13 Eylül 2026 Pazar

FETÖ DEĞİL NATO



Geçen bir arkadaşla gene çay eşliğinde memleketi kurtarıyorduk. Bana bu iktidarın ne zaman gideceğini sordu. 2027-30 gibi dedim.
Yapma ya, bunlar ülkeyi kurutur dedi, ben de kurutmadan da gitmezler dedim. Şu yıllarda moda olan bir deyim var, ihtiyatlı iyimserlik diye. Ben de kendime ihtiyatlı karamsar diyorum.
Son İstanbul seçimi yenilgisi bir yana, son bir yılda iktidar partisinin bir milyon civarı üye kaybının olmuş olması da bana bu iktidarın sonunun ufuktan da olsa gözüktüğünü gösteriyor.
Ufuktan diyorum zira Tansu Çiller DYP (Doğru Yol Partisi)'nin başına geçtikten bir sene sonra sırf İstanbul'da bir yıl içinde beş yüz binden fazla istifa ve ihraç olmuştu.
Gene de DYP'nin  tükenişi 2002 seçimleri sonrasını bulmuştu. DYP, İstanbul'da 4. partiydi ama Marmara, Ege, Akdeniz ve Güneydoğu'da pek çok ilde birinci partiydi ve pek çok ilde her yerde kaybetse bile kaybetmeyecek, yerelde kendi oyları çok olan sabit millet vekili aileleri vardı.
Gene de yok olması 2010'a kadar sürdü. Eski rakibi ANAP ile birleşip, DP oldu. Hiç bir başarı göstermemesine rağmen Erkan Mumcu, Süleyman Soylu gibi iddialı genel başkanları oldu.
1999'da Isparta'nın küçük bir ilçesine yeni atanmış bir öğretmendim. Yerel seçimlerde DYP, Süleyman Demirel'in memleketi Isparta'nın belediyesini kaybetmiş,  5. parti olarak %10 barajının kıyısına anca tutunmuş, o çalıştığım ilçede de belediyeyi kaybetmiş, Demirel'in kendi köyü İslamköy ve İslamköy'ün bağlı olduğu Atabey'i de ucu ucuna kazanmıştı.
Oysa çalıştığım ilçe,DYP ve ANAP diye ikiye bölünmüştü. Bin iki yüz nüfuslu ilçede Anapcılar ile dypciler birbirlerine selam bile vermiyordu.
Ne DYP'nin, ne de ANAP'ın elinde onları savunacak bir televizyon, radyo, gazete kalmamış, tüm medya için komik karakter olmuştu. Devlet mekanizması da çoktan elinden kaymıştı.
Şu anki iktidarın elinde halen güçlü bir medya desteği, devlet otoritesi ve kapı kapı dolaşan etkin bir örgütü var.
Sadece bu da değil, Aslında karşımızda sadece akp yok, 12 eylülden beri kurulmuş bir devlet düzeni var. İktidar partisi ve lideri, bu yapının son savunma kalesi.  Önceki kaleleri DYP ve ANAP yerine yenisinin kurulması aslında daha uzun süre aldı.
Aslında o zamanlar anlamasak da, ta 1995'de Mehmet Barlas'ın Refah, dindarlık ve liberalizmle ilgili olarak Sabah gazetesinde çıkan bir köşe yazısı ile başladı. O zamanlar Refah'ı düzeni bir parçası yapmak diyerek bu günkü rejim, daha doğrusu  iktidar değişikliği hazırlanıyordu.
Amerikalıların deyimi ile bazı şeylerin değişmemesi için, her şeyi değiştirmeye hazırlanıyorlardı.
Mesela basında çok şey değişti. Oktay Ekşi'nin 35 yıllık Hürriyet Gazetesi başyazarlığı ve basın konseyi bkanlığı değişti ama aslında bir müteahhit olan Mehmet Barlas'ın yeri değişmedi.
Değişmeyen başka bir şeyde, Doğramacı ailesinin servetinin artmasıydı. Mesela herkes Meteksan'ı devlet kurumu sanıyor. Oysa Doğramacı ailesinin malı.
YÖK'ün ve ÖSYM'nin pek çok merkezi Bilkent'in içinde. Doğramacı üniversite ve orman yapacağım dediği araziye lüks konutlar yaptı. Sırf bu konutlar satılsın diye Bilkent'in kıyısına Atatürk Araştırma hastanesi yapıldı. O da yetmedi, Ankara'nın tüm hastanelerini yutacak bir şehir hastanesi yapıldı. Bu hastane işlemeyecek ve Ankara'nın yeni rant alanlarına yeni hastaneler yapılacak.
İşte bu ve bunun gibi rant alanları yüzünden iktidar hemen her seferinde yırtıyor, ani ve yeni ortaklar buluyor. Çünkü bu iktidara varıncaya kadar ve bu  iktidarı koruman adına mevcut düzenin tüm partileri ve kurumları kullanıldı.
Benim ihtiyatlı karamsarlığım daha çok iktidarsahipleri çin. Zira daha erken veya daha geç, gelecek çabuk gelir.
Hele bu gelecek nihai sonsa.

12 Eylül 2026 Cumartesi

DÜZENİN TERÖRİST BEKÇİLERİ



20. yüzyılda batılı emperyalistler karşılarında iki tane deha buldu. Biri her şeyiyle askerdi, diğeri de her şeyiyle sivil.
Biri Mustafa Kemal Atatürk, diğeri de Mahatma Gandi. Her ikisi de dev İngiliz sömürge imparatorluğuna sağlam birer tokat çaktı. Biri sonuna kadar savaştı, diğeri ise sonuna kadar savaşmadı.
Her ikisi de gerilla savaşına karşıydı. Atatürk, Ali Fuat Cebesoy'u at üzerinde, gerilla kıyafeti ile görünce derhal görevden alıp, Moskova'ya gönderdiğini Nutuk'ta yazar. Daha Samsun'a çıkmadan kendisine önce bir meclis, sonra düzenli bir ordu kurar. Nutuk'a en uzun uzadıya anlatılan kısım, 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gelişi ile, 23 Nisan 1920'de meclisin açılışı arasındaki süredir.
Kendisi hiç bir cephede gerillalığı desteklememiş, gerillalık ta inat eden Çerkez Ethem'de kurtuluş savaşında saf değiştirmiştir.
İşin ilginci, bir zamanlar gerilla olan Küba devlet başkanı Fidel Castro'nun da, darbe girişimi sonrası gerilla olmak isteyen Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez'e,  Latin Amerika'ya yeni Pinoshe (Şili diktatörü) çıkarma diye engellemesi. (Venezuela maslahat güzarı, Ankara'da halka açık bir konferansta anlatmıştı bunu) Demek ki bir zamanlar gerilla olanlar da, gerillalığın gereksizliğini anlamış durumda.
(Ek olarak: Bu konuşmalar Gezi öncesi bir kaç yıl, 2010-13 arası galiba, üç sene kadar devam etti ve genelde SDP'liler organize ediyordu. Küba ve Venezuela büyük elçileri ve çalışanları (maslahat güzar, sekreter vs) sadece Ankara ve İstanbul'da değil, bir sürü yerde konferanslar verirdi. Sonrada bunun altında Küba turizmi reklamı çıktı. SDP'lilerin provokatörlüğü Gezi sırasında ayan beyan olunca, bu konferanslar da aniden bitti)
Oysa ben daha, gerilla savaşının gereksizliğinden ya da mücadeleye zararından ziyade, gerillalığın ya da teröristliğin bizzat mevcut düzen tarafından desteklendiği ve teröristlerin de düzenin bekçisi olduğu fikrindeyim.
Sadece teröristlerin değil, radikal, sosyalist, en solcuların da temel özelliği bu. Mesela Ufuk Uras, ÖDP genel başkanı olarak büyük umutlarla ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma partisi) başkanı seçilmişti. Kendi partilileri A.B.D başkanı Obama'yı protesto uğruna coplanırken,  kendisi kürsüde konuşan Obama'yı alkışlamakla meşguldü.
Şu günlerde ise (2019 Eylül), gayet iktidar yanlısı bir Tarih dergisinde solu karalayan bir mülakat vermiş durumda.
Öte yandan illegal sol örgütler, hatta PKK'nın büyük ölçüde devlet tarafından yönlendiriliği veya el altından desteklendiği kanaatindeyim.
Çözüm sürecinin amacı ölmek üzere olan PKK'ya can vermekti. Zira düzen PKK başta olmak üzere terör örgütlerine muhtaçtır. Çünkü terör örgütleri olmazsa, halkın üzerindeki baskısını sebebini açıklayamaz.
En başta PKK devletin sıkı yönetimi döneminde kuruldu, OHAL döneminde gelişti. Kitleler PKK'lı olsun diye Kürtçe konuşma ve müzik yapma yasakları kondu. 1990'lı yıllarda bile çoğu kadın iki milyon kadar kişinin Türkçe bilmediğini gazeteler yazıyordu. 1999 Kasım-2000 Temmuz arasında askerdim, birliğim er eğitim bölüğüydü, üç ayrı tertip acemi geldi ve her celpte yedi yüz küsur askerden yüz kadarı Türkçe bilmiyordu. Üstelik bunlar erkek olarak bilmeyenlerdir. Kadınlar resmi makamlarla pek konuşmadıklarından ve okula da gitmediklerinden, durumu daha net görebiliriz.
Doğrusu kitleler terör örgütüne yönlendirildi. Mesela 90'lı yıllarda üniversitelerde Ülkü ocakları egemendi. Alevi ve Kürt öğrencilere baskı bir yana zulüm yapıyorlardı. O dönemde pek çok üniversite öğrencisi terör örgütlerine katılıyor, o zamanki deyimle dağa çıkıyordu.
Sonra bu Ülkücü teşkilatların üniversitelerden öğrenci kaçırdığı fark edilince, etkileri zamanla zayıflatıldı. Gençleri dağa yönlendiren o faşizan baskıydı.
Devlet baskı ile düşman ettiği kitleleri sonradan açılımla kazanmaya mı çalıştı sanıyorsunuz? Yapılan şey, ölmekte olan terörü diriltme çabasıydı. Devlet de, örgüt de yeterince güçlenince düşmanlık cephesine geri dönüldü. Yetmez ama evet referandumu için Kürtlerin desteği de alındı ve sistem yeniden eski düzenine girdi.
Sadece PKK değil, DHKP-C ve diğer örgütler için de bu iddiam geçerli. 1987 yerel seçiminden sonra sola, sosyal demokrasiye saldırma işin DHKP-C'de girdi. Sabancı cinayetini üstlenen, 1996 1 Mayısında İstanbul'u darmadağın eden örgüt, neden Gezi'de yoktu? Bu örgüt neden yıllardır sessiz?
Sonra HDP, ne zaman sempati kazansa, PKK devreye giriyor. HDP ayrı, PKK ayrı ahmaklığı yapmayacağım.
Aslında siyasi partiler de bir çeşit koalisyondur. PKK-HDP içinde de yasal siyasetin kazançlarının tadını alan ve buna öncelik verenler var. Bir de mevcut savaşımsı durumdan kar edenler var.
Ve bunlar bence iktidar ve hatta devlet ile işbirliği içinde.
Zira pek çok kişi ve hatta kurum, 1984'den beri olan bu mevcut durumdan fayda sağlamakta.
Şu anda düzen bu terör durumu o kadar düzenin bir parçası oldu ki, örgütler dağılsa devlet de dağılmanın eşiğinde bir bunalım yaşar. Cezayir savaşından sonra benzer bir durumu Fransa yaşamıştı. On seneden uzun süren Cezayir savaşından dönen özel timler, sivil yaşama uyum sağlayamayıp, ülkede terör estirmişlerdi.
Cezayir, o zamanlar Cezayir'in %10'una yakını olan 1 milyon Fransız'ın yaşamasına rağmen, Fransa'ya uzaktı. Güney doğu ve doğu Anadolu ise tam içimizde.
Şu an terör örgütleri, biz savaşmayacağız ve her şeyi bırakıyoruz dese, devlet öyle bir ağır sarsıntı yaşar ki, mevcut iktidar yıkılabilir.

10 Eylül 2026 Perşembe

EMPERYALİZMİN İŞBİRLİKÇİSİ TARİKATLAR

 




Ruhi Çenet'in Hasidi tarikatı ile ilgili videosu beklenmedik tepki aldı; tepki alan kısmı, günde on küsür saat Tevrat-Talmut okumakla vakit geçiren kişilerin, on çocuğuyla, devletin sosyal yardımlarından faydalanmasıydı. Bu topluluk, sadece New York eyaletinin sosyal yardım fonlarını gagalaması, aslında daha önce de bilinen bir şeydi. Bu topluluk ara ara bazı Youtuber'lar başta olmak üzere bazı sosyal medya elemanlarına kapılarını açar; amaç biz o kadar kötü biri değiliz, kendi halinde insanlarız mesajını dış dünyaya vermek amacı ile yapılıyor. Kapalı toplulukların ara ara yaptıkları politikadır bu. Haridi ya da Hasidiklerin tek suçu, sosyal yardımları tırtıklaması değildir; bölge dünyaYahudi mafyasının merkezidir. 2005 yapımı Savaş Tanrısı (Lord of War) filminde gösterildiği gibi bu mafya, dünya silah kaçakçılığında aslan payını alır. (Bu konu Kurtlar Vadisi'ne de vardı) Sağcı bir yayın (GZT), Çenet'ten yıllar  önce bu grubu pırlanta ve değerli taş kaçakçılığıyla suçlamıştı. Amerikalılar ise sosyal yardımlara taktı çünkü orada sosyal yardım almak, gerçekten zor. Amerika'nın meşhur iktisatçılarını (Acemoğlu dahil) okursanız hepsi serbest piyasacı, sosyal yardımlara, kobilerin ve küçük esnafın-çiftçinin, devletçe desteklenmesine karşıdır. Devlet ya da yerel yönetimler, garibanlara bir tas çorba verse ülkenin liboş aydınları, serbest piyasaya müdahale diye koro halinde zırlar. M,lton Freidman ve Şikago oğlanlarına göre sosyal yardımlar, ancak gönüllülerin bağışlarıyla yapılmalıdır. Pek çok eyalette bu yardımlar çok geçicidir ve birden kesilir, yoksullar vakıfların önünde kuyruk olur. Üniversite eğitimi çok pahalıdır, insanlar yıllarca ödeyemecekleri borçlara girerler. Spor bursu, sanat bursu vermek adına üniversiteler, sirke dönmüştürç Hepsinin her alanda, profesyönel lig takınları, tiyatro, müzik gibi grupları var. Şimdi üniversite okumak için aldığı krediyi ödemek için haftada altmış saat çalışan, iki ay işsiz kalsa evsiz olabilecek bir Amerikalı olduğunuzu ve Ruhi'nin videosunu izlediğinizi düşünün. Neden Ruhi bu kadar etkili oldu; bence bu gerçeklerin bir yabancıdan duyulmasının etkisi. Bu topluluğun gücü sadece blok oylarından gelmiyor, gri bölgede ürettiği kapalı ekonomiden de geliyor.

