26 Eylül 2018 Çarşamba

İKTİDARA GELMESİ 3-ÇELİK ÇEKİRDEK VE İDEOLOJİK YALNIZLIK


İKTİDARA GELMESİ 3-ÇELİK ÇEKİRDEK VE İDEOLOJİK YALNIZLIK

         Fetö'nün başarısızlığını anlatırken, (bu seri değil, blogumdaki başka bir seride) örgütünün aşırı kalabalık olması ve ideolojisiz kalmasından da bahsetmiştik.

        Hitler ise Kavgam'da anlatıldığına göre bunun için bizzat tedbir almıştır. Nazi partisinin en parlak günlerinde bile üye sayısı 35 binin altındaydı. ( O yıllarda Almanya 67, Avusturya 8-10 milyon kadardı. Polonya, Çekoslovakya (Südet bölgesi) ve Avrupa'nın çeşitli bölgelerindeki Alman ya da Almanca konuşan azınlıklar arasında da Nazi üyeleri olduğunu da düşünürsek, ne kadar dar bir kadro ile iş yaptığını görürsünüz.
          Gerçekte de devrimler, böyle çelik çekirdekle oluşur. Bolşevikler iktidara geldiğinde, bizzat Lenin'in söylediğine göre, yüz milyonu aşmış Rusya'da on altı bin civarındaydılar. Fidel Castro, seksen üç kişi ile devrim yaptı. O yıllarda başkent Havana bile bir milyondan fazla nüfuzu vardı. Nikaragua'da Sandilistler ise tam üç yüz kişi ile devrimlerini yaptı.
           Hitler Kavgam'da, parti büyüdükçe, sırf yalnız kalmamak ya da destek aramak için partiye yanaşanların üye yapılmamasına dikkat edilmesi gerektiğini yazıyor. Partiye üye yapılmayan sempatizanların da propaganda için kullanılması gerekliliğini söylüyor.
        Pek çok illegal oluşumun bile bir şey yapamamasının nedeni, sırf çıkar için kendisine kapağı atmış kalabalıklardır. Doksanlarda üniversite okurken tanıdığım pek çok PKK, DHKP-C sempatizanının hedefine dağa çıkmak değil, Almanya ya da İsveç'e mülteci olmak vardı. Bir kaç belediye başkanlığı bile, muhalif partilere ayak bağı olur. Kendisi belediye seçimleri önemsemediğini bizzat yazmıştır.
         Fetö'nün başarısızlığını anlatırken (gene bu blogun içinde başka bir yazımda) aşırı kalabalıklaşmasını ve sırf çıkar için doluşanları yazmıştım. Aslında bu ülkemizde her grup için geçerlidir. Mesela 2002 öncesinde ortalık Ülkücüden geçilmezdi. Polis teşkilatına girmenin, hele de Özel Harekat Timine gibi güvenlik kurumlarına katılmanın en sağlam yolu Ülkücü olmaktı. Üniversite yurtlarının çoğu, Ülkücülerin egemenliğindeydi.
        Sistemden beslenen kurum, kuruluş, ne ve ne kadar olursa olsun, devrimci olamaz. Ana hedefe doğru, tali yollara sapmadan ilerlemeli. Sistemden faydalanacağını da gene sistemi yıkmaya ayırmalı, kendisini ve yandaşlarını zengin etmeye çalışmamalıdır.
          Düzeni değiştirmek (iyi ya da kötü) koalisyonlarla olmaz. İttifaklarla iktidar düşürülebilir ama düzen değiştirilemez. Hitler, Almanya'da ki tek faşist lider olmadığı gibi, tek antisemitist ve ırkçı örgütte değildir. Koalisyon öneren diğer ırkçı gruplarla bile işbirliğini ret etmişti.

         İşbirliği ile iktidar düşürme, tüm muhalefeti bir çatı altında toplama, iktidar tarafında da safları sıklaştıracağı gibi, iktidarın alterneitfsiz olduğu düşüncesini de yayabilir. Diğer bir olay da bu tip ittifakların ilk yenilgide kolay dağılması ve iktidar değişikliğinden sonra kavgaya sebep olmasıdır.
       Ayrıca da Kavgam'da, maceraperstlerin partiden uzak tutulması gerektiğinden bahsetmiş. Bu sol devrimci örgütlerin en büyük sorunu, ortalığın profesyonel devrimciden geçilmemesi,  bu profesyonellerin de ilk krizde partiden ya da örgütten ayrılıp, kendi örgütlerini kurması da ayrı bir garabet. Marksist Leninist örgütlerde bu kadar parçalanma olmasının sebebi fikir ayrılıkları değil, örgütlerin maceraperestlerce doldurulmasıdır. Örgütün ortak aklı işlemeli, söz dinlenmeyenler de usulca uzaklaştırılmalıdır.
        Lenin 1917'de Yüz milyonluk Rusya'da, on altı bin kişiyle devrim yaparken, Dev-Yol, 1980 darbesi sırasında kırk milyonluk Türkiye' de, kendi iddialarına göre beş yüz bin kadar üyesi ile hiç bir varlık gösterememiştir. Üstelik Dev Yol, 12 Eylül öncesi sol örgütlerin en büyüğü olmakla beraber, onlarcasından bir tanesidir. (Örgütlerin iç fraksiyon sayılarını polis bile bilmiyordu, o kadar bölünmüştü)
         Sadece Naziler değil, genelde faşist partilerin, kurucu liderleri ölene kadar kolay kolay bölünmeme özelliği vardır. Örneğin Muhsin Yazıcıoğlu, MHP 'de oy falan koparamamıştır.  Bunun da temelinde, bir önceki yazımda söylediğim gibi pek çok Marksist'in gerçek bir proleterya olmaması (aslında maceraperest olmaları), faşizmin ise en samimi duygu olan öfke kökenli olmasıdır.
        Kaldı ki 1945 sonrası pek çok faşist grubun amacı iktidara gelmek değil, solu iktidara getirmemek, göçmenleri ve azınlıkları ezmek olmuştur. Bu yüzden de parti etrafından çok, devlet kadroları içinde örgütlenmişlerdir. Partileri de, devlet teşkilatının gayrı resmi uzantısı haline gelmiştir.
          Faşizmin genelde ilk hayran olunan yanı, teşkilatçılığıdır. İktidarı hedefleyenler önce iyi bir teşkilatçı olmalı, teşkilatçılığı öğrenmelidir. Düzeni değiştirmek içinse kendisini yeni bir ideoloji çizmeli veya en azından o ideolojinin kendi ülkesine yönelik versiyonunu yazmalıdır.
       

24 Eylül 2018 Pazartesi

EYŞAN DİPLOMASİSİ VE SURİYELİLER


Ezel dizisi 2009-2011 arasında Türk televizyonlarında yayımlanmış, yüzden fazla ülkeye de ihraç edilmiş, tüm dünyada bilinen bir Türk dizisidir. Dizi, çok kabaca Alexandere Dumas’ın ilk yazılmasından yüz elli yıldan fazla bir zaman geçmiş Monte Kristo Kontu romanının bir adaptasyonudur. Bizim konumuzsa ne bu roman, ne de bu dizinin genel anlamda konusudur.

                Dizinin kadın karakteri Eyşan’ı, çöküş dönemi Osmanlı ve Osmanlı taklidi iktidarın diplomasisini anlatmak için bir metafor  (mecaz-eğretileme) olarak kullanacağım. Dizideki Eyşan karakteri, özellikle 2. Sezonun ikinci yarısı boyunca üç erkek arasında gelip, gidiyor, sürekli onlara ihanet ediyor, sürekli taraf değiştiriyordu.
                Osmanlı’nın, hele de Abdülhamit’in o çok övülen denge diplomasisini ben Eyşan’ın tavrına benzetiyorum. (Burada lafım dizi karakterine, yoksa karakter hayat veren Cansu Dere’ye bir lafım yok. Başarılı oyunundan dolayı da kendisini tebrik ederim.) Bu tavrın sebebi, Osmanlı’nın bilimde, sanayide, felsefe ve sanatta geri kalıp, gittikçe daha fazla güçsüzleşmesi; buna karşın da emperyalist heveslerinin sürekli artmasıydı. Yenileme adına orduda değişiklikler yapıyor fakat halkı eğitmediği için de bu ordu çok işe yaramıyordu.
                İlk başta uzun süre, yüz yıl kadar Rusya’ya karşı İngiltereyi yanına aldı. 93 Harbi de denen 1878-79 Osmanlı Rus savaşından sonra İngiltere, Osmanlıyı desteklemenin boşa enerji kaybı olduğunu anladı. Bir de 1870 yılında Prusya önderliğinde birleşip, Fransayı yenerek kurulmuş olan Almanya, ciddi bir sanayi ve askeri güç olmaya başlamıştı. İngiltere, bu yeni deve karşı Rusya ile işbirliği yapmaya, Osmanlı’yı da harcamaya karar verdi. Osmanlı da bu sefer Almanya ile yakınlaştı.

