir süper güç olabilir ama tam bir devlet otoritesi kuramadığından olamıyor. Ülkede birincil ölüm nedene cinayet ve tüm kuzey Amerika-Avrupa'dan daha fazla cinayet işlenen bir ülke. İki yüz milyondan, yani Rusya'dan daha kalabalık bu ülke, Avrupa birliğinin, hatta kıta olarak Avrupa'dan daha büyük, Güney Amerika kıtasının %55!ini, yani yarıdan fazlasını tek başına oluşuruyor. Dünyadaki dana etinin neredeyse %10 civarını tek başına oluşturuyor ama çetelerden başını kaldıramıyor.

İtalya'nınki daha trajik bence. Bu konuya örnek olacak diğer ülkeler sanayileşememiş ve mafya yüzüden sanayileşemiyor.  İtalya ise, sanayileşmiş bir ülke olarak, bir zamanların G7, şimdilerin G20 ülkelerinden biri olarak hem fiilen ikiye bölünmüş durumda, hem geriliyor, hem de güneyinden başlayarak yıkılıyor. İtalya'nın yıllık büyüme oranı %0,5, yani iki yüzde bir;  Japonya'nın 1990-2020 arası kayıp otuz yılı yada halen bitmeyen kayıp on yıllarından daha kötü. Ülke halen dünyanın sekizinci büyük ekonomisi; Rusya'dan daha büyük bir ekonomi ama yıllardır savaşan ve ambargolara maruz kalan Rusya, daha hızlı büyüyor. Sorun mafyanın güneyi yada bazı bölgeleri ele geçirmesi değil, devlet ve ticaret sistemine sızması ve hatta bu sistemlerin kendisi olması. Zaten devasa bir mafya ekonomisi olan İtalya, yabancı mafyaları, özellikle Sırp ve Arnavut mafyalarını da koruyor ve besliyor; minicik Arnavutluk'ta, otomobillerin neredeyse tamamı, İtalya'dan çalıntı. Dünyanın en büyük mafya ülkeleri sıralamasında yıllardır ilk üç hiç değişmiyor; birinci Rusya, ikinci İtalya, üçüncü de Kolombiya.

Sinema-film başta olmak üzere de sanat, suç alemini anlatmakla övmek arasında gidip, geliyor. Filmlerde çok güzel görünen mafya olgusu, toplumsal yaşamda o kadar iyi durmuyor. Sicilya adasına artık daha az tursit uğruyor. Ada, Afrika'dan gelen fön rüzgarları ile İtalya'dan esen soğuk Tramontana ya da Mistral rüzgarlarının kesişmesi sonucu bol yağış alıyor. Akdeniz'in en büyük adası, Akdeniz adalarının en büyük sorunu olan susuzluğu hemen hemen hiç yaşamıyor. Bolca verimli, düz arazileri, ince kumlu plajları olmasına rağmen, mafyayla adı bütünleştiğinden sürekli nüfus kaybediyor. İtalya'da Napoli mafyası Gomora ya da Kalabriya mafyası Ndrangetha daha büyükken, Cosa Nostra'nın ve Sicilyalıların adı çıkmış. Türk sineması da bu çizgiyi sık sık aşmış duruma, Yılmaz Güney filmleri de dahil. Deli Yürek-Kurtlar Vadisi ve sonrasındakiler ise bu sınırı fazlasıyla aştı. En son A.Çatlı denen katilin övülmesi ile okullarda katliamlar arttı. Çatlı'nın en büyük eylemi,  sırf Alparslan Türkeş kendini güvende hissetsin diye, silahsız yedi genci, sırf o dönemim Türkiye İşçi Partisi üyesi diye boğazını kesip, öldürmesi. Ermeni terör örgütü ASALA ise şu an sadece yer altında, daha doğrusu uykuda. Ermenistan'a ve Pqq'ya ayak bağı olmamak için sessizde. Üç-beş baskınlar, cinayetle bitecek bir kurum da değil, bitse bile sırf Lübnan Ermenileri bile yeniden örgüt kurar. Etiyopya'da bile Ermeni okulu var.

