29 Ekim 2023 Pazar

Türk Gençliğinin Ataya Cevabı

 


Ey Büyük Ata,

Varlığımızın en kutsal temeli olan, Türk İstiklâl ve Cumhuriyetinin sonsuz bekçisiyiz. Bu karar, değişmez irademizin ilk ve son anlatımıdır. İstikbâlde, hiçbir kuvvet bizi yolumuzdan döndürmeyecektir. Bizler, bütün hızımızı senden, ulusal tarihimizden ve ruhumuzdaki sönmez inanç ateşinden alıyoruz. Senin kurduğun güçlü temeller üzerinde attığımız her adım sağlam, yaptığımız her atılım bilinçlidir. En kıymetli emanetimiz olan, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti, varlığımızın esası olarak, eğilmez başların, bükülmez kolların, yenilmez Türk evlatlarının elinde sonsuza dek yaşayacak ve nesillerden nesillere devredilecektir. İstiklâl ve Cumhuriyetimize kastedecek düşmanlar, en modern silahlarla donanmış olarak, en kuvvetli ordularla üzerimize saldırsalar dahi, ulusal birliğimizi ve yenilmez Türk gücünün zerresini bile sarsamayacaktır. Çünkü, bu aziz vatanın toprakları üzerinde yetişen azimli ve inançlı Türk gençliği, dökülen temiz kanların ve Cumhuriyet devrimlerimizin aydın ürünleridir. Vatanın ve milletin selameti için her zorluğa iman dolu göğsümüzü germek, gerçek amacımızı olacaktır.

Ey Türk'ün büyük Ata'sı !

İstiklâl ve Cumhuriyetimizi korumak gerektiği zaman, içinde bulunacağımız durumlar ve şartlar ne olursa olsun, kudret ve cesaretimizi damarlarımızdaki asil kandan alarak, bütün engelleri aşıp her güçlüğü yenmek azmindeyiz.

Türk gençliği olarak özgürlüğün, bağımsızlığın, egemenliğin, cumhuriyet ve devrimlerin yılmaz bekçileriyiz. Her zaman, her yerde ve her durumda Atatürk ilkelerinden ayrılmayacağımıza, çağdaş uygarlığa geçmek için bütün zorlukları yeneceğimize, namus ve şeref sözü verir, kendimizi büyük Türk ulusuna adarız.

 

Türk Gençliği

NUTUK 19. BÖLÜM) (GENÇLİĞE HİTABE)

 


Muhterem Efendiler, sizi günlerce işgal eden, uzun ve teferruatlı beyânâtım, en nihayet mazi olmuş bir devrin hikâyesidir. Bunda, milletim için ve müstakbel evlâdlarımız için dikkat ve teyakkuzu davet edebilecek bazı noktalar tebârüz ettirebilmiş isem, kendimi bahtiyar addedeceğim.

Efendiler, bu beyânâtımla, millî hayatı hitam bulmuş farzedilen büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına müstenid, millî ve asri bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım.

Bugün vâsıl olduğumuz netice, asırlardan beri çekilen millî musîbetlerin intibâhı ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebed muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbâlinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbâlde dahi seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezâhür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bi'l-fiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahîm olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbâlinin evlâdı! İşte, bu ahvâl ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!

28 Ekim 2023 Cumartesi

TARİHTE SOKRATES MESELESİ (FİLMLER-DİZİLER VS)

 


Sokrates, antik çağda yaşamış Yunan filozoflarının en önemlisi olmakla beraber, ardından hiç kitap bırakmamıştır. Bu yüzden de Sokrates'in görüşleri, başkalarının Sokrates üzeriene görüşlerinden alınmıştır. Platon diyaloglarında hep Sokrates'i konuşturur. Platon'un, dört ayrı Sokratesçi okulun (Megara, Kinikler, Elis-Eletria ve Kirene okulları), Sokrates'ten Anılar diye kitap yazan Ksenephon'un, Eşekarıları ve başka bir kaç komedi oyununda Sokrates'le alay eden Aristophanes'in farklı farklı Sokratesleri vardır. Bu sebeple bir kişi yada konuyu başkaları üzerinden anlamaya, Sokrates sorunu diyoruz. Dinde Sokrates sorunu üzerine bir yazı yazmıştım. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/06/dinde-sokrates-meselesi.html)

