25 Temmuz 2026 Cumartesi

OSMANLI DÜŞÜNCE DÜNYASI VE ATATÜRKÇÜLÜK



Tarihte büyük kişilerle ilgili olarak en büyük yanılgı, yetiştikleri çevreyi görmezden gelmektir.  Özellikle siyasi ve askeri liderler için bu çok yapılır. Başlıktan da anlayacağınız gibi bu Atatürkçülük için de böyledir. Osmanlı düşünce dünyasının görece kısırlığı da bunun nedenidir. Tüm Osmanlı tarihi boyunca basılmış ya da yayımlanmış kitap sayısı, Cumhuriyet döneminde, doksanlar ya da iki binli yıllarda, her hangi bir yılın kitap sayısından bile düşüktür. Üç kıtaya yayılmış, altı yüz yıllık devletin bilim tarihinde yeri yok gibidir. Bu kadar yıllık devletin, matematik, fizik, kimya, biyoloji ya da tıp bilimine katkısı yoktur, Osmanlı adı ile anılan bir bilimsel teori yoktur. Ne Mısır, ne Yunan, ne Hitit; Osmanlı, Anadolu'dan gelip, geçmiş milletleri zerre kadar merak etmemiş, araştırmamıştır. Sadece on sene Mısır'ı işgal eden Fransızlar, antik Mısır yazısını sökmüştür. Daha kötüsü de vardır; İran-Irak bölgesinde, Moğol istilasından önce, Sümerlerden itibaren gelişen, her medeniyetle büyüyen ve Abbasi Halifeliğinden en iyi günlerini yaşayan sulama sistemleri vardı. Bir önceki cümleden de anlaycağınız üzere Moğollar bu sistemi parçaladı ve bölgeyi dört yüz yıldan uzun süre yöneten Osmanlı tamir etmedi: İngilizler tamir etti. İran'daki çoğu bölüm onarılmadı, nu yüzden İran'ın çoğu bölgesi kurak ve insansız. Osmanlı askeri açıdan süper bir güçtü ama pek çok açıdan yetersizdi.

Bu yetersizlik için de Atatürk gibi bir dehanın çıkışı, sanki ilahi bir olaymış, kişinin  ilahi bir ilhamla, ya da böylesi bir deha ile tek başına karar verdiği eylemler gibi gelebilir. Bu şekil anlatıp, Neoosmalıların işine geldiği gibi, aslında birer faşist olan ve geleneksel Ülküclükten tek farkları Ateist-Tengrici ya da Seküler olmaları olan, kendilerine Ulusalcı da diyen yeni nesil ırkçıların da işine gelmekte. Buna göre de tek çeşit Atatürkçülük vardır ve Atatürk asla eleştirilemezdir. Onların Atatürkçülükleri milliyetçilik ve Atatürk'ün asla desteklemediği Turancılıktır.

Daha dün, beni uzun zamandır tanıyan bir arkaşadım, bana Atatürkçülerden uzak durmamı söyledi, bunu bana dedi. Atatürkçü diye Ulusalcı (Yılmaz Özdil, Banu Avar, Veryansıncılar vesaire) kast ediyormuş. Üç sene önce de başka bir arkadaş bana Ulu Solcu diyordu.

İngiliz şair Alexander Pope, yeni fikirler bulmak istiyorsanız, eski kitapları okuyun demiş. Ben de ne zamandır, şimdilerde tarih olan Tercüman gazetesinin, bir zamanlar bin bir klasik adı ile bastığı, Osmanlı dönemi kitaplarını okuyorum. Tercüman gazetesi, altmışlı, yetmişli, hatta seksenli yıllarda; Osmanlı döneminin, Osmanlı vatandaşı yazarların pek çok kitabı ve Osmanlı topraklarını gezeni Osmanlı üzerine fikir üretmiş yabancıların kitabını basmış; muhtemelen bazılarını ilk ve son kez kağıda basmış. Bu kitapları okurken, Atatürk'e ait pek çok fikirlerin ya da fikirlerin temellerini bu kitaplarda gördüm. Hafız Hakkı Paşa'nın, Bozgun adlı kitabı, bana bu yazıyı yazmaya itti. Paşa, Balkan savaşının korkunç yıkımından sonra, o yıkıntılar arasında, tekrar bir bozgun olmaması için neler yapılması gerektiğini düşünmüş ve yazmış; Atatürk'ü de çok etkilemiş. Bu sadece savaş taktikleri değil; savaştan sonra asker ve sivil halkı yönetme anlamında da bu kitaptan etkilenmiş.

Atatürk'e ait tüm devrimler, Atatürk'ten önce konuşulup,uzun uzun tartışılmış. Çok uzun zaman önce alfabe tartışmaları diye bir kitap okumuştum. Kitap, cumhuriyetin ilanından önce Latin harflerine karşı olan yazıların bir derlemesiydi. Bu kadar çok aleyhinde olunan bir şeyin, lehinde olanalar da çok olmalıydı. Latin harfleri Osmanlı'da kısmen de olsa kullanılıyordu. Osmanlı ülkesinde üretim yapan pek çok marka, Latin, daha doğrusu Fransız alfebesi ile markalarını yazıyordu. Padişah 3.Selim'in kız kardeşi Hatica Sultan, sevgilisi Fransız Mimar ve Peyzajcı,Antonie Ingace Melling'e, Latin harfleri ile Türkçe aşk mektupları yazmıştı.

Osmanlı'nın kurtarılması için fikir üretimini Jöntürklük olarak görecek olursak, bilinen en eski Jöntürk, Koçibey'dir. Duraklamanın nedenleri ile ilgili bir kitapçık yazmıştır. Osmanlı, Avrupa karşılığında üstün olmadığını ancak Karlofça antlaşması ile başlamış, ilk ciddi modernleşme o zamanlar başlamıştır. Fakat ülkenin mevcut statükosunun değişmesi halinde rantından ve mevkisinden olacak zümreler, Yeniçerileri de kullanarak sık sık isyan edip, yenilikleri engelledi. Yeniçeriler, esnaflarla beraber, her yeniliğin düşmanıydı. Son yüz yılında Yeniçerilerin çoğu asker değil, esnaftı. Osmanlıyı haraca bağlayan kocaman bir çete gibiydiler. Her köşe başını tutmuş, her şeysen rant sağlıyor, çoğu kez de bir bahane bulup, sefere gitmiyorlardı. En sonunda ocak tamamen kapatıldı.Kapatılması orduya hiç etki etmedi ve padişah, pek çok yeniliği yapmak için eli serbest kaldı. Osmanlı devlet ve dönüşümünde en büyük değişimler bu zamanda yapıldı. Bu zamanda da yeniliklerden yana aydın-memur sınıfı, yani Jöntürkler çıktı. Jöntürklüğün ana kaynağı Tercüme odası ve Galatasaray lisesiydi. 

