6 Temmuz 2026 Pazartesi

SÜPERMEN-ŞİİR

 

SÜPERMEN


Sen, pelerini ütülü, taytı kolalı Süpermen.

Uçuyorsun, süpersin, vurdun mu deviriyor, baktın mı yakıyor

Üfledin mi soğutuyor, baktın mı yakıyor, üşüyor ve koşuyorsun.

Gene de özün olan kripton taşından korkuyorsun

 

Sen, üç bin kızanınla Çamlıbel’e otağını kuran

Sırması kaftanlı, çevresi oyalı Köroğlu

Bolu beyinin koynundan kız kaçırırsın

Ama delikli demirden korkarsın

 

Ve diğerleri;

Dolar milyarderi Batman, bileğinden ağ atan Örümcek Adam,

Taş Adam, Su adam, şu adam, bu adam, o adam…

Kraliçesinin hizmetinde James Bond

Devlete sırtını yaslamış özel harekat,

Dağda gerillalık yapanlar,

Yasaları tanımayan mafya

Yasaları ortaya koyan devlet

Çok süpersiniz.

 

Oysa bizim ne devletimiz var, ne devleti tanımazlığımız

Uçmuyoruz, kaçmıyoruz, hatta yurda geri dönüyoruz

Öyle süper güçlerimiz yok, görünmez adam değiliz

Dağda kalaşnikoflarımız yok, bir filintamız,

Bir balyemez topumuz bile yok

Ne bileğimiz Ali’nin bileği,

Ne kılıcımız Zülfikar, ne atımız düldül

Ne atımız, babasının, oğlum Ruşen Ali,

Bu at ölürse Bolu beyi ile davamız mahşere kalsın

Dediği kırat yok,

Bin odalı saraylarımız, sırça köşklerimiz yok

Vuruluyoruz, öldürülüyoruz, bombalanıyoruz

Neden tutuklandığımızı bile bilmeden

Gizli tanıklar sayesinde hapislerde çürüyoruz

Diplomalarımız, tapularımız,

Helal kazançlı birikimlerimiz

Bir yerlerde işe girme, iş yapma imkânlarımız

Bunların elinde

En kötüsü de hakkımızda çıkan

Hiç bir şekilde doğrulanamasa

Asla yalanlanmayan dedikodular

Ve her an kılıcını çekecek

Koynumuzda uyuyan yılanlar

 

Bütün bunlara rağmen mücadeledeyiz

Düştükten sonra daha güçlü kalkıyoruz

Bu yüzden sizden daha süperiz.

 

 

NİYAZİ AKINCIOĞLU-KÖROĞLU



 Şarkını ezbere biledursunlar

Adına el pençe divan dursunlar

Kepengler namınla insin her akşam

Beni Sarmaz oldun artık

bütün bütün unutursam

affet Köroğlu

Asrımızda niceler var:

Kan damlamasa kaleminden şairin

Yazılmadık kalacaktır şarkısı

ve türküsü yakılmadık.

Halbuki onlar,

Bir şarkılık,bir türkülük de olsa

Daha Köroğlu'dur Köroğlu'ndan.

Asrımızda

Geçip yardan, anadan,

Dönüp bir yol arkasına bakmadan,

Niceler var;

Yürür dağlar gibi,dağda;

Savrulur yangın gibi rüzgarda;

Gider yolda, ulam ulam,

Akar suda, oluk oluk.

Kan gider gözlerinden,

kan gider dizlerinden.

Bakar melul,han kapılarından;

Düşer toprağa ümitlim.

İşte böyle Körığlu;

Kuşlarına hükmettiğin dalların

Ardıcındna yaplılır katranın daniskası

Ardıç katranından karadır

çingene kızın gözleri;

Çingene kızın gözlerinden

insanoğlunun dünyası.

Fakar seyri malum bizce tarihin,

malum ve mutlak;

Yarın aydın, yarın güzel,

yarın bizim olacak.

Ve sen insan, ve sen cesur,

ve sen kahraman;

Ve bihaber fırıncıdan, tezgahtardan,kasaptan,

Tankarından, toplarından dünyanın.

Sen kaftanı sırmalı,

Sen çevresi oyalı,

Delikli demirden korkan Köroğlu!

Yirminci asrın göbeğinde biz,

Daha merd, daha insan,

daha cesuruz;

Ve hala yaşıyoruz.

