13 Temmuz 2026 Pazartesi

ERKEK EGEMEN TOPLUMLARDA BABA TRAVMALARI



Sosyoloji öğrenmenin faydası, bireysel sandığın promlemlerin önce toplumsal, sonra da evrensel olduğunu öğrenmektir. Toplumlar zaten pek çok açıdan birbirine benzerken, kitle iletişimi ve benzer kapitalist ekonomiler yüzünden iyice birbirine benzemeye başladılar. Kapitalizimden ya da coğrafi keşiflerden önce de insanlıkta pek çok benzerlikler vardı. Bir kere dünyada pek az kadın egemen toplum vardır. En büyükleri Endonezya'da yaşayan Minangkabaular. Müslüman olmalarına rağmen erkeklerin boşanma ve mülk edinme hakkı yok. Buna benzer pek az kadın egemen topluluk var. Diğer bir dünya genelinde ortak unsur da tek eşlilik, hemen her toplumda en yoğun evlilik, tek eşlilik. Diğer yandan bu tek eşliliğe rağmen, zengin ya da hali vakti yerinde erkeklerin çok eşliliği veya metres tutmaları da çok yaygın. Aslına pek çok toplumsal olgu, bu erkek egemenliğin yayılması ile de yayılmış. Bu yüzden dünya çaoında ciddi bir feminist sosyoloji akımı var. Pek çok kadın sosyolog, tomlumsal sorunlarda erkek egemenlik sorununu tartışıyor.

Erkek egemenliğin bu kadar yaygın olmasının temel nedeni, erkeklerin kas kuvveti ve pek çok işte bu kas kuvvetine ihtiyaçtır. Oysa makineleşme erkek egemenliği geçersiz hale getiriyor. Büyük savaşlardan sonra ağır işlerde kadınların da çalışabildiği görününce insanlık her yetkiyi erkeklere vermekten vazgeçti. Gene de erkekler bu egemenlikte direniyor, iktidar alanlarını kaybetmek istemiyor. Kadınlar da erkek koruyuculuğunu, erkeklerin dünyasınan faydalanmayı, her şey rağmen istiyor. Egemenliğini kaybeden erkeklerse, eskisi gibi koruyucu olmak istemiyor. Türkiye gibi ülkelerde erkekleri bu sözde ve giderek daha da sözde kalan erkekliğin bedelini, üstelik yer yer artarak ödemeye devam ediyor.

