30 Ocak 2019 Çarşamba

DEDEM KORKUT VE ALEVİLİK

    

   Alevilik İslam mıdır, değil midir hep tartışma konusu oldu. Aleviliğin yaşam tarzı ve ilkeleri klasik İslam'dan farklıdır. Pek çok kişiye göre bambaşka bir din gibidir.

         İşin doğrusu pek çok mezhep, hatta tarikat için bu söylenebilir, ya da onun uygulamaları.
        Mesela bize yıllarca) zorunlu din derslerinde  (en azından benim ortaokul ve lise hayatım boyunca derslerime giren ondan fazla din kültürü öğretmeninin tamamı) İslam'da Allah ile kul arasında kimse giremediği defalarca anlatıldı ama Kadiriler GAVS dedikleri kişi olmadan günahlarının affedileceğine inanmıyor. Bu uğurda Adıyaman Kahta'nın Menzil köyüne gidiyor, gavsının ip bağlamasını bekliyor. Bu uğurda gavsın inşaatlarında ücretsiz çalışıyor falan.
       Öyleyse neden biz yıllarca papazların günah çıkarması ile alay ettik. Gerçi din her durumda kendisine tezattır. Mesela Müslümanlar binden fazla İncil olması ile ilgili olarak Hristiyanlarla dalga geçerken, Hristiyanlar da kırk binden fazla hadisle dalga geçer.  Zira bu durumda son peygamber iki yüz yıldan fazla yaşamış olmalıdır.
         Dünyada Allah (Tanrı) tarafından İncil diye bir kitap indirildiğine sadece Müslümanlar inanır. Hristiyanlara göre İncil, gökten inmiş bir kitap değildir. İsa ile beraber yaşamış kişilerin anılarının derlemesidir. Yani Hristiyanlığa göre binden fazla İncil olması normaldir.

         Normal olmayan Roma imparatorluğunun belgelerinde İsa (Kris, Hris) diye birinin olmaması. Kaldı ki Türkçe İsa kelimesinin kökeni olan Kris kelimesi de kutsanmış, yüceltilmiş anlamına gelir. Romaa belgelerinde Yahudilerin şikayeti üzerine idam edilmiş birinden bahsetmez. Oysa Roma imparatorluğu, bu günkü hukuk sistemlerinde bile değişmeyen ilkelere ve bu günkü çok devletten daha ileri bir kayıt sistemine sahipti.
     Biz gene İslama dönelim. Mesela Minangkabau diye bir topluluk var. Bunlar Müslüman ve kadın egemen. Hem de ne kadın egemen. Endonezya'da, Sumatra adasının batı kısmında yaşayan bu topluluk, Dünyanın en kalabalık kadın egemen toplumu. Yaklaşık dört buçuk milyon civarındalar. Halk olarak kadılar türbanlı, erkekler namazında, niyazında.

        Gel gelelim bir Minangkabau erkeği olarak dört kadın almak, üç kere boş ol diyerek karınızı boşamak ne haddinize? Minangkabau erkeği olarak hiç bir şekilde mülk sahibi olamıyorsunuz ve karınızın evinde yaşıyorsunuz. Boşanma da, kadının erkeği evden kovması şeklinde oluyor.
       Diyanet işlerimiz ise, sigaranın kesinlikle haram olduğunu söylemiş. Sigara içtiyseniz,abdest tazelemelisiniz, en azından zorunlu din derslerinde bunu öğrenmiştik. Sünni arkadaşlar da mekruh diye sigara paketlerini dışarıda bırakırdı. Oysa ben geçenlerde hem sigara içen, hem de namaz kılan birinin videosunu izledim.
       
        Bu topluluk da kendince Müslüman. Aslında her topluluğun dini arasında derin farklar var.
        Gel gelelim Alevilik bambaşka.
        Bazı sağcı Sünnilerin gerçek Alevilik (o da ne demekse) şöyle-böyle demesine bakmadan Aleviliğin temel özelliklerini hatırlayalım.
       Bir kere Aleviler, temel olarak bayram namazı harici (çoğu kez o da yoktur) namaz kılmaz, gusül abdestini bilmez, ramazan orucu tutmaz, mart ayında hızır orucunu ve Muharrem ayında Kerbela orucunu tutar, kadınlı, erkekli ayn-i cem yaparlar, bu cemlerde  yer yer alkol alınır, vs vs.

         Bu kalıba uymayan Aleviler, genelde Sünni-Şii vs komşularından etkilenerek namaz, oruç vs özellikleri edinmiştir, hiç kendimizi kandırmayalım.
        Bu blogu yazmaya ilk başladığımda, Dedem Korkut kitabı hakkında da yazmaya karar vermiştim.
          Kitabı, her Türk genci gibi çocukluğumda okumuştum, ben gene de tekrar okumaya karar verdim. Şu yazıyı okurken de youtube'dan sesli kitap olarak dinledim. Okuyan youtuber arkadaş Profesör Muharrem Ergin'in Drasden nüshası çevirisinden okudu.

     Meğer o vakte kadar okuduklarımız, öğrenciler için sadeleşmiş olanlarmış. Orijinalinde ''Damaktan Emiştiler'' diye sık sık geçen tanımlamalar var. Muhtemelen seks yapıldığını belirtiyor. Bir de birbirlerine kızanlar gavat, gavat oğlu gavat diyorlar. Azrail bile Deli Dumrul'a böyle diyor.
           Kitapta pek çok tekrar var, mesela boğanın alnına yumruğu dayamak, sonra yana çekilip, devrilmesini sağlama 3 ayrı öyküde geçiyor. Gene bir kaç öyküde oğlan babasına, evleneceği kızın kendisinden evvel davranıp, kılıç ekmesi gerektiğini söylüyor. Babası da öyle bir kızın Oğuz illerinde bulunmayacağını söylüyor falan.

