2 Şubat 2026 Pazartesi

ALİ EL ASGAR VE GÜNDÜZ VASSAF



Bu günde kısa bir yazı yazacağım, içimden geldi. Ülkemiz gençleri o kadar aldıkları din dersine rağmen, pek çok dini konuda cahil. Kerbela olayı, sanki özellikle öğretilmiyor gibi. Kerbela'da ölenlerden birisi, Alevi edebiyatında Ali Asker diye bilinen, Ali el Asgar yada Abdullah bin Hüseyn'dir. Peygamberin torunu Hüseyin'in, Emru'l Kays'ın kızı Rubab'dır. Kerbela'da, daha süt emen bebekken, yaklaşık altı aylıkken, okla vurulmuştur. Babası bu masumlara mı kıyacaksınız diye elleri üzerinde tutarken, okla vurulmuştur. Bin dört yüz yıl evvel öldürülen bu bebeğin, Gündüz Vassaf isimli psikolgla garip bir ilişkisini kurdum. Vassaf, 12 Eylül döneminde Boğaziçi Üniversitesindeki profesörlük görevinden istifa eder ve yurt dışına çıkar. Yazdığına göre o dönemde yeni doğan çocuğuna vatandaşlık ve kimlik çıkarma çabasındadır. Sürgün olduğu için Türk konsolosluğu ona zorluk çıkarmaktadır. O da son bir koz olarak Atatürk'le akrabalığını ortaya koyar. Bunu duyan görevlinin yelkenleri suya iner, işler kolaylaşır. Vassaf'ın, Atatürk'le öyle yakın bir akrabalığı yoktur; teyze oğlu, emmi oğlu, dayı kızı cinsinden bir yakın kuzenlik yoktur. Olay da takriben Atatürk'ün ölümünden kırk küsur yıl sonra olmuş. Buna rağmen Vassaf'ın çocuğu, sırf Atatürk'le akrabalığından ötürü, vatandaşlıktan mahrum edilmek istenmemiş, kolaylık göstermiş. O kadar uzaktan akraba ki, ben de zorlasam, Türkiye'nin gelecekteki Nobel umudu, Harward üniversitesi tıp profesörü Canan Dağdeviren'le akraba olurum. Kendisi İmranlı'nun elli küsur sene sonraki ilk CHP'li belediye başkanı Murat Açıl'ın yeğenidir ve onun desteği ile okumuştur. Bizim o tarafın insanları, uzun süre hep kendi içinden evlendiği için uğraşsam, ben de onunla o kadar akraba olurum. (Görüşürseniz selamımı söyleyin). Oysa Hazreti Hüseyin ve Yezid, hem ana, hem de baba tarafından, bayağı yakın akrabalardır. Oysa cumhuriyetin kurucu kadroları arasında akrabalık hemen hemen hiç olmadığı gibi, evlilik yolu ile de akrabalık kurmadıkları halde, birbirlerini tasfiye sürecinde, ne İslam'da peygamberin ölümünden sonra, ne Fransız, ne Bolşevik devriminden sonra olanlar gibi kanlı tasfiyeler olmamıştır. İzmir suikastı davası yada Yassıada da yargılananların pek çoğunun ailesi, devlette bürokrat, hem CHP, hem de diğer partilerden politikacı olmuştur.



Siyasal İslamcılar, Atatürkçülüğü alternatir bir din gibi gösterip, kendilerine hedef yapmaktadırlar. Haklı olduklatı taraf şudur ki, Atatürkçüler , kendi değerlerine, siyasal İslamcılar ve Tarikatlardan daha çok değer vermektedir.



30 Ocak 2026 Cuma

NASRETTİN HOCA VE ŞARKICI BERGEN



Bu olguyu şiir yapacaktım ama pek şiiere uymadı, hele de üzerine Nasrettin Hoca katılınca. Bu ikilinin özellikleri, mezarlarının anıtsallığı. Türkçe'de az bilinen yada kullanıla bir deyim vardır; Nasrettin Hocanın türbesi gibi; güvenliği zayıf olan yerler için söylenir.Hoca öldükten sonra, belki de çok sonra, Hoca'nın şanına yaraşır bir türbe yapılmış; kocaman bir kapısı, kapısında kocaman bir asma kiliti olan, ama duvarları olmayan bir anıt. Dünyanın boşluğunu ve anlamsızlığını gösteren bir anıt. Her tarafı kapalı, kapıda türbedarı olan, ahalinin mum dikip, bez bağlayıp, kurban kesip, sürekli ziyaret ettiği türbelerin aksine, bir kaç meraklısı dışında uğranılmayan bir yapı. Her sene Akşehir belediyesinin düzenlediği ve Nasrettin Hoca'nın adı ile anılan şenliklerde bile uğranmaz bu türbeye.