Erkek egemenlikte çocuklar da çok ezilir. Babalar çocuklardan başarı bekler. Çocuğun bakımıyla minimum ilgilidir. Pek çok baba, çocuğunun hangi sınıfına gitmez, veli toplantılarında pek çok kez sadece anneler görülür. Boşanmalarda çocuklar babasız kalır. Özellikle muhafazakar babalar, kadından -boşanınca, çocuktan da boşanmış gibi yapıyorlar. 17-25 Aralık 2013'den sonra muhafazakar kesimde boşanmalar, patlama yaptı; 15 Temmuzdan sonra da astronomik hale geldi ya da bir öğretmen olarak ben öyle gördüm. Buraya kendi babamla ilişkilerimi yazacaktım ama bir sosyolog olarak, olayı bireyselleştirmemek gerektiğini fark ettim. Gene de biraz anlatmam şart. Ben disleksi (yani dikkat eksikliği, hiperaktivite ve özel öğrenme güçlüğü) ve biraz da otistik (içe dönük) birey olarak hayatta hiç başarılı olamadım. Bana karşı hep sinirliydi Bendeki sorunu ilk defa ilkokul birinci sınıftayken fark etti. O zaman ilk okulun arkasında kepçe çalışıyor ve kalabalık bir topluluk da bu kepçeyi seyrediyordu, ben de onlarla seyrediyor, zili de duymuyordum. Öğretmenimiz de bu durumu umursamıyordu. Birinci sınıfın ilk haftalarında ben uzun süre derslere girmedim. O zamanlar orada bir su tulumbası vardı, onunla oynuyordum. Babam bunu öğrenci, önce bei dövdü, sonra tulumbadan su içirip, sınıfıma yolladı. Geçmişe bakınca, babamın benimle duygu bağını koparmıştı. Bana Jorandi deyip, duruyordu. Jorandi, dedemin lakabıydı ve bana denildiğine göre yas tutan, ağlayan demekmiş. Rahmetli dedem, fiziksel olarak bana benzemezdi, uzun boylu ve mavi gözlüydü; muhtamalen gençliğinde sarısşındı.Bana benzeyen tarafı, hiperaktivitesiydi. Üstelik yetim büyüdüğünden, poblemleri ile tek başına mücadele etmişti. Babası, yani büyük dedem, Koçgiri isyanında öldürülmüştü. Babasız büyüdüğü için sevecen bir baba olamamıştı ve babam, sürekli kendi babasının gaddarlıklarını anlatmaktan zevk duyuyor gibiydi. Babamla ilgili asıl kırılmam, sünnetimdi. Son derece geç bir yaşta, orta iki, yani yedinci sınıfın yaz tatilinde, bir gün ansızın oldu. Ankara dışında bir yerlerde kamyonuyla harfiyat işinde olması gereken babam, ansızın eve geldi ve beni alıp, emekli cerrah Vahap'un muayenesine götürdü. Bir kaç saat içinde iş bittiyse de yarası yaz sonuna kadar iyileşmedi. Kötü bir sünnetçiydi. Bana bir sünnet düğünü yapmadığı gibi, ailem ve akrabalarım, bir oyuncak ve ya benzeri bir avuntu bile vermedi, akrabalar ve mahalleden de bir hediye gelmedi. Babam yaz bitene kadar eve uğradıysa da, bana bir geçmiş olsun bile demedi. Sevilmeyen evlat olduğumu orada hissettim. Çocukluğum ve gençliğime dair her ayrıntıyı anlatmayayım, Murathan Mungan'ın dediği gibi, örselenmiş bir çocukluk, işte benim hikayem. Orta üç, yani sekizinci sınıfla, lide bir yani dokuzuncu sınıfta kaldım. Bu süreçlerde okuldan aurıldım ve bana beklemeye kaldın dediler. İlkinde bir saatçide, ikincisinde de benden yirmi yaş kadar büyük kuzenimin otomobil-kamyon sattıpı dükkanda çalıştım. Saatçi çok zoru, bana iş öğretmendiği gibi beni dövüyordu, onun babama şikayet etmeyi düşünüyordum ama o beni babama şikayet etti. Bütün bunlara bir de çevrenin benimle uğraşması da vardı. Gene de ben, bir şekilde 1993 yılında liseden mezun oldum. O yıl Ülkü ocağına takıldığım yıldı aynı zamanda. Bunu ailem de öğrendi ve evin içinde dışlanma dönemim başladı. Zaten politik konularla uğraşmaktan, pek de ders çalışmamıştım, ailem Ankara dışını yasaklayınca, sınavı da kazanamadım. O yıl babam beni tekrar dershaneye göndermedi, bir kaç ayrı işte çalıştım. Babam beni bir de sürücü kursuna yazdırdı. Kurstan sonra azarlayıp, linçledi ve bir daha direksiyonu elime vermedi. O yıl sınava girmem için askerliği tecil ettirmem gerekiyordu. O zamanlar askerlik şubesi Bahçelievler'deydi ama işlemler için aynı gün Dışkapı'daki Mevki hastanesine (askeri hastane) gitmemiz gerekliydi. İşleri arabayla kovalıyorduk, o gün iki ya da üç kere gidip, geldiğimizi hatırlıyorum. Bir ara babam, arabada bana döndü ve şöyle dedi:

-Sinan, sen ne bu sınavı kazanırsın, ne de bu okulu okursun. Ümit kalacağına, emek kalsın, dedi. Ben ertesi yıl, babam dahil bana inanmayanlara inat, hem üniversite sınav puanımı az da olsa arttırdım, hem de sınavı kazandım; dört senede mezun olup, öğretmen atandım. Buna rağmen babamın alaycı, zorbalayıcı tavırları değişmedi. Hatta kırk yaşımdan sonra araba kullanma konusunda gene beni aşağıladı.