                Aslında Osmanlı gerileme, hatta duraklama devrinden başlayarak, her askeri yenilgi sonrası taraf değiştirme, herkese mavi boncuk dağıtma politikasını benimsedi. Sonuçta kimsenin güvenmediği bir devlet oldu.
                Birinci Dünya savaşı başladığında, hatta başlamadan çok evvel, daha Avusturya-Macaristan veliahdının suikastından önce Osmanlı umutsuzca savaşa İngiltere saflarında girmek için çabaladı. Oysa meşhur Riga görüşmesinden beri Osmanlı artık mirası paylaşılacak hasta adamdı.
                Osmanlı’da mecburen Almanya ile müttefik oldu. Çünkü bir taraf ile müttefik olmazsa savaştan sonra paylaşılacaktı. Ancak Osmanlı, Almanya için müttefik değil Eyşan’dı ve pek bir değeri yoktu.
                Almanlar için Osmanlının tek değeri, mümkün olduğunca müttefik (Rus, Fransız, İngiliz) askerini oyalamasıydı.  Bu yüzden Osmanlı birliklerini yöneten Alman generaller, mümkün olduğunca çok askeri savaş alanına sürdüler ve mümkün olduğunca Türk askerinin ölmesini sağladı. Kanal seferinin başarısız olunacağı belliydi. Tek amaç bölgede devasa bir İngiliz tümeninin kalmasını sağlamaktı.
                Sonuçta dizideki Eyşan nasıl öldürüldüyse, Osmanlı’da Sevr porselen fabrikasının dibinde öldürüldü.
                Giriş bayağı uzun oldu, nihayet sadede gelebildik. Şimdilerde de Neo Osmanlının hızlandırılmış versiyonunu izliyoruz.  Özellikle Suriye konusunda daha iyi görüyoruz. Rus uçağının düşürülmesi emrini ben verdimden, Rusya’dan S-300 füzeleri almaya ya da Amerika ile aramız hiç olmadığı kadar iyiden, dolar ile burun silmeye geldik. Şimdi de İdlip meselesinden tekrar Amerikancı olduk. Ülkemizin yönetimi Eyşan’ın sevgili değiştirmesinden daha hızlı taraf değiştiriyor.
                Son aşamada işin doğrusu Esad (Esed de diyelim) Suriye’de savaşı kazandı, son İdlip, PKK’nın elindeki birkaç bölge ve Zeytin Dalı operasyonu (hani A.B.D büyükelçiliğinin önündeki sokağa adın verilen  sokak) bölgeler, acı gerçek, oraları da alacak. Sonuçta Türkiye, Eyşanlık yaparak tekrar Amerika ile müttefiki olsa bile bu değişmeyecek.
                Gelelim başımızı ağrıtacak asıl meseleye. Esad yakında halkını da isteyecek.

                Suriye’nin tekrar toparlanması için iş gücüne ihtiyaç var. Yunanistan ve İspanya, iç savaşları sonrasında, özellikle göçle, büyük miktarlarda nüfus kaybettiklerinden, uzun süre kalkınamadılar. Özellikle Yunanistan bunun sıkıntısını çok yaşadı. 1920’lerde Türkiye 13-14 milyonken, Yunanistan 4,5 milyon civarıydı. Türkiye şu an 8o milyonu geçmişken, Yunanistan (Oda Rusya ve Gürcistan’dan 1990 sonrası aldığı göçlerin de yardımıyla) daha yeni 10 milyon civarına ulaştı.
                Ayrıca bu işgücünün rica minnetle değil, kendi rızaları ile gelmesi, bunun için de Türkiye başta olmak üzere yaşadıkları ülkeden zorla gönderilmeleri de şart. Olay sadece Esed’in vatandaşlarını geri istemesi değil. Devlet Bahçeli, Suriyelilerin geri döndürülmesi gerektiğini söylemeye başladı. Reis de o kadar Suriyeli ve Afganlının üzerine gelecek üç milyon kadar İdlipli’yi ekonominin kaldıramayacağını söylemeye başladı.
                Muhaliflere de burada görev düşüyor ve ben de kendi çapımda uyarmak istiyorum.

                Zira iktidar 6/7 Eylül katliamında olduğu gibi suçu muhalefete atabilir. Kabataş yalanı gibi her an ortaya çıkar diyebilirsiniz. Bu ortaya çıkma, kumpas davalarındaki gibi pek çok bedel ödendikten sonra da olabilir.
                Suriyelilere yönelik bir faşizan öfke fırtınası sadece Suriyeliler ve diğer Arap-Arap ülkesi vatandaşlarına değil, ülkemizdeki tüm mülteci ve başka ülke vatandaşlarına da bulaşma tehlikesi vardır.
                Ülkemizi yakacak ateşin tutuşturucusu veya gaz dökücüsü olmamalıyız.  Bu yüzden sosyal medyada, video-foto yorumları dâhil,  hiçbir nefret söyleminde bulunmamalı, bulunması için de gücümüz yettiğince engel olmalıyız.
                Karanlığa karşı mücadelede pes etme hakkımız yok.

23 Eylül 2018 Pazar

İKTİDARA GELMESİ 2 KUTSAL HİSTERİ (FETÖ- HİTLER)


İKTİDARA GELİŞİ-2
KUTSAL HİSTERİ

           Bu yazı dizisine en başta biraz gönülsüz başladım. Bazı İsraillileri, Hitler'in doğum günün kutladıklarını öğrenince kendimi buna mecbur hissetmiştim. Sonra yazdıkça önce faşizmi, sonra da diktatörleri eleştirmenin zevkine vardım.
      Yazdıkça açıldım, yeni okuduğum kitaplar, konuya yeni bakış açıları getirmemi sağladı. Yazdıkça da bunlardan bahsettim. Şu günlerde de Ergün Poyraz'ın Kanla Abdest Alanlar kitabını okumaktayım. Kitap, 2003'de Fethullah Gülen gücünün doruğunda ya da doruğuna yakınken, 2003 yılında basılmış. Kitap, Fethullah Gülen ve hocası Said-i Nursi (Kürdi)'nin kitaplarından ve söylevlerinden bolca alıntı içeriyor.
           Gülen, bir söylevinde eskiden ağlarken zorlanıyordum, şimdi kolayca ağlayabiliyorum diyordu. Her ne kadar İmam Gazali, bir konuşmacı, konuşurken ağlıyorsa ve dinleyenleri de ağlatıyorsa, mutlaka sahtekardır dese de, Gazali'nin izinden giden hemen hemen tüm tasavvufçular, birer ağlama uzmanıdır. Bununla ilgili olarak, gene bu blogda Ağlama Cihadı diye yazı yazmıştım.
       Fethullah Güel'in videolarında fark ettiğim bir ayrıntı, tıpkı Hitler gibi ara ara kameraya bakmasıdır. Fethullah'ın histerisi, ağlama histerisi, Hitler'inki de öfke histerisidir.
         Gelelim histeri derken ne kastettiğimize! Annemin deyimi ile kendini mahsus (bilerek) deliliğe vermek. Histeri krizi hem bilinçlidir, hem de bilinçsiz, yani çok çelişik durumdur. (Bu yüzden tıp ve psikoloji bilimi iki değerli (doğru-yanlış) Aristo mantığını kullanmaz.
     Kişinin bayılması ya da öfkeden köpürmesi, ağlama krizleri, kusması hatta altına bırakması olur. Bunlar büyük ölçüde gerçektir. Gerçek olmayan, bunun aniden, farkında olmadan olmasıdır. Histerik kişi, en uygun anda bu krize girer.
        Mesela mobbing yapacak yöneticiler, tam işlerin bitmesine yakın ya da artık size ihtiyaç kalmadığında öfke krizine girer. Kadınlar da istedikleri şey alınmadığında ağlama krizine girer, ayılır, bayılırlar.
         Histerik bir çocuk, müdür, müdür yardımcısı ya da sertliği ile ünlü bir öğretmenin dersinde bayılmaz. Dersinde bayılacağı öğretmen, mülayim, tercihen de stajyer veya ücretli öğretmenin dersinde bayılır.
           Özellikle erkek egemen, muhafazakar, sağcı toplumlarda hemen her kadın histeriktir. Kadınlarda o kadar yaygındır ki, yakın zamana kadar erkekler histerik olmaz zannedilmiştir. Baskı toplumlarında baskı görenler, delirmeyi ya da deliymiş gibi yapmayı tercih etmiştir.
                Kadınların histerilerine yıllara göre yeni isimler verilir. Bir ara panik-atak modaydı, sonra yerini mani-depresif aldı. Şimdilerde de boderline kişilik bozukluğu diyorlar. Psikiyatristler ise, dönem dönem moda olan bazı ağır antidepresanları ve sakinleri yazarak, psikologlar da uzun tedavi saatleri ile bu durumdan para kazanıyorlar.
          Bizim konumuz kitlesel histeri, kitleleri yönetmek.
          Hitler ve Fetö'nün garip bir ortak noktasını yıllar önce keşfetmiştim.  Her ikisi de ara ara göz ucu ile kameraya bakıyordu.