4 Temmuz 2026 Cumartesi

TÜRK FUTBOLUNUN SEFİLLİĞİ



Dünya futbol şampiyonası devam ediyor. Tarihinin en kötü organizasyonuna sahip, özellikle ev sahibi ülkelerden Amerika, Birleşik Devletlerin İran ve Irak'a kaşı faşizan tavrı çok iğrenç. İran'ın maçları en başta Meksika ya da Kanada'ya alınmalıydı. Organizasyonu Türkiye yapsaydı ve Ermenistan, Kıbrıs Rum kesimi falan katılsayı, üst düzey güvenlik önlemleri alınır, personele nazik olunması, cevap verilmemesi, gereken cevabın diplomatik olarak verileceği falan söylenirdi. Bu önlem sadece takımlar değil, taraftar için bile alınır, hatta Türkiye'yi yendikten sonra güvenli alanda zafer turu bile atarlardı. Vuvuzela gürültüsünden maç izlenemeyn Güney Afrika'da bile organizasyon daha iyiydi. Geri kalmış ülke takımları da süpriz yapmaya, eskinin dev şampiyonları da elenmeye devam ediyor. Özellikle Afrika takımlarının çıkışı muhteşem.

Benim anlatacağım sefillik, yenilip, turdan elenmeleri değil; buna rağmen üzülmemeleri, pişkinlikleri, halen vergilerimizden pirim almaları, bu kadar geniş olmaları. Seksenli yıllarda en azından utanırlardı. Şimdi ise umursadıkları bile yok. 2026 itibarıyka 211 üyesi olan (Birleşmiş Milletler'den daha fazla) FİFA'nın 48 üyesinin katıldığı turnuvaya katılmayı hak kazanmak ne kadar başarı? Bir zamanlar sadece yirmi dört takım katılıt, biri evsahibi takım, biri de eski şampiyon olurdu. Katılanların çoğu Avrupa ve Latin Amerika'dan olur, Afrika ve Asya'dan temsili bir iki takım olurdu. Türkiye genelde hep üçüncü olma niyeti ile başlar, bazen zorlar ama çoğu kez olamazdı. Avrupa kupaları ise genelde bol gollü yenilgilerle geri dönüş olur, San Marino gibi ülkeler bile Türkiye'den averaj koparırdı. Seksenli yıllarda çocukken Türk futbolu, başarı olarak kulüpler bazında da yerlerdeydi. Ülke puanımız düşük olduğundan, bir tane şampiyonlar ligine, bir tane şimdilerde olmayan kupa galipleri (İkinciler) kupasına, bir de UEFA'ya giden olurdu. Sonra puan değişti, zor bela UEFA'ya bir iki takım gönderir olduk.

O dönemlerde asıl sefaler bu değildi, ülke liglerinin dolduran üçüncü-beşinci kalite ihtiyar futbolculardı. Henüz dağılmamış Yugostlav ve İngiliz liginin favori emeklilik mekanıydı Türk ligi. Yugostlavlar (kısmen de Macarlar) yıl boyu iyi ya da kötü top oynardı ama İngilizler, ilk bir kaç maça çıkar, sonra sene sonu boyunca yedek klübesinde beklerdi. En kötü kazığı da Alman kaleci Toni Schumacher attı.Fenerbahçe'den kazandığı para yetmezmiş gibi, çocuk hastanesi yapacağını söyleyerek yaptığı jubile maçının paralarını da cebe indirdi. (Şahsi fikir, otuz yaşından büyük futbolcuların Türk liglerinde oynaması yasaklanmalı. İngiltere'de sadece kendi ülkesinin milli takımında oynayan futbolcular oynayabiliyor.)

Futbolumuz 12 Eylül-Turgut Özal döneminde sefilliğin dibine vurdu. Doksanlarda toparlanmaya başladı.Yavaş yavaş ilk turda elenmeler bitti, bir üst tura çıkmalar normalleşmeye başladı. Galatasaray'ın UEFA şampiyonu olması ve Milşi Takımın Dünya Futbol Şampiyonası üçüncülüğü ile zirveye çıktı ve tekrar eski seviyesine ve belki de daha da geriye düşmeye başladı. Hem milli takımlar, hem de klüpler bazında bir düşüş var. İşin ilginci bu dönemde diğer tüm spor branşlarında başarılar arttı. Türkiye'nin spordaki hali, Fenerbahçe'nin haline benziyor. Fenerbahçe'de futbolda süreklş geriler, ciddi başarılar elde edemezken, diğer alanlarda başarıdan başarıya koyuyor. Çürüme neden diğer alanalrda yok ya da o kadar belirgin değil ya da uluslar arası başarılara engel olmuyor? Futbolun bu başarısızlığı neden? Futboldan daha kötü spor alanlarımız, su topu, plaj voleybolu, buz dansı falan. ( Bir efsane vardır, siyahilerin göbek deliği ile beli arasınaki mesafe kısaymış, bu yüzden yüzme sporlarında başarılı değilmiş diye. Türk milleti olarak buz üstünde ve su sporlarında aşırı başarısızlığı çok ilginç.)

En fazla futbol, siyasetin üzerinde etkili, o yüzden olabilir. Diğer branşlarda yenilgi ya da zaferler, çok fazla siyaseti etkilemiyor. Mesela basketbol takımının başına geçmeye çalışan ya da basketbol liginde kupa törenine katılan, voleybol takımının renklerinde atkı takan bir siyasi lider var mı? Futbolun gücü, devasa stadyümlarda oynanması, üç büyüklerin (Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş), en büyük şehrin (İstanbul), üç büyük stadını paylaşması. Dünyada genelde futbol, büyük stadlar yüzünden böyle ve bazı ülkelerde başka  sporlar (Ameriak Futbolu, beyzbol, polo vesaire) moda ve futboldaki  kriz bu yüzden önce siyaseti etkiliyor, siyasetteki çürüme, futbolu çürütüyor.

Seksenili yıllarda Fenerbahçe'nin sakınlığı vardı çünkü Kenan Evren ve arkadaşları Fenerliydi. Doksanlardan beri de Gaalatasaray'ın baskınlığı  var çünkü.....

Sonuçta siyasetin, siyasileşmiş taraftar gruplarının doluştuğu futbol klüplerini, özellikle üç büyük  takımıtakip etmenin, taraftarı olmanın bir gereği yoktur.


3 Temmuz 2026 Cuma

FETÖ-AKP VE CANAVARIN TÜM BAŞLARI



Nasıl ki Fetö, AKP'yi düşürmek için tüm gücü ile çalışmamışsa, AKP'de Fetö'yü bitirmek için tüm gücü ile çalışmıyor, zira bu ikili aslında iki başlı bir canavar.

11 binden fazla kişi kredi çekip, Bankasya'ya yatırmış. Bu kadar insan cidden 15 temmuz gecesi askerleri karşılasaydı darbe teşebbüsü çok farklı olurdu. Ben bunun evini-barkını, karısının bileziklerini satanlarını biliyorum. Çok kişi de parasını çekti, o da ayrı konu.

Darbe teşebbüsünden bu yana dört yıldan fazla zaman geçti, beşinci yıldayız, halen ordunun bir yerlerinden Fetöcü subay-astsubay çıkıyor.

Aslında sorun karşılıklı, bu yapı iki başlı bir dev, birbirinden farklı da olsa, birbirinden vazgeçmeyecek olan iki organizma. Akp,  pek çok sistemini Fetö'den yetiştirilme olması bir yana, Refah'dan AKP'ye geçişte ideoloji değişiminde de Fetö'nün katkısı var. 

Oysa kılıçlar çekildi, köprüler atıldı. Rubicon bile geçildi. En azından kamuoyuna gözüken o. Reis kendisine o kadar beddua eden emekli imamı affedebilir mi? Benim üniversitede pek çok arkadaşım, abilerinin, ablalarının emriyle, tanımadıkları kimselerle evlendi. Eşlerini abilerine seçtirecek kadar tarikatlarına bağlı kişiler, örgütle bağlarını o kadar kolay koparabilirler mi? (Muhafazakâr kesimde bir kaç yıldır artan boşanmaların bir sebebi de bu. 

İki tarafta birbirlerini yavaş yavaş kemiriyor.  Bir yandan da yerine neyi koyabileceğine bakıyor. Geçenlerde internette biri bunu itiraf etti, dolaylı olarak. İktidar da, Fetö yerine neyi koysa olmuyor. Ne Menzil, ne İsmail ağa, Fetö kadar maharetli değil. AKP'den ayrılan hiç bir parti, Akp'nin yerine geçebilecek durumda değil.    

Peki bu Fetöcüler, halen içinde bulundukları iktidar partisini neden ele geçirmiyorlar? Bu da başka bir sorun. Reis partisine tam hakim görünüyor ve böyle görünmek uğruna lebaleb dolu kongreler, toplantılar yapıyor. Fetö için asıl sorun, partiyi ele geçirseler bile, onun yerine geçecek liderin, onun kadar karizmatik olmaması zira her diktatör gibi onun da bir ikinci adamı, İsmet'i yok. Olsa  bile, böyle bir değişim, partiyi darmadağın edebilir.

Canavarın kafaları kavga ederken de, ülkeyi mahvediyor. Bir de küçük başlar var tabi. Mesela Adnan Hocacılar. Turnike kitabını daha okumadım. Bu örgüt Mine G. Kırıkkanat'ın yazdığının onda biri kadar varsa, hocalarının hapiste olmasını, Reise çok acı ödetir.

Bütün bunların yanında, ülke de bunun bedelini çok pahalı ödemekte. Ülkede bir gün iktidar değiştiğinde unutulmaması gereken, canavarın tüm başlarının kesilmesi gerektiği olmalı.

(2021 Martında başka bir blog için yazmıştım.)

1 Temmuz 2026 Çarşamba

DEVLET AKLI-DERİN DEVLET YOK, UŞAKLIK VE ÇETELEŞME VAR

 


Derin Devlet kavramını ilk defa ortaya attığını iddia eden pek çok yazar vardır ama bugünkü anlamına kavuşturan, MİT eski ajanı Profesör Mahir Kaynak'tır. Kaynak'a göre hemen  her devletin içinde, iktidar ne olursa olsun politikayı etkileyen bir derin devlet vardır. Halk da bu derin devlete karşı çıkmamalıdır. Onun bu teorisine Ülkücüler ve mafya sahip çıktı, böylece yaptıklarının meşruluğunu ve haklılığını konuşur oldular. Bu derin devlet söylemi 2010 yetmez ama evet referandumunun bahanesiydi; sözde derin devlet Türk tarihinden silinecekti. On altı yılda derin devlet sadece kimlik değişltirdi. Bu değişim sırasında geçmişteki suçları ile ilgili hesapta vermedi. 2010 referandumu ülkemize atılmış en büyük kazıktır. Her dikta kazığı gibi bu kazık da, demokrasi kılıfıyla yapıldı.

Ülkücülerin ve sağcıların cinayet ve her türlü zorbalıklarına kılıfı, derin devlet ve devletin çıkarıdır. Cinayet ve her  türlü zorbalık devletin, halkın, daha doğrusu sağcı-Sünni ve Türk halkın menfaatınadır. Bazılarını özellikle anlatmak istiyorum. İlki 13 Nisan 1970'de, asteğmenken öldürülen, Hacettepe Üniversitesi asistanı, ortopedist Necdet Güçlü. Öldürüldüğü gün,Türkiye'deki ilaç sömürüsüne karşı halkı direnmeye çağırıyor.  Bu kişinin asıl özelliği solculuğu değil, protez üretimi konusunda öncü olması. Sadece gencecik bir asistan ama öldürülmesi Türkiye'ni protez teknolojisinde geri kalmasına sebep oluyor. Diğeri de 26 Kasım 1978 günü Trabzon'da vurulan, ODTÜ öğretim üyesiyken, KATÜ Elektronik Hesap Mekrezinden yönetici olan Necdet Bulut. Necdet Bulut, genç olmasına rağmen ölümü, Türkiye'de bilgisayar teknolojisinin gelişimini cidden sarsıyor. Bu bilgiler ışığında 12 Eylül rejiminin binlerece öğretim üyesini üniversitelerden kovdurmasına sebep olan 1402 sayılı yasanın sonuçlarına bakalım. Sizce bu işten çıkarmaların hepsi politik miydi? Öyle olsa, bu profesörler nasıl yurt dışına çıktı, hapislerde çürümedi?

Aradan zaman geçince şöyle başka bir yorum yapıyorsunuz; aslına temel amaç, o yıllarda öğretim üyesi sıkıntısı yaşayan Amerika ve diğer Avrupa üniversitelerinin bu sıkıntısını, Türkiye'den beyin ihracatıyla doyurmak, gitmek istemeyenş Türkiye'de işsiz bırakmaktı. Bu yorum çok abartılıysa, kovulanların alanlarına bakın, öte yandan pek çoğu solculuk gerekçesiyle atıldı, öyleyse Amerika'da ne işleri var; hadi onlar gitti, Amerika neden bu solcu-komünist profesör güruhunu işe aldı? 12 Eylül'den çok önce, 1944'de, Komünistlik suçlamaları yüzünden Amerika'ya göç eden ve vatandaşlıktan çıkarılan Muzaffer Şerif Başoğlu; senatör Joshep McCarty'in her yerde Komünist avladığı dönemde Amerika'da baş tacı edilmesine ne demeli? Amerika, Muzaffer Şerif'in solculuğunu neden umursamadı? Muzaffer Şerif, sosyal psikolojinin en önemli teorisyenlerindendir. Türkiye'de faşizmin onu zorbalamasındaki temel neden, Amerika'da çalışmaya zorlamasıdır. Bu yorumumu çok abartılı buluyorsanız, öyleyse nedne 12 Eylül sonrasında, 2010'lu yıllara kadar binlerce doktora öğrencisi Amerika'ya devlet parasıyla gönderildi ve yüzde sekseninden fazlası orada kaldı?

Derin devlet dediğimiz şey, devletin içindeki çetelerdir. İnsan üzerindeki en büyük dünyasal irade olan devletin başına geçmek isteyen kadar, bu iradeyi perde arkasından yönetmek isteyen de çoktur. Devlet sizi aniden zengin ya da fakir yapabilir. Her zaman devlet, en büyük işverendir bunun benim bildiğim tek istisnası, bir zamanlar Kuzey Kıbrıs'ya, ücretli insanları  yarısını tek başına çalıştıran, İngiliz vatandaşı Asil Nadir'dir. Asil Nadir'de, devletin cephe aldığı burjuvaların, ne kadar zengin olursa olsun, yok olacağının simgelerindendir. Kuzey Kıbrıs'taki yatırımları, devasa servetinin yanında çerez gibiydi. 19 Haziran 1988'de, Turgut Özal'a suikast teşebbüsünden sonra serveti yok olup giden burjuvalar serisinin en büyüğüydü; Londra borsasında bir günde battı, ya da batırıldı. Hasbi Menteşoğlu, Kemal Hırzum, Mehmet Okumuş ve bir dizi burjuvadan geri iz  bile kalmadı. Bunlar iktidarı devirmek için kapalı kapılar ardında çeteleşmişti. Her derin devlet başarılı olmaz. Bu çeteler, yani derinler, birbirleriyle de kavgalıdır. Susurluk kavgasından sonra Abdullah Çatlı'ya karşı sırların aşırı açığa çıkması, Tansu Çiller'i iktidarfa görmek istemeyen derin devlet çetelerinin, Çiller'in çetelerini ayak altından çekme çabasıydı. Susurluk kazasından aylar önce, o zamamlar merkez medya denen holding medyası, Çiller'in karşısına geçmişti. Çiller, Mesut Yılmaz ve merkez sağ, halk nezlinde oy kaybediyordu ve kapitalizm artık merkez sağ ile yürümüyor, Ülkücülükte kapitalizme kifayet etmiyordu. Derin devletin silahlı ve bürokratik çeteleri, burjuva gruplarına bağlıdır; yeni nesil jargonlar söylersek, baronları onlardır.

Bu çeteler genelde en zengine, en güçlüye doğru yönelirler. Çok fazla milliyetçi yiğitlik atıp, tutsalar da, güçle beraber, anında eksen değiştiriler. En büyük korkuları, kaybeden tarafta olmaktır. Kriz anında hızlı taraf değiştirme, tüm geçmişlerini silme yetenekleri geniştir. Bu yüzden geçmişi de değiştirebilirler. 1943 sonlarında bir Türk tüccar,  bir Alman tüccarla sohbetinde, Almanların Türkiye'yi işgal planı olmadığını ve mevcut askeri kapasitelerinin artık Türkiye'ye saldırı için de yetersiz olduğunu öğrendi. O tüccar, aynı zamanda Türk istihbaratına (o zamanlarki adı ile Milli Amele Hizmetleri; MAH) çalışıyordu ve bunu öğrenen İnönü hükumeti rahat bir nefes aldı. İsmet İnönü, 1944 Ocak sonu, Şubat başında, İngiltere başbakanı Winston Churchill'ile görüşmeye eli daha sağlam gitti. Müttefiklerden bolca askeri yardım aldı ve yavaş yavaş Almanlarla ticari ilişkileri azalttı. Birden kesemezdi zira Almanların elinde halen İstanbul başta olmak üzere Türkiye'nin pek çok yerini yıkıntıya çevirecek kadar uçak vardı. Önce kereste, buğday gibi ürünlerin Almanya'ya ihracatı yasaklandı. 1944 Nisan ayında da Almanya'ya krıom ihracatı yasaklandı. O yıllarda Almanya ile Türkiye arasındaki ticaretin büyük bir kısmını krom oluşturuyordu ve krom, Almanlar için çok hayatiydi. Krom olmadan çelik olmuyor, uçakların, hele jetlerin motorları bu denli ısıya dayanmıyordu. Bu yüzdan Nazilerin Promethe örgütü, yani Atsızcılar, hükumete karşı nümayişlerini, isyanlarını arttırdı. İnönü'de önce 23 Nisan'da onları uyardı, kamuoyunu hazırladı, 3 Mayısta halledildiler. Buna rağmen tamamen çöpe atılmadılar. Pek çok eski faşist gibi Antikominizm için tekrar eğitildiler. Türkeş, Çatlı,Yazıcıoğlu falan, Nikaragua'da bir yerlerde eğitildi. Türkeş ve ekibi uzun yıllar Amerikan ajanı Ruzi Nazar tarafından yönetildi. Ölümünden yıllar sonra ortaya çıktı ki Türkeş'in yakın dostu Ruzi Nazar, Kürtçülüğün de gizli yöneticisiymiş. Gazeteci Enver Altaylı'ya göre bu karanlık kişi, Kürtçü derneklerin kuruluşuna da destek vermiş. Kendisi ölünce, Türkeşle bir olup, katliam yaptığı Alevilere ait bir mezara sessizce gömülmüş.

Bütün bunlar ortadayken, derin devlet kavramı unutuldu, devlet aklı diye yeni bir kavram icat edildi, iktidarlar değişse de devleti yöneten gizemli bir akıl varmış gibi. Devlet, insanlardan oluşur ve devletin aklı değil, sahibi vardır. Özelleştime diye sokakların karanlıkta bırakılması hangi akla ait? Olan şey, devletin gizli sahibinin TÜSİAD başta olmak üzere büyük burjuvalar olması, güvenliğe rağmen dağıtımı özelleştirme ile satın alan şirketlerin karının arttırılmasıdır. Demokrtasi, halkın devleti sahiplenip, bu çeteleşmelerden kurtarılmasıdır.

29 Haziran 2026 Pazartesi

ETHEM SARISÜLÜK

 


ETHEM SARISÜLÜK

 

Değişti Dünya, değişti Ankara

Tabi ki de Kızılay

Gökdelen derdik çocuklar

Büyükler Emek iş hanı derdi

Şimdi Kahramanlar oldu

Dost kitabevinin önü

İki sokak öteye taşındı

Yeni Karamürsel’in önü dedik hep

Yeni Karamürsel çoktan başka yere taşındı

Oraya başka dükkânlar açıldı

Yakınına metro girişi kondu

Gene de orası Ye Ka Me önüydü

Ta ki on dört haziran iki bin on üçe kadar

Anadolu’da yiğit, vurulduğu yere ad verir

Orası artık Ethem’in vurulduğu yerdir.

26 Haziran 2026 Cuma

YAŞAYAN KENANİZM-1-GARDROPÇU İKİYÜZLÜLÜK

 


12 Eylül darbesinin önderi, Genelkurmay eski başkanı, darbe yönetimi  boyunca genel kurmay başkanı, Türkiye cumhuriyetinin yedinci cumhurbaşkanı Kenan Evren'in adı bir zamanlar bir sürü okula, meydana, caddeye, sokağa ve kamu tesislerine verilmişt, şimdi silindi gitti. Şimdiki neslin bildiği Kenanlar, dizi-sinema oyuncusu Kenan İmirzalıoğlu, şarkıcı Kenan Doğulu, Futbolcu Kenan Yıldız falan. Sorsanız hepsi 12 Eylül darbesinden nefret ederler ama darbecilerin çizdiği ideolojideler.  Bu ideolojinin ana hatlarını yazayım:

1)Gardrop Atatürkçülüğü: Sadece kıyafette değil, her türlü görünümde abartılı bir Atatürkçülüktür. Her odaya Atatürk resmi, her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykelciği de yetmez, konuşurken Atatürk'teb bir kaç özdeyiş söylemek, onun hayatından örnekler vermek gereklidir. Thomas Edward Lawrence demiş ya, kimse yokken de gece kalkıp, namazımı kılıyordum, tam o hesap. Gösterideki bu yoğun Atatürkçülük,  devlet politikaları ile çelişiyordu. Atatürk'ün dilde sadeleşmesine inat, zoraki bir Osmanlıcalaştırma çabaları vardı. Pek çok Öztürkçe kelime yasaklandı, Osmanlıcaları zorunlu tutuldu (TRT ve Ders kitaplarında) Hatta yasaklanan kelimelerden biri de diktatröün soy adıydı ve kapalı kapılar arasında Kenan Kainat diye kendisi ile dalga geçilirdi. Evren ve diğer üst düzey generaller, Devlet Güzel Sanatlar Müzesindeki resimleri kendi odalarına astırdı. Bu resimlerin pek çoğu kayboldu, bazılarının fotoğrafı bile yoktu. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, birleştirilerek, yok edildi. Din dersleri zorunlu oldu ve bu zorunluluk, anayasaya girdi. Alevi köylerine cami yapımı ve imam atanmasına hız verildi. TEKEL idaresi önce orgeneraller ve korgenerallere, sonra on binlerce bürokrata devasa yılbaşı, hediye sepetleri gönderdi. (İçinde yirmi civarı farklı sigara, bir kaç çeşit şarap, puro, viski, brendi gibi alköllü içecekler vardı. Doksanlarda, özelleştirmeye yakın vazgeçildi bu uygulamadan.) Kamu İktisadi Teşebbüsleri, ucuza özelleştirilsin diye bu ve benzeri yollarla zarar ettirildi ve zararları arttırılıdı. Basın yoluyla bu zararların sebebi işçilik maliyetleri gibi gösterildi.

Ben 12 Eylül generallerinin kapalı kapılar ardında Atatürk'e küfrettiğine yemin edebilirim ma ispatlayamam. Bu rejim, Almanya'daki Diyanet imamlarının parasını Suudilerin Rabıta örgütüne ödetmişti. (Uğur Mumcu'nun Rabıta kitabını öneririrm.) O dönem, Kenan Evren'in Kara Ses adını verdiği Cemalettin Kaplan'la sözde mücadele edilirken, Fecö ve Nursi tayfası arka kapıdan, polis teşkiletı ve adliye başta olmak üzere devlete süratle sızıyordu. Bu sızma o kadar yoğundu ki daha seksenlerde Nokta dergisi kapağına taşımıştı. (17-25 Aralıktan sonra yayımlanan ve eski Nokta'nın birebir tasarım taklidi olan Fecöcü Nokta ile katıştırmayın)

Orta Doğuda, İngiliz, Fransız, İsrail, Amerika ya da herhangi bir işgalci yabancı gücün, böyle kolayca at koşturduğunu anlamak için, bu bölgenin, daha doğrusu gelenekselci -muahfazakar geçinen kitlelerin inanılmaz ikiyüzlülüğüne, iki de değil, düpedüz yüzsüzlüğüne bakmak ve anlamak gerekir. 17 Aralık 2013'de ülkenin neredeyse dörtte biri, darbeci tarikatın üyesi ya da sempatizanıydı. Neredeyse tüm dükkanlarda Zaman gazetesi, en önce, herkesin göreceği şekilde dururdu. 17 Aralıktan ve 25 Aralık operasyonlarından sonra bir hafta daha bekledi tarikat kitlesi ve 2014'de girilirken, ilk önce esnaf terk etti. Dükkanlardan Zaman gazetesi ve duvar takvimleri falan yok oldu. Gazete dağıtıcıları kovuldu. Ocak ayı ortalarına doğru memurlar tarikattan ayrılmaya başladı. Ben gene de bu çatışmanın Mart ayındaki seçimlerde iktidara oy kaybettireceğini sanıyordum, tam tersi oldu. Diğer tarikatlar ve hatta diğer Nurcular, hocaefendilerini terk etti. Sonrasını biliyorsunuz.

Pek çok iki yüzlülük gözümüzün önünce oluyor. Koç Holding, resmi bayramlarda ve 10 Kasımlarda, insanı ağlatan reklamlar yayımlıyor yıllardır. Sadece koç holding değil, pek çok holding böyle. Koç Holging, her yıl Süleymancı tarikatın geleneksel bir yemeğini organize eder ve bu tarikatın en büyük destekçilerindendir.Süleymancılar, Atatürk'de Deccal der. Süleymancılar aynı zamanda ciddi anlamda antisemitist ve antisiyonisttir, Koç'un önemli yönetici ve ortakları arasında hep Yahudiler oldu.

Süleymancılar demişken, son yirmi yılın gardrop İslamiyetinden bahsedeyim. Süleymancılar denen grup, kurulduklarından beri büyük ve kalabalık oldular; her zaman da iktidara yakın oldular. Ülkemizdeki özel yurt, pansiyon ve yatılı Kuran kursları, bu gruba aittir ve yurt dışında da buna benzer pek çok kurum ve işletemleri vardır. Kurulduklarından beri hep güçlü oldular ama asla birinci ya da asıl tarikat olmadılar, hep Nurcuların gerisindeydiler. Uzun yıllar, Nurcularla kavga ettiler. İmam hatip liselerini kendi Kuran kurslarına rakip görüp, karşı çıktılar. Son nefesini verene kadar ANAP2tan yana oldular, hatta sempatizanlarına, bu davaanın bir çorbasını içen Allah rızası için ANAP'a oy versin diye mesajlar attılar, otobüslerle mitinglere insan taşıdılar. Sonradan AQP  ile de araları pek iyi olmadıysa da, kötü de olmadı. 15 Temmuzdan sonra bir ara bazı Süleymancı yurtlarına baskın-boşaltma falan yapıldı. Bu örgüt asıl büyük çıkışını, 12 Eylül rejiminin kurban derisi tekeli ile ilgili kanunu kaldırması ile yaptı. Hali hazırda en büyük kurban postu toplayıcısıydı.

Bu gün tarikat denilince ilk alka gelen şey, sahip oldukları holdingler, dev işletemlerdir. Pek çoğunun da dışına baksanız, tarikatçı demezsiniz. Yaz ayları boyunca, solcu gazetelere bol bol Atatürk posterli reklam veren pek çok özel okulun sahibi tarikatlara aittir. Özel sağlık-hastane sektörü, günah çıkarması ile ünlü, bu günlerde  üçe bölünen tarikata aittir. Bu hastanelerin havalı, çoğu kez İngilizce adları bir yana; bu hastanelerde türbanlı doktor-hemşire de pek nadir görülür. Bu tarikatçı işletmelerin türbanlı ayrımcılığı, basın ve iktidar tarafından çoğu kez görmezden gelinir. 

Gardropçu İslam, NATO liderlerine yaranmak için TEMA gönüllüğü emeklilere varıncaya kadar tutuklayıp, aynı zamanda ciddi bir sanayi, ticaret ve tarım şehri olan Ankara'yı zindana çevirir, batılı şirketler için kendi köylüsünü ezer ama çok dindardır. Gazze konusunda da benzer bir gardrop İslamı vardır. Milletvekilinin şirketi, İsrail devletinin çok kritik tedarikçisidir ve sabah akşa İsrail'e sosyal medyadan küfreder. Şehir hatları vapusu olan ve geniş salonlarıyla, her türlü saldırıya açık olan Mavi Marmara, bu seyahati için Seyşeller'den bandıra (denizde vergi vermemek için ucuz bayrak) alır ve İsrail'de Müslüman olmayanın vatandaşı olması yasak olan Seyşellerden izin alıp, operasyon yapar. Sonradan Gazze'ye giden tüm gemilerde, ucuz kahramanlık için buna benzer öğeler tekrarlanır. Oysa bu gemiler, vergi masrafına kıyıp, Türk bandırası alsa, İsrail devleti, uluslar arası sularda operasyon için Türk hükumetinden izin almak zorunda kalacaktır.

İdeolojisini, inancını sevdiğiniz kararkterlere benzemeye çalışmak, iyi bir şeydir ama zorunluluk değildir. Mesela ben bir Atatürkçü olarak rakıyı zerre kadar sevmem; anasonun kokusu, duş almazsanız üzerinizde günlerce kalabilir ve bu yüksek alkollü içki, siz birden çarpar. Rahatına aşırı düşkün ve kocaman bir göbeği olan biri olarak, Atatürk dönemi bedene tam oturan ve illa beyaz gömlekli şık takım elbiseleri giymiyorum. Bende çok da liderlik vasfı yok, lider olmak istiyorsanız iyi giyinmeyi ve giyime para harcamayı öğrenmelisiniz.Nasıl ki Müslüman olarak bin dört yüz yıl önceki Arap kıyafetleri ve adetlerine mecbur değilseniz, Atatürkçü olarak kendinizi yirminci yüzyılın ilk yarısı ile sınırlandırmayın.

Gardropçu kişilerden de hep şüphelenin. Gardropçuluk çoğu kez kişinin şüphelerini kendinden bile sakalmak için yapılır. Meşhur casus Lawrence'da, artık tek başınayken de geceleri namaza kalktığı ile övünüyordu.