28 Ekim 2026 Çarşamba

Süt Hırsızının İngiltere'nin Neoliberalist Yıkımı

 


Cinas, şiirde bir kelimenin iki anlamda birden kullanılmasıdır. İstiklal marşımızdaki bir cinas, çoğu kez fark edilmez:

Ulusun, nasıl böyle bir cihanı boğar

Medeniye dediğin tek dişi kalmış canavar

Burada ulusum değil, ulusun dediğini, canavarın da Anadolu dilinde kurdun diğer adı olduğunu, şiirden anlayan pek çok kişi fark etmiştir. Pek çok kişinin tam anlamadığı, tek dişi kelimesidir. Tek bir dişi kalmış kurttan bahsetmiyor asılnda burada bahsedilen simgesi kurt olan ve kraliçe Victoria tarafından yönetien İngiltere ya a Büyük Britanya imparatorluğudur. 1920 yılında Büyük Britanya, gücünün zirvesindedir; Afganistan ve İrlanda'nın büyük bölümünü kaybettiği halde, Dünya yüz ölçümünün üçte birini fiilen işgal etmiş durumdadır. Dünyadaki hemen her sanayi ürününün, özellikle de demir-çeliğin önemli bölümü bu ülkedendir. Dönemin temel iletşim aracı telgraf, İngilizlerin elindedir, her üç telgraf memurundan biri İngilizdir. Ve  daha neler neler....

Derken zaman değişti, o dev imparatorluk çöktü. Başka bir cinas, bu imparatorluğun çöküşündeki son devreyi anlatıyordu. Pink Floyd'un 1979 sonunda çıkan The Wall albümünde,  albüme adını veren The Wall şarkısının sözlerinin bir kısmını hatırlayalım:

We don’t need no education.
We don’t need no thought control.
No dark sarcasm in the classroom.
Teachers, leave those kids alone.
Hey, teacher, leave those kids alone!
All in all you’re just another brick in the wall.
All in all you’re just another brick in the wall.

Çevirisi(Google): Eğitime ihtiyacımız yok.

Düşünce kontrolüne ihtiyacımız yok.
Sınıfta karanlık bir alaycılık da istemiyoruz.
Öğretmenler, şu çocukları rahat bırakın.
Hey, öğretmen, şu çocukları rahat bırakın!
Sonuçta, sen de duvardaki bir tuğladan başka bir şey değilsin.
Sonuçta, sen de duvardaki bir tuğladan başka bir şey değilsin.

Şarkıda Teacher diye seslenilen kişi, Büyük Britanya devletinin o zamanki başbakanı Margaret Teahcher'dı, Neoliberalizm'in Büyük Britanya'daki maşasıydı, 1975 Bilderberg toplantısında Henry Ksinger ve David Rockfeller tarafından keşfedilmiş ve İngiliz Muhafazakar partisine başkan yapılmıştı. Liberalizmin doğduğu topraklarda ilkokul öğrencilerine her gün süt veriliyordu, işçilerin örgütlenmeleri ve sosyal hakları zirvedeydi. Neoliberalizmin yoksullaştıma planı, ilk önce Büyük Britanya, Birleşik Krallık veya Türkiye'de sokakta genel adı ile İngiltere'de uygulamaya konuldu. Öncesinde İnglitere'de yüksek enflasyon ve bazı ekonomik sorunlar ortaya atıldı. Diğer yandan ayrılıkçı Kuzey İrlanda terör örgütü IRA'nın şiddet eylemleri vardı. Daraltılmış bölge, mutlak çoğunluk ve tek turlu seçim sistemi yüzünden zaten iki buçuk partili (Muhafazakar Parti, İşçi Partisi ve sadece Güney Galler'in partisi Liberal Parti) İngiliz sisteminde iktidarı değiştirmek kolaydı. Zor olan uzun süre iktidarda kalmasını sağlamaktı. Bunun içinde İngiltere'in iç ve dış düşmanlara ihtiyacı vardı. İç düşman hazırdı, IRA; İrlanda Kurtuluş Ordusu. Adanın kuzey batısını halen ellerinde turan İngilizler, 1968'den itibaren adaya hakim olamamaya başladı.IRA terörü yükselmeye başladı.Teacher, IRA örgütüne ve militanlarına karşı sert tedbirler uygulası. Belfast ve Londondery başta olmak üzere Kuzey İrlanda şehirlerinde sık sık olağan üstü hal ilan edildi. Hapishane hücrelerine sık sık baskın yapıldı, açlık grevi yapan IRA militanları zorla beslendi. Bunlara rağmen IRA terörü, Teacher'ın egemen olduğu seksenler boyunca tırmandı, örgütle savaşta çoğu sivil binlerce kayıp verildi. IRA, Londra'da dört tonluk patlayıcı patlatıyor, başbakanlık konutuna (Dowling sokağı, 10 numara) füze bile fırlatıldı. Önceleri Dowling sokağı, araç trafiği için halka açıktı. İngilizler otobüsten, işe giden başbakanı ve parlementerleri görürdü. Sokağın (ya da caddenin) girişine kocaman kapılar kondu. IRA terörü, Teacher ve Muhafazakar partisi iktidardan düşünce, önce yavaş yavaş, sonra birden bitti. Bitirenler de A.B.D oldu. Örgütün en büyük geliri, Amerika'daki IRA destekçisi, İrlandalı Katoliklerdi. 1990 yılına kadar Hollywood filimleri de IRA'yı özgürlük kahramanı gibi gösteriyordu.1990'da ne olduysa IRA'nın terörist olduğunu hatırladılar. Amerikalılar 1990'dan sonra IRA'nın terörist olduğunu anlatan filmler yaptılar. Doksanlarda İspanya'nın Bask bölgesinin bağımsızlığı için terör üreten ETA ve Korsikalıların kurtuluş orduları da çok etkiliydi. Doksanalarda azalarak bittiler. Korsikalılar sessizce bitti. İlk açılımda İspanya tipi mi, İrlanda tipi  mi barış olsun tartışması vardı. Gerçekte bu terör örgütlerinin yabancı desteği kesildi. IRA!nın A.B.D ve İrlanda (Güney İrlanda), ETA'nın Fransa destekleri yitirilince, örgütler önce tek taraflı ateşkes ilan etti, sonra süratle dağıldı. Bu örgütler, yerli ve yabancı devletlerin işbirliğiyle yaratılır. IRA'da, neoliberalist yönetime itaati sağlayan iç düşman oldu.Dış düşman da olmalıydı ki bu kadar yoksullaşmaya rağmen iktidarda kalabilsin, o da olabilecek en zayıf ülkelerden biri oldu, Güney Amerika ülkesi Arjantin. İktisadı bir türlü düzeltemeyen darbeciler, meşruiyet için yüz ölçümünü genişletmeye karar verdi. Darbecilerin umudu, buz gibi iklimde, toplam yüz ölçümü Kıbrıs'ın dörtte biri kadar olan, üç bin kadar insanın (askeri personel harici bu kadar civarı, yarıdan fazlası Stanley kasabasında, diğerleri de çiftliklerinde) yaşadığı bu adalaır, oldu-bittiye getirip, alabileceğini düşünüyordu. Adalar, İngiltere'ye çok fazla uzaktı ve lojistlik sorunlar yüzünden adalar için savaşmayabilirlerdi. Hem dikta yönetimi, darbe ile Latin Amerika'yı Komünizmden korumuşlardı, bunun bir ödülü olmalıydı, A.B.D onları destekeleycekti. Oysa herşey hem Arjantin, hem de Latin Amerika diktarörleri için herşey ters gidecekti. 2 Nisan 1982'de adaları işgal eden Arjantin ordusu,  14 Haziran 1982'de, iki aydan az bir sürede teslim olup, adaları terk edecek,  ardından da yıkılıp, gidecekti. Amerika'dan alından torpidolar, İngiliz gemilerini vurmazken, İngiliz nükleer denizaltısı HMS Conqueror; Arjantin hafif kruvazörü ARA General Belgrano'yu iki torpido ile vurup, üç yüzden fazla Arjantinli denizciyi öldürmüştür. Arjantin'in uçaklarının füzeleri, İngiliz uçaklarını düşman olarak tanımayı red etmiştir.

Gerek IRA, gerekse Arjantin'e karşı sert tutumu ona meihur demir leydi (IRON LADY)  unvanını vermiştir. İngiliz gençliğiyse ikinci dünya savaşınan beri okullarda her gün devletçe verilen sütün dağıtımını engellediği için Süt Hırsızı Theacher demiştir. IRA'ya karşı sert tutumu, açlık grevindeki teröristleri zorla beslemesi, hapishane şartlarını zorlaştırması gibi tutumlar, IRA'nın gücünü kırmamış ama sağcı-muhafazakar İngiliz seçmenlerinin gözünde yüceltmiştir. Oysa, Arjantin dikta rejiminin işgal hazırlıklarınının CIA veya MI5'in gözünden kaçmış olması imkansızdı. En baştan savaşa engel olabilirlerdi. IRA'nında A.B.D.'den gelen destek, çok erken kesilebilirdi. İngiltere'yi yoksullaştırmak için iç ve dış düşmanlara ihtiyaç vardı.

