30 Ocak 2020 Perşembe

DEPREM-ARTIK PANİĞE KAPILALIM

Deprem Artık Paniğe Kapılalım
Dün gece (24 ocak 2020) ülkemiz gene şiddetli bir depremle sarsıldı. Bundan bir kaç gün önceki deprem sırasında Yalova'daydım. Bu deprem de bundan bir kaç gün önce oldu. Merkezi Yalova'ya epey uzak olan Manisa olduğu halde üzerinde olduğum yatak yaklaşık 20-30 santim sağa-sola sallandı.
Geçen yazım ile bu yazım arasında çok bir zaman farkı yok ama ülkemiz bu kısa süre içinde pek çok deprem yaşadı. Bu kadar depreme akıllanmamız gerekirdi.
Oysa artık iş o durumda ki,  akıllanmamız değil, paniğe kapılmamız gerekli, özellikle beklenen İstanbul deprem ile ilgili olarak.

1939 deprem ile ilgili görsel sonucuErzincan depreminden bu yana Kuzey Anadolu Fay hattı, her seferinde biraz daha batıya doğru olmak üzere deprem üretmeye meyilli. 1999 Gölcük depreminden sonra İstanbul açıklarında 30-40 yıl geçmeden bir deprem olacağı kesin gibi.Bu üç-beş yıl da olabilir.
Diyelim ki bir fırtına başladı ve siz de rota üzerindesiniz. Yapmanız gereken fırtınanın önünden kaçmak mı, fırtına yolu üzerindeki araziden para kazanmak mı?
1939 erzincan depremi ile ilgili görsel sonucu
1999 depreminden bu yana tek olumlu gelişme binaların daha sağlam  olması. Bunun da ilk sebebi hazır betonun artık tüm ülkede zorunlu olması. Zira o depremde yıkılmayan binaların çoğu, hazır betonla yapılandı. Bir de binalarda demir ve diğer malzemeler artık daha çok kullanılıyor ve daha özenli bir mühendislik var vs vs.
Bunların yanında inşaatlarımız halen güvenli sayılmaz. Zira ülkemizde inşaat işçileri genelde en eğitimsiz sınıf olduğu gibi, en çok iş yeri değiştiren ve iş verenlerin sözüne en az uyan sınıf.
Öte yandan 2002 sonrası tüm binaların sağlam olduğunu varsaysak dahi, bu tarihten, hatta 1999'dan önce yapılmış ve halen kullanılan on binlerce bina var. Kentsel dönüşüm en çürük binalardan değil, en karlı muhitlerden  devam ediyor.Kentsel dönüşüm adına yapılan ise, yıkılan binalar yerinde daha büyük binalar yapmak.
Oysa içme, kanalizasyon, doğal gaz, köprü ve otoyollar ne kadar sağlam, çok iyi diyebilir miyiz. 17 yılı muktedir tek parti iktidarı olduğu, deprem vergileri kalıcı olduğu halde altyapının kaçta kaçını yapabildik?
central park ile ilgili görsel sonucu
Yaptığımız diğer bir iş de tüm yeşil alanları, toplanma yeri bile bırakmayacak kadar binalarla doldurmak. İnsanları İstanbul'u terk etmeye, ticaret ve sanayiyi Anadolu'ya yaymaya çalışmak yerine, inşaatçılar daha çok kazansın diye tersi teşvik ediliyor.
O boş alanların tek amacı toplanma yeri değil. Yoksa Amerikalılar bilmiyor mu Central Park'ı imara açmayı, göl manzaralı evler satmayı?
Bu sadece oksijen alma veya benzer bir durum da değil. Japonya'da güneş kanunu var. Bir bina asla en yakınındakinin güneşi görmesini engelleyecek kadar yüksek olmamalı.
Bunun bir amacı da bina temellerine ve zemine esneyecek alan bırakmak olmasın sakın?
İktidarın hayali, koca boğaz varken ve boğazdan geçen gemiler her yıl azalıyorken (1990'sa Sovyetler Birliğinin dağılması ile Rusya, Ukrayna, Bulgaristan, Romanya gibi ülkeler, Adriyatik denizi ve Atlas Okyanusu limanlarını kullanma ve buralara boru hattı döşeme imkanı buldu), bir de kanal yapmak.
İyi ki İstanbullu değilim ve İstanbul'da yaşamıyorum. Öyle olsa korkudan uyuyamazdım.
Herkes korkmamız gerekenin 7,2-7,6  gibi bir deprem olduğu söyleniyor. Oysa korkmamız gereken Kıyamet-i Suğra, yani 1509'daki efsanevi deprem. Şiddeti muhtemelen 8'in üzerindeydi zira tsunamilerin boyu surları aşmış, Adalar'dan biri, içindeki minik Rum köyü ile beraber suya gömülmüştü. Tsunamiler güneyde Bursa ovasını Uludağ'a kadar sele batmıştı.
Jeolog, sismolog, Jeofizikçi falan değilim, hatta liseli argosu ile söyleyeyim bir sözelciyim. Bana öyle geliyor ki, Silivri açıklarındaki 5,8-4,7 gibi depremler, çok daha büyük bir depremin habercisi. Kanal İstanbul'a daha ilk kazma bile vurmadan, bu deprem öyle bir ekonomik yıkım yaratacak ki, iktidar mevcut projelerini bile yarıda bırakacak.
kıyameti suğra ile ilgili görsel sonucu