Diğer yandan şarkıcı Bergen'in, Mersin'in Toroslar ilçesinde, ucubeye yada modern bir anıta benzeyen kafes mezarı; o kadar ilginç ki, İnstagram'da yıllarca viral oldu. Sonra 2022'de filmi yapıldı ve film muhteşem bir gişe hasılatı yaptı. Gerçi aynı olay, yıllar önce, 1995'deAşk Ölümden Soğuktur adıyla da film yapılmıştı. 1995'deki film gerçekten kötüydü. Mezarın ilgi görme ve bu garip şeklinin sebebi, yapılma sebebiydi. Kızının katline şahit olan annesi, katili olan eski kocasının, seni mezarda bile rahat bırakmayacağım, demesiydi. Nasrettin Hoca türbesinin tam zıttı, ölümün bile  durduramadığı bir nefret. Yaşarken, kezzapla bir gözü kör edilen, yüzünün bir yarısı tahrip edilen,  hep saçının bir kısmıyla yüzünü örterek yaşamak zorunda kalan ve sonunda katledilen bir kadına, belki de sadece kadın olduğu için yapılan bir nefret saldırısının, ölüm tarafından bile durdurlamamasının anıtı; bir bahşet vesikası.

Dünya üzerindeki her erkek, kadınlara ne kadar zorbalık ettiğini görmek için, Belgin Sarılmışer'in, namı diğer Bergen'in mezarına bakmalıdır.



29 Ocak 2026 Perşembe

KENANİZM NEDİR2?NEFRET DAİRESİ



Kenanizm, belli kavram ve olgulara karşı nefret geliştirmiş, bunu da halka Atatürkçülük diye yutturmuştur. Bu nefretleri, kendi önem sırama göre yazacağım:

1)İşçi sendikası nefreti: Kenan Evren'in halkı toplayıp (zorla) yaptığı uzun mitingleri incelerseniz, en fazla sendikalara nefret kustuğunu görürsünüz. Bir sendika hiç bir grev, toplu sözleşme yada eylem yapmasa bile, üye sayısının, tesislerinin, matbaasının büyülküğüyle bile Kenan Evren'in hedefi olabiliyordu. Sanki bir suçmuş gibi, sendikanın devasa merkezinden, tesislerinden bahsediyordu. MESS başta olmak üzere, işveren sendikalarının yaptığı hiç bir şeyi eleştirmedi, sadece işçi-çalışan sendikalarını eleştirdi. Eğitim Enternasyonalinin 5 Ekim Dünya Öğretmenler günü Türkiye'de kutlamasına engel olmak için, 24 Kasım Öğretmenler günü icat edildi. Memur sendikaları yasaklandı, KESK; memurlara sendika kurmak yasakken kuruldu. İşçi sendikalarının da yetkileri budandıkça, budandı. Sendikalı işçi-çalışan sayısı her sene düştü, her sene sendikalar daha fazla işlevsizleşti. Günümüde pek çok kişi, Atatürkçülük adnına Kenanizm yapıp, sendika ve sendikal hak (grev, iş bırakma, toplu sözleşme ve benzeri eylem) düşmanlığı yapıyor.

2)Alevi ve Kürt düşmanlığı; 12 Eylül rejiminin en belirgin faaliyetleri; Alevi köylerine cami yapılması, zorunlu din dersleri ve Kürtçe'nin yasaklanmasıdır. 

Seksenlerde 40-50 milyonluk ülkede, tahminen iki milyondan fazla insan, çoğunluğu da kadın, Kürtçe'den başka dil bilmiyordu. Pqq'da yeni kurulmuş, kendine taban arıyordu. 12 Eylül bu şartları fazlasıyla verdi. Kenan Evren meşhur kart-kurt-Kürt söylemi ile koca bir toplumu tamamen red etme tavrını takındı.12 Eylülün devlet zorbalığı, insanların devletten nefret etmek için yeterliydi.Buna Kürtçe konuşma-müzik yasağı ve Esat Oktay Yıldıran gibilerin zorbalığı da eklendi.

Burada pek çok faşistin hayran olduğu Esat Oktay Yıldıran'la ilgili bir parantez açayım. Kendisi sadece insanlara eziyet eden bir psikopattı ve eline Ülkücü mahkumlar verilse, onalara da eziyet edecek birisiydi. Diyarbakır Askeri Cezaevinin iç güvenlik sorumluluğu normalde bir astsubayın üzerindeyken, yüzbaşı rütbesiyle aldığı bu işi, rezilce görevden alınarak devretti. Kendisinin işkenceciliği bir yana, en basit yönetim ilkelerini bilmemesi bile Harbiye'den mezuniyetine engel olmalıydı. Zaten devlete teslim olmuş, işbirliği yapanlara da ilkence etti. Bu yüzden devlet uzun süre pek çok Kürt topluluğundan işbirlikçi bulamadı. Kendisi öylesine bir nefret objesiydi ki, adını ve yüzünü değiştirmesine rağmen, sesinden tanındı. Öldürülmesi de yaşamı kadar ikonik oldu. Otobüste onu vuran kişi, Esat Oktay Yıldıran, sana Diyarbekir zindanından Laz Kemal'in selamı var dedi ve karısı ile oğlunun yanında ateş etti. Yıldıran'ın son sözleri, ben Esat Oktay Yıldıran değilim oldu. Bu olaydan sonra infaz ve kurşunlamalarda, birilerinin selamını söyleme modası başladı.