Doksan üç harbi,  Sultan Abdülaziz'in ve 5.murad'ın tahttan indirilmesi gibi olaylar, ıslahatların ya da Franszıcasıyla reformların, padişahların tahtlarını da tehdit edebileceğini gösterdi. Osmanlı yenileşmesi böylece iki uçtan, muhalif Jöntürkler ve iktidardaki Abdülhamit rejimi olarak ilerleyecekti çünkü Osmanlı ailesi artık devleti yönetemiyordu. Diğer Avrupa monarşileri, Rusya hariç, meşruti monarşiydi. Rusya'da da kalabalık bir aristokrat topluluğu vardı. Buna rağmen Rus Çarlığı, az da olsa Osmanlı hanedanlığından  önce yıkıldı. 93 Harbide denen 1877-78 Osmanlı Rus savaşı, kazandığı zafer , toprak kazancı ve hatta müttefik kazancına rağmen, geri dönülmez bir ekonomik yıkıma sebep oldu. Osmanlı devleti ise o tarihe kadar sadece Rusya'nın sıcak denizlere inmesine engel olunması için İngiltere'nin desteğiyle ayakta duruyordu. Bu tarihten sonra, Almanya'nın desteği ile ayakta duracak ya da durur gibi yapacaktı.

Osmanlı ailesi de aslında fazlasıyla modern yaşam tarzını benimsemişti, siz bakmayın son dönemin uyduruk dizilerine. Özellikle Abdülhamid, klasik müzik sever, dedektiflik romanları okur, okutur (kendi dinlerdi), yeğeninin yazdıklarına göre Fransız konyağına düşkündü. Abdülhamit'in kızlarının bir tane bile türbanlı fotoğrafı yoktur. Son halife Abdülmecit'in, cumhuriyetin ilanından önce çekilmiş şapkalı fotoğrafı vardır. Abdülhamit'in Hakifeliğe ve Panislam'a sarılma nedeni, tahtını meşrulaştırmak ve en azından Müslüman tebasını Osmanlı devletine bağlamaktı. Tarikatları desteklemekle beraber, onları da kontrolünde tutmaya çalışırdı. O zamanlar Said-i Kürdi adını kullanan Said-i Nursi'yi akıl hastanesine kapatmıştı. Özellikle Balkanlarda, kilit noktalara Arnavutları getirdi, Alevi-Bektaşi topluluklarının bazı dergalarının tekrar kurulmasına izin verdi. Jöntürkler ise Abdülhamit'ten daha mezhepçiydi. Namık Kemal'in Cezmi, Ömer Seyfettin'in Pembe İncili Kaftan isimli eserleri, Abdülhamit'in Kızılbaşlara (Alevi kelimesi cumhuriyet dönemine aittir.) olan hoş görüsüne tepki olarak yazılmıştı. (Her iki romanın da (Pembe İncili Kaftan, kısa roman-novelladır) konusu hayalidir.

Jöntürk-Osmanlı düşüncesi, Abdülhamid'in otuz üç yıllık iktidarı ve on yıldan kısa İttihat veTerakki iktidarı süresince hızlı bir evrime uğradı. İlk Jöntürkler, fazlasıyla Osmanlıcı ve İslamcıydı. Rakıya düşkünlüğüyle tanınan Namık Kemal bile, beş vakit namazını kaçırmazdı ve dilimize Ulus-Nationality anlamına giren Miilet kelimesi, Arapça aslında dindaşlık, din birliği anlamındadır. Namık Kemal ve ilk Jöntürkler, halka dayanmayı, halk ile beraber devrim yapmayı düşünmezler. Paris komünü onlar için sadece mektupların gecikme sebebidir. Dilde sadeceleşme bu günkü görüşün aksine Jöntürklerce değil, sarayca başlatılmıştır ve ilk sadeleşme çabası meşhur Tanzimat Femanıdır. Saray, halkın kanunları, resmi bildirileri anlamamasından şikayetçidir. Biraz da istemeyerek, devlet yazışmalarındaki ağdalı Osmanlıcayı yavaş yavaş terk eder. İlk Jöntürkler ise çoğunlukla bürokrat ailelerden oluşan Saray Aristokrasisinin çocuklarıdır. Kullandıkları ağdalı Osmanlıca ile övünürler. Hatta Servet-i Fünuncular,  kullandıkları şiir dilini daha da ağırlaştırırlar. Geç kalmış Osmanlı ülkesinin modernleşmek için daha fazla okumuş memura ve subaya ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, genç Kurmay Yüzbaşı adayı Mustafa Kemal ve arkadaşlarını zindandan, belki de idamdan kurtarır. Zindandan çıkan Mustafa Kemal, Şam'daki beşinci orduda bulur kendisini.

Bir parantez olarak, Abdülhamit-Jöntürk ve Abdülhanmit-Muhafazakarlık ilişkileri hakkında da haddim olmayarak iki laf edeceğim. Abdülhamit çok az muhalifini idam ettirmiştir. Mithat Paşa için bile resmi bir idam fermanı yoktur. Paşa'nın Tuna (Kuzey Bulgaristan Civarı) valisiyken kurduğı Ziraat sandıklarını büyütmüş, günümüze gelerek Ziraat Bankasını oluşturdu. (Halen Ziraat şubelerinde Paşa'nın resmi bulunur.) Muhalif yazarı Teodor Kasap'ı, şahsi kütüphanecisi yapmıştı. Namık Kemal bile, Magosa'ya mahkum olarak gitmiş, mutasarrıfı, bu günkü anlamıyla kaymakamı olmuştu. Ölümüne yakın, Sakız adası kaymakamıyken, son yazılarında basbayağı Abdülhamit yandaşı olmuştu. Muhaliflerine her an barış eli uzatır, onlara memuriyetler verirdi. Abdülhamit'te,bu günlerde atfedilen ultra muahafazakar tipleme kimlik de hatalı. Cumhurbaşkanlığı Filarmoni orkestrasını o kurdurmuştu. Bazı Jöntürkler, İtalyan postanesinden gazete almaya kara çarşafla giderken yakalanınca, kara çarşafı yasaklamış; ilk resmi genelevin, bira ve rakı fabrikalarının ruhsatını vermişti.

Osmanlı'nın yetişmiş insan açığı, ülkenin dört bir yanında yeni okullar açılmasına, alt sınıftan subay ve memurların yetişmesine sebep oldu. Bu subay ve memurlar, Abdülhamit'in koyduğu din dersleri, günde bir kaç kere padişaha dua etme merasimlerine rağmen, Jöntürk oldu. Mustafa Kemal Atatürk'ün babası, sıradan bir gümrük memuru, başarısız bir kereste tüccarıydı. Böylesi alt sınıftan gelen aydınlarla Jöntürklük, dilde saflaşmaya doğru gitti.