Tarihte Sokrates sorunu da, tarih konulu filmler, diziler falandır. Buna bazı ucuz, basit romanları  ve tiyatro oyunlarını da eklemeliyiz. Tarih bilgisi özellikle milliyetçi ideoloji kurmak için de kullanılır. Sonuçta tarih pek çok güzel hikaye barındırır. Bazılarının değeri ise sinema sanatı ile anlaşılır. Mobiydick, bunun en iyi örneğidir. Gerçek bir hikayeden yola çıkarılarak yazılan rman, yazarı Herman Meville'ın edebiyat dünyasından dışlanmasına sebep olmuştur. Sebebi de beyaz adamın bir hayvana yenilmesi, yani ırkçılık olmuştur. Kitabın yayımından sonra yeni icat edilen sinemanın yapımcıları, romaın güzel film olacağını fark edip, romanı tekrar ünlü etmişlerdir. İşin doğrusu sinema, edebiyatı da her zaman doğru yansıtmaz çünkü onun için önemli olan görselliktir. Sanat türlerinin birbirlerine dönüşümleri zordur. Mesela Grup Yorum'un meşhur Haziran'da Ölmek Zor şarkısının orijinali ona Hasan Hüseyin Korkmazgil şiiri, bayağı bir kırpılmıştır. Şiir, ikinci darbe teşebbüsü de başarısızlığa uğrayınca idam edilen Albay Talat Aydemir ve yine idam edilen kayınbiraderi Fethi Gürcan'a ağıttır ve orijinal şiirde adları geçer.

Tarih ise ne romanlardan, ne dizilerden, ne de sinema filmlerinden öğrenilir. Çünkü sanatın gerçekliği ile tarihin gerçekliği ayrıdır. Bunun yüzlerce, binlerce örneği vardır. En basitinden, Vikinglerin meşhur boynuzlu kaskları, Alman operacılarının icadıdır. Glatyatör döğüşlerindeki meşhur öldür işareti ilk önce 17. yüz yılda bir duvar halısında görülmüş, sonra da sinema sektörü meşhur etmiştir.  Kovboy filmlerindeki, kovboy şapkaları bile, vahşi batının son dönemlerinde ortaya çıkmıştı ve aslında melon şapkalar daha yaygındı. Aslında beyazlar, kızılderililerin kafa derisini yüzüyordu. Yeşilçam filmlerindeki Bizans keilmesi, orta çağ Alman imparatorluğunun icadıydı. Kendi devletlerine Kutsal Roma İmparatorluğu demişlerdi. (Fransızlar, ne kutsal, ne de Roma olan Alman imparatorluğu diye alay ederler.) Kendilerini Roma imparatorluğunun mirasçısı görüyorlardı. Bu yüzden Doğu Roma imparatorluğuna, İstanbul'un, Konstatintin'in fethinden önceki adı olan Bizantion'dan Bizans kelimesi ile andılar. Bu kelime, cumhuriyet ile beraber yaygınlaştı.

Aslında tarih bilimi kendi kaynaklarına bile pek o kadar güvenmez. Mesela bugünün pek çok tarihçisine göre Marco Polo, o meşhur seyahatini hiç yapmamış olabilir. Kendisi Seylan (Bu günkü Sri Lanka) adasının değerli ve yarı değerli taş madenlerini yada Çin seddini çok iyi anlatırken, Çin seddinden hiç bahsetmez. Selçuklu yada Moğol devletlerinin kayıtlarında Marco Polo ve ailesine ait kayır yoktur. Oysa kendisi saraylarda ağırlandığını iddia eder. Eyliya Çelebi'de, filden hamile kalan kız gibi ipe sapa gelmez şeyler anlatır. Fatih Sultan Mehmet'in, istediği camiyi, deprem riski gerekçesiyle daha küçük yapan mimarı cezalandırdığı, mimar kadıya başvurunca da tazminat ödediğini yazar. Oysa bu camiyi küçük yapma olayı, Venedik elçilerinin yazışmalarında da vardır. Mimarın, deprem riski gerekçesi ile suçlandığı doğrudur ama öyle kadıya itiraz yoktur, hapishanede dövülerek öldürülmüştür. Hazarfen Ahmet Çelebi ile ilgili bilgiyi de sadece Evliya Çelebi yazdığı için güvenilmezdir. Zira koskoca bir devletin başkenti olan, en kötü durumunda bile üç yüz bin kişinin yaşadığı, tüccarlar ve diplomatlarla dolu bir şehirde, Gal'ıata Kulesiden, Üsküdar'a kadar uçuş, dünya çapında sansasyon yaratmalıdır. Boğazı uçarak geçmek, modern planörler (yelken kanat) için bile çok zordur. Gene de Evliya Çelebi tarihçiler için ciddi bir kaynaktır. Pek çok kayıp yapının izini, onun eserlerinden bulunmuştur.