Mafyatik filmler, cinayeti normalleştirmenin ötesinde kutsallaştıryor; katilimiz her durumda haklı; yargılanmadığı gibi, zerre vicdan azabı çekmiyor, yaptıklarını sorgulamıyor. Çakır, sırf kumarda hile yapan birini vururken yada Polat, sırf kendisini takip eden silahsız birini vururken iyi; Amerikalılar Polat'ın bombasına karşı kendilerine çocukları yaparken kötü. Dizilerde ara ara kitlesel katliamlar yapılıyor. Bu olgu, bu tür filmlerin kökeninde var. Geçenlerde uyduda unutulmuş bir kanalda,  ucuz bir macera filminin açılışına denk geldim, adını öğrenemediğim gibi, merak da etmedim. Filmin açılışı, karısını arayan süper ajan kahramanımızın, orman içi bir konakta nöbetçileri ve elemanları vurmasıyla ilerliyor. Sonra esas kötü adam ulaşıyor, o da onu bekliyormuş. James Bond filmlerinin klişesi vardır ya:

-Bay bond, ben de sizi bekliyordum, diye. Bu klişeye de gıcığım, madem bekliyordun, o kadar adam niye öldü? Son nesil Türk mafya filminde de esas oğlanımız, kötülerin mekanını basıyor, on kişiyi tek tek öldürüyor, sonra da çekip, gidiyor. Modern piyade mangaları bile dokuz kişi, mafya da eleman bol, o kadar kayıba delirmiyor. Esas oğlan, insan öldürdükçe para ve kadın kazanıyor.

Diğer yandan mafya-derin devlet ilişkileri; bu da aslında sol ve sendikalarla mücadele için illegal yollar kullanmak için yapılmış.Amerika'da sendikalar bu yüzden siyasi mücadele anlamında sıfır. Ülkede iki ay işsiz kalsan evsizsin; ülkenin yüzde biri sokaklardan, yüzde biri hapishanelerde yaşıyor. Gregory Scarpa gibi mafya tetikçileri, muhbirlik karşılığında korunuyor, adamın bizzat tabancasıyla öldürdüğü insan sayısı yüze yakın. Devlet adına yaptığı en iyi iş, Misissipi de ikisi siyahi, biri beyaz, üç insan hakları aktivistiinin cesedini bulmak. FBI ve polis, sorrgulamalarla bulamayınca bu katil, adamalrıyla Misisipi şehrine iniyor, Ku Kulux Klan üyelerini tabanca kabzaları ile döverek konuşturuyor. Örgütün gücü böylece kırılıyor. Buna karşın hapishanelerde Aryan Brotherhood (Beyaz kardeşiliği) isimli devasa bir mafya örgütü kuruluyor. Bu örgüt meşhur Breaking Bad filminde kısmen görünür. Bu örgütün de arkasında bazı FBI ajanları var.

Bu mafyalar Amerika Birleşik Devletlerini uyuştruucuya boğuyor, o kadar ki Amerikan ordusu, standartlarına uygun asker bulmakta zorlanmaya başlıyor. Amerika da yakında İtalya'nın yaşadıklarını yaşayacak gibi.

Mafya, film ve dizilerde havakı dursa da, sonuçta iktisatta güveni sarsıyor, gelişmeyi durduruyor. Sanayi devi, bilim ve teknoloji üreten İtalya, mafya yüzünden tursit ve yatırımcıları kaçırıyor ve fiilen İtalya'yı bölüyor. Diğer devletler de benzer şeyleri bir kaç yıla yaşayabilir; hatta Meksika ve Kolombiya'nın yaşadıklarını da.