         Hitler kamerayı gerçek anlamda  kullanan ilk siyasetçiydi, Fetö ise ilk İslam dincisi. (Amerika'da televaizlik çok önceleri başlamış.) En azından Türkiye'de.
     Hitler, sinema kameralarına alışıktı, ona göre oynuyordu. Sinema dedim ise, ilk dönem görüntülerin hızlı aktığı ilk dönem sinema filmi oyuncuları gibi hızlı el-kol hareketleri ile konuşuyordu. Hitler'in konuşmaları da Alman halkına sinema perdelerinden gösteriliyordu. Bu yüzden sürekli elini-kolunu oynatması ve abartlı mimikleri bize tuhaf geliyor.
         Benzer abartılı hareketleri Fetö'de bulabiliriz, özellikle 17 Aralık sabahı, yıllarca destek verdiği iktidara, bazı Arapça kelime ya da cümlelerle lanet okurken. Fetö'de video kasetlerine ve video kameraya bakar gibi konuşuyordu. Bu kasetler, ışık evleri denen evlerde ve yurt-pansiyon gibi yerlerde, kendi taraftar gruplarınca izlenmesi için yapılıyordu. Bu abartılı jest ve mimikler, toplu histeriye kapılmış ya da kapılması gereken küçük grupların izlemesine göre planlanmıştı. Televizyondaki kalabalıklar için bir delinin hönkürmesiydi bu olanlar.
         Histerinin diğer bir özelliği de bulaşıcı olması ve kitleselleşmesidir. Hitler, radyo-sinema gibi vasıtalarla, evdeki, sokaktaki insanlara histerisini bulaştırıyordu. Fetö'nünki ise, çeşitli hücrelerde öbekleşmiş kendi topluluklarına yönelikti.
        Bu blogda, AĞLAMA CİHADI adlı yazımda da değinmiştim. Ağlamak batıda zayıflık, güçsüzlük olarak değerlendirildiğinden, Obama'nın (Türklerin deyimi ile) gözyaşlarını tutamaması, hem halefi Hilary Clinton'a oy kaybettirdi, hem de silahsızlanma lobisine destek kaybettirdi.

       Doğu toplumlarında ağlamak, empati yapmak gibi göründüğünden size oy ve destek kazandırır. Bu yüzden Fetö gibileri kendilerini ağlamak için zorlarlar.
       Hitler ise aşırı derecede öfke gösterileri, el kol hareketleri ile histerisini bulaştırmak çabasındadır.
        Sebebi de histerikleşmiş kitlelerin kolay kışkırtılması ve dolayısı ile kolay yönlendirilmesidir.
         Bu histerik yönlendirmeyi herkes yapar. Örneğin İtalyan dolandırıcı Ponzi'nin adı ile anılan piramit sistemi dolandırıcığında, sık sık toplantılar yapılır ve bu toplantılarda pek ciddi şeyler konuşulmaz. Bu toplantılarda heyecanlı başarı hikayeleri anlatılır, bolca  hey hey ile başlayan sloganlar atılır. Yılmaz Erdoğan'ın Neşeli Hayat filminde de olay kahramanı parasını böyle bir örgütlenmeye kaptırır.
         Histeri toplantıları dinlerde yapar. Batıda trans hali denen duruma, İslam'da vecd denmiş, bu histeri toplantıları için sema, cem, zikir bahane edilmiştir.
        Psikiatristlere göre histerik krizlerin (öfke,ağlama,bayılma vs) %80'i bilerek, %20'i de bilinçsizce oluşur. Kitlesel histerinin ise tamamına yakını, %99,9'u bilinçlidir.

   Mesela 1978 Aralığındaki Maraş katliamı, buna en iyi örnektir. Katliama infial deseler de,  katliam için hazırlıklar en az sekiz ay önceden yapılmış,  sırf bu katliamda halkı galeyana getirmek için Cüneyt Arkın'ın oynadığı  Güneş Ne Zaman Doğacak filmi çekilmiştir. Yapımcı ve yönetmen Mehmet Kılıç'ın ilk ve tek filmidir.
    Histerikler genelde krizin doğal olduğunu, kendiliğinden geldiğini söylerler. Histeri krizlerinin genel özelliği, en uygun ortam ve zeminde olduğunu söylemiştik.
      Mesela Fetö pek çok videoda, toplantı videosunda bir de Amerika'ya son gidiş videosunda birden ağlama krizine girer ve bayılır (ya da içi geçmek dediğimiz yarı baygın durumuna gelir). Tam doktor çağrılacakken de ayılmaya başlar. bu sırada etrafındakiler onu ayıltmaya çabalar.
        Tıpkı bazı dilenciler gibi. Genelde polis çağıracağım ya da ambulansı arıyorum dediğinizde bu dilenciler nedense birden ayılır ve ayaklanır. Hatta ambulans çağırmamanız konusunda ısrar eder.
        Faşizmin infial dediği kitlesel faşizan eylemler içinse, çok önceden hazırlık yapılır. Meşhur Kristal Gece'den evvel valiliklere, evlere yakın sinagogların yakılmaması uyarısında bulunulmuştu. Sivas katliamı öncesinde, belediye tarafından Madımak oteli önüne, tam da atılacak büyüklükte parke taşları yığılmıştı. On sene sonra ortaya çıkan  fotoğraflar da bazı kişilerin camiden benzin bidonları ile çıktığı görülüyor.
          Faşizan histerinin bir şartı da, mal yağmasına katılıp, ganimet alacaklarını bilmeleri, hiç ceza almayacaklarının kesin olmasıdır. Bu da unutulmaması gereken bir ayrıntıdır.