          Bamsı Beyrek öyküsünde ise babanın arkadaşlarının dolduruşuna gelmesi ama bir kere oğlum, senin hakkında böyle konuşuyorlar diye sormaması da ilginç. Ayrıca kardeşinin esir olduğunu öğrenen genç, avda kava çıksa, kardeşi olan, kardeşine dayanır, kardeşi olmayan dayak yer diyor. Yani çok da hukukun olmadığı bir toplum.
           Bir de bu toplum, yani Oğuzlar, her halükarda erkek egemen bir topluluk. Kara gözlü kafir kızları beye içki sunuyorlar, kafir kızı alınıyor, kafir damat istenmiyor falan.
        Gene de kadına değer verilen bir toplum. Bir bey oğlum olsun diye dua ederken, diğeri de onunla evlendirilecek kızım olsun diye dua ediyor.
        Bir süre sonra asıl görmem gereken şeyi görmediğimi, daha doğrusu görmek istemediğimi fark ediyorum. ALEVİLİK.

        Bir kere en başta BOZ ATLI HIZIR deyimi, Alevilere özgüdür. Aleviler genelde Allah'tan çok, Hızır'a dua eder, ondan yardım diler. Sünniler genelde sadece HIZIR der, Aleviler özellikle BOZ ATLI HIZIR der. İlk dikkatimi bu çekti. (Ayrıca Azrail'e al (kırmızı) kanatlı Azrail diyor, bu tanımı daha önce duymamıştım)
       Dedem Korkut ise düpedüz Alevi dedesi. Bir kere imam-müezzin değil, imam bir Tacik (Tat Eri), şaman (KAM) değil, Kam davulunu çalıyor. Dedem Korkut ise kopuz çalıyor, çocuklara isim koyuyor, Oğuz beyleri arasında elçi gidiyor ve ona karşı büyük saygı var.
        Boy boylama, soy soylama da muhtemelen bu günkü cemlerin atası bir tören. Kitapta boy boylama, soy soylama ile ilgili ayrıntı yok. Alkollü bir içki olan kımız içiliyor, Dedem Korkut kopuzunu çalıyor, o kadarını biliyoruz.

           Şimdi diyeceksiniz ki, öykülerdeki kişiler basbayağı Sünni. Bunda haklısınız. Ben Aleviliğin ortaya çıkışı ile ilgili geleneksel tezi, yani başlangıcının Babailer isyanı olduğu teorisine sadık kalacağım. Dedem Korkut'ta anlatılan öyküler de Babailer isyanından çok önce yaşanmış. Aleviliğin çıkışı, Dedem Korkut'tan çok sonra olmuş.
        Semah dediğimiz şey, Uygurların Sanam dansı dedikleri şeydir ve pek çok kere kadın-erkek karışık olarak dönülür.

       İşin doğrusu Mevlevilerin semahını da, youtube'da bir Afgan düğünü videosunda görmüştüm. Kadın-erkek karşık oynuyorlardı. Mevlana'nın, bu gün Afganistan sınırları içinde olan Belh şehrinde doğduğunu da hatırlayalım.
         Diğer şüphelendiğimiz olgu., Alevilerin pek çoğunun Türk olmaması ve en az üçte birinin Kürt ve Zaza olması. Ben Roman (Çingene) Alevi'ye rastladım. Pomak, Arnavut, Boşnak ve az da olsa Çerkez Alevilerin varlığını da duydum ve okudum.
         Her inanç, belli tarihlerde, başka birileri arasında yayılmıştır. Yahudilik bile, gene bizzat Tevrat ve Zebur'da yazdığına göre Hititler, Kenanlılar (Fenikeliler) ve başka toplumlarca benimsenmişti. Demek Alevilik de başka toplumlara yayıldı.
        Özellikle Kürt Alevilerinin pek çoğunun cemleri Türkçe yapması da buna delil sayılabilir.
      Alevi dedeleri Seyyit, yani Peygamberin torunu Hüseyin'in değil, muhtemelen Dedem Korkut'un soyundan olmalıdırlar.
     Aleviliği iyi bilen birileri, kitapta daha çok ayrıntı bulacaktır.
     Öyleyse neden kimse bundan pek bahsetmiyor?

     Bu sorunun iki cevabı var. İlki Türk milliyetçiliği, daha doğrusu faşizmi ile ilgili olacak. Faşizm, güce ve güçlüye tapar. Kendisine iç düşman olarak toplumsal olarak güçsüz, hor görülen grupları seçer.
       Almanları, daha doğrusu Avrupalıların Yahudi düşmanlığı tarihseldir. Martin Luther bile Yahudileri ve Türkleri (Burada Türk, aynı zamanda Müslüman anlamına da geliyor.)Faşizm, temelde hazır bulunmuş nefrete konmayı sever.
         Aleviler, hazır bu kadar nefret edilen kitle iken Türk Faşizmi de bundan yararlanarak tabanını genişletti. Bunun kökeni Atsız'a kadar gider. Mesela Deli Kurt romanında Börklüce Mustafa'nın (Ege Alevileri ona Dedem Sultan der) taraftarlarının la ilahe illallah, Bedrettin Resulluhah deklerini iddia eder. Sonra Deli Kurt'u Varsaklara esir düşer. Varsakların kımız içmesinden bahseder ama onların Alevi olduğundan bahsetmez.
         Yetmişlerde ise MHP önderliğinde Alevilere saldırılar oldu ve sağcı Alevi'ye Düşkün (Alevi toplumundan dışlanmış kişilere Alevilerce verilmiş ad) denilir oldu.
          Aslında  solcu olan Aleviler değil, sağcı olan Sünnilerdir. Sünnilerin namaz-oruç vb sorularına muhatap olmamak, 2.sınıf muamelesi görmemek için solcu olmayı seçiyor. Alevilerin solcu olması ise sağcıların umurunda değil, hatta memnunlar.
         Faşizm için kendine el altında aşağılayacak, yağmalayacak, bunun bahanesi için de bol bol nefret edilecek azınlık kitle lazım.Türkiye'de 1960'larda Yunan kökenlilere yapılan baskı sonucu gayrımüslüm kitle yok  denecek kadar azalınca, zaten ezelden beri sevmedikleri Alevilere yöneldiler.
        Hem Aleviler, Almanya Yahudileri gibi ülkenin hemen her tarafına eşit dağıtılmış gibidir. Tunceli hariç hiç bir ilde çoğunluk değildir. Yani oylarının pek kıymeti yoktur.
tunceli ile ilgili görsel sonucu        Kürtlerden de aynı oranda, hatta belki daha çok nefret edilse de, onlar gen,i bir coğrafyada çoğunluktur.  Onlarda batıda solcu olur.
         Mesela Alevilerin geleneksel partisi CHP, Tunceli hariç Kürtlerin çoğunlukta olduğu illerde pek oy alamaz ama batıda, özellikle kıyı Ege'de (barajı aşsın diye HDP'ye oy vermiyorlarsa) CHP'ye oy verir. Belediyede de genelde CHP'ye oy verir.
         Aleviliğin tarihsel kökeninin faşizm için pek önemi yoktur. Onun için önemli olan kitlelerin nefretini kullanarak iktidara gelmek ve faydalanmaktır.
         Azınlıklar da artık yavaş yavaş o milletin ferdi olmaktan uzaklaşmış, kendini koruma içgüdüyse,o toplumum milliyetçiliğinden ve o milletin ümmetçiliğinden uzaklaşmıştır.
           Ne yapacaktı, katiliniz ile kan, kültür ya da inanç bağının ne önemi var? Alevilik ile Şamanizm- Dedem Korkut arasındaki bağı fark etmem, dinsizliğe bir adım daha yaklaşmama sebep oldu, o kadar.

