demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2026 Cuma

MADURO VE HUGO'NUN KABAHATLERİNİ DE KONUŞALIM





En baştan söyleyeyim, Amerikan haydutluğunu kabul etmiyor, tasvip etmiyorum, ama-lakin-fakar gibi kelimeleri kullanmadan karşı çıkıyorum.  Trump, Venezüella devlet başkanını ve eşini yatağından alarak, emperyal hedeflerine Hitlervari bir başlangıç yaptı. Dünyanın durumu pek çok açıdan 1939'a benziyor. Yeni nesil Hitlerimizin elindeki devlet, dönemin Almanya'sından çok daha güçlü, dünya bu devlete karşı birleşmek için çok daha isteksiz.

Biz bu yazıda karşı cepheye, emperyalistlere karşı verilen açıklara,düşülen gardlara bakacağız. Güvenlik zaafiyetinden bahsetmeyeceğim,  Mustafa Sarıgül'ün deyimiyle, Otlukbeli Mal Müdürü bile daha ok zorlanarak ele geçirilirdi. Sadece otuz iki Kübalı direnmiş ve öldürülmüş. Öncesinde Maduro'yu kendi partisi ve en yakınındakiler satmış. Saddam bile düştükten sonra aylarca saklanmıştı. Bununla beraber, yaşı yetenler hatırlasın, Saddam'ın ordusu, birden yenilmiş, Amerikan ordusu çok az kayıpla, koca ülkeyi işgal etmişti. Sonradan Keşnizani tarikatının Irak ordusuna sızmasının, Irak'ı nasıl teslim aldığını öğrenmiştik. Amerika, Saddam devrildikten sonra şiddeti yavaş yavaş artan direnişten yılarak, Irak'ı terk etti. Saddam'da çok uzun süre iktidarda kalanlardan.

Uzun süre iktidarda kalmak iyi bir şey değildir, hatta önemli de değildir. İktidarda iken neler yaptığı diyeceksiniz, ondan da önemli bir şey vardır; iktidardan nasıl gittiği. İktidar, ömür gibi geçicidir ve ömür gibi aniden bitebilir. Bu kişiler kadar,  partiler, zümreler için de böyledir. İktidar illa bir gün değişir ve nasıl ki her insan, sağlıklı olduğu halde, çok genç yaşta ölecekse, her iktidar da çok iyi işlediği, yada işlediğini sandığı anda birden biter. Gerçek devrim, kurucu lider yada partinin iktidardan gitmesine rağmen, kurulan sosyal düzenin devam etmesidir. Demokrasi, bunun için gereklidir. Ülkeyi kursanız bile, sonuçta iktidarı teslim etmeniz gerekir. Bunu modern tarihte ilk başaran CHP olmuş, önce Atatürk, iktidarını İnönü'ye devrederek, kendisini dil-tarih çalışmalarına vermiş, onun ölümünden sonra İnönü, 1950'de Demokrat Parti'ye devredip, muhalefet olmayı kabullenmiştir. (1946'da buna direnmiştir, zira iktidar pek tatlıdır.) CHP onlarca yıldır iktidar ortağı bile olmamasına rağmen Türk milleti her fırsatta Anıtkabir'e koşmakta, 10 Kasımlarda saygı duruşunda bulunmaktadır. 

Pek çok Sosyalist iktidar, Venezüella'daki Hugo Chavez ve Nikolas Maduro hukümeti dahil olmak üzere, demokrasiye geçmek yada iktidarı başka bir partiye vermekten çekinmiştir. Partri içi demokrasi yollarını kapatmış, lekeli, belirsiz galibiyetler kazanmıştır. Halk kutuplaştırılmış ve karşı kutup şeytanlaştırılmıştır. Ülkede enflasyon almış başını gitmiştir. Devrim, ülkeyi zenginleştirmediği gibi eşitlememiş, Bolivarjivazi denen yeni dönem zenginleri türemiştir. Çin, İran, Rusya ve Türkiye gibi sosyalizmle, solla alakası olmayan otokrat yönetimlerle iş birliklerine, ortaklıklarına gidilmiştir.

Amerikan yada emperyalizm karşıtılığı, antidemokrarinin, otoriter yönetimlerin bahanesi olursa, Amerikancılığın bahanesi de demokratlık olur. Devrimleri demokrasi ve iktidar devirleri ile taclandırmalıyız.

16 Temmuz 2025 Çarşamba

DEMOKRASİLERDE ÇÖZÜM İKTİDAR DEĞİŞİKLİĞİDİR



Öğretmenlik kariyerim ne yazık ki başarısızlıklarla, yenilgilerle dolu. Bu yenilgilerimin pek çok sebebi var ama  yıllar içinde anladım ki, ilk yıllarda notu bol bir öğretmen olmakla hata yapmışım. Ben iki defa üst üste (şimdiki hesapla 8 ve 9 oluyor, orta son ve lise bir) sınıfta kalmış biri olarak,  not zorbalığını çok yaşamıştım. O yıllarda Dikmen lisesinde öğretmenlerin neredeyse tamamı, ilk derste ne kadar kıt not verdiklerini, öğretmenler kurulunda nasıl öğrenci aleyhine tavır aldıklarını falan anlatırdı. Babam da bana bol not vermemi öğütledi. Kırıkkale Atatürk Sağlık Meslek lisesinden ayrılmak zorunda kalana kadar böyle yaptım. Zorunda kaldım çünkü iki kere mahkemelik olmuştum ve okulun yeni müdürü, tayin isteemzsem, benim için müfettiş isteyeceğini söyledi. Ben de mecburen tayin isteyip, Gazi Endüstüri Meslek lisesine gittim. O sene Anadolu lisesi öğretmenliğini kazandığım için, iki ay kadar sonra, daha ilk sınavları yapmadan, Yıldırım Beyazıt Anadolu lisesine tayin oldum. Orada ilk dönem notu bol bir öğretmen oldum. Öğrenci zorbalığından bunalınca, ikinci dönem dört tane son sınıf öğrencisi, yazılılarının ortalaması 50'nin altında olunca, sözlü, yani performasla desteklemedim ve dersten kalamalarını sağladım. Birisi okul birinciliğinden, takdirden ve şeref listesine girmekten oldu, biri de teşekkürü kaçırdı. Ertesi sene de alan değişikliği ile hemen yanındaki anadolu öğretmen lisesine, öğretmenlik dersi öğretmeni oldum ve ben asla eskisi kadar notu bol olan öğretmen olmadım. Not silahımı kullanmam gerektiğni anlamadım. Tam anlamamışım ki, Hasanoğlan'dan soruşturmalar sonucu sürüldüm. Zaten Anadolu Öğretmen Liseleri, tasfiye sürecindeydi. Mevcut son sınıflara bile öğretmenlik için ek puan verilmiyordu. Ben de eskisi kadar değilse bile bol notluydum.

