24 Eylül 2026 Perşembe

ERKEKLİĞİMİZİN DOĞRULTUSUNDA



Bir Kahraman Bekliyoruz

Kal'a gibi dik başın bulutlarla yarışsın,
Dalga dalga saçların rüzgarlarla karışsın!
Adını nakşedelim,eski-kadim surlara
Sesini haykıralım asırdan asırlara...
Savletinle titresin yeniden doğu-batı,
Ve kurulsun Allah'ın ebedi saltanatı...
Ufukları kaplasın bayraklarımız al,al,
Göklere zaferimizi çizsin vahşi bir kartal! ..
Kahramanlar büyüsün masalda dev misali,
Eğilsin öpsün gökler,canım nazlı hilali...
Ordularım yeniden Tuna'ya akın etsin!
Bir Yıldırım çaksın da uzağı yakın etsin!
Selam dursun karşısında bütün şerefler,şanlar!
Namını tebcil etsin,yıldızlar kehkeşanlar...
İçimde hiç sönmeyen bir fetih sevdası var.
Yavuz gibi diyorum:Bu dünya insana dar!
Bir sada duymak için sahralara düşeyim.
Helal olsun bu yolda,varım yoğum herşeyim! ..
Volkan gibi lav atmış,ne susmuş ne sönmüşüm.
Ben bu iman uğruna çılgınlara dönmüşüm.
Bir deha bekliyoruz,gençliğe mihrap olsun,
Ruhları tutuşturan bir ateş mihrak olsun.
Sinesinde birleşsin sağa sola sapanlar,
Kahrolsun Hak dururken zorbalara tapanlar!
Çık,nerdesin,zuhur et! Biz seni bekliyoruz.
Yıllardır yollarında yorgun emekliyoruz..
Musa ol! Hakka yüksel! tecelli et de Tura.
Zulmet yıkılsın gitsin! Cihan garkolsun nura!
İstiyorum yeniden bir hilkat istiyorum,
Ne hayal,ne kuruntu hakikat istiyorum.
Hakikat,hakikat,hakikat istiyorum! ..
Osman Yüksel Serdengeçti, sağcıların diktatör özlemini bu şiiri ile çok güzel dile getirmiştir.
Diktatörleri iktidara getirenler diktatörlerinden çok şey beklerler. Azınlıkları katletmesini, çevreyi işgal edip, geçmişin eski ve büyük imparatorluğunu kurmasını, mantıklı ve doğru kararlar almasını, ona destek verenleri de zengin etmesini beklerler.
Türk argosu erkeklik üzerinedir ve küfürleşirken en fazla erkeğin cinsel organının adı söylenir.
Kısa keseceğim, erkeklik organının adı aynı zamanda ahmaklığın da simgesidir. Erkeklik organının doğrultusuna girmek ve erkeklik organına güvenmek de ahmaklığın simgesidir.
Diktatörler hep erkektir çünkü kitleler zor zamanlarda baba ararlar ve tüm gücü, yani mutlak gücü ona verirler.
Oysa beş yüz yıl kadar önce Montesqueu'nun dediği gibi, güç yozlaştırır, mutlak güç, mutlaka yozlaştırır.
Baskı rejimleri, muhalefeti sindirmek için mecburen tek adam rejimi getirir ve daima o tek adamı kontrol edebileceğine ve o tek adamı etkileyebileceğine inanır.
Oysa o tek adam, giderek kontrolden çıkar, saçma sapan işler yapar. Bu, hem diktatörün yetişme tarzına, hem politik kariyerine, hem de onu iktidarda tutan sebeplere göre değişir.
Mesela bence Beşar Esat diktatörlüğünün yıllar süren iç savaşı kazanması ve halen diktatörlğünü devam edebilmesi, Esat ailesinin, Suriye'nin hassas politik dengelerini gözetme mecburiyetinde olmasında görüyorum.
Hitler mesela, hiç devlet tecrübesi olmadan devletin başına geçti ve ilk başta kendisini iktidara getirenleri dinlese de, sonradan erkekliğinin doğrultusunda gitmiştir. Kolay zaferlerin sarhoşluğu, onun sürekli ahmakça kararlar almasını sağlamıştır.
İlk ahmakça kararı, düşman kuvvetleri Dankörk'de köşeye sıkıştırmışken duraksaması, tereddüt etmesi, bu arada da İngilizlerin yüz binlerce askeri katledilmekten kurtarmasıdır.
Sovyetler ile savaşında ise esas hedefi olan ve o dönemde dünya petrolünün beşte birinden fazlasını, hatta dörtte birini üreten, Azerbaycan ve başkenti Bakü'ye saldırması gerekirken, hiç bir stratejik önemi olmayan Stalingrad'a saldırarak yaptı.
Son ana kadar da saçmalamaya devam etti. Ardenler saldırısı en önemlisiydi. Amacı Komünizme karşı batılıları yanına çekmekti.
Sadece Hitler değil,  İdi Amin, Saddam, Pinoşe ve hepsi, bir şekilde erkekliğinin doğrultusunda saçmalar ve yıkımı hızlandırır.
Siz o aşık olduğunuz diktatörle yeni başarılara koşacağınızı hayal edersiniz, oysa alacağınız yeni yıkımlardır.