18 Eylül 2018 Salı

İKTİDARA GELMESİ 1-SPARTAKÜS VE DİKTATÖRLER


İKTİDARA GELİŞİ 1
SPARTAKÜS VE DİKTATÖRLER

            Geçen hafta ya da aydı,  Roma imparatorluğu ile ilgili bir belgesel izliyordum, konu da meşhur Spartaküs isyanıydı. Programın sunucu-yapımcısına göre isyanın kölelerin durumuna bir katkısı olmamıştı. Kölelik, aynı durumda hatta biraz da kötüleşerek devam etmişti.
          Sunucuya göre isyanın etkisi köle sahipleri üzerinde büyük olmuş, onların rahatını bozmuştu. Sürekli köle isyanından korkan Romalı aristokratlar, generallere yüksek yetkiler vermişler, onları önce diktatör, sonra da imparator yapmışlardır.
           Diktatör kelimesi zaten Latin dilinde başkomutan, sivillere bile emretme yetkisi olan, olağan üstü yetkileri olan general-mareşal demektir.
             Garip bir tesadüf,  Hitler iktidara gelmeden önce Almanya'nın en önemli komünist grubunun adı da Spartakistlerdi. Tıpkı Romalılar gibi Avrupalılarda, köle isyanlarının korkusundan generaller ve diktatörlere teslim olacak, bu sefer de diktatörlerin zulmüne uğrayacaklardı.
          Kaldı ki faşizm kelimesi bile, bizzat Mussoliini tarafından, Roma tarihinden ilhamla üretilmiştir.  Her faşizmde bir ilk çağ-orta çağ imparatorluğuna dönme ya da dünyaya düzen verme (Nizam-ı Alem) arzusu vardır.
          Bu orta çağ imparatorluklarına ait abartılı haritalar da ayrı bir konudur. Örneğin Orhun Yazıtlarında Bilge Kağan, denize az kala durdum demişken, pek çok 2. Göktürk devleti haritası, Sahalin adasını da içine alır. Tarikatların bazı Osmanlı haritaları, ekvatorun üzerindeki tüm Afrikayı ve Osmanlı ile alakası bile olmayan pek çok ülkeyi içine alır.
             Biz Spartaküsler meselesine geri dönelim. Avrupa'nın faşizme teslim oluşu, sadece kendi faşizmlerini iktidara getirme değil, Almanya başta olmak üzere faşist işgallere teslim oluşları açısından da inceleyebiliriz.
          En başta Fransa'nın yenilmesi bir yan, uzak sömürgeleri ile Vichy hükumetine teslim olmasına ne demeli? Sadece Karayib adalarındaki  Fransız birlikleri (o da tahminim Amerika'ya yakın olmaları sebebi ile) De Goule'ün özgür Fransa birliklerine katıldı. Madagaskar adası dahil, diğer Fransa sömürgeleri, 1943'de Sicilya adası müttefiklerce işgal edilip, Mussolini iktidardan düşünceye kadar Vichy'e bağlı kaldı. Suriye'dekiler, İngilizlere karşı uzun süre direndi. Hatta Çinhindi (Vietnam, Laos Kampoçya) birlikleri , Vichy'in emri ile Japonlara savaşmadan teslim oldu.
            Bence asıl sebebi Almanlar gibi komünizmden korkmaları idi. Almanlar karşısında yenilmeleri neyse de, teslimiyetleri kendilerini komünizmden korumak içindi. Tıpkı Spartaküs isyanından sonra Romalı efendiler gibi. Bu teorime saçma diyorsanız, Müslüman Endonezya'nın, Hristiyan Doğu Timor'u işgalinin, ülkenin kilisesinde desteklendiğini hatırlatırım. Sebebi de ülkedeki komünizm tehlikesiydi. Ülkemizdeki fesli delinin, keşke Yunan galip gelseydi, o zaman halifelik kalırdı dediğini hatırlayın.
            Cevaplamaya çalışacağım diğer bir soru da, neden sosyalizm ya da komünizm değil de faşizm iktidara geldi?
           Bunun cevabını Lenin'den alabilirsiniz. Şöyle demiştir kendisi.,
         -Son tahlilde devrimdeki tavrınız, sınıfsal konumunuzla ilgilidir.
         Yani gerçekten işçi ya da proletaryaya değilseniz, gerçekten devrimci olamazsınız, özellikle iktidarın değiştiği anlarda.
         Türkiye'de atasözü olmaya başlayan bir cümle ile belirteyim; komünizm parayı, feminizm kocayı bulana kadardır. Toplumun gerçek anlamda proleter olmadığı toplumlarda sosyalist devrim gelmez.
         Gerçek bir proleter olmak için sadece alt sınıf olmak yetmez, sınıf atlamayı ya da çocuklarının sınıf atlaması umudu da kesmek gereklidir Sınıf atlama heveslisi bir vasıfsız işçi, sınıftan düşme korkusu yaşayan bir esnaftan daha burjuva ruhludur.
           Bu yüzden sosyalist devrimlerin tamamı ve devrimlerin de çoğu feodalitenin, kapitalizmle harmanlandığı ve alt sınıfa çıkış imkanı olmayan ülkelerde olur.

         1917'de Rusya'da olan tam da buydu. Boyar denen zadegan sınıf, Rusya'nın yüzde, belki de binde birinden az olan topluluk,  ülkede sınıf atlamanıza izin vermiyordu. Kökenleri feodal derebeyi aileleriydi. Ticaret, sanayi ve tüm yüksek bürokrasi onların elindeydi. Bu sınıftan doğmamış iseniz,  orduda ne kadar başarı kazanırsanız kazanın, binbaşılıktan öteye gidemez,  üniversiteden sonra akademik  kariyer yapamaz,  doktor olsanız bile hayatınız bir kasaba hekimi olarak geçerdi. Papazlıkta bile kardinallik, papalık gibi makamlar bu sınıfa ait idi.
          Bu yüzden Sovyet rejimi, işçi iken astronot olan Gagarin, Rus iç savaşında astsubayken harbiyeye girip mareşal olan Zukhov gibi kişilerin propagandalarını bol bol yaptı.

             1789 Fransız ihtilali için de benzer bir durum söz konusuydu. Derebeyleri toptan Paris'e taşınmışlar, yörelerinin icarları ve devletten aldıkları arpalık sabit gelir ile geçiniyor, ülkedeki çöküşle de pek ilgilenmiyordu. Devlet yönetiminde söz sahibiydiler ama devlet işlerini çok da önemsemiyorlardı. Onları çok öven Balzac bile bu sınıfı övmeye anca ölürken köy türküleri yerine operalar söylemek, birbirlerinin karılarına-kocalarına aşık olmaları haricinde onları övecek pek bir şey bulamamıştır.
          Sonrasında da Fransız aristokrasisi ve burjuvazisi, iki de bir isyan eden proleter yığınlara karşı ilk modern diktatör olan Napolyon'u başa getirmişlerdir.
          Hitler'in (ve Mussolini, Salazar, Franco gibi diğer faşist diktatörlerin) aynı dönemde iktidara gelmeleri de bu açıdan tesadüf değildir. Nasıl ki Roma aristokrasisi,  Spartaküs isyan sonrası kölelerden korkup, diktatörleri imparator yapmışa, Avrupa burjuvazisi de, işçilerden korkup pek çok vasıfsız şahsı diktatör devlet başkanı yapmıştır.
          Hegel'in dediği gibi tarihten öğrenilecek şey, tarihten hiç bir şey öğrenilmediğidir. İktidara gelen diktatörler, zulüm yaparken aristokrasiyi de pas geçmemiştir. Aristokratlar arası kavga ve entrikaları da  bahane ederek, onların mallarını ve canlarını almıştır. 
             Gerçekten isyan etmek için, gerçek köle ya da proleter olmak gerekir demiştim ya.  Romalı senatör ve filozof Seneca, German kabilelerinde mülkiyetin olmadığını, insanlığın bu şekilde daha mutlu olabileceğini yazmıştır. Oysa kendisi, hiç gitmediği İngiltere'de sömürü düzeni kurarak, Roma'da çok zengin biri olarak yaşamış, Roma devletinin siyaset entirikalarına karışmış ve zalimliği ile meşhur Neron'un emri ile intihar ederek ölmüştür.
          Bir zengin sosyalist olabilir mi derseniz, bu konu o kişi sosyalist devrimden sonra ne olacağı ile ilgilidir. Devrimden sonra sanayi bakanı olacaksa, bir sanayici de sosyalist olabilir. Devlete ait lüks döşenmiş bir lojmanda kalır, çocuklarının da iyi bir mevkiye gelmesini garanti eder.
          Yoksa öyle lüks evini bırakıp, 40-50 metre kare apartman dairesine taşınacak, arabasını bırakıp, toplu taşımaya binecek,  hatta bir lira daha ucuz diye dolmuşa binmeyecek, otobüse binecek falan,  zor iş.
      İşte o zaman Frederich Engels bile devrimci kalmaz.