Alevi nefreti de, Alevi köylerine cami yapmak ve zorunlu din derslerinde bolca Alevi-Şi-Gayrı Müslim düşmanlığı yaparak arttrıldı. Aslında müfredatta yada ders kitabında çok bir şey yoktu, asıl sorun din öğretmenlerindeydi. Pek çok din öğretmeni, Aleviler aleyhine ileri-geri konuştu; bazı okullarda öğretmenler, Alevi öğrencileri, biz Sünni çocuklarla özel şeyler konuşacağız deyip, dışarı çıkardı. Bunlar öyle kişisel tavırlar değildi. Türkiye'de en garip ders, din dersleridir. Din öğretmenlerinin tavırları asla tesadüfi yada fevri değildir. Okul yöneticilerinin çoğunun din öğretmeni olması da tesadüf değildir. Din öğretmenleri en çok seminer-kurs alan öğretmenlerdir. 28. ylımı yaşadığım öğretmenlik hayatında en sinsi, kumpasçı, dedikoducu öğretmenler, din öğretmenleri oldu. Hemen hepsinin bir tarikatla doğrudan bağı vardır. Proje liselerde çalışanlar da iktidar kliğinden bir klana bağlıdır. Din dersi de içeriği en çok değişen derstir. Hatta diğer derslerin kitabının kapağı değişir, içeriği değişmez; din dersinde kapak değişmez diye laf vardır. Seksenlerde din dersi, haftada bir saatti. Sonra ikiye çıktı, siyer şu bu derken bazı liseler, imam hatip kadar din dersi alıyor. Her nesilde de din dersi artıyor. Bu da tesadüf değil. Bu dersin amacı, gençliği sağcı yapmak ve Alevileri asimile etmekti.  Kenan Evren'in, boğacaksan solu, yetiştireceksin sofu dediği rivayet edilmiştir. Halkı sağcı yapmakta başarılı oldu. Ben üç ayrı imam hatip lisesinde ders verdim. Pek çok öğretmen  arkadaşım imam hatipliydi ve pek çok da imam hatipli tanıdım. İmam hatipliler, diğer insanlara göre daha dindar yada daha imanlı değiller; daha sağcılar; zira eğitimleri buna göre planlanmış. Bu din eğitimi, seksenler ve doksanlar boyunca Alevi gençler arasında Ateizm'in yayılmasına sebep oldu. Devlet buna aldırmadı, Alevleri zaten Müslümandan da saymıyordu. Sonra doksanlarda Kürtler, son on yıldır da Tengricilik adı altında milliyetçi Türkler dinsiz (Agnostik-Deist vs) oldu. Sık sık okul değiştiren bir öğretmen olarak gözlemim, imam hatipleri bir kenara koyarsak, din dersi arttıkça, dinsizliğin artması; hatta bazı eğitim araştırmacılarına göre imam hatipliler arasında da dinsizlik artmaktadır. Bunun sebebi dersin kuruluş amacıdır; bu amaç Hanedi-Sünniliğin üstünlüğü ideolojisini benimsemiş nesiller yetiştirmektir. Kendisini üstün zümreden görmeyenlerde, dersten nefret etmektedir. Son yıllarda Arap toplumu üstünlüğü verildikçe, Türk milliyetçileri de dinden uzaklaşmaktadır.

Alevilere baskılar sadece din dersleri değildi. Darbe olduğunda Maraş katliamı olalı 2 takvim yılı olmamış (Aralık 1978), Çorum katliamı ise  üç aydan daha kısa bir zaman (1980 Temmuz) önceydi. Darbe rejimi  özellikle Maraş'taki Alevi köylülerini evlerini terk etmesi ve göç etmesi için zorbaladı. Kamuda Alevi memurlar, işçiler, çeşitli bahanelerle işten çıkarıldı. Aleviler itinayla fişlendi. Kürtlere karşı, kart-kurt-Kürt inkarına benzer bir inkar siyaseti düzenlendi. Diyanet memuru ve sosyoloji doçenti Abdülkadir Sezgin, 1990 yılında, doçentlik tezi ile devletin inkar tezini yazdı. Sezgin'in, Hacı Bektaş-ı Veli ve Bektaşilik adlı kitabına göre Alevilik, Bektaşilikti  ve Bektaşilik de Sünniliğin, hatta Hanefiliğin içinde bir tarikattı. Bu gün Cemevleri başkanlığının kültür bakanlığına bağlı olması, bu tezin sonucudur.

Alevi ve Kürt düşmanlığı demişken, hem Kürt, hem Alevi olan ve Alevilerin çoğunluk olduğu tek il olan Tunceli'de, Kenanizmden çok çekti. Kenan Evren'in karısı Sekine Evren'in, Tertele sonrasında memurlara besleme verilen kız çocuklarından olduğu iddiası çok ortalıkta dolaştı. O zamanın gazetelerinde yazılanlara göre Sekine Evren, gece tırnak kesmemek gibi Dersimlilere ait pek çok batıl itikada halen inanıyormuş. Sekine hamım, 1982'de öldü ve yerini resmen şarkıcı Emel Sayın aldı. Sayın, Türkiye'nin ilk resmi metresi oldu, resmi davetlerde Evren'in eşi muamelesi gördü. Kendisi defalarca evlenip, boşanmış ve her kocasını da aldatmış biriydi. Evren'le beraber bir altın çağ yaşadı. Dönemin tek kanallı TRT'si sadece milli takımın maçları, Kenan Evren'in konuşmaları ve Emel Sayın'ın konserlerini renkli yayımlar. Sonra Emel Sayın'ın Yeşilçam filmleri de yararlanacaktır bu renkli yayın ayrıcalığından. 12 Eylül 2010, yetmez ama evet referandumunun darbe cuntasını yargılayacağına inanmadım çünkü Emel Sayın ve onun resmi metresliği o zaman da, şimdi de hiç konuşulmadı. Netekim 12 Eylül generalleri yada diğer subayları yargılanmadı, askeri tören ve askeri tabutla gömüldü.