Ben Yıldırım Beyazıt lisesindeyken, Atatürk sağlık meslek öğrencileri, derslere benim girmem için imza toplayıp, müdüre gitmiş. Zira benim yerime gelen öğretmen arkadaş, 24'ü, 25 yapıp, öğrencinin sıfırını, bir yapmamış. Müdür, son sınıflar için mantık dersi seçmiş (normalde meslek liselerinde bu yapılmaz.), mantık dersinden de kalınmış. Öğrencilerin isyanı ertesi sene, üstelik sene başında da sürmüş, bu seferde edebiyat öğretmeni Mustafa hocanın dersinde olay çıkarmışlar. Ulan madem Sinan hocayı o kadar seviyordunuz, oaradayken niye olay çıkardınız. Hadi olaylar benim suçum,  verdiğim o bol notlara hürmeten, bir 24 Kasım'da çiçek falan alaydınız. Notu kıt, ders saati fazla meslek hocalarına alıyordunuz o güzel hediyeleri. ( O yıllarda sağlık meslekler, şimdikinden iyiydi. Mezun olunca anestezi teknisyeni, hemşire falan olup, memur atanıyor, atanmıyorsanız da özelde gayet iyi maaşlı bir işe giriyordunuz.)

Özet olarak, elinizde bir güç varsa kullanacaksınız, sadece kullanmakla tehdit etmeyeceksiniz, gerçekten kullanacaksınız. Bunu kullanmak için de sabır taşınız ne kadar hızlı dolarsa, o kadar iyi olur. Acıya, zulme uzun süre tahammül etmek, hiç de iyi bir şey değildir.  Zulme, ne kadar çok tahammül ederseniz, o kadar çok sömürülür, istismar edilir ve canı acıtılıtsınız.

Girizgahı bu kadar uzattıktan sonra, konuya gireyim. İktidardan memnun değilse, başka bir partiye, hatta bambaşka bir partiye ve dahası sakın oy verme denilen partiye oy vereceksin. Oy verdiğin partinin genel başkanını baba, partiyi de baba evi bilsen bile, arada bir akıllansın diye bambaşka bir partiye oy vereceksin. Ben kendi hesabıma, düşündüğünüz kadar koyu CHP'li değilm. Başka partilere de oy verdim. E n fazla Kılıçdaroğlu'na tahammül ettim, onun partiyi iktidar yapacağına inandım. Bunun sebebi büyük ölçüde benim de, onun gibi Alevi ve Kürt olmamen ; üstetik bu yüzden hayatım boyunca çok zorbalanmamdı. (Özellikle üniversite de ve Yenişarbademli'de.)

Halkın iktidar değişikliğine yanaşmamasını sağlamanın en iyi yolu kutuplaşmadır. Karşı tarafın öcüleşmesi, üçüncü yolun imkansızlığıdır. Bu zinciri kırmanın yolu, karşı kampa yada üçüncü yola inatla oy vermek, icabında her an, her partiye oy vermeye hazır olmaktır. Zülfü Livaneli, batılıların her seçimde başka partiye oy vermekle, doğuluların da her seçimde aynı partiye oy vermekle övündüklerini söyler. Türkiye'de kitleler, yıllardan beri sola oy vermemekle yada CHP'ye oy vermemekle övünür. Türkiye'de yıllardır iktidar değişse de, ana muhalefet partisi CHP'dir. Tarikatlar, liberaller vesaire, yitip giden bir sağ parti yerine, yeni bir sağ parti yetiştirip, iktidar yaparlar. Zenginlerin siyaset sloganı, benim için hiç bir şeyin değişmemesi için, her şeyin değişmesidir. Bu sloganı  1963 yapımı bir İtalyan filmi olan Leopar (Le Guepard) filminden aldım. Filmde Sicilyalı bir aristokrat, İtalya'nın birleşme süreci ve bu süreçte bir derebeyinin (aristokrat yada senyör), yükselen burjuva sınıfı karşsında konumunu koruma çabasını anlatır. Demokrasileri krize sokan otokratların da ilkesi, bir kişi (yada parti) değişmesin diye, her şeyin değişmesi ve bunun sık sık yapılmasıdır. Özellikle Latin Amerika diktatörlüklerinin en belirgin özelliği, sık sık değişen anayasalarla, çoğu darbeci general olan devlet başkanlarının görev sürelerinin uzatılmasıdır. Değişiklik, her zaman iyidir. Hiç bir kriz iktidar değişikliği olmadan, gerçek anlamda çözülemez.



Buna yakın tarihten ve yakından örnek, komşumuz Yunanistan'dır. Ülke en derin krizinde, seçebileceği en aykırı parti olan Syriza'yı tek başına iktidar yaptı.  Partinin başkanı Aleksis Çipras, Ateist olduğunu ilan edip, İncil üzerine yemin etmedi. Yunanistan gibi bir din devletinde olmayacak bir şeydi. Polonya, Avrupa birliğinin İran'ı, Yunanistan'da Suudi Arabistan'ı gibidir. Askeri araçlar, yeni yapılan binalar, papazlar, kardinaller kutsamadan kullanılmaz. Buna rağmen Çipraz ve Syriza'yi bir kaç seçim arka arkaya seçti. Kriz biraz geçer gibi olunca, Makedonya devleti, Üsküp Cumhuriyeti olmayıp, Kuzey Makedonya olunca, iktidardan indirildi.



Komedyen Ken Dodd'un dediği gibi, politikacılar, bebek bezi gibidir, sık sık değiştirlmelidir.