Bir bilim olarak tarih, tarihçilere ve kendi bilgilerine de o kadar inanmaz. Heredot, Kartacalıların , Sicilya'daki Sirakuza şehrini ve Sicilya'nın doğusunu işgal edememesini, Yunanlıların kahramanlığına bağlar. Oysa ölen askerlerin kemiklerine DNA analizi yapıldığında, Yunanlıların, paralı Numidya (bu günkü Cezayir kıyıları) askerleri olduğu ortaya çıktı. Kedilerin anavatanı yıllarca Mısır olarak bilindi. Kedilerin DNA'ları incelerince, Türkiye olduğu anlaşıldı.  Tarih bilimi de, diğer bilimler gibi (fizik, kimya, sosyoloji vesaire) her gerçeği tartışmaya açıktır.

Film, dizi, tiyatro, edebiyat ve diğer sanat alanlarında ise tarih sadece bir ilham kaynağıdır. Pek çok kere, gerçeklikten uzan propaganda aracıdır. Onlarca kovboy film, Kızılderili soykırımının yeni nesillere kahramanlık olarak anlatılmasının aracıdır. Amerika, Vietnam savaşını da (bir kaç günah çıkarma filmi hariç) benzer amaçlarla kullanmıştır. Amerikan filmleri, bu propagandanın dünyaya da böyle yayılmasını sağlamış, dünya kamuoyu, Vietnam savaşının, Vietnamlıları ulusal kurtuluş savaşı olduğunu görmeyip, savaşı komünist-kapitalist ideoloji savaşı olarak görmesine sebep olmuştur. Nazi işgali sırasında Alman ordusu, Fransa'da o kadar rahat etmiştir ki, bombalanmamak için pek çok üretimi Fransa'da yapmaya başlamıştır. Normandiya çıkarmasından sonra De Gaule 'ün radyo konuşmasına kadar Fransa'da direniş, bir avuç Komünist'in toz koparmasından ibaretti. Asıl direniş doğudaydı. Alman ordularının % 90'ı doğu, yani Sovyet cephesindeydi. Çöl tilkisi Romel bile, Hitler söz verdiği yeni üretim tankları doğu cephesine göndermek zorunda kaldığı için çekilmek zorunda kalmıştı. Doğu cephesi, Fransa cephesi kadar film yapılmadığı için, o kadar çok bilimiyor.

Türk yapımı film ve diziler de farklı değildir. Yeşilçam'ın filmlerindeki Osmanlı tiplemeleri tamamen sahtedir ama düşündüğünüz kadar amatörce değildir. İnce bir propaganda ve yapay bir kahramanlık olgusu işlenir. En belirgin olarak, çizgi roman kökenli filmlerde,  görürüz. Hem çizgi romanlar, hem de filmler abartılı bir yiğitlik ve milliyetçilik üzerine kuruludur. Basit hamaset yüklü, diplomasi içermeyen savaş filmleridir. Türkler sayıca az olarak düşmanı (Düşman tercihen Kahpe Bizans'tır) yener, düşman sadece hile ile üstün olur. Tekfur (Bizanslı derebeyleri) kızları, Türk akıncılarına bir bakışta aşık olur ve 'de yatağına alır. (Zina erkeklere suç değildi, şu anda bile çoğu Müslüman ülkede tecavüz bile erkekler için, pratikte suç değildir. İslam tarihi boyunca recm ile ölen erkek yok denecek kadar azdır. Bellerine kadar gömüldükleri için kendilerini kurtarıp, kaçarlar. Kadınlar göğüslerine kadar gömülür ve kaçamazlar.) Filmin sonunca tekfur, surlardan atlaya atlaya kaçar ama sonunda yakalanır. Filmlerde karakterler bol bol Türklükle övünür. Oysa tarihe bakarsanız hem Selçuklu, hem Osmanlı, Türklerden nefret ederdi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/baban-bile-olsa-turku-oldur-hafz-hamdi.html) Selçuklu sultanları, Keykubad, Keyhüsrev gibi antik İran devlet adamlarının adını alıyor, kendisine isyan eden yörüklere Biidrak Türkler diyordu. Tarkan'a konu olan Avrupa Hunları ise muhtemelen Türk kelimesinin anlamını bile bilmiyordu. Yüzden fazla kabileye önderlik ediyorlardı ve Atilla ölünce, süte daldırılmış kurabiye gibi dağıldılar. Atilla'nın ölümünün ardınan on beş sene geçmeden, oğlu Dengizik'in kesik kafası Konstaninopolis'in (şimdiki İstanbul) sokaklarında dolaştırıldı ve bu günkü Sultan Ahmet meydanında sergilendi. Avrupa Hunları, kuzey kavimlerinin (Kelt-İskandinav-Alman) tanrılarına, özellikle de Odin'e