Alevilere zorbalığın diğer bir sonucu Parti -Cephe başta olmak üzere sol örgütlerin, doksanların sonuna kadar Türkiye'de etkin oldu. 1996 bir Mayısında İstanbul'u birbirine kattılar; Sabancı suikasti gibi sansasyonel cinayetler işlediler. 2002 Hayata Dönüş operasyonlarına kadar etkindiler. PKK'da, kuruluş yılında pek çok Alevi militan edindi.

3)Öztürkçe kelimeler: Kenan Evren, Atatürk'ün sadece elbiselerine hayran, sadece kıyafet devriminden yanaydı. Bir yerlere Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün isimlerinden birini veriyor, Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılı olan 1981 hunharca kutlanıyordu. Buna karşılık Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kapatılıp, öz Türkçe kelimelere savaş açılıyor, bunlar yerine ihtiyarların bile unuttuğu Osmanlıca kelimeler kullanılıyordu. Bunun içinde ders kitapları, üniversite dersleri, resmi belgeler ve TRT kullanılıyordu. İlginç bir şekilde bu kelimeler arasında Kenan Evren'in soy adı vardı ve onunla Kenan Kainat diye dalga geçiliyordu. 1990'da ilk özel televizyon kanalı Star 1 ve ardından illegal de olsa özel radyo ve televizyon kanalları kurulunca,  devletin Osmanlıca kelime sevdası da bitti.

4)Kitap-Dergi-Gazete: Seksenli yıllarda tek kanallı televizyonumuz akşam saat 19.00 yada 20.00'da başlar, saat 24.00 'da biterdi. Sık sık arıza yapar, halka necefli maşrafa fotoğrafı izletirdi.  Dört yada beş saatlik yayınının yarım saati haber bülteni olur, son on beş dakikasında yasa dışı sol örgütler ve örgütsel dökümanlar sergilenirdi. Bu dökümanlar da yasal kitap, gazete ve dergilerdi. Bu tavır sadece televizyon yayınlarından ibaret değidli. Kitapçılar, sahaflar sık sık basılır, yasaklı kitap aranırdı. Ankara, Zafer çarşısında, çarşıyı dolaşanların yada alış-veriş edenlerin de çantası ve üzeri aranırdı. Kitap yayıncısı İlhan Erdost, Mamak'da, dövüle dövüle öldürüldü. Kitap satışları dibe vurdu, pek çok kitabın ilk baskısı iki bin bile değildi. Okullarda bile sık sık kütüphanelerden kitap toplanıp, hurda kağıda gidiyordu. Doksanların başlarında bile, Türkiye'deki kitapların üçte biri Ankara'da satılıyordu. Üstelik pek çok yayın evi, 1982'de sadece yirmi sekiz yayın evi ve beş yazarla, The Marmara otelinin altında beş yüz metre kare alanda başlayan TÜYAP İstanbul kitap fuarında, tüm yıl sattığından daha fazla kitap satıyordu. 1989 yılında, Emin Çölaşan'ın yazdığı Turgut Nereden Koşuyor kitabı, ortaya çıkardığı sıkandallar kadar, o dönem için anormal satışı ve Çölaşan'ın kazandığı telif geliri ile de çok konuşulmuştu. (2025 Ocak ayı itibarıyla Ekşisözlükte yazılanların aksine hiç yasaklanmadı, bir kaç ay sonra Özal ailesi, kitaba dava açtı, telif gelirini de istedi. Özal ailesinin bu tavrı, kitabın gelirine göz koyduğu şeklinde yorumlandı. Çölaşan davayı kazandı ve kitabın yazın-yayım ve dava süreçlerini anlatan, Turgut'un Seriveni diye başka bir kitap yazdı.) Dünyada kitap fuarları genelde tanıtım odaklıdır, Türkiye'de ise bu krizlerin hatırası olarak satış odaklıdır.

İlginç olansa, 12 Eylül,  cumhuriyet tarihinin en büyük okuma-yazma öğretme kampanyası başlattı. O yıllarda Türkiye'de kadınlarda okuma-yazma oranı %70'ler civarındaydı ve kırk yaş üstü kadınların çoğunun okuma-yazması yoktu. Milyonlarca yaşlı insan, ilkokullarda ve halk eğitim merkezlerindeki gece kurslarında okuma-yazma öğrendi. O dönemin iklimi gereği öğretmenler de pek kitap okumuyor, öğrencilere tabelaları okuasını tavsiye ediyordu. Bu üzden bizim nesil tabelaları ve bilboardları falan okur.