Oysa hayat, bana olduğu kadar babama karşı da acımasızdı. Ben disleksi, hatta biraz otistiksem, o da alzeimer oldu. Hastalık yavaş yavaş ilerledi. Üzerine kalp sorunları zaten eskiden beri vardı. Yaşlandıkça ticari girişimleri de başarısız oldu, ortağı tarafından dolandırıldı. Yaşlandıkça ve hastalandıkça etrafındaki insanlar azaldı. O ise benimle konuşmak istiyordu. Bense artık onunla bağımı fazlasıyla koparmıştım. Benimle konuşmak istedikçe, nasılsın diye sordukça; bu sefer ben eskileri ortaya attım, Nasıl diye sorduğunda, okuldan gözüm mor döndüğümde, sen böyle nazik çocuksun, dayak ye ye gel demesini hatırlattım. Bana sünnet için bir hediye bile almayıp, kuzenlerimin düğünü için koşuşturmasını, kuzenlerime araba sürmeyi öğretip, bana kavşağa girerken biraz geç fren yaptığım için  o.ç diğe bağırmasını ev daha nice şeyleri hatırlattım. 

Bütün bu süreçte babama karşı tek tavrım, onuna sohbet etmeyi red etmekti. Annemle beraber, bakımını ve ihtiyaçlarını hiç ihmal etmedim, daha doğrusu etmedik. Konuşma ve kas becerileri giderek geriledi. Sonunda şubatın sonlarına doğru öldü ve ben babamla küs gittim.

Baba olmak kolay, babalık yapmak zordur. Erkek egemenliğine, babalık konumunuza çok güvenerek, ilgisizlik, horgörü yapmakve genç insanı ezmek, öğüt verme bahanesiyle herkesin önünde aşağılamk falan; bunlar kolay işler. Yirmi sekiz yılda ço çeşitli okullarda çalıştım. İlk yüzde birden, son yüzde bire kadar. Bir kaç güne kadar da emekli oluyorum Bu süreçte çocuklarda ve gençlerde yüzde doksan beş oranında baba travması gördüm. Ben de onlardan farklı değildim.


8 Temmuz 2026 Çarşamba

BLOGUMUN ONUNCU YILI



Yıllarca yazar olma, yazarak geçinme hayaliyle yaşadım ve halen yaşıyorum. Yıllarca yazdıklarımı yayımlatmanın yollarını aradım. Bir sürü yarışmaya ayzdıklarımı gönderdim. En son Kırıkkale'deyken Altın Kitaplar Yayınevinimn yarışmasına gönderdim. Yazdıklarını on yedi adet çoğaltıp, sunu dısyalarına koymuştum, dolayısı ile masfar etmiştim. Yarışmada iade hakkı da vardı ve yazdıklarımın iadesini istedim, onlar da kargo masrafları bana ait olmak üzere göndermişler. (Hatta neden sevk ırsaliyesi kesmediniz diye vergisel sorunlar yaşadılar.) Yazdıklarım elime geçtiğinde ise, hiç okunmadıklarını, dosyalarından bile çıkarmadıklarını ve hatta belki de koliyi bile açmadıklarını anlamamdı. Bundan bir kaç yıl sonra, Eğitim Sen'in Kırıkkale şubesinin, çocuk hikaye yarışmasına bir şeyler gönderim, kopyaların iadesini istedim, sonuç aynıydı.Kitabımı kendi paramla basmam da fiyaskoydu, tanıtım olmayınca elde kalıyordu. En nihayetinde 2016 Temmuz başlarında blogumu yazmaya başladım. 12 Temmuz 2016 tarihinde ilk yazımı yayımladım. Amacım kendimi tatmindi, halen de öyle.