28 Ocak 2020 Salı

ALTIN NESLİN DİNSİZ ÇOCUKLARI

altın nesil ile ilgili görsel sonucu
Devletimiz büyük bir panikle din eğitimine verdi kendisini. Kendince de haklı, zira Ateizm, Deizm, Agnostisizm, Tengricilik ve dine karşı olan ne varsa aşırı bir yükselişte. Devlet, kendi usulünce tedbir alıyor. Daha çok din eğitimi, daha ağır din eğitimi ve daha zor din eğitimi.
Oysa gerçekte ülkedeki dinsizlik akımını başlatan, din eğitiminin bu aşırı  yoğunlaştırılmış hali ve gençlere dayatılan bu zorbalık.
12 Eylül sonrasının, Akp öncesinin haftada 1-2 saatlik, herkesin zorlanmadan yüksek not aldığı din dersleri ile yetişen çocuklar, halen şu anki iktidarın ana tabanı durumdalar. Üstelik o yılların çoğu tek kanallı televizyon, TRT ve Polis radyoları ile geçmişti. Doğru dürüst gazete, dergi ve kitap okunmuyordu. Kitap okuma oranları bu günlere kıyasla bile acınacak seviyedeydi.
Bu da 12 Eylül rejiminin başarısıydı. Uzun yıllar zaten günde 4-5 saat olan tek kanallı televizyon yayınının (genelde 18-19 gibi başlar, saat tam gece yarısında da biterdi.) yarım saati haberler, bu yarım saatin on- on beş dakikası da bitirilen örgütlerle ilgili eski militanların ifadeleri olurdu.  Sonra örgütsel doküman diye bol bol gazete, dergi ve kitap gösterilir, hatta bu kitapların bazıları da çok bilinen roman-öykü kitapları olurdu. Zaten 12 Eylül rejimi, ünlü kitap yayımcısı Muzaffer İlhan Erdost'u askerlere döverek öldürtmüş, pek çok evde de kitap araması yapmıştı.
Sonuçta Türkiye'de kitap satışları uzun yıllar inanılmaz düştü. Öğrenciler de tüm bilgiyi sadece öğretmenden ve ders kitabından alıyordu.
12 eylül darbesi ile ilgili görsel sonucu
Buna rağmen o yıllarda da Ateizm patlaması başlamıştı. Lakin bu patlama genelde Alevi ve bazı solcu ailelerin çocukları ile sınırlıydı. Sağcı iktidarlar ve diyanet bunu zerrece umursamıyordu. Tarikatlar üye patlaması yapmakta, her tarafa imam hatipler yapılmakta, dini kitaplar, özellikle kupon karşılığında gazete promosyonu olarak, çok satmaktaydı.
Zaten o yıllarda Alevilerin Müslüman olması için, önce Hristiyan olması gerekir diye, bu gün dahi bana anlamsız gelen bir söz pelesenk olmuştu sağcıların diline. Bu söz, doksanlarda Alevilerin ne derece ciddi bir oy potansiyeli oldukları, özellikle de DYP-ANAP rekabeti sırasında görülünce, unutuldu. Bu sefer de Aleviler namaz kılmalı falan diyerek, asimilasyon çabalarına hız veridi.
Oysa doksanlarda yeni bir dinsizlik rüzgarı Kürtlerden geldi. Hatta bu rüzgar bir ara, 2010'lu yıllarda, bu günlerin Tengricilik akımı gibi Zerdüştlük akımına döndü. Gene hatta geçen sene sağcı bir gazete, bir PKK katliamını Zerdüştler manşeti ile duyurmuştu.
Bunlar sağı pek yaralamaz, çünkü sağın olması için, solun da olması gerekir. Faşizm için düşman gerekir. Onlara göre memleketin %70-80'i sağ, %20-30'u soldur. Bu oran pek değişmez ve bu azınlık 20'in dini, imanı da öyle değildir.
ateizm ile ilgili görsel sonucu
Oysa şimdi başka. Bu dinsizlik salgını sağcı gençliğe daha doğrusu sağcı ailelerin çocuklarına da sıçramış durumda. Sağın, 1950'li yıllardan beri hayalini kurduğu ALTIN NESİL'in çocukları arasında dinsizlik (deizm, ateizm,agnostisizm vb) hızla yayılmakta.
Bunu sırf youtube'dan bile görmek mümkün. Ben internette ateistlerin mekanı ekşisözlük sanırdım, meğer youtube'muş. Youtube, din karşıyı yayım yapan ve bundan az ya da çok para kazanan yayımcılarla dolu. Videoların altları da geçen seneye kadar beş vakit namazı aksatmazken, şimdilerde imansız olması ile övünen gençlerin yorumları ile dolu.