      

14 Eylül 2018 Cuma

İYİ ZENCİ DURUMU-OTHELLO SENDROMU


İYİ ZENCİ SENDROMU-OTHELLO SENDROMU

            Bütün faşistler gibi Hitler'de iyi azınlık, kötü azınlık ayrımı yapıyor ve Yahudilerden iyi azınlık olmayacağını anlatıyor. Avrupalıların iyi azınlıkla ilgili edebiyatları devasa bir külliyatı doldurur. Benim bulabildiğim en eskisi Shaespeare'nin ünlü oyunlarından Othello'dur.
         Othello aslında basit bir aşk ve kıskançlık hikayesidir. Kendisi Venediklilerin sömürgesi olan Kıbrıs'ta, Magosa kalesinin komutanı ve şehrin valisidir. Oyunun başında da Osmanlı'nın fetihten önceki başarısız bir fetih teşebbüsüne de atıf yapılır. Karısı Desdamona ile arası, veziri hain İago'nun fitneleri yüzünden bozulur, kıskançlık ve nefret entirikasıdır oyun.
         Oyunun sonuna doğru Othello, İago'yu  öldürürken, gençliğine devletine küfreden bir Arapı'da böyle öldürdüğünü söyler. Burada Othello'nun bir Arap, daha doğrusu Mağripli ve bir ihtimalde zenci olabileceğini de belirtelim. (Elimizde hakkında fazla bilgi yok)
       Othello, çok da iyi bir zenci değildi zira Venedikli soylu bir kadınla evlenmişti. İdeal zenci, zenci ile evlenir, zenci gibi yaşar, beyazlara canı gönülden hizmet eder, beyazların refahında gözü olmaz.  Batı edebiyatının ve filmciliğinin iyi zencilere dair geniş bir literatürü vardı.
      Zenci derken, ötekilenmiş, lanetlenmiş tüm azınlıkları kast ediyorum. Bu deyimi de bir kaç farklı Amerikan filmi seslendirmesinden duymuştum. Zenciler, beyazlara fazla itaat eden ırkdaşları için söylüyordu bu tanımı.
         İyi zencilerle ilgili olarak beyaz adamların külliyat oluşturacak kadar çoktur. Bu öykülerde zenciler, beyaz dostları için ölümü göze alır, onları zengin eder, onları kollar ama kendileri asla beyaz olmaya özenmez, beyaz kadınları arzulamaz, inancı bile aynıdır. Müslüman ya da Hindu ise vaftiz olup, İsa Mesih'in yoluna girmez.
                Rudyard Kipling'in bir öyküsünden özellikle bahsetmeliyim. Okuyalı epey oldu, adını unuttum. Öyküde bir İngiliz subayının Sih bir hizmetkarı vardır. İkili çok samimidir, İngiliz, ortamda baş başalar iken bu Sih'e yaşına hürmeten baba demektedir.
             Derken Boer savaşı başlar Güney Amerika'da. Boerler, Hollanda kökenli, ta 17. yüz yılın başlarında, Portekizliler bölgeyi keşfetmelerinin ardından yüz yıl bile geçmeden, Portekizlileri bölgeden kovan Hollanda, bir yüz yıl kadar da bölgede kendileri egemen olmuştur.
               Sonraki yüzyıllarda Hollanda kökenliler, yani Boerler, İngiliz egemenliğini benimseyememiş ve iki kere Boer savaşı olmuştur ki bu bahsedilen 2.dir. 1899-1902 yılları arasında koca İngiliz imparatorluğunun bir avuç Hollanda kökenli köylüye karşı bu savaşı, bu devlet için 1.,2. dünya savaşları ve Napolyon savaşlarından sonraki en büyük kayıplı  savaşıdır.
            İşte subayımız bu savaşta ölür ve sadık hizmetkarı da efendisini intikamını almaya karar verir. İntikamını da İngilizler gibi alacak, asi Hollandalıların çocuklarını öldürecektir.
          Tam o sırada efendisinin  hayaleti gelir ve yapma der, bu beyazların kendi savaşı, beyazların savaşına karışma der. Baba itiraz eder, çünkü Hindistan'da ölen İngilizlerin intikamı böyle alınmaktadır.
            Subayın hayaleti ise hayır, karışma, bu beyazların kendi meselesi der, Sih de beyaz kadın ve çocuğu bırakır.
         Kipling'in kısa hikayesi, ırkçı Avrupa'nın çığlığıdır. Biz beyazlar kendi aramızda kavga etmeyelim, edeceksek de kendi kurallarımızla edelim,  kardeş kardeş dünyayı paylaşalım çığlığıdır.
        Oysa bu çığlık boşunadır. İngiltere, Kanada ve Hindistan'ı Fransızların elinden aldıkları yedi yıl savaşlarından bile daha fazla kayıp vermişlerdi bu savaşta ve çok acımasız olacaklardı.
          Öyle ki Boer halkının tahminen en az %40' ını  katletmişlerdi. Boer savaşını, her ne kadar Türk milleti pek bilmese de, bizim tarihimiz ve Nazi tarihi için de  önemlidir.
          Dünya tarihindeki ilk toplama kampı, Boer savaşında kullanılmıştır. İddia edilene göre 1. Dünya savaşında Osmanlı ordusunda bulunan Aman generaller, Boer savaşından ilhamla Ermeni tehcirini tavsiye etmiş.
            Dahası bu ilhan Nazilerin meşhur toplama kamplarına bile ilham olmuş. Aslında Avrupalılar,  2. Dünya savaşından çok sonra bile, sömürgelerinde büyük katliamlar yapmışlardı. Bütün bu katliamları, hukuksuzlukları, yerli halk üzerinde yapmışlardı. İşte Kipling, buna isyan etmişti.
            Biz gene iyi zenci problemine dönelim. Dediğim gibi batının bu konuda geniş bir külliyatı vardır. Özellikle Jack London'un bu tip yerliler ile ilgili bir sürü kısa hikayesi vardır.
          Bir de bazı iyi zencilerin, itaat etmeliyiz konulu eserleri vardır. Mesela Amin Maruf'un Doğunun Limanları adlı romanı. Aksi gibi Maruf'un ilk okuduğum kitabı oldu ve bu sayede de son okuduğum kitabı oldu. Meşhur Semerkan'ını bile merak edip, okumadım.
          Romanda Lübnanlı olduğu halde Fransızların Nazilere karşı direnişine katılmış bir Müslüman Arap anlatılıyordu. Savaştan sonra ülkesine dönüyor, bağımsız Lübnan yanlısı ve eroin tüccarı kardeşine karşı çıkıyordu. Roman resmen şu Fransızlar keşke Lübnan'ı tekrar yönetse der gibiydi.
           Beyaz adamın iyi zenci özlemi hiç bitmez. Amerikan filmlerinde beyaz olmayanlar hep aptalca bir fedakarlık yaparak ölür.
        Ilımlı İslam ve dinler arası diyalog  saçmalıkları da iyi zenci yaratma projesidir ve büyük ölçüde de başarılı olmuştur.
        İyilik demişken, benzer bir konuyu da bu başlıkta anlatacağım.
         Azınlıkları toptan kötü görmek gibi,  toptan iyi görmek de bir çeşit faşizm. Bizler şeytan tohumu olmadığımız gibi sevgi böceği de değiliz.
           Özellikle Alevilik konusunda böyle bir algısı olan bir kitle var. Muhtemelen din adamları tarafından yıllarca çok kötü tanıtıldığımızdan, bir süre içimizden aramızda yaşayınca, bizi hepten kanatsız melek olarak görüyorlar.
        Bizzat kendi akrabalarımdan biliyorum ki öyle değiliz. Bu tipler sonra kötülüğe uğrayınca, o grubun tamamını suçluyorlar.
     Ben de yıllarca taşrada okumam ve çalışmam yüzünden, sağcı, Sünni Türklerin arasında yaşadık. İyilik gördüğüm de çok oldu, kötülük gördüğüm de. Şimdi hepsi birden aynı kanaate varmam uygun mu? Değil tabi ki.
        Bizler de sizler gibi insanız, iyimiz de var, kötümüz de. Ayrıca alt sınıf olmak zorunda değiliz. Devlet memuru olma, memuriyette yükselme, general, vali, bakan, başbakan vs olma (seçilmemiz ve liyakatimizin uygun olma durumunda) haklarımız var.
        

13 Eylül 2018 Perşembe

Müzekart Nedir



Müzekart Nedir
Sevgili dostlarım, malumunuz devletimiz müze ve ören yerlerinin girişlerine zam yaptı.
Bununla beraber müzekarta da zam yaptı. Gene de müzekart daha tasarruflu ve pek çok kişi bu müzekartı bilmiyor.

Müzekart Nedir bende tanıtmaya karar verdim.