5)Atatürk'ün kurduğu kurumlar: Dil, Tarih, Coğrafya fakültesi, Mülkiye Mektebi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve aklıma gelmeyen, unuttuğum pek çok kurum, 12 Eylül ve devamı Turgut Özal döneminde, özerklikleri yıpratıldı, itibarları zedelendi. Türk Hava Kurumu'nun kurban postu tekeli kaldırıldı ve Süleymancılar başta olmak üzere tarikatların kaçak kurban toplamaları yasallaştı. Üniversitelerin özerkliği yıkılıp, Yüksek  Öğretim Kurumu denen garabet kurumdu. Bu kurumlar, emekli generaller, albaylar, diğer subaylar ve yakınlarına arpalık oldu ve yağmalanarak zarar edilmesi sağlandı. (Yağmalanma, başka bir yazının tek başına konusu)





27 Ocak 2026 Salı

ASIL SARSINTI ENKAZ KALKTIKTAN SONRA



 Bu büyük depremin siyasi sonuçları da büyük olacacak. Bu büyüklüğün tek sebebi, yıkımın büyüklüğü ve müdahalenin küçüklüğü değil; halka karşı tavrın da küçüklüğünden. Reis ve bakanlarının yüzünde hiç bur yok. Hele reiste sadece öfke ve nefret var. Yüz ifadesi, filmlerde ve çizgi romanlardaki kötü adam karakterlerinin, karikatürize yüz ifadesi gibi. Normal zamanda o yüz ifadesiyle karikatürünü çizze dava açabilir. Üstelik o yüz ifadesi, Mesut Yılmaz'ın çok fazla poker oynadığı için yüzüne yapışan pokerface ifadesi gibi, bu nefret ifadesi de kaç gündür yüzüne yapışmış. Hem o, hem de bakanları (ve diğer şukerası) depremzedelere karşı bir nefret duygusu içinde. Depremzedelere ve halka sürekli parmak sallıyorlar. Olağan üstü hali de, olası depremzede isyanı için ilan etmiş durumdalar. 

Oysa bölgenin dindar, sağcı ve Sünni halkına öyle copla, tomayla falan giremezsiniz. Beyaz Sarayı basan Trump yanlılarından bir kaç tanesi öldü ama o kalabalık kongreyi bastı ve işden'ın makam odasına kadar girdi. Zencileri kımıldadığında vuran Amerikan polisi, CIA, FBI ve benzeri güvenlik örgütleri, beyaz ve sağcı kalabalığa gık diyemedi.Bu şehirlerden Kahramanmaraş'ın ve Malatya'nın halkı, 1978 Aralık ayında binlerce Aleviyi öldürdü ve on binlercesini yurdundan sürdü. Sağın kemik kitlesidir bu halk ve bu halka dokunduğunuz anda siyasette sağ- mağ kalmaz.

Halkın şu anki öfkesi, daha buzdağının görünen ucu değildir. Yandaş gazeteler bir yılda eski haline gelir diyor ama ben bu iktidarın, iktidarda kalırsa, bir yılda enkazın harfiyatını bile kaldıracağını sanmıyorum. Depremin ilk on günü ya da iki haftası, herkes depremzededir (en azından bölge dışına çıkmamışsa.) Beklentileri, yakınlarının enkaz altından çıkması, çadır ya da konteynere girerek, soğuktan kurtulmak. Bu yüzden şu anki öfkeleri kontrol edilebilir yada tahammül edilebilir durumda. Daha sonra normal hayata, sıcak eve, gündelik işlere dönmek istediklerinde ve bu istikleri gerçekleşmediğinde öfkeleri katlanacak. Buna bir de depremin yaratacağı ekonomik krizi eklemeli. Yıkılan yapılar, yapıların molozlarının kaldırılması bir yana, susan makinalar, kapanan iş yerleri ve önümüzdeki bahar sürülmeyecek tarlaların da bu zararlara zarar ekleyeceği gerçektir. Öğrenci yurtlarına birileri yerleşsin diye kapanan üniversiteler de, iktisadi durgunluğu arttıracaktır.

Toplumsal patlamalar, depremler gibidir. Aradan zaman geçtikçe daha çok enerji birikir ve daha çok yıkım yaratır. 12 Eylül rejimi halkı sindirdi ve uzun zamandır ülkede bir sosyal patlama olmadı. Gezi ya da Rojova patırtısı, patlama değildi, siboptan gaz çıkışıydı. Belki pırt diye değil de, şöyle zart diye bir gaz kaçışıydı ama patlama değildi. Hatta enerji harcaması yaparak, olası bir patlamanın da ötelenmesini sağladı. Bu ülke uzun süredir sindirildiği için, patlamanın ne olduğunu bilmiyor daha. Kazakistan'da halk, ünlü Japon bir mimara yaptırılan tuhaf şekilli binayı yaktı, Kırgızistan'da karakollar, içindeki polis ve askerlerle beraber yakıldı. Sri Lanka'da devlet başkanının konutuna girildi. İran'da olanları saymıyorum bile. Buralarda Sri Lanka hariç halen iktdarlar ayakta. Orta Asya'da, Rusya'nın tehdidi var, bakın, Rusya yanlısı iktidarları indirirseniz, Gürcistan ve Ukrayna'nın başına gelenler, sizin başınıza gelir tehditi var. İran'da başörtüsü yasağı fiilen ortadan kalktı, mollaların da eski saygınlığı yok. Bu ülkelerin büyük sosyal patlamalara karşı tecrübeleri var.

