19 Şubat 2026 Perşembe

15 TEMMUZ'UN UNUTTURULMAK İSTENMESİ



 İktidarın iki de bir edebiyatını yaptığı 15 temmuz darbe girişimi iki noktadan unutturulmaya çalışılıyor. İlki malum darbeyi yapan grubu nasıl besleyip büyüttüklerini unutturmaya çalışıyorlar. Bu sadece 18 yıldır ülkeyi yöneten parti ve onunla el ele, diz dize olan parti başkanının değil, tüm Türk sağının ve sağcılarla işbirliği yapanları problemi. Sağcı politikacılar ve onların solcu görünümlü işbirlikçileri, bu örgütün sanki 17 aralıkta birden bire çıkmış, 15 temmuzda da darbe yapmaya kalkmış gibi göstermeye çalışıyor. Oysa bırakın Fetö'yü, Sait-i Kürdi (Aslına uzun süre bu ad ile yazmıştır, alay için böyle demiyorum)'yi bile okusanız, aynı sinsilik ve ülkeyi darbe ile ele geçirme çabasını görürsünüz. 

Mesele başkentte, önceki büyükşehir belediye başkanının, tam genel kurmay kavşağına  koyduğu ve yeni başkan tarafından kaldırılan kol saati heykelleri, saat kaçı gösteriyor ve bu saatin hangi saat olduğuna dikkat ettiniz mi? O saat kaldırılmadan önce, bir yüzünde saat dokuzu çeyrek geçeyi gösteriyordu, yani 15 temmuzda Boğaziçi köprüsünün kapandığı saati, darbenin başlangıç saatini gösteriyor.

Gelelim asıl unutturulmak istenenlere, darbenin davalarına. Özellikle Akıncı üssü davası, pek çok dava ile karıştırıldı, uzatıldıkça da uzatılıyor. Basında da kimse davalarla ilgilenmiyor, ilgilenenler Müyesser Yıldır, Barış Terkoğlu ve bir kaç Odatv'li. Odatv ve Cumhuriyet gazetesi bile davalara öyle sayfalarını ayırmıyor.

Acı gerçek, toplumda pek çok muhalif ya da muhalif sandığımız kişinin bu örgütlenme ile bağlantısının olduğudur. Çünkü bu örgüt o ağlak, sümüklü eski imam tarafından kurulmadığı gibi, onun etrafında toplanan İzmirli muhafazakar esnaf tarafından da kurulmadı. O sümüklü imamın düşünceleri zerre kadar orijinal değildi. Kendisi birebir Said-i Nursi'yi tekrarlamıştır. Diğer Nurcu (Yazıcı-Kırıkıncı Hocacı-Yeni Asyacı vs) çok farklı değildir.

15 Temmuzda olan, aynı örgütlenme içi bir kavgadır ve daha bitmemiştir. Her kavgada olduğu gibi alt rütbeliler daha kolay harcanmaktadır. Bu yüzden alt sınıflar halen iktidarın değişmesinden korkmakla beraber, bu korkunun sebebi, iktidara CHP ya da başka bir muhalif parti-oluşumun iktidara gelecek olması değil, bu değişim sırasında oluşacak kargaşalıktır. İktidarın tabanını boşalması da bunu göstermektedir. Ülkü ocakları artık doksanlar ve daha öncesinde olduğu gibi gençlerle dolup, taşmıyor. İsmail Ağa cemaatinin, 28 Şubatta bile girilemeyen Çarşamba mahallesini kaybetmeye başladı. Balat kafeleri, mahallenin ortasına kadar geldi. Pek çok kişi mahalledeki evini satıyor ve İstanbul'un başka mahallelerine taşınıyor. Sadece Çarşamba değil, tarikatların benzeri yapıların tabanları  hızla dağılıyor. 

Bu dağılmanın bir nedeni de olası yeni bir 15 Temmuzda (sadece askeri darbe ya da 17-15 Aralık benzeri soruşturmalar değil, başka türlü iktidar içi kavgalarda) harcanmak istemiyor. İktidarın büyük bir özenle hazırladığı bölünmüş baro ve oda yasasına rağmen, iki bin avukatı bile toplayamaması da bu yüzden.

Fetö'ün TÜSİAD'ı TURKSON'un iş adamlarının pek çoğu serbest bırakıldığı gibi, servetlerine de yavaş yavaş kavuşuyor. Pek çok subay birer ikişer, tutuksuz yargı adı altında arka kapıdan çıkarılmakta. Buna karşın çocuklarını özel okula-dershaneye gönderenler ve acemi erler halen tutuklu.

Bu davaların takibi önemli, sonra iktidar bunu kullanıyor. Kumpas davaları için toplu imza veren aydınlar, 15 temmuz davasına susuyor. Yetmez ama referandumundan sonra darbe dönemi sıkı yönetim yasalarının kalkacağı söyledi ve işe 27 mayıs darbesinden başladın, sonra devamı gelmedi. Yetmez ama korosu olayı takip etmedi, tıpkı 15 temmuz davalarını takip etmediği gibi. 12 mart ve 12 eylülün sıkı yönetim yasaları halen geçerli.

e.