Okur sayım yavaş yavaş arttı ve dalgalı bir hal aldı. Genelde yükselme eğitiminde oldu. Geçen ay günde üç binleri görüyordu bu ay önce beş yüzlere, sonra üç yüzlere falan düştü. Sosyal medya paylaşımlarımla artıyor biraz vesaire. Haziran ayındaki yükselişten biraz umut etmiştim, adense reklamlarını açar, biraz para kazanırım diye. (Halen  cevap geçmedi.) Gene de biraz umutlu, öye yandan ikilemdeyim. Para kazanmak istiyorum ama ünlü olmak istemiyorum. Toplumu etkilemek için ünlü olmaya gerekli olmadığını keşfettim. Blogumdaki yazılar, halkı etkliyordu. Konfor alanı kelimesi benim icadım mesela, o yazı da öyle çok fazla okunmadı ama o deyim hızla yayıldı.  Bu olaydan sonra bir karar aldım, bu blogun sahibi olduğumu yakınlarıma söylemeyecektim. (Akrabalarım başta olmak üzere çoğu da bilmiyor zaten). (Ekşicilerin sandıklarının aksine, bundan ve bu blogda yazdıklarımdan bir kuruş bile kazanmadı.)Anladım ki pek çok kavram ve tartışma, benim bu pek de okunmayan bloğumdan çıktı. Okurların pek çoğu, belki de farkında bile olmadan, kendi fikri olarak sahiplendi. Düşündüm ve böylesinin daha iyi olduğuna karar verdim. Böyle olunca bana saldıramıyorlardı, çünkü ben yoktum. İmzam vardı ama bu çağda ünüm olmadığım için, beni de yok sayıyorlari yazdıklarımı  da akıllarına kazıyorlardı. Bu yazma sürecimde insanların, fikirlerle değil, kişilerle savaştığını anladım. Youtuber olsaydım ya da akademisyen olsaydım, biraz ünlü olsaydım, beni yerin yedi kat dibine sokarlardı. Benim yüksek lisans ve doktoram yok. Temel amacı yerel esnafa para kazandırmak olan bir taşra üniversitesinden mezun, sıradan bir felsefe öğretmeniyim. Yakında da emekli olacağım. Öğretmenlik hayatım da öyle çok başarılarla dolu geçmedi.

Gene de söyleyecek sözlerim vardı ve halen var. Benden önce ücretli öğretmenlikten bahseden bir medya yazarı yoktu. Türkiye'de ne kadar çok ücretli öğretmen olduğundan, pek çoğunun alanıyla ilgili olmamasından, bazılarının iki yıllık yüksek okul mezunu olmasından, ilk ben bahsettim. Muhalefete muhalefet etmekten de ben bahsettim. Azınlık içinde azınlık kavramım da,  azınlığın azınlığına döndü. Sonuçta şöhrete ihtiyacım yok. Bir şekilde geçindiğime, aç, açıkta olmadığıma göre paraya da çok ihtiyacım yok. Daha çok parayı isterim ama bunu okuyucularımdan ya da reklamdan almak istemem.  Okurlarımdan istepim, sadece yorum. Diğer yandan istatisliklere bakıyorum, hepiniz mi VPN falan kullanıyorsunuz. A.B.D, Almanya falan anlarım da, Vietnam, Endonezya, Hong Kong'dan bu kadar çok okuyan nasıl oluyor. Bali adasına tatile giderken, bloguma mı bakıyorsunuz?

7 Temmuz 2026 Salı

OYDAN DAHA KITMETLİ ŞEYİ KAYBETMEK

 


1999 yerel seçimlerinde bir hafta önce Isparta merkezdeydim ve ilçeye evime dönmüştüm. İl merkezinde garip bir gerginlik ve sessizlik vardı. Orası Demirel'in baba ocağı, ana vatanıydı. Merkez sağ erimekte ise de Isparta il merkezini gene DYP alırdı, öyle değil mi?

Oysa il merkezinde kulak misafirliğim dahi MHP'nin orayı alabileceğini söylüyordu. Bunu ilçede anlattığımda, Aybatılı (Mehmet Aybatılı, o zamanki belediye başkanı) gene kazanır dediler. Seçim gecesi ise yaşanan tam bir şoktu. Elli yıldır ülkeyi yöneten, darbelere ve darbe denemelerine rağmen geri dönen merkez sağ, ilk üçte bile değildi. 1995 seçimlerinde ağır yaralanan merkez sağ, 1999'da öldü, 2002'de gömüldü. Sonra da bazıları ara ara diriltmeye çalıştı. İki de bir Tansu Çiller siyasete geri dönecek haberi yapıldı.

Merkez sağın çöküşü daha seksenlerde başlamıştı. Sadece %3 oyu olan MHP'nin, Tarsus, Barfa gibi büyük ilçelerin belediye başkanlıklarını kazanması,  %5 civarı oy alan Refah partisini yoğun ilgi bunların işaretiydi.