18 Ekim 2024 Cuma

İKTİDARLARIN GERGİNLİK OYUNU VE UCUZ KAHRAMANLIKLARININ ÇÖZÜMLERİ



 Askeri darbelerin temel bahanesi, iç kavgaları bitirmektir. Sadece askeri iktidarların değil, tüm baskıcı liderler ve yönetimlerin de iddiası bu. Antidemokratik rejimler, demokratik rejimleri  kavgaya sebep olmakla suçlayıp, kendilerini birleştirici olarak görmeleri, Efesli  Herakleitos'a kadar gider. Herakleitos,  aktarılanlara göre Efes'e önce demokrasi getirmiş; demokrasiyi getiren örgütün üyesiymiş. Sonra da demokrasi çok fazla karışıklık çıkarıp, arka arkaya tiranlar (diktatör) yetiştirince, bu sefer de tekrar krallık kuranların arasında olmuştur.  Daha doğrusu anlatılanlar böyledir. Aynı görüşleri Platon ve daha soraki pek çok filozofta savunmuştur. Oysa gerçekte tiranlar, meşrutiyetlerini iç ve dış çatışmalardan alır, birilerine bol bol ey çeker, muhaliflere bol bol gözdağı verirler. Tiranlr, yurtta sulh, cihanda sulh, demezler. Etrafımız düşmanlarla çevrili ve en büyük düşman içimizde, derler. Tiran kelimesinin yerini alan diktatör kelimsi, antik Roma devletinde, olağan üstü şartlar altında, olağan üstü yetkilere sahip lider demekti. Sezar'a kadar diktatörlük, gerçektende olağan üstü şartlarda kullanılan bir kurum oldu. Diktatörlüğün kalıcı olması için olağan üstü şartların sürekli olması gereklidir. Bu yüzden de dikta rejimlerine sürekli olarak iç ve dış düşmanlar gereklidir.

Ama bu gerginlik politikalarının sürdürülemezliği vardır, çünkü her gerginlik, bir gün kopmaya sebep olur. İdris Küçükömer bile 27 Mayıs darbesi için askerler bölünmeden korkuyolardı diye savunmuştur. Diktatörlerin devrilmesi, genelde bu ipin kopmasıyla olur. Bazen de ipi bambaşka biri koparır. 12 Eylül öncesinde meclis, altı aydır her cuma tplanıp, cumhurbaşkanını  seçemeden dağılıyordu. Kızıl Kmerlerin, üke nüfusunun beşte birini (Müslüman azınlığın yarısı da buna dahil) katleden gerginliği, Vietnam'ın işgali ile bitti. Gerginliklerin ve kopmaların ülkede kalıcı kopmalara sebep olabilir. Stalin'in Holodomor'u olmasaydı, Rus-Ukraynalı ayrımı olmayacaktı büyük ihtimalle. Ülkelerdeki büyük ayrımlar, diktatörlerin marifetidir yada onlar sayesinde kalıcılaşıp, kökleşir. Bu alıcı bölünmeler, diktatörerin iç düşman ihtiyacı sonucudur. Bu, süper kahramanların kalıcı düşmanları gibidir. James Bond-Spektra örgütü, Karaoğlan-Camoka, Sherlock Holmes-Profesör Moriarty, Batman-Joker, Red Kid-Daltonlar, gibi bir şeydir bu geleneksel iç ve dış düşmanlar.  Süper kahramanalar, kahramanlıklarının sürekliliği için  hikayeyi besleyici ve kalıcı bir kötü karaktere ihtiyaç vardır. Diktatörler de, süper otoriteler olarak düşmanlara karşı birleşmek için oluşturulan kişilerdir. Yazar yada senaristler, kötü adamı öldürmezler ve kötü adam bir şekilde hapisten kaçar, eski gücüne kavuşur. Aksi halde Kurtlar Vadisinde olduğu gibi her seferinde daha ilginç, daha piskopat kötü adamlar-düşmanlar yaratmak gerekir. Bunu yapmak, film-dizi ve romanlarda bile çok zordur. Gerçek hayatta ise düşmanları tamamen yok etmek, imkansız gibi bir şeydir. Yapılsa bile yeni düşmanı hem izleyici-okuyucu kitlesine tanıtmak nasıl zaman alıyorsa; seçmene-destekçilere tanıtmak da o kadar çok zaman alır. Bu süreçte seyirci yada izleyiciyi elde tutmak, seçmeni-destekçiyi elde tutmaktan çok daha kolaydır.

12 Eylül sonrasında Turgut Özal bir taktik geliştirdi. Kendin ger, kendin gevşet, böylece kahraman ol ve halka gücün sende olduğunu göster. Çok uzun süre gevşek bırakırsan, tekrar gerdiğinde suç, gücü elinde bulunduran oarak sende olur. Çok fazla sıkılırsa kopacağını yukarıda uzun uzun anlatmıştık. Faşizmin 1945'de aldığı en büyük ders budur. Gene de bu dersi sık sık unutanlar veya fazla gerip-sıkmatan ipi laçka ettiklerinin farkında olmayanlar vardır. Hiç bir ip, hiç bir ağırlığı sonsuza kadar taşımayacağı gibi, hiç bir iktidar da sonsuza kadar kalmaz. Gene de insanlar iktidarlardan ve iplerinden vazgeçmez. Özal, sık sık gündem yapan çıkışlarıyla akılda kalmıştır. İktidarlar hem gereken, hem de gevşetirken,  yandaş medası tarafından kahraman gibi tanıtılır. Bu tür hareketler, iktidarın ucuz kahramanlığıdır.