Ülkemizde ise yıllardır ülke sağ-sol diye bölünüp, sol küçümsendi ve aşağılandı. Hemen hemen her isyan, sola bağlandı. Sağ da artık memnun değil. Daha yeni kurulan İyi partinin atılmı da bunu gösteriyor.

Son olarak, göçmenlere karşı ırkçılık ve göçmen düşmanlığı da, ciddi sorun olan yağma olayları ile ivme kazandı. Afganlar ve Suriyelilere karşı, o da ucuz emek kaynağı olduklarından dolayı, olan az bir sempati de yok oldu gitti. Yabancılara mülk satışı yüzünden pahallanan konutlar da bu öfkeyi arttırmak bir yana, azdıracak.

Bütün bu sorunlarda tek adam iktidarımız şu ana kadar ne kadar başarılı olduysa, daha az başarılı olacak. Çünkü kriz yönetimi, gömleğin yanlış ya da doğru iliklenen ilk düğmesi gibidir.

(Bu yazıyı 2023 temmuzunda yazmış ama nedense yayımlamamışım, şimdi yayımlamaya karar verdim.


23 Ocak 2026 Cuma

DURGUN İKTİDARIN ÇÜRÜTMESİ VE YIKIMI

 


Pek çok yöneticinin övüncü, çok uzun zamandır o koltukta olmasıdır. Belli bir yılsan sonra konuşmaya, ben buranın şu kadar yılıdır başkanıyım-müdürüyüm diye başlar. Bazı liderleri de iktidarda uzun süre kalmasıyla överler. Bunu Maduro ve Hugo Chavez'i eleştireceğim yazıda yazacaktım ama sonra ayrıca bir yazı olması gerektiğini anladım. Pek çok kere sorun, o kişinin iktidarda uzun süre kalması, iktidarı ve makamı durgunlaştırmasıdır. Durgunlaşan iktidar, sabitlenen, hatta kastlaşan sınıflandırma yaratır. İnsanları yıkna yoksulluk değil, yoksulluktan kurtulamamadır. Prolereya yoksullardan değil, yoksulluktan kurtulma umudu tükenmiş olan insanlardan oluşur. Tek adamın uzun süre sürdüğü ve iktidar değişiminin zor olduğu rejimler,  insanların sınıf atlamasının zor olduğu, yoksulluktan kurtulamadığı rejimlerdir. Ülke, doğal kaynaklar yönünden zenginse, pek çok insan, yeteneğini geliştiremediği yada gösteremediği düşüncesiyle hayal kırıklığına uğrar, kendisini eksik hisseder. Uzun süre iktidarın değişmediği ülkeler genelde dikta rejmidir ve liyakate pek bakılmaz. Bakılsa bile birilerine yeteneklerinizi her zaman yazılı yada uygulamalı sınavlarla gösteremezsiniz. Birilerini tanımanız gerekir.

Toplumlarda eşitlik biraz da sirkülsayonla, belli mevkilerin el değiştirmesi ve sınıflar arası sirkülasyonla olur. Makamların uzun süre işgal, beklediği mevkiye gelemeyen pek çok kişinin mesleğinden, kurumundan veya ülkesinden vazgeçmesine sebep olur. Pek çok Rus'un ve Türk'ün yurt dışına çıkmada temel nedeni budur. Uzun iktidarlardan sonra ülkelerin kriz ve çöküş yaşamasının sebebi budur. Osmanlıda da. özellikle duraklama ve gerileme dönemlerinde, padişahların yirminci yılından sonra huzursuzluklar başlamış.

Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam adlı kitabınca, CHP'nin 1950 seçimleri yenilgisini, antik Atina şehrinde, Aristides olayı ile açıklamıştı. Aristides, defalarca seçilmiş iyi biri olduğu halde, halk yeni birini görmek için Aristides'in adını sürgün edilecekler çanağına atılmıştı. Kitabı okuduğum zaman, Aydemir'in fazla İnönücü bulmuştum. Yıllar sonra haklı olduğunu anladım. Mark Twein'e atfedilen ve muhtemelen bir komedyene ait olan bir sözün dediği gibi:

Siyasetçiler, bebek bezleri gibidir. Malum sebeplerden sık sık değiştirilmelidir.


20 Ocak 2026 Salı

KENANİZM NEDİR-1?ATATÜRKÇÜLÜK DEĞİLDİR.



12 Eylül 1980 darbesi ve uygulamalarına, cuntanın liderine ithafen Kenanizm diyeceğim. Kenanist uygulumaların bazıları halen devam ediyor, bazılarının da etkisi devam ediyor. Daha net anlaşılması için maddelere ayırdım.

1)Gardrop Atatürkçülüğü: Bu kelimeyi o dönem bir gazeteci kullanmıştı. O dönemde Kenan Evren ve konsey üyelerinin etkisiyle, Atatürk'ün tarzı bedene tam oturan kılasik takım elbiseler moda olmuştu. Kadınlarda da tayyör denen etek-ceketler yaygınlaşmıştı. Günümüde abiyelik dediğimiz gece kıyafetlerinde ise Osmanlı esintisi adı altında Levni'nin minyatürlerinden fırlama, Osmanlı dönemi desenli ve bol dekolteli elbiseler modaydı. Gardrop Atatürkçülüğü, sadece kılık-kıyafetle sınırlı bir olay değildi, dekorasyonu, konuşma tarzı ve pek çok şeyde Atatürkçülüğü göze sokmaktı. Her odaya Atatürk portresi, her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykeli dikmek, her derse Atatürkçülük konusu eklemek, konuşmalara Atatürk'ün bir kaç sözünü eklemek gibi eylemleri de içeriyordu. 12 Eylül veya askeri darbe denilince akla Atatürkçülük gelmesinin sebebi budur. Tüm dünyada 5 Ekimde kutlanan dünya öğretmenler günü,  Atatürkçülük bahanesi ile 24 Kasım'a alındı.