Gene de DYP ve ANAP, taşradaki gücünden bir şey kaybetmiyordu. Doğuda aşiret ağaları ve taşrada çarıklı eşrafın demirbaşları onlardan yanaydı. DYP, İstanbul'da beşinci partiydi ama ne gam? Isparta'da daima birinci partiyd.

Zaten partilerin iktidar yürüyüşleri, İstanbul'u almakla başlar, çöküşleri de İstanbul'u kaybetmekle başlar. DSP bile İstanbul, Bayrampaşa ilçesini kazanarak o kısa iktidar yoluna girdi.

Diğer yandan MHP, 2002'de düştüğü 1995'de  %10'luk  barajı ucu ucuna geçmiş, 1999'da da baraj altında kalmıştı. MHP ise 2002'de baraj altındaydı. Bu iki parti, bunca oy kaybından dolayı neden ölmedi de, merkez sağ öldü?

Çünkü MHP ile CHP oy kaybetse de, ideolojilerini kaybetmedi. Bu yüzden kaybettikleri oyları geri kazandılar. Oysa DYP ve ANAP, ideolojilerini kaybetmişlerdi. Tansu Çiller, doğru dürüst Türkçe bile konuşamayarak, Jet Sky ve benzeri skandallar ve ardından o meşhur Levent Kırca skecine konu olarak ideolojiyi bitirmişti. ANAP, Mesut  Yılmaz, araya reklam almalı konuşma tarzı, sekiz yıllık eğitime destekle ideolojisini bitirmişti. Demirel, türbanlılar Suudi Arabistan'a gitsin diye ideolojiyi bitirdi.

Şu günlerde de Cumhur ittifakı ideolojisini bitiriyor. Osman Öcalan'ı TRT'te çıkarak, esnaf batarken lebaled dolu kongreler yaparak ve  o kadar İslamcılık ve Türkçülüğün üzerine Uygurlara randevu bile vermeyerek, Türkçülük ve İslamcılık  ideolojilerini bitiriyorlar.

Son olara Türkçülük demişken, Maraş katliamını yapan örgütün adı ETKO (Esir Türkleri Kurtarma Ordusu) idi. Bir avuç Alevi'yi, devlet güçlerinin de desteği ile katlederek esir Türkler kurtulmuyor. 1978'de Türkiye'yi Sovyetler Birliği ile savaşa sokmak için çabalayanlar, Çin'le ilişkiler bozulacak diye uykusuz kalıyor.

6 Temmuz 2026 Pazartesi

SÜPERMEN-ŞİİR

 

SÜPERMEN


Sen, pelerini ütülü, taytı kolalı Süpermen.

Uçuyorsun, süpersin, vurdun mu deviriyor, baktın mı yakıyor

Üfledin mi soğutuyor, baktın mı yakıyor, üşüyor ve koşuyorsun.

Gene de özün olan kripton taşından korkuyorsun

 

Sen, üç bin kızanınla Çamlıbel’e otağını kuran

Sırması kaftanlı, çevresi oyalı Köroğlu

Bolu beyinin koynundan kız kaçırırsın

Ama delikli demirden korkarsın

 

Ve diğerleri;

Dolar milyarderi Batman, bileğinden ağ atan Örümcek Adam,

Taş Adam, Su adam, şu adam, bu adam, o adam…

Kraliçesinin hizmetinde James Bond

Devlete sırtını yaslamış özel harekat,

Dağda gerillalık yapanlar,

Yasaları tanımayan mafya

Yasaları ortaya koyan devlet

Çok süpersiniz.