Tabi bu ucuzluk, iktidarda oturanlar ve iktidarın nimetlerinden faydalananlar içindir. 1982'de Arjantin'in Falkland adalarını işgal edeceğini İngilere bilmiyor muydu? Muhteşem istihbaratını bol bol James Bond filmleriyle reklamını yapan Büyük Britanya imparatorluğu bunu nasıl fark etmemişti? Üstelik dönemim Arjantin'inde iktidar olan askeri cunta, A.B.D komünizmi istemiyor diye ülkesinin nüfusunun  önemli bir bölümünü insafsız işkencelerle yok etmiş, on binlerce bebeği başka ailelere evlatlık vermişti. Askeri cuntanın, A.B.D'den gizli-saklı işgal planı yapması yada A.B.D'nin Avrupa'daki tek gerçek müttefikinden bu istihbaratı gizlemesi mümkün müydü? Öyleyse neden Arjantin'in bu küçük (Toplam toprağı Kıbrıs'ın yarısı etmiyor ve toplamda 3 bin kadar insan yaşıyor) ama stratejik adaları işgaline göz yumuldu? Tek sebep, neoliberal Margaret Thatcher'in ve partisinin bir dönem daha kazanmasını, İngiliz burjuvalarını daha zengin edip, işçilerini daha da fakirleştirmesini sağlamaktı. Yoksulaşan ve öfkeli İngiliz halkının tekrar neoiberalere oy vermesi için gerekli olan böylesi ucuz kahramanlıktı. Sonuçta Wikipedia'da yazılanlara göre ölen 258 ölü, 777 yaralı ve 115 esir arasında her hangi bir burjuvanın, aristokratın yada politkacının çocuğu yada tanıdığu yoktu. Hatta profesyönel askerliğe geçildiğinden, pek çoğu İngiliz vatandaşı olmak uğruna orduya katılmış yabancılardı. Kaybedilen gemiş, uçak, silah yada diğer maddi varlıklar da, İngiliz vergi mükeleflerinin cebinden çıkacaktı. Osmanlı, onlarca isyana ve kayba rağmen Yemen'e asker göndermeye devam etmişti, İstanbul'da, sarayda oturanların kaybedeceği bir şey yoktu.

İktidarlar bazen de bu gevşetme dönemlerine çözüm derler. Eskiden beri bu böyledir. 1993'de 33 silahsız erin katlediği zaman Türkiye bunu unutmaz demiştim. Çünkü daha önce de terör örgütü, sözde ateşkes ilan etmiş ve kanlı baskınlarıyla bu ateşkesleri sonlandırmıştı. Gene de üke bunu unuttu ve meşhur çözüm süreci başladı. Sonrasını çadır mahkemleri, pişman değilim dediği halde serbest bırakılan katiller, vesaire vesaire. Peki o özlenen barış geldi mi? Öyle bir şey olmadığı gibi, temposu giderek artan çatışmalar, bayrağa sarılı tabutlar, dağda vurulan teröristler, uçakla bombolanan kaçakçılar vesaier vesire....

Yaşlı insanların esas görevi eskiden olanları anlatmaktır. Elli yaşında biri olarak, genç de sayılmam. O zamandan bu yana çok zaman geçmedi.Gene de iktidar, sanki insanlar Habur rezaletini unutmuşlar gibi davranıyor. Bu açılım dönemi, yetmez ama referandumuna denk gelmişti. O zamanlar hatırlarsanız CHPMHP yada CHMHP espirileri falan vardı yansaş medyada. O meşhur referandumda da, şimdilerde hapsite olan bağlama ustası liderleri de boykot diyerek desteklemişti referandumu. Referandumdan sonra da seni başkan yaptıröayacağız çıkışı başladı. Adama istediğini vermiş, sonra da böyle ucuz kahramanlık yapıyor. Gezi'de de darbeyi görme kahramanlığı yapmıştı. Ucuz kahramanlıklar sık sık pahalıya patlar.

Ana muhalefet partimiz CHP, muhtemelen bu son çözüm sürecinin istihbaratını almış olmalı ki, birden bire kendisi cumhurbaşkanının yanında ayağa kalkıp,  gerginliği kendisi gevşetti. Romantik  Atatürkçüler hemen artık bizim için CÖHÖPÖ yok, gılışdar daha iyiydi falan dedi. Sonra bu son çözüm lafları geldi ve çözümün asıl muhattapları,  yıllarca her salı kendilerini tehdit eden milliyetçi parti yad belediye başkanları yerine kayyumlar atayanları değil de; terörle suçlanmalarına rağmen kendilerini demokrasi adına kendilerinden yana olanları suçlamaya başladılar. Sistem sarsılınca tekrar çözüm oyununa başvurdular.

Yeni çözüm oyunu demek,  yeni bayrağa sarılı tabutlar ve yeni dağda öldürülüp, karmeralara ifşa edilen cesetler demek. Halkın da bunu anladığını bildiklerinden, ağızlarında somut adım lafı dönüyor. Tantanalı törenlerle açılan Kürdooji enstitüleri sessizce kapanmadı mı? Yetmiş, seksen yıl öncesi tek parti icraatlarını manşete taşıyanlar; kayyumlar atayıp, daha bu sene Kürtçe trafik uyarı yazılarını sildirmediler mi?

Problemleri çözme niyeti ve yeteneği olanlar bunu yapar, yapamayanlar ucuz kahramanık peşinde koşar.

https://onbinkitap.blogspot.com/2024/08/demirtasin-iktidar-yandasligi.html


30 Ocak 2024 Salı

İSTATİSLİK FELSEFESİNDE HİÇLİK



 Bir dislekis birey olarak matematiği sevsem de, diskakkuli denen illeti de yaşadığımdan, en basit hesaplamalar için hesap makinesine muhtacım. Biraz da bu yüzden, istatisliği uzun süre sevemedim. Sonra fark ettim ki ben sahtekarlığa alet olan istatisliği sevmiyormuşum. İstatislik ve olasılık hikayelerini anlatan bir öykü kitabı, istatisliğe bakış açımı değiştirdi. Hikayelerde İngilzlerin efsanevi dedektifi Sherlock Holmes  ve kendisi kadar ünlü yardımcısı doktor Watson anlatıyordu. (Tani yazarı Sir William Conan Doyle öleli çok olduğu için sınai hakları artık olmayınca, böyle fantaziler yapabiliyorsunuz.) İkili meseleleri istatislik ve olasılık kullanrak çözüyordu.