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim.
Bu kartı bir kere alıyorsunuz ve bir yıl boyunca kültür bakanlığına bağlı tüm müze ve ören yerlerini istediğiniz kadar ücretsiz geziyorsunuz.
Bedeli ben en son aldığımda tam 40, öğretmen-öğrenci 20 ve + (plus) da yanılmıyorsam 50 liraydı.
+’ının çok bir artısı yok, müze mağazalarında, DÖSİM denen kültür bakanlığına bağlı mağazalarda ve özel müzelerde çeşitli, çoğunlukla ufak indirimler alıyorsunuz.
Ek olarak, İş Bankası Maximum kart, Kültür Bakanlığı ile sözleşme gereği doğal müzekart.
Kredi kartınız İş bankası ise zaten müzekarta sahipsiniz.
Bu para çoğunlukla pek çok meşhur ören yerinin bir kerecik giriş ücretinden ucuz.
Pek çok müzenin girişinden de bu kartı edinebiliyorsunuz. Hatta bazılarında kimliğinizdeki foto otomatik olarak karta işleniyor.
Para hırsındaki iktidar bundan vazgeçebilir. Vakit varken almak lazım. (Ben her sene alıyorum)

9 Eylül 2018 Pazar

Maçinli Kızın Tesettürü


Maçinli Kızın Tesettürü
Garip bir çağda yaşıyoruz. Bir taraftan dinin aşırı derece dayatıldığı bir iktidarın egemenliğindeyiz. Bu iktidarın temel dayanağı da devletin otorite kaynaklarından çok, kendi fanatik taraftarlarıdır.
Arada bir bunlarla karşılaşıyorum, sanki kamera şakasılar.  Geçen gün bazı işlerim için hem bir miktar döviz almam, hem de telefonumun eskimiş bataryasını değiştirmem gerekti. Önce döviz bürosuna gittim. Yanımdaki şahıs elindeki metal eroları bozduracaktı. Üstelik o gün eronun kuru yaklaşık 7,2 küsurken,  metalleri 5’den alıyorlarmış.  Gişede de 4 buçuktan aldıklarını örendim. Benim alacağımı öğrenince, herkes satarken, sen alıyor musun dedi suçlarcasına. Ciddi ciddi elindeki üç beş kuruş dövizi satınca bir şeyler düzelecek sanıyordu.
Sonra telefonum yeni batarya almaya gittim, telefon aksesuarcısına. Telefonumu dört yıldan fazladır kullandığımdan bahsettim. Yanımdaki kişi de iki haftada bir telefon aldığını Iphone’unu da çekiçle kırdığından bahsetti. Cidden para ile aldığı telefonu kırarak protesto ettiğini falan düşünen insanlar var.
Buna karşın iktidarın elinden din silahı gidiyor. Tarikatlar her ne kadar güçlü de olsa, iktidarın altındaki din temeli zayıflıyor. Ateizm, deizm ve tengricilik (Şamanist Türk dini) internet üzerinden hızla yayılıyor.  Tüm çabalara karşın gençler imam hatipten kaçıyor. Haftada bir saatlik zorunlu din dersi, bizim nesli  inançlı ve dindar yapmıştı, şimdi çoğu okulda neredeyse haftada 8-10  saatlik dini dersler (siyer,kuran,temel dini bilgiler vs) şimdiki gençleri dinden soğutuyor.

İlgimi çeken;

İlgimi çeken diğer bir olgu da ortalıkta tesettürlü kadın sayısının ya da oranının azalması oldu. 15 Temmuzdan sonra bu azalma gayet de hissedilir oldu. Bana mı öyle geliyor diyordum, bir arkadaşla konuştum. Dediğine göre sık sık Ankara’nın Sincan ilçesine gidiyormuş. Daha önce o semtin yüzde doksanı tesettürlü iken, şimdilerde yarı yarıya olduğunu söyledi.
Peki, bu tesettürü çıkaranlar hep mi Fetöcüydü? Hele de son günlerde tesettürü çıkardığını sosyal medyada ilan eden kızlar, onlarda mı Fetöcü? Şu an sol ya da Atatürkçü bir iktidar olsa, olabilirdi. Oysa bu örgüt, genelde sinsi ve ikiyüzlü ve İslamcılık bu kadar güçlü iken böyle bir şeyi taraftarlarına emretmez. Ayrıca devletin bu örgüt üzerinde güçlü bir istihbaratı var, örgütün böyle bir emri olsa fark ederdik. Bilinen pek çok Fetöcüde tesettürünü çıkarmış değil.

Maçinli Kızın Tesettürü

Gerçekte ola, tesettürüne itibardan düşmesi. Yaz boyu ÖSYM’nin sınavlarında gözcülük yaptım ve geçen yıllara göre hem tesettürlü sayısı azalmış, hem de tesettürlülere davranış değişmişti. Mesela önceki yıllarda serbest olan o boncuklu, çuvaldıza benzeyen iri toplu iğneler yasaktı ve basit toplu iğne olmalı deniliyordu. Gözetmen olduğum son sınavda da aramadan sorumlu polis, tesettür üzerinden kadınların kulağına parmağını soktu.
Meğer bir önceki sınavda bluetooth kulaklıkla sınava girenler yakalanmış.
Öte yandan bu kadarcık şey, sivrisinek vızıltısı gibi bir şey. 28 Şubat döneminde daha kötüsü olmuştu. Okula veya devlet dairesine tesettürle girmek yasaktı, üniversitelerde meşhur ikna odaları kurulmuştu.
Oysa o yıllarda tesettürlü kadın sayısı-oranında artma bir yana patlama yapmıştı. İmam hatipler öğrencisizlikten kapanıyordu ama öğrenciler tesettürü açıp okula giriyor, çıkınca da kapatıyordu. Sonra tesettür üstü peruk modası başladı. Yani tesettür denen ilgi çok ama çok kötü günleri de gördü.
Bence bu günlerde ve önümüzdeki günlerde daha kötüsüne hazırlanıyor.
Geçenlerde şahit olduğum bir olay, bunun nedenini anlatıyor. Bulunduğum ortamda iki yakışıklı genç erkek, üç tane de güzel tesettürlü kız vardı. Lise çağlarında gençlerdi, kızlar gayet belli bir şekilde kanka (kan kardeş) ayağına oğlanlara asılıyor, oğlanlar da gayet belli şekilde anlamazdan geliyordu.

Bunun gibi manzaralara sık sık rast gelir oldum.

Yeni nesilde bizim neslin erkeklerindeki tesettürlü fantezisi yok.  Orta ve daha yaşlı muhafazakar, dindar, sağcı vs  kişiler yüzünden de tercih etmiyorlar.
Bu devirde herkesin çıktığı, sevgilisi, flörtü vs var ama kız tesettürlü olunca tüm öfke onlara kusuluyor. Oysa yeni nesil, tesettürlü ya da değil, hiçbir şeyde geride kalmak istemiyor. Geçenlerde bir şarkıcı, içkili bir plaj barında konser veriyormuş. Tesettürlü hayranları içeri girmek istemiş, alınmayınca da olay çıkmış, hatta şarkıcı da bu olayı protesto etmiş.
Kusura bakmayın da, insanların bikini ve şort ile alkol aldıkları yere de, tesettürla gelmesinler. Onlar sizin şerbetli, ejder sulu, somonlu mevlitlerinize, burada neden alkol ikramı yapılmıyor diye kavga çıkarıyor mu?
Bu her şeyden geri kalmama hevesleri, onları tasavvufçuların deyimi ile dehri (dünyacı) yapıyor.  Sonra dindar gazeteler ağlıyor:
Türbanı kazandık ama içindekini kaybettik deyip duruyorlar, oysa artık türbanı  da kaybetmeye başlıyorlar.
Bu her şeyi yaşama, her şeyden geri kalmama hevesleri, onların çekiciliğini kaybettiriyor, çünkü tesettüre, türbana verilen değerleri yok ediyor. Daha doğrusu erkeklerin var zannettiği değerleri yok ediyor.
Tesettürlü ya da türbanlı kadın, seksenli ve doksanlı yıllarda, dindardan da öte, erkeğe bağlı, namus timsali kadın olarak tanıtılmıştı. Hatta daha öte, erkeklerin kendilerini daha erkek hissettirecek, eski usul köle ruhlu kadındılar ya da öyle sanıyorduk.

Dindar olmayan erkekler için de tesettürlü kadın, bir gizem dünyasının kapısıydı.