22 Eylül 2026 Salı

1949 CHP'si ve 2019 AKP'si



Geçenlerde iktidar partisi milletvekillerinin ve teşkilat çalışanlarını sızlanmaları yayımlandı gazetelerde. 
Artık bakanlık bürokratları, milletvekillerinin sesini bile duymak istemiyor. Vali ve kaymakamlar, taşranın siyasi eşrafını tanımak bile istemiyor. Zaten kendileri iktidarın il başkanı gibiler.
Oysa eskiden öyle miydi? Hele ilk atandığım zamanlar. Küçücük ilçede herkesin, her partiden tanıdığı vardı. İlçe müdürüne veya kaymakama bile gitmeden, partinin il başkanına gidilir, çay-kahve içilir ve işler halledilirdi. O zamanlar, koalisyon zamanlarının son demleriydi. DYP ve ANAP can çekişiyordu ama ilçe DYP ve ANAP olmak üzere ikiye bölünmüştü.
Sonra 2002'de her şey yerle yeksan oldu. Şimdiki nesil, merkez sağ nedir hocam diye bana soruyor. 2002'den beri merkez sağ ölüdür arkadaşlar, hem de dirilmemecesine. Hatta bence kefeni bile çürümüştür.
2002'de başka bir ilçeye tayinim çıktı. Sonrasında herkesin AKP ya da o zamanlar CEMAAT denen Fetö'den tanıdıkları oldu.
Tek adamlık yerleşince de parti de yalan oldu. Şimdi il başkanını bırak, millet vekilini tanımak bile yaramıyor.
Tıpkı CHP'nin son yıllarındaki gibi. Cumhuriyeti kuran ve 27 yıl yöneten parti, son yıllarda halkına fazlası ile yabancıydı. CHP parti yöneticileri öyle ev ev gezip, oy isteyemiyorlardı.
Kasım Gülek  önderliğinde tekrar örgütlendi, bir parti oldu  ve 1954'de tamamen gömülmüşken, 1957'de dirilmesini bildi.
Kasım Gülek, CHP'nin ortanın soluna geçmesini kabul edemeyip, partiden ayrıldı ve sadece bir partiden politika yapma ilkesiyle siyaseti de bıraktı.
CHP, 1949-50'lerdeki duruma 27 yıllık iktidarın en az 20 yılının sonunda geldi. Oysa AKP, bir yıllık başkanlık sistemi dolmadan bu hale geldi.
Üstelik CHP, işgale direnme örgütlenmesinden kurulan bir parti olarak, hiç seçim tecrübesi yoktu AKP ise tüm seçim tecrübelerini bir kenara itiyor.
İl, ilçe, mahalle teşkilatları, Türkiye'de propagandanın bel kemiğidir. 1949'da basın ve radyo (o zamanlar televizyon yoktu) hep CHP yanlısıydı. Basın uzun süre, (DP'nin resmi ilanlarla oluşturmaya çalıştığı besleme basına rağmen) 1960'ların ortalarına kadar çoğunlukla CHP'li kalmıştı. DP parti ve sonrasındaki sağ partiler hep teşkilatta, yani yüz yüze propaganda da güçlü oldular.
Şimdi AKP, sahip olduğu medya ve para gücüne güveniyorsa, İstanbul seçimleri ile bunun işe yaramadığını gördü. İktidarım, devleti vermem diyorsa, halkın desteğini kaybedince, devletin  desteğinin de yıkılacağını tarihten ve çevresinden öğrenmiş olmalıdır.
(Ağustos 2019'da başka bir blog için yazmıştım.