28 Ocak 2019 Pazartesi

Adam Kazandı Mı Acaba

Adam Kazandı Mı Acaba   
Tarih tekerrürden ibaretti sözünü belki de her gün duyuyorsunuzdur.
 Alman filozof Hegel, tarihten alınacak tek ders, tarihten ders alınamayacağıdır demiştir.
Öğrencisi Karl Marks ise, tarih tekerrür eder, ilkinde trajedi, ikincisinde komedi demiştir.
Benim fikrime sorarsanız tarihten ders alamayız, felsefeden ders alırız.

Tarih bilgisini, felsefe bilgisine çevirmek zorundayız.

Çünkü tarih aslında bir hikâyedir, hikâyeler bütünüdür. (İngilizce strory’den türemiş demişti İngilizce hocamız. History (o’nun daha doğrusu o erkeğin hikâyesi).
Bu hikâyelerin hepsi de kendine özgü olduğundan, kendi özel şartları olduğundan, bunlardan çıkacak sonuçlarla asla pozitif kesinliğe ulaşan teoriler üretemeyiz.
Gene de felsefi genellemelere ulaşabiliriz.
Şimdi okurlarım, size bildiğiniz bir öyküyü bir daha anlatayım. Öykümüz büyük bir ülkede geçiyor.

 Bu büyük ülkede seçimler var. 

Ülke sağcı bir ülke ve hep sağcılarca yönetilmiş. Ülkedeki son sağcı iktidar ise, ülkeyi bol kanlı, sonu gelmez savaşlara sürüklemiş, ekonomiyi batırmış ve toplumu kamplara bölen dili ile de insanların canını sıkmıştır.
Herkes o lider ve partiden kurtulmanın yollarını aramaktadır. Üstelik bu lider ve partisi, yeşile, doğaya düşman ve özelleştirmecidir.
Derken mavi gözlü bir lider çıkıyor. Fazlası ile sosyal demokrat, sosyal refahtan yana, özelleştirme karşıtı, karizmatik.

Kitleler peşine takılıyor, devasa mitingler yapılıyor. Rakibi ise pek sahalara inmiyor. Propagandaya fazlası ile geç başlıyor.
Seçimler yaklaştıkça o ülkenin bir ilinde seçimde yolsuzluk iddiaları göklere yükseliyor.

Gönüllü sandık ve seçim gönüllüleri o ile gidiyor.

Gönüllüler sürekli engelleniyor.
Derken seçim günü o ilden yolsuzluklar da ayyuka çıkmışken, seçim de başa baş gibiyken, o ilde de çekişmeler sürerken, seçim gecesi muhalif televizyon kanalı, mevcut başkanın kazandığını açıkladı.
O haziran gecesi sol muhalefetin son kurşununu attığı gün oldu ve sol muhalefet o haziran gecesinden sonra halen toparlanamadı.
O kanala Fox tv idi ama o ülke Türkiye değildi.
Buraya kadar anlattığım 7 Haziran 2000  George Bush,  Al Gore seçimleriydi ve o ülke Amerika Birleşik Devletleriydi.
O çok tartışmalı il de Florida eyaletiydi. O eyalet, Türkiye büyüklüğünde ve ilginçtir portakalları ile ünlü.
Portakal komplosu yazımı bitirdikten sonra bir tesadüf Michael Moore’un Aptal Beyaz Adamlar kitabını okudum. Kitabın ilk bölümü Bush-Al Gore seçimi hakkındaydı.
Bu tekerrürden çıkaracağımız sonuç ne olabilir?
Yüz küsur ülkede yayın yapan Fox grubunun, tam bağımsız Atatürkçülükten yana olmasını beklemek saflıktır.
Bu şirketin her hareketi tıpkı adını aldığı tilki gibi kurnazca yayımlar yapması ile ünlü.
Son olarak, en ağır darbe, en yakınımızdan gelir. Zira toparlanması zaman alır.

23 Ocak 2019 Çarşamba

AÇEYDİM GOLLERİMİ GETME DEYEYDİM



AÇEYDİM GOLLERİMİ GETME DEYEYDİM
                Dünyada iki çeşit kölelik vardır. Birincisi malum, zincirlik, kırbaçlı kölelik, eskiden daha fazla yaygındı. İnsan nüfusu azken ve iş alanı daha fazla kaba el işçiliğine dayanırken olan bir şeydi.