Bir sürü Yahudi'nin sırf dua edip, sosyal yardım alması da çok sinir bozucu olmalı, Yahudiler için.  Miskin kelimesi bir zamanlar, dindar dervişler için kullanulırmış, sonra tembelliğin adı olmuş. Böyle bir şeyi, korona salgını döneminde, pansiyonda yaşamıştım. Pansiyona iş yükümüzü almak için başka okullardan erkek ve kız tarafına üçer tane belletmen getirmişlerdi. Kadın belletmenler, akşam geç gelip, sabah kahvaltıya bile kalmadan, çocuklarını bahane edip, gidiyorlardı. Erkeklerse ne zaman arasak, mescitteydi. Ne bir yoklama alma, ne arada kontrol etme, göreve mi geldiler, tekkeye mi belli değiller. Gözlerini sulandırıp, gözbebeklerini kocaman yapıyorlar, bir de söylenenlere geç tepki veriyorlar; ben gayba daldım misali. İkinci döneme müdür bunları okullarına geri göndermişti.Bunlardan biri de neredeyse tüm günü dini sohbetle geçiriyordu. Zaten tarikatlarda büyümüş bir kaç öğrenci, öğretmeni oyalarken, diğer öğrenciler de pansiyonu birbirine katıyordu.

Tarikatlar yüce bir inanç için, yüce bir lider etrafında toplanmış insanlar topluluğu olarak kurulur. Bu açıdan tarikat, sosyolojik bir birimdir. Bu kutsal amaç %90 din ve metafiziktir. Geri kalanının çoğu da siyasidir; komünist ve faşist partiler, genelde tarikat tipi örgütlenmeye girerler. İlk çağda felsefe tarikatları vardı; Pisagorcular, Stoacılar ve İskenderiye Mektebi, tarikat örgütlenmesiydiler. Yoga grupları da arada tarikatlaşabilmekte. NXIVM adlı kişisel gelişim şirketi içinden de seks tarikatı çıkmıştı. Tarikatlar, bir zaman sonra kutsal ideolojisinden uzaklaşıp, ticaret ve siyaset birliktelikleri olurlar. Üye olanlar da, bu çıkarlar için tarikata üye olmaya başlar. Bu imkanlar azaldığında, tarikatın üye sayısında azalma olur. Aslında biraz dikkat edersek etrafımızda bir zamanlar tarikatlara üye olmuş çok kişi vardır. Bu tarikatların içinde doğup, büyümüş kişilerin bazıları bile, özel hayatı yok sayan bu sistemden sıkılır ve kaçar. Bu sistemden kaçtığında ise, çoğu kez dış dünyada güçsüz bir durumdadır. Böylece  kapitalist sistemin ihtiyaç duyduğu, her işe gelen ve en düşük maaşa muhtaç, vasıfsız işçi olur. Tarikatın iç yüzün anlatsa da, tarikata üye olma oranlarını ya da tarikatın gücünü pek engelleyemez.

Pek çok kişi de, kumarhaneye bedava yiyip, içmek için gidenler gibi, tarikatın etinden, sütünden faydalanma çabasındadır. Böyle beleşçiler, nasıl kumarhanenin gelirini etkilemezse; hatta bu beleşçilerin pek çoğu daha sonra kumarbaz olacaksa; tarikattan faydalanaların bir kısmı üye olmayacaksa bile bir şekilde sempatizan olacaktır. Tarikat, artık onun için öcü olmayacaktır. Bu tiplerin doluşması ise, kriz ve çatışma anında tarikatın kof çıkması, kağıttan kaplan misali yıkılmasıdır.

Tarikatların iyi yanı, tek bir lidere bağlılıkları sayesinde kolay yönlendirilmeleridir. Tarikat liderini satın alır, adamınız yapar, kalan kitleyi de yönetirsiniz. Tarikat üyelerinin böyle yapmasının tek sebebi, liderin kutsal emirleri veya tarikattan ayrılınca yaşanacak toplumsal dışlanmışlık kadar, tarikat sayesinde çıkar sağlamak da vardır. Bu yüzden tarikatlar, devletlerin ve işgalcilerin en sevdiği kurumlardır. Mevlana'nın babası Bahaeddin Velet, Moğol propagansası yapa yapa Afganistan'ın Belh şehrinden Konya'ya (arada Hac'ca da gitmiştir) , daha doğrusu o zamanlar adı Larende olan Karaman'a gitmiş, işbirlikçiği, Konya'ya yerleşen  oğlu Mevlana devam ettirmiştir. Konya kalesini yıkan Bacu Noyan'ın gizli Müslüman olduğunu iddia edecek ve onun kıyımlarını övecek kadar işbirlikçi ve üstelikte bece apaçık bir şekilde gay olan bu şahsı, güzel şiirler yazdı diye övmek, bence tam bir aymazlıktır. Bir din kurumu olan Papalık, kendi kontrolünde pek çok tarikat kurdurmuştur. Bu tarikatların hepsi, her zaman Papalığa itaat etmemiştir. En ünlüleri olan Tapınak Şövalyeleri, ticaret ve bankacılık ile çok para kazanmış; para isteyen Fransa kralını ve Endülüs'te savaşmalarını isteyen Papa'yı red edince, tarikatın her şeyine çökülmüştür. Baltık kıyılarında devlet kuran Töton tarikatı, topraklarının büyük bir kısmını Ruslara ve Polonyalılara kaybedince, rikatın son büyük üstadı, Albrecht von Hohenzollern, Martin Luther'in izinden gidip, protestan olmuş, onun tavsiyesine uyup, Danimarkalı prenses Dorethea ile evlenmiş ve Prusya krallığını kurmuştur.

Bu risklere rağmen devletler için tarikatlarla işbirliği daha az risklidir. Sonuçta yönetmeniz, işbilriği yapmanız gereken  bir kişi ve etrafındaki küçük gruptur. Üstelik bu tek kişi tarafından yönetilen örgüt, bireyin tüm yaşamını kaplar. Bu yüzden devletler, işgalciler ve holdingler, genel anlamıyla tarikatları gizli ya da açık destekler. Koç Holding yıllarca hem Türkçe olimpiyatlarının, hem de Süleymancıların yıllık yemeğinin sponsoru oldu. Aydın Doğan'ın medya ordusu (gazete-dergi-televizyon,radyo ve hatta kitapevi) yıllarca tarikatlara sivil toplum örgüt dedi. Sivil toplum borozanlığını yapan aydın kişiler, 2010'da yetmez ama evet, kumpas davaları için Türkiye bağırsaklarını temizliyor falan dediler.

Tarikatlar da kendilerini koruyanları destekler. Fatih Sultan Mehmet'in ömrü savaşlarla geçti. Bu savaşlar için para ve asker lazımdı ve bu yüzden tarikatların mallarına el koyup, öğrencilerini de askere aldı. Şu anda bakmayın hepsinin Fatih'e övgüler düzdüğüne, o zamanlar hepsi beddua edip, onu gavur ve şeytan ilan etti. Fatih ölünce oğullarının kardeş kavgasında, onlara mallarını geri veren 2.Bayezit'i desteklediler. Bayezit'in alkole ve esrara düşkünlüğü, onu yüceltmelerine engel olmadı. Buna karşılık Bayezit'te tarikatlara kırk iki yıllık, neredeyse hiç fetih olmayan bir dönem yaşattı. (Bu dönemin on yıla yakını, kardeşi Cem Sultan'la mücadele ile geçti) Tarihçilerin bazıları bu döneme, yükselmede duraklama dedi. Tarikatlar kendi çıkarlarına o kadar bağlıdır ki, keşke Yunan kazansaydı bile diyebilir. Tarikatlar, kendileri açısından tarihi yeniden yazarlar.

Tarikatlar devlet için sadece oy deposu ve destekleyici kitle değildir. Devletlerin yer yer her yere uzanan kolu, pis işlerini yapıcısı ve derin devletin bir kolu, bazen de derin devletin kendisidir. 2015 yapımı Haysiyet Kolonisi (Colonia-Colonia Dignidad) filmi de benzer bir olayı anlatır. 1973'de Şili'de meşhur Pinochet darbesi olmuştur ve ülkenin güneyinde bir Alman tarikatının, sözde tanrıya yakın olmak için Almanya'yı bırakıp, Güney Amerika'nın bu en güney ucuna gelmişler. Kadınlar ve erkekler, çocuk yapma haricinde genelde ayrı yaşıyor. Sütyen günah, memeleri kat kat kumaşla kapatıyorlar. Geniş tarlalarda mısır, ayçiçeği falan ekiyorlar. Aslında kocaman bir işkencehane ve kimyasal silah üretim tesisi. Ayrıca bu ultra dindar, Protestan Hristiyan tarikat, çocuklara cinsel tacizle de günemede gelmiş. Pinochet devrilince de Şili'den kaçmış.

Tarikatların gelişiminde çoğunlukla devlet vardır, nadiren de olsa bazı tarikatlar, toplumsal muhalefetin merkezi olabilir. Bu durumda tarikatlar sık sık dağıtılır ve bunlar siyasi tarikattır. Dini tarikatların tamamı ya da tamamına yakını, ister İslam, ister Hristiyan, isterse New Age denen modern dine benzer oluşumlar (En meşhurları Tım Cruse'un üye olduğu Scientology'dir), devlet ya da devletlerin desteği olmadan büyümez ve yayılmaz. Nüfusunun yüzde birine yakının sokaklarda yaşadığı, üç ay işsiz kalanın evsiz kalma tehlikesi olan, Amerika Birleşik Devletlerinde bu tarikat üyelerinin sadece dua ederek cömertce sosyal yardım alması normal değildir. Ruhi'nin videoda eksik bıraktığı başka bir gerçek, tarikat sadece New York'da yok, zaten daha A.B.D yokken, Ukrayna'da kurulmuş ve kurucusunun mezarı da Kiev yakınlarında bir köyde, ara ara mezarına turla gidiyorlar. Bu kadar eski olduklarından, pek çok parçaya ayrılmışlardır. Son yıllarda Nikaragu ve Kostarika gibi orta Amerika ülkelerine de yayılmışlar.

Bu Yadudi tarikatlar, İsrail yada kendilerini başlarının üstünde taşıyacak başka bir batılı ülke dururken, geçmişi askeri darbelerle dolu, kartel denen dev çetelerin ortalıkta cirit attığı, Marksist-Leninist silahlı gruplarının halen ciddi miktarda destekcisinin olduğu bu ülkelere, üstelik kitleler halinde ve hem de Amerika, Nerw York'dan göç ediyor?

Amerika'nın Irak'ı işgelini kolaylaştıran Keşnizani tarikatıydı, Saddam'ın akrabaları arasında bile bu tarikata üye olmuştu. Tarikat üyesi generaller ve subaylar teslim olunca, tüm Irak ordusu dağıldı. 

Tarikatlar her zaman tehlikeli, karanlık ve pis gruplardır; masumca kurulsalar da, liderlerine aşırı itimatları, sarmal hiyeraşik yapıları ve bireyin düşünmesine engel olacak şekilde tüm hayatını kaplamaları ile çabucak kirlenirler.





9 Eylül 2026 Çarşamba

ÖFKEMİZİN MİLADI 12 EYLÜLDÜR.