Süt hırsızı iktidarda olduğu sürede, tarihi iki yüz yıldan eskinişçi sendikalarının gücünü, Malcom Friedman'ın istediği gibi kırdı. Bunun için önce sebdikaların grevine karşı uzun süre hazırlık yapıldı, grev başlayınca da uzun sürdü ve sendikalar pes etmek zorunda kaldı. Batı Avrupa'daki en büyük emekçi hakkı kıyımı başladı. Bu yıllarda İngiliz emekçiler, bir önceki nesile göre oldukça fakirleşti. Devletin, çalışanlara yönelik sülbansiyonları ve yardımları fazlasıyla azaldı.

Bunun ilk sonucunda George Soros gibi para canbazları olmak üzere pek çok spekülasyoncu- vurguncu çok para kazandı. Sonraki yıllarda İngiliz sanayisi çöküşe geçti. Sosyal ve ekonomik haklarını kaybeden beyaz yakalı, eğitimli nüfus başta olmak üzere pek çok İngiliz, Kanada ve Avusturalya başta olmak üzere İngiliz sömürgelerine göç etti. Pek çok İngiliz'de Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi körfez ülkeleri başta olmak üzere gelişmekte olan ülkelere gurbetçi (expat)  olarak çalışmaya başladı. Nitelikli iş gücünün kaçışına, hem yüksek değerli, hem oynak, hem de Soros gibilerin üç kağıtlarına açık İngiliz Sterlin'inin güvensizliği eklenince, pek çok sanayi kuruluşu iflas etti. Bu yüden İngiltere, Avrupa ortak para birimi olan Ero (yuro)'nun dışında kaldı. İngiliz sanayi bölgeleri, pas kuşağı denen terk edilmiş fabrikalarla doldu. Pek çok İngiliz markası, önce Hintlilerin, sonra Arapların ve diğer milletlerin eline geçti. İşçi sınıfını ezmek, İngiliz burjuvazisine iyi gelmemişti.

Teacher, her seçimi bir şekilde atlatıp, İngiliz tarihinin en uzun süre kalan başbakanlardan biri olsa da, özellikle gençliğin ona karşı isyanı hiç  hiç bitmedi. İsyanın lokomıtifi müzik oldu. Punk müzik, Theacher iktidarında doğdu ve ömrü de Teacher iktidarı kadar oldu. Bugün İskandinavya ile özdeşleşene Metal ve Hard Rock müzik de Teacher İngilteresinin ürünüydü ve onun iktidarından sonra güçten düştü. İskandinavya dışında genç nesiller metal müziği sevemedi ve bu müzik bugün büyük ölçüde elli yaş üzerinin müziği oldu. Müzik bir yana, sokaklar, meydanlar da boş kalmadı; çoğu defa polis yetmedi, defalarca asker de sokağa çıktı. Özellikle Kuzey İrlanda, Teacher'ın iktidarını olağan üstü halde geçirdi. Özellikle iktidarının sonlarına yakın Osmanlı'nın cizye vergisine benzer bir kelle vergisi çıkarması, işleri iyice zıvanadan çıkardı. Kendisi ise istifayı hiç düşünmedi. Onu tahtından indirense, kendi partisi oldu. Ülkede oluşlan yoksulluk, her gün süren sokak olayları ve nitelikli iş gücünün ülkeyi terk etmesi, partisini de yıldırmıştı.

Sonra her iktidar gibi iktidarını kaybetti. Kapitalizm, çok kullandığı verimli bir aletini kaybetmişti ama zaten alacağını almış, kazanacağını kazanmıştı. Üstelik tıpkı kendisi gibi bir neoliberalist olan dostu, bir dönemin A.B.D. başkanı Ronald Reagan gibi Alzeimer'dı. Teacher iktidarı ile Britanya'da İşçi Partisi ve Tony Blair, sosyal devleti geri getirmeye çalıştı ama o her sabah dağıtılan süt ve işverenden her şeyi koparan sendikalar yoktu artık. Üstelik yıl 1990'dı ve dağılan Sovyetler Birliği ile sol görüşte çöküyordu. İşçi partisi ve Blair'de eskisi kadar solcu değildi. Sonuçta süt dağıtımı tekrar başlamadı. O sütlerin para Soros ve diğer para canbazlarının servetlerinin tozu etmezsdi. Özelleştirilen fabrikalar tekrar kamulaştırılamadığı gibi, özel sektörde pek çok fabrikayı işletemedi. Bütün bu hak kayıplarına rağmen İngiltere, bir ucuz işçilik ülkesi olmadı, önce gurbetçi-göçmen veren ülke oldu, sonra zaten eski sömürgelerinden zililyon zibilyon göçmen alan ülke, iyice göçmenlerle doldu. Bu göçmenlerin önemli bir kısmı Hintli, Arap ve diğer milletlerden zengin kişilerdi. Ülke giderek onlara kaldı, meşhur mağazalar bile onların oldu.

Ülke, imparatorluk mirasının bir parçası olarak, dünyanın bankacılık merkezidir. Blair hükumeti, bunun daha da artması için gayret göstedi ve bugün dünyada bankalar arası para değişiminin üçte biri Londra'da yapılıyor (Libor). Ülkede üniversiteler tamamen yabancı ülkelerden gelen öğrencilerin ücretlerine muhtaç, bu yüzden ülkede yabancılara karşı her türlü sosyal ayrımcılık, ciddi cezalar gerektiriyor.

Bütün bunlara rağmen Birleşik Krallık veya Büyük Britanya denen ve günlük hayatta İngiltere dediğimiz ülke, Dünya'nın beşinci, Avrupa'nın ikinci (birinci Almanya) en büyük ekonomisi. Osmanlı da bir günde yada bir yılda, hatta bir yüz yılda yıkılmadı. İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth of Nations) halen var ama eski siyasi etkinliğinin gölgesi yok. Delhi'de yapılan bir Milletler oyunlarındaki organizasyonun kötüliğü, birliği iyice kağıt üzerinde bıraktı. 1990'dan bu yana köprülerin altından çok sular aktı. Avrupalı beyaz adamın eski gücü kalmadı. Sanayi devi Japonya'nın yanına Kore, Tayvan, Çin Halk Cumhuriyeti, hatta Vietnam ve Tayland gibi ülkeler eklendi.Afrika ülkeleri başta olmak üzere eski sömürgeler, Avrupalı efendileri ile ticari ilişkileri de azalttılar. 2020'den beri Afrika'nın enbüyük ticari ortağı Çin.

Süt hırsızı iktidardan düştükten sonra, ona muhalif olarak ortaya çıkan Punk müziği tamamen bitti, metal müzik ise elli yaş üzeri erkek müziği oldu. Teacherizm ile biten diğer bir şeyde, İngiliz futbol taraftarlarının holiganlığı, estirdikleri terör ve İngiliz futbolunun, özellikle milli takımının altın çağı oldu. Teacher iktidarı, İngiliz milli takınlarının ve klüplerinin altın çağı olduğu kadar,  holiganların da altın çağıydı. İngiltere'nin çok güçlü pasaportları sayesinde, her İngiliz deplasmanında, o şehri binlerce holigan doldurur, bolca da olay çıkarırdı. Türk Milli Takımı, İngiliz Milli takımına karşı sürekli yenildi, hatta 2016 yılına kadar gol atamadı ancak İngiliz Holiganlar, Türk taraftarlara sataştığına epeyce pişman oldu; dinsizin hakkında imansız geldi. 29 Mayıs 1985, İngiliz holiganizminin en vahşi günüydü. Bürüksel'in Heysel şehrinde, katliamdan sonra adı Kral Bauoudin stadı olarak değişecek statta, 39 (otuz dokuz) kişi ölünce Teacher, İngiliz takımlarının süresiz Avrupa liglerinden süresiz uzaklaştırılması gerektiğini söylemiş, UEFA bunu beş yıla indirmişti.

Hayatı 2011'de bir Holivud filmine konu oldu.

21 Ekim 2026 Çarşamba

KİTLESEL DOLANDIRICILIK UYGULAMALARI İLE DÜZENLİ YOKSULLAŞTIRMA



Benim çocukluk yıllarımda kumar, daha çok bitirimhane de denen bazı kahvelerde oynanırdı. Genel anlamda şans oyunu şeklindeki kitlesel kumar; sport toto'da on altı maçtan on dördünü doğru bilmek,( yani on üç artı bir yapmak) pazar günü at yarışlarında (İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana ile sınırlı) altı yarışın, altısının da kazananın bilmek (yani altılı ganyanu tutturmak) ve ayda bir kere iken bir anda ayda üç kere olan piyango çekiişlerine (her ayın 9'u,19'u ve 29'u; 23 nisan, 30 ağustos ve yılbaşı çekilişleri hariç) bilet almaktan ibaretti. Borsa İstanbul 1986'da fiilen kuruldu. Öncesinde insanlar Kastelli gibi bankerler, inşaatları yarım bırakan kooperatifler tarzında dolandırılırdı.

Zamanla hem kumar, hem de yatırımla dolandırnılma yolları, yordamları arttı. Ayda üç kere yapılan çekilişler yetmedi, kazı-kazan çıktı. Atlar sadece hafta sonu koşardı, haftanın her günü koşmaya başladı. Dört büyük şehrin hipodromları yetmedi, Şanlırfa, Elazığ ve Kocaeli, Antalya,Bursa, Diyarbakır'da da yarışlar başladı. Seksenlerin sonunda Kasionalar açıltı, doksanlar sonunda kapanıp, Kıbrıs ve komşu ülkelere dağıldı. Bu arada faizzsiz bankacılık, yüz dolara ve marka (yuro öncesi Alman parası, yeni nesillere not) bile faiz veren bankalar, katılım hesaplı holdingler (en meşhurları Kombassan ve Yimpaş'tı) çıktı. Borsa da bankamatiklerle lot altı hisse senetleri çıktı. Yani dolandırılma yolları artıyordu. 