 

Oysa bizim ne devletimiz var, ne devleti tanımazlığımız

Uçmuyoruz, kaçmıyoruz, hatta yurda geri dönüyoruz

Öyle süper güçlerimiz yok, görünmez adam değiliz

Dağda kalaşnikoflarımız yok, bir filintamız,

Bir balyemez topumuz bile yok

Ne bileğimiz Ali’nin bileği,

Ne kılıcımız Zülfikar, ne atımız düldül

Ne atımız, babasının, oğlum Ruşen Ali,

Bu at ölürse Bolu beyi ile davamız mahşere kalsın

Dediği kırat yok,

Bin odalı saraylarımız, sırça köşklerimiz yok

Vuruluyoruz, öldürülüyoruz, bombalanıyoruz

Neden tutuklandığımızı bile bilmeden

Gizli tanıklar sayesinde hapislerde çürüyoruz

Diplomalarımız, tapularımız,

Helal kazançlı birikimlerimiz

Bir yerlerde işe girme, iş yapma imkânlarımız

Bunların elinde

En kötüsü de hakkımızda çıkan

Hiç bir şekilde doğrulanamasa

Asla yalanlanmayan dedikodular

Ve her an kılıcını çekecek

Koynumuzda uyuyan yılanlar

 

Bütün bunlara rağmen mücadeledeyiz

Düştükten sonra daha güçlü kalkıyoruz

Bu yüzden sizden daha süperiz.

 

 

NİYAZİ AKINCIOĞLU-KÖROĞLU



 Şarkını ezbere biledursunlar

Adına el pençe divan dursunlar

Kepengler namınla insin her akşam

Beni Sarmaz oldun artık

bütün bütün unutursam

affet Köroğlu

Asrımızda niceler var:

Kan damlamasa kaleminden şairin

Yazılmadık kalacaktır şarkısı

ve türküsü yakılmadık.

Halbuki onlar,

Bir şarkılık,bir türkülük de olsa

Daha Köroğlu'dur Köroğlu'ndan.

Asrımızda

Geçip yardan, anadan,

Dönüp bir yol arkasına bakmadan,

Niceler var;

Yürür dağlar gibi,dağda;

Savrulur yangın gibi rüzgarda;

Gider yolda, ulam ulam,

Akar suda, oluk oluk.

Kan gider gözlerinden,

kan gider dizlerinden.

Bakar melul,han kapılarından;

Düşer toprağa ümitlim.

İşte böyle Körığlu;

Kuşlarına hükmettiğin dalların

Ardıcındna yaplılır katranın daniskası

Ardıç katranından karadır

çingene kızın gözleri;

Çingene kızın gözlerinden

insanoğlunun dünyası.

Fakar seyri malum bizce tarihin,

malum ve mutlak;

Yarın aydın, yarın güzel,

yarın bizim olacak.

Ve sen insan, ve sen cesur,

ve sen kahraman;

Ve bihaber fırıncıdan, tezgahtardan,kasaptan,

Tankarından, toplarından dünyanın.

Sen kaftanı sırmalı,

Sen çevresi oyalı,

Delikli demirden korkan Köroğlu!

Yirminci asrın göbeğinde biz,

Daha merd, daha insan,

daha cesuruz;

Ve hala yaşıyoruz.

4 Temmuz 2026 Cumartesi

TÜRK FUTBOLUNUN SEFİLLİĞİ



Dünya futbol şampiyonası devam ediyor. Tarihinin en kötü organizasyonuna sahip, özellikle ev sahibi ülkelerden Amerika, Birleşik Devletlerin İran ve Irak'a kaşı faşizan tavrı çok iğrenç. İran'ın maçları en başta Meksika ya da Kanada'ya alınmalıydı. Organizasyonu Türkiye yapsaydı ve Ermenistan, Kıbrıs Rum kesimi falan katılsayı, üst düzey güvenlik önlemleri alınır, personele nazik olunması, cevap verilmemesi, gereken cevabın diplomatik olarak verileceği falan söylenirdi. Bu önlem sadece takımlar değil, taraftar için bile alınır, hatta Türkiye'yi yendikten sonra güvenli alanda zafer turu bile atarlardı. Vuvuzela gürültüsünden maç izlenemeyn Güney Afrika'da bile organizasyon daha iyiydi. Geri kalmış ülke takımları da süpriz yapmaya, eskinin dev şampiyonları da elenmeye devam ediyor. Özellikle Afrika takımlarının çıkışı muhteşem.