ÖFKEMİZİN MİLADI 12 EYLÜLDÜR.
Bir gün  bu iktidar düşecek ama mesele düştükten sonra Kaddafi sonrası Libya gibi bir iç savaş ve kargaşaya engel olmak, birinci hedef olmalıdır. Bunun için muhalefet, en azından Atatürkçüler bir arada olmalı ve çok solculuk taslayan Marksist-Leninist örgütler gibi saçma sapan parçalanmalara çanak tutulmamalıdır.
Öte yandan düşmanımız bu iktidar partisi değil, çok daha geniş bir kitledir ve bu kitlenin son sığınağı da bu iktidar partisidir. Ancak AqP'yi AqP yapan 12 Eylüldür.
12 Eylül anayasası, yarı demeyelim de, çeyrek başkanlık anayasasıdır. En eski haliyle bile cumhurbaşkanının yetkisi bol, sorumluluğu azdır . Sadece vatana ihanetten yargılanabilir, nelerin vatana ihanet olduğuna dair yasayı da Turgut Özal  sessizce ortadan kaldırdı.
12 Eylülün partiler ve sendikalar yasası da ülkemize bir kamburdur.  Partilerde, parti başkanı, partinin kralı gibidir ve bir parti başkanını makamından indirmek, bir kralı tahtından indirmekten zordur. İşçiler ise, bin türlü sınırlamalar yüzünden örgütlenememekte, örgütlense de haklarını arayamamaktadır. İşverenler, işçi çıkarır, iş yerini kapatmak, üretimi azaltmak ya da arttırmakta tamamen serbestken, işçilerin grev yapması bakanlar kurulu kararına bağlıdır. İşverenler her türlü örgütlenebilirken, işçiler sadece iş kolunda örgütlenebiliyor. Bazı iş kollarında halen sendika veya sendika kursa da grev yasak.
12 Etlül, bir ara gardırop Atatürkçülüğü denen şekilci Atatürkçülüğün doruğunu yaşadı. Her odaya Atatürk resmi, her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykeli, her derse Atatürk konusu vs vs.
Diğer yandan da zorunlu din dersleri, Alevi köylerine zorla cami yaptırma, Dil kurumu ve Tarih kurumu gibi Atatürk kurumlarını tahribat da vardır.
12 Eylülün az dillendirilen bir özelliği de yolsuzluklardır. Tahsin Şahinkaya'nın CASA skandalı bile, bu yolsuzlukların tozu olamaz. Üç yüzden fazla tablo kayıptır. Bunlar devletin resim ve heykel müzesinden, önce bazı komutanların, sonra bürokratların ve siyasilerin makam odalarına götürülmüş, oralardan da kaybolmuştur. Dokuz tanesinin bir fotoğrafı bile yoktur, sadece adları vardır.
Tahsin Şahinkaya'nın ailesi halen Kale seramik ve Kale Holdingin sahibidir.
İhsan Doğramacı ise üniversite kuracağım, orman yağacağım diye devletten beleş aldığı dönümlerce araziye lüks evler yapmıştır ve yapmaktadır. Şimdi de bu lüks evler daha da değerlensin diye Şehir Hastanesi buraya yapılmaktadır.
Doğramacılar ya da Şahinkayalar, 12 Eylül zenginleri halen devlet tarafından beslenmektedir. Mevcut iktidar ve ondan önceki iktidarlar 12 Eylülü yargılamadığı gibi, 12 Eylül yasalarına da pek dokunmamış, o yasaları da yer yer daha da sıkılaştırmışlardır.
Mesela 12 Eylül özel televizyonları tamamen yasaklamış, şimdi ise bir üst kurulun, ki bu kurul tamamen siyasetin elindedir. Neyse ki sosyal medya, büyük ölçüde iktidarın kontrolünün dışındadır.
Bu iktidarın düşmesi, sandığımızdan çok ama çok daha zor olacaktır.
Çünkü biz sadece bir diktatörle, bir partiyle ve hatta sadece bir ideoloji ile mücadele etmiyoruz. 1950 ve daha öncesinden Anadoluyu yağma eden ve bu uğurda sürekli ideoloji değiştiren bir zihniyetten bahsediyoruz. Bu parti, bu zihniyetin son direğidir.
Bu zihniyet, bu partinin yıkılacağını anladığında, kendisine yeni bir parti kurmak isteyebilir. O partiyle de savaşacağız.
Savaşacağımız başka şeyler de var.
Onlardan daha sonra bahsedeceğiz.

6 Eylül 2026 Pazar

KURTLAR DA ÖLÜR



İnternette habire yeni sözler üretiliyor.  Bunlarda biri de kurtla oyun, kanla biter sözü. Gelecekte atasözü olabilir. Kurtlar, doğadaki en vahşi hayvanlar olabilir, zira en öngörülmez hayvanlardır. Bir kurdun kendisinin ya da yavrusunun hayatını kurtarmanız, size saldırmayacağı anlamına gelmez. Annemin, hırsızlıkla doymak olsa, kurt doyar diye de lafı vardır, çok severim. Kurtlar, çiftçinin, özellikle koyun yetiştiricisinin en büyük kabusudur. Öldürebileceği kadar koyun öldürür, sadece birisini yer. Kurt sürüleri genelde üç ila dokuz bireylik sürüler halinde olur ve sürüde sadece alfa çiftin yavrusu olur, yani sadece onlar cinsel ilişkiye girebilir. Çok sert kışlarda, yiyecek az olduğunda, önce alfa çift ve yavruları doyar. Bu sert kışlarda, bazı bölgelerde devasa sürüler olabilir; Rusya, Yakustistan'da üç yüz ila dört yüz birey,lik geçici sürüler tespit edilmiştir. Kalıcı en büyük sürü ise, Alaska'da, otuz beş bireylik bir sürüdür.

Kurtlar, hiç yiyecek kalmayınca birbirlerini yer. Yiyeceğin ve yiyecek bulma umutlarının tamamen bittiği anlarda aniden bir kurt, hoplayıp, zıplamaya başlar, sonra diğerleri ve hepsi birden dansa başlar. Bu çılgın dans, biri yorgunluktan bitene ve diğerlerine yemek olana kadar sürer. Doğanın u en vahşi yaratığının, neden Türk faşizminin simgesi olması da bu vahşiliktendir. Kurt, sadece yabanidir, evcilleşmez, onun yerine sürü liderine koşulsuz itaat eder; açlıktan ölme kıyısına gelmedikçe veya alfa dişi veya erkeğin yaşlanıp, güçten düştüğünü anlamadıkça. Fırsatçı ve işbirlikçiliğe yatkın olmasına rağmen, sadece kuzey yarım kürede ve soğuk iklimlerde yaygındırlar. Orada bile pek çok yerde soyları kurutulmuştur. İnsanlar bu vahşi canlıyı sevmemiştir.

Faşizme singe olması için en iyi hayvan kurttur. Faşizm'de ne arslanın  heybeti, ne kaplanın gücü, ne ayının cesareti, ne de diğer hayvanların insanda da olsa diyebileceğimiz faziletleri vardır. Faşizm de sanki bunlar kendisinden varmış gibi gösterir, sadece fırsatçıdır. Fakat insan, ne olursa olsun, bu fırsatçılığını, vahşiliğini doğrudan doğruya kendisine itiraf edemez. Onu çeşitli kavramlarla, kimlik politikalarıyla süsler. Thomas Hobbes'da meşhur, insan insanın kurdudur sözünü söylemiştir. Siyasette kurtluğun kitabını Makyavel yazmıştır, özellikle iktidarda kalmak isteyenler için.

Makyavelist öğütler, doktorların sağlıklı yaşam öğütlerine benzer. Sigara-alkol ve her türlü uyuştrucudan uzak dur, doğal beslen, hareket et, temiz hava, bol güneş, vesaire vesaire.... Bütün bunlara uyarsak, bin elli yaşına kadar yaşayacak mıyız, yoksa yarın bir gün aniden bir kaza kurşunu veya kanserle ölmeyecek miyiz? meşhur soruyu soralım, rakı içen öldü de, su içen ölmedi mi? İngiliz devlet adamı Wisnton Churchill, günde yarım kutu puro (üç paket sigara), yarım şişe viski içmeden uyumazdı, obez denecek kadar şişmandı ve gençliğinde esrar bile kullanmıştı; buna rağmen doksan bir yaşına kadar yaşadı. Makyavelist öğretilerin iktidarın ömrünü uzatacağı kesin değildir. Bütün bu baskı, takip, zorbalık ve ayak oyunları, iktidarın yıkılmasına da sebep olabilir. Baskılar ve tutuklamalar, olayla alakasız kişileri de muhalif yapabilir.

Siyaset kurtlar sofrasıdır ve büyük kurt iktidardır. Burada kurt metaforunu bırakıpi kaplan ya da ejderha metaforunu alalım. İktidarda olmak, Zülfü Livaneli'nin tanımıyla Kaplanın Sırtında olmaktır. Orada dururken muhalefete dilediğiniz gibi eser-kükrer, muhaliflerinizi bir lokmada yutarsınız. Sorun şu ki, devlet denen o eşderhe, kaplan ya da her ne ise, kimseyi sırtında sonsuza kadar taşımaz. İktidar sahibi ne kadar çok iktidarda kalırsa, iktidar değişimleri sonrasında o kadar çok kargaşa çıkar.Modern demokrasilerin birinci  amacı, bu değişmenin hem meşruiyetini, hem de sakince olmasını sağlamaktır. Htler'de daha iktidara gelmeden evvel, iktidarı elimize bir alırsak, hiç bırakmaaycağız demişti.

Sonuçta kurtlar da ölür, kurtluğun, çakalllığın, tilkiliğin bir alemi yok.

3 Eylül 2026 Perşembe

SAVAŞINIZ DA YALAN BARIŞINIZ DA



Barış süreci, Alevi açılımı, Kürt açılımı ve Roman açılımı gibi kavramlara en baştan inanmadım. O açılım heveslisi çok solcu ve liberal solcugüruhun samimiyetine de hiç inanmadım.
Sağcı sağcıdır ve yılları Milli Görüşten gelen, Sivas Katliamı avukatlarını milletvekili yapan lider de Alevi açılımı yapamaz. İçerisi DYP,ANAP ve MHP'lilerle dolu bir teşkilat ne Kürtleri sever, ne Romanları ve de Alevileri.
Çözün sürecine umut besleyip, destekleyen ve solcu geçinenler genelde ikiye ayrılır ya da ben ikiye ayırıyorum. İlki aslında çoktan sağcı olmuş liberaller; ikincisi ise sağın oyuncağı çok solcu grup.
Liberaller artık tümden sağcı fakat kafa karıştırmak adına onlara liberal sol diyorlar. Özal'dan beri özgürlük adına sağı destekliyorlar ve kendilerine liberal sol diyorlar. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller'i bir sürü halinde itina ile desteklediler, hem de sürü halinde ve aynı sözlerle. Onlarca faili meçhule, Çiller'in tüm faşizan söylemlerine rağmen onu demokrasi havarisi ilan ediyorlardı.
Sonra bunlar 2002'den itibaren Erdoğancı 2010 referandumundan önce de yetmez ama evetçi oldu.
Diğer gruba bakalım, çok solcu, Atatürk'ü beğenmeyen; ona önce küçük burjuva devrimcisi, sonra da faşist diyen güruh. Çok solcu alarak yaptıkları bazı Marksist-Leninist klasikleri birebir fotokopi gibi yazmak. 1990'lı yıllardan beri sağa faydaları daha çok var. Sosyal demokrasinin tabanına dergi-gazete satıp, sosyal demokratlara hakaret ederler, çok solcudurlar ya.
Bu iki topluluğun ortak özelliği Kürt sempatileri. İlk grup, bu sempatileri yüzünden bir ara Çiller'e saldırıp, Tansu Çillerli karanlık yıllar edebiyatı yaptı, çözüm süreci döneminde.
Son bir aydır akıl etmediğim şeyi fark edince, kendimin ne kadar ahmak olduğunu anladım.
Beni uyandıran fazlası ile amatör bir kitap oldu (Roman Gibi Yaşamlar-Nazmi Kipel). Eski bir Dev-Yolcunun 12 Eylül öncesine ait anılarını içeriyor.
Anılarda tek ilgimi çeken Dev-Yol ile Dev-Sol'un ayrışması ile ilgili bölümler. Dursun Karataş öncülüğünde bu ayrılık, tam da 12 Eylüle aylar, hatta haftalar kala olmuş.
12 Eylül öncesi ile ilgili pek çok şeyi bilmeyenler, bu bölünmenin önemini bilmez. 12 Eylül öncesinde en büyük örgüt Dev-Yol'du. Egemenlik alanı sadece Fatsa değildi, neredeyse tüm gecekondu mahallelerini yönetiyordu.
Olası bir darbeye direnecek tek güçtü Dev-Yol, darbe için Dev-Yol'un parçalanması şarttı.
Nazmi Kipel'in anılarından, bu ayrımın Dev-Yol'un, tam da darbe öncesi kımıldayamaz hale getirdiğini, çok yaraladığını öğrendim.
12 Eylül öncesinde, asker ve polis operasyonlarını arttırırken,  sol örgütlerde de arka arkaya bölünmeler yaşanıyordu. Kimse de bundan şüphelenmiyordu.
Bu bölünmeler sonucunda ayakta kalan tek sol örgüt hangisi oldu? Dev-Sol ve Dursun Karataş oldu. Dusrun Karataş 90'larda kendi bölünmesinden de galip ayrıldı.
Dev-Sol'da Dayıcı (Dursun Karataş)-Bedrici (Bedri Yağan) savaşının ilginç yanı her iki tarafın en etkin silahının birbirlerini polise ihbar etmek olmasıydı. Bu bol kanlı ihbarlı savaştan (polis pek esir alma meraklısı değildi) dayıcılar galip geldi. Taraflar sık sık silahlı çatışmaya girse de, asıl ölümler polis mermileriyle oldu. Dursun Karataş'ın karısı dahil pek çok önemli isim polis mermisi ile öldü.
Bu süreçte polisin açıkça dayıcıları koruduğu belliydi ve bunu saklamak gerekliydi.
Bunun için de önce örgütün adı değişti ve önce Dervrimci Halk  Kurtuluş Partisi Cephesi (DHKP-C ya da Parti Cephe) oldu. 12 Eylül döneminin bazı polis, subay ve savcıları ile Özdemir Sabancı'yı öldürdü. Ortalığın savaş alanına döndüğü 1996 1 mayısını organize etti.
Bu  süreçte diğer illegal örgütler kayboldu, dayıcılar yani DHKP-C kaldı. Rakip olarimak bir ara MLKP (Marksist-Leninist Komünist Parti) çıktı ama şimdierde tek yaptığı yılda bir kere Viyana'da kuruluş yıl dönümünü kutlamak.
Öte yandan Gezi, pek çok şeye olduğu gibi, terör örgütleri ve diğer sol örgütler için de milat oldu. Gezi'yi başlatan HDP, eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın, Gezi'de darbeyi gördük diyerek ayrılması, çok solcu örgütlerin de gezide isteksiz olmasına sebep oldu. Red-Hack denen hekır topluluğu bunun istisnasıydı.
Onlar da bazen saatlerce Halktv'ye bağlanan sözcülerin bal tuzağına (bir kadın polisçe kurulan) düşmesi sonrası işlevsiz kaldı.
O zamanlardan beri devletin bazı örgütleri desteklediğine dair komplo teorileri oluştu kafamda.
Aslında o teoriler hep vardı ama gezi ispatı gibi oldu. Çünkü Gezi birdenbire olmuş ve iktidarı en güçlü olduğu zamanda vurmuştu.
PKK'da 12 Eylül'ün karanlık zamanlarında kar topu gibi büyümüştü. Diyarbakır ceza evindeki işkence ve baskılar, diğer örgütlerin (Rizgari, Ala Rizgari,Kawa vs) o zamanların pek de büyük olmayan örgütü PKK'da birleşmesine sebep oldu.
Sonra meşhur Eruh ve Şemdinli baskınları olduğu gün başbakan Turgut Özal'ın tüm gün havuzdan çıkmaması, cumhurbaşkanı Kenan Evren'in de pek tepki vermemesi ile başlayalım. Sonra örgüt adım adım büyürken, iki de bir verilen, 'bunlar bir avuç baldırı çıplak' beyanatlarını da unutmayalım.
Sonraki günlerde örgüt kar topu gibi büyüdü.
Sonra devlet ciddi mücadeleye başlayınca geriledi, derken ateşkes ilan etti. Bu ateşkes 33 silahsız Türk askerinin katledilmesine yol açtı.
Ardından da örgüt ateşkes dedi, köşeye sıkıştıkça. Sonra 1999'da Abdullah Öcalan yakalandı, iyice bitme noktasına gelmişti ki, bu sefer de önce Oslo görüşmeleri itiraf edildi, sonra Çözüm süreci dendi.
O zamanlar hatırlarsanız bir ara Mehmet Ağar hapse girdi. Ülkücülüğün pek çok simge ismi lanetlendi. Bu arada kumpas-Ergenekon davaları oldu.
Şimdi de Selahattin Demirtaş hapiste. Bir zamanlar aynı masada oturduğu Osman Kavala, beraatinin ardından gün geçmeden tekrar tutuklandı.
PKK biraz zayıflasa, bu çözüm süreci kartı tekrar sahneye çıkacak. Şu anda Ağar'ın oğlu AKP'den milletvekili. Ülkücülerin yerden yere vurulduğu dönemi yok varsayıyorlar ama o  dosya da sümenin altında.
Çünkü bu savaşın sürmesi gerek, yoksa para kazanamazlar. Şu anda pek çoğunun hayali demokrasinin yerleştiği bir  Türkiye değil, AKP'nin ilk yıllarında Ergenekon davalarının sürdüğü, Atatürk faşist yaa muhabbetleri ile çok solcu oldukları, Erdoğan ile aynı masada yemek yedikleri ve PKK'yı destekleyip, adına çözüm süreci dedikleri dönemdeki rahatları.