18 Şubat 2026 Çarşamba

SOSYAL MEDYA İÇİN ARTIK ÇOK GEÇ BAŞKANIM



Sayın Cumhurbaşkanım;
Z kuşağı denen ergenlerin dislike eylemi sinirlerinizi çok bozdu. Siz de hayırcıların karıları helaldir ve muhalif onlarca kadına tehdit ve aşağılanmasına rağmen aklınıza gelmeyen sosyal medya sansürü, dislike ve kızınıza karşı iğrenç bir paylaşımdan sonra aklınıza geldi.
Aslında daha önce de gelmişti.Hatırlar mısın Gezi zamanı nasıl da kükremiştin, tivitır, mivitır, hakkından geleceğiz diye. Gelemediniz, gene gelemeyeceksiniz.
Sosyal medyayı terör saldırılarından sonra yavaşlatmak aklınıza nereden geldi? Sonra bir süre internet biraz yavaşlar gibi olunca halk korkuyla telaşlandı.
Şimdi yasal temsilci ve düzenleme adı altında sansür koymaya çalışıyorsunuz, gene (hakkından) gelemeyeceksiniz. Sizden öncekilerden bazı örnekler vereceğim.
Fatih'in matbaayı yasaklama sebebini hattatlar odasını baskısı olduğu iddiası, 1. Dünya savaşında Almanlar yenildiği için yenilmiş sayılmamız iddiası kadar komiktir. Sebebi yeni fikirlerin Osmanlı'da, özellikle de Müslümanlar arasında yayılmasını engellemekti. Hurufileri cami avlusunda diri diri yakan (Profesör Emre Kongar sık sık bahseder bu durumdan) Fatih, yeni fikirlerin ve mezheplerin ülkeye tehlikesini biliyordu muhtemelen.
Oysa bu icat çıkmıştı bir kere ve dünyaya yayılan bir icada karşı çıkılmamalıydı. Bu icat Protestanlığın yayılıp, Avrupa mezhep birliğini bozdu ama Avrupa'nın bilimini ve teknolojisini de geliştirdi.
Osmanlıda ve İslam dünyasında okuma-yazmanın ve kitap okuma oranlarının düşük olması çok da tesadüf değil. Okuması kıt olanları yönetmek daha kolay.
Osmanlının matbaa ile kavgası son nefesine kadar bitmedi. Özellikle o çok övündüğünüz Abdülhamit devri, sansürlerle, yazar ve çizerlerin  yargılanması, asılması ve sürgünleriyle geçti. Avrupa bilimde, felsefede dev adımlar atarken, Osmanlı gazete ve dergilerde burun (eğri burnundan dolayı alıngandır) ve Yıldız (Yıldız sarayından dolayı) gibi kelimelerin peşine düşmüştü. Avrupa dev fabrikalar yaparken, Osmanlı dev saraylar yapıyordu. (Saltanatın 6 sarayın son 4 tanesi, son yüz yılında yapılmıştı)
Bir süre sonra Jöntürk denen muhalifler, yurt dışında gazete çıkardığında Abdülhamit'in polisleri bu gazetelerinde peşindeydi. Postadan gelen mektuplar, kargolar hep kontrol altındaydı ama bu işinde bir aması vardı. Kapitülasyonlar sebebiyle Avrupa ülkelerinin belli şehirlerde kendi postaneleri vardı ve Jönler gazete ve dergilerini buradan ülkeye sokuyorlardı.
Halide Edip Adıvar, Sinekli Bakkal romanında anlattığına göre Jönler, bu gazeteleri Fransız postanesinden almaya korkuyorlar. Okuma-yazması olmayan bir elemanlarını kara çarşafa sokup, postaneye yolluyorlar. Eleman çıkışta, sivil polislikte yapan bir kestaneciden kestane alıyor. Polis, elemanın kocaman, kıllı ve muhtemelen nasırlı ellerinden şüpheleniyor. O zamanlar telsiz yok ya da o kadar yok ama gene bir şekilde arkadaşlarına haber veriyor. Üç-beş sivil polis sarkıntılık bahanesi ile çarşafı çıkarıp,  adamı yakalıyorlar. Adam arkadaşlarını onca işkenceye rağmen ele vermiyor. Abdülhamit'de çarşafı yasaklıyor.
Hiç bir bölümünü baştan sona izlemedim ama eminim Payitaht Abdülhamid dizisinde bu konu yoktur.
Peki siz, her şey bittiğinde ne olarak anılacaksınız? Hindistan yazılımda, Çin kitle üretiminde dev adımlar atarken, 15 yaşındaki çocukları diskayklarıyla,  tivitleriyle uğraşıyordu, 10 küsur sene önceki tivitlerden suç unsuru arıyorduk mu diyeceksiniz?
Muzaffer Şerif, Türkiye'de komistlik suçlaması ile üniversiteden atıldı ve Amerika'ya gidip, Sosyal Psikolojide devrim yaptı. Hem de senatör MC Carty döneminde. Menderes'te büyük bir bilim adamını kovan kişi oldu.
Peki başkanım her şey bittiğinde siz, yücelttiğiniz tüm değerlere ne olacak düşündünüz mü? Sizi Abdülhamit gibi yıllar sonra size itibar kazandıracak Necip Fazıl'da olmayacak.
Şimdiden gençler, aldıkları onca zorunlu-zorunlu seçmeli din dersine rağmen deist-ateist yetişiyor. Sizden sonra ülkede din-iman kalacak mı başkanım.
Öte yandan sosyal medyayı yavaşlattınız mı turistlere ne diyeceksiniz? Her sene Avrupalı turist gelmesin diye kriz üzerine kriz çıkarıyorsunuz. Ama o Arap turistler de, onca parayı, ülkelerinde olmayan özgürlüğü yaşamak için harcıyor. Onlara ne diyeceksiniz? Biz ülkenizden daha beter diktatörlük olduk mu?
Kaldı ki sosyal medya dedikleri İnstagtam, Facebook, Twitter şeytan üçgeninden ibaret değil. Rus siteleri (ok.ru,vk,viber, telegram vs) pusuda bekliyor. Bunlardan biri kapandığında sadece Rus değil, Ukrayna, Kazak, Belarus vs ülke turistleri de kaçıyor.
Ben de yarım yüzyıla yaklaştım şaka maka. Benim yaşımdakilerin çoğunun tek bildiği sosyal medya facebook. Oysa daha nice ortamlar var, oyun siteleri var.
Abdülhamit matbaa ile baş edemedi, siz daha rezil olacaksınız. 
Pek çok hata yaptınız, bu en kötüsü, en büyüğü değilse bile; en komiği olacak.