        Bu tip köle sahipliği düşünüldüğü kadar imrenilecek bir şey değildir. Çünkü en başta köleleri zorla çalıştırmak, onların başında duracak eli sopalı-kırbaçlı bekçiler tutmak demektir. Bu tip köleliğin yaygın olduğu ülkelerde kaçan köleleri yakalamak da bir iş kolu haline gelmiştir.
      Üzerine de bazı kölelere ayrıcalıklar vermelisiniz ki, kölelerin birbirlerini kontrol etmelerini sağlayın. Naziler bile o korkunç kamlarında KAPO denen bazı ayrıcalıklı mahkumları kullanıyordu. Bu mahkumlar, bir kaç ay daha yaşama şansı, bir kaç tas daha sıcak çorba, bir kaç dilim daha ekmek, eskimiş bir parka gibi ayrıcalıklar karşılığında ırktaşlarına ihanet ediyordu.
       Bu tip kölelik, ancak kazanç kesinse geçerlidir. İşletmeniz zarar ettiğinde köleler çoğunlukla yok pahasına satma durumundasınızdır. Yoksa Naziler gibi katletme ya da yamyamlık edip, etini yemek de, üretim aracınızı sonsuza kadar yok etmeniz anlamına gelir.

         Bir de ikinci tür kölelik vardır. Burada patron hiç kendini zorlamaz, kapı açık, beğenmiyorsan çeker gidersin, der.  Dışarıda senin gibi bir sürü işsiz var der ve gerçekten vardır. Siz de çıkıp gidemezsiniz. Bence gerçek kölelik budur.
        Bunun için de bu işi yapacak kişilerin gerçekten çok olması gerekir. Bu amaçla doksanlı yıllardan itibaren ülkenin her tarafı üniversitelerle dolduruldu ve zorunlu eğitim önce sekiz, sonra on iki yıla çıkarıldı. Şimdi hemen her meslekten bolca var. Ortalık işsiz öğretmen, mühendis, iktisatçı vb meslek üyeleriyle dolu. Çek git, nasıl olsa bolca işsiz var.
      Bu tip köleliği de yaygınlaştırmak için işverenler, özellikle bankalar, kendi aralarında kara listeler oluşturur. Bakın bu çok hak arama meraklısı, işe almayın diye.
       Bu tür kölelikte ihtiyaç olan şey, gerçekten ülkenin işsiz kaynaması, bunun içinde doğum oranlarının yüksek olması, ülkeye de bolca yabancı (mülteci veya başka bir şekilde ) gelmesi gerekir.

        Şimdi ülkemizdeki beyin göçü, kapitalist rejimi sarsmaya başladı. Çünkü onlarca taşra üniversitesinin amacı, ciddi üniversitelerin mezunlarının ücretlerini düşürmek, onları işsizlikle korkutmak ve devlet kadrolarını doldurmaktır.
         Mesela ben Süleyman Demirel üniversitesinin ilk mezunlarındanım. Belki de dünyanın en kötü sosyoloji eğitimlerinden birini aldık. Bunu tek bir örnekle anlatayım.
      Sosyal psikoloji dersinde Robert Nisbet'in, 1950'ler, belki de 40'lardan kalma kitabını okuduk. yıl da 1995-96.  Bölüm başkanımız (sonradan profesör oldu) yardımcı doçent Metin Özkul'a göre aradan geçen elli senede bu bilim zerre ilerlememişti. Kitabın yeni baskısı da yoktu, fotokopisini kullanıyorduk.
        Aslında olay Metin hocanın Robert Nisbet'e değil, çevirmeni Erol Güngör'e hayranlığıydı. Konya Selçuk Üniversitesinin uzun yıllar rektörlüğünü yapmış olan Erol Güngör, Türkiye'de sağcıların sevmek bir yana adeta taptığı bir isimdir. Çoğu çeviri onlarca, belki de yüzlerce kitabı vardır. Kapaklarında da asıl yazarının adı değil, çevirmeni Erol Güngör'ün adı vardır.

       Ben Erol Güngör'ün o kadar çeviriyi yaptığına da inanmıyorum. Rektörlük, siyasi cephede önde olmak, üniversitenin rutin işleri derken, bir de ona pek fırsat bulmamıştır. Zaten Türk profesörler bayılırlar asistanların işlerini sahiplenmeye.
       Diğer derslerimizde genelde onlarca yıl öncesinin kitaplarını okumak şeklindeydi. Üniversiteyi lise havasında okuduk. Lisede bile müfredat ve ders kitapları daha sık değişiyordu.Biz dört dersimizi, Metin hocanın da doktora danışman hocası olan emekli profesör Amiran Kurtkan Bilgiseven'in ağdalı bir Osmanlıca ile yazılmış dört kitabını okuduk. Kendisi bir kere konferansa bile geldi,  o ağır Osmanlıcasını, günümüz Türkçesinin yetersizliği ile savundu.
    Oysa gerçek kendisinin yetersizliğini örtme çabasıydı.
     Bizim mezun edilme amacımız, üniversite mezunu işsiz sayısını arttırmaktı. Böylece patronlar bacak bacak üstüne atıp, maaş bu, beğenmezsen çek git, bir sürü üniversiteli işsiz var, diyebilecekti.
       Ancak artık işçi sınıfı da, artık sermaye kadar hareketli. Özelikle beyaz yakalılar. Beyaz yakalılar artık küçük burjuva değil, onlar da işçi sınıfı. Hatta pek çok mavi yakalı, pek çok beyaz yakalıdan daha fazla kazanıyor.
         Dikkat ettiniz mi, büyük reisimiz ne zamandır istemeyen bu ülkeden gider, demiyor. Çünkü bunu demeniz için o kişinin gidemeyecek olması, gidememesi gerekir.