2 Eylül 2026 Çarşamba

JAPONYA VE KAPİTALİST YABANİLİK



Türk gençliği olarak 12 Eylül rejimi ile beraber bilinçli bir şekilde, Japon hayranı olacak şekilde yetiştirildik. O zamanlar Japonya, dünyanın ikinci büyük ekonomisi, her türlü yeniliğin çıkış kaynağıydı. Gazetelerin köşe yazarları, ders kitaplarında okuma parçaları, tek kanallı televizyona çokan yorumcular, Japonya'yı övüyordu. Monte Cristo Kontu çakması Samuray'ın Dönüşü dizisi ve Japon çizgi filmleri tek kanallı televizyonumuzdaydı.1987 yapımı, Kemal Sunal'ın oynadığı Japon İşi filmi de bu çabanın bir sonucuydu. Bu filmde, aşırı insansı robotu yapan Mitsou Hamaya rolünü oynayan oyuncunun kimliği halen belirsizdir. Gerçekten Japon mudur, yokta Tatar mıdır, orası da belli değildir. Ekşisözlük'teki bir yazıya göre 2018'de ölmüştür, doğruya Allah rahmet etsin.

Bu hayranlık halen devam ediyor ama eskisi kadar değil. Japonya artuk dördüncü en büyük ekonomi, ikinci Çin, Amerika'nın yerini almaya hazırlanıyor. İnternet sayesinde Japonya'nın karanlık yönleri daha net görülüyor. Ülke, dünyanın en bütük yetişkin filmleri üreticisi ve neredeyse tamamen iç piyasaya yönelik bir üretim bu. Sadece film ve seks işçiliği değil, diğer anlamda da ülkede Türklerin anladığı anlamda cinsel bir muhafazakarlık yok. Yıllarca ülkemizde iş disiplini sanılan şey, aslında çalışan cehennemi. Dünyanın genelinde doğum oranları hızla düşüyor ve birincilik Japonya'ya verilmiş gibi.

Antropoloji nasıl ki en ilkel insanların bile bir medeniyeti olduğunu, karmaşık toplumsal yapıları olduğunu gösterdiyse; sosyoloji de en modern toplumların, ilkeller kadar vahşi, yabani olduğunu gösteriyor.Yıllar önce, nerede okuduğumu tam hatırlamıyorum, Japonların kendilerine Nippon (Japonca İnsan) dediği, Japon kelimesinin ise Türkçe'deki Yaban kelimesinden geldiğini okumuştum. Moğollor, Japonya'yı istila etmeye kalkınca, dış dünyaya kapanmışlar ve onlara Yaban (Orta Asya'da y'ler J gibi okunur) demişler. Japon iş ve sosyal yaşamı, abartılı saygı-selamlaşma-özür gösterilerinin ötesinde, insanları intiahara ya da hikikimori denen Japonlara özgü eve-odaya kapanma hastalığı gibi psikolojik sorunlara sebep oluyor. Japonya, orta çağında feodal yabaniliğin doruğuymuş, şimdi de kapitalist yabaniliğin doruğu.

Her şey 1993 kriziyle başladı, bu krizden sonra Japonya toparlanamadı, işsizlik otuz yıl boyunca düşürülemedi. Bu kayıp otuz yıl boyunca Japonya pek çok şeyi kaçırdı; internet teknolojilerini, sosyal medyayı, akıllı saatleri, akıllı televizyonları, hatta yapay zekayı, bir sanayi ve teknolojidevi olarak kaçırdı.Bilinen, popüler bir Japon sosyal-medya sitesi yok, başvurulacak bir Japon arama motoru ve yapay zeka uygulaması yok. Son otuz yıldır Japonya'dan gelen önemli yenilikler Bitcoin ve kare kod (QR kod).

Buradan Japonya bitti muhabbeti yapmayacağım. Osmanlı bile iki yüz yıldan uzun sürede zor yıkıldı. Karlofça ile Serv arasında iki yüz yıldan fazla zaman var. Bir dev öyle hemen devrilmesi nadiren olur. Böyle durumlarda aniden yeni imparatorluklar ortaya çıkar. Tarihte böyle olaylar nadirdir, en çok bilinenler, İran imparatorluklarının başına gelenlerdir. Büyük İskender'in yıktıı Akhamenid ve Halife Ömer'in yıktığı Sasani imparatorlukları aklıma gelenler. Onlar da yıkıldıkları zaman zirvede değillerdi. Akhamenid'ler Balkanları, Karadeniz kıyılarını ve Ege kıyılarını çoktan kaybetmişler; Mısır'ı kaybetmemek için elli yıldan fazla savaşmış, bu elli yılda üç kere Mısır'dan çıkarılmışlardı. Gene de hali hazırda, akreologlara ve ilk çağ tarihçilerine göre bilinen dünya nüfusunun %40 kadarının hakimiydiler. Sasaniler ise Justinyanus vebasından dolayı nüfus kaybetseler de, hali hazırda süper güçtüler.

Ekonomik bir dev ise, böyle hemen yok olmayacaktır, Osmanlı ya da Doğu Roma gibi yavaş yavaş yok olma arifesindedir. Halen elektronik ve mekanikte en iyi parçalar, Almanlar , Tayvanlılar ve Korelilerle beraber, Japonlar tarafından yapılmaktadır. Bu yüzden halen makinelerin ve elektronik aletlerin iyisi Japonya'da veya Japon markalarınca üretilir. Japonya son otuz yılda ciddi bir kültür ihracatçısı ve turzim ülkesi de oldu. Rağmen, suşi gibi Japon prtik yiyecekleri ile Japon mangaları popüler oldu. Japonya aynı zamanda ucuz eletronik alış verişi ve sanayileşmemiş ülke insanlarının sanayileşmiş ülke deneyimi yaşadıkları bir turizm ülkesine de dönüştü.

Nüfus azalması, daha doğrusu dülen doğum oranları, bugün dünya ülkelerinin yarısının problemidir. Japonya, yeterince göçmen de alamamaktadır. Japonya, zengin bir ülke olmakla beraber, halkının zengin gibi yaşadığı bir ülke değildir. Japonlar, lüks giyimin en büyük tüketicisidir, dünyayı gezen Japonlarla beraber, dünya lüks giyiminin yarısını tüketir. Ama Japonlar, minicik evlerde, aşırı çalışma saatlerin ile sıkışık şehirlerde yaşarlar. Aşırı nezaket ve özür kuralları olan ülke de olsa, benim Japonya'da yaşayanlardan öğrendiğime göre, kendi içine en büyk kabalıklar, zorbalıklar taşıyan bir bir kültr, Japon kültürü. En ufak başarısızlık ya da beceriksizlik, toplumun tamamından dışlanma sebebiniz. Japon dilinde küfür yok ama kırıcı ifade çok. Bu toplumsal baskılar, özellikle erkeklerin arasında çok yoğun. Japonya'da 16-45 yaş erkekleri arasında birincil ölüm nedeni intihar. Toplumda dışlanma öyle garip bir halde ki, patronların ve şirketlerin yıldırma yöntemlerinden biri de iş yaptırmadan oturma; böylece eleman, arkadaşları tarafından dışlanıyor. Bu sürede cep telefonu, gazete-kitap falan da yasak. Türk çalışana bu işlemez, sonsuza kadar böyle maaş alır ve üstelik bununla övünür.

Benim Japonlara Yabani dememin asıl sebebi, göçmenlerin bu ülkede zorlanması, Japon halkının göçmenlere genel tahammülsüzlüğü. Pek çok insan, göç eden insanın, göç ettiği yerdeki davranışlarına göre medenilik ölçüyor; Roma da Romalı gibi davran diyerek. Oysa gelen göçmenlerin uyum sağlamasını sağlamak ve onların geleneklerine hoşgörü, daha doğrusu tahammül göstermek, daha büyük medenilik ve insanlık. İnsanlar, o ülkeye göç edince hemen değişmez, alışkanlıkları  ve edindiği kültür de onunla beraber göç etmiştir. O ülkeye, şehre alışması zaman alacaktır. Göçmen alan ülke de, bu göçmenlerin uyumlarını planlamalıdır.

Şehirler de benzer şekilde değerlendirilebilir. Ben bu açıdan en fazla İzmir ve Eskişehir'i beğenirim. Bu şehirler göç alanları çabucak yerelleştirir. İzmir'in Romanları genelde kendi gettolarında yaşarlar. Diğer türlü İzmir'e yerleşenler, çabucak İzmirli olur. Özellikle kadınlar, İzmirli olmaya bayılır. İzmir'de okuyan ya da eşi İzmirli kadın, hemen İzmirliyim der. Bunu bir sebeple sınıfta anlatmıştım, öğrencinin biri aslen Yozgatlı ve Yozgat'ta yaşayan bir kızın, sırf dayısı İzmir'de yaşıyor dşye İzmirli'yim dediğini anlatmıştı. Kadınlar ellerinden gelse, uçakları İzmir üzerinden geçen kadınlar bile İzmirliyim diyecek. Eskişehir  ise tam bir öğrenci şehri, çünkü bir kişinin Eskişehir'de okuyup, okumadığını anlayabiliyorsunuz.

İzmir'e kokuyor diyip, kötülemeye çalışanlara sadece gülüyorum. İzmir'de tifodan, koleradan hasta olan kaç kişi var? İzmir üniversitelerinin puanları ya da İzmir üniversitelerinde üretilen tezlerin ve atıfların Konya ya da başka bir muhafazakar şehirlerin üviversitelerin aynı değerler ile kıyaslamaya var mısınız? Konya'da üniversite okuduktan sonra Konya'da kalma oranı ya da memur olarak Konya'ya yerleşme oranlarını İzmir ya da Eskişehir'le kıyaslayabilir misiniz?

Bu açıdan da en başarısız şehir bence Adana'dır. Ben çocukken Adana, Türkiye'nin en kalabalık dördüncü şehri, en büyük tarım ve sanayi şehirlerinden biriydi. Bu gün yedinci sıraya düştü. Bu süreçte ilçesi Osmaniye il oldu; bu geçerli bir mazeret değildir: Konya, Karaman'ı; Gaziantep, Kilis'i, Ankara'da Kırıkkale'yi kaybetti ama bu şehirler, nüfuslarından, iktisadi güçlerinden,  hiç bir şey kaybetmedi. Sıralamadaki yerleri yükseldi. Ülkeler gibi, şehirler de başarılı veya başarısız olabiliyor. Başarısız şehirler, özellikle artan suç oranlarının artışını dışarıdan gelenlere bağlarlar, dışarıdan birilerini almayan şehir mi kaldı? Siirt bile Afgan işçilerle dolu.

Kapitalizmin krizinin sebebi, kendi yabaniliği ve bunu aşmak zorunda.

27 Ağustos 2026 Perşembe

ESLAF , GÜNÜMÜZ TARİKATLARI VE SÜLEYMANCILAR



 Faik Reşad'ın Eslaf kitabından daha geniş bir şekilde bahsetmek istiyorum. Kitap, Osmanlı'da çoğu din bürokratı yetmiş beş kişiyi anlatıyor. Bu yetmiş beş kişiyi daha ziyade övüyor. Bu kişiler Osmanlı din adamları, müderrisler ve din bürokratları (müstü,kadı, kazaasker ve şeyhülislam)ve ailecek öyleler. Orta okul ve lise tarih kitaplarında beşik uleması dediğimiz kişiler. Hayatlarında hiç zorluk ve yokluk görmemiş, askere hiç gitmemiş, eğitilmeden makamları hazır olmuş. Hepsinin şiirleri var, çoğunun divanı var. Divan oluşturma ve şiir yazma gayretlerinin amacı, Türkçe'nin yanında Arapça ve Farsça'yı da ne kadar iyi bildiklerini göstermek. Pek çoğu da tarikat şeyhi.