Jöntürkler ve Osmanlı'nın Türkçüleşmesi de bu evrimleşmeyle oldu. Osmanlıcılık, Balkan savaşlarından sonra bitti, Türkten başka Osmanlı kalmadı. Modern nüfus kütüklerini 19.yy ortalarında oluşturan,  ilk tapu senedi 1875'de basılmış, okuma-yazma oranları acınası oranda, sanayisi olmayan, girdiği savaşlarda sürekli yenilen Osmanlı devletinin vatandaşı olmak, kimse için çekici değildi. Her toplum, başka bir imparatorluğun bir parçası olmadan, kendi küçük devletini kurma yarışına girmişti. İmparatorluklar da artık bir yerleri işgal etmek için emek harcamak yerine, kendi uydu mini devletini kurma yarışındaydı. İttihat ve Terakki çacuk öğrenmek ve uygulamak zorundaydı. Balkanlardaki isyaarda Türkler çok büyük katliamlara uğramıştı. Aynısı Anadoluda'da olmaktaydı. Şu anki Ermenistan devleti de 1905 Rus devrimi sırasında Müslüman katliamı ile kurulmuştu ve Ermenileri, Suriye'ye sürmek gerekliydi. Devlet sadece Türkler sayesinde ayaktaydı ve Türkleşmek gerekliydi. Osmanlı ailesi ise son döneminde sadece simgelsel, noterden halliceydi. Tarikatlar ve medreseler de artık sadece devlete yük olmaktaydı.

Atatürk'te bu olayların ve üretilen yeni fikirlerin ortamında yetişmişti. Kararları sadece kendine ait değil, arkadaşlarına da aitti. Bütün bunlar bir gelişimin sonucuydu ve gelişimde devam etti, halen de ediyor.

23 Temmuz 2026 Perşembe

YANDAŞINI YİYEN ZULÜM

 


Uzun süredir konuşulan bir şehir efsanesini, sebepleri ile açıklamak üzereyim. Evet, genel anlamda solcular daha müreffeh yaşıyor. Süper zenginlerin tamamı AQP'li ama süper fakirlerin de öyle. Orta halli ya da hali vakti yerinde olan insanların çoğu muhalif.

Sebebi de bu iktidarın, kendisine destek verenleri daha fazla fakir bırakması. Çünkü iktidar yalan söylüyor ve destekçileri bu yalanlara daha çok inanıyor, beklentiye giriyor.

Bunu şöyle bir örnekle anlatayım. Şimdi bir işe on kişi var ve bin kişi başvurdu ise bini de AqP'den en az birini tanıyordur, beş yüzü en az iki tane tanıyordur ve iki yüz tanesinin işi garantidir. Sonuç yüzlerce kişi için hayal kırıklığıdır. Sonra neden eskisi gibi alkışlar yok diye sitem ediyorlar. Sürekli AqP'li birilerinden yardım ve torpil-adam kayırma beklentileri,  sürekli AqP'li birilerinden küsüşler birbirini izliyorlar. İstiyorlar ki bu yağmanın paylaşımında ortaklar artsın, ganimet eşit üleştirilsin. 

Oysa zaman geçtikçe ortaklar azalır, büyük ortaklar daha büyük pay alır. Yağma arttıkça hırs da artar çünkü. Oysa o yağmadan pay isteyenler de her geçen gün artar. Bu da iç kavgayı kızıştırır.

Sosyal medyada yoksulum, açım ama AqP'liyim diyenler, çalıyor ama çalışıyor diyenler, bu yağmadan pay ya da daha fazla pay isteyenlerdir. Yetişkinler ve yaşlılar halen beklemede, oysa gençler bıkkın ve umutsuz.

Muhalifler ise CHP'li belediyelerden de çok şey beklemeyip, işine bakıyor. Döviz yükseleceğini ve krizleri önceden tahmin edip, kendince doğru yatırımları yapıyor. Bu sebeple de, kısmen de olsa daha iyi durumda oluyorlar.

Kadına şiddet haberlerinde çok nadir sosyal demokrat-solcu  birileri çıkıyor, çıktımı da Aktroller davul-zurna ile duyuruyorlar. Ancak  bu tür aile içi-kadına şiddet ve benzeri vakaların hangi cenahtan geldiğini görmek için gündüz kuşağında Müge Anlı başta olmak üzere gündüz kuşağı programlarını izleyerek de görebilirsiniz.

Hızlandırılmış yeni Osmanlıcık kursumuzda en son Damat hallini de gördük, kaldı yeniçeri-sipahi ayaklanması. Ülkücülerin kazan kaldırması da yakındır, zaten çoğu Bahçeli'ye diş bilemekte. Çünkü 2002 öncesinde sağlık ve iç işleri başta olmak üzere şimdilerde tarikatlara ait pek çok bakanlık, genel müdürlük ve müdürlük, bir zamanlar Ülkücülerin elindeydi ve şimdi o mevkileri ve mevzileri geri istiyorlar. Bahçeli istemese de, Ülkü ocaklılar geri istiyor. 

Osmanlı ya da diğer yağmacı ideolojilerde de farklı olmadı bu. Yavuz Sultan Selim, sekiz yılda ülkesinin yüz ölçümünü iki kat arttırdı ama bu sekiz yılda o kadar çok devlet görevlisinin kafasını uçurdu ki, Yavuza vezir olasın diye bir beddua bile çıktı.

20 Temmuz 2026 Pazartesi

BİTECEK OLANLAR



 Şimdi öyle pembe tablolar çizip, az kaldı demeyeceğim. Mesele iktidardan ne zaman gideceklerinden çok, nasıl  gidecekleri meselesine döndü. Öyle seçim yenilgisini kabul edecekler gibi durmuyorlar, onları bizler kovalayacağız.

İktidar, tekrarlanan İstanbul büyükşehir belediyesi seçimlerinden bu yana tabanını daha fazla kaybediyor, bu yüzden de söylemlerinde daha da saldırganlaşıyor. Tabanı da hem kendisinden, hem de dinden uzaklaşıyor.

İktidarın durumu, yetmişler Sovyetlerinden daha kötü, Sovyet Komünist partisi en azından taraftarlarını memnun edebiliyordu, iktidar bundan da yoksun olmaya başladı.