17 Şubat 2026 Salı

FIRSATÇILIK ALIŞKANLIĞI

 


İnsan bir yaştan sonra kendisini yönetmez, alışkanlıklar yönetir derler. İnsan, gerçekte alışkanlıklarını yönetmeyi bilmelidir. Bu sadece bireyler değil, kurumlar ve toplumlar için de geçerlidir. Kişiler, toplumlar ve kurumlar, duruma göre veya durumun aciliyetine göre alışkanlıklarını değiştirebilmelidir. Nietzsche'nin dediği gibi, derisini değiştirmeyen yılan ve fikrini değiştirmeyen insan, ölüme mahkumdur. İnsan alışkanlıklarını da değiştirmelidir. Ülkemizde fırsatçılık, halk tabanında ciddi bir kişilik bozukluğuna dönmüştür. Pek çok esnaf, zor durumda olan biri gelse de, yüksek fiyat versem diye beklemektedir. İş sebebi ile Anadolu'yu gezenler, bir alışkanlık olarak en büyük markete veya zincir marketletrden birine gider (Eğer varsa). Yabancı olduğu belli olduğu için, seni illa kazıklayacaklardır. Küçük yerlerde ev kiralarını  rayici yoktur, memur maaşının üçte biri kadarını kira olarak isterler. Aksi halde evi boş bırakırlar, ev kokar ama kiralamazlar. Avrupa'da Paskalya öncesinde indirimler olur; Türkiye'de Ramazan ve bayramlar öncesinde zamlar olur.

Ülkemizdeki fırsatçılık alışkanlığı uzun süredir olan bir şey ama esnafa sorsan, kendisi fırsatçı değildir; sistem böyledir. Kendilerinin kabahati yoktur, hayatta kalmaya çalışıyorlardır. Sisteme dürüstlüğü sokmaya çalışanları da kendileri saldırır, dışlar ve yok eder. Halen de sistemden şikayetçidir. Havaalanı yada benzer bir şekilde insanların daha uzak  yerde alış veriş veya yemek için başka yere gidemeyeceği  alanlarda fiyatlar fahiştir. Bahanesi de hazırdır, kiralar çok yüksek. Oysa kiraya verenlerin bahanesi de budur. Burası havaalanı, yolcular mecburen burada yiyecek denilir.

Pek çok yöre bunu ticari zeka zanneder. Bu tavır, geri kalmış ülkelere ve geri kalmış bölgelerde yaygındır. Hatta bir yöre ne kadar geri kalmışsa, o kadar fırsatçıdır; bu fırsatçılığın halk arasındaki adı, köylü kurnazlılığı ya da şark kurnazlığıdır. Siyaset de bu geri kalmış ülke kurnazlığına alet olur. İnternetten, yurt dışı alışverişlerine kısıtlama geldiği gün, bazı ithal mallara, yüzde üç bin küsur zam gelir. Aradaki alakayı anlamak için aptal olunmalıdır. Seçimlerden önce bazı kesimlere para aktarılır, buna seçim ekonomisi denir.