Anladığım kadarı ile istatislikle genelde her şey çan eğrisi yada Napolyon şapkasına benzer bir çizelgede geçiyor. Verilerimizin çoğu kez bu eğriye uymasını bekliyoruz. Verilerimiz beklenenden azsa,  tablonuz sola çarpık, çoksa sağa çarpık oluyor. Örneğin öğrenciler fazla not almışsa sağa çarpık, az not almışsa sola çarpık oluyor. Bu sınırlı evrende olan bir şey. Devam eden veriler yükselebiliyor yada çocuk kaydırağı gibi düşebiliyor, dalgalanabilip, düz bir çizgi olabiliyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2016/11/nufus-istatisliginincocuk-kaydiragi.html)

Bütün bunlar bir girişti ve iyi bir istatislikçi size çok daha fazlasını anlatacaktır. İnsan haddini zorlamalı ama bilmeli. Muhtemelen şu kadarcık aktarılan bilgide de bir sürü yanlışım vardır ve iyi bir istatislikçi yada matematikçi bir sürü yanlışımı ortaya çıkaracaktır. Kıt matematik bilgimle anlayabildiğim (yanlışım varsa düzeltin) kimyanın aslında fiziğin alt dalı olmasına rağmen konusu çok geniş olduğunda ayrı bir lisans alanı olması gibi, istatislikte benzer bir hale gelmiş.

İstatislikte normal dışı aranıyor, bu da daha önceki verilere veya başka verilere dayanıyor. Bu açıdan da istatislik yaptığı, yani beraber çalıştığı bilimle de ilgili. Mesela epidemiyoloji, yani coğrafi-toplumsal tıp; neden ülkenin belli bölgelerinde bazı hastalıkların çok, bazıların az olduğunu sorgular. Doğum oranları neden birden artıp, azalmaktadır gibi sorular sorar.

Diğer yandan asıl sorulması gerekn bazı verilerin neden hiç yada hiç denecek kadar az olduğu; sonra neden birden çok arttığını falan sorgulamalıdır. Mesela Çernobil nüklüer felaketinden sonra lösemi ve diğer kanserlerin müthiş artışı sorgunalmalıdır.

''Raporun "Türkiye nasıl etkilendi?" bölümünde ise özetle şu ifadeler yer alıyor:

"Türkiye‘de de Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları ve Pediatri Ana Bilim Dalları‘nın yaptığı çalışmaya göre lösemi vakaları, 1986 öncesi yüzde 0.7‘den, 1986 sonrası yüzde 2‘ye çıktı. Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı‘nın verilerine göre Türkiye‘de 1984 yılında yüz binde 19.2 olan kanser vakaları, 1996 yılında 100 binde 63.46 olarak bildirildi."

(Cumhuriyet-26-04-2017)


Lösemi ve kanser üç kattan fazla artmış, üstelik 2017 sonuçları itibarı ile. Bazı istatisliklerin neden açıklanmadığı da başka bir mesele. Mesela 2016'dan beri Türkiye'de kayıp çocuklar istatisliği yayınlanmadığını Epstein sıkandalından sonra öğrendik.  Türkiye istatislik kurumu TÜİK, uzun zamandır enflasyon sepetinde neler olduğunu açıklamıyor.

Bir  de tarihe istatislikteki hiçler açısından bakalım. Yakın tarihte, 12 Eylül'ün hiçlerine bakalım. Mesela 12 Eylül rejiminin felsefesi hem sağı, hem solu ezmekti. Görünüşte öyle oldu, solu biraz daha fazla ezdi. Altı yüz elli bin kadar göz altına alınan kişiden beş yüz bin kadarı soldu, geri kalanı sağcıydı. Dokuz tane ülkücü astı falan filan.  Eşit derecede de sağdan ve soldan gazete kapatmıştır. Peki kaç tane sağcı gazeteci yazar tutuklanmıştır. Hemen hemen hiç. Hatta 12 Eylül boyunca ideolojisinden tutuklanmış Ülkücü yoktur. Adli suçlar (cinayet ve benzeri) tutuklanmış militanlar vardır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html)

12 Eylül'ü geçtim, 12 Mart ve 27 Mayıs bile çoğunlukla solcu yazar çizerleri tutuklamıştır ve her üç askeri darbe de hiç sağcı akademisyen görevden almamıştır.

Şu yazıyı 2020 Temmuzunda yazmışım (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/07/27-mayisi-solcu-sanmak.html).Fazıl Say'ın babası Ahmet Say'ın dergi yazılarından derlenmiş bir kitabı okudum. 27 Mayıs günlerinde bir anti komünizm mitinginde, Fazıl Say'ında aralarında olduğu solcu gençlere saldıryorlar. Sonra da orada bulunan bir subaya bağırıyorlar. 'Bunları siz bu kadar şımarttınız'' diye. Subay da utançla boynunu büküyor. Yani aslında NATO'nun isteği ile verdiği özgürlüklerden dolayı asker de pişman. Zaten 12 Mart olmadan bile bir kısmını geri almıştır. 12 Martta büyük bir kısmını geri alıp, 12 Eylülde de hepsini alacaktır askerler.

12 Eylül, hem sağdan, hem de soldan tüm işçi sendikalarını kapattı. Sadece işçi sendikalarını değil, derneklerini ve vakıflarını da kapattı. Sadece Devrimci İşçi Sendikları Konfederasyonu DİSK'i değil, Milliyetçi İşçi Sendikaları Misk'i, Türk-İş'i ve diğer nice sendikaları, hatta dernekleri, lokalleri kapatıp, mallarına, özellikle de matbaalarına el koydu. Peki işveren sendikalarına da aynısını yaptı mı?

İşveren sendikaları ve derneklerini özellikle ödüllendirdi. Hele TÜSİAD, yeni anayasayı resmen kendisi yazdı sayılabilir. Çünkü 12 Eylül anayasası yazıldığında, işçi sendika ve dernekleri kapalıyken, anayasanın hemen her maddesi TÜSAİD istişare kurulunun onayından geçti. MESS (Metal Sanayicileri Sendikası) başkanı Halit Narin, o meşhur sözünü söylemişti:

-Bu güne kadar hep işçiler gülmüştü, şimdi biz güleceğiz, işçiler ağlayacak.

Halit Narin, TÜSİAD ve MESS, sözünü tuttu ve halen işçileri ağlatmaya devam ediyor. TÜSİAD, MESS ve diğer TÜSİAD üyelerinin, 12 Eylül öncesi yada Seksen Öncesi diye anlatılan kargaşalıkta hiç rolleri yokmuş, sadece mağdurlarmış gibi tavır takınıldı. Oysa bazı iş adamlarının Maraş-Çorum katliamlarına yada Ülkücü komando kamplarına desteği, çok konuşulan iddialardı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html)

Sadece Halit Narin değil, genel anlamda TÜSİAD'da, 12 Eylül öncesi toplumsal gerginliği bilinçli olarak arttıran başrol oyuncularından biridir. Bületn Ecevit'in, Güneş Motel'deki gizli transferlerle, güçlükle kurduğu azınlık hükumetini devirmek için gazetelere sayfalar dolusu ilanlar verip, açıkça devletin sosyal politika belirlemesine düşman olmuşru.