Kitap, bilinçli ve önceden bazı şeyleri bilen okurlarına çok şey anlatıyor, düz okursanız bir şey anlattığı yok. Anlattığı kişiler zaten din ulemalarının çocuğu, babalarının mevkilerine geliyorlar, hayatta zerrece zorlanmıyorlar. Askere gitmiyor, cepheye bile yaklaşmıyorlar (bir iki tane asker olanı var.). Ben Kadızadeleri, Kanuni döneminde etkin olmuş ve Yavuz'la beraber Mısır'dan gelmiş sanıyordum. Fatih zamanında etkinlermiş, yani muhtemelen Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren din aristokrasi, ulema ya da varlığını in kar edilen Osmanlı Ruhban Sınıfının bir parçasıymışlar. Oysa aile kendilerini peygamber soyuna dayandırıyorlar. Zamanında Moğolları destekledikleri için Mevlevilere düşmanlar. Kanuni döneminden, Köprülü dönemine kadar Kazaskerlik ve Şeyhülislamlık makamları üzerinde saltanat sürüyorlar. Muhteşem Yüzyıl dizisinden hatırlarsanız, Yunus Emre şiirlerini yasaklıyorlar. Bu yüzden bazı Yunus Emre şiirleri günümüze Aşık Yunus, Yunus Dede ve Yunus Baba gibi takma isimlerle günümüze ulaşlıyor. Dizide, Eslaf'ta ve tarih kitaplarında pek anlatılmayan şey, Kadızadelerin Mevlevi katliamı da yaptıkları, Mevlevilerin bu yüzden İstanbul, Vaniköy'deki (Kadızadeler'den Vani beyin adını alıyor), Vani Cami'ye, Vani Cani diyor. Aile, Köprülü döneminde, Venedikliler Çanakkale boğazını abluka altına almışken, o kadar dert varken, ülkedeki tüm camilerin minare sayılarını bire düşürmek gibi fantazielrle uğraşına (peygamber dönemindekine benzesin diye), Köprülü Mehmet Paşa bir günde ailenin tüm mallarına ve makamlarına el koyuyor.(profesör Erhan Afyoncu'nun bir televizyon programından) Eslaf'ta adı geçenlerden bir Nasrettin Hoca^nın, bir başkası Mevlana'nın torunu. İyi bir bilgisayar programıyla, hepsinin akrabalıkları ortaya çıkar. Akrana olmaları bazı dönemler kendi aralarında büyük kavgalar vermelerine engel olmamış. Paylaşım kavgaları bitince, gene kardeş olmuşlar.

Devletle ilişkişkileri de benzer olmuş, çoğunlukla iktidarın yanında olmaya gayret etmişler. Her zaman da öyle olmamış. Vikipedya'nın 1623, kitabı Tercüman baskısı için hazrılayanların 1634 tarihi verdiğ Fatih Camii olayı, bir çeşit Ftö isyanı. Mere Hüseyin Paşa, kendisin Seyyid (İmam Hüseyin'in soyundan) olduğunu söyleyen bir kadıyı aşağılayıp, dövdürmesi üzerine ulema bir olup, paşanın görevden alınmasını, hatta idamını istiyor. Paşa'da bunların üzerine Acemi oğlanlarını gönderiyor. Çünkü Yeniçeri, Kapı Kulu Sipahileri ve diğer askerlerin pek çoğu bu şeyhlerin müridi, zaten buna güvenerek isyan ediyorlar. İsyanı bastırna paşa, ölemeyenleri bir yerlere sürgün ediyor. Tarikat-devlet ilişkişkileri genelde böyle inişli-çıkışlı. Fatih Sultan Mehmet, Hurufileri Edirne'de. cami avlusunda diri diri yaktı. Fatih, genel anlamda tarikatları pek sevmedi. Saltanatı döneminde sürekli savaşlar ve fetihler oluyordu ve ülke neredeyse iki kat genişlemişti. Bunlara rağmen Rodos ve Belgrad gibi başarısız savaşları da vardı.Bütün bu savaşlar silsileri, Anadolu'da siyasi birliği  büyük ölçüde sağlasa da, ülkeyi yormuştu. Bu yüzden dönemin  belgelerine göre halk ve tarikatlar, Fatih'i sevmemiş, oğlu Sultan 2. Bayezid'i sevmişti. Bu da muhtemelen kardeşi Cem Sultan'la mücadelesine destek aradığı için olmalı.

 Faik Reşat, bu ilişkilere hiç girmiyor. Her kişiyi, mümkün olduğunca överek anlatıyor. Övdüğü şahıslardan bazıları, Fatih Cami olayına karıştığı için, bahsetmek zorunda kalıyor. Bazıları gözden düşüyor, sürgüne gönderiliyor. Neden sürgüne gittiklerinden pek bahsetmiyor.  Kitabın bütününden anlıyoruz ki, tarikat şeyhleri bir çeşit arsitokrat sınıf; bu sınıfa ancak zengin biri olarak, şeyhlerin kızını alarak ya da şeyhe damat olarak giriyorsunuz. Bu dünyada kadınlar makam sahibi olamıyor. Kitapta anlatılan tüm kişiler Türk, ancak bir kaç nesil boyunca tarikat şeyhliği yapıp, bir de din bürokrasisinde yükselince, peygamber torunu olduklarını iddia ediyorlar. Türk toplumunda yazılı bir soy kütüğü geleneği olmaması, onlara bu imkanı veriyor. Oysa bu kitabı dikkatli okuyanlar bile, soylarının en fazla Osmanlı'nın çadırlarda yaşadığı döneme kadar gideceğini anlayabiliyor.

Kitaptan öğrendiğim diğer bir olgu, Osmanlı'da Halifelik iddialarının Fatih döneminde başladığı. Kendi dönemi yazarlar, Türk ders kitaplarında da olan Yavuz döneminden başlatıyor Halifeliği. (Kendisi 1851-1914 arasında yaşamış. Asıl adı Ahmet Reşat. 1899-1964 arasında yaşamış Faik Reşat Unat'la karıştırılmamalı.) Oysa kitapta, daha o zamanlar adı Konstantiniye olan (1926'a kadar resmi adı öyle kalacaktır) İstanbul fethedilmeden, Edirne için, hilafetin o zamanki başkenti diyor, hem de bir kaç kere. Tanziman döneminden itibaren, bazı yazarlar halifeliği, Yavuz'un Mısır'ı fethi ve oraya sığınan Abbasi şehzadesi söylemi, tüm İslam aleminin Halifeliği ideolojini temellendirme amacıdır. Diğer yandan Mısır'ın fethi ile Osmanlı, İslam dünyasının en güçlü ülkesi olmuştur. Bu savaştan bir kaç yıl önce Safeviler'i yenerek, Şiiliğin batıya ilerleyişine engel olmuştur. Gene Yavuz döneminde Barbaros Hayrettin Paşa, Cezayir kalesini işgal edip, kıyılarda güç olarak, Kuzey Afrika'nın Hristiyan olmasını engellemiştir. Görece başarısız olduğu Hint donanması bile, hiç bir şey başaramamışsa bile, Hint Okyanusu kıyılarının gerçek anlamda sömürgeleşmesini en az yüz elli yıl ertelemiştir. Gerçekte siyasi açıdan bakarsak, dört halifeden sonra halifelik ünvanını en fazla hak eden Osmanlılardır. Osmanlı'nın en güçlü olduğu dönemde, hemen hemen tüm Sünni devletler, yardım almak için Osmanlı'ya halife demiş, Osmanlı güçten düşünce uyruğundaki Arapların büyük çoğu bu halifeliği tanımamıştır.

Süleymancılık denen şeyin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan'ın bu dini aristokrasinin, yani ruhban sınıfının bir üyesi olduğu, soy adından belli. Ta Fatih zamanında dedelerine Tuna bölgesinin kadılığı verilmiş, Tunahan ismi de buradan geliyormuş. Yani cumhuriyet ilan edilirken de güçlü birisiymiş. Asıl gücünü Demokrat parti zamanında kazanmış. Onun kurusundan geçen elemanlar, Diyaneti doldurdu. Bu yüzden Süleymanıclar, uzun süre imam hatip liselerini hiç sevmedi. 2026 Ağustos ayında, bu örgütlenmeye yönelik büyük bir operasyon yapıldı ve herkes analiz yapıyor; izninizle ben de yapacağım. Bu tarikat ya da cemaat, ne 12 Eylül'de, ne de 28 Şubat'da hırpalanmadı. Hatta 12 Eylül, bunlara yardımcı olmak için Türk Hava Kurumu'nun kurban postu toplama tekelinin yasasını kaldırdı. Uzun yıllar filtre ve zekatların da en büyük toplayısıcısydılar. Gözden düşmeleri yüzünden kurban bayramında çöplerde kurban postları görünmeye başladı. Şu anda da halen cemaati dağıtmaya yönelik bir çaba yok, çünkü Süleymancı yurt ve Kuran kursu teşkilatını dağıtmak istemiyor, kontrol altına almak istiyor. Bu yurtların sayısı çok da belli değildir. İki bin ya da üç bin falan diyenler var, sadece Türkiye'de de değil.

Süleymancı yurtların gücünün önemini büyük şehirlerde anlayamazsınız. İlçeler ve kasabaların pek çoğunda vardır ve oralardaki tek yurttur. Ben Yenişarbademli'deyken yoktu, şimdi ormancılık meslek yüksek okulu açıldı, halen de yok ve bu bana halen garip gelir; yani orası halen önemli bir yer değil. Buna karşın bu yurtlar üç harfli marketler gibidir. Büyük şehirlerde bu marketler size çok da önemli gelmez, hatta haliniz, vaktiniz yerindeyse, hiç uğramazsınız. Küçük yerlerde ise bunların olduğuna ve yerel esnafın insafsızlığına kalmadığınıza şükredersiniz. Süleymancı yurtları da böyledir, illa bir öğrencinizi ya da tanıdığınızı orada yatırmaya muhtaç kalırsınız. Bu yüzden de aranızı iyi tutmak zorunda kalırsınız. Onlarla mesafeli bir ilişkiniz olur, zira sizi kendi yanlarına çekmek için uğraşmazlar. Nurcular öyle değildir mesela; okuyucu olsun, yazıcı olsun, Kırıkıncı Hocacı, Dilaracı, Yeni Asyacı ve Fecöcü olsun, Nrucu yılışıklığı diye bir şey vardır. Sizinle çabucak samimi olmaya kalkarlar, Risale (Nursi'nin kitabı) okumay, pilavlı sohbete falan çağırıp, dururlar. Seni tavalyamayacaklarını anlayınca da sana düşman olurlar. Süleymancılar ise sana hiç bulaşmazlar. Bir şekilde onlara ihtiyaç duyacaklarını bilirler.

Süleymancı yurtları, tipik yedi katlıdır. Çoğu kasabada en yüksek bina bu yurtlardır, girişi tamamen mermerdir, mermere garip bir takıntıları vardır. Sadece bir kere, Karakeçili'de okulca yemeğe davetliydik, Kırıkkale'deki yurdu da orada kalan sağlık meslek öğrencileri sebebi ile ziyaret etmiştim. Üst katları bu yüzden hiç bilmiyorum. Benim bir dönem Süleymancı ve doğal olarak türbanlı sevgilim olmuştu. Onunla tarikattan hiç konuşmazdık, babası Ankara'da bir genel müdürlükte üst düzey yöneticiydi. Sadece bir kere bana, iki kere kız yurdu müdürlüğü yaptığını anlatmıştı, biri Bulgaristan'daymış. Yurtlarının resmiyetin kat kat fazla öğrenci barındırdığını anlatmıştı. Son yıllarda gözden düştükleri için yurtlarında Afrikalı öğrenciler kalıyor diye bir iddia duydum.

Cemaatin AKP ile arası ezelinden beri çok iyi değildi. Tunahan'ın bazı torunlarının parti kurucusu, hatta bakan olması bile bunu değiştirmedi. Sanki kayıp giden merkez sağın yasını tutuyor gibidirler. Ben bu yüzden 15 Temmuzdan beri bu operasyonları bekliyordum, hatta 2019'da İstanbul'da bir yurtları, içinde öğrenci varken baskınla boşaltılmıştı, o günlerde işte operasyon başlıyor diyordum. Cemaatin garip bir şekilde Almanya devleti yönetimleriyle (sağ olsun, sol olsun fark etmez) arası hep iyi oldu açıkça desteklendi.  Diğer Avrupa ülkelerinde de durum benzerdi, Süleymancıların basbayağı ayrıcalıkları vardı. 