İlk kitlesel yoksullaşma 5 Nisan kararları ve arkasından gelen bankacılık kriziyle geldi. Bu krizde yok olan parai son fon krizinde yok olan paranın yarısından biraz fazlaydı (enflasyon muhasebesine göre). Her gün bir yada bir kaç banka batıyor, döviz kuru bir günde inanılmaz yükseliyordu. Pek çok kişi, düşük faizli diyerek, dövizle ev kredisi almıştı. Onlarca kredi mudisi intihar etti. Sonra bankalar kapaınca, belli bir miktarın üzerinde parası olanların parası yok oldu. Offshore denen bankacılığa yatırılan paraların ne olduğu sorulamadı bile.  1982 Kastelli ve bankerler krizinden (Sadece Kastelli yoktu, Banker Bako, Banker Yalçın ve bir sürü küçük banker batmıştı) beri ilk büyük kitlesel yoksullaşmaydı ve Kastelli döneminin neredeyse on katı büyük yoksullaşmaydı. Merkez sağın sonu oldu. Batık daha büyük olmasın diye, tüm mevsuata hazine garantisi getirildi, bu garanti 1999'da daha büyük bir krize sebep olacaktı.

1999 krizi gelmeden 1997'de Titan Saadet Zinciri skandalı patlak verdi. Kenan Şeranoğlu yönetimindeki örgütlenme bir şey üretmiyor, birilerine de bor. vermiyordu. Para yatırıyor, kendin gibi yedi kişinin para yatırmasını sağlıyordun, sonra onlardan üç yada dördünün parasını geri alıyor, kar ediyordun. Ayrıca sisteme kattıkların sisteme  karpara getirecek kişiler eklediğinde de paran katlanıyordu. Sistem basit ve güzel olmakla beraber, sisteme katılanlar geometrik olarak artığı için en fazla 14 yada 15 de batmaya mahkumdu, sonrasına tüm o kadar parası olabilecek Türk vatandaşı  veya tüm insanlık, sisteme katılmış oluyordu. Titan olayı, böylesi kitlesel dolandırıcılığın ilk patlamasıydı. Yimpaş ve Kombassan'ın kuruluşu daha eskiydi ama daha sonra battı. Çiftlikbank ve diğerleri daha sonradır. Ponzi gibi ponzinin, yani sadece sisteme katılanların parasını paylaşan sistemlerin ilkidi.

Derken kitapçık fırlatmalı 1999 krizi geldi ki bunu uzun uzun anlatmayacağım, internetten araştırabilirsiniz. Dünya Bankasında çalışan Kemal Derviş'in kurtarıcı olarak gelmesi, fırlayan enflasyon, faiz, döviz, batan bankalar falan. Başbakan Bülent Ecevit'in önüne yazar kasa fırlatılması, kriz biraz atlatılır gibi olunca, Devlet Bahçeli'nin birdenbire koalisyonu batırması ve 2002 seçimleri ile final. 2026 Fon krizinde kaybolan paranın üçte ikisi kaybolmuştu.

Şimdi ise döviz artıyor ama ne 1994, ne de 1999 gibi; bankalar da iflas etmedi; ilginç. Üstelik o zamanlar pek çok banka çalışanı, banka sahibi ceza aldı, Uzanlar başta olmak üzere pek çoğunun malına-mülküne el kondu. Şimdi ise sıkandal patlayalı bir aydan fazla zaman geçti ama ne tutuklanan var, ne malına el koyan. Tutuklananlar ise olayı araştıran gazeteciler.

Sanal kımar ve kitlesel dolandırıcılık (ponzi'nin bence karşılığı bu, kitlesel dolandırıcılık.) kapitalist sistemşn bir parçasıdır. Neoliberal sistemler, ponzi denen kitlesel dolandırıcılık ve kitlesel sanal kumarı teşvik etmektedir. Üstelik buna cep telefonu uygulamaları ve kişiliğinizi inceleyen yapay zeka uygulamaları da işe karıştı. Eski kumar makinaları mekanikti ve zayıfta olsa kumarbazın kazanma ihtimali vardı. Şimdi bu uygulamalar, sizi kişiliğinize göre soyuyor. Mesela riski sevmeyen, küçük oyuncuysanız, az kaybedip, az kazanıyorsunuz ama diyelimki günün sonunda 50-60 dolar yada yuro kaybediyorsunuz; ay sonunda 1500 dolar-yuro kadar kaybetmiş oluyorsunuz. Büyük oyuncuysanız, arada büyük vurgunlar yapıp, büyük vurgunlar yiyorsunuz, sonuçta büyük açık veriyorsunuz. Kumar ve borsa-kripto-forex uygulamaları temelde böyle çalışıyor. Sen hangi hisseyi çok düşse de satmazsın, hangisini panikle satarsın, senden iyi biliyorlar.

Bunu sosyal medya sitelerinden örnek vereyim. İnstagram'da benim keşfetime yok denecek kadar az sağcı çıkıyor. Cep telefonunda Youtube'dan genelde sadece müzik dinliyorum. Youtube bilgisayarı, benim dinlediğim müziklerden Yeni parti sempatizanı ve Kürt kökenli bir Alevi olduğumu biliyor; beni Alevilik, Yeni Parti ve arada bir DEM parti sayfalarına yönlendiriyor. Kırım-Tatar müziklerini de çok dinliyorum ama benim Tatar olmadığımı biliyor ve Tatarların sayfalarına yönlendirmiyor. Bu sosyla medya şirketlerinin bilgisayarı üç milyar kadar hesaptan ve insandan beni ayırd ediyor ve beni mümkün olduğunca ekranda tutmak için böyle taktik uyguluyor.

Kumar ve borsa uıygulamalarının çoğunun üye sayısı bir kaç yüz binle sınırlı. Bu sistemde küçük yatırımcılar iyice soyulıp, büyük yatırımcıya kar sağlanıyor. Sistem bunu bilinçli yapıyor. Böylece emekçi birikimi yok olunca sürekli borçlanıyor ve işveren karşısında güçsüz kalıyor. Dolandırıcılık ve kumarın bu kadar yaygınlaşmasının sebebi de bu.

19 Ekim 2026 Pazartesi

HÜLYA KOÇYİĞİT'İN ve EMEL SAYIN'IN YANDAŞLIĞI VE YETENEKSİZLİĞİ KONUŞULMALI



Şu günlerde (Ekim 2026) pek çok ünlü-eski ünlü öldü, hepsine Allah'tan rahmet diliyoruz. Şarkıcı Alpay,  Soner Olgun, İoanna Kuçradi ve bence en önemlisi şair ve sinama oyuncusu Nihat Ziyalan. Kendisi Yılmaz Güney'in yakın arkadaşıydı ve bu yüzden 12 Eylül'den sonra dünyanın öbür ucuna, Avusturalya'ya göç edip, oraya iltica etmek zorunda kalmıştı. Hepsi değerli insanlardı.

Ülkemizde ölen kişinin ardından kötü konuşmak ayıp sayılır. Bu çoğu kez abartılır; kel ölür sırma saçlı, kör ölür, badem gözlü olur. Bu yüzden bu kişileri ölmeden evvel yargılamak lazım.Cüneyt Arkın hakkında yazı yazarken de bunu düşünmüştüm. Şimdi de Hülya Koçyiğit hakkında yazmalı, kendisi 78 yaşında; bu yazıda ucundan Emel Sayın'a değineceğim, o da sekseninde. Benim gibi 12 Eylül dönemini çocuk olarak geçirenlerin zihnine imgeleri kazınmış iki Yeşilçam yıldızıdır; onlar 12 Eylül rejiminin hevesli iki yandaşı; Emel Sayın ise darbe lideri Kenan Evren olmak üzere pek çok önemli kişinin metresidir. O yılların günde dört-beş saat yayın yapan tek kanallı TRT'si siyah beyazdı; sadece futbol milli takımının maçlarında (bol gollü yenilgiler alıyorduk, keşke yayınlanmasaydı), Kenan Evren'in konuşmalarında ve Emel Sayın'ın konserlerinde renkli yayın yapardı. Evren'in karısı ölünce, protokolde Evren'in eşinin yerini almıştı.