(https://onbinkitap.blogspot.com/2023/12/teflon-tusiad-ve-teflon-kaplamalari.html)

TÜSİAD demişken,  bir dönem TÜSİAD başkanlığını da yapmış olan Cem Boyner'le ayak üstü yarım saatten fazla sohnet etmişliğim vardır. 1994 kışında, Eskişehir'de, şimdilerde çoktan kapanmış olan Kibele kitabevinde karşılaştık. (Kendisi muhtemelen hatırlamıyor) Düşük oy oranları yüzünden kapatacağı Yeni Demokrasi Hareketi partisinin propagandasını yapıyordu ve samimi sohbetimizin sebebi de buydu. (Yoksa koskoca Boyner Şirketler Grubu'nun yönetim kurulu başkanının, üniversitenin ilk yılında olan bir gençle konuşması mümkün müydü? YDH o zamanlar Kürt, Alevi ve diğer azınlıklarla ilgili konularda, bu gün bile bazı kişilerin şimşeklerini üzerine çekecek sözler söylüyor, azınlıkların dil ve ibaadet hakkını savunuyordu.  Konuştuğumuzda bana kırk yıllık sosyal demokrat biriymiş gibi gelmişti. Bu yüzden bir kaç gün önce, kendisinin gençliğinde Ülkücü olduğu, hatta öldürülen MHP milletvekili Emin Sazak'ın kızı ile evli olduğunu öğrenince bayağı şaşırmıştım. Kısa ömürlü partisi, sonradan yetmez amacı olacak gazeteci-aydınları bir araya getirmişti. (https://onbinkitap.blogspot.com/2017/10/doksanli-yillar-7-yetmez-ama-evetcilik.html)

(https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html)


Bu anı paragrafını geride bırakıp, istatislik ve hiçlik konularına geri dönelim. Mesela ülkemizde, cumhuriyet tarihi boyunca kaç tane sağcı-muhafazakar aydın-akademisyen-yazar vesaire suikaste uğramıştır, tahmin edelim. Sıfır, yani hiç. O kadar sağcı genç, politikacı, militan vesair suikaste uğradı ama hiç bir sağcı yazar suikaste uğramadı, ölmek bir yana, buna teşebbüs bile edilmedi. Ülkede dolar milyarderi bir ailenin üyesi (Özdemir Sabancı)  ve Ülkü ocakları genel başkanı bile öldürüldü ama hiç yazar-çizer, sinemacısı falan öldürülmedi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/sinan-ates-ya-da-buyuk-sessizlik.html)

Suikastten sonra öğrendiğime göre önce bir Ülkü Ocakları genel başkanına cinayet teşebbüsü  olmuş ama başarısız olmuş. Eski başbakanlardan Nihat Erim, Cem Boyner'in kayınpederi de olan Emin Sazak'da dahil pek çok sağcı politikacı öldürülür yada sakat kalırken, tek bir sağcı yazar, çizer, oyuncu yada yönetmene dokunulmamıştır. İbrahim Kaypakkaya'yı ihbar eden öğretmen, otuz yıldan fazla bir zaman sonra bulunup, öldürülmüştür ama Maraş Katliamının tetikleyicisi Güneş Ne Zaman Doğacak filminin oyuncu, senaryo ve reji eikbine dokunulmamıştır. Diyarbakır cezaevinin meşhur yüzbaşısı Esat Oktay Yıldıran'ı, estetik ameliyat olduğu halde sesinden tanınıp, öldürülmüş ama Kürtler aleyhine yazı yazan yazarlara dokunulmamıştır.

Ancak solcu ve Atatürkçüler her zaman hedef olmuş, sadece suikastlerle değil,  İlhan Erdost gibi hapishanede dövülerek de öldürülmüşlerdir. Hapislerde uzun yıllar yatmışlardır. Mesela her dizesi hapishane kokan, her şiirinde zindan kelimesi geçen Necip Fazıl Kısakürek, toplamda iki yıl  kadar hapis yatmıştır. 12 Eylül döneminde Nihal Atsız'ın kitapları, resmi olarak yasaklanmamış ama (muhtemelen uyarıyla) bir süre piyasadan kalkmıştır.

Sağcı yazarlara, bunu solcularla kıyaslarsak,  15 temmuzculara bile daha insaflı davranmıştır.  Tutuklalan kırk dört kişinin çoğu serbest bırakılmıştır. Can Atalay, Anayasa Mahkemesinin kararına, hatta kararlarına rağmen halen hapistedir. Osman Kavala ve daha niceleri hapistedirve 20 Ocak 2024 itibarı ile 

Can Atalay demişken, yetmez ama evetçiler ne haldedirler.  2024 Ocak ayı itibarı ile aralarından bir yazarın intihal davasına yüz kusur imza ile desteklemekle meşguller. Hemen hemen hepsi de, Aydın Doğan'ın iktidara yakın Doğan Kitap'ın yazarları olmalarıdır. Basında bazı kişilerin ima ettiğine göre bu yazarlar, bazılarının kitapları yok denecek kadar az satsa biler, Doğan Kitapla, dolayısı ile iktidar ile bir şekilde maddi ilişki içerisinde. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/11/aydin-dogan-kimdir.html)

Aralarında Zülfü Livaneli'yi görmek beni şaşırtmadı. Çünkü kendisinin Mutluluk romanı, Mısırlı yazar Necip Mahfuz'un Dilenci romanından çalıntı. Doksanlı yıllarda filmi de yapılan meşhur Ağır Roman'a, gene Necip Mahfuz'u Cebelkavi Sokağı Çocukları romanı ile çok benzerlikler gösteriyor.

Bu sistemi eleştirirken biraz da istatislikteki hiçliklere bakmalı. Sadece öldürülme değil, görevden alma, atılma konusunda da hep sol akademisyenler ve öğretmenler hedef gözetilmiş. 12 Eylül'ün 1402'likleri arasında ne akademisyen ne de öğretmen olarak bir tane sağcı yoktur. 15 Temmuz sonrasında bile,  bolca solcu-Atatürkçü öğretmen ve akademisyen atıldı.