Bu kurnazlık iktisadı ve fırsatçılık alışkanlığı, ne bu fırsatçı kişileri zengin eder, ne de ülke ekonomilerini büyütür. Az bilinen bir Kürt atasözü; en kurnaz hayvan tilkidir, en ucuzu kürk de tilki postudur der. Bu atatsözü az bilinir zira Kürtler de kurnaz bir millettir.

13 Şubat 2026 Cuma

KENANİZM NEDİR?3YAĞMA

 


Mürevefa başbakan Mesut Yılmaz, en büyük yolsuzluklar, askeri yönetimler döneminde olur, demişti. Darbe dönemleri, demokras,ye balans ayarı diye küçümsenecek dönemler değildir. 12 Eylül, en etkili cuntadır ve en büyük yağma bu dönemde yapılmıştır. Bu yağmaları bildiğim kadarı ile sıra ile yazacağım.

Önce Eylül 2019'da yazdığım bu yazıyı okuyın derim:

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/09/hediyelesmede-eski-turkiye-ve-yeni.html

1)Devlet Resim ve Heykel Müzesi: 12 Eylül rejimi, en büyük ve belki de geri dönülemez zararı, devlet resim ve heykel müzesine verdi. Müze kullanılamaz ve ziyaretçilerine bir şey veremez hale geldi. Ordunun üst düzey generalleri, müzenin resim kolleksiyonunu, kendi malı gibi kullandı. Pek çok resim, önce generallerin komuta odaları, sonra bu komutanlığı kullanarak elde ettikleri kamu kurumlarının makam odalarını süslemek üzere; heykeller de kurumların bahçelerini süslemek üzere, müzeden alındı. Yıllar sonra pek çok resim ve heykel kayboldu. Bazıları halen kayıp ve bazılarının bir fotoğrafı bile yoktur. Bu generaller sürüsüne, 2010'daki meşhur referandumda bile bu olayın söz konusu bile edilmedi. Sonuçta Devlet Güzel Sanatlar Müzesi, Ankara'yı ziyaret edenlerin gezme listesinden çıktı. (Merak edenler için, Samanpazarı'nda, tairihi Ankara Lisesi'nin yanında ve kapatılan Numune hastanesinin karşısından girebilirsiniz; Atatürk'ün mozolesinin uzun yıllar kaldığı Etnografya Müzesi ile yanyana.) Müzeye eser bağışı kesildi, bir kaç sene sonra bir politikacı yada bir bürokratın duvarını süsleyecek bir eseri, kim, neden müzeye bağışlasın? Devlet de eser alımı yapmadı. Makam sahipleri çok istiyorsa, kendi makam odalarına resim alabilirdi.

2)TEKEL ve eşantiyonculuk: Tekel özelleşmeden önce muhteşem bir kurumdu, ciddi de kar ediyordu. Özelleştirilmesini bekleyen burjuvalarının ağzının sularını akıtıyordu. Bu şirketlerin ucuza satılmaları ve yok edilmeleri içimn zarar etmeleri ya da karları düşmeliydi. Özelleştirme çılgını Turgut Özal'a hazırlık yapılmalıydı. Bunun içinde yapıalcak en zırva iş yapıldı. TEKEL'in başına emekli bir albay getirildi. O albayın da aklına, darbenin belkemiği beş kuvvet komutanına TEKEL ürünlerinden bir yılbaşı sepeti hazırlamak geldi. O dönemde TEKEL'in devasa bir ürün yelpazesi vardı. On çeşitten fazla, her sene sayıları artan sigara türleri, üç-dört çeşit rakı, cin, din tonik, Ihlara marka brendi ve Ankara marka viskinin de dahil olduğu alkollü içecek türleri, bir sürü çeşit (altın, çilek, muz, nane ve aklınıza gelebilecek bitki türlerinin likörü) likör vesaire... Bu markaların çoğu bugün yok. Genç kuşak yerli viskiyi bile bilmiyor. Bu muhteşem hediye sepeti, beş kuvvet komutanıyla kalmadı.  Hemen diğer üst rütbeli subaylar ve bürokratlar da istedi. Bir ara tahminen on beş bin ve daha fazla kişiye (çoğu Ankara'da) bu muhteşem yılbaşı kolisi gönderildi. Turgut Özal ve sonraki hükumetler döneminde koli gönderilen memur sayısı arttı. Özal'la başlayan, alkol ve tütün ürünlerine sürekli artan vergiler furyasıyla, bu paketin değeri arttıkça arttı. Bu hediyeyi alan bazı memurların, bir yıllık maaşı kadardı. TEKEL'in özelleşmeye başlamasından (parça parça oldu bu özelleşme) bir ya da iki yıl öncesine kadar devam etti. Pek çok memur, TEKEL'i aradı, benim paketim gelmedi diye. Bu paketlerin PTT masrafı bile (Bu kadar çok kargo şirketi yoktu o zamanlar, PTT koli vardı genelde) bile astronomikti.