Zor zamanlarda muhalif olmak da zordur, hele de  12 Eylül gibi zamanlarda. Yandaşlar vardır, bir de hevesli yandaşlar vardır. İktidar sahiplerinin istediklerini, daha o istek dile geçmeden, hatta akıldan bile geçmeden yaparlar. Bu iki kadın da öyleydi. Beraber veya yanyana değillerdi ama benim zihnimde 12 Eylülde bu ikisi yan yana geliyor, sebebi de her ikisi de sürekli televizyonlardaydı. Onların televizyon saltanatı, çok kanallı televizyların dönemine kadar televizyonda saltanat kurmuşlardı. İnternetin olmadığı,  kağıt gazete ve dergilerin uzak il ve ilçelere bazen bir gün sonra geldiği, her evde telefonun olmadığı, sabit telefon hatlarının noterde satıldığı seksenlerde televizyon, şimdikinden çok daha güçlüydü. 12 Eylül rejimi, 1983'de Turgut Özal iktidarı ile bitmedi, aslında pek çok açıdan halen devam ediyor. Mesela 1986 yılının 12 Eylülünde izlediğim bir TRT programı nedense aklımda çok net kalmış. Program bir grup 1980 doğumlu, yani altı yaşında çocukla sohbet-röportajla başlıyor, sonra darbe öncesi anarsi ve kargaşalığı ve darbenin ne kadar haklı olduğunu anlatıyordu. Kenan Evren'in sivil cumhurbaşkanı, Turgut Özal'ın başbakan olması ile 12 Eylül bitmemişti. Bu ikilinin ve pek çok 12 Eylül yıldızının saltanatı 1985-86'dan itibaren azalmakla beraber, 1990'da özel televizyonl,ar açılana kadar sürdü.

Emel Sayın ilginç bir karakter. Genel olarak şarkıcı, yeni nesil kendisini pek bilmese de, iki binli yıllara kadar popüler bir şarkıcıydı. Oynadığı filmlerde hep masum, genç kız oldu. Otuzlu, kırklı yaşlarında, yüzü estetikle dolu olmasına rağmen göz altları ve el derisi kırış kırıştı ama hep masum genç kızdı. Gerçek hayatta ise gerçek bir kötü kadındı, defalarca evlenip, tüm kocalarını aldatmış, özelllike yetmişli yıllarda magazin gazetecilerin en gözde haber kaynağıydı.Altın çağı seksenlerdi, televizyonda sürekli konser veriyor, oynadığı filmler sürekli yayınlanıyor, radyoada sürekli şarkıları duyuluyordu.

Seksenler Hülya Koçyiğit'in ikinci baharıydı. Kendisi film yapımcısının eşi olması dolayısı ile vazgeçimez film yıldızı oldu ve pek çok filmde oynadı.Yetmişlerin ortalarından itibaren Türk sinema sektörü, erotik filmlerin hakimiyetine girmeye başladı. Kocası da onu böyle filmlerde oynatmak istemiyordu. 1977-78'den itibaren seks filmleri furyası doruğa ulaştı, o dönemde pek çok Yeşiçam yıldızı şarkıcılık yapmaya başladı, Koçyiğit'de onlardan birisiydi. Derken seksen darbesi ve VHS-Betamaks video kasetler çağı geldi. Darbe rejimi bu sinemaların pek çoğunu kapattı yada kapanmak zorunda bıraktı. Gene seksenler başında gazino kültürü de yavaş yavaş azalarak bitmeye başladı. İnsanlar artık gazinolara Hülya Koçyiğit yada Emel Sayın gibi sıtarlar için gitmez olmuştu; sadece Taksim-Maksim gibi adı duyulmuş gazinolarda gitmiş olmak, hava atmak (o yıllarda ve yer bildirimi yoktu henüz= için gidiyordu. Yeni ve adı pek duyulmamış şarkıcılar da salonları dolduruyordu. Ülke dışa açılınca, gazinoculuğun merkezi olan İzmir fuarı da eski cazibesini yavaş yavaş yitirmeye başladı. Eylül ayındaki o zamanların üç hafta-bir aylık sürede bazı sanatçılar, bir yılda kazanamadıkları parayı kazanıyordu. İbrahim Tatlıses başta olmak üzere pek çok sanatçı, İzmir Enternasyonel Fuarında ünlü olmuştu.

Her ikisi de devletten geçindi Hülya Koçyiğit, TRT'ye bir sürü dizi çekti. Evren'i ve 12 Eylül rejimini en çok övenlerdendi. Onların Yeşilçam filimleri de bol bol TRT'de yayınlandı. Emel Sayın'ın en azından şarkıcılığı iyiydi. Hülya Koçyiğit'in ne sesinde, ne de oyunculuğunda iş vardır. Assolistliği dönemine ait albüm yada kayıtm yoktur, filmlerinde başkaları şarkı söyler. Uzun yıllar filmlerde kendisini seslendirme sanatçısı Jeyan Tözüm seslendirmiştir. Filmlerde genel tavrı, iyi oyuncuların arasında sızmaktır. Bunu Susuz Yaz filminde net olarak görürüz. Aslında bale eğitimi almış ve hep balerin kalmıştır. Bir çok filminde köylü kadın rollerinde sırıtmış, köyde bile balerin gibi yürümüştür. En fazla oynadığı film, Ediz Hun'la ikili olduğu aşk filmleridir, bu filmlerde de ne kadar kötü oyunucu olduğu çok net görünür.

Doksanlar ve çok kanallı televizyonun gelişi ile ikisi de gözden düşmeye başladı. Emel Sayın kendisini sessizce görünmez yaptı; Hülya Koçyiğit inatçıydı, Özal, Demirel, Tansu, Mesut, şimdi de reisçi oldu, damadının çıkarlarını savundu.

Yarın bir gün öldüklerinde bunları söylemek neredeyse imkansız olacak, şimdiden yazmak istedim.

16 Ekim 2026 Cuma

FELSEFİ ALEVİLİK 1-AHLAK, KİMLİK VE İBADETTEN ÖNCE GELİR



Yirmi birinci yüz yılda dinler hızla güç kaybediyor. İnanç olmaktan çok bir kimlik oluyorlar. Bununla ilgili olarak şöyle bir fıkra vardır. Kuzey İrlanda'da bir kişi, diğerine sorumuş:

-Katolik misin, Protestan mı?

-Ateistim.

-Katolik Ateist misin, Protestan Ateist mi?

Burada Katolik olmak, has İrlandalıyı, Protestan olmak ise İngiltere-İskoçya kökenli olmayı temsil etmektedir. Din, bir ibadet değil, milliyet meselesidir. Din, metafizik (gayb) alemi terk etmiştir artık. Bu konudaki söylemler, bazı safları kandırmaktan ibarettir. Bunu sosyal medya trollerinde de görebilirsiniz. Konuşulanın doğruluğundan çok, konuşanın kimliğiyle ilgili yorum yapıyorlar; Rum, Kızılbaş, Ermen, Sabataycı gibi yaftaları yapıştırıyorlar hemen. Kendilerinden yana olanların suçları yerine muahlefetin suçlarını (onda da somut delil yok, sadece itirafçı falan) ortaya atıyorlar.

Bunun kökeni dinlerin sadece kendilerine inananları ölüm sonrası cennete gideceğine olan inançtır. Bu bence bencilce düşünceye göre, dünyada ne yaparsa yapsın, sadece o inanca sahip olanlar cennet denen dünya sonrası güzel evrene gidecektir. Hatta Nakşibendiliğin Halidi kouysa, sorgusuz, sualsiz cennete gidecektir. Dindarlara suç işleme cesaretini bu verir, mesele ilk olarak o kimliği taşımak, ikinci olarak da ibadetleri yerine getirmek, inanmış olmaktır. Bu yüzden ötekine karşı her türlü gaddarlık, kendilerine haktır. Hatta düşmanlık bazen din içindeki mezhep savaşlarında daha yoğundur. Seksenlerde ortaya atılan, Alevilerin Müslüman olması için önce Hristiyan olması gerekir sözü de, bu zihniyetin ürünüdür.

Hiç bir Alevi'de, cennete sadece Aleviler gidecek yada sadece Müslümanlar gidecek veya Alevi veya Müslüman olrsak, tüm günahlarımıza rağmen sonunda cennete gideceğiz diye düşünmez. Bir şekilde herşeyinin ahlaka ait olduğunu bilir.

Bütün bunlar bir insanı Alevi olduğu için tamamen masum yapmaz. Öyle olsa, hangi din dünyada hırsızlığı, cinayeti, tecavüzü emrediyor? Hangi dindar insan, keşke Yunan kazansaydı, diyebilir? Osmanlı askerine karşı İngiliz askerine ya da Irak işgali için Amerikan askerine zafer dua etmek de İslam'da var mı?Dini vaazlar, ibadetler, insanı ahlaklı yapmaz, yapmayabilir. Yani bir insan Hristiyan yada Müslüman diye suçsuz diyemediğimiz gibi, Alevi diye de suçsuz diyemeyiz.

Alevilikte düşkünlük, dini-metafiziksel bir makam değil, ahlaki bir yoksunluğu anlatan biri ifadedir. Felsefi Alevilikte birinci ilkemiz, ahlakın, kimlik, ibadet, hatta inançtan önce gelmesi gerekliliğidir.