21 Eylül 2026 Pazartesi

SENDİKALARA KARŞI WHATSAPP GRUPLARI



Liberaller ve neoliberaller, adlarını aldıklarım liberte (özgürlük) kavramına inat, emeğin örgütlenmesine hep karşı çıktılar. Sendikalizmin yoğun olduğu ülkelerde, 1945 1990 arası kabaca, sürekli darbecileri çağırdılar, darbeleri alkışladılar. Darbeciler de liberal iktisatçıları teknokrat diye yönetime atadı. Bu teknokrat-neoliberallerde hemen sendikaların elini-kolunu bağladı. 12 Eylül'de bu darbelerden birisiydi. Önce sendikaları kapattı, sonra yeni yasalarla sendikaların elini kolunu iyice bağladı. Pek çok sektörde grevi yasakladığı gibi, sendikaların yetki için belli üye sayılarına ulaşma şartı getirdi. Grevler, bakanlar kurulu, valilik gibi kurumların kararları ile yasaklanır yada ertelenir oldu.İşçilerin örgütlenmeleri, sektör bazında sınırlandırıldı.

İşverenler aslında hep örgütlüydü, sadece örgütleri resmi değildi. Onlar yat klüplerinde, şehir lokantalarında, mason localarında toplanır, bu konuda kararlarını alırlardı.Resmi işveren kurumları, yani işveren sendikaları, işçi sendikaları karşında çoğu kez mecburen kurulmuştur. Sendika değil ama Türkiye'nin en büyük hacimlei işveren-burjuvaların kurumu TÜSİAD, bir dernektir ve  12 Mart 1971 darbesi sonrasında, cuntacıların isteği ile kurulmuştur. Şimdi teknoloji gelişti Watssapp, Telegram ve adını bilmediğim ve gelecekte gelişecek nice haberleşme-sosyal medya uygulamaları, bu bir avuç burjuvanın örgütlenmesine yardımcı olmaktadır. Bunlardan bankacılıkla ilgili olanları 2026 'da ortaya çıktı. Diğer alanlarda da kara listeler dolaşıp, duruyor ve bunu herkes biliyor. Bu liseteler, sadece  iş kolları ile sınırlı değildir. Örneğin bir kimyacı, kimya öğretmeni olarak bu kara liseteye girmişse, kimya sanayinde ya da beton farbikalarında, yani inşaat sanayinde de iş bulamamakta. Belki de bu kara emekçi listeleri, çeşitli mesaj-sosyal medya sistemleri aracılığıyla dünyayı dolaşıyor ve emekçilerin tüm dünyada ya da dünyanın geniş bir bölümünde, mesela Avrupa Birliği'nde iş bulamamasını sağlıyor.

Bütün bunlar olurken, işçiler halen 12 Eylül'ün kısıtladığı sendika yasalarıyla boğuşuyor. Eski sendikaların başkanları, yıllardır aynı makamda oturan gerçek sendika ağalarından oluşuyor. Yeni sendikaların, sigortalı işçiler arasında örgütlenmesi güç oluyor. Sendika değiştirmek, çok kolayca işten atılma sebebi olabiliyor. Şu an kitlelerin siyasetteki etkisizliğinin asıl sebebi, sendikaların etkisizliğidir. İşçilerin çoğu sendikasız, hatta sigortasız; olan sendikalar da hem hak-ücret mücadelesinde, hem de siyasette etkisiz. Sigorta için bile sendikaları güçlendirmeliyiz.

Bunun için yapılabilecek ilk şey, sendika örgütlenmelerini sadece iş kollarından ibaret yapmayalım. Ankara için söyleyeyim, OSTİM denen devasa sanayi sitesinde (Bu site demir sanayi, sitelermobilya sanayi, oto sanayi gibi bölgesel adlar da alır, Orta Doğu ve Balkanların en büyük birleşik sanayi alanıdır) mavi yakalı işçiler,  Ostim işçisidir ve bu geniş alanda, küçük yada büyük, nerede (Ostim haricinde Sincan Organize falan da var)iş bulurlarsa orada çalışırlar. Bu açıdan sendikalar bölgesel olabilmelidir; mesela Ostim İş (ya da Ankara iş); Çukurova İş; Doğu Marmara (Kocaeli, Sakarya, Düzce, Bolu, Bursa vesaire) gibi sendikalar kurulabilmelidir. Bölgenin yanında bazı dev holding yada şirket gruplarına karşı sendikalar kurulabilmeli ya da sendikalar bir araya gelebilmelidir. Koç Holding, tek başına Türkiye ekonomşinşn %10'u civardır. Koç gibi pek çok büyük ve pek çok sektöre yatırım yapan, işletmelerinden yada ortaklıklarından  herhangi bir işletmenin zararından etlikenmeyen işverenlere karşı da cepheler açılmalı.