  Bu olay, basit bir yalakalık olayi olarak başladı, TEKEL'i bilinçli olarak düşük karlı gösterme çabası olarak devam etti.  Sonra da TEKEL özellleşti, yerli viski, brendi, puro ve pek çok ürün piyasadan silindi. TEKEL, kamu pyunun gözündeki örnekti. Pek çok kamu kuruluşu bu tür taktiklerle soyuldu, peşkeş çekildi.

3)Liyakat ve makamlar: Emekli general ve albaylar, kamuda ve özelde pek çok yüksek makamı işgal etti. Özellikle o dönem henüz özelleştirilmemiş kamu kuruluşlarının ve bankalarının yönetim kurulu üyelikleri ve o zamanlar genel müdürlük denen başkanlıkları (CEO), hep emekli subayların elindeydi. 1983 Mart seçimlerine kadar cunta, ülkeyi brfiil yönetti, seçimlerden sonra da hemen bırakmadı, başbakan Turgut Özal'dı ama cumhurbaşkanı halen Kenan Evren'di. Askerlerin etkisi 1987'de Özal ve Evren'in paşalar opreasyonu denen bazı orgeneralleri emekli etme operasyonuna kadar kuvvetliydi. Bu olaydan sonra ülkede bir daha darbe olmaz dendi ama 1998 28 Şubatı herşeyi değiştirdi.

4)Rüşvet ve zimmetin alenileşmesi: 12 Eylül rejiminde pek .çok yolsuzluk, kamuoyunun gözü önünde aleni olarak gerçekleşti. Bir tanesini ocak 2018'de yazmışım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/casa-olayi-nezihtavlas-aslndabloga.html

Tüm dünyayı saran CASA uçakları olayı, Türkiye'yi pas geçti çünkü Tahsin Şahinkaya, artık cuntanın önemli lideriydi. Kendisi, İngiliz TİME dergisine göre, dünyada yaşayan en zengin on generalden birisiydi. Şahinkaya'yı savunmak, dönemin gazetelerine düştü. Öncelikle Ege-İzmir gazetesiyken, birdenbire ülkenin en yüksek tirajlı ikinci gazetesi olan Sabah (sonradan ATV ile birlikte), Simavi kardeşler (Erol Simavi ve Hürriyet Grubu; Haldun Simavi ve Günaydın Grubu), Aydın Doğan ve Milliyet Gazetesi, canhıraş bir şekilde, paşalarını savundu. Bu savunmalarına rağmen Simavi kardeşlerin Türk basın hayatındaki yeri artık boştu, kalemleri kırılmıştı; sadece infazları için doksanlar beklenecekti. Günaydın grubu tarihten silinecek, Hürriyet Grubu da Aydın Doğan'a devredilecek, Doğan Grubu, yazılı basının %60'ını elinde tutacaktı. Gene de Erol Simavi'nin hakkını yememeliyiz; Oğuz Aral ve Gırgır dergisini 1989'a kadar tüm baskılara rağmen korudu. Ben Şahinkaya'ya döneyim. CASA, Şahinkaya'nın tek vukuatı değildi. Kendisi albaylığından itibaren İbraihim Bodur ile tanışık, onlara dünür ve ortaktı. Dünürleri kar etsin diye, o zamanlar bir kamu şirketi olan Petrol Ofisi'nin tüm benzinlikleri, Kalebodur marka seramiklerle kaplandı. Devlet bütçesini yağma, o kadar korkusuzcaydı.

Dönemin paşalarının çoğu Libya'da, karlı işlerde müteahit veya taşeron oldu. Generaller, Albaylar ve daha pek çok kiliti konumdaki subay, emekli olup, hem devlet kurumlarında, hem de özel sektörde yüksek maaşlı işlere girdiler. O zamanlar 12 Eylül öncesine dönersiniz, iç savaşı biz bitirdik falan diyerek, bu yağmayı meşrulaştırdılar. Pek çok general, TÜSİAD'ın holdinglerinde, çalışanların lastik damga dediği yönetim kurulu üyelikleri ve banka şube yöneticilikleri yaptı.

Böyle yazılar yazıyorum, çünkü hafıza tazelenmeye muhtaçtır.