13 Ekim 2026 Salı

BİRADNCILIK, MHP-HDP KAVGA VE İTTİFAKI



Zoraki şöhretlerimizin bir kısmı da Mehmet Ali Birand ve öğrencilerinden oluşur. Bunlar seksenlerin ortalarından (programın ilk yayını 1985) itibaren, Birand'ın öncüllüğünde televizyon programları yaptılar, kitaplar yazdılar. Çiğdem Anad, Mithat Bereket, Can Dündar,  Deniz Arman vs ilk akla gelenlerdi.
Pek çok şey, aradan zaman geçince, daha doğrusu  dönemin büyüsü geçince, gerçekler daha da anlaşılıyor. O zamanlar herkes Biran ve öğrencilerini övüyordu. Bir de o zamanlar sosyal medya veya internet olmadığından, dünyayı tanımıyorduk ve gazetecilik, daha doğrusu habercilik böyle olur sanıyorduk.
Bir de Birand ve öğrencilerinin doğruyu, en azından doğruyu bildiklerini,  demokrat ve Atatürkçü olduklarını sanıyorduk ya da ben sanıyordum diyelim. Zira halen böyle sananlar var ve en başından onların gerçek yüzlerini bilenler vardı.
Ne 12 Eylülün, ne de Özal'ın, ne Uzanların, haberleşmeyi Atatükçülere bırakmayacağı belliydi. Gene de ülkeyi şekillendirmek için Atatürkçüleri ikna etmeden ya da en azından teskin etmeden yeni düzeni kuramazlardı. (Uğur Dündar, Emin Çölaşan, Zülfü Livaneli, Bekir Coşkun gibi Atatürkçü yazarlar da, bu dönemde kullanıldı. Fettullah Gülen'in meşhur videosunu ve örgütün bazı işlerini ifşa eden ve Gülen'in Ameriya'ya kaçmasını sağlayan Ali Kırca'yı da burada anmak gerekiyor.)
İhanet her zaman hile ile gelir. Ben Birand'ın öğrencileri için, Birand tarzı solculuk ya da Birand tarzı göstermelik Atatürkçülük hilekarları diyorum.
Birand okulu, tıpkı liberaller (Yeni Yüzyıl, Yeni Bin Yıl, Radikal, Taraf ve benzeri kağıt israfları ve onların paralelinde hareket eden güruh, özellikle Altan kardeşler) , Fetö ve diğer tarikatlar gibi, önce Özal'ı,  sonra Çiller'i ve nihayetinde de Tayyip'i destekledi. Liberaller ve Birandcılar, bunu 2010, yetmez ama evet referandumuna kadar destekledi.
AKP dönemi bir gün yargılanacaksa, pek çok kişi, 2010 öncesi hariç diye bağıracaktır. Gene pek çok kişi, 2010 referanduma desteklerini iyi niyet ile açıklanacaktır.
2002-2010 arası dönem, AKP'nin iyiyi oynadığı yıllardır. Bu dönemde AKP, BDDK (Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu) aracılığı ile medyayı ele geçirmek ve Cem Uzan'ı yok etmek dışına başka bir şeyle uğraşmadı.
Gene bu dönemde yalancı bir cennet dönemi yaşandı. Düşük enflasyon,  yüksek büyüme, özgürlükleri arttıran yasalar vs vs.
Bu dönemin sloganı, Avrupa Birliği üyeliği ve özgürlüklerdi. Bu dönemin tüm amacı, hedefi yargıyı politikleştirmekten başka bir şey olmayan 2010 referandumu için bir çeşit hipnoz yaratmaktı. Bu hipnoz için medyanın ve devletin tüm araçları kullanıldı.
Cem Uzan'a hapis şokuna benzer bir şekilde, Tansu Çiller politikaya mı dönüyor haberleri uçuştu basında. İlk haber, Cem Uzan'a karşı umutların yitirilmesi amaçlıydı ki, zaten Cem Uzan'dan ümit yoktu. Diğer haberse, ülkede siyasi yapının değişmediği düşüncesini insanlara vermekti.
Diğer bir hipnoz haberleri de, özellikle seçimlerden evvel bir yerlerde bulunan dev maden rezervleri ve uluslararası dev şirketlerin, dev yatırımları haberleriydi. Bu haberler genelde bolca uranyum, linyit kömürü ve beş bin işçinin çalışacağı devasa termik santral haberleri içeriyordu. Bunu habire Türk göçmen ve işçi isteyen Norveç ve Kanada haberleri izliyordu.Bir de özellikle hurda Varyag savaş gemisinin geçmesi ve geçişten sonraki yıllarda bol bol Çin'den gelecek milyonlarca turist beklendi.
Bu efsanelerin bazıları arada bir seçim öncesi ortaya çıkıyor. Trakya'nın altındaki bir kaç milyar, trilyar metreküp doğal gaz, aniden güney doğunun bir yerlerinde bulunan petrol damarları, yerli araba çalışmaları falan, hep bu dönemden kalmadır.
Gene bu dönem ki 27 Nisan e-muhtıranın gerçekliğine de aradan zaman geçtikçe daha az inanır oldum. Zira genelkurmay o muhtıradan çabuk vazgeçti.
O dönemde yetmez ama evetçilerin iyi niyetli olduklarına inanmıyorum. Zira ODTÜ'de siyaset bilimi mastır ve doktora yapmış, Mülkiye Mektebinde dersler vermiş Can Dündar'ın,  yargının  politikleşmesinin ülke için hayırlı olmayacağının farkında olması gerekirdi.
Aradan zaman geçti ve hem Birand, hem de yandaşların programları, belgeselleri ve kitapları daha dikkatli okur olduk.
Mesela Birand, bir sürü Kıbrıs belgeseli yapmıştır, ilginçtir İngilizlerden hiç bahsetmemiş, İngilizlerin 1961'den sonra 2 büyük üs aldıktan sonra adayı tamamen terk etmiş gibi davranmıştır. Oysa ada halkının bu gün bile 2. dili İngilizcedir ve pek çok Kıbrıslı (Türk, Rum ya da Yahudi) İngiltere'ye göç ettiği için, herkesin İngiltere'de akrabası . Adada, Türkler kadar, Türk vatandaşları kadar İngiliz vatandaşlarının mülkü vardır. Adada, özellikle kuzeyde, ekonomi sterlin üzerine döner. Şimdi Birand bizi, 1961-74 arası Rumların, Türkleri katletmesinde İngilizlerin hiç parmağı olmadığına inandırdı.
Zaten Türk basını, özellikle de Birand-Liberal kesim, hiç bir suçta batıyı suçlu görmez.
Birand'ın belgesellerini, bir daha izlediğimde, başka şeyler de ilgimi çekti. Kendisi MHP'nin de, PKK'nın da katliamlarını aynı hevesle savunmuştu. Kendisi Bekaa vadisinde Abdullah Öcalan ile görüşüp, onu bir terörist olmaktan, bir düşman komutanı mevkisine yükseltti.
Aynı Birand, Maraş katliamını, ani bir halk refleksi konumuna yükseltti. Oysa mağdurlarla, ölenlerin yakınları ile konuşsa, manzara daha bir belli olacaktı. Katliam için ilk hazırlıklar, iki yıl öncesinden başlamış, sırf bu katliamda kullanılmak üzere bir film (Güneş Ne Zaman Doğacak) çekilmiş, pek çok Ülkücü, daha iyi katliam yapmak için Aleviler ile samimiyeti ilerletmiş, (Benzeri bir davranışı Ülkücüler, Fatsa operasyonlarına muhbir olmak için yapmışlardı), hazırlıklar 2 yıl önceden başlamış, evler işaretlenmişti. Hiç bir linç, ani bir galeyana gelme, infial sonucu değildir. Uzun süreli hazırlıkları vardır. Michel Zavac, Pardayanlar romanının bir yerinde, Fransa kraliçesinin Saint Barthelemy katliamı için nasıl hazırlık yaptığını anlatır.
Bence Maraş katliamı o kadar planlıydı ki, Güneş Ne Zaman Doğacak filminin oyunucuları Cüneyt Arkın ve Oya Aydoğan bile her şeyi biliyordu.
Birand'ın ardından merkez medya ya da boyalı medya dediğmiz medya, HDP (o zamanlar Hadep) ve MHP'yi parlatmaya başladı. Ancak doksanlarda toplum buna pek hazır değildi. Bu partiler de bu parlamaya hazır değildi. MHP, Türkeş'in dünürünü, dostunu, ahbabını mebus yapma arzusu yüzünden bu treni 1995 seçimlerinde kaçırdı.
Derken 1999 seçimlerin Bahçeli önderliğinde MHP, barajı aşmakla kalmadı, seçimlerde 2., sağ cenahta 1. parti oldu. Ancak 2002 de birdenbire Genç Parti ve Cem Uzan'ı destekleyince, gene baraj altı kaldı. Son haftalarda tehlikeyi anlayıp, çevir kazı, yanmasın yapmaya çalıştıysa da olmadı.
HDP'in barajı aşması için ise, Çözüm Süreci denen saçmalık gerekti. Ben şahsen bu sürecin böyle faciayla biteceği belliydi.
HDP, son seçimde %3'e düştü. Bu, 1995 ve 99'un %4,5 oranından da düşük. Büyük şehirlerde aday çıkarmaması da bunu açıklamaz. Zira 1995'de büyük şehirlerde de öyle çok oy almamıştı. Muhtemelen HDP yönetimi oy oranındaki azalmayı öngördüğü için pek çok yerde aday göstermedi.
HDP'deki büyük çöküşün sebebi, benim Birand faktörü dediğim basın desteğinin çökmesidir.
Tunceli belediyesi için TKP ile rekabete girmesi, CHP'yi az solcu bulan sol medyanın desteğini de yitirmelerine sebep olmuştur.
AKP ile çatışmaya girmesi, MHP'nin de 8'lerdeki %3 veya 95'deki %7 bandına gerilemesine sebep olabilir. HDP'nin başına gelenler, MHP'nin de başına gelebilir.
Öte yandan, Birand ve öğrencilerinin DHKP-C ile ilgili programı da hatırlanmalı. Birand ve onun öğrencileri, batılı güçlerin derin elleridir ve itina ile Türk halkını yönlendirip, düşmanlıkların kalıcı olmasını sağlamıştır. Bunlar halka bol bol yalanlar söylemişlerdir.
Onun yolunan giden Can Dündar, bir sürü Atatürk belgeseli çekmiş, Atatürk'ün askeri, ekonomik, diplomatik ve siyasi başarılarından hiç bahsetmemiştir. Sarı Zeybek'te gittikçe güçten düşen bir bunak (oysa o günlerde Hatay meselesi için mücadele etmektedir, bundan hiç bahsetmez), Mustafa'da karanlıktan korkan bir çocuk (Oysa annesinden habersiz askeri ortaokul-rüştiye- sınavına girmitir ve kazanmıştır, bundan da bahsetmez)
Mehmet Ali Birand'da, meşhur Demirkırat belgeselinde,  1950 seçimlerinden sonra CHP ile AP arasında devir teslim töreni olmadığını anlatmıştı. Hatta Kenan Evren ile, Turgut Özal arasındaki devir-teslim'in ilk olduğu söylenmişti. Oysa Celal Bayar ile İsmet İnönü arasında, üstelik de Çankaya Köşkünde devir-teslim töreninin videosu Bristish Parthe'in internet arşivinde çıktı. Birand, bu yalanı, sağ-sol düşmanlığı kalıcı olsun diye yaptı. Tıpkı Maraş,Çorum katliamları ile PKK ve DHKP-C'yi aynı anda övmesi gibi.
Kendisi DHKP-C'yi övdüüğünde, Dev Sol-DHKP-C ayrışması (Dayıcı-Bedrici kavgası) yeni başlamıştı. Dayı, yani Dursun  Karataş, Bedri Yağan'ın isyanını bastırmış ve örgütünün adını da yeni değiştirmişti. O günlerde merkez medya ya da Birand ve talebeleri açıkça Dayının tarafını tutmuştu.
Bu Birandoğulları medya çetesinin açıkça Ergenekon kumpasından yana olduğunu ve hatta Can Dündar'ın, soruşturmadan yıllar gönce Celal Kazdağlı ile Ergenekon diye kitap yazdığını da unutmayalım. Hatta Dündar'ın kumpasa uğrayan askerlere, başka kapıya dediğini de hiç unutmayalım.
Ben kendimi merkez ya da boyalı medyadan korumak adına televizyon izlemiyorum. Yerine youtube izleyerek atomu parçalamıyorum ama sonuçta zihnimin daha berrak olduğunu hissediyorum.
Bu medyanın merkezi de Birand haberciliğidir. Hepsi de 2010 yetmez ama evetçileridir, batıdan bol ödül alıcılardır vs vs.
Bu merkez medyanın izinden de, aslında en sağdan, en sola kadar pek çok siyasi kurumun kökeninin de NATO ve batı kaynaklı olduğunu anlamalıyız.
7 Haziran 2015 akşamı, daha sonuçlar kesinleşmeden, HDP'nin uzaktan da olsa desteği olmaz diye direten Bahçeli, şimdilerde teröristbaşının avukatları ile görüşmesine ve yeni çözüm sürecine destek veriyor?
Peki bir kaç oy uğruna terör lideri ile tekrar masaya oturan AKP-MHP örgütü, gasp edip, kayyuma devrettiği HDP'li belediyelerin hesabını nasıl verecek? (Gene İYİ partiden gasp edilip, kayyuma devredilen Kırıkkale ili Keskin ilçesi belediyesine ne demeli?On-on beş bin nüfuslu, giderek nüfus kaybeden Keskin ilçesinin belediyesinden AKP ne istiyor ki?)Ya da 7 Haziranın acısını 1 Eylül 2015 'de evinden, yurdundan ettikleri Beypazarılı (Aslen Diyarbakır ve Mardinli) Kürtlerin hesabını nasıl verecek?
Bahçeli'nin zamanında Apo'yu ipten aldığını, 2002'de aniden koalisyonu bozup, AKP'nin önünü açtığını unutmayalım.
Bir avuç Atatürkçü, birbirimizle başbaşayız ve her şeyi biz yapacağız. Gerçek bu.
(2019 mayısında yazmışım)