30 Eylül 2026 Çarşamba

GERİ DÖNMESİZ HATA



Zuzugwagen'dan bahsetmiştim. Hani satrançta ne yaparsanız mecburen hata ya da taş kaybı olacak durumu anlatan Almanca bir terim.
Sonra fark ettim ki, benzer bir durum, iskambil oyunlarında da oluyor, özellikle elin sonlarına doğru. Her hamlenizle sayı-puan kaybediyorsunuz.
Aslında hem mata, hem de zuzugwagen'a giden yolda pek çok hata yapılır ki, bu hatalardan biri geri dönüşü olmayan hatadır.
Bu hata eğer yeni başlamışsanız genelde en başta olur. Hani İsmet İnönü'nün bir sözü vardır:
'Savaş, yığınakta kazanılır veya kaybedilir'
Satrançta açılış, iskambil oyunlarnda protokol-konuşmalar-ihale zamanında olur.
Aslında savaşın her aşaması, bir sonraki aşama için yığınaktır. Bazı hataların telafisi çok zordur, hatta nihai yenilgiye kadar yoktur.
Şu anki iktidar da 2 büyük hata yaptı. İkisi de geri dönmesiz
İktidarın 1 Mart yenilgisine sebep olan çok şey vardı. Paralı poşetler, emeklilikte yaşa takılanlar, memurlara 2600 göstergenin verilmemesi, doların 3 buçuk liradan 7' e bir kaç ayda fırlaması, soğan başta olmak üzere gıda fiyatlarında aşır artış vs vs. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile, yerel yönetim seçimleri arasındaki bir kaç ayda olan oy kaybının sebebi olabilirdi.
Bence en esas sebep Rahip Bronson'un ve Deniz Yücel'in serbest bırakılmasıydı. Doğrusu bu iki kişi ve bazı kişilerin A.B.D, Almanya ve bazı devletlerin baskısı ile serbest bırakılmasıydı.
Muhafazakar, sağcı kitle Erdoğan'a, Van Minut olayı ile aşık olmuştu. Oysa burada düpedüz korkaklık etmişti.
Bunun sebebi ülke ekonomisinden çok, ülke burjuvazisinin batılı sermayenin kompradoru olması da olabilir bence. Onlar, iktidar partisi üyelerinin ve yakınlarının işletmelerini batırabilirler.
1 Mart seçimlerini, gönülsüzce kabullenip, çaldılar diye gene CHP suçlansaydı, kendi seçmenini koruyabilirdi.
Ya da ikinci geri dönüşümsüz hatayı yapmasına engel de olunabilirdi.
İkinci geri dönüşümsüz hata, Öcalan kardeşlerin yıkanıp, yağlanması idi.
Hele Osman Öcalan'ın mektubunun  okunması hepten hataydı.Zira herkes olayı panik ve kaybetme korkusu olarak algıladı. İstanbul seçimlerinde büyük farkın sebebi de buydu.
Zira Recep Tayyip Erdoğan, övülmüş ve yüceltilmiş bir lider olarak, erkekliği yere düşülmemeliydi, tükürdüğünü yalamamalıydı.
Alman filozof ve sosyolog Max Weber'in karizma  dediği şey, aslında bu yüceltilmişliktir ve bu yüce şahıs en zor anlarda bile sözünden dönmemeli,  acımasız olmalı ve korkmamalıdır.
En sonunda %10'a yakın devasa fark da, bu karizma dediğimiz yüceltilmişliği yerle yeksan etmiştir.
Reis ve AKP elbette bir günde ve bir anda yerle yeksan olmayacaktır.
Lakin artık geri dönüş de yoktur.

27 Eylül 2026 Pazar

İKTİDAR, MAHALLENİN DELİLERİNE KARŞI



Eskiden her mahalle ve köyün en az bir tane delisi olurdu.  Bunların bir kısmı tamamen sokaklarda yaşayan, bir kısmı da günlerini sokakta geçiren, neredeyse tamamı erkek kişilerdi. Pek çoğu ruh sağlığı bozuk, yer yer otistik, disleksi-hiperaktif kimselerdi. Gün boyu sokaklarda bağırır, çağırır, millete laf atarlardı. Kadın mahalle delileri genelde pencere önünde oturup, boşluğa küfür ederdi. Bu delilere belli lafları etme, eleştirilemez kişileri eleştirme özgürlüğü verilmişti. Mahalle-köy delileri; politkacılara küfretmek, kadınlara penis göstermek ya da ibadethane bahçesine pislemek gibi büyük suçlar işlediğinde; mahallenin ağır abiler tarafından dövülür, sonrasında da delimiz bir süre ortada görünmezdi.Bu biraz da evrensel bir durumdu. Rönesansın meşhur İngiliz yazarı Williiam Shakespeare'de en söylnememesi gereken sözleri bir deliye söyletirdi. İktidarlar çoğunlukla bu delileri görmezden gelirdi.Delilerin konuşması sayesinde halkın gazı alınır, öfkesi sakinleşirdi. Mahalle delileri çok taraftar topladıklarında, kendilerini zindanda ya da cellat ipinde-baltasında bulabilirdi kendilerini. Umulmadık taşın baş yarması gibi, bu delilerin, Rusya'yı saran Pugaçev isyanı gibi çok ağrıttığı veya Kaddafi-Kastro gibi iktidarı devirdiği de olabiliyordu. Kastro iktidara geldiğinde tüm ekibi seksen üç kişiydi, oysa o günlerde Küba'nın başkenti Havana'nın biile nüfusu bir milyonun altındaydı. Libya'da genç yüzbaşı Muammer'e soy adını veren Kaddafa aşireti, yoksulluğuyla biliniyordu; Kaddafi disiplinsizliği ile ünlüydü ve lideri olduğu genç subaylar hareketi biliniyor ama önemsenmiyordu; tasfiyesi an meselesiydi. Kaddafi, tasfiyeyi öğrenince, Türklerin Ümmü Gülsüm diye bildiği şarkıcının (Umm Kulthum) konseri biter bitmez darbe yaptı. 