5 Şubat 2026 Perşembe

MAFYA TÜRLERİ ÜZERİNE UKALACA BİR YORUM

 


Aslında bu işi yapacak pek çok kişi var. Bu sebeple yazacaklarım düpedüz ukalalık olacak. Bense felsefe ukalalıktır. En meşhur filozoflardan İmanuel Kant, hiç kimse, kendi için, ben filozofum deme hakkına sahip değildir, demiştir. Ben de, siyaset nasıl sadece siyasetçilere bırakılmayacak kadar değerliyse, siyaset üzerine fikirler de öyledir deyip, bu az okunan bloga yazmak üzere, mafya denen büyük çaplı suç örgütlerini dörde ayırdım:

1)Cosa Nostra-Goodfather mafyaları: Film, dizi ve romanların yüzde doksanı falan, bu tür mafyayı anlatır. Bazı ayrıntıları kültüre ve devire göre değişmekle beraber, bazı belirgin ortak özellikleri vardır, kökleri orta çağ eşkıyalarına ve mahalle kabadayılarına dayanır. Semt, mahalle, yöre kültürüne bağımlıdırlar. Sicilya mafyası olan Cosa Nostra, özellike rol modelleridir. Belli sınırları vardır yada varmış gibi yapar, bazı sektörlere hiç girmezler yada girmemiş gibi yaparlar, belli hedefleri hiç vurmazlar. Kadına, çocuğa dokunmayı tercih etmedikleri gibi, polisle de çatışmaya girmekten çekinirler, köşeye sıkışmamış, devletin onları, Vakayı Hayriye gibi yok etmeye karar verdiklerini düşünmediklerce. Bunu hissettiklerinde günümüz Latin Amerika kartelleri yasa seksenli yıllarda Cosa Nostra'nın yaptığı gibi, devletle kanlı bir savaşa girebilirler. Kurtlar Vadisi yada Ezel gibi popüler dizlere bakarsanız, mafya üyelerinin savaşlarında hemen hemen hiç polis-asker öldürmediklerini,  polis, asker yada herhangi kolluk kuvvetlerine direnmediklerini görürsünüz. (Savcı cinayeti hariç belki. Ezel'de mahkum arabasından adam kaçırır ama bunu nasıl yaptığını, devletle çatışmasını göstermemek için çekilmemiştir.) Sınırlarının olmaları, kendisi ile işi olmadıklarıyla uğraşmamalarına rağmen, suç örgütleri, suç örgütleridir. Her zaman belirsizdirler.

Bu örgütler, ülkemizde ve dünyanın genelinde sağ ideoloji bağlıdırlar ve sağcı iktidarlar tarafından bazen açıktan, bazen gizlice kollanırlar ve daima siyasi bağlantıları vardır. Bu tür mafyanın yaygınlığının sebebi de İkinci Dünya savaşından sonra Sosyalist-Komünist yada her hangi bir sol ideolojiye karşı halkı baskılamaktı. Netflix'in Roma filmini izlerken, filmdeki karakteri, bıyığı da Ülkücü bıyığı olmadığı halde, Ülkücü'ye benzetmiştim. (Filmdeki Roma, Meksiko City'in Roma mahallesi) Gerçekten de sonlara doğru o kişi, bir mitingde, mobilya mağazasına sığınan göstericileri öldürüyordu. Narcos Meksico dizisinde de bu konu işleniyordu, izleyenler hatırlar. Bu klasik mafya sadece solcular yada sol akımlarla savaşmadı, özellikle Amerika'da sendikaları battal etti. Amerikalıların aklına sendika denilince İtalyan mafya örgütlenmeleri, özellikle inşaat ve liman sistemindeki tekelleri akla geliyor. Sonuçta Amerika'da sendikaların siyasi etkisi sıfırlanıyor.J.Edgar Hoower'in onlarca yıl, hem FBI'ın başında olmasınının, hem de Amerika'da mafya yoktur demesinin, buna rağmen kırk sekiz yıl (1924-1972) bu kurumun başında kalmasının sebebi budur. Amerika gibi bir yerde, böyle ciddi bir mevkide beş sene kalmak bile olaydır. (Türkiye'de , hele de sivil toplum örgütlerinde, çok normaldir. Bendevi Palandöken adını duydunuz mu? 1990'dan konfederasyonu  beri Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar konfederasyonu başkanı) Klasik mafyanın gelişimine, özellikle Nato ve Amerika'nın müttefiklerinde yayılma sebebi budur. Avrupa'da, özellikle İtalya'nın güneyinde yaygın olmalarının da en büyük sebebi budur. Sosyalizm yada Sovyet rejiminin önce Amerika'yı, sonra Batı Avrupa'yı önce ideolojik, sonra askeri tehdit olarak ortadan kalkmasıyla, mafyayla mücadele başlamış, ama ya geç kalınmış yada kasten mafyanın yaşaması istenmiştir. Mafya ile mücadele adımları yavaş olmuş, mafya da halk nezlinde köklenmiştir. Latin Amerika'da olan tam olarak budur. Dünyanın üçüncü büyük mafya örgütlenmesinin, (birincisi Rusya, ikincisi İtalya'dır) yüz ölçümünün beşte birinin Marksist-Leninist örgütlerce (FARC-FLN vs)  yönetilen (eskiden diyelim) Kolombiya'da olması tesadüf değildir. Mafyanın güçlü olduğu Latin Amerika ülkeleri, soğuk savaş (1946-1990) arası dönemi, sayması bile insanı yoran darbeler dönemi olması da tesadüf değildir.