12 Ekim 2026 Pazartesi

HEVESSİZ NESİLLER TEHLİKESİ



Bu yıl, 16 Temmuz itibarıyla emekli oldum, çünkü öğretmenlilkten hevesim kalmamıştı. Talihimin bana bahşettiği bu ayrıcalığı kullanıp, 28 yıllık devlet memurluğundan sonra, 52 yaşımda emekli oldum. 2023'de seçimlerden hemen önce çıkan bir yasa ile, emeklilik yasasında 6 Eylül 1999'dan önce sigortası başlayanlara, eski yasaya göre emeklil olabilme hakkı verildi. Ben ise öğretmeliğe 1998'de başladım, daha önce çalışmış da olsam sigortam uoktu, gene de üç yıldır emekli olabilirdim. Babamın varlığı, sadece varlığı neden oldu, son üç yılında babamın sadece nefesi vardı, demans, parkinson, kalp ve bir sürü hastalıklarla boğuşuyor ve dünyayı pek algılayamıyordu. Gene de o ölmeden, emekli olmaya cesaret edemedim. 

Emekli olmadan evvel, emeklilikte yapılacak pek çok şeye heves etmiştim. Tekrar üniversite (arkeoloji) okumak, yüksek lisans yapmak, Youtube kanalı kurmak, belki de sahneye çıkmak vardı aklımda.Yüksek lisandtan yıllar önce vazgeçmiştim, zira yabancı dilim zayıftı. Yüksek lisansın da değeri düştü, artık herkes yapıyor ve fazlası ile sallama tezlerle.  Yöktez'de sonsuza kadar kimsenin okumayacağı bir tez için, o kadar emeğe gerek görmüyorum. Yeniden lisans okuyayım, arkeoloji okuyayım istiyordum ama benim içim ÖSS sınavları ALES kadar zorlayıcı olacaktı. Bir de fark ettim ki ben aslında yaşamadığım öğrenciliği arıyordum. Ben lilk orta ve lisedeyken kaynaştırma eğitimi yoktu. Disleksi (DEHB) bir  çocuk olarak bana hiç teşhis konmadı. Buna karşın ben de bu süreçte hiç bir tören ve etkinlikte görev almadım, okul nöbetçisi bile olmadım. İki kere sınıfta kalıp, bu sürece okula ara verdim, bütün bunlara rağmen liseyi bitirip, üniversiteyi kazanmayı da başardım. Üniversite de okurken, hem yeni kurulan Süleyman Demirel üniversitesinde etkinlik denen şey sıfırdı (kendi aramızda yüksek lise derdşk), hem de Ülkücüler tarafından çok zorbalandım, çok dışlandım. Ellili yaşlarımda üniversite okuyunca, okulun popüler öğrencisi olmayacaktım. Klüplere, gruplara üye olsam da, torunum yaşındaki sınıf arkadaşlarımla, gene gerçek arkadaş olmayacaktım. Mezun olduktan sonra da Ekrem Akurgal olmayacaktım.

Belki de yeni emekli olmanın depresyonu bunlar, bir zaman sonra yeniden bazı şeylere heveslenirim belki. Yeşil pasaportumu bile uzun zamandır yenilemedim, ucuz balkan turları için gereği yok gibi geliyor. Buraya kadar kendimden çok bahsettim. Sosyoloji, bireysel olaylarda toplumu görebilmektir. Kendim dinsiz kalınca, etrafımda pek ço kişinin dini inançarını kaybettiğini gördüm ve bloğumda dinsizlik sosyolojisi adı altında bir seri yazı yazdım. Çünlü ülkede bir deizm-ateizm patlaması vardı ve artık bu sosyolojik bir olguydu. Sebebi dinin zorbalığıydı. Hevessizliğin de sebebi adaletsizliktir, nepotizmdir. Önceden herkesin her yerde bir tanıdığı vardı ve bu tanıdıkların az da olsa işe yarama ihtimali vardı. Şimdi yavaş yavaş o da kalkıyor. İktidar cephesi her gün büyüyen kocaman bir koalisyon ama bu koalisyon tavanda. Tabanı eriyen koalisyon, tavanı ile  büyütmeye çalışıyor. Tavandaki  büyüme, tabana yansımıyor, iktidar ikna üretemiyor.

Fon krizi de buna tuz biber oldu, artık insanlarda yandaş olma hevesi kalmadı. Vurgun vuran 214 kişinin tamamı iktidar yanlısıydı, bir tane bile muhalif olsa, çarşaf çarşaf ifşa edilir, tüm suç ona yıkılırdı. Dolandırılan yarım milyon civarı insanın da tamamı iktidar yanlısı, tek tük bence bir kaç yüz, en fazla bir kaç bin  para kaybeden muhalif ise, muhtemelen iktidar yanlısı arkadaşlarının tavsiyesi ile bu fonları aldılar. Bu 214 kişinin hepsi, vurgunlarının tamamını iade etmeyecek, önemli bir miktar para ise alınamayacak. Yarım milyon fonzede ise yıllarca ha aldınız, ha alacaksınız diye oyalanacak. 214 vurguncunun adı eninde sonunda kamuoyuna yansıyacak. Liste dışarı sızmasa, tüm paralar iade edilse, tüm kayıplar karşılansa bile çöküş kaçınılmazdır. İktidara yakın olma yolu ile zengin olma ümidini kaybetmiş yarım milyon insan, sadece iktidarın değil, 1950'den beri ülkeyi yöneten sağcı zihniyetin genel içe doğru kçöküşünü başlatmıştır.