Süleymancılar'ın en ilginç özelliği, medyası olmayan en büyük topluluk olmaları, ne radyo, ne televizyon, ne de sosyal medya fenomeni ne de trol sistemleri vardır. Bu yüzden onların fikirlerini dışarıdan anlamak zordur. Bir kere Esra'nın, Atatürk'ün deccal olduğunu herkes biliyor dediğini duydum. Grubun yayınevleri ve bir zamanlar pek çok evde bulunan Fazilet takvimi vardır. Pek çok tarikat, böyle Okültist, yani gizemci takılır. Tarikat içinde belli seviyeye gelmeden, belli sırları öğrenemezsin. Bazı cemaatlerin medyası yoktur ama şirketi olmayan cemaat-tarikat yoktur. Uğur Mumcu, Tarikat-Siyaset-Ticaret kitabı ve başka bazı kitaplarında, doğal olarak Süleymancılara da değinir. Bizzat Tunahan'ı, hem Komünizmle Mücadele Derneklerini kurmak, hem de Sovyetler Birliği ile ticaret yapmakla suçlar. Tarikatlar, orta çağlarda da ticari imtiyazlarla donatılıp, zenginleşmişti. Batı dünyasında da böyleydi. Meşhur Tapınak Şövalyeleri'nin pek azı Haçlı Seferlerinde savaştı. Çoğunlukla Avrupa çapında ticaret, bankerlik, tarım ve madencilikle uğraştılar. Ciddi bir servet edinip, birikimlerini de paylaşmadılar. Fransa kralı ve Papalık, hem paralarını, hem de İspanya'da Araplarla, Balkanlarda Türklerle savaşmasını istedi. Tapınakçılar ise Haçlı Seferlerinin en ateşli zamanlarında bile şövalyelerinin en fazla %5!ini göndermişti. Derken 1305 yılında bir gece ansızın Fransa Kralının ve Papa'nın ortak kararı ile yok edildiler, yıllarca yargılandılar.Tarikatın on dört gemisinin ortadan kaybolması, haklarındaki dedikoduları çoğalttı. Tarikatlar hangi dinden olursa olsun, bir zaman sonra paranın ve iktidarın peişnden koştu ve akrabalarını kolladı. Katolik tarihindeki papaların %80'nden fazlası İtalyan'dı (kalanalrın da çoğu Papalık makamının Avingon'a taşıdığı dönemde ve Fransız'dır), birbirine akraba zengin İtalyan ailelerinden (özellikle meşhur Medici ailesi) gelmeydi. Katolik papazların ve üst düzey Ortodoks papazların evlenememesi yüzünden yeğenlerini koladılar ve dünyada akraba kayırmacılığının adı Nepotizm (yeğencilik) oldu.

Nepotizm, hemen her yerde, mezarlarda bile vardır. Böylece mezarları ve tarikatları yükselecektir. Tunahan'ın Fatih camisi haziresine gömülme isteği de, böyle bir istektir. Muhtemelen Kadızadeler veya öyle bir Osmanlı din bürokrasisi-tarikatı üyesi olarak bunu doğal hak ve Demokrat partiye desteğinin bir karşılığı olarak görmüştü. Menderes bu karşılığı vermedi ve onu Karacaahmet'e gömdü. Süleymancılar halen, Menderes'in idamını, bu lanetin gerçekleşmesi olarak görürler. Said-i Nursi, ölüm tarihinin yakın olduğunu anlayımnca acele Urfa'ya gitti ve orada gömüldü. Yandaşları mezarı bir türbeye çevrildi. 27 Mayıs darbesiyle askerler bir gece mezarını kaldırdı ve Isparta'ya taşıdı; kardeşi Mahmut Ünlükul, buraya gömülmesini istemişti. Gece vakti, bilinmeyen bir mezarlığa, kardeşinin gözetiminde gömüldü.

Bu Nepotizm ve Aristokrasi, her toplumda olan hama her toplumdaçok kolay fark edilen bir şey değildir. Avrupalılar, Osmanlı için, aristokrasi olmadığı söyleyerek hem över, hem yerer. Onlara göre aristokrasi olmadığı için liyakatli kişiler işe girmekte, buna karşın aristokrasi olmadığı için insanların kendisini göstermesi uzun zaman almaktadır. Her toplumda tantanalı ünvanlar, armalar ve yazıl kanınla belirtilmiş ayrıcalıklar yoktur ama illa üst sınıf aileler birbirini kollar. Öğretmenliğe ilk başladığımda, edebiyat öğretmeni arkadaşım, cumhuriyet dönemi edebiyatçılarının yaşamöykülerini göstermişti; hemen hepsi meşhur istan bul liselerinden (Galatasaray,Kabataş,Pertevinyal vs) mezundu. Aileleri de bürokrat ve Osmanlı döneminden beri varlıklı-eğitimli insanlardı. Bu liselerin medya ve edebiyatttaki ağırlığı 12 Eylül'ün bunları Anadolu lisesi yapması vebu okullara sınavla öğrenci alınması ile sona erdi. Pedagojik mantıkla bu okulların  sınav sistemiyle daha da güçlenmesi gerekir; oysa sosyoloji farklıdır. Sınavla gariban çocukları da okula doluşur ve okul eskisi gibi seçkin ailelerin çocuklarını seçemez. Sonuçta aileler, seksenli yıllardan itibaren özel okullara yöneldi. Yetmez ama evetçi güruhun çoğuda, kökleri cumhuriyet öncesinde Osmanlı bürokrasisinde söz sahibi ailelerin çocuklarına dayanır. Yani yargıyı siyasetin eline teslim eden 2010 referandumu, kendi konumları ile ilgili bir yanılgıdır.

Tarikatların karlı, vergiden muaf işletmeleri vardır ama asıl iyi gelirleri, bağışlardan gelir. On sene öncesine kadar her mahallede kermesler yapılırdı. Kermeslere ilgi düştü, şimdilerde hiç yapılmıyor. Kayot yok, fiş yok, dünyanın parası toplanıyordu.

Süleymancıların kurban portu toplamalarından bahsetmiştim. Yurt ve kurs öğrencileri, her Ramazan'da cerre çıkma diye para toplamaları ünlü. Medayada kimse bahsetmemiş, Süleymancılar eskiden dernekleri ele geçirmeleri ile ünlüydü. Muhafazakar dernekelre üye olur, kendi gibileri üye yapar, sonra derneği ve derneğin malını-mülkünü kendi örgütlerine aktarırlardı. Onlar yüzünden dernekler kanunu değişti ve kurucuların yetkileri arttırıldı. Kurucu üye kavramı geldi.

Türk tarikatların silsilesini, Osmanlı-Selçuklu arşivleri sayesinde takip edebiliyoruz, Kürt tarikatlar ya ada tarikatların Kürt kollarında ise sadece söylenceler var. Said-i Nursi yazı hayatına Said-i Kürdi diye başladığından, sonradan kendisine peygamber soyluluğu uyduramadı. Yazdığı kitapçıkların, ilahi bir ilhamla yazdıpını iddia etti; taraftarları da risale denen bu kitapçıkları Kuran kadar kutsal gördü. Menzi tarikatı liderleri ise bir zamanlar Erol olan soy adlarını; El Hüseyni olarak değiştirip, seyid olduklarını iddia etti. Tarikat, ip tutmalı bir törenle tövbeleri kabul etti ki bu düpedüz günah çıkarmadır. Tarikatın kurucu babası ölünce tarikat üçe bölündü, üç yeni Gavs çıktı ve babalarının tövbelerini geçersiz ilan etti. Hristiyanlık tövbesi en azından ömür boyu geçerliydi. Tarikatın bölünmemesi için devlet başkanı araya girdi ama Gavs daha sağlığında üç oğlu için üç tekke kurmuştu.

 Tarikatlar ekonomide belli alanlarda tekel olmuş durumdalar. Özel hastanelere Menzil'in elinde, özel hastanelerin havalı İngilzce-Latince isimleri var. İçinde çok az türbanlı hemşire doktor var. Nurcular ise özel okullara hakim, hepsi velileri tavlamak için yazın Atatürk resimli ilanlar veriyor. Kurs ve yurt işleten Süleymancılar'ın İmamoğlu ya da CHP'yi desteklemesine ise inanırım.

Ülkemiz, amacı para kazanmak olan bu tarikat batağından bir türlü kurtulamadı.

24 Ağustos 2026 Pazartesi

DONUNUZA KADAR GERİ VERECEKSİNİZ



İktidar, biz bize yeteriz sloganıyla tarihin en başarısız yardım kampanyalarından birini sürdürmekte.
İşin ilginç yanı her referandumda, her türlü kampanya da koşa koşa çekim yapan, ben de varım diye haykıran ünlülerden hiçbiri bu kampanya için video çekmedi, ben de varım demedi. Devletten devasa arazileri, yurtları alanlar, ben de varım demedi. Ha bire duygusal reklam yapan marka vakıfları da yok ortada.
Çünkü bu öyle üç otuz para ile ortaya çıkmak olmaz. Ciddi para dökmek gerek. Oysa siz bu fakir halka, ancak onlardan aldığınız paranın küçük bir kısmını bile vermek istemiyorsunuz. Halk işsizlik ve ücretsiz izin kıskacında kıvranırken, siz lüks evlerinizden canlı yayın yapıp, havanızı attınız.
Şimdi kampanyanız o kadar başarısız ki, kısa mesajlar bize gelmeye başladı, cevap verin diye.
Siz halkın bu durumundan bile bir şeyler kapma sevdasındasınız. Kanalları, barajları yapın, madenler açın, doğayı yıpratın, katilleri, sapıkları  salıverin; niyetiniz bu.
Oysa bu karantina umduğunuz ya da kamuoyuna anlattığınız gibi çabuk bitmeyecek. Cuma gecesinin faciasını bu ülke çok fena ödeyecek.
Karantina ciddi uygulanmıyor. Virüs sadece hafta sonu değil, mesai saatlerinde de yayılıyor. Sınırları delik deşik ettiniz. Irak ve İran koronadan kırılıyor. Ülkede hastalık daha başlamadı bile.
Öte yandan bu hastalık, sihirli değnek değmişcesine bitse bile, ekonomik kriz bitmeyecek. 1998'de Tayland uzak Asyayı, 2008'de Yunanistan Avrupa Birliğini uzun sürecek krize soktu.  İtalya İspanya ve böyle dev ekonomiler ülkemizin en büyük alıcısı-satıcısı.
Yani  bu virüsün yaratacağı ekonomik kriz düşündüğünüzden daha büyük olacak. Bu yaz zaten geçti, hatta kış turizmi için kış ta geçti.
Eninde sonunda devlet, o zengin ettiklerinizin parasına ve hatta kendi paranıza dokunmak zorundasınız. Kendi zenginlerinizi de kızdıracaksınız. O çılgın projelerimiz de yarım kalacak.
Ve eninde sonunda o kutsal iktidarınız sona erecek ve tüm aldıklarınızı geri vereceksiniz. Hatta hesabınız, öfkemizin başlangıcı 12 eylül, hatta daha önceki aldıklarınızdan başlayacak.
Üniversite diye devletten hibe olarak alıp, devasa konut ve avm'ler kurduğunuz arsalar, hileli ihale ve ihale bile olmadan aldığınız çok kazançlı işler,  uyduruk sohbet etkinlikleri için aldığınız yüzbinler ve sayımayacak onlarca şey, hepsini ve daha fazlasını geri vereceksiniz.
Çünkü adalet, hem devlet anlamında mülkün temelidir, hem de gayrı menkul ya da servet anlamında mülkün temelidir. Eğer devlet yoksa,  o senetler. tapular, hatta banknotlar kağıt parçasıdır. Köpeğin idrarı kadar değeri yoktur. Bu idrar en azından hayvanın mülkünü dişleri ve pençeleri ile koruyacağını gösterir.
Halit Narin, 12 Eylül olduğunda, bu güne kadar hep işçiler gülmüştü, bundan sonra biz güleceğiz demişti.
O gün geldiğinde Halit Narin gibilerinin, hatta  torunarının bile  gözünde yaş kalmayacak.
(2020'de başka bir blog için yazmıştım.

19 Ağustos 2026 Çarşamba

ÇÖZÜM MÜ, DONDURMAK MI?



Çeyrek asıla yaklaşan iktidarımız gene çözüm ve anayasa naraları atmaya başladı. Yeni anayasa yapsa ne olacak, mevcuta uyuyor mu? Bu zamana kadar ki çözüm süreçleri ne işe yaradı ve bu ne işe yarayacak? Geçenlerde komiklik sitesi Zaytung, ilginç bir mesaj attı. Bir dürü Hizbullaçıyı, İşidci'yi arka kapıdan salan iktidar, neden Pqq'lılar için özel yasa hazırlıyordu? Buna ana muhalefeti katma çabası neden? Bunu, için serbestçe fikir üretiyorum. Bazıları çok saçma olabilir:

 Örgütün devlet kurma iddiası bitmiş, Suriye'de güvendiği dağlara karlar yağmış. Diğer yandan Kürtlüğün, Türkiye çapında en büyük tehdidini savuşturmak için da barış gerekiyor; bu tehdit sosyal medya ve popüler kültür. Önceki kuşak Kürtlerin bazıları, televizyon bile izlemeden, radyo bile dinlemeden, Türkçe'yi sadece okulda konuşan nesillerdi. Z kuşağı denen son neslin elinde ise telefon var ve sürekli sosyal medyadalar. Kaçınılmaz olarak günlerini Türkçe ile geçiriyorlar. Sosyal medyada da Pqq!nın varlığı, Kürtlere yardımcı olmuyor. Kürtlüğü ve Kürtçe'yi, Kürt olamayanlar ve hatta pek çok Kürt için sevimsiz ve tehlikeli hale getiriyor. Sonuçta her nesilde Kürtçe bilme ve kullanma oranı azalıyor. Aslında hukümet, 2002'den beri bu sorunu çoktan bitirabilirdi. Doksanların pek çok terör örgütü bugün o kadar da büyük tehdit değil artık.