Rosa Lüxemburg'un dediği gibi, devrimler olmadan önce imkansız, olduktan sonra kaçınılmaz görünürler. İnsanın yapısı, birey olarak bile tahmin edilemez derecede karışıktır. Toplum içinse pek çok şey tamamen belirsizdir, hele de memnunşyetsizlik yüksekse.

1990'sa Star TV'nin kuruluşu ile beraber, ülkede bir özel televizyon-radyo kanalı patlaması yaşandı, oysa devlet harici özel televizyon ve radyo yayınları halen yasaktı. Bunun sonucunta tamamen kontrolsüz ve denetimsiz bir medya, hemde cumhurbaşkanının oğlunun ortaklığı ile başlatıldı. Artık insanlar, çılgınlıklarını televizyon ekranlarında gösteriyordu, şair Nara'nın memelerini, Mehmet Ali Erbil'in Jes dediği şahsın büllüğünü, televizyonlardan canlı gördük. Huysuz Virjin, ben Zenne geleneğiyim falan diyor ama o da dönemin mahlallenin delilerindendi. O dönemi televizyon çılgınlıklarını say say bitmez. Ünlü yıldızlar da reyting için saçmalıyordu. Hülya Avşar programına dönemin ünlü pop şarkıcı Ricky Martin'i davet etmişti ve programda adamın poposunu cimciklemişti. Bu devrin ilk krizi, Levent Kırca'nın meşhur Jet Sky parodisiydi. Bu parodi, merkez sağın çöküşünde son noktaydı. Siyasi iktidar bir anda nasıl bir tehlikeyi serbest bıraktığını anladı. Yerdeki dizginleri eline almaya karar verdi ve bunun için daha çok yolu vardı. Önce ülkeye yerli ve milli bir uydu lazımdı çünkü özel televizyonlara bu fütursuzluğu veren yabancı uydu yayınlarıydı, Türksat projesinde başlandı. Bu uydu meselesi, özellike Roj tv ve diğer örgüt televizyonları yüzünden bir süre daha devletin başını ağrıtacak, devlet Kürtçe , TRT6'ı kurmaya mecbur kalacaktı. RTÜK'ün televizyon kanalları ve yapımcılarıyla savaşı, Zahit Akman'la doğruğa ulaşacaktı. 2010'larda gelişen tekloloji ve internet, mahalle delisi tipleri sosyal medyaya aktaracaktı. Sosyal medya şirketleri de, hadlerini aşan bu içerik üreticilerine kapıyı kapattı ya da daralttı; en son 2026 itibarıyla çoğunluğu Tiktok'ta.

İktidar ise hem dini hem de siyasi gücünü korumak için sürekli bir savaşta. İktidarı dini nedenlere dayandırma, hele de seküler yaşama alışmış geniş kitlelere rağmen bunu yapma çabasına girerseniz, mahallenin delileri sık sık karşınıza çıkar. Artık o deli değili bir hak savunucusud