İşveren burjuvalar, Watsapp, Telefram ve adını bilmediğimiz uygualamarlda, derneklerde, klüplerde sinsice örgütlenirken, emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller kalmalıdır.

20 Eylül 2026 Pazar

Fecöden başka herkesle Reis'ten başka hiçkimseyle



İktidar içi çatışmalar, yeni nesil Fuat Avni'si hesaplar olmadan da görülebilecek durumda. Her sene gövde gösterisine dönüşen bayramlaşma ve kuruluş yıl dönümü törenleri iptal edildi.Tek başına bu bile, parti içinin kaynadığını göstermekte.
Olay sadece bu da değil. Reis'ın Babacan  oluşumuna hiddetlenmesi, ümmeti bölme söylemi ile devletin din görevlilerini bile propaganda için kullanması, dikkate değer. Ben olsam hiç umursamam, zira aqp'den çok oy alacağına inanmıyorum.
Erdoğan, daha önceki bazı oluşumları da görmezden gelmişti. Erkan Mumcu'nun Akp'den ayrılıp, önce ANAP'ın, sonra onun DYP ile birleşmesinden oluşan Demokrat Parti (DP)'nin başına geçmesini umursamamıştı. Ondan sonra partinin başına geçen Numan Kurtulmuş'da sonradan AKP'ye katıldı. Bu on yedi yılda, böyle pek çok ayrılığı, oluşumu görmezden geldi, en azından konuşmadı. Mesela Meral Akşener'in, ortağı MHP'den ayrılmasını da konuşmadı.
Demek ki anketler telaş etmesine sebep olmuş.
Pek çok AQP'liden, aynı akımdan, yeni bir parti kurulup, iktidara gelmesinden bahsediyor, lakin bu çok zor, hatta imkansız.
Çünkü sağa yeni bir kahraman gerekli ve bir kahramana karşı kahramanlık yapılmaz. Yüceltilmiş lidere karşı isyan edilmez.
Hiç bir diktatörlüğü, diktatörün kendi has adamları yıkmaz, başkalarının yıkmasına yardımcı olur sadece.
Sert ideolojilerin tek bir lideri olur, hele de şovenistse.
Bu bir sır değildir. Ancak lideri destekleyen ahmaklar, zamanlar o liderin çevresi genişleyecek, kendileri de o çevreye girerek, ülkenin geri kalanını sömürecek şanslı azınlık olacak zannederler.
Yanıldıklarında da, yeni lider arama gafletine düşerler. Bu yeni liderin kabilesinde kendileri de olacaktır.
Oysa sert ideolojilerde lider değişimi hem çok zordur, hem de çok  tehlikeli. Zira yeni liderin, eskisinin ideolojisini tamamen yıkması gerekir.
Fetöcüler bunu yapı. Reis'ın Pelikan kabilesi, Fecö kabilesini dışarıda bırakmaya başlıyordu. Sonuçta kaçınılmaz çatışma geldi.
Gelgeleim Fecö'den sonra iş bitmedi. Herkes pastadan daha fazla pay istiyor.
Oysa son seçimlerde kaybedilen belediyeler bir yana, tek adam rejiminden dolayı ekonomi de küçüldüğünden, pasta sürekli küçülmekte; pay alanlar ise azalmakta.
Pek çok partilinin dilinde, aynı gelenekten, yeni bir parti söylemi var. Kusura bakmayın, bu gelenek, Reis'da-en sonra hiç kimseye lider demez, hiç bir tarikatta, birinci tarikat olamaz. Eşitler içinde bile birinci olamaz. Azıcık palazlanan tarikatın sonu  15 Temmuz sonrası Fecö veya Vakayı Hayriye sonrası Bektaşiler gibi olur.
Gerileme devriniz başladı ve siz de buna yardımcı oluyorsunuz.
(2019 Ağustosunda yazmışım