         Sadece gidemeyeceğinden emin olunan kişilere, beğenmiyorsan çek git, denir. Peki gidiyorsa ne yapılır?
      O zaman gitme, kal demek başkalarına düşer. Zira öyle yüksekten atmanın, alçaktan tutması kolay değildir.
          Devlet kurumlarında da çoktur öyle beğenmeyen gider deyip duran amirler, müdürler falan. Ben öyle memuriyetten istifa falan edemedim, onun yerine okul değiştirip durdum.
        Bir keresinde de ek ders için başka bir okula tamamlamaya gidiyordum ve müdür böyle konuşup duruyordu. Bir olay sonrası, kendimde haklı durumda olduğumdan, o okula gitmeyi bıraktım. Sonra kendi okulumda, öğretmenler odasında otururken, o okuldan bir öğrenci, öğretmenler odasını aradı ve okula dönmemi istedi, telefonu kapattım.
      O öğrenci beni pek sevmezdi ve arayan o değil, müdürün kendisiydi. Geri döndüğümde beni daha büyük bir kabus bekliyordu.
        Şimdi de gitme, kal diyen reklamlar var. Epeydir televizyon izlemiyorum. Sinemalarımız ize malum, film kadar reklam izletiyor.
          Derken reklamlarda bir şey fark ettim. Sanki hepsini Çağan Irmak çekmiş. Ürün tanıtmaktan çok bir sakinleştirme, bir mutluluk saçma, bir güven verme çabası var hepsinde.
      Çağan Irmak, berbat bir film yapmış adı da Bizi Hatırla. Filmim adından Altan Erkekli'nin öleceğini  biliyoruz. Babanın ameliyatında yanında olamayacağın işte bir insanın ne işi var? En ilkel kölelik düzeni bile bu kadar vahşi olamaz. Ayrıca bulimia (yeyip yeyip, kusma) hastalığı kıyısında, senden nefret ediyorum anne, inşallah yüz kilo olursun diyen ergen bir kızın, birden filozof kesilmesi de bir başka garabet.
       Öte yandan başka bir yönetmen de, Çağan Irmak filmi yapmış, he de Çağan Irmak'ın en sevdiği oyuncularla.Bizim İçin Şampiyon, tam da böyle bir film. Filmde herkesten iyilik fışkırıyor maşallah. Filmde iki kötümsü karakter var. Biri Halis Karataş'ın İstanbul'da ki ilk patronu, diğeri de kışkırtıcısorular soran hipodrom muhabiri.
         O muhabiri de ben anlamadım. Senden beklenen puanlı koşu bülteni hazırlamak, kumarbazlara tüyo vermek. Özdemir Atman gibi kodaman at sahiplerini kızdırmak değil.
           Öte yandan bu film, kocaman bir Cem Yılmaz filmi, zira tıpkı onun filmleri gibi iki saatlik bir reklam filmi. Film için otuz at satın alındığını öğrenince bilet aldım, meğer film TJK (Türkiye Jokey Klübü) reklamıymış.

     Bir kere o yıllarda TJK TV yoktu, at yarışı olan günlerde (o zamanlar her gün koşu olmazdı) TRT4, o sıkıcı açık öğretim dersleri ve caz-klasik müzik konserleri arasında at yarışlarını verir, internetin yavaş ve yaygın olmadığı yıllarda at yarışı izleyenler ve kahvelerde TRT4 seyredilirdi.
    Yeni nesil ganyan ve at yarışlarına eskisi gibi meraklı değil, iddia daha gözde. Filmin yönetmeni Ahmet Katıksız'da, Çağan Irmak usulü açeydim gollerimi, getme deyeydim, demiş. Filmdeki oyuncuların çoğunun da en az bir Çağan Irmak filmi tecrübesi var.
       Son dönem reklam filmleri de böyle. Amaç gidenlere ya da gitmeye niyetlenenlere duygusal baskı yapmak.
          Cahillerin feraseti ile övünmek kolay, okumuş insanlar olmadan ekonomiyi ilerletmek zor. Reklamcılar, zamanında Ecevit'in CHP hükumetini gazetelere verdikleri paralı oylarla düşürdükleri gibi, reklamlarla da beyin göçünü engeller, en azından azaltırız sanıyorlar. Oysa büyük reis ey çekmeyi bırakmadan, ortamı biraz yumuşatmadan ekonomiye kolay kolay güven gelmeyecek.
     Reis ise yumuşayamaz, hele seçimler yakınken. Seçmenini nefret, öfke ve korku ile bir arada tutmalı. Gevşerse taraftarları dağılabilir ya da galiba kendisi öyle düşünüyor.

      Oysa bu gerginlik ekonomiyi ve kendi seçmeni dahil pek çok kişiyi bunaltmış durumda. Bir de birileri söylesin sadece muhalifler değil, iktidar yanlıları da ülkeyi terk ediyor artık. Devlet başkanının her gün televizyonlarda avaz avaz bağırdığı, seksen küsur yaşındaki sanatçılara bile dava açtığı, her gün ortalama on kişinin cumhurbaşkanına hakaretten dava açtığı ülkede, istikrara en ateşli iktidar yanlıları bile inanmaz.
       İktidar yanlısı demişken,  banka reklamında yetmişiz, mutluyuz, biriz, bütünüz reklamı yaparken, bankanın ve yüzlerce sanayi kuruluşunun sahibi süper zengin aile, Malta vatandaşı oluyor.
     Sonuç olarak ben bu göç olayını destekliyorum. Kaçan köleler de, isyan eden köleler kadar özgürlüğe katkıda bulunmuştur.  Bu halk, kendisi Malta vatandaşı olan iktidar yanlılarının duygusal kölesi olmadığı gibi; kalalım, savaşalım diyen muhalefetin askeri de değildir. ben Marksist ya da Leninist değilim. Sınıf kavgası illa kitlesel olacak diye bir şey yok.
      Lenin bile, son adımda devrimden yana olmanız, tamamen bulunduğunuz sınıfla ilgilidir demiştir. Yani bir burjuva olarak solcu, hatta devrimci olabilirsiniz, servetinizi devrim için harcayabilirsiniz. Ama, o devrim anı geldiğinde servetinizi ve gücünüzü bırakmanız çok ama çooook zordur.