24 Eylül 2026 Perşembe

ERKEKLİĞİMİZİN DOĞRULTUSUNDA



Bir Kahraman Bekliyoruz

Kal'a gibi dik başın bulutlarla yarışsın,
Dalga dalga saçların rüzgarlarla karışsın!
Adını nakşedelim,eski-kadim surlara
Sesini haykıralım asırdan asırlara...
Savletinle titresin yeniden doğu-batı,
Ve kurulsun Allah'ın ebedi saltanatı...
Ufukları kaplasın bayraklarımız al,al,
Göklere zaferimizi çizsin vahşi bir kartal! ..
Kahramanlar büyüsün masalda dev misali,
Eğilsin öpsün gökler,canım nazlı hilali...
Ordularım yeniden Tuna'ya akın etsin!
Bir Yıldırım çaksın da uzağı yakın etsin!
Selam dursun karşısında bütün şerefler,şanlar!
Namını tebcil etsin,yıldızlar kehkeşanlar...
İçimde hiç sönmeyen bir fetih sevdası var.
Yavuz gibi diyorum:Bu dünya insana dar!
Bir sada duymak için sahralara düşeyim.
Helal olsun bu yolda,varım yoğum herşeyim! ..
Volkan gibi lav atmış,ne susmuş ne sönmüşüm.
Ben bu iman uğruna çılgınlara dönmüşüm.
Bir deha bekliyoruz,gençliğe mihrap olsun,
Ruhları tutuşturan bir ateş mihrak olsun.
Sinesinde birleşsin sağa sola sapanlar,
Kahrolsun Hak dururken zorbalara tapanlar!
Çık,nerdesin,zuhur et! Biz seni bekliyoruz.
Yıllardır yollarında yorgun emekliyoruz..
Musa ol! Hakka yüksel! tecelli et de Tura.
Zulmet yıkılsın gitsin! Cihan garkolsun nura!
İstiyorum yeniden bir hilkat istiyorum,
Ne hayal,ne kuruntu hakikat istiyorum.
Hakikat,hakikat,hakikat istiyorum! ..
Osman Yüksel Serdengeçti, sağcıların diktatör özlemini bu şiiri ile çok güzel dile getirmiştir.
Diktatörleri iktidara getirenler diktatörlerinden çok şey beklerler. Azınlıkları katletmesini, çevreyi işgal edip, geçmişin eski ve büyük imparatorluğunu kurmasını, mantıklı ve doğru kararlar almasını, ona destek verenleri de zengin etmesini beklerler.
Türk argosu erkeklik üzerinedir ve küfürleşirken en fazla erkeğin cinsel organının adı söylenir.
Kısa keseceğim, erkeklik organının adı aynı zamanda ahmaklığın da simgesidir. Erkeklik organının doğrultusuna girmek ve erkeklik organına güvenmek de ahmaklığın simgesidir.
Diktatörler hep erkektir çünkü kitleler zor zamanlarda baba ararlar ve tüm gücü, yani mutlak gücü ona verirler.
Oysa beş yüz yıl kadar önce Montesqueu'nun dediği gibi, güç yozlaştırır, mutlak güç, mutlaka yozlaştırır.
Baskı rejimleri, muhalefeti sindirmek için mecburen tek adam rejimi getirir ve daima o tek adamı kontrol edebileceğine ve o tek adamı etkileyebileceğine inanır.
Oysa o tek adam, giderek kontrolden çıkar, saçma sapan işler yapar. Bu, hem diktatörün yetişme tarzına, hem politik kariyerine, hem de onu iktidarda tutan sebeplere göre değişir.
Mesela bence Beşar Esat diktatörlüğünün yıllar süren iç savaşı kazanması ve halen diktatörlğünü devam edebilmesi, Esat ailesinin, Suriye'nin hassas politik dengelerini gözetme mecburiyetinde olmasında görüyorum.
Hitler mesela, hiç devlet tecrübesi olmadan devletin başına geçti ve ilk başta kendisini iktidara getirenleri dinlese de, sonradan erkekliğinin doğrultusunda gitmiştir. Kolay zaferlerin sarhoşluğu, onun sürekli ahmakça kararlar almasını sağlamıştır.
İlk ahmakça kararı, düşman kuvvetleri Dankörk'de köşeye sıkıştırmışken duraksaması, tereddüt etmesi, bu arada da İngilizlerin yüz binlerce askeri katledilmekten kurtarmasıdır.
Sovyetler ile savaşında ise esas hedefi olan ve o dönemde dünya petrolünün beşte birinden fazlasını, hatta dörtte birini üreten, Azerbaycan ve başkenti Bakü'ye saldırması gerekirken, hiç bir stratejik önemi olmayan Stalingrad'a saldırarak yaptı.
Son ana kadar da saçmalamaya devam etti. Ardenler saldırısı en önemlisiydi. Amacı Komünizme karşı batılıları yanına çekmekti.
Sadece Hitler değil,  İdi Amin, Saddam, Pinoşe ve hepsi, bir şekilde erkekliğinin doğrultusunda saçmalar ve yıkımı hızlandırır.
Siz o aşık olduğunuz diktatörle yeni başarılara koşacağınızı hayal edersiniz, oysa alacağınız yeni yıkımlardır.