18 Eylül 2026 Cuma

CEM YILMAZ , DENİZ GÖKTAŞ,HALUK LEVENT



Cem Yılmaz'ın uzun süredir popülerliği ve gişa hasıları-reytingleri düşüşte. Bununla ilgili pek çok tez var, sanat eleştirmenlerine göre artık kendisini tekrar ediyor, sıradan insanlara göre eskisi kadar kaliteli değil. Benim başka bir tezim var. Bence konu, Cem Yılmaz'ın apolitikliğidir. Ülkede iktidarın baskısı arttıkça, politik memnuniyetsizlik arttıkça, apolitik insanlar da, gözden düşmeye başladı. İzleyici, sosyal medya gönderileri ile ısrarla onu siyasi sorunlara, toplumsal sorunlaa yönelmesini isterken, o ısrarla doksanlardaki apolitik halinde kalmak isitiyor. Diğer yandan apoltik mizah yapan, film yapan komedyen kum gibi. Ayrıca zor bir şey de değil. Şimdi ortalık tek kişişik şov yapanlarla dolu; pek çoğu bilet satabilmek adına sosyal medyada içerik üretiyor. Cem Yımaz'ın filmleri de o kadar sıkıcı ki, Karakomik filmleri merak bile etmedim. Suya-sabuna dokunmayan sanat, bir süre sonra anlamsızlaşıyor. Konu sadece siyaset değil, yoksulluk, işsizlik ve diğer pek çok problemlerden bahsetmeyen sanat, bir süre sonra sadece bir marifet gösterisi, şekilcilik oluyor. Divan şiiri ve Türk Sanat Musiki bunun en iyi örneği. Divan şiirinden arslan demenin on yedi ayrı yolu vardır ama divan şairlerinin çoğu İstanbul'da olduğu halde, hiç bir şiirde martı kelimesi yer almaz. Nef-i gibi hiciv ustaları hariç, ortaya attıkları önemli bir sorun yoktur. Tek ama., bir Türk olarak kimsenin bilmediği Arapça ve Farsça kelimeleri kullanarak ne kadar eğitimli olduğunuzu göstermektir. Bu yüzden bazı beyitleri, herkesin anlayacağı şekilde yazarsınız, bunlara şah beyit denir. Şiirin kalıpları öylesine değişmezdir ki, Şair Nedin, sevgilisinin sarı saçlarını, mavi gözlerini övdü diye yerden yere vurulmuş, buna karşın aynı Nedim'in, küçük bir oğlanı, Sadabad bahçesinde daveti (hem de annenden cuma namazına diye yalan söyleyerek izin alması tavsiyesiyle), ona aşk ilanı, bu türün en güzel şiiri sayılmıştır. Türk Sanat Müziği de benzer bir şekilde, bir avuç İstanbul elitinin müziğidir; şarkılarda geçen Üsküdar, Ada ve Heybeli kelimeleri bile  bunu ispata yeter.

Bu tür steril sanat, çoğu kez elitler içindir. Soyut resim de buna örnektir. İnternette soyut resimin CIA (A.B.D istihbaratı) aracılığı ile özellikle yayıldığına dair iddialar var, inanırım. Şimdilerde resim sanatı, sanattatn ziyase, zenginler için fetiş nesneleri üretiyor. Picasso resimleri buna en güzel örnektir. Bilinen on bin kadar resmi vardır ama çok azı Guernica ya da Avingonlı kızlar gibi kalitelidir. Sonuçta harbiden on bin den fazla resimden bahsediyoruz.Ömrünün son yıllarında sadece sandalyede oturan kadın resimleri çizmiştir, tabii kübist formda. Körfez savaşı sırasında güney doğuda bir yerlerde durmadan Picasso tablosu çıkıyordu ve çoğu da gerçekti. Kuveytliler yatırım amacıyla almıştı. Cem Yılmaz'ın halen yüksek fiyatla salonları doldurna gösretileri de böyledir; oraya gitmek, sosyetik olduğunu göstermektir.

Deniz Göktaş'ın yargılanmasını da bu açıdan daha anlamlı olmakta. İktidar sanatı o apolitik saray soytarılığına indirgeme gayretinde Bu ideal sanat ya da komedi, sadece apolitik olmayacak, şirketleri ve holdingleri de kızdırmayacak; tüketici şikayetlerini bile dile getirmeyecek halde olmalı. Cem Yılmaz, aynı zamanda büyük bir reklam yıldızıdır ya da yıldızıydı. Firmaların zouk ürünleri dahi, komedide konu olmamalıdır. Böylesi bir sanat önce şekilciliğe kayar; önemli olan sanatın kabul edilen kalıplarına uyulmasıdır; divan şiirinde uyaklar, sanat musiksinde makamlar gibi; ardından da sembolizm gelir ve her şey bir şeylerin sembolüdür. Derken bu semboller, bir avuç elitin anladığı semboller olur. Resim sanatı bunun en güzel örneklerini verir; milyon dolarlık mavi-beyazz desen, üçgenler, kareler, tuvale rast gele atılmış renkler vesaire.. Komedide de sadece elit insanların anladığı ince espirilere oluyor.

Herkesin anlamadığı semboller, gerçek anlamda sembol değildir. Örneğin bir Bayburt'lı I Love 69 yazılı bir tişört giyer çünlü onun için 69 bir seks pozisyonu değil, Bayburt'un plaka numarasıdır ama hiç bir Hataylı, I Lowe 31 plakalı bir tişöet giyemez.