Gardrop Atatürkçülüğünün günümüzde garip etkileri devam ediyor. Seksenlerde her dükkanda Atatürk portresi vardı, doksanlarla beraber azalarak, yok oldu. Doksanların sonlarına doğru, Kenan Doğulu'nun 10. yıl marşı patladı, insanlar su içer gibi onuncu yıl marşını ve İstiklal marşını okumaya başladı. Gene o yıllarda Atatürk rozetleri modası yayıldı. 17-25 Aralık 2013 operasyonlarından ve Gezi isyanından  sonra yavaş yavaş gençlerin gittiği kafe, pastane gibi mekanlarda Atatürk portreleri, Atatürk imzalı dövme, Atatürk resimli elbise giyme modaları yayıldı. Ben de yaz tatilini Atatürk resimli tiörtlerle geçiriyorum.

2)TÜSİADCILIK; 12 Eylül darbe rejiminin gerçek sahibi TÜSİAD'dır. 12 Eylül rejimi, işçilere ne kadar düşmansa, işveren o kadar dosttu. Zaten generaller ve çocukları, TÜSİAD şirketlerinde yönetim kurulu üysei ve yönetici oldu.  Anayasa dahil, her türlü yasanın hazırlanmasında, TÜSİAD hazır ve nazırdı. Hem TRT, hem de dönemin gazeteleri, TÜSİAD üyelerini, Koç ve Sabancı ailelerini kahraman ilan etti. Sakıp Sabancı, bir medya şovmeni oldu, ha bire işte hayatım şovu yapıyordu. O dönemin ünlü bir iş insanı olan Halit Narin, bu ilişkiyi açık açık söylüyordu; bu güne kadar biz ağladık, işçiler gülmüştü, bundan sonra bir güleceğiz, işçiler ağlayacak, diyordu. Gerçekten de böyle oldu.Ülkemizde işçiler halen ağlıyor, bunu bir sonraki yazıda, sendika düşmanlığını da ayrıca anlatacağız. 12 Eylülcülerin TÜSİAD aşkı, Cem Yılmaz'ın bir ara moda ettiği tabirler duygusaldı. Pek çoğu TÜSİAD şirketleri, pek çoğu özelleştirilmemiş Kamu İktisadi Teşebbüslerinde ve bankalarda, yönetim kurulu üyeliği (şirket çalışanları bunlara, çok fazla iş verilmemesinden dolayı lastik damga diyordu) başta olmak üzere yüksek maaşlı il ve hatta ortaklıklarda bulundular. Ortaklar kar edilsin diye o zamanlar devlete ait olan Petrol Ofisi istasyonları topluca Kale Bodur marka fayanslarla döşendi. Orgeneral Tahsin Şahinkaya'nın adı, dünyanın en zengin on generalinden biri olarak dolaşıyırdu. Şahinkaya daha albayken Bodur aile ile işbirliğindeydi ve ailenin dünürüydü. Bu dönemde, şimdilerde kapanan Devlet Planlama Kurumu, bolca teşvik kredisi dağıttı. İşçilerin grevleri, kamu güvenliği ile yasaklanır yada ertelenirken, teşvik kredileriyle kurulan fabrikalar, hiç engel  olmaksızın Bulgaristan, Romanya, Mısır, Fas gibi ülkelere taşındı.

3)Japon hayranlığı: Japonlar dünya çapında pek sevilen bir millet değildir. İnparatorluk olup, bir yerleri işgal ettikleri, 1895 (Çin'i savaşta yenmeleri ve bu gün Tayvan devletinin kurulduğu Formoza adasını işgalleri ile bu süreci başlatıyorum ben.) -1945 arası dönemde çok zalim ve zorba olmaları. O kadar ki, sadece bir yıl kadar egemen oldukları Filipin adalarında, adayı dört yüz yıl yöneten ve sömüren Amerikalılar ve İspanyollardan daha çok nefret ediliyorlar. Türkler ise, 1904-5 savaşında Rusları yenmelerinden itibaren Japonlara sempati duymaya başlamış, yüz yıllardır yenemediği Rusya'ya karşı, kendine bir müttefik olarak görmüştür. Seksenlerde ise, hem Japonya'nın, hem de 12 Eylül rejiminin özel gayretleri ile Japonya, Türklere rol model olarak sunuldu. Barış Manço'nun Japonya turnesi, Kemal Sunal'ın Japon İşi filmi, siyonoakrilat adlı yapıştırıcının Japon yapıştırıcı olarak piyasaya sürülmesi gibi şeylerin beraber olması tesadüf değildi. Japonya, Türklkerin önüne hem muhafazakar,, geneneksel, sağcı ve hatta Faşist, hem de kalkınmış, sanayileşmiş bir ülke modeli olarak sunuldu.