22 Eylül 2026 Salı

1949 CHP'si ve 2019 AKP'si



Geçenlerde iktidar partisi milletvekillerinin ve teşkilat çalışanlarını sızlanmaları yayımlandı gazetelerde. 
Artık bakanlık bürokratları, milletvekillerinin sesini bile duymak istemiyor. Vali ve kaymakamlar, taşranın siyasi eşrafını tanımak bile istemiyor. Zaten kendileri iktidarın il başkanı gibiler.
Oysa eskiden öyle miydi? Hele ilk atandığım zamanlar. Küçücük ilçede herkesin, her partiden tanıdığı vardı. İlçe müdürüne veya kaymakama bile gitmeden, partinin il başkanına gidilir, çay-kahve içilir ve işler halledilirdi. O zamanlar, koalisyon zamanlarının son demleriydi. DYP ve ANAP can çekişiyordu ama ilçe DYP ve ANAP olmak üzere ikiye bölünmüştü.
Sonra 2002'de her şey yerle yeksan oldu. Şimdiki nesil, merkez sağ nedir hocam diye bana soruyor. 2002'den beri merkez sağ ölüdür arkadaşlar, hem de dirilmemecesine. Hatta bence kefeni bile çürümüştür.
2002'de başka bir ilçeye tayinim çıktı. Sonrasında herkesin AKP ya da o zamanlar CEMAAT denen Fetö'den tanıdıkları oldu.
Tek adamlık yerleşince de parti de yalan oldu. Şimdi il başkanını bırak, millet vekilini tanımak bile yaramıyor.
Tıpkı CHP'nin son yıllarındaki gibi. Cumhuriyeti kuran ve 27 yıl yöneten parti, son yıllarda halkına fazlası ile yabancıydı. CHP parti yöneticileri öyle ev ev gezip, oy isteyemiyorlardı.
Kasım Gülek  önderliğinde tekrar örgütlendi, bir parti oldu  ve 1954'de tamamen gömülmüşken, 1957'de dirilmesini bildi.
Kasım Gülek, CHP'nin ortanın soluna geçmesini kabul edemeyip, partiden ayrıldı ve sadece bir partiden politika yapma ilkesiyle siyaseti de bıraktı.
CHP, 1949-50'lerdeki duruma 27 yıllık iktidarın en az 20 yılının sonunda geldi. Oysa AKP, bir yıllık başkanlık sistemi dolmadan bu hale geldi.
Üstelik CHP, işgale direnme örgütlenmesinden kurulan bir parti olarak, hiç seçim tecrübesi yoktu AKP ise tüm seçim tecrübelerini bir kenara itiyor.
İl, ilçe, mahalle teşkilatları, Türkiye'de propagandanın bel kemiğidir. 1949'da basın ve radyo (o zamanlar televizyon yoktu) hep CHP yanlısıydı. Basın uzun süre, (DP'nin resmi ilanlarla oluşturmaya çalıştığı besleme basına rağmen) 1960'ların ortalarına kadar çoğunlukla CHP'li kalmıştı. DP parti ve sonrasındaki sağ partiler hep teşkilatta, yani yüz yüze propaganda da güçlü oldular.
Şimdi AKP, sahip olduğu medya ve para gücüne güveniyorsa, İstanbul seçimleri ile bunun işe yaramadığını gördü. İktidarım, devleti vermem diyorsa, halkın desteğini kaybedince, devletin  desteğinin de yıkılacağını tarihten ve çevresinden öğrenmiş olmalıdır.
(Ağustos 2019'da başka bir blog için yazmıştım.