İşte bu steril, elit sanat, halktan güç kaybettiğinde, sahte bir muhaliflik taslar. Orhan Pamuk, bir ara her yeni kitabı çıkmasına yakın Cumhuriyet gazetesine, ülkem için üzülüyorum diye ağlaması buna örnektir. Haluk Levent'de, bunun bir örneği. Aslında sırf kumar borçlarına mali destek olsun diye kurduğu derneğe bağış toplayamayınca, İzmir Marşına, cümle bile olmayan kelimeler serpti.İktidarı küstürmemek içinde iktidarın önemli isimleriye fotoğraflar çekti; hatta bir ara MHP'li bir milletvekilinin kızı da AHBAB'da yöneticiydi. İktidarla mesafeli diğer vakıflara bakın; yetmez ama evetçi Ahmet Nesin'e rağmen Nesin vakfıyla; Nasuh Mahruki'yi görevden uzaklaştırmasına rağmen AKUT'la; iktidar elitlerinin fotoğrafı ya da övgü dolu görüşmesi var mı?

Ülkeyi bu kadar pislik basmışken ne kadar streril ya da hijyenik olabilirsiniz.

13 Eylül 2026 Pazar

FETÖ DEĞİL NATO



Geçen bir arkadaşla gene çay eşliğinde memleketi kurtarıyorduk. Bana bu iktidarın ne zaman gideceğini sordu. 2027-30 gibi dedim.
Yapma ya, bunlar ülkeyi kurutur dedi, ben de kurutmadan da gitmezler dedim. Şu yıllarda moda olan bir deyim var, ihtiyatlı iyimserlik diye. Ben de kendime ihtiyatlı karamsar diyorum.
Son İstanbul seçimi yenilgisi bir yana, son bir yılda iktidar partisinin bir milyon civarı üye kaybının olmuş olması da bana bu iktidarın sonunun ufuktan da olsa gözüktüğünü gösteriyor.
Ufuktan diyorum zira Tansu Çiller DYP (Doğru Yol Partisi)'nin başına geçtikten bir sene sonra sırf İstanbul'da bir yıl içinde beş yüz binden fazla istifa ve ihraç olmuştu.
Gene de DYP'nin  tükenişi 2002 seçimleri sonrasını bulmuştu. DYP, İstanbul'da 4. partiydi ama Marmara, Ege, Akdeniz ve Güneydoğu'da pek çok ilde birinci partiydi ve pek çok ilde her yerde kaybetse bile kaybetmeyecek, yerelde kendi oyları çok olan sabit millet vekili aileleri vardı.
Gene de yok olması 2010'a kadar sürdü. Eski rakibi ANAP ile birleşip, DP oldu. Hiç bir başarı göstermemesine rağmen Erkan Mumcu, Süleyman Soylu gibi iddialı genel başkanları oldu.
1999'da Isparta'nın küçük bir ilçesine yeni atanmış bir öğretmendim. Yerel seçimlerde DYP, Süleyman Demirel'in memleketi Isparta'nın belediyesini kaybetmiş,  5. parti olarak %10 barajının kıyısına anca tutunmuş, o çalıştığım ilçede de belediyeyi kaybetmiş, Demirel'in kendi köyü İslamköy ve İslamköy'ün bağlı olduğu Atabey'i de ucu ucuna kazanmıştı.
Oysa çalıştığım ilçe,DYP ve ANAP diye ikiye bölünmüştü. Bin iki yüz nüfuslu ilçede Anapcılar ile dypciler birbirlerine selam bile vermiyordu.
Ne DYP'nin, ne de ANAP'ın elinde onları savunacak bir televizyon, radyo, gazete kalmamış, tüm medya için komik karakter olmuştu. Devlet mekanizması da çoktan elinden kaymıştı.
Şu anki iktidarın elinde halen güçlü bir medya desteği, devlet otoritesi ve kapı kapı dolaşan etkin bir örgütü var.
Sadece bu da değil, Aslında karşımızda sadece akp yok, 12 eylülden beri kurulmuş bir devlet düzeni var. İktidar partisi ve lideri, bu yapının son savunma kalesi.  Önceki kaleleri DYP ve ANAP yerine yenisinin kurulması aslında daha uzun süre aldı.
Aslında o zamanlar anlamasak da, ta 1995'de Mehmet Barlas'ın Refah, dindarlık ve liberalizmle ilgili olarak Sabah gazetesinde çıkan bir köşe yazısı ile başladı. O zamanlar Refah'ı düzeni bir parçası yapmak diyerek bu günkü rejim, daha doğrusu  iktidar değişikliği hazırlanıyordu.
Amerikalıların deyimi ile bazı şeylerin değişmemesi için, her şeyi değiştirmeye hazırlanıyorlardı.
Mesela basında çok şey değişti. Oktay Ekşi'nin 35 yıllık Hürriyet Gazetesi başyazarlığı ve basın konseyi bkanlığı değişti ama aslında bir müteahhit olan Mehmet Barlas'ın yeri değişmedi.
Değişmeyen başka bir şeyde, Doğramacı ailesinin servetinin artmasıydı. Mesela herkes Meteksan'ı devlet kurumu sanıyor. Oysa Doğramacı ailesinin malı.
YÖK'ün ve ÖSYM'nin pek çok merkezi Bilkent'in içinde. Doğramacı üniversite ve orman yapacağım dediği araziye lüks konutlar yaptı. Sırf bu konutlar satılsın diye Bilkent'in kıyısına Atatürk Araştırma hastanesi yapıldı. O da yetmedi, Ankara'nın tüm hastanelerini yutacak bir şehir hastanesi yapıldı. Bu hastane işlemeyecek ve Ankara'nın yeni rant alanlarına yeni hastaneler yapılacak.
İşte bu ve bunun gibi rant alanları yüzünden iktidar hemen her seferinde yırtıyor, ani ve yeni ortaklar buluyor. Çünkü bu iktidara varıncaya kadar ve bu  iktidarı koruman adına mevcut düzenin tüm partileri ve kurumları kullanıldı.
Benim ihtiyatlı karamsarlığım daha çok iktidarsahipleri çin. Zira daha erken veya daha geç, gelecek çabuk gelir.
Hele bu gelecek nihai sonsa.