Benim anlatacağım sefillik, yenilip, turdan elenmeleri değil; buna rağmen üzülmemeleri, pişkinlikleri, halen vergilerimizden pirim almaları, bu kadar geniş olmaları. Seksenli yıllarda en azından utanırlardı. Şimdi ise umursadıkları bile yok. 2026 itibarıyka 211 üyesi olan (Birleşmiş Milletler'den daha fazla) FİFA'nın 48 üyesinin katıldığı turnuvaya katılmayı hak kazanmak ne kadar başarı? Bir zamanlar sadece yirmi dört takım katılıt, biri evsahibi takım, biri de eski şampiyon olurdu. Katılanların çoğu Avrupa ve Latin Amerika'dan olur, Afrika ve Asya'dan temsili bir iki takım olurdu. Türkiye genelde hep üçüncü olma niyeti ile başlar, bazen zorlar ama çoğu kez olamazdı. Avrupa kupaları ise genelde bol gollü yenilgilerle geri dönüş olur, San Marino gibi ülkeler bile Türkiye'den averaj koparırdı. Seksenli yıllarda çocukken Türk futbolu, başarı olarak kulüpler bazında da yerlerdeydi. Ülke puanımız düşük olduğundan, bir tane şampiyonlar ligine, bir tane şimdilerde olmayan kupa galipleri (İkinciler) kupasına, bir de UEFA'ya giden olurdu. Sonra puan değişti, zor bela UEFA'ya bir iki takım gönderir olduk.

O dönemlerde asıl sefaler bu değildi, ülke liglerinin dolduran üçüncü-beşinci kalite ihtiyar futbolculardı. Henüz dağılmamış Yugostlav ve İngiliz liginin favori emeklilik mekanıydı Türk ligi. Yugostlavlar (kısmen de Macarlar) yıl boyu iyi ya da kötü top oynardı ama İngilizler, ilk bir kaç maça çıkar, sonra sene sonu boyunca yedek klübesinde beklerdi. En kötü kazığı da Alman kaleci Toni Schumacher attı.Fenerbahçe'den kazandığı para yetmezmiş gibi, çocuk hastanesi yapacağını söyleyerek yaptığı jubile maçının paralarını da cebe indirdi. (Şahsi fikir, otuz yaşından büyük futbolcuların Türk liglerinde oynaması yasaklanmalı. İngiltere'de sadece kendi ülkesinin milli takımında oynayan futbolcular oynayabiliyor.)

Futbolumuz 12 Eylül-Turgut Özal döneminde sefilliğin dibine vurdu. Doksanlarda toparlanmaya başladı.Yavaş yavaş ilk turda elenmeler bitti, bir üst tura çıkmalar normalleşmeye başladı. Galatasaray'ın UEFA şampiyonu olması ve Milşi Takımın Dünya Futbol Şampiyonası üçüncülüğü ile zirveye çıktı ve tekrar eski seviyesine ve belki de daha da geriye düşmeye başladı. Hem milli takımlar, hem de klüpler bazında bir düşüş var. İşin ilginci bu dönemde diğer tüm spor branşlarında başarılar arttı. Türkiye'nin spordaki hali, Fenerbahçe'nin haline benziyor. Fenerbahçe'de futbolda süreklş geriler, ciddi başarılar elde edemezken, diğer alanlarda başarıdan başarıya koyuyor. Çürüme neden diğer alanalrda yok ya da o kadar belirgin değil ya da uluslar arası başarılara engel olmuyor? Futbolun bu başarısızlığı neden? Futboldan daha kötü spor alanlarımız, su topu, plaj voleybolu, buz dansı falan. ( Bir efsane vardır, siyahilerin göbek deliği ile beli arasınaki mesafe kısaymış, bu yüzden yüzme sporlarında başarılı değilmiş diye. Türk milleti olarak buz üstünde ve su sporlarında aşırı başarısızlığı çok ilginç.)

En fazla futbol, siyasetin üzerinde etkili, o yüzden olabilir. Diğer branşlarda yenilgi ya da zaferler, çok fazla siyaseti etkilemiyor. Mesela basketbol takımının başına geçmeye çalışan ya da basketbol liginde kupa törenine katılan, voleybol takımının renklerinde atkı takan bir siyasi lider var mı? Futbolun gücü, devasa stadyümlarda oynanması, üç büyüklerin (Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş), en büyük şehrin (İstanbul), üç büyük stadını paylaşması. Dünyada genelde futbol, büyük stadlar yüzünden böyle ve bazı ülkelerde başka  sporlar (Ameriak Futbolu, beyzbol, polo vesaire) moda ve futboldaki  kriz bu yüzden önce siyaseti etkiliyor, siyasetteki çürüme, futbolu çürütüyor.