Sistemi eleştirirken ilk önce yok yada yok denecek kadar az olan şeylere bakmalı.





20 Ocak 2024 Cumartesi

SEMPATİ VEYA ANTiPATİ, DEMOKRAT OLMANIN ÖLÇÜTÜ DEĞİLDİR.




Geçen yazın moda filmi Barbie'de en sevdiğim sahne, Mattel'in başkanının  (CEO, Eskiden genel müdür denilirdi), şirketteki erkek egemenliği savunma çabasında bir ara benim Yahudi arkadaşlarım da var demesiydi. O anda kahkaha attığımı hatırlıyorum. Filmin senaryosunda mı böyleydi, seslendirmede mi eklediler, çok merak ettim. Bazı konularda ne yazsan eksik kalıyor ve yazı bitmek bilmiyor. Yavşak faşizm de bu konulardan biri oldu. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2024/01/fasizm-ve-yvsak-fasizm.html) Bizde faşistlerin, benim Kürt, Alevi arkadaşlarım var savunması, birebir alınmış. 

Bunun bir değişik modeli de, o kültürü sevmektir. Pek çok kişi Alevi düşmanı olmadığını, Alevi türkülerini sevdiğini söyleyerek yalanlar. Bir toplumun kültürünü yada kültürünün unsutoplumu sevrlarını sevip, o toplumu sevmeyebilirsiniz. Amerika Birleşik Devletleri halkı, bunun en iyi örneğidir. Japondövüş sanatları, Çin yemeklerini sevseler de, Asyalıları sevmezler. Siz de Alevi deyişlerini sevip, Alevileri sevmeyebilirsiniz.Laz böreğini sevip, Lazları, Çerkez tavuğunu sevip, Çerkezleri sevmek zorunda da değilsiniz. Daha doğrusu başka bir etnik grubu sevmekle demokrat olmadığınız gibi, sevmemekle antidemokrat olmazsınız.

(Bu arada, bazı kültür unsurlarının  o kültürle ilişkisi de dolaylıdır. Mesela eskiden una bulanarak, yağda kızartılan ciğere, Arnavut ciğeri diyorlardı. Şimdilerde adı Edirne tava ciğeri oldu ve hatta yöresel belge aldı. Bu yemeğin, Arnavut adını almasının sebebi, küçük taşlardan oluşan parke yollara Arnavut kaldırımı denmesi ile aynı, yani Arnavut işçilermiş. Eskiden Türkler koyun etini daha çok yer, dana etini de sert diye sevmezdi. Şimdilerde tam tersi, şimdi de kokuyır diye, koyun etini sevmiyorlar.  Dana ciğeri kızartması bu sebeple uzun süre Arnavut ciğeri olarak anılmış. İskenderunluların Kürt böreği de, benzer  bir isme sahip olabilir. Çünkü pek çok Kürt, bu böreği ilk defa büyük şehirlerde falan yemiştir ve evinde yapmamıştır.)

Demokrat olmak, her toplumu, her kültürü sevmek ve deyim yerindeyse bir sevgi kelebeği olmak anlamına gelmez, gelmemelidir. Nasıl ki her yemeği, müziği, dansı, tiyatroyu, meyveyi, sebzeyi ve daha pek çok şeyi sevmek yada sevmemek bizi demokrat yada antidemokrat yapmazsa, her toplumu sevmemekte de aynı durum söz konusudur. Zira onlarda seni sevmemektedir. Sen başka dinden, ırktan, mezhepten insanları sevmek için de yaşamıyorsundur. 

Demokrat olmak, onlara karşı davranışınızda, özellikle nasıl davranacağımız vicdanımıza kalmışken, adil olmak, adil olup, olmadığımızı sorgulamaktır. Acaba antipatim yüzünden mi yada başka bir nedenden mi böyle karar verdim diye kendinizi sorgulamaktır. Öte yandan bir dinin dört dörtlük bireyi olmak imkansız olduğu gibi, dört  dörtlük demokrat bir birey olmak da imkansızdır.

Ek olarak, asıl marifet antipati duyduğunuz, hatta nefret ettiğiniz kişi ve gruplara karşı demokrat ve adil olabilmektir. Sempati bizi biraz da o topluluktan yapar. Eğer siyahilere (zencilere) sempati duyuyorsanız,  kireç beyazı teninize rağmen, hatta sarı-kızıl-kumral saçlarınıza, yeşil-mavi-ela gözlerinize rağmen bir parça zencisinizdir.

18 Ocak 2024 Perşembe

TEPKİ VEREN İNSAN

 


12 Eylül Türk insanından en fazla, devlete ve iktidara karşı tepki verme gücünü aldı. Tepki vermeyi bir suç olarak görmesine sebep oldu. Darbe generalleri bunu ustalıkla uyguladı ve halka suçluluk duygusu aşıladı.  (https://onbinkitap.blogspot.com/search?q=su%C3%A7luluk)

Gelişmiş, daha doğrusu demokratik olmanın ilk ölçütlerinden biri, devlete, daha doğrusu politikacılara tepki gösterebilmektir.  Zira demokratik ülkelerde politikacılar, devlet memurudur, devlet büyüğü değildir. Hatta çoğu kez devlet memurları, yani bürokratlar, kendilerini devletin asıl sahibi olarak görür.  Gerçi devlet memurları da bir çikolata yüzünden kolayca yargılanır. İktidarlar da kolayca değişir. En radikalleri bile böyledir. Yunanistan'da, ultra solcu Syriza  tek başına iktidara geldi ne ne oldu? Avrupa Birliğinin kemer sıkma politikalarını, Yunanlılara yönelik biraz gevşettiler, o kadar. Makedonya ile, Kuzey Makedonya olarak tanıma antlaşmasını yaptı ve halkın tepkisi ile istifa etmek zorunda kaldı. O zamanki başbakan Aleksis Çipras, Yunanistan gibi bir din devletinde, İncil'e el basmayacak kadar ateistti. (Yunanistan'da Aynaroz ve Metreora bölgesindeki bazı manastırlar, dünya işi, putperestlik diye Yunan bayrağı dalgalandırmaz. Askeri araçlar bile papazlar tarafından kutsandıktan sonra kullanıma başlar.) Gene de Yunan kilisesi gücünden bir şey kaybetmedi. Yunanistan'da hiç kimse, bu dinsiz İncil'e el basmadı, din elden gidiyor, diye bağırmadı. Genel anlamda dindar olan Yunan milleti de Syriza ve dinsiz başkanı Çipras'a oy verdiği için bir suçluluk duygusu duymadı.