2)Gomorah-Tanrı Kent mafyası:Bu mafya genelde kabadayı-Cosa Nostra ve üçüncü olarak sayacağım şirket mafyalarının uzantısıdır. Bunlarda öyle aile-feodal bağlar yada racon kanunlarına pek takmayan gruplardır. Film sektörü bunları gernelde gençlik çeteleri diye iler ama Gomorah görüleceği üzere, hepsi de öyle genç yada kandırılmış çocuklar değildir. İlke, feodal bağlar pek umursanmadığı için kavga ve iç savaşların çok olduğu mafya topluluklarıdır. Bahsettiğim dizi, Gomorah'ın 2004-2005 yıllarındaki kan davası-iç savaşını konu edinmiş. Gomorah, 1979'dan beri Avrupa'da tahminen üç bin beş yüzden fazla cinayete sebep olarak, tüm Avrupa'da en fazla insan öldüren örgütmüş. Bu tip mafyaların ne kadar kolay öldürüleceğini anlamanız için, 2002 Brezilya yapımı Tanrı Kent filmini öneririm. Ülkemizde de Casperler, Daltonlar gibi yeni nesil çeteler, Gomora tipi mayfadır.

3)Cali Karteli, şirket tipi mafya; Bu mafyalar, film sektöründe genelde en tepe mafya, kabadayının karşı olduğu kötü mafyadır. Meşhur Kurtlar Vadisi'ndei Baron, Mehmet Karahanlı, bu tür mafyadır yada Ezel dizisinde Dayı, Ramiz Karaeski, Cosa Nostra; eski arkadaşı ve düşmanı Kenan Birkan; Cali Kartelidir. Kendilerine iş adamı derler ve pek çoğu Miami, Abu Dabi , Dubai gibi asıl olayların uzağında yaşar. Yeni Zellanda'lı motosiklet çetesi lideri, Türk vatandaşlığı ve Hakan adını alır; çetesini İstanbul'dan yönetir. 

4)Bej alan mafyası; Bej alan lafını ben uydurdum. Klasik tanımlamayla, beyaz alan, namusunuzla iş yapmak demek; siyah alansa yasaklı madde, fuhuş, silah, insan kaçakçılığı, illegal kumar gibi alanlar. Bu ikisi alanda da koyuluğuna göre gri alanlar var. Mesela sınırdan silah ve uyuşturucu kaçırmak siyah alanken; çay, çikolota, oyuncak, elektronik eşya kaçırmak gri alan oluyor; veya yasa dışı insan kaçakçılığı siyah alanken, ülkeye girmiş kaçakları ucuz işçi olarak, üstelik de sigortasız, çalıştırmak, gri alan oluyor.

Bir de beyaz gibi olan, bej alan var ve bu alanlar, siyasetçilerin desteği ile doluyor. Mesela elektirik şirketleri para kazansın diye, yaz saatinin sürekli yapılması ve daha kötüsü, sokak lambalarının parlaklığının kısılması durumu. Siyah yada gri değil, eskiden bej yada kirli beyaz dediğimiz renkte bir durumdur. Ben bunu Kızılay meydanına sabahın köründe inince anlıyorum,özellikle Kahramanlar iş merkezinin önü daha ışıl ışıl, şehrin meydanı olduğu için. Sonra ülkemizdeki perakende ve internet alışverişi kartellei için, yurt dışı çıkış harcı pulu icat edilmesi, bu pulun habire zamlanması; yurt dışı alışveriş sitelerinin gümrüksüz alış veriş sınırının küçültülerek yok edilmesi; havaalanındasınız diye astronomik yeme-içme ödenemeniz, işte bu bej mafyaya giriyor.

Mafyanın varlığı, politika ile ilişkilidir. 