Bunun en büyük sebebi, gençliğe dayatılan hayat tarzının, sağcı gençleri bile zorlaması. O kadar ki, Leman Kültür, Ot Kafe,  Zaytung Zone gibi mekanların müşterileri arasında da çoğunlukta. Bu yüzden bu dergiler, özellikle Leman, çok fazla muhalefet etmiyor, çok muhalif olduğu sayılar da kafelerde dağıtılmıyor.
Şair Ahmet Telli,  Hacettepe Üniversitesinde linç girişimine uğradığında, onlarca edebiyat dergisinin hiç biri manşet yapmak bir yana, haber bile yapmadı. Sadece Leman arka kapağında gösterdi.
Leman'da özellikle taşra şehirlerindeki kafelerinin sağcı müşterilerini kışkırtmamak için miniminnacık boyutuna indi.
leman kültür ile ilgili görsel sonucu
Siyasal İslamın iktidarının gençlere biçtiği rol, gençleri zorluyor ve bunaltıyor. Üzerinde Atatürk resimli-imzalı tişörtle gezen pek çok genç, sırf biraz rahatlamak için böyle yapıyor.
Geçen sene çalıştığım okulda bir çift vardı ve öğrenci velilerinin dilinde hep bu çift vardı. Çiftimizi önce sınıftan birbirine uzak yerlere oturttuk. Sonra da ertesi sene oğlan başka bir okula gitti  ve mesele kapandı.
Oysa bu ikli okulumuzdaki tek aşk vakıası olmadığı gibi, en ateşli vakıa da değildi. Çiftimiz Ediz Hun-Hülya Koçyiğit tarzında gayet masumdu. Velileri bu kadar öfkelendiren şey, kızın türbanlı olmasıydı.
Şu yıllarda türbanlı kadınlara en fazla  zulmeden muhafazakarlar. Onlar doksanlı yılların türbanlı kızlarını-kadınlarını arıyorlar. Tıpkı donsanlardaki gibi makyajsız, çalı gibi kaşlı, asık suratlı, erkek arkadaşı olmaz, bakışları genelde önde olan kızları istiyorlar. Şimdiki türbanlılarla, o zamanın türbanlılarını karşılaştırıyorum da, o zamanlar türban harbiden siyasi bir kıyafetmiş. Şimdi hatırlıyorum da,  o zamanlar türban denen bu giysi, solcuların parka giydiği gibi giyilirdi. Sizin kurallarınızı umursamıyorum ve takmıyorum tavrı takınılırdı giyildikten sonra.
Şimdi ise o ideoloji iktidarda ve kimse böyle bir tavra ihtiyaç duymuyor.
Bu baskın ideoloji gençliği boğuyor ve gençlik çıkışı dinsizlikte (ateizm, deizm, agnostisizm vs) buluyor.
Bu iktidar ise, kendisini iktidara getiren altın nesle yaptığı gibi, bolca din dersi ve tarikat desteği ile bu krizi aşma çabasında. Halbuki bu nesil kitap okuyan (bir önceki nesle göre daha fazla), sosyal medyada aktif ve dünyayı daha fazla tanıyan bir nesil ve bu yaptığınız sorunu büyütmekte.
Üstelik o ders kitabı ve ya her neyin kitabıysa,  çizmeye çalıştığı imajdan çok kötü muhafazakarların imaj kötü.
O kadar ki, pek çok okul tarikatların elinde olduğu halde, pek çoğu Atatürk resimleriyle reklam yapıyor. Şu anki milli eğitim bakanının kendi özel okullarında ki Atatürkçülük de bu yüzden. Ayrıca devlet okullarında bazı fen liseleri bile, neredeyse imam hatipler kadar seçmeli din dersi (siyer, peygamberin hayatı vs) alırken, özel okullarda sadece zorunlu din dersi var. Pek çok okulda da din dersinde ders falan işlenmiyor, test çözülüyor.
Özel okullardaki din dersi kimsenin umurunda değil. Zenginler dini zaten bilir. Din, fakirlere öğretilen ve fakirlerin yaşadığı bir  şeydir.
 Pek çok özel hastane tarikatların elinde ama devlet hastanelerini türbanlılarla dolduran tarikatlar, kendi hastanelerinde türbanlı hemşire çalıştırmıyor.
Sonuçta ortaya attığınız muhafazakarlık gençleri boğuyor.
Yapmanız gereken gençleri biraz daha rahat bırakmak., onların iş ve gelecek heveslerini teşvik etmek.
Yoksa Türkiye'de dinin geleceği çok daha karanlık olabilir.