https://onbinkitap.blogspot.com/2021/07/12-eylulun-sucluluk-duygusu-4-devlet.html

Devlet adamları  ise halkını yoksullaştırdığı için suçluluk duygusu hissetmez. PKK'nın 1984'de Eruh ve Şırnak'ta ilk saldırısını yaptığı gün, dönemin başbakanı, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren'den sonra cumhurbaşkanı olacak olan Turgut Özal, havuzdan çıkmadı. Sonra seksenlerin dile dolanan sözünü söyledi. Bunlar bir avuç baldırı çıplaktır. Az kaldı, bitecektir. Seksenli yıllar böyle geçti. Sahte ateşkes ve otuz üç erin öldürülmesi ile bu baldırı çıplaklar lafı unutuldu. Türk halkı, bu sahte ateşkese neden uyuldu, neden tuzağa düştü diye sorsa da, bu soruyu soranların sesi çok cılız oldu. Tıpkı çözüm sürecine tepkinin de çok cılız olması gibi. Yada ordunun kozmik odasına girişin ve en son koca cumhurbaşkanının bazı istihbarat yöneticilerini ifşa etmesi gibi. Kimse de nedenini sorgulamadı.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/silahli-direnisin-provakasyon-olmasi.html

Oysa herkes Kürtleri sorguladı ve     Kürtlere düşman oldu. Sonra  onları meclise taşıyan SHP'lilere (sonradan SHP, CHP ile birleşti ve halk CHP'ye düşman oldu.) Çünkü 12 Eylül medyası, sola düşman olmayı öğretmişti. Oysa o milletvekilleri, yaka-paça sürüklenerek meclisten atılmasaydı, HADEP (Şimdilerde DEM parti) kurulmayacaktı. Çözüm süreci olmasaydı HDP, %10 barajını geçemeyecekti. Gene de öfke iktidar partisine yönelmedi. Diğer yandan meşhur yazar kasa atma olayına bakalım. O olayın sonrasına değil, öncesine bakalım. Ülke ekonomisi Turgut Özal, Süleyman Demirel,  Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller zamanında daha kötü krizler yaşamıştı. O zamnki liderlere, iktidardan düştükten sonra bile, yüzlerine karşı böyle tepkiler veren olmamıştı. Mesut Yılmaz'a, Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de yumruk atılmıştı ama olayın krizle alakası yoktu. Kriz bir yana, Süleyman Demirel, onlarca yıl üzerinden siyaset yaptığı muhafazakar-sağcı halkı, 28 Şubat sürecinde, Türbanlılar okumaya Suudi Arabistan'a gitsin diye aşağılamıştı.İşin gerçeği o esnafın öfkesi ekonomik krize değildi. Bir solcunun başbakan olmasıydı. Yoksa Mesut Yılmaz'ın abisinin aracılığı ile  Gazprom'la yapılan antlaşma sonucu doğal gazı tüm dünyadan daha fazla ödememize kızan da yok.

Bu arada, bu adını andıklarımla ilgili olarak bu blogda yazdıklarıma bir bakalım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/07/turgut-nereye-kostu.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/08/yildirim-akbulut-ve-mesut-yilmaz.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/tansu-cillerin-siyasi-tarihi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/07/suleyman-demirel-kimdir.html

Pek çok insanın yanlış tepkisinin sebebi, yanlış tarafta yer almasıdır. Bunun sebebi kendisini payidar sanmasıdır. İktidardan yana olursa, sıranın kendisine geleceğini sanmasıdır. Çünkü kendisine, sağcı ve Sünni olduğu için üstün olduğu ve bir gün sıranın kendisine geleceği söylenmiştir. Bu yüzden pek çok kişi,  muhalefete muhalefet ederek, sisteme bağlılığını ilan ederek, adaletsiz sistemin ürt katlarına çıkmaya çalışır.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/09/fasizan-ustunluk-duygusu.html

Oysa adalersiz bir sistemde üst tabaka her gün artmaz, azalır. Düşenler yerine çıkanlar daha az olur.  Nasılözgür olunur sorusunun pek çok cevabı vardır. Aristo, düşünerek; Nietsche, kendin kalarak; Platon, öğrenerek; Camus, başkaldırarak, Sarte, eyleme geçerek, İbni Rüşt, vicdanlı kalarak; Farabi, kalbini dinleyerek;  Hazrerti Ali, minnet etmeyecek ve daha nice kişiler neler diyerek tarif etmişlerdir. Peki düşündüğümüzü, öğrendiğimizi ve başka başka şeylerimizi nasıl belli edeceğiz, tepki vermekten başka.

Binbir gece masallarının az bilinen bir hikayesi de, çıngırağı çalan eşek hikayesidir. Kadı'nın biri, bulunduğu yöredeki şikayet sahipleri bizzat kendisi ile konuşsun diye evinin kapısına bir çıngırak koymuş. Fakat bu çıngırağı eşeğin biri dişleri ile oynayarak, çaşıyormuş. Sürekli çan sesine maruz kalıp, aynı cevabı alan kadı en sonunda bu eşeğin kime ait olduğunu sorar. Ona hayvanın, yaşlandığı ve artık yük çekemediği için terk edildiğini söylerler. Kadı da söz konusu köylüyü yanına çağırır, eşeği de kendi ahırına alır. Köylüye de, eşeğin yem ve tımar masrafını ödeme cezası verir.

Masal da olsa, eşek, eşek haliyle şehrin kadısına şikayette bulunmayı, yani tepki vermeyi öğrenmiş. Devletle ilgili bir sorununuz varsa ki devlet kadının da sahibidir, devlete, dolaysı ile iktidara tepki vermeyi öğrenmeliyiz.

Yoksa her esçimden sonra ellerim kırılaydı nakarakları dinleriz. (Bazen elimde balyoz, o elleri sahiden kırmak istiyorum)