      Siz de sınıf atlama imkanlarınızı kapatan, refah arzularınıza engel olan devleti terk etmek, her insanın hakkıdır. Ayrıca kendimden biliyorum, bir yerleri ya da birilerini terk etmek, o insanlara vereceğiniz en büyük ceza olabilir.
     Mesela Hırant Dink'in de dediği gibi, Türkiye 1927'de üç yüz bin Ermeni'nin yaşadığı bir ülkeydi. Nüfus artışı ile paralel olarak, şu an bir buçuk milyon Ermeni'nin huzur içinde yaşadığı bir ülke olsaydı, uluslar arası kamuoyu her 24 Nisan yaklaştıkça bizi tehdit etmezdi. Onlar ülkeyi terk ederek en büyük kötülüklerini yaptılar.

      Ben memuriyetten ayrılacak kadar güçlü ve cesur olamadım. Onun yerine beğenmezsen git diyen müdürlerime uyup sürekli tayin istedim. Artık yurt dışına çıkmak için fazlasıyla yaşlıyım, yabancı dilim yok ve bilgi ile yeteneklerim yurt dışında işe yaramaz. Türkiye'de bir devrim yapacaksa, gidemeyecek ve mevcut durumdan da memnun olmayanlar yapacaktır.
        İbni Sina bile bin yıl önce, ilim ve sanat takdir edilmediği yerden göçer demiştir. İslam da zorda kaldığında hicreti tavsiye etmiştir.
      Sonuç olarak devletin görevi, halkını mutlu etmektir. Mutsuz insanların isyan etmek veya göç etmek hakkı vardı.Gidecekseniz zerre kadar pişmanlık duygusu  yaşamayın. Sizi mutsuz eden devleti, terk ederek cezalandırma hakkınız vardır.



18 Ocak 2019 Cuma

PORTAKAL KOMPLOSU



                Efendim, yeni bir olay yaşadık. Ben de mevzu taze iken düşüncelerimi yazayım dedim. Önce neler oldu bir hatırlayalım.
 Bir televizyon kanalının haber sunucusu, garip bir şekilde birden, bizi uzak bir ülke ile kıyasladı.  Zira o ülkede artık gösteri yapılamaz deniliyordu. Sonra da halka barışçı gösteri çağrısı yaptı. Ardında bekleneceği gibi iktidar yanlıları, zaten günlerdir gösteri yapanları tehdit ediyordu,  o sunucuyu da tehdit etti. Derken olaya ülkenin başkanı (cumhur) da işe girdi. Bir mahalle kabadayısı tarzı ile sunucuyu tehdit etti. Üstüne de sunucunun soyadı olan meyve ile ilgili espri yaptı. Bu espriye o başkanın yandaşları da katıldı.

Zaten o ülkede kelime esperileri gelenekseldi. Mesela bir tarihte İngiliz bir futbol teknik direktörü vardı, soyadı TOSHACK’dı. Adı üzerine yapılan esprilere o kadar alışmıştı ki, soy adına Testis (Koç yumurtası) der olmuştu.
Ardından da ülkedeki pek çok demokrat ve basın emekçisi bu sunucuya destek çıktı.
Oysa gerçek bu değildi. Daha doğrusu gerçeğin tek yönü bu değildir.
Mesela bu başkan, başka ülkenin isyanından hem korkuyor, hem de şu isyan çıksa da bir ezsem diye umuyordu. Bu sayede umduğuna ucuza kondu. Sanki bir Gezi olmuş da, ezmiş kadar oldu. (En azından kendi taraftarlarının gözünde)
Öte yandan da daha ilginç bir şey oldu. Bu şahıs, o kötü yenilgi gecesinin en önemli aktörüydü. Adam kazandı lafı ve sonrasında, ondan ve televizyon kanalından ne çok nefret etmiştik, bilmem hatırlar mısınız?
Onunla çalışmış ve şu günlerde youtuber olarak çalışan eski bir haberci, o kanalla ilgili başka bir anısını anlattı. Bir ildeki seçim sonuçlarını yorumlarken, yorumunun nasıl canlı yayında kesildiğini, kenara çekilip, o il ve iktidar partisi hakkında olumsuz yorum yapmaması istendiğini anlatmıştı.

Ha, siz bu Amerikan grubunun payı olan kanalı, o kadar muhalif bilmeyin diye yazıyorum.
Şimdi yeniden bizim adamımız oldu, yeniden sevdik onu. Ne için? Kazanan adam ona çok kızdığı için.
Acı gerçek şudur ki, ne kadar zeki de olsak da; kararlarımızda en çok konuştuğumuz beş kişinin kararları kadar isabetli oluyor. Bunu genelleştirirsek, izlediğimiz dizileri, filmleri kimlerle ortak izliyorsak, o insanlar kadar, belki de daha az zekiyiz.
Hatta bir Japon atasözü der ki, bir çete, en ahmak üyesi kadar zekidir, tıpkı bir zincirin en zayıf halkası kadar güçlü olması gibi.
Şimdi diyeceksiniz ki, vay be, bir akıllı sen misin? Belki de yanılıyorum ama kafama düşen kurdu, size yazayım dedim.



5 Ocak 2019 Cumartesi

ZIBIK VE BULANTI(15 TEMMUZ)

      zıbık ile ilgili görsel sonucu
   Aslında bu yazı da öncekiler gibi bayağı bir uzayacak ve internetten öğrenebileceğiniz pek çok gereksiz detay verecekti. Youtube'da Nihat Genç'i izleyene kadar.