26 Ocak 2020 Pazar

Gözden kaçmış bir kitap-Kırmızı kadife

kırmızı kadife ekrem marakoğlu ile ilgili görsel sonucu"Bu gün okurlarıma kamuoyunun gözünden  kaçmış Kırmızı Kadife adlı kitap. Yazarı da bir dönemin ünlü avukatı Ekrem Marakoğlu. Bir dönem kamuoyunun bildiği bir isimdi, mesleği avukattı ve genelde mafya babalarının avukatlığını yapardı. Kitabı 2002'de yazmış, 2006'da kanserden ölmüş.
Dediğine göre normal iş adamlarının da davalarını alırmış ama hep mafya babalarının avukatı olarak anılmış.
Daha bürosunu ilk açtığında, yazıhanesinin misafirleri hep yeraltı dünyasının elemanları olmuş.
Dediğine göre bu kişilerle hemşehri ( Gaziantep) olması sebebi ile tanışıyormuş. Ben yeraltı dünyasında Kürt ve Karadenizli çok diye biliyordum, meğer bayağı da Gaziantepli varmış. Diğerlerine de onlar vasıtası ile tanışmış, bazıları üniversiteden ve komünizmle mücadele derneğinden arkadaşları.
Onlara Ülkü ocaklarında tanıştım demiyor hiç.
lucky-s gemisi ile ilgili görsel sonucuKitapta iki husus ilgimi çekti. İlki uyuşturucu piyasası ile ilgili. Yazdığına göre Avrupa ve Orta Doğuda en fazla uyuşturucu yakalanan ülkenin Türkiye olması, Türk güvenlik güçlerinin başarısı olmadığı gibi, tesadüf de değil. Zira Marakoğlu'na göre Avrupalı devletler, kendi mafyalarını koruyor. Yakalanan uyuşturucunun maddi kaybını Türk aracılar çekiyor. Böylece uyuşturucunun ekim alanı olan Kaynağı olan Afganistan ve Pakistan'daki üreticiler de, bu kayıptan korunuyor. Örneğin meşhur Kısmetim1 ve Lucks-S gemilerinin yakalanması için Pakistan'daki üretici barona paranın gönderilmesi beklenmiş.