Bu acelenin sebebini daha başka yerlerde aramalı mıyız mesela İran- İsrail-Amerika savaşında, pek çok tarikat mensubu neden sürekli İran'ın Şiiliğini haykırıyordu? Savaşta Trump, İngiliz ve Japon donanmalarını yardıma çağırdı ama bu iki ülke donanmaları eksik personelle çalışıyordu. Türk ordusunu ise halen Pqq sorunu olduğundan büyük çaplı bir savaşa sokamıyor ama Türk askeri ve polisi, Nato ya da B.M çatısında her daim görev yapıyor. Somali ve Afganistan'da, ciddi miktarda Türk askeri görev yaptı, hatta Somali'de halen görev yapıyor. Diğer yandan Türk ordusu, Kore'den beri büyük oranlarda, Nato va da başka bir oluşum için savaşmıyor. Mesela Vietnam'da çok sayıda Güney Kore askeri vardı (Holivud filmlerinde bunları göstermiyorlar tabi.) Türk ordusu ise, Kore savaşından sonra bir rahat edemedi. Arka  arkaya darbeler, Kıbrıs harekatı, Pqq terörü derken, hep meşgul oldu. Amerikan ordusu da çoğunlukla kendisine yetti, Türk ordusu ve diğer Nato-Müttefik ordusunu, meşruiyet kazanmak için istedi. 1 Mart 2003 teskeresinin reddi ise Amerika için çok büyük hayal kırıklığıydı. Sorun sadece Irak'ı işgal edecek Amerikan askerlerinin Türkiye'den geçmesi değil, Türk ordusunun da Kore'deki gibi Amerikan ordusuna kalkan olmasıydı. İlk olarak bu kararda etkili olan ana muhalefet lideri Deniz Baykal, bir seks skandalı ile oyun dışı hırakıldı. Sonra medya, ana muhalefet partisine tüm gücü ile saldırıya geçti. Böyle bir şeyin bir daha olmaması gerekiyordu.

Aradan geçen yirmi yıldan uzun zaman, iktidarı değiştirmediyse bile, pek çok şeyi değiştirdi. Çin, artık ciddi bir iktisadi ve siyasi güç, Rusya ciddi bir düşman. Batı orduları artık eskisi kadar kolay asker bulamıyor. Milton Friedman, Kapitalizm ve Özgürlük adlı eserinin başına, bir tartışma sırasında kitabının zorunlu askerliğe karşı bölümü okununca, üniversite öğrencilerinin alkışladığını gururla anlatı. Bu yıl ise A.B.D başkanı Trump, 18-25 yaş arası askerleri zorunlu olarak askeri sisteme kaydeden kararnameyi imzaladı. Bazı dolar milyarderleri, zorunlu askerlikten bahsetmeye başladı. Yakında Nobel ödüllü akademisyenler de zorunlu askerliğin gereğinden bahsedecek. Kapitalist rejimde, iş hayatının başındaki genç erkekleri, uzun süre devletçe alı konulması, pek çok firmayı eleman açıklığına sebep olacaktır.

Kusura bakmayın, ukalalık yapıyorum askerlik konusunda. Sadece sekiz aylık zorunlu askerliğimi yaptım ve onu da çok iyi yapmadım, yani yanılabilirim. Lisede tarih hocam, asteğmen olarak askerlik yaparken komutanlarının, piyade çizmesinin girmediği yerde zafer olmaz dermiş. O da gelişen teknoloji karşısında bunun palavra olduğunu söylerdi. Oysa ben tarih boyunva,boyuca bu sözün doğruluğunu gördüm, özellikle de Afganistan'da. Irak savaşının üzerinden çok sular aktı ve şu an Amerikan ordusu, teknik olarak çok ileri olsa da, piyade-asker varlığı olarak çok zayıf. Amerikan devletinin sunduğu onlarca imkana rağmen, gönüllü-sözleşmeli askerliğe başvuru oranları düşüyor. Oysa Trump, 19.yüzyıl tarzı sömürge heveslisi ve bunun içinde asilik yapanı anında ezecek bir askeri gücü olmalı. İran ve Yemen sorununda gördük ki böyle bir gücü yok. İranlıları ve Yemenlileri dize getirmenin tek yolu, oraları piyadelerle işgal etmek.

Tam da bu günlerde Mekke antlaşması gündeme geldi. Kuzey Yemen'de Husiler, İran'dan aldıları füzelerler, Kızıldeniz'i ve dolayısı ile Süveyş körfezinin ticaretini,  İsrail, Amerika ve tüm Avrupa aleyhine baltalıyor. Pek çok firma, Ümit Burnunu dolaşıyor. Lincoln uçak gemisi bile baş edemedi. Bölgenin fiilen işgal edilmesi lazım ama Suudi ordusu bölgede bocalıyor. Üsteik bölgede, çoğunluğu Kolombiyalı çok sayıda paralı asker var.

Bölgeye Türk ve Paki asker konuşlandırılabilinir mi, Şii nefreti kullanılarak. Bunun için bu iki ülkede de tüm muhalefet ezilmeli, gerçek bir dikta kurulmalı. Ülkelerin askerleri de terörle meşguol olmamalı, bu terör sorunları bir süre dondurulmalı. Pakistan'ın yaklaşık beşte biri Şii; yaklaşık 260 milyonluk ülke, İran'dan sonra en fazla Şii yaşayan ikinci ülke; Türkiye'in yaklaşık yüzde onu Alevi ve Türkiye yakın geçmişte mezhep kavgalarından büyük yarası oldu, yani bunu yapamazlar; öyle mi?

Son yirmi, hatta on yıldır olanların, yapılanların olabileceğini düşünebilir, hayal edebilir, hatta rüyamızda görebilir miydik? Olamaz dediğimiz neler olmadı, yapılmaz dediğimiz neler yapılmadı?

18 Ağustos 2026 Salı

ÜMİT YOKSA KORKUDA YOKTUR



Salgın günleri iktidarın beceriksizliğini ortaya çıkardı. Maske dağıtmayı beceremediği gibi, dağıta bildiklerine de 5 tane verebildi. Ekonomi sür'atle dibe doğru gidiyor ama halen yapabildiğiniz zengini daha da zengin etmek.
TÜSİAD ve bilumum zenginlerin altın çağındayız. Ürettikleri aynı, hatta daha az üretiyorlar ama servetlerine servet katıyorlar. İşçilerin sesi kesilmişti, şimdi tüketicilerin de sesi kesildi. Neden ürünlerin pahalı olduğu artık ticari sır.
Tarikatların, mafyanın ve tarihi eser kaçakçılarının da altın çağı. Belgesellerde bile bu antikalar iki sene önce Türkiye'de bir müzede sergileniyordu diye açık açık söyleniyor.
Şu günlerde iktidar ve yanlılarının en iyi yaptığı iş, tehdit etmek. Yanında bira iyi gider radyo programına sözü için üç gün kapatma cezası verilirken, ölüm tehditleri için büyütülecek bir şey değil deniliyor.
Eksik olan bir şey var, bu iktidar döneminde her zaman olan pembe haberler  gelmiyor. Ne katar Emrinden gelecek olan kırk elli milyar dolar, ne yerli araba, ne bir yerlerden fışkıracak petrol, uranyum ve benzeri değerli maden haberi var. Verecek ümidiniz yok.
Verecek ümidiniz yoksa, parlak gelecek haberiniz yoksa, kendi kitlenizi nasıl bir arada tutacaksınız? O kitleye verdiğiniz başı dik, dünya devletine ne oldu?
Bu yoksulluk ve umutsuzluk, şimdiden gençliği sizden uzaklaştırdı. Hele sırf üç beş otelcinin karı için yaptığınız üniversite sınavı faciasından sonra, gençliği tekrar geri kazanmanız çok zor.
Peki geri kalanlar, onları ne vaatlerle tavlamıştınız?
Tehditte şöyle bir gerçek vardır ki, korkutan, kendisi de korkuyor demektir.
Hele konu siz olduğunda, bu çok büyük bir korku olabilir. Çünkü iktidarı kaybederseniz, her şeyden ötesini kaybedeceksiniz.
Muhalefeti tehdit etmek boş iş. Zaten yapacağınızı yapacaksınız. Muhalefet ölmüş eşek ve kurttan korkmuyor.
Asıl korkmanız gereken bu umut verip de umutsuz bıraktığınız dindar, gelenekçi kalabalık.Onlara umut vermezseniz, her şey boş.

17 Ağustos 2026 Pazartesi

GÜNEDÜŞEN 17 AĞUSTOS 2026-KÖTÜLÜĞÜN ÖRGÜTLENMESİ

 


Bir kaç gün önce tesadüfen öğrendiğim bir bilgi üzerine yazmaya karar verdim. Bundan dört bin yıl önce yaşamış ve ölmüş bir kadına üzüleceğim aklıma gelmezdi. Kayseri-Kültepe höyüğündeki Karum antik kenti, ciddi bir ticaret merkeziydi; dağa doğrusu Asur devletinin Anadolu toplumları ile ticaret etmesi için özel bir merkezdi ve o zamanlarki adı Karum'du. Daha doğrusu böyle yerlerin adı, Asur devleti döneminde genel anlamda Karum'du ve Kültepe höyüğü bu Karumların günümüze en fazla taş tabletle gelmiş olanıdır. Asur'dan kalma olmakla beraber, tabletlerin çoğu Akadca'dır. Akadlar, birinci Babil devletini kurmuşlar, Asurlar, Babil'i yıkıp, başkenti Nivova'ya (Asur, törensel başkentti) taşımışlar, Keldani'lerde ikinci Babil devletini kurmuşlardır. Akadca, Pers (İran-Akhamenid) egemenliğine kadar uluslar arası dil olmultur ve Arapça ve İbranice'nin, yani Hami dillerinin atasıdır. 

Akadca  miıdeğil mi bilemeyeceğim, bu taş tabletlerin önemli kısmı mektuplar ve satış sözleşmeleri. Bu satışlardan biri de, bir kadının, kocası ve oğlu tarafından, başka birisine köle olarak satılması. Benzer bir hikayeyi 2021'de duymuştum. Meliha Türkgenç isimli bir kız çocuğu, dayısı ve abisi tarafından geneleve satılıyor, yıllarca orada çalıştırılıyor ve Mersinliler tarafından Cimcime Teyze diye anılıyor. Mersin'deki olay illegal; dört bin yıl önce olan bu olay ise noter onaylı (bu günkü noterliğe benzer bir kurum o zamanlar da varmış) satış.

Kötülüğün korkunç yapan, insanın kötü olması veya her insanda kötülük olmasından çok, kötülüğün örgütlenebilmesi. Ben rahmetlli babam ya da dayılarımla doğru dürüst cinsellik konuşmadım; baba-oğul bir kıza tecavüz ediyor ve direnince öldürüyor (Özgecan Aslan olayı). Geçenlerde de biri Suriye'li dört erken, sağır-dilsiz bir kızı kaçırıp, tecavüz etti.

Kötülüğün bu kadar kolay örgütlenmesi korkunç olmanın ötesinde hayret verici.

16 Ağustos 2026 Pazar

KENANİZM NEDİR 4-SOL OLMASINDA NE OLURSA OLSUN



12 Eylülün bazı tavırları halen yaşamak bir yana, gelişmekte. Bazıları çok açık, bazıları sessizce oluyor, dikkat etmeden anlamıyorsunuz. Darbe rejimi ilk başta hem sağa, hem sola darbe vurma iddiasındaydı. Sonra TRT ve Kenan Evren'in nutukları, sadece sola saldırmaya başladı. Tek kanallı televizyon, her akşam çökertilen Marksist-Leninist bir örgütten bahsediyordu. Sonra gazeteler bu akıma katıldı.O zamanlar, gerçi halen de biraz öyle, her gazetede bolca köşe yazarı olurdu. Bunların önemli bir kısmının tek işi sol aleyhine bir şeyler yazmaktı. Hemen hemen her gün, aynı şeyleri yazarlardı; en ünlülleri Rauf Tamer ve Engin Ardıç'tı. Rauf Tamer, bir rüşvete aracılık ettikten sonra Milliyet gaztesinden kovuldu, sonra ölene kadar Posta gazetesinde, her gün aynı şeyleri yazarak ömrünü tamamladı. Engin Ardıç'da Sabah'tan Star (Uzan ailesinin) gazetesine geçene kadar SHP-CHP aleyhine yazıp, dururken, bir arabam bile yok diye ağladı arada. Bir otomobili hak edecek ne yapmıştır, bunu yazmamıştır. Yıllarca tek röportajı, haberi ya da farklı bir yorumu yayınlanmamış, anca sol aleyhine hakaretler, grev yapan, hak arayanlara hakaretler, en nihayetinde oğrluna pantolon alamayıp , intihar eden bir babaya hakaret gibi yazılarla ömrünü tamamlamıştır. 2002'den sonra bu gibi yazarlar, Aqp yandaşı olmuştur. Bir dönem Türk basının yarıdan fazlasını tek başına elinde tutan Aydın Doğan, her gazete ve dergisine, en az bir tane, işi sadece SHP-CHP kötülemek olan yazar atamıştır.

Sonra bu karşı oluş, SHP-CHP olmasında ne olursa olsuna dönmüştür. Bazı yazar ve siyasilerin geçmişine bakalım. Doğu Perinçek; Hayatına Marksist-Leninist olarak başladı, Maoist olarak devam etti. Seksenlerin sonunda Perinçekcilerin Aydınlık yayını (kah gazete, kah dergidir), Kurtarılmış Bölgeler yazı dizisiyle, Fatsa başta olmak üzere, opreasyonlara yol gösterdi. MHP ve Yan Örgütleri yazı dizisi, 12 Eylül rejiminin MHP ve Yan Örgütleri davasının iddanamesi gibiydi. Seksenli ve doksanlı yıllarda Aydınlık ve İki bine doğru, Pqq destekçisi ve ordu düşmanıydı. İki binli yıllarda birden bire Faşizan Atatürkçü oldu, artık Kürt böreğine bile karşıydı. Ulusalcılık dediğimiz akımın kurucusu sayılabilinir. Pensilvanyalı hocanın çok ateşli düşmanıyken, Türkçe olimpiyatlarının onur konuğu olmuştur. Şimdilerde mevcut iktidar blogunun bir parçası da oldu. Bütün bu süreç içerisinde daima düşman olduğu tek grup vardı,  SHP-CHP; her daim SHP-CHP bloğu aleyhine yazılar yazdı. 2026 yılı itibarı ile 84 yıllık ömründe, sık sık konum değiştirse de, o konumdan CHP'ye saldırdı. Benzer bir durum Nihat Genç için söyleyelim; altmış dokuz yıllık hayatında, gençliği büyük ölçüde sağcı kurumlarda, özellikle Ülkü Ocaklarında geçti. 12 Eylül'den sonra  bir sürü solcu, dağcı olurken; o solcu, hem de Marksist oldu. Leman'da yazdığı yıllarda ÖDP (şimdiki Sol Parti) ve HADEP (şimdiki Dem parti) sempatizanıydı. En son Zafer partili oldu.O da hayatı boyunca SHP-CHP aleyhine yazdı ve son yıllarını İmamoğlu aleyhine yazarak geçirdi.