       Nihat Genç, solcu yazarlar arasında kendine has bir yere sahiptir. Otuzlu yaşlarından sonra solcu olmuş, gençliği Ülkü ocaklarında, tarikat yurtlarında falan geçmiştir. Doksanlarda Leman'da yazarken, dergi o yıllarda solun da yeni tanıştığı homoseksüel hakları üzerine yazılar yazıyor, canı yanan, dışlanan, hor görülen homoseksüellerin mektuplarını falan paylaşıyordu.
        Bu homoseksüellik konusu solcular için de tabuydu. Murathan Mungan, Arkadaş Zekai Özger gibi şairler bile bu yüzden dışlanmıştır.
        Nihat Genç'de bu konuda önce olayı garipseyen yazılar yazmış. onlar da Nihat Genç'i ayrımcı-faşist diye Yüksel caddesine resmini falan asmışlar. Sonra o da zamanla onları tanımaya başlamış. Sonra o meşhur KOPÇA HASAN hikayesini yazıyor, zamanla aralarına bile girmeye bile başlıyor. (Nefis hikayedir, tavsiye ederim)
       Sonra onlarla beraber, meşhur Engürü kahvesine takılıyor. Orası şimdilerde kapandı, kapanma sebebi de bu olayın sonucu. Tabi genç daha bir süslü püslü anlatıyor, youtube'dan kaldırılmadan izleyin derim. Şu günlerdeki Engürü kahve sarayı ile burası aynı yer değil.

       Bu kahvenin bir kısmı homoseksüellerin takıldığı köşeydi. bu kahveye ben hiç gitmedim, böyle yerleri pek sevmiyorum, böyle alışkanlığım yok. Buraya her çeşit insan gelirdi. Hatta bir köşesi de Ülkücü kabadayılara aitti. Bir de ilginçtir burası tiyatrocuların esnaf kahvesi gibi kullandığı bir yerdi. Özellikle çocuk tiyatrosu işlerini buradan bağlar, pazarlıkları da burada yaparlardı.
         İşte bu kahvenin, homoseksüellere ait köşesinde lezbiyen bir  kadın çantasından bele bağlanan penis gibi bir şey, dildo var, onu düşürüyor.
         Nihat Genç bilmese de onun Osmanlıca adı var, zıbık. Bu gün lezbiyenler ya da tuhaf cinsel fantezileri olanların kullandığı bu alet aslında yaşına bakmadan geç eş-kuma-cariye alanlar için icat edilmiş.
          Yalnız bunu karanlıkta kullanacaksın, kadın fark etmeyecek. Aziz Nesin'in Surname adlı romanın yan öykülerinden birinde, zıbık kullandığını gördüğü için karısını öldüren birisinden bahseder. Çünkü kadın gerçeği öğrenmiştir.
              Hayatta böyle bulantı anları olur. Jean Paul Sarte'ın romanı Bulantı'da, roman kahramanı böyle bir andan sonra çevresinin ve dünyanın pisliğini kavrayıverir.
           Tıpkı çocuğunuzun ilk çavuşu tokatlamasına şahit olmanız gibi,  o artık sizin  minik oğluşunuz değildir.
          Böyle bulantı anlarımız vardır. Mesela yıllar evvel şimdilerde kapanan itiraf.com'da okumuştum. Muhafazakar bir zamparanın hikayesi. Amacı eğlenecek kızlarla gün geçirip, evlenilecek bir kızla da yuva kurmak. Böyle bir kızla tanışıyor (belki de tanıştırılıyor) da, hem de kız türbanlı. Kızla konuşuyor ve birbirlerini tanıyorlar da. Derken erkeğin cüzdanından, kız da yanındayken, prezervatif düşüyor.
          Ardından da kızla ayrılıyorlar. Her ne kadar erkeğin zamparalığını biliyor da olsa, o andan itibaren erkekten tiksinmeye başlıyor.
               Bu zıbıkta, kahvenin müdavimlerinin, çalışanlarının ve sahibinin kahveden tiksinmesine sebep oluyor. Oysa sahibi ne büyük paralar karşılığında vazgeçmemişti bu mekanı satmaktan. Bir kaç ay sonra mekan el değiştirir, hatta  lokanta olur. O zaman da bile olayı hatırlayanlar, zıbığın düştüğü yeri ayakları ile silerler, o noktaya masa koymazlar.
          İşte 15 temmuzda Amerikan zıbığının Genelkurmay Başkanlığına düştü diyor Nihat Genç.
          NİHAT GENÇ'İN YANILDIĞI NOKTA ŞU:
          O zıbık sadece Genelkurmaya değil, tüm tolumun üzerine atıldı ve tüm toplumsal düzen bir bulantıya girdi.

             Gezi'den sonra Türk sağı, yıkılacağı korkusu ile birleşti. 15 Temmuzdan sonra da kendin tiksintisinden birleşti. Bu tiksinti ile toplum yavaş yavaş çözülmeye başladı.
           15 temmuzda neler olduğunu başka yerlerden de öğrenirsiniz. Öğrenmeniz gereken o an toplumun tamamına yakınının, belki de tamamının önüne o zıbık düştü ve kendisini suçlu hissetti.
          Türk milliyetçisi, 27 mayısta darbe sabahı Ankara radyosuna koşup, NATO'ya CENTO'ya (hatta Cento diyeceğine senato demişti de, halk şaşırmıştı, senatoya bağlıysa neden darbe yapıldı diye) bağlıyız diyen, Wesp Point mezunu NATO subayına BAŞBUĞ dedi.

         Kendisine yıllarca Sait-i Kürdi diyen şahsı SEYYİT bildi. Amerikan Morison şirketi danışmanı Süleyman Demirel, Türk sağının birleştirici lideri oldu yıllarca.
          Türk solu da yıllarca Türkeş'in sözcüsü olduğu 27 mayısı ilerici ve devrimci sandı. Erdoğan'a başbakanlığı bahşeden Deniz Baykal'ı sorgulamadı.

          En çok da, ona Fethullah bey diyemezsin, hoca efendi diyeceksin diyenler,  şahsın doğum günü olan 24 Nisan'ı KUTLU DOĞUM HAFTASI diye kutlatanlar,  Türkçe olimpiyatları için para bastıranlar, Zaman gazetesini ve bilumum örgüt yayını gözümüze sokan esnaflar,
            Bu utanç ve özsaygı yitimi ile yıllarca Fetö'yle mücadele edenlere Fetöcü diye hakaret ediyorlar. Nietsche'nin de dediği gibi, KİM AHLAK BEKÇİLİĞİ YAPIYORSA, EN AHLAKSIZ ODUR.