Seksenili yıllarda Fenerbahçe'nin sakınlığı vardı çünkü Kenan Evren ve arkadaşları Fenerliydi. Doksanlardan beri de Gaalatasaray'ın baskınlığı  var çünkü.....

Sonuçta siyasetin, siyasileşmiş taraftar gruplarının doluştuğu futbol klüplerini, özellikle üç büyük  takımıtakip etmenin, taraftarı olmanın bir gereği yoktur.


3 Temmuz 2026 Cuma

FETÖ-AKP VE CANAVARIN TÜM BAŞLARI



Nasıl ki Fetö, AKP'yi düşürmek için tüm gücü ile çalışmamışsa, AKP'de Fetö'yü bitirmek için tüm gücü ile çalışmıyor, zira bu ikili aslında iki başlı bir canavar.

11 binden fazla kişi kredi çekip, Bankasya'ya yatırmış. Bu kadar insan cidden 15 temmuz gecesi askerleri karşılasaydı darbe teşebbüsü çok farklı olurdu. Ben bunun evini-barkını, karısının bileziklerini satanlarını biliyorum. Çok kişi de parasını çekti, o da ayrı konu.

Darbe teşebbüsünden bu yana dört yıldan fazla zaman geçti, beşinci yıldayız, halen ordunun bir yerlerinden Fetöcü subay-astsubay çıkıyor.

Aslında sorun karşılıklı, bu yapı iki başlı bir dev, birbirinden farklı da olsa, birbirinden vazgeçmeyecek olan iki organizma. Akp,  pek çok sistemini Fetö'den yetiştirilme olması bir yana, Refah'dan AKP'ye geçişte ideoloji değişiminde de Fetö'nün katkısı var. 

Oysa kılıçlar çekildi, köprüler atıldı. Rubicon bile geçildi. En azından kamuoyuna gözüken o. Reis kendisine o kadar beddua eden emekli imamı affedebilir mi? Benim üniversitede pek çok arkadaşım, abilerinin, ablalarının emriyle, tanımadıkları kimselerle evlendi. Eşlerini abilerine seçtirecek kadar tarikatlarına bağlı kişiler, örgütle bağlarını o kadar kolay koparabilirler mi? (Muhafazakâr kesimde bir kaç yıldır artan boşanmaların bir sebebi de bu. 

İki tarafta birbirlerini yavaş yavaş kemiriyor.  Bir yandan da yerine neyi koyabileceğine bakıyor. Geçenlerde internette biri bunu itiraf etti, dolaylı olarak. İktidar da, Fetö yerine neyi koysa olmuyor. Ne Menzil, ne İsmail ağa, Fetö kadar maharetli değil. AKP'den ayrılan hiç bir parti, Akp'nin yerine geçebilecek durumda değil.    

Peki bu Fetöcüler, halen içinde bulundukları iktidar partisini neden ele geçirmiyorlar? Bu da başka bir sorun. Reis partisine tam hakim görünüyor ve böyle görünmek uğruna lebaleb dolu kongreler, toplantılar yapıyor. Fetö için asıl sorun, partiyi ele geçirseler bile, onun yerine geçecek liderin, onun kadar karizmatik olmaması zira her diktatör gibi onun da bir ikinci adamı, İsmet'i yok. Olsa  bile, böyle bir değişim, partiyi darmadağın edebilir.

Canavarın kafaları kavga ederken de, ülkeyi mahvediyor. Bir de küçük başlar var tabi. Mesela Adnan Hocacılar. Turnike kitabını daha okumadım. Bu örgüt Mine G. Kırıkkanat'ın yazdığının onda biri kadar varsa, hocalarının hapiste olmasını, Reise çok acı ödetir.

Bütün bunların yanında, ülke de bunun bedelini çok pahalı ödemekte. Ülkede bir gün iktidar değiştiğinde unutulmaması gereken, canavarın tüm başlarının kesilmesi gerektiği olmalı.

(2021 Martında başka bir blog için yazmıştım.)