2 Şubat 2026 Pazartesi

ALİ EL ASGAR VE GÜNDÜZ VASSAF



Bu günde kısa bir yazı yazacağım, içimden geldi. Ülkemiz gençleri o kadar aldıkları din dersine rağmen, pek çok dini konuda cahil. Kerbela olayı, sanki özellikle öğretilmiyor gibi. Kerbela'da ölenlerden birisi, Alevi edebiyatında Ali Asker diye bilinen, Ali el Asgar yada Abdullah bin Hüseyn'dir. Peygamberin torunu Hüseyin'in, Emru'l Kays'ın kızı Rubab'dır. Kerbela'da, daha süt emen bebekken, yaklaşık altı aylıkken, okla vurulmuştur. Babası bu masumlara mı kıyacaksınız diye elleri üzerinde tutarken, okla vurulmuştur. Bin dört yüz yıl evvel öldürülen bu bebeğin, Gündüz Vassaf isimli psikolgla garip bir ilişkisini kurdum. Vassaf, 12 Eylül döneminde Boğaziçi Üniversitesindeki profesörlük görevinden istifa eder ve yurt dışına çıkar. Yazdığına göre o dönemde yeni doğan çocuğuna vatandaşlık ve kimlik çıkarma çabasındadır. Sürgün olduğu için Türk konsolosluğu ona zorluk çıkarmaktadır. O da son bir koz olarak Atatürk'le akrabalığını ortaya koyar. Bunu duyan görevlinin yelkenleri suya iner, işler kolaylaşır. Vassaf'ın, Atatürk'le öyle yakın bir akrabalığı yoktur; teyze oğlu, emmi oğlu, dayı kızı cinsinden bir yakın kuzenlik yoktur. Olay da takriben Atatürk'ün ölümünden kırk küsur yıl sonra olmuş. Buna rağmen Vassaf'ın çocuğu, sırf Atatürk'le akrabalığından ötürü, vatandaşlıktan mahrum edilmek istenmemiş, kolaylık göstermiş. O kadar uzaktan akraba ki, ben de zorlasam, Türkiye'nin gelecekteki Nobel umudu, Harward üniversitesi tıp profesörü Canan Dağdeviren'le akraba olurum. Kendisi İmranlı'nun elli küsur sene sonraki ilk CHP'li belediye başkanı Murat Açıl'ın yeğenidir ve onun desteği ile okumuştur. Bizim o tarafın insanları, uzun süre hep kendi içinden evlendiği için uğraşsam, ben de onunla o kadar akraba olurum. (Görüşürseniz selamımı söyleyin). Oysa Hazreti Hüseyin ve Yezid, hem ana, hem de baba tarafından, bayağı yakın akrabalardır. Oysa cumhuriyetin kurucu kadroları arasında akrabalık hemen hemen hiç olmadığı gibi, evlilik yolu ile de akrabalık kurmadıkları halde, birbirlerini tasfiye sürecinde, ne İslam'da peygamberin ölümünden sonra, ne Fransız, ne Bolşevik devriminden sonra olanlar gibi kanlı tasfiyeler olmamıştır. İzmir suikastı davası yada Yassıada da yargılananların pek çoğunun ailesi, devlette bürokrat, hem CHP, hem de diğer partilerden politikacı olmuştur.



Siyasal İslamcılar, Atatürkçülüğü alternatir bir din gibi gösterip, kendilerine hedef yapmaktadırlar. Haklı olduklatı taraf şudur ki, Atatürkçüler , kendi değerlerine, siyasal İslamcılar ve Tarikatlardan daha çok değer vermektedir.



30 Ocak 2026 Cuma

NASRETTİN HOCA VE ŞARKICI BERGEN



Bu olguyu şiir yapacaktım ama pek şiiere uymadı, hele de üzerine Nasrettin Hoca katılınca. Bu ikilinin özellikleri, mezarlarının anıtsallığı. Türkçe'de az bilinen yada kullanıla bir deyim vardır; Nasrettin Hocanın türbesi gibi; güvenliği zayıf olan yerler için söylenir.Hoca öldükten sonra, belki de çok sonra, Hoca'nın şanına yaraşır bir türbe yapılmış; kocaman bir kapısı, kapısında kocaman bir asma kiliti olan, ama duvarları olmayan bir anıt. Dünyanın boşluğunu ve anlamsızlığını gösteren bir anıt. Her tarafı kapalı, kapıda türbedarı olan, ahalinin mum dikip, bez bağlayıp, kurban kesip, sürekli ziyaret ettiği türbelerin aksine, bir kaç meraklısı dışında uğranılmayan bir yapı. Her sene Akşehir belediyesinin düzenlediği ve Nasrettin Hoca'nın adı ile anılan şenliklerde bile uğranmaz bu türbeye.

Diğer yandan şarkıcı Bergen'in, Mersin'in Toroslar ilçesinde, ucubeye yada modern bir anıta benzeyen kafes mezarı; o kadar ilginç ki, İnstagram'da yıllarca viral oldu. Sonra 2022'de filmi yapıldı ve film muhteşem bir gişe hasılatı yaptı. Gerçi aynı olay, yıllar önce, 1995'deAşk Ölümden Soğuktur adıyla da film yapılmıştı. 1995'deki film gerçekten kötüydü. Mezarın ilgi görme ve bu garip şeklinin sebebi, yapılma sebebiydi. Kızının katline şahit olan annesi, katili olan eski kocasının, seni mezarda bile rahat bırakmayacağım, demesiydi. Nasrettin Hoca türbesinin tam zıttı, ölümün bile  durduramadığı bir nefret. Yaşarken, kezzapla bir gözü kör edilen, yüzünün bir yarısı tahrip edilen,  hep saçının bir kısmıyla yüzünü örterek yaşamak zorunda kalan ve sonunda katledilen bir kadına, belki de sadece kadın olduğu için yapılan bir nefret saldırısının, ölüm tarafından bile durdurlamamasının anıtı; bir bahşet vesikası.

Dünya üzerindeki her erkek, kadınlara ne kadar zorbalık ettiğini görmek için, Belgin Sarılmışer'in, namı diğer Bergen'in mezarına bakmalıdır.