17 Ocak 2026 Cumartesi

KÜRT SORUNU VE ATATÜRKÇÜLÜK



Bazı konularda konuşmak zordur. Ben de bir deli cesaretiyle yazmaya çalışıyorum. İmanuel Kant'ın öğüdünü tutuyorum, kendi aklımla düşünmeye cür'et ediyorum.
En başta ülkenin en büyük iki azınlığını (Aleviler ve Kürtler), Türk milliyetçiliğine, özellikle de milliyetçi partiye   nasıl düşman oldu sorusunu  Atatürkçüler kendisine sormalı. Milliyetçi partiler sormuyor, zira onlar kendileri yaptı. MHP, bambaşka bir yazı konusu.
Önce Kürtlerden bahsedeceğim. Ben de bir Kürdüm, her ne kadar Kürtçe bilmiyorsam ve asilime olmuş da olsam, gerçeği değiştiremem. Pek çok kişinin de anadili Kürtçe ve onları asimileye zorlanamayacağı  gibi teşvik de edilemez; asimile olmak istiyorsa da engellenemez ki görüleceği üzere asimile olmak isteyen de yok gibi.
Devlet de halkını asimile etmek ya da asimilasyonunu engellemek istememeli. Asimilasyona zorlamak kültür faşizmi, asimilasyonu engellemeye çalışmak da dışlamaktır. (Hitler'in Yahudilerin Almanlarla evlenmesini yasaklaması ve bir süre sonra Almanların bir kaç nesil geriden Yahudiliğini araştırması gibi.)
Bu konuyu önce bir analizlerimizi edip, sorunu adım adım çözmeye veya çözüm önerilerimizi sunmaya çalışalım.
En başta ideolojiyi yeniden şekillendirip, Bulgaristan'ın düştüğü hataya düşmemeliyiz.
İkinci olarak bu sorunun kaynağına bakalım. MHP, Ülkü Ocakları ya da 1965-1971 arasındaki genel ismiyle Komandolar'ın içinde bolca Kürt vardı.  Zira Ülkücülüğün başlangıcı her faşist oluşum gibi antikomünizmdi.
Hatta babamın dediğine göre (bölgede kamyonculuk yapıyordu) 12 Eylül öncesinde, 1977-80 arasında Elazığ, Bingöl, Bitlis, Van ve Ağrı'nın her ilçesinde Ülkü ocağı varmış. 12 Eylül öncesi kaynaklara baktığımızda MHP'nin Kürt karşıtı oluşunun 1971, yani 12 Mart muhtırasından sonra yavaş yavaş geliştiğini görürüz.
Azınlık isyanı ve faşizm, iki ucu boklu bir değnektir ve mümkün olduğunca iki ucu da aynı anda temizlenmelidir.
Bunu çok uçuk bir komplo teorisi olarak görebilirsiniz. Öyleyse şu son sözde açılım döneminden öncesine bir bakalım. Örgüt Eruh ve Şırnak karakol baskınlarını yaptığı gün, dönemin başbakanı Turgut Özal ne yaptı? Tüm gün havuzdan çıkmadı, tatilini yarıda kesmedi. Bu örgüt büyürken yıllarca, bunlar bir avuç baldırı çıplaktır edebiyatı yapıldı.
Sonra 33 silahsız erin şehit olmasına sebep olan o yalancı ateşkesi ne çabuk unuttuk da, çözüm sürecine kandık.
Gerçek şu ki, PKK'da, MHP kadar sistemin bir parçasıdır ve her ikisini de NATO kurmuştur. Hatta DHKP-C bile öyledir. Çünkü illegal yapı olmadan legal-yarı legal oluşumlara ihtiyaç olmaz. Çözüm sürecinin tek amacı PKK'yı yeniden canlandırmaktı.
Çok solcu grupların yetmez ama evetçi tavırları buna delildir. Yıllarca bazı Marksist-Leninist klasikleri fotokopi çekercesine kopyalayarak bunu saklama çabasındadırlar. HDP'nin de yetmez ama evet referandumuna, sözde boykotla desteği bir yana, gezi de darbeyi görmesini de unutmayalım.
12 Eylül darbesinden hemen önce, illegal sol örgütlerin parçalanışında da hızlanmalar oldu. Özellikle en kalabalığı olan Dev-Yol, birden bire İstanbul lideri Dursun Karataş önderliğinde parçalandı ve içinden Dev-Sol çıktı. Üstelik bu ayrışma son derece sancılıydı ve kırk milyonluk Türkiye'de Dev-Yol'un yarım milyon civarı taraftarı vardı.
Derken 12 Eylül geldi, Karataş kadın kılığında hastaneden çıktı. 12 Eylüle giderken illegal sol örgütler, polislerin, istihbaratçıların bile hayret edeceği bir sür'atle parçalanmaya başladı. Çünkü darbe yaklaşıyordu.
Lakin Dev Sol yıkılmadı, iç savaş yaşayıp, adını değiştirdi (DHKP-C). Çünkü aslında sistemin bir parçası olarak kurulmuştu, tıpkı PKK gibi.
Bütün bu terörden, devlet destekli  sağcı terörle aynı anda bitirmeliyiz. Bunu yaparken de kendi halkımızı küstürmemeliyiz.