Tabi bu da geçmiş yıllarda narkotikçilere  uyuşturucunun ağırlığınca verilen parayı da açıklıyor. Bu para ödüllerinin uluslararası bir fondan ödenmiş olabileceğini bile akıllara getirebiliyor. Gerçi öyle olsa kamu oyu  bir şekilde duyar, Marakoğlu gibileri de yazardı. (Yoksa yazmaz mıydı ) Marakoğlu'nun yazdığına göre, bu para her operasyondan sonra en az yüz elli polise pay edilirmiş ki, bazılarının operasyondan haberi bile olmayanlarmış.
Bu uyuşturucu ödülü bir ara çok tartışılmıştı. Türkiye'ye giren uyuşturucunun %80'inin  (yazı ile yüzde seksen) girdiği Hakkari'nin Yüksekova ilçesinde narkotik büronun kurulmama sebebi olarak, büyük şehirdeki polislerin bu arayı paylaşmak istememesi gösterilmişti. En sonunda rahmetli Eşref Bitlis, jandarma narkotiği kurduktan sonra Yüksekova'ya narkotik büro kurulmuştu.
ömer lütfü topal ile ilgili görsel sonucuOlayın başka bir boyutu da, Avrupa'da uyuşturucu bollaştığında, rakip çetelerin birbirini ihbar etmesi. Zira uyuşturucu da olsa bir ürün, iktisadın temel kurallarına bağlı, piyasada bollaşınca, fiyatı düşüyor. (hem uyuşturucu ticareti, hem de vurgunculuk, ilginç)
Kitapta ikinci çarpıcı olan ise Ömer Lütfü Topal ile ilgili anlattıkları. Topal'ın yurt dışında uyuşturucu ile yakalanıp, hapis yatmasından kısaca bahsediyor. Öbür türlü meleğin biraz aşağısı. Kumarhanelerinde adam dövmeler, iflas edip, intihar edenler, adam dövenlerin hızla yükselip, müdür olması, ondan habersiz olmuş oysa.

Öldürülmesinin de tek sebebi, bir akrabasını işten çıkarması, onun da bilinmeyen (?) bir şekilde öldürülmesiymiş. Tabi zavallının ölüsünün bir bulunup, bir kaybolması da ayrı bir muamma..
Kendisi öldürülünce arka arkaya kamuoyu kumarhanelere karşı basının da yardımı ile kışkırtılıyor. Derken kumarhaneler yasaklanıyor ve en sonunda da kapatılıyor.
Kendisi kumarhanelerin kapatılmasına karşı. Ayrıca Ömer Lütfü Topal, harbiden kumarhaneler kralıymış. Zira Türkiye'deki kumarhanelerin tamamına yakını ona ait, olmayanlar da ona bağlıymış. Kendisi neredeyse tüm bürokrasiyi (ki buna yargıtay, danıştay vs hakimleri de var) ve siyaseti maaşa ve bedava tatile bağlamış. Topal ölünce de hepsi tanımazdan gelmiş. Ya ne olacaktı?
Kendisi kitabı 2002'de yazmış 2006'da da kanserden ölmüş. Tahminim kanser olduğunu öğrendikten sonra yazmış. Kitap yazıldığında meşhur Kurtlar Vadisi dizisi yeni başlamıştı. Diziye de, ben onun (Ömer Lütfi Topal) hiç tombalacılık yaptığını görmedim diyor.
Kurtlar Vadisi demişken, aklıma dizideki avukat Nizamettin Güvenç geldi ama dizinin fanları başka bir avukatı işaret ediyor.
Kitap bu kadar da değil, tamamı da yeniden keşfedilmeli bence.
nizamettin güvenç ile ilgili görsel sonucu