Tek desteği tarikatlar da yavaş yavaş dökülmeye başladı. Önce bir zamanlar tıklım tıklım alış veriş yapılan kermesleri boşaldı. Sonra davetlerine sadece bedava yemek meraklıları gider oldu. İsmail Ağa'nın üç yüz yıllık gettosu Çarşamba mahallesi de dökülüyor artık. Yıllarca yabancıya ev satmayan semt sakinleri, Balat'ın genişleyen kafe turizminin cazibesine engel olamıyor. Oysa Çarşamba'ya 12 eylül, 28 şubat bile dokunmamış, dokunamamıştı. Doksanlı yıllarda esnafın dükkanı kilitlemeden cumaya gitmesiyle meşhurdu. O zamanlar halk, cemaat üyesi olmanın güvencesi paha biçilemezdi. İsmail Ağa'nın Çarşambası, Dev Yol'un Fatsa'sı gibi simgeydi ama artık yok.

İnstagram'da takip ettiğim bir harita sayfasında, Çekostovakların, Avusturya-Macaristan sınırını işgal edip,  Yugostlavya ile ortak sınır oluşturma, Yugostlavya ve Bulgaristan'ın da içinde katılacağı bir Slav birliği kurma hayallerini öğrendim, tarih de iki dünya savaşı arası.  1990'dan sonra sadece sosyalist-komünist ütopya değil, Slav birliği ütopyası da çöktü.

Türk soylu devletlerin devlet başkanları en azından arada bir toplanıyor. Türkiye ile Azerbaycan, can ciğer kuzu sarması. İlham Aliyev, Türk kamuoyundan gelen tepkiler üzerine 10 kasımdaki zaferin kutlamasını 8 kasıma çekti. Zira bu savaş, Türkiye'nin desteği olmadan kazanılamazdı.

Bizde denir ya, Adriyatik'ten, Çin Seddi'ne Türkçe konuşarak gezebilirsin diye, asıl Adriyatik'ten Alaska'ya kadar Slav dilleri ile gezebilirsin. Polonya, Çek, Bulgar, Ukrayna, Sloven, Slovak vs, bunlar hep birbirine çok benzer. O kadar ki, Türkiye Türkçesi ile Kazak, Kırgız ya da Uygur'la anlaşabilmen, konuşmak çok zordur. Çuvaşça, Yakutça ve Halaçça ile ise imkansızdır. 

Slavlar ise, ortak dillerine ve Rusya'nın olağan üstü gücüne rağmen bir araya gelmeyi bırakın, mevcut birlikleri Yugostlavya ve Çekostlovakya'yı da parçaladı. Ayrıca Sovyetler birliğinin dağılması, 19. yüy yılın Rus ideolojilerinden, Ortodoks Hristiyanlar birliğini de parçaladı. O kadar ki, Ukrayna Ortodoks patrikliği Rusya'dan ayrıldı. 

Bu iktidarla beraber de sadece İslamcılık ve tarikatlar yıkılmayacak, PKK ve Ülkücülük de yıkılacak. Lakin yerlerini yeni ideolojiler dolduracak.

Şu anda bu başlamış durumda, Tarikatlar, devletle ilişkilerinin en güçlü olduğu dönemde Çarşamba mahallesini kaybedecek kadar güçsüzleşiyorlar. MHP resmen iktidarın ortağı ama Ülkü ocakları dolup, taşmıyor. 

Yani değişiyor, değişecek olan, iktidarın değişmesini beklemiyor.

19 Temmuz 2026 Pazar

KENANİZM NEDİR? 3-SİNSİ ALEVİ DÜŞMANLIĞI



12 Eylül rejimi  Atatürkçülüğü en çok eriten dönemdi. Görünüşte über Atatürkçüydü, her tarafa resimler asılıyor, büstler, heykeller yapılıyor, her konuşmada Atatürk^ten ya da Atatürk'e atfedilen bir kaç özdeyiş söyleniyordu. Tek kanal ve günde dört-beş saat yayın yapan devlet televizyonunda Atatürk'ün bir resmi, bir özdeyişi çıkar, spiker kız; Diyorki diye cünleye başlayıp, özdeyişi okurdu. Lafta, sözde, laikliğe çok vurgu yapılır, diğer yandan da Aleviler fişlenir, zorbalanırdı. Alevi köylerine yol yapılmaz, elektirik, su gitmez; cami yapılırdı. Tunceli ve Alevi yoğunluklu bazı büyük yerleşimlere imam hatip yapıldı. Bu 12 Eylül sonrasındaki iktidarlarda da devam etti.Rahmetli, Tayfun Talipoğlu bir programında köylüye soruyor?

-Alevi köylerine nasıl giderim? Köylünün cevabı:

-Asfaltı olmayan, toprak yollardan git, Alevi köylerine ulaşırsın. 

Genel anlamda durum buydu. Alevi nefretini 12 Eylül icat etmedi, 12 Eylül sinsi bir hale getirdi. Maraş-Çorum gibi katliamların sorumlularının çoğuna nihai bir ceza vermediği gibi, pek çoğuna hiç ceza vermedi. 12 Eylül sonrasında Maraş bilayetindeki Aleviler, göçe zorlandı. Özal ve sonrasında da bu Alevi düşmanlığı daha da evrimleşip, daha da sinsileşti. 12 Eylül'den sonra Sivas ve Gazi Mahallesi katliamları oldu. Bunların pek çok faili bulunamadı ve ya yargılanmadı. 12 Eylül rejiminin, din dersleri zorunluluğunu ve her okulda din öğretmeni bulundurma zorunluluğunu anayasaya koymasının temel amacı, Alevileri asimile etmek ya da toplum dışına atmaktı. Bunda seksenli ve doksanlı yıllar boyunca başarılı da oldu. Özellikle seksenli yıllarda din öğretmenleri, Alevilere saldırır ve bu sık sık da haberlere konu olurdu. Bazı din hocalarının, Alevi çocukları sınıf dışına çıkarıp, biz Sünni öğrencilerle özel şeyler konuşacağız demesi,  doksanların ortalarına kadar sıradan haberdi. O yıllara Alevilerin namazı ve orucuna kada takılmıştı ve herkes beş vakit namazında ve orucunda gerçek Alevilerden bahsediyordu. Kırım Tatarı Aleviler hariç, bu bahsedilen Aleviler, Sünni komşularının baskısında olan Alevilerdir. 1990'larda son kez başbakan ve ardından cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel, Kürtçülük ve Alevilik problemini ayırmaya karar verdi ve İzzettin Doğan'a Cem vakfı ve derneğini kurması destek verdi. Aleviliğin, Sibirya-Orta Asya kökleri keşfedildi.Kürt-Zaza Alevilerin, asşmşle olmuş Türkler olduğu iddia edildi.