Türbanlı kadınlar, her türlü dünyevi zevki tadarak, hem muhafazakâr erkekler gözünden düştükleri gibi, o gizemi de her şeyi göz önüne serdiler.
Aynı durum, imam hatipler için de geçerli. İmam hatipler de kendilerine verilen bu değerlerden uzak. Ha bire açıp durdukları kız imam hatipler de, ihtiyaç duyduğunuz itaatkâr, dindar kız ihtiyacını karşılayamayacak.
Yeni nesilde kızlar türbanlı, tesettürlü de olsa, kız imam hatipli de olsa, kocasını boşuyor, o eski köle ruhlu kadın yok. Kız imam hatipteki kızlarında çıktıkları var.
Bunu benim kadar bu çağın gençleri de biliyor ve onlar için imam hatip sadece bir sürü Arapça duanın ezberletildiği bir okul, tesettür ya da türban ise, sadece kadın giysilerinden biri. Türban, erkek egemen ideolojik anlamını kaybetti. Sadece seksenleri, doksanları yaşayanlar için halen anlamlı ve özellikle iki binden sonra doğanlar için bu anlam bitmiş durumda.
Tesettürün erkeklerin üzerindeki değeri düşünce, kadınların üzerindeki değeri de düşüyor. Ayrıca kadınlar da tesettüre verilen bu erkek egemen bakış açısından sıkıldığı gibi, bu ideolojik yüklemeden de sıkılmış durumda. Pek çok genç kız görüyorum, Atatürk resimli tişörtlü ve türbanlı ve anne türbanlı ve çocuğu Atatürk tişörtlü.
Bu araya, yazının başlığının nedenini açıklayayım. Aziz Nesin’in Maçinli Kız İçin Ev adlı kitabı, kadınlar uğruna acı çeken erkeklere dair hikâyeler içeren tematik bir kitaptır.  İşin doğrusu aynı şey kadınlar için de geçerli. Türbanı bu günlere taşıyanlar erkekler oldu. Kadınların ilgisi de, erkeklerin verdiği bu değerler yüzünden oldu. Bu değerler düşünce, türbanda gözden düştü.
Bence kadınları artık rahat bırakalım, ne giyeceklerine kendileri karar versinler.

8 Eylül 2018 Cumartesi

AZINLIK SUÇLARI-KOKU VE AZINLIK ATEİZMİ


Azınlık suçları 5, Koku: Bu koku konusu sadece Hitler değil, öncesi ve sonrasındaki pek çok faşizan yazıda, sevmedikleri milletlerin farklı koktuklarını, onları bu şekilde fark ettiklerinden bahsederler.          Bu koku konusu Ömer Seyfettin'in nekrofili (ölüseviciliği) konulu hikayesi Beyaz Lale'de de geçer. Sapık Bulgar subayı, diri diri yaktığı milletlerin (Balkanlarda her millet birbirine düşmandır. Sırp, Romen, Arnavut, Yunan vs, her milletten adam yakmıştır subayımız. Hatta asi Bulgarları bile. Balkanlaşma böyle bir şeydir. ) hepsinin ayrı koktuğunu hisseder.
        Bu koku ile ilgili üç teorim var. 
        Birincisi faşistler, tıpkı köpekler gibi korkunun kokusunu alıyorlar. Çünkü birilerini korkuttukları anlarında nedense bu duyguya kapılıyorlar.
              İkincisi de bu koku, kendi nefretlerinin kokusu.Üniversitede ve ilk öğretmenlik yıllarında sanki ben de bu kokuyu alıyordum.
             Üçüncü teorim, bazı olumsuz duyguları kendimizde koku olarak duymamız. Bazen bu kokuyu hissettiğim kişiler, faşist olmak bir yana, sağcı bile olmayabiliyordu.

Azınlık Suçları 6, Azınlık Ateizmi: Hitler, özgür düşünceli (ki o yıllarda Ateist Yahudilere böyle denilyordu anlaşılan) Yahudiler ile dindarlar arasında hedefleri arasında fark yok diyor.
      Bu konuda kısmen haklı. Azınlık olmak, sadece dini bir konu olmak değildir. nazım Hikmet'de bir komünist olarak bir mevlitten haz ve heyecan duyduğunu anlatmıştır, çünkü o sırada Rusya ve Romanya'dadır. Türkiye'de olsa belki de hiç hoşlanmayacaktır. Rusya'da ise bir azınlık psikolojisi içindedir.
        Özellikle din adına ötekileşmişseniz ya da aynı dinden olsanız, hatta aynı mezhepten bile olsanız dışlanmaya engel olunmuyorsa (Amerika'da zenciler, Türkiye'de Kürtler gibi), metafizik duygular zayıflıyor insanda. Bunu bizzat kendimden biliyorum.
       Öbür taraftan bu metafizik duygulardaki zayıflama, kendi topluluğun arasındaki bağın zayıflamasına değil, güçlenmesine sebep olur. Özellikle çatışma dönemlerinde bu daha güçlü olur.
        Bununla ilgili bir fıkra vardır. Kuzey İrlanda'da ve İrlanda'nın geri kalanında birisi ateist (tanrı tanımaz) olduğunu söylediğinde, ona bu sefer başka bir soru sorulurmuş.
        -Peki Katolik Ateist misin, Protestan Ateist mi? Ben de yıllar önce bir arkadaşımı Sünni Ateist diye tarif etmiştim.
         Din, bir tarafı ile de kimlik işidir. İlk siyonist yerleşimcilerin çoğu (Yalaşık altmış aile, yani beş yüz kişiden az. Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı kitabında, Arapları çöle süren Siyonistlerin kaç kişi olduğunu bilseniz, paranın gücünü görürdünüz diye yazar) sosyalisttir ve kibutz denen İsrail çiftlikleri, sosyalist ekonomiye göre modellenmiştir.
           Kaldı ki pek çok haham ve koyu dindar Yahudi,  henüz mehdinin gelmediği gerekçesi ile İsrail'in kuruluşuna ve İsrail'e göçe karşıydı. Bazıları halen öyledir.
        Din, sadece inanç değil, aynı zamanda bir kimliktir. Bu sadece Yahudilik, Ezidilik gibi soy kökenli dinler için değildir. İnsanlar kendilerini sevdikleri gibi, kendi ailesini ve köklerini de sever.