10 Ekim 2026 Cumartesi

İNTİHAR,UTANMA VE İHTİLAL



İntihar, Utanma ve İhtilal
Büyük Alman şairi ve yazarı Johann Wolfgang von Goethe, ihtilallerin sebebi,  iktidarın yüzsüzlüğüdür  demiştir. Ben buna intiharlardan utanmamış olmayı da ekleyeceğim.
Doksanlı yıllar, döviz krizleri en fazla dövizle kredi çeken banka mudilerini vurdu. Faizi daha düşük diye dolar-mark (o zamanlar ero yoktu) ile kredi çekenler, dolar ve markın ani değerlenmesi ile çok kişi aldıkları evi  (çoğu kredi genelde ev kredisi idi) satsalar bile kredilerin yarısını bile ödeyemeyecek durumdaydılar.
Ardından pek çok mudi intihar etti. En fazla intihar,  Emlakbank mudilerinde oldu. Özellikle 5 Nisan krizi, seri intiharları getirdi. Bankalar buna karşı ne yapmıştı, hatırlıyor musunuz? Hiç bir şey. O zamanın basını da bunları görmezden gelmişti. Bankalar, yüzlerce müşterilerinin intiharından zerrece utanmamıştı.
Şimdi de insanlar kendilerini öldürüyor, hem de yakarak. İnsanlar kendilerini yakarak intihar ediyor. İktidar ve yandaşları gene utanmıyor.
İntihar edenlerin ardında, yok Fenerbahçe formasını nereden almış, yok puanı kaç falan diyor. Üstelik bu tavır,  iktidar yanlısı olmayanlara da sıçradı.
Geçen sene gene bir atanamamış ve intihar etmiş bir arkadaşın haberi gelmişti. Öğretmenler odasındaki kadın arkadaşlar KPSS puanı muhabbetine girdiler. Ben de onlara isyan ettim, çocuk ölmüş, siz halen puan muhabbetindesiniz diye.
Son iki intihar ise beni ayrıca etkiledi. Tabi ardından gelen utanmazca açıklamalar da. Son iki intihar beni ayrıca etkiledi.
Biri, belediyede iş beklerken kendisini yakan genç. Muhtemelen seçim  boyunca iktidar partisi için kapı kapı dolaştı. Partili olup da, sandığa gitmeyenlerin çetelesini tuttu,  muhalefete oy verecekleri tespit etti, bazılarını vazgeçirdi, broşür dağıttı vs vs.
Sonra kapı dışarı ettiler. Nerden mi biliyorum ya da neden mi böyle tahmin ediyorum? Daha önce çalıştığım ilçelerde benzeri hikayeler duydum. Sonu en az bu kadar hazin sonla biten.
Burada da yüzsüzlük gösterildi. Başsağlığına geliyormuş gibi yapan belediye görevlileri, babasın 3 katlı evi ve iki bin lira maaşı olduğunu öğrendi ve bunu da genci suçlamak için gerekçe yaptı. Evli ve çocuklu adam, babasının emekli maaşın mı tırtıklasın, evini mi satsın?
En son intihar eden de, yeni mezun bir öğretmendi. Yeni mezunmuş da, hiç denememiş de falan diye suçlama yağdırdılar ölüye.
Oysa ortada taze mezunları bile kapsayan bir umutsuzluk var. Bunun dehşetini yaşamak yerine, halen intiharlara kayıtsız kalıyorlar. Doksanlı yılların bankacıları ve seksenlerin generalleri gibi.
Seksenlerde de generaller, ölüm oruçları ve kendisini diri diri yakanlarla alay etmişti. Meşhur kumpas davalarına halkın inanmasının bir nedeni de 12 eylül (ve öncesi) olanlardı.
Türk ordusu Maraş ve Çorum katliamlarını seyretmişse, 17 yaşındaki Erdal Eren'in yaşını büyütüp, asmış,  cezaevlerinde onlarca insanı öldürmüşse, kendini yakanlara kayıtsız kalmışsa ; kamuoyu Balyoz davalarının gerçekliğine de inanır. Zira insanlar, özgürlük, 1 mayıs mahallelerinin adını Kenan Evren, Cumhuriyet yaparken, aslında askerin güçten düşeceğiniz günü bekliyordur.
Şu günlerde de birileri sizin güçten düşmenizi bekliyor. Öyle ki bazı en ateşli destekçileriniz bile bunu bekliyor.
Siz ise kibirden, yıkımınızı görmüyorsunuz. Seksenlerde askerler, doksanlarda merkez sağ da görmemişti. 1995'de İstanbul ve Ankarayı kaybetmişlerdi ama taşra halen DYP ve ANAP'ın elindeydi. 1999'da DYP, Ispartayı bile kaybetmenin şokunu yaşadı. Tıpkı 1983'de MDP'nin (emekli general Turgut Sunalp'ın partisi) yaşadığı şok gibi.
Şimdi denilecek ki, bunlar seçimle gitmez. Bu dünya seçimle gitmem diyenleri de çok gördü. Tüm tüfekler, sopalar, tanklar ve toplar bende diyenleri de.
Son olarak Nazım Hikmet'in dediği gibi:
Varılacak yere 
                kan içinde varılacaktır. 
Ve zafer 
          artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar 
                                                   tırnakla sökülüp  koparılacaktır...

9 Ekim 2026 Cuma

BENDEN KORK-Taous Ait Mesghat (ŞİİR)

 


Bacaklarımı açmak depremlere,

Saçlarımı açmak fırtınalara

ve rüzgarlara sebep oluyorsa;

Gerdanımdan küçük bir görüntü
denizlerin yükselmesine,
Sesim toprağın kaymasına
sebep oluyorsa;
Sütlü koca memelerimin görünümü
kıtlığa ve sefalete neden oluyorsa;
Kollarımın açıklığı iklimi ısıtıyorsa,
Gülüşüm kainatın dengesini bozup,
istikrarsızlık yaratıp
tüm ahlaksız içgüdüleri uyandırıyorsa;
Ve tüm doğal felaketlerin ardında
ben varsam;
O halde benden kork!…
Çünkü; ilahi güç benim,
mutsuz ve ölümlü olan sensin!…

Taous Ait Mesghat

Cezayirli Berberi kadın şair ve diş hekimi


8 Ekim 2026 Perşembe

TERS FAŞİZM NEDİR?





 Ters faşizm adını verdiğim şey, toplum içinde azınlık, ötekileşmiş, güçsüz grupların; ülkeye egemen, güçlü topluluklara ve üyelerine karşı nefret söylemleri ve onlara karşı zorbalıklarıdır. Toplumda çoğunluk olanlar sanıyor ki, nefret ettikleri azınlıklar da kendilerini seviyor. Ayrıca zaten hemşeri-aşiret ve tarikat dayanışmasının zirvde olduğu ülkemizde, bu azınlık üyeleri de az veya çok birbirini kolluyor. Kendilerinden olmayanlar için kaba ifadeler kullanabiliyor. Diğer yandan işler ters de gidebiliyor, çoğunlukken, bir anda azınlık olabiliyorsunuz.  Fecöcüler ve Süleymancılar, bir zamanlar çoğunluktu, şimdi azınlık oldular. Ülkede siyasetin ani değimi ile bir anda konumlar değişti. İmparatorluklar küçüldüğüde ve çöktüğünde, imparatorluğun asli unsuru azınlık olmaya başlar. Rus bir kadın, Kırgızların, Taciklerin çocuk gibi saf olduklarını sanırmış. Sonra Soevyetler Birliği çökünce, çıkan progromdan, ev terlikleriyle kaçmışlar. Aynı şeyleri Balkan Türkleri de yaşadı pek çok defa.

Bunu bir de ülkedeki çoğunluğu kaybetmeden yapılanı var. DW başta olmak üzere yabancı ajanslar, bir Türk iyi bir şey yapmışsa Türkiyel, kötü bir şey yapmışsa Türk vatandaşı diyor, cidden öyle. benzer bir tavrı, Orhan Pamuk başta olmak üzere, yetmez amacı tayfada da görüyoruz. Ülke milliyetçiliği, azınlıklara karşı artık zorbalık yapmayı bıraktığında demode olur ve bazı durumlarda azınlık üyesi olmak, daha havalı görünür.

Diğer yandan çoğunluk unsuru olarak görünen bazı etnik gruplar yada kişiler, bir anda, iktidar içi çatışmalar veya sozyal dengelerin değişmesi ile gözden düşebilir. Bunu son yıllarda türbanlı kadınlar yaşamaya başladı. Seksenler ve doksanlarda türbanlı kızları muhafazakar, dolayısı ile sadık ve itaatli kız gibi tanıttı tarikat yayınları ve yetmez amacılar. Fatma Betül Sayan gibi vurguncular, gündüz kuşağında yayımlanan, eskiden gazetelerin üçüncü sayfalarını kaplayan haberlerdeki muhafazakar kadınlar, türbanlık-kapalı kız imajını her geçen gün yıpratıyor.