Bu tavır, uzun süre genel bir tavır olarak, sağ parti ve iktidarları eleştirirken bile sürdü, hatta sürüyor. Bir problemi anlattıktan sonra, açıkça ona neden olan sağ partiyi eleştirmek yerine, solu eleştirmek, özellikle de CHP'ye sataşmak adeti halen mevcut. Sorunun kaynağı ile alakası olmasa bile CHP ya da sol, alternatif olmadığı için suçlanıyor. Geçen gün Youtube'da, ara ara videolarını izlediğim bir Faşist'in videosuna denk geldim. İspanya'nın Ağustos 2026 başında yaşadığı göçmen krizinde, şu anki başbakanının Sosyalist olması sebebi ile CHP'ye ve göçmen karşıtlığı yapan insan hakları savunucularına laf atıyor. Ülkeye ne idiği belirisiz milyonlarca göçmeni, sığınmacıyı ve kayıt dışı yabancıyı dolduran iktidar bloğuna laf etmiyor.

Bu sol olmasın da ne olursa olsun zihniyeti, 2002!de Aqp'yi iktidara getiren ve halen de iktidarda kalmasını sağlayan zihniyettir, kökeni de 12 Eylül rejimidir.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

SİVASLI KADIN GÖBELS



Bu olayı yıllarca hikaye etmeyi, uzun uzun anlatmayı, hatta novella denen kısa romanlardan biri yapmayı hep istedim. İstedikçe de erteledim, zira acı verici olaylardı. Bir atarfı ile çok basit, diğer tarafı ile çok karışık olaylardı. Böyle olaylar ve anılar tazeyken zor yazılıyor, çünkü sana yönelik suçlama var; eskiyince de hem unutuyor, hem de suçlamalar değerden düşüyor. Anlatmak daha da kolaylaşıyor. Şunu fark ettim ki bu olayların ana fikrini en baştan yazmalıyım. Hani malum propaganda generalinin bir sözü var ya, büyük yalan söyle, bağıra bağıra yalan söyle, asla geri çekilme, yalan ortaya çıkarsa daha büyüğünü söyle; işte onun bir örneğini anlatacağım size.

Bu hikayenin başlığı aslında dört numara olacaktı; biz apartmanın giriş katında, bir numarada oturuyorduk, onlar bir üstte, dört numaradaydılar. Benim ilkokul yıllarım boyunca ailecek, şimdilerde Dikmen Vadisi olan, etrafı lüks konutlarla çevrili park alanının eski hali olan Dikmen Deresi'den bir gecekonduda kiracıydık. Babam, Hürriyet Caddesinde, eskiden çeşme ve boş arazi olan, şimdilerde bir part olan Yöntem apartmanının yanındaki bu daireyi, yanılmıyorsam ben beşinci sınıft ikinci dönemin sonlarına doğru almıştı. Orta okul yıllarım bu evde geçti. Bu aile ile en başta iyi komşuluk ilişkileri içindeydik. beş kardeştiler, üçü erkek, ikisi kız. Erkeklerin en büyüğü asker ya da askerliği yakındı zira babaları öldüğünde askerdeydi ya da bir ara uzunca bir süre askerdeydi. Doksanlarda ve iki binlerde askerlik, kısa bir süre on beş aya inse de, fakülte mezunlarında asteğmense on altı ay, erse sekiz ay, diğerlerine on sekiz aydı. İki oğlunun yaşları bana yakındı, Metin, bir kaç yaş büyük, Çetin, bir kaç yaş küçüktü. Onlarl oyun oynadığımı hatırlıyorum. Bir kaç kere evlerine misafir olmuş, onlar da bize misafir gelmişti. Bu aileden adlarını tek hatırladığım bu ikisiydi, soy adlarını hatırlıyorum ama yazmak istemiyorum. En küçük kızlarına, o zamanların popüler bir dizisinden dolayı Ester dediğimizi hatırlıyorum. Olayların baş kahramanına  ben bayan Göbels diyeceğim, annem zebani derdi. boyu bir elli civarında, suratı bumburuşul, en büyük çocuğu yirmilerinde olmakla beraber, kaç yaşında olduğunu tahmin etmenizin zor olduğu birisiydi. Sanki yetmişli, seksenli yaşlarında gibi dururdu ama otuzlu yaşlarında biri gibi dinç ve hareketliydi.

Her şey ailenin babası, Göbels hanımın kocası ve ailenin ölmesi ile başladı. Bu şahıs bir inşaat işçisi ve bekçisiydi. Nasıl biri olduğunu hatırlamıyorum, aradan çok zaman geçmiş. Ölüsünü de hiç görmedim. Babam görmüş, her tarafı yara içinde, çok kötü bir durumdaymış. Elinde bir çuval, bir de el feneriyle, kereste kırıklarını toplamaya çalışırken, göremediği bir boşluğa basıp, ucu betonlanmamış inşaat demirlerinin üzerine düşmüş, demirler bir kazık gibi bedenine saplanmıştı. Topladığı tahtalar, kalıp tahların uclarından kesilen küçük parçalardı. O parça tahtaları, kışın sobada, yazın mangalda yakmak için almıştı. O yıllarda apartmanların çoğu sobalıydı. Doksanlar sonu, iki binler başı doğal gaz gelene kadar öyle kaldı, bu dediklerim, 1986 ya da 87 yılı ile ilgili. Cesedi sabaha kadar orada kalmış.Ankara'da pek tanıdıkları da yoktu ve gömülmesi ile ilgili işlemlerin çoğunu rahmetli babam takip etti.

Asıl hikaye de bundan sonra başladı. Babamın o zamanlar harfiyat kamyonu vardı ve çoğu kez şehir dışında harfiyat işlerine giderdi. Bir kaç güne de işine gitti ve zaman da yaz tatiliydi. Önce bize karşı surat asma ve tavır alma başladı. Babam işine gidince ilk kavga başladı. Dört beş kişi bağırıp, çağırım kapımıza dayandı. Kapımızı kilitlediler, bunar rağmen omuzladılar, kapı kırılmadı ama kırılmadı. O olaydan sonra bayan Göbels, büyük bir yalan uydurdu ve ölene kadar o yalanı tekrarladı. O sıralarda il dışında (galiba Kütahya, Tavşanlı'ydı. Babam, kamyonculuğunun son yıllarını Ankara şehir merkezinde geçirmişti, ondan önce de hep Tavşanlı'ydı. Kadın ve çocuklarını saldırıları arka arkaya, çeşitli fasıllarla devam etti.Büyük kavgalar ve olaylar oldu, hepsini ya da çoğunu anlatmayacağım gibi, hiç birini de yazmamaya karar verdim. Bir yalanı, yalan olduğunu belirtseniz bile, tekrarlandıkça insana gerçek gibi geliyor. Babamın Kütahya, Tavşanlı'dan gelip, gecenin bir saatinde, inşaat bekçiliği yapan bir adamı öldürdüğü ve bunu geçerli bir sebebi yokken yapması gibi saçmalık, yıllar sonra ne kadar inandırıcı olabilir ki, diyeceksiniz. Dul bir kadının, beş çocuğuyla bunu sürekli tekrarladığını ve sürekli bol gürültülü kavgalar çıkardığını düşünün. Bu sadece fiziksel saldırı değil, bir itibar suikastı aynı zamanda.

Bu kadın neden başkasını değil de bizi kurban seçti; ilk olarak yakındık, onlar birinci katta ve dört numaraydı, biz giriş katta ve bir numaradaydık; babamın Mart-Nisan'dan, Eylül Ekim'e kadar harfiyat için il dışında olmasıydı. En büyük erkek olarak ben, yedi ya da sekizinci sınftaydım; dokuzuncu sınıftayken, yaklaşık bir buçuk kilometre ötede başka bir eve taşındık. Bizim eve o kadar çok akraba da gelip, gitmiyordu, bu da onlar için bir avantajdı. Bize yakın oturan iki akrabamız vardı; biri , İsmail amcam trafik kazası geçirmiş ve belden aşağısı gelç kalmıştı; diğeri de kuzenim ve babama yakın yaşta olan Rıza abimdi o da bu sürecin bir yerlerinde uzağa taşındı. Apartmandaki diğer aileler, çoğunlukla devlet memuru ve Sünni'ydi; Onlar da Alevi'ydi ve güçleri başka bir Alevi aileye yetiyordu.

Taşınmamıza kadar süreçte pek çok şey değişti.Göbels'in en büyük oğlu askerden geldi, apartmanın girişindeki tüpçüde çalışmaya başladı; sonra nişanlandı. Ben sekizinci sınıfta kalmama rağmen liseye başladım, dokuzuncu sınıfta da kaldım. İlk kız kardeşim Sıhiye'deki Zübeyde Hanım Kız Meslek lisesinde okumaya başladım. Küçük kız kardeşim orta okula, en küçüğümüz de ilk okulua başadı. Babam harfiyatçılığı bir süre şehir dışı yerine, Ankara şehir içinde yaptı. Sonra kamyonu satıp, bir süre faiz işi yaptı, en sonunda mermer tüccarı oldu. Bayan Göbelsîn çocuklarından en büyüğü askerden geldi ve nişanlandı, sonrasında biz taşındık, evlenip, evlenmediklerini bilmiyorum, o zamanlar öğrenmişsem de hatırlamıyorum. Metin, orta okuldan sonra evimizin hemen karşısındaki sokakta buluna berbere çırak oldu, Çetin, liseye devam etti, diğer kardeşlere ne olduğunu bilmiyorum. Biz ailecek yaklaşık bir ya da bir buçuk kilometre kadar ötede,Sinan caddesinde bir eve kiracı gittik. Çetin'le aynı lisede okuduk, hatta küçük kızkardeşimle aynı dönemdeydiler. Fakat araya mesafe girince be artık babam Ankara'da, şehir içinde çalışmaya başlayınca bize saldıramaz oldular. Gene de bize yakın kişilere ulaşp, babamı katillikle itham ettiler. Sonra bunu da bıraktılar. Çok sonra, benim Göbels, annemin Zebani dediği kadın, yani evin annesi kalpten gitti. Geriye bize yaşattıklarının soluk izi kaldı.

Bu kadına bayan Göbels diyorum çünkü bizden nefret etmek için, son nefesine kadar büyük yalanını, çocukları ile yüksek sesle haykırdı ve süreki daha büyük yalanlar söyledi. Ailecek yıllar sonra Dikmen caddesinde, eski evimize daha yakın bir eve taşındık, halen orada yaşamaktayız. En küçüğümüz ve babam öldü. Bir kardeşimizi Ankara dışında, diğerlerimiz Ankara'da ve Dikmen'deyiz. Hatta arada Hürriyet caddesinde, eski evimizin önünden geçiyorum ve nedense hiç rastlamıyorum. Göbels, ya da Zebani hanımın öldüğünü duyduk çok sonra.

ÖYLE KOLAY GİTMEYECEKLER AMA MUTLAKA GİDECEKLER



İktidar partisi hızla oy ve destek kaybetmekte, özellikle son nesilde. Gene de çok yolumuz var. Bunlar iktidara kolay gelmediler, kolay da gitmeyecekler.
6 Haziran seçimlerini kabul etmedikleri gibi gelecekteki seçimleri de öyle kolay kabul etmeyecekler. İktidarda kalabilmek için kalabalıklar arasında bomba patlatanlar, daha fazlasını da yapmaya eğilimlidir ve yapacaklar da.
Şu anda iktidarı kaybetmenin ihtimali bile onları delirtmekte. Son sosyal medya düzenlemesinin ve sosyal medyaya öfkesinin sebebinin gelinine yapılan saldırı olmadığı herkesin malumu. Önce oy moy yok mesajları, sonra dislike yağmuru derken Z kuşağı denen son nesil gençliği kaybettiğini anladı. 
Onlarca saat zorunlu ve zorunlu seçmeli din dersi, milyarlarca lira-dolara mal olan  yandaş yayımlar boşa gidiyor. Sosyal medya gençlerden saklanmak isteneni, gençlerin gözüne sokuyor. 
Sosyal medyayı daha önce de kapatmaya çalıştı, başaramadı. Şu an gerçekten kapatma çabasında mı, yoksa göz dağı vermeye mi çalışıyor, belli değil.
Baroların isyanı dinmiyor. Sadece baroları,  odaları ezmek yetmez, tüm toplumu ezmeli ki bir süre daha iktidar rahat etsin.
Fakat geleceği olmayan kuşağı korkutmak kolay değil. Korkaklık da cesaret gibi küçük yaşta eğitim ister. Bizim nesil 12 eylülü,  Çiller dönemi beyaz torosları falan yaşadı. Bu nesil ise her şeye daha yeni başlıyro.
Kötü gidişatlarını kabul etmedikleri gibi,  seçimleri de kabul etmeyecekler, belki seçime bile gitmeyecekler. Seçimlerde %1'e düşseler bile kabullenmeyecekler. Çünkü muhalefet olamazlar, iktidardan düşemezler, aksi halde yok olurlar.
Her şeye rağmen iktidardan gidecekler ama devlet kadrolarına yerleştirdikleri süprüntüler, ihale dağıttıkları hırsızlar, iktidarı kaybetmeyi uzun süre kabul edemeyecekler. Onları devlet kadrolarından sökmek zor ve zahmetli olacak.
Her şey bir yana, pek çok sağcı, iktidardan düşme ihtimalinin kokusunu aldı ve iktidar sonrasında tekrar geri dönmeyi sağlayacak kumpas ve ayak oyunlarını şimdiden planlıyorlar.
Lakin biz,  1945'de olduğu gibi bir daha asla diyeceğiz.