Bu araya kendi fikrimi söyleyeyim. Alevi ya da Aleviliği biraz bilen biri, Dedem Kortkut kitabını (Çocuklar için seyreltilmiş, basitleştirilmiş baskılarını değil, orijinalini) okuduğundan Aleviliğin temel inançlarını Orta Asya-Sibirya'dan aldıklarını, Şii İslam'ın da bunun sadece boyası, örtüsü bile olmadığını anlar. Öte yandan Alevilik de, her inanç gibi çeşitli toplumlar arasında yayılmıştır. Sebataycıların ve Romanların Alevisi var da, Kürtlerin neden olmasın? Bütün bu baskı sistemleri, Alevilere sempati duyan bir kitle de çıktı. Hatta bazıları cenazesinin cemevinden kaldırılmasını falan vasiyet etti. Alevilik, tekke ve zaviyelerin kapanmasının üzerine, sağın, özellikle Ülkücülerin saldırıları sonucu Yahudiliğe benzedi, ırsi bir din oldu. Bıraksan Aleviliğe geçecek çok insan var. Hatta sığınma ve iltica taleplerinde en çok söylenen yalan, Aleviyim sözüymüş. Kürdüm derseniz Pqq vd benzeri örgütlerle ilişkili olmanız bekleniyor, Ermeniyim derseniz, Ermenistan'a iltica edin deniliyor; En iyi yalan Aleviyim demek. Bu yurt dışı, daha doğrusu Avrupa için geçerli. Asya-Afrika ülkelerinde Sünnicilik ve Şiicilik yüzünden; Amerika'da Fecöcüler yüzünden Aleviler çok da rahat değil. Avrupa'da da gurbetçiler arasında faşizm çok yaygın. Sosyal medayda gördüm, Kiel, Almanya'da Alevi mezarlarına boya atmışlar. Gurbette faşizmden ağlayıp, kendi içlerindeki azınlıklara düşmanlık ediyorlar. Türbanlılar, üniversitelere alınmadık, okullara alınmadık, ikna odaları kuruldu diye ağlıyorlar. 1978 yılının Aralık ayında Ülkücüler, Kahraman Maraş il genelinde, üç, beş yaşındaki çocukları bile katledip, sünnetsizlermiş bahanesine sığındı. 1980 yazında Çorum'da, Aleviler fırınlara atıldı. Aleviye sempati duyan Sünni olmak o kadar tehlikeli değildir. Alevilere düşmanlık sebebi olarak, solculuk bahane edilir. Oysa 1960 Milas katliamı sırasında bölgedeki Tahtacı Alevileri, hali hazırda Demokrat partiye oy veriyordu. MHP kurulmadan evvel Osman Bölükbaşı'nın başında olduğu CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partsi), özellikle Ege'de Alevilere saldırmaya başlamıştı. Diğer yandan  ben doksanlı yıllarda ve iki binli yıllarda Ülkücü Alevi, daha doğrusu Alevi kökenli Ülkücülerle de tanıştım ve onlar da itilip, kakılıyordu. Çevreleri onlardan nefret ediyordu ve bence seçtikleri yoldan da dönemedikleri için pişmandı. Namaz ve oruca gelince, pek çok Sünni, kendide kılamz ve tutmaz ama gene de Alevilere düşmandır. Bir keresi ile biri bana şöyle demişti, bana daha erken. Yani kendisi için namazı kırk-ellili yaşların, yaşlılığın bir etkinliği olarak görüyor ama benim hemen başlamamı istiyordu.

Diğer bir karşı olunması gereken konu da Aleviler çok iyi lafı. Madem Aleviler çok iyi, benim niye etrafımda bu kadar sahtekar var. Bence biz Aleviler o kadar da iyi değiliz. Sünni milletine, özellikle sağcılara, bizi ne kadar kötü anlatıyorlarsa, Alevilerin biraz içinde kalan insanlar, Aleviler çok iyi demeye başlıyor. Sonra başları belaya gelince ama Aleviler çok iyiydi diyor. Biz de diğer insanlar gibiyiz, aramızda kötüler de var.  Sünni kadınların bir kısmı, özellikle muhafazakar çevrede yetişenlerin, Alevi toplumunu daha az erkek egemen sanıyor. Toplu etkinliklerde (cem, cenaze vesaire) hizmeti erkeklerin yapması da bunu etkiliyor belki. Alevilerin daha az erkek egemen gibi görünmelerinin bir sebebi de ezilen azınlık olmaları. Azınlık toplulukları, hayatta kalmak ve kültürünü korumak adına, kadınlara daha fazla yetki ve sorumluluk vermek zorundadır. Bir etnik grup ya da dinin üyesi olmak, kimseyi günahsız ya da suçsuz biri, sevgi böceği yapmaz. Öyle olsa, silah kullanmamın günah olduğu, kan akıtmanın bağışlanmadığı Ezidi toplumundan, Ded Hasan (Aslan Usoyan) gibi bir mafya lideri çıkmazdı.

Kenanizmin takipçisi Ulusalcı takımında da benzer tavırları görürüz. Görünüşte Alevilere ciddi sempatileri vardır, oysa sevmedikleri kişinin, Alevilik, Kürtlük olmak üzere (Kürtlük meselesini ayrıca yazacağım) etnik kökenlerini sayıyorlar.

Bu iki yüzlüğü, sosyal medayada algı için topluca hareket edenbve trol dediğimiz topluluklarda da görüyoruz. Kılıçdaroğlu, 13 yıl boyunca Sivas dahil hiç bir katliam anmasına katılmadığı gibi, kamuyuna mesaj da göndermedi. (Butlan kararı ile geri dönünce bu yılın 2 Temmuzunu hatırladı.) Butlandan sonra Kılıçdaroğlu'nu savunan troller, onun Aleviliğine vurgu yaptı. Oysa kendisi, kimlik siyaseti yapmayacağız diye Aleviliğini, Kürtlüğünü hiç ağzına almadı, halen de almıyor. Uzun yıllar Kılıçdaroğlu'nun Aleviliğine laf eden Akrtol tayfası, şimdi de Özgür Özel'in Selanik göçmenliğine laf ediyor. Osmanlı'nın Selanik vilayeti, bu günkü Yunanistan'ın Kuzeybatısının büyük bir bölgeydi. Oradan yüz binden fazla göçmen geldi. Tüm bu göçmenleri Sebataycı yapamazsınız. Özel ya da başka biri Sebataycı olsa bile bunu sorun yapmak da faşizmdir.

18 Temmuz 2026 Cumartesi

KİMSEYİ KUCAKLAYASIM YOK



 Doksanlı yılların, daha doğrusu iki binli yılları da içeren yetmez ama referandumu öncesinin sloganıydı. İnsanları İslamcılığa alıştırmak için de kullanılmaktaydı.

Bu kucaklama sözünü geçen gün okuduğum bir makaleyle gene hatırladım. Köşe yazarı hanım, AqP'nin alternatif baro ve oda açamaması ve benzeri bazı başarısızlıklarından heyecanlanmış ve bir şeyler karalamış. Sağcı kitlenin kucaklanmasından bahsediyor.