          Öte yandan çıplak gerçek şu ki, çoğu halen hoca efendilerine bağlı. O gece sokağa çıkanların pek çoğunun amacı da bunu gizlemekti. ( Zaten o gece yaralana bir polis dahil pek çok kişi Fetö'den atıldı. Hatta önce hayırlı olsun diyen, işler ters gidince darbecilerin karşısında duran-bunu yaparken de telsiz görüşmelerinin kayıt atına alındığını hesap etmeyen- iki astsubay da vardı.) Hepsi bir şekilde hoca efendileri ya da onun ardılının (EZEL)dönüşünü bekliyor ve Reis her an, en yakınından hançer yiyebilir.
         Dahası da şöyle bir acı gerçek var ki, komünizmle mücadele derneklerini, tarikatların çoğunu NATO ve Amerika kurdu ve bir ipleri mutlaka oralarda. Sağın güvendiği o kurumların ipi her an çekilebilir.

          Kaldı ki şu an Işıkçıların (Türkiye Gazetesi) lideri Mücahit Ören (Enver Ören'in oğlu) Amerikan vatandaşı. Kıbrıs'ın meşhur  Şeyh Nazım Kıbrısi tarikatının yeni şeyhide Amerika'da, hatta Pensilvanya'da. (Belki de Türkiye gazetesi bir kitap daha yayımlar, Pensilvanya evliyaları diye. Koca bir cilt İzlanda eviyaları kitabı çıkmıştı. Bir türlü fırsat bulup, karıştıramadım. Ülkede şu an iki yüz elli Müslüman yaşıyor.  O kitabı dolduracak ne evliya var, bilmiyorum. )Hatta öyle bir kaç şeyh daha var, cemaati burada, kendi Amerika'da,  hatta Pensilvanya'da.
           İşte sağ, bu suçluluk duygusu ile yansıtma yapıyor. Nietsche'nin dediği gibi, kim ahlak bekçiliği yapıyorsa, en ahlaksız odur. (Freund'da, yazarlar, şairler, ressamlar, hatta filozoflar, benden çok önce bilinçaltını keşfetti, ben sadece teorisini kurdum demiştir. Yansıtmanın daTürkçe karşılığı zeytinyağı gibi üste çıkmak olmalı)
            Zaten kendisi de yıllarca Nato'nun kuklası olduğu halde sola, dış güçlerin kuklası demişti. Şimdi de kendisi yıllarca Fetö'yü övenler, sola ve yıllarca Fetö aleyhine yazanlara Fetöcü diyor.
          Aslında 17-25 aralık operasyonlarından sonra tarikat üyeliği, sağlam bir aile bağı olmaktan çıkmıştı. 15 Temmuzdan sonra ise patlama yaşandı. Bende ateizmi ilk defa o zaman ciddi olarak düşündüm.
           15 Temmuz gecesi Türkiye bir şok yaşadı. Türkiye'deki tarikatlar ve sağcılar, ise ciddi bir özsaygı yitimi yaşadılar. İktidarlarını korudukları için özgüvenlerini yitirmediler. İktidarlarını yitirdikleri an, özgüvenleri de kalmayacak.

           Bunu bildikleri için iktidarlarını son ana kadar korumaya kararlılar. Reisleri bile, Müslüman düştü mü kalkamaz derken, bunu kast ediyor.
       15 Temmuz ülkemize travmatik şok yaşattı, özellikle din alanında. Şokun ilk aşamaları olan inkar ve yansıtmayı yaşamaktayız. Sonrasında kabullenme ve çöküş başlayacaktır.
        Bu herkeste aynı anda ve aynı şekilde olmayacaktır. Kendi içlerinde parçalanmalar, birleşmeler olacak. Tam parçalanıyorlar derken kenetlenmeler olacaktır.
          Seksenlerde RECEP'i öldürenler,  Kurtlar Vadisinde ERDOĞAN mezar taşını gözümüze sokanlar, KURTLAR VADİSİ DARBE'nin isim haklarını alanlar hedeflerinden vazgeçmemişlerdir. Yani önümüzdeki günler, yıllar, haftalar, hem muhalefet, hem de iktidar için zorlu geçecektir.
         Şu anda ortam aynen Ezel dizisinin 2. sezonunun başlangıcı gibi. Ramiz dayı ezilmiş ve sinmiş, Kenan Birkan iktidarını kurmuş. Oysa Ramiz dayı her yerde.

       Bu süreçte ateizm artıyor. Dindarlar ise kendi içlerinde çatlaklar oluşuyor. Arpası kesilenler ufaktan da olsa bağırmaya başlıyor.
    Ekonominin düzeleceği falan yok. Cebi boşalan, iş bulamayan, zarar edenler bunu daha net anlamaya başlayacak. O zaman ikinci bir zıbık önlerine düşecek.
         Biz ise bütün onurumuzla burada olacağız.
   Not.1:Nihat Genç youtube'da kanal açınca konuşmaları Leman yazılarına dönmüş
 Not.2: Çarpışmayı öğlen yemek yerken 10 dakika izleyebildim. Kıvanç Tatlıtuğ aynen Sekiz karakterine bürünmüş. Bence bu sekiz, pek çok Kurtlar Vadisi karakteri gibi gerçek bir insanın taklidi. Hayat hikayesi de Polat Alemdar'a benziyor. O da aslında Baron'un (ölüm şekli itibarı ile Üzeyir Garih) oğluydu. (Gerçi Polat, Abdullah Çatlı idi). Bu evladı kaçırıp babaya düşman etmenin en eski mitolojik Zal oğlu Rüstem'in oğlu Sohrap (Şorap)'ın Efrasiyap (Tahminen Ap Er Tunga) tarafından kaçırılıp, kendisine düşman edilmesine benziyor.