12 Eylül 2026 Cumartesi

DÜZENİN TERÖRİST BEKÇİLERİ



20. yüzyılda batılı emperyalistler karşılarında iki tane deha buldu. Biri her şeyiyle askerdi, diğeri de her şeyiyle sivil.
Biri Mustafa Kemal Atatürk, diğeri de Mahatma Gandi. Her ikisi de dev İngiliz sömürge imparatorluğuna sağlam birer tokat çaktı. Biri sonuna kadar savaştı, diğeri ise sonuna kadar savaşmadı.
Her ikisi de gerilla savaşına karşıydı. Atatürk, Ali Fuat Cebesoy'u at üzerinde, gerilla kıyafeti ile görünce derhal görevden alıp, Moskova'ya gönderdiğini Nutuk'ta yazar. Daha Samsun'a çıkmadan kendisine önce bir meclis, sonra düzenli bir ordu kurar. Nutuk'a en uzun uzadıya anlatılan kısım, 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gelişi ile, 23 Nisan 1920'de meclisin açılışı arasındaki süredir.
Kendisi hiç bir cephede gerillalığı desteklememiş, gerillalık ta inat eden Çerkez Ethem'de kurtuluş savaşında saf değiştirmiştir.
İşin ilginci, bir zamanlar gerilla olan Küba devlet başkanı Fidel Castro'nun da, darbe girişimi sonrası gerilla olmak isteyen Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez'e,  Latin Amerika'ya yeni Pinoshe (Şili diktatörü) çıkarma diye engellemesi. (Venezuela maslahat güzarı, Ankara'da halka açık bir konferansta anlatmıştı bunu) Demek ki bir zamanlar gerilla olanlar da, gerillalığın gereksizliğini anlamış durumda.
(Ek olarak: Bu konuşmalar Gezi öncesi bir kaç yıl, 2010-13 arası galiba, üç sene kadar devam etti ve genelde SDP'liler organize ediyordu. Küba ve Venezuela büyük elçileri ve çalışanları (maslahat güzar, sekreter vs) sadece Ankara ve İstanbul'da değil, bir sürü yerde konferanslar verirdi. Sonrada bunun altında Küba turizmi reklamı çıktı. SDP'lilerin provokatörlüğü Gezi sırasında ayan beyan olunca, bu konferanslar da aniden bitti)
Oysa ben daha, gerilla savaşının gereksizliğinden ya da mücadeleye zararından ziyade, gerillalığın ya da teröristliğin bizzat mevcut düzen tarafından desteklendiği ve teröristlerin de düzenin bekçisi olduğu fikrindeyim.
Sadece teröristlerin değil, radikal, sosyalist, en solcuların da temel özelliği bu. Mesela Ufuk Uras, ÖDP genel başkanı olarak büyük umutlarla ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma partisi) başkanı seçilmişti. Kendi partilileri A.B.D başkanı Obama'yı protesto uğruna coplanırken,  kendisi kürsüde konuşan Obama'yı alkışlamakla meşguldü.
Şu günlerde ise (2019 Eylül), gayet iktidar yanlısı bir Tarih dergisinde solu karalayan bir mülakat vermiş durumda.
Öte yandan illegal sol örgütler, hatta PKK'nın büyük ölçüde devlet tarafından yönlendiriliği veya el altından desteklendiği kanaatindeyim.
Çözüm sürecinin amacı ölmek üzere olan PKK'ya can vermekti. Zira düzen PKK başta olmak üzere terör örgütlerine muhtaçtır. Çünkü terör örgütleri olmazsa, halkın üzerindeki baskısını sebebini açıklayamaz.