Azınlıklar da insan olarak, kendi kimliklerlini, kendi kültürlerini sever, diğer kimlik ve kültürleri daha az sever yada nefret ederler. Faşizan duygulardan onlar da muaf değildir. Sürekli zorbalık ve faşizan ortam da, çoğunluk topluluğu, ürettiği nefretin karşılığını alır.

7 Ekim 2026 Çarşamba

İKTİDARIN GERÇEK SAHİPLERİ ORTAYA ÇIKARKEN (YA DA NE İSTANBUL'MUŞ AMA )



Bu seçimde ne seçimmiş  ama dedim. Hiç olmayacak sürprizler, daha seçim başlamadan oldu.
Klasik AKP-MHP koalisyonunun iki sürpriz destekçisi var. Türkiye Komünist Partisi ve Abdullah Öcalan. Karşı tarafta Öcalan'ı artık dinlemeyen Selahattin Demirtaş ve HDP. İşin daha komiği HDP, Öcalan'ı dinlemiyor diye, Devlet Bahçeli'nin öfkeden köpürmesi.
Mevcut düzenin var olup, yok olma kavgasında, (beka ) artık saflar daha belirgin. TKP'ye varıncaya kadar, herkes rengini belli etti.
Sistem  kadar zor durumda kaldı ki, Öcalan kardeşler  ve Devlet Bahçeli kol kola girdi. Gene de tarihi yenilgiyi engelleyemediler.
Bu yenilgi bir dönüm noktasıdır. Tüm iktidarlar, önce İstanbul'dan bitmiştir. Tek parti CHP'si, 1989-2002 arasında merkez sağ, önce İstanbul'dan erimeye başladı. Şimdi tozu bile kalmamış DYP, İstanbul'da dördüncü parti iken, Isparta'da birinci partiydi ve üstelik o zamanlar ilden çıkan 7 milletvekilliğinin beşini alıyordu. ANAP ise, benzer durumdaydı.
1989'da SHP'nin belediyeler zaferi, merkez denen holding medyasının saldırısı ve siyasal İslamın yükselişi ile kesintiye uğramıştı.İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu'nun dediği gibi, saatleri durdurabilirsiniz ama zamanı durduramazsınız.
Şu andan itibaren ise hiç bir şeyi durduramazsınız. Hatta  Endonezya'da 1965'de yapılan bir katliam olsa bile solun ilerleyişi durdurulamaz.
Seçimi AKP kazanması, AKP'liler için bile iyi oldu. Yoksa o son anda yaptığınız Osman-Abdullah Öcalan biraderler, Türkiye Komünist Partisi, MHP, BBP  ve bilumum ittifaklarla ne yapacaktınız?
Ayrıca hani koalisyonlar döneminiz bitiyordu.
+Bundan sonra bitiş başladı.
Bitiş derken, 2002'den beri devam eden AKP dönemini kast etmiyorum. 1950, hatta 1945-56'dan beri süregelen sağcı iktidarlar silsilesini kastediyorum.
1945'de 2. dünya savaşından Sovyetler Birliği zaferle çıkınca, Türk siyaseti, komünizm gelecek,  korkusu ile Amerika'ya yanaştı. Amerika'da, İngilizlerin eski müttefiklerini yardıma çağırdı, tarikatlar.
İngilizler, yüz bin kadar subayla, yüz milyonluk Hindistan'ı (O hindistan kavramı içince bu günkü Pakistan, Bangladeş, Nepal, Srilanka ve daha fazlası vardı), din adamı başta olmak üzere yerel iş birlikçileri sayesinde yönetmişti. İngilizler, böl-yönet sistemini en fazla din üzerinden yapmıştır.
Şimdi ise zirve yapan din iktidarının sonun başlangıcıdır İstanbul seçimi.
Aslıda 1 mart seçimine hiç dokunmamalıydı. Ancak yapamadı. Sebep sadece İstanbul büyükşehir belediyesinin büyüklüğü değildi. Diktatörün egosunun büyüklüğüydü. 7 Haziran seçimlerini patlayan bombalarla 1 Kasım'da zafere ulaştırdığı gibi, zafere ulaşmalıydı. Muhalefeti ezmeliydi.
Oysa zaman geçmiş, ekonomi çökmüştü ve taktikleri de eskimişti.
Muhalefet ise,  Rus Çarı Büyük Petro gibi, yenile yenile, yenmeyi öğrenmişti. İktidar, daha ağır bir darbe aldı.
Şimdi muhalefette konfetiler yere inecek ve esaslı mücadele başlayacak.
İktidarda ise şok geçecek ve gerçek acı başlayacak. Yaşayanlar bilir, büyük yaralanmalarda ilk anlarda, bazen saatlerce canının acıdığını anlamazsın.
O zaman iktidar için ise gerçek bir beka sorunu başlayacak.
(199'da yazmıştım)

6 Ekim 2026 Salı

Türker Ertürk’e tahliye verilen duruşmada kim ne dedi? (Mehmet Ali Güler)



Türker Ertürk’e tahliye verilen duruşmada kim ne dedi?

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -01
Ertürk: “49 gündür özgürlüğüm elimden alındı. Niçin burada olduğuma dair bulabildiğim yanıt, muhalif olmam ve basın yoluyla sesimi duyurmuş olmamdır.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -02
Türker Ertürk: “Kaçma durumum da yok, delil karartma durumum da. Delil denilen yayın kaydı zaten savcılığın elinde.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -03
Türker Ertürk: “Hukuk aşındı, yargıya güven çok azaldı. 178 ülke arasında 149. sıradayız.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -04
Türker Ertürk: “ABD Başkanı telefon etti, vatandaşı Papaz’ı kurtardı. Alman Başbakanı Merkel telefon etti, vatandaşı gazeteciyi kurtardı. Ben Kemalist ve anti-emperyalistim, beni arayan olmaz. Cumhuriyetin askerini siz kurtaracaksınız Sayın Yargıç.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -05
Av. Muammer Aydın: “Dava konusu iki konuşmadan biri 2017, diğeri 2023 yılına aittir. Zaman aşımı vardır. Konuşmalar siyasidir, eleştiridir, demokratik yollarla iktidarın değişmesinin beyanıdır, suç değildir. Ortada suçun s’si bile yoktur. Atılı suçun tutuklanmayı gerektirmediği ortada. Müvekkilimin derhal beraatine karar verilerek tahliyesini talep ediyorum.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -06
Av. Ayhan Yıldızel: “Bilirkişi raporu farklı tarihlerdeki iki konuşmanın, kesilip birleştirildiğini ortaya koyuyor. Böylesi bir birleştirme videosunu, sosyal medyadaki bir trolün talebiyle ciddiye alıp dava açanlar halkında suç duyurusunda bulunuyoruz.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -07
Av. Ayhan Yıldızel: “Temadi var deniyor. Paylaşımı yapan müvekkilim değil. Bir başkası Marx’tan hükümetin hoşuna gitmeyen bir paylaşım yaptığında, Marx’ı mezarından kaldırıp buraya mı getireceksiniz?”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -08
Av. Ayhan Yıldızel: “Hepimiz biliyoruz, bu bir hukuki süreç değil. Kamuoyunda bilinen isimlere operasyon ile toplumun refleksi kırılmaya çalışıyor.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -09
Av. Arif Anıl Öztürk: “Nasuh Mahruki, Türker Ertürk, Fatih Ergin. Üçü de açılıma karşı olduğu için tutuklandı.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -10
Av. Arif Anıl Öztürk: “Suçlanan konuşma 9 yıl öncesine ait. Zaman aşımı burada 8 yıldır. Buna rağmen soruşturma açan savcı ya hukuk bilmiyordur ya da kötü niyetlidir.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -11
Av. Arif Anıl Öztürk: “Hukuk mukuk yok. O nedenle hiçbir talebim yok. Diğer meslektaşlarım zaten talepte bulundu.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -12
Av. Timur İbrahim Şen: “Kanuna ve matematiğe dayanarak müvekkilimin tahliyesini talep ediyorum. Kanun gereği müvekkilime olmamalı ama altı yıl ceza bile verseniz, yatarı bir ay. Devletin Türker Ertürk’e o durumda bile 19 gün borcu olur.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -13
Av. Uğur Poyraz: “Sayın Yargıç, Abdüllatif Sulhi olmanızı diliyorum.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -14
İddia makamının esas hakkındaki mütalaası: “Sanık konuşmasıyla halk arasında panik yaratmak suretiyle … cezalandırılmasına, … tutukluluğunun devam edilmesini kamu adına talep ederim.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -15
Av. Muammer Aydın: “Savcının mütalaası bir hukuk davası yapılmadığını, bir siyasi dava içinde olduğumuzu ortaya koydu. İyi ki idam kalkmış, savcı idam bile isterdi.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -16
Av. Timur İbrahim Şen: “Bugün pazartesi, savcının mütalaası Kırmızı Pazartesi’dir.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -17
Av. Eda Lermi: “Suçlama, halkın paniğe sevki… Halk, ben, salondakiler, evet, panik içindeyiz. Çünkü gecenin bir yarısı, üstelik küfrederek, bizleri suçlayabilecek troller karşısında biz halkı koruyacak bir hukuk olmadığını gördüğüm için panik içindeyim.”

TÜRKER ERTÜRK DURUŞMASI -18
Türker Ertürk’ün cezalandırılmasına ve tahliyesine karar verildi.