Kucaklayacaksa muhalefet partileri kucaklasın ben zaten devlet memuru olarak kucaklarındayım ve bir an önce emekli olup, onlardan uzaklaşacağım günleri bekliyorum. Zaten kucaklayacağız, iyiyiz diye tepemize  çıkmadılar mı? Ha, siyasi partiler, esnaf gibi; gelene yok diyemiyor bir türlü.

Yıllarım sağcıların, dincilerin arasında geçiyor. Müdürlerim ya ülkücü, ya tarikatçı, görünüşte çok iyi insanlar. Yüzlerine karşı bir şey ispat edemesiniz zira onlara göre harp, hiledir. Onların fikirlerine saygı gösterip, tartışmaya açmanız bile,  surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes, ey kahpe rüzgar, ne yönden esersen diyerek, iyi niyetinizi zaafa çeviriyorlar.

Şimdilerde sağcılık çöküyor, adım adım çöküyor. 2002'de merkez sağ denen ucube çökmüştü. İyi parti veya iktidar partisinden çıkma diğer oluşumlarda buna deva olmayacak. Şu anki 40 yaş üstü kuşak, dinciliğin altın nesli. Arif Nihat Asya, Osman Yüksel Sergengeçti gibi yazarlar ellili, hatta kırklı yıllarda bekliyorlardı.  Beklenen nesil, beklenen adam geldi ve beklenmedik yoksulluk getirdi. Dolayısı ile yeni  nesil, eski neslin düşüncelerini anlamıyor. Gelecek umudu yok, giderek yoksullaşıyorlar ve bir ömür boyu beyni tütsülenmiş ebebeynlerini anlamıyor

İktidar  bloğu için işler gittikçe sarpa sarıyor ve patlama yakındır. Patlama derken GEZİYİ ANLAMAYIN. Gezi patlama DEĞİLDİ, gezi sadece sibobtan  gaz kaçışıydı. Pıst diye değil de,zart diye, biraz gür bir gaz kaçışıydı ve soldandı. Mevcut patlama sağdan olacak. Sağcı kitleler yoksulluğa katlanır ama umutsuzluğa kimse katlanamaz. Kuru ekmek yiyorlarsa aç değiller,  üniversiteler fuhuş yuvası gibi sözler, gençliği gerer.

Bu kitleler öyle ya da böyle solcu olacak. Şimdilik seçtiklerinin kendilerine yaptıklarına inanamıyorlar. Bu yağmayı yiyenler çoğalacak zannediyorlar, zira bu gazanın en önündeydiler. Yağmada en fazla payı beklerlerken, yağmalandıklarını görünce affallıyorlar. Üstelik eski Türkiye'nin TÜSİAD ve benzeri zenginleri, daha da zenginleşirken, bunlar yeni düzene destek verdikleri halde fakirleşiyor. Sonra ellerim kırılaydı da, oy vermeseydim diyorlar. İçimden bir çekiç alıp, tek tek ellerinin tarak kemiklerini kırmak geliyor.

İktidarı elde tutan dinamiklerin en büyüğü suç ortaklığı. Bu iktidar, sadece 18 yıllık icraatı ya da Milli Görüş-Milliyetçi Hareket-Aydınlık ve benzeri olarak değil, 1950'den beri egemen Türk sağı olarak yıkılacak. Sadece devletten ihale alıp, duran beşli çete değil; kamu mallarını yok pahasına alan ve şu günlerde bolca Atatürklü reklam yapan holdinglerde bundan kurtulamayacak. Daha sınavlarda hile yapan on binler, belki de yüz binler var. Onların da iktidarı destekleme sebebi, yargılanma korkusu. Devasa servet aktarılan tarikatları da unutmayalım.

Oysa o tarikatların en devlet destekli olanlar bile, yemek vermedikleri kuran okumalarına katılacak birilerini bulmakta zorlanıyor. Gelenler de yemekten sonra gidiyor, oysa daha kuran okuyacaktık.

İktidar, her şeyiyle bir Arap diktatörlüğü gibi başladı. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa, neoliberaller ve tarikatların yardımı ile iktidara geliş; devlet ihaleleri ve özelleştirmelerle servetine servet katan süper zenginler,  toplumda klutuplaşma ile başlayan mutlu yıllar. Derken Avrupa- Amerika ve tüm batı devletlerine heyheylenmeler, batı kamuoyunu yavaş yavaş karşına alma, Anerika'ya karşı Çin ve Rusya ile anlaşma ve yükselen muhalefet.

Siz bakmayın, seçim olsa da iktidardan gitmeyecekler denmesine, doksanlar da dincilerin iktidarına asker engel olur muhabbeti vardı. 

Şimdi ise içimde bir oh olsun duygusu var, iktidara oy verdik, başımıza bu mu gelecekti diyenlere, evet bu gelecekti diyorum. İktidar ne kadar zamanda düşer bilmiyorum ama uzadıkça yandaşların canı daha da yanacak, iktidarın içinden yeni yeni fetöler, Adnan Hocalar çıkacak. Ben kimsey, kucaklamıyorum, aklınız varsa, dağa fazla canınız acımadan dönün.

13 Temmuz 2026 Pazartesi

ERKEK EGEMEN TOPLUMLARDA BABA TRAVMALARI



Sosyoloji öğrenmenin faydası, bireysel sandığın promlemlerin önce toplumsal, sonra da evrensel olduğunu öğrenmektir. Toplumlar zaten pek çok açıdan birbirine benzerken, kitle iletişimi ve benzer kapitalist ekonomiler yüzünden iyice birbirine benzemeye başladılar. Kapitalizimden ya da coğrafi keşiflerden önce de insanlıkta pek çok benzerlikler vardı. Bir kere dünyada pek az kadın egemen toplum vardır. En büyükleri Endonezya'da yaşayan Minangkabaular. Müslüman olmalarına rağmen erkeklerin boşanma ve mülk edinme hakkı yok. Buna benzer pek az kadın egemen topluluk var. Diğer bir dünya genelinde ortak unsur da tek eşlilik, hemen her toplumda en yoğun evlilik, tek eşlilik. Diğer yandan bu tek eşliliğe rağmen, zengin ya da hali vakti yerinde erkeklerin çok eşliliği veya metres tutmaları da çok yaygın. Aslına pek çok toplumsal olgu, bu erkek egemenliğin yayılması ile de yayılmış. Bu yüzden dünya çaoında ciddi bir feminist sosyoloji akımı var. Pek çok kadın sosyolog, tomlumsal sorunlarda erkek egemenlik sorununu tartışıyor.