7 Eylül 2018 Cuma


KAMAŞMA VE KARANLIK

                1981 Nobel Edebiyat ödüllü yazar Elias Caneeti’nin Almanca adı Die Blendung, yani Kamaşma adlı roman, Türkçeye körleşme adı ile yayımlanmıştır. İşin doğrusu her iki isim de romanın içeriğine uygundur. Roman, kamaşmanın nasıl insanı körleştirdiğini anlatır.
                Romanın başkarakteri, Avrupa’nın büyük şehirlerinden birinde mütevazı ve münzevi bir yaşamı tercih etmiş bir mirasyedidir. Toplumu hor görmektedir, para kazanma çabalarını ve para kavramını, siyasi mücadeleleri hor görmektedir. Kendisi doğu dilleri ve edebiyatı eğitimi almış, doktora bile yapmış, Hintçe, Çince gibi dilleri çok iyi bilip, bu dillerin edebiyatı konusunda uzmandır. Kibrinden dolayı üniversitelerin hocalık tekliflerini ret etmekte, sadece konu ile ilgili sempozyumlara bildiriler göndermektedir. Bildirileri de kendi sunmamakta, son dakikada bir bahane uydurup,  birilerine okutmaktadır.
                Bu başkarakter, aslında ülkesinde kimsenin zerre kadar umurunda olmayan konulardaki uzmanlığı yüzünden çevresini görmemekte, kibri ve kitapları ile tek başına yaşamaktadır. Kitaplarda hep doğu edebiyatı üzerinedir.
                Kitabın baş kısmı uzun uzun karakter tanıtımına ayrılmıştır. Sonra karakter, hizmetçisi ile evlenmeye karar verir ve tüm yaşayacakları da gerçeği anlamasını sağlamaz. Kendisinin parıltısından kamaşmıştır.
                Kitap, düşünen insan için gayet ağır felsefi mesajlar taşır. Pek çok şeyi görmememizin sebebi kamaşmadır. Bazı şeyleri görmek için, parlaklığı azaltmak, ışığı kısmak gerekir. Bazı şeyler hakkındaki gerçek, yaldız döküldüğü zaman görülür. Güneşi değil ama güneş tutulmasını görmek için kararmış cam kullanmalıdır.
                Ve pek çok yalan bağırıla, çağırıla söylenir.
                Solcu örgütlerdeki işbirlikçiler genelde Kürt ve Alevidir. Çoğu kez de en fazla Sosyalistliğini kabartan çıkartan kişidir.  Vatanseverleriği  bağıra çağıra ilan edenler, vatan hainidir.  Münafıklar, en dindar görünmeye özen gösterir.
                Pek çok mesaj da, bir şeyler anlatılmayarak verilir.
                Bir ara gençlerde bir İllimunati  komploları üretme modası vardı. Her üçgende ve gözde illiminati simgesi ararlardı. Bir de özellikle Disney çizgi filmleri ve pek çok filmin gerisindeki çıplak kadın ya da erkeklik organını gibi şekillerde subliminal mesaj arıyordu. Gerçek subliminal mesajlar, metinde olmayan, anlatılmayan şeylerdir.
                Mesela herkesin bildiği ve ülkemizde Red Kit diye bilinen çizgi romanı-filmini ele alalım. Bu çizgi roman güya demokrattır. Kızılderililer başta olmak üzere Amerika’yı oluşturan her milletten birileri vardır ve hepsi de özünde iyidir, ama dikkat edin!
       Red Kit çizgi romanında zenci kahraman yoktur. Zenciler sadece garson ya da benzeri bir işte, konuşmadan, kıvırcık siyah saçları, kocaman siyah gözleri ile botokslu sosyete dilberleri gibi aptal aptal bakarlar. Red Kit’e göre vahşi batı tarihinde siyahiler yoktur. Çünkü bu çizgi roman Belçika yapımıdır ve hümanist Red Kit,  Belçika yapımıdır.  Belçika yapımı diğer çizgi romanlara bakalım. Tenten’de, Tenten Kongo’da düpedüz Afrikalılara hakaret eder. Şirinler diye dilimize çevrilen Sumurf çizgi romanının bir bölümünde de mavi insanlar, siyaha dönüşür ve aptallaşır. Seksenlerde bu yüzden yasaklanınca, bu siyahlık, mora dönüşür. Red Kit’in özellikle Kızılderililere karşı demokrat tavrı, zencilere karşı düşmanlığını saklamanın yoludur.
                Şimdi bu anlattıklarım karşısında bazı gerçekleri bir daha okuyalım. Ben 2012’de, çözüm sürecinin en ateşli günlerinde bile, AKP’nin güneydoğuyu ateşlere atacağını, ortalığın gene kan gölüne döneceğini biliyordum. O zamanlar CHMHP diyorlardı. Şimdi de CHDPKK diyorlar. HDP lideri Demirtaş şu anda hapiste, İç İşleri bakanı telefonda HDP’lileri tehdit etti.
                İşte ben de tam bu günlerde, yakın bir gelecekte gene çözüm süreci ve ya benzer bir süreç olabileceğini söylüyorum çünkü görüyorum. İç İşleri bakanı Süleyman Soylu’nun meşhur HDP ve CHP’liler şehit cenazelerine gelmesin sözündeki gizli anlam şudur:
                Yakında pek çok şehit cenazesi gelecek manası var bu sözde. Ayrıca daha derin bir mana da, olası bir yeni çözüm meselesi için HDP’ye karşı öfkenin bir kısmını da CHP’ye yükleyelim anlamı vardır. Böylece ilerde HDP ile barışmaya zemin sağlama çabasıdır.
                Yakında olacaklara da bu gözle bakmak, gerçekleri cilaların kazınması ile görüleceğini bilmemiz gerekir. Ne Temel Karamollaoğlu, ne Meral Akşener, mevcut düzene tam muhaliftir. Radikal sol örgütler ve sözüm ona sosyalist-komünist örgütler de sistemin çok sağlam bir parçasıdır.
                Sol partiler ne zaman yükselmeye başlasa, bu çok solcu, en solcu partiler hemen CHP ( seksenlerde SHP)’yi az solcu bulur, bu gruplar nedense sağcılardan çok, az solcu bulduklarını eleştirir. Şimdilerde de buna CHP’yi az Atatürkçü bulanlar eklendi.
                Bu çok solcuların ve çok Atatürkçülerin ise ne yaparak böyle çok olup, birilerini az bulmayı hak ettikleri ise şüphelidir.
                Doksanlı yıllarda bayağı bir etkin olan Özgürlük ve Demokrasi partisi (ÖDP), Ufuk Uras’ı meclise taşıdıktan sonra, önce kendi iç kavgaları ile zayıfladı. ÖDP’liler meclis dışında A.B.D başkanı Obama’yı alkışlarken, tek aday olarak, bütün delegelerin oyları ile seçilen parti başkanı Profesör Ufuk Uras, elleri patlatırcasına Ufuk Uras’ı alkışlamakla meşguldü.
                ÖDP’nin iki önemli yan ürünü oldu. Birincisi Leman dergisi ve yayın grubudur. Dergicilerin aynı zamanda kafe işletmesi geleneğini başlattı. Öküz dergisi ise şimdilerin Kafa, Ot, Kafka okur ve benzeri dergilerin atasıdır.
                Dergi, doksanların ortasında muhteşem bir muhalefet yaptı.  Cinsel faşizme hayır kampanyası ile LGBT haklarını ve kadına karşı şiddete ciddi anlamda kampanyalar başlattı. Okur mektupları köşesi küçük çaplı bir sosyal medya işlevi görmekteydi.  Tansu Çiller’in meşhur gaflarından biri olan Taocu muhalefet sözlerinden sonra meşhur bir Taocu muhalefet kapağı yapmıştı. Muhafazakâr dünyaya karşı bir tavırdı.  Gene doksanların en ünlü kitlesel muhalefet eylemi, sürekli aydınlık için bir dakika karanlık eylemi, Beyoğlu Leman kafede başlamıştı.
                İki binlere doğru dergi yavaş yavaş muhalifliğinin dozunu azalttı. Bu dergi ve kafeden çıkan süper yıldız  Cem Yılmaz ise asla politik mizah yapmadı ve apolitik mizahın öncüsü oldu. Bu apolitik mizah, Recep İvedik seviyesine kadar indi. Ben düzenli Leman almayı en son Leman Mobil diye bir dergiyi Turkcell bayinde gördükten birkaç hafta sonra bıraktım, gezi olaylarına kadar almadım. Leman’da gezi dönemine kadar muhalif olma özelliğini bıraktı. 2002 seçimlerine az kalmıştı.
                Geçmişe baktığımızda Leman, sosyal demokratlara hakaret eden ve onlara dergi satan bir kurum oldu. Çok solculuğun da böyle bir garabeti vardır. Sosyal demokratların ve Atatürkçülerin sırtından geçinir, sosyal demokratları az solcu, Atatürkçüleri de devletçi, faşist, küçük burjuva devrimcisi falan görürler.
                ÖDP’den kalan diğer bir eser de,  benim de üyesi olduğum (ayrılmayı da hiç düşünmediğim) KESK oldu. İlk ciddi memur sendikası olan bu kurum da, ÖDP’nin kendini yıkma sürecinde HDP’ye devredildi. HDP’lilerde memur haklarını korumak yerine,  Kürtçülük yaparak sendikayı önce böldü, sonra zayıflattı.  Eğitim İş ise, MHP’yi bile aşan bir faşizmle yola çıktı. FETÖ’cü olduklarını iyi bildiğim müdürüm ve birkaç avanesi beni Eğitim İşe üye olmam için zorlayınca vazgeçmiştim. Şimdilerde de HDP, KESK’in yönetimini yavaş yavaş Emek partisine devrediyor.
                Buna bir de az Atatürkçüler eklendi. Kökenlerine baksan Atsızcılar. Hüseyin Nihal Atsız, Dalkavuklar gecesi adlı kitabında düpepüz Atatürk ile alay ederken, bunlar hem Atsızcı, hem Atatürkçü olma derdindedir. Bunlardan en ünlüsü emekli bir generaldir, şu günlerde kitap yazmakla meşgul. Zamanında televizyon kanallarını gezdi ve terörü bitireceğim dedi. Nasıl bitireceğini söylemedi. Ekonomi ile ilgili fikriyatı ise sıfır. Bütün övündüğü, Şırnak komando tugayındaki iki yıllık tugay komutanlığı, öncesinde Güneydoğu’ya turist olarak bile gitmemiş. Sorsan o da kimseyi beğenmiyor.
                Geriye ne kalıyor, bir tek kendimiz, bir avuç Atatürkçü. CHP dersen foyası 24 haziranda döküldü bence. İşte kamaşmamın ardındaki gerçek budur. Bu bir avuç yapar devrimi. 1917 ekiminde Bolşevik partisi, yüz milyonluk Rusya’da 16 bin 3 yüz kişiydi. (Lenin’in kendi ifadesi) 1959’da Fidel, Raul ve Che dâhil 83 (seksen üç ) kişi devrim yaptı. O zamanlarda başkent Havana’nın bile 1 milyonun üzerinde nüfusu vardı. 1979’da Sandilistler üç yüz kişi ile Nikaragua’da devrim yaptı.
                Başlangıcımız bu, 1919 yılında da durum farklı değildi. Buradan başlayacağız ve bu sönük halimizle parlak günler için çalışacağız.