En başta PKK devletin sıkı yönetimi döneminde kuruldu, OHAL döneminde gelişti. Kitleler PKK'lı olsun diye Kürtçe konuşma ve müzik yapma yasakları kondu. 1990'lı yıllarda bile çoğu kadın iki milyon kadar kişinin Türkçe bilmediğini gazeteler yazıyordu. 1999 Kasım-2000 Temmuz arasında askerdim, birliğim er eğitim bölüğüydü, üç ayrı tertip acemi geldi ve her celpte yedi yüz küsur askerden yüz kadarı Türkçe bilmiyordu. Üstelik bunlar erkek olarak bilmeyenlerdir. Kadınlar resmi makamlarla pek konuşmadıklarından ve okula da gitmediklerinden, durumu daha net görebiliriz.
Doğrusu kitleler terör örgütüne yönlendirildi. Mesela 90'lı yıllarda üniversitelerde Ülkü ocakları egemendi. Alevi ve Kürt öğrencilere baskı bir yana zulüm yapıyorlardı. O dönemde pek çok üniversite öğrencisi terör örgütlerine katılıyor, o zamanki deyimle dağa çıkıyordu.
Sonra bu Ülkücü teşkilatların üniversitelerden öğrenci kaçırdığı fark edilince, etkileri zamanla zayıflatıldı. Gençleri dağa yönlendiren o faşizan baskıydı.
Devlet baskı ile düşman ettiği kitleleri sonradan açılımla kazanmaya mı çalıştı sanıyorsunuz? Yapılan şey, ölmekte olan terörü diriltme çabasıydı. Devlet de, örgüt de yeterince güçlenince düşmanlık cephesine geri dönüldü. Yetmez ama evet referandumu için Kürtlerin desteği de alındı ve sistem yeniden eski düzenine girdi.
Sadece PKK değil, DHKP-C ve diğer örgütler için de bu iddiam geçerli. 1987 yerel seçiminden sonra sola, sosyal demokrasiye saldırma işin DHKP-C'de girdi. Sabancı cinayetini üstlenen, 1996 1 Mayısında İstanbul'u darmadağın eden örgüt, neden Gezi'de yoktu? Bu örgüt neden yıllardır sessiz?
Sonra HDP, ne zaman sempati kazansa, PKK devreye giriyor. HDP ayrı, PKK ayrı ahmaklığı yapmayacağım.
Aslında siyasi partiler de bir çeşit koalisyondur. PKK-HDP içinde de yasal siyasetin kazançlarının tadını alan ve buna öncelik verenler var. Bir de mevcut savaşımsı durumdan kar edenler var.
Ve bunlar bence iktidar ve hatta devlet ile işbirliği içinde.
Zira pek çok kişi ve hatta kurum, 1984'den beri olan bu mevcut durumdan fayda sağlamakta.
Şu anda düzen bu terör durumu o kadar düzenin bir parçası oldu ki, örgütler dağılsa devlet de dağılmanın eşiğinde bir bunalım yaşar. Cezayir savaşından sonra benzer bir durumu Fransa yaşamıştı. On seneden uzun süren Cezayir savaşından dönen özel timler, sivil yaşama uyum sağlayamayıp, ülkede terör estirmişlerdi.
Cezayir, o zamanlar Cezayir'in %10'una yakını olan 1 milyon Fransız'ın yaşamasına rağmen, Fransa'ya uzaktı. Güney doğu ve doğu Anadolu ise tam içimizde.
Şu an terör örgütleri, biz savaşmayacağız ve her şeyi bırakıyoruz dese, devlet öyle bir ağır sarsıntı yaşar ki, mevcut iktidar yıkılabilir.