Erkek egemenliğin bu kadar yaygın olmasının temel nedeni, erkeklerin kas kuvveti ve pek çok işte bu kas kuvvetine ihtiyaçtır. Oysa makineleşme erkek egemenliği geçersiz hale getiriyor. Büyük savaşlardan sonra ağır işlerde kadınların da çalışabildiği görününce insanlık her yetkiyi erkeklere vermekten vazgeçti. Gene de erkekler bu egemenlikte direniyor, iktidar alanlarını kaybetmek istemiyor. Kadınlar da erkek koruyuculuğunu, erkeklerin dünyasınan faydalanmayı, her şey rağmen istiyor. Egemenliğini kaybeden erkeklerse, eskisi gibi koruyucu olmak istemiyor. Türkiye gibi ülkelerde erkekleri bu sözde ve giderek daha da sözde kalan erkekliğin bedelini, üstelik yer yer artarak ödemeye devam ediyor.

Erkek egemenlikte çocuklar da çok ezilir. Babalar çocuklardan başarı bekler. Çocuğun bakımıyla minimum ilgilidir. Pek çok baba, çocuğunun hangi sınıfına gitmez, veli toplantılarında pek çok kez sadece anneler görülür. Boşanmalarda çocuklar babasız kalır. Özellikle muhafazakar babalar, kadından -boşanınca, çocuktan da boşanmış gibi yapıyorlar. 17-25 Aralık 2013'den sonra muhafazakar kesimde boşanmalar, patlama yaptı; 15 Temmuzdan sonra da astronomik hale geldi ya da bir öğretmen olarak ben öyle gördüm. Buraya kendi babamla ilişkilerimi yazacaktım ama bir sosyolog olarak, olayı bireyselleştirmemek gerektiğini fark ettim. Gene de biraz anlatmam şart. Ben disleksi (yani dikkat eksikliği, hiperaktivite ve özel öğrenme güçlüğü) ve biraz da otistik (içe dönük) birey olarak hayatta hiç başarılı olamadım. Bana karşı hep sinirliydi Bendeki sorunu ilk defa ilkokul birinci sınıftayken fark etti. O zaman ilk okulun arkasında kepçe çalışıyor ve kalabalık bir topluluk da bu kepçeyi seyrediyordu, ben de onlarla seyrediyor, zili de duymuyordum. Öğretmenimiz de bu durumu umursamıyordu. Birinci sınıfın ilk haftalarında ben uzun süre derslere girmedim. O zamanlar orada bir su tulumbası vardı, onunla oynuyordum. Babam bunu öğrenci, önce bei dövdü, sonra tulumbadan su içirip, sınıfıma yolladı. Geçmişe bakınca, babamın benimle duygu bağını koparmıştı. Bana Jorandi deyip, duruyordu. Jorandi, dedemin lakabıydı ve bana denildiğine göre yas tutan, ağlayan demekmiş. Rahmetli dedem, fiziksel olarak bana benzemezdi, uzun boylu ve mavi gözlüydü; muhtamalen gençliğinde sarısşındı.Bana benzeyen tarafı, hiperaktivitesiydi. Üstelik yetim büyüdüğünden, poblemleri ile tek başına mücadele etmişti. Babası, yani büyük dedem, Koçgiri isyanında öldürülmüştü. Babasız büyüdüğü için sevecen bir baba olamamıştı ve babam, sürekli kendi babasının gaddarlıklarını anlatmaktan zevk duyuyor gibiydi. Babamla ilgili asıl kırılmam, sünnetimdi. Son derece geç bir yaşta, orta iki, yani yedinci sınıfın yaz tatilinde, bir gün ansızın oldu. Ankara dışında bir yerlerde kamyonuyla harfiyat işinde olması gereken babam, ansızın eve geldi ve beni alıp, emekli cerrah Vahap'un muayenesine götürdü. Bir kaç saat içinde iş bittiyse de yarası yaz sonuna kadar iyileşmedi. Kötü bir sünnetçiydi. Bana bir sünnet düğünü yapmadığı gibi, ailem ve akrabalarım, bir oyuncak ve ya benzeri bir avuntu bile vermedi, akrabalar ve mahalleden de bir hediye gelmedi. Babam yaz bitene kadar eve uğradıysa da, bana bir geçmiş olsun bile demedi. Sevilmeyen evlat olduğumu orada hissettim. Çocukluğum ve gençliğime dair her ayrıntıyı anlatmayayım, Murathan Mungan'ın dediği gibi, örselenmiş bir çocukluk, işte benim hikayem. Orta üç, yani sekizinci sınıfla, lide bir yani dokuzuncu sınıfta kaldım. Bu süreçlerde okuldan aurıldım ve bana beklemeye kaldın dediler. İlkinde bir saatçide, ikincisinde de benden yirmi yaş kadar büyük kuzenimin otomobil-kamyon sattıpı dükkanda çalıştım. Saatçi çok zoru, bana iş öğretmendiği gibi beni dövüyordu, onun babama şikayet etmeyi düşünüyordum ama o beni babama şikayet etti. Bütün bunlara bir de çevrenin benimle uğraşması da vardı. Gene de ben, bir şekilde 1993 yılında liseden mezun oldum. O yıl Ülkü ocağına takıldığım yıldı aynı zamanda. Bunu ailem de öğrendi ve evin içinde dışlanma dönemim başladı. Zaten politik konularla uğraşmaktan, pek de ders çalışmamıştım, ailem Ankara dışını yasaklayınca, sınavı da kazanamadım. O yıl babam beni tekrar dershaneye göndermedi, bir kaç ayrı işte çalıştım. Babam beni bir de sürücü kursuna yazdırdı. Kurstan sonra azarlayıp, linçledi ve bir daha direksiyonu elime vermedi. O yıl sınava girmem için askerliği tecil ettirmem gerekiyordu. O zamanlar askerlik şubesi Bahçelievler'deydi ama işlemler için aynı gün Dışkapı'daki Mevki hastanesine (askeri hastane) gitmemiz gerekliydi. İşleri arabayla kovalıyorduk, o gün iki ya da üç kere gidip, geldiğimizi hatırlıyorum. Bir ara babam, arabada bana döndü ve şöyle dedi:

-Sinan, sen ne bu sınavı kazanırsın, ne de bu okulu okursun. Ümit kalacağına, emek kalsın, dedi. Ben ertesi yıl, babam dahil bana inanmayanlara inat, hem üniversite sınav puanımı az da olsa arttırdım, hem de sınavı kazandım; dört senede mezun olup, öğretmen atandım. Buna rağmen babamın alaycı, zorbalayıcı tavırları değişmedi. Hatta kırk yaşımdan sonra araba kullanma konusunda gene beni aşağıladı.

Oysa hayat, bana olduğu kadar babama karşı da acımasızdı. Ben disleksi, hatta biraz otistiksem, o da alzeimer oldu. Hastalık yavaş yavaş ilerledi. Üzerine kalp sorunları zaten eskiden beri vardı. Yaşlandıkça ticari girişimleri de başarısız oldu, ortağı tarafından dolandırıldı. Yaşlandıkça ve hastalandıkça etrafındaki insanlar azaldı. O ise benimle konuşmak istiyordu. Bense artık onunla bağımı fazlasıyla koparmıştım. Benimle konuşmak istedikçe, nasılsın diye sordukça; bu sefer ben eskileri ortaya attım, Nasıl diye sorduğunda, okuldan gözüm mor döndüğümde, sen böyle nazik çocuksun, dayak ye ye gel demesini hatırlattım. Bana sünnet için bir hediye bile almayıp, kuzenlerimin düğünü için koşuşturmasını, kuzenlerime araba sürmeyi öğretip, bana kavşağa girerken biraz geç fren yaptığım için  o.ç diğe bağırmasını ev daha nice şeyleri hatırlattım. 

Bütün bu süreçte babama karşı tek tavrım, onuna sohbet etmeyi red etmekti. Annemle beraber, bakımını ve ihtiyaçlarını hiç ihmal etmedim, daha doğrusu etmedik. Konuşma ve kas becerileri giderek geriledi. Sonunda şubatın sonlarına doğru öldü ve ben babamla küs gittim.

Baba olmak kolay, babalık yapmak zordur. Erkek egemenliğine, babalık konumunuza çok güvenerek, ilgisizlik, horgörü yapmakve genç insanı ezmek, öğüt verme bahanesiyle herkesin önünde aşağılamk falan; bunlar kolay işler. Yirmi sekiz yılda ço çeşitli okullarda çalıştım. İlk yüzde birden, son yüzde bire kadar. Bir kaç güne kadar da emekli oluyorum Bu süreçte çocuklarda ve gençlerde yüzde doksan beş oranında baba travması gördüm. Ben de onlardan farklı değildim.


8 Temmuz 2026 Çarşamba

BLOGUMUN ONUNCU YILI



Yıllarca yazar olma, yazarak geçinme hayaliyle yaşadım ve halen yaşıyorum. Yıllarca yazdıklarımı yayımlatmanın yollarını aradım. Bir sürü yarışmaya ayzdıklarımı gönderdim. En son Kırıkkale'deyken Altın Kitaplar Yayınevinimn yarışmasına gönderdim. Yazdıklarını on yedi adet çoğaltıp, sunu dısyalarına koymuştum, dolayısı ile masfar etmiştim. Yarışmada iade hakkı da vardı ve yazdıklarımın iadesini istedim, onlar da kargo masrafları bana ait olmak üzere göndermişler. (Hatta neden sevk ırsaliyesi kesmediniz diye vergisel sorunlar yaşadılar.) Yazdıklarım elime geçtiğinde ise, hiç okunmadıklarını, dosyalarından bile çıkarmadıklarını ve hatta belki de koliyi bile açmadıklarını anlamamdı. Bundan bir kaç yıl sonra, Eğitim Sen'in Kırıkkale şubesinin, çocuk hikaye yarışmasına bir şeyler gönderim, kopyaların iadesini istedim, sonuç aynıydı.Kitabımı kendi paramla basmam da fiyaskoydu, tanıtım olmayınca elde kalıyordu. En nihayetinde 2016 Temmuz başlarında blogumu yazmaya başladım. 12 Temmuz 2016 tarihinde ilk yazımı yayımladım. Amacım kendimi tatmindi, halen de öyle.

Okur sayım yavaş yavaş arttı ve dalgalı bir hal aldı. Genelde yükselme eğitiminde oldu. Geçen ay günde üç binleri görüyordu bu ay önce beş yüzlere, sonra üç yüzlere falan düştü. Sosyal medya paylaşımlarımla artıyor biraz vesaire. Haziran ayındaki yükselişten biraz umut etmiştim, adense reklamlarını açar, biraz para kazanırım diye. (Halen  cevap geçmedi.) Gene de biraz umutlu, öye yandan ikilemdeyim. Para kazanmak istiyorum ama ünlü olmak istemiyorum. Toplumu etkilemek için ünlü olmaya gerekli olmadığını keşfettim. Blogumdaki yazılar, halkı etkliyordu. Konfor alanı kelimesi benim icadım mesela, o yazı da öyle çok fazla okunmadı ama o deyim hızla yayıldı.  Bu olaydan sonra bir karar aldım, bu blogun sahibi olduğumu yakınlarıma söylemeyecektim. (Akrabalarım başta olmak üzere çoğu da bilmiyor zaten). (Ekşicilerin sandıklarının aksine, bundan ve bu blogda yazdıklarımdan bir kuruş bile kazanmadı.)Anladım ki pek çok kavram ve tartışma, benim bu pek de okunmayan bloğumdan çıktı. Okurların pek çoğu, belki de farkında bile olmadan, kendi fikri olarak sahiplendi. Düşündüm ve böylesinin daha iyi olduğuna karar verdim. Böyle olunca bana saldıramıyorlardı, çünkü ben yoktum. İmzam vardı ama bu çağda ünüm olmadığım için, beni de yok sayıyorlari yazdıklarımı  da akıllarına kazıyorlardı. Bu yazma sürecimde insanların, fikirlerle değil, kişilerle savaştığını anladım. Youtuber olsaydım ya da akademisyen olsaydım, biraz ünlü olsaydım, beni yerin yedi kat dibine sokarlardı. Benim yüksek lisans ve doktoram yok. Temel amacı yerel esnafa para kazandırmak olan bir taşra üniversitesinden mezun, sıradan bir felsefe öğretmeniyim. Yakında da emekli olacağım. Öğretmenlik hayatım da öyle çok başarılarla dolu geçmedi.

Gene de söyleyecek sözlerim vardı ve halen var. Benden önce ücretli öğretmenlikten bahseden bir medya yazarı yoktu. Türkiye'de ne kadar çok ücretli öğretmen olduğundan, pek çoğunun alanıyla ilgili olmamasından, bazılarının iki yıllık yüksek okul mezunu olmasından, ilk ben bahsettim. Muhalefete muhalefet etmekten de ben bahsettim. Azınlık içinde azınlık kavramım da,  azınlığın azınlığına döndü. Sonuçta şöhrete ihtiyacım yok. Bir şekilde geçindiğime, aç, açıkta olmadığıma göre paraya da çok ihtiyacım yok. Daha çok parayı isterim ama bunu okuyucularımdan ya da reklamdan almak istemem.  Okurlarımdan istepim, sadece yorum. Diğer yandan istatisliklere bakıyorum, hepiniz mi VPN falan kullanıyorsunuz. A.B.D, Almanya falan anlarım da, Vietnam, Endonezya, Hong Kong'dan bu kadar çok okuyan nasıl oluyor. Bali adasına tatile giderken, bloguma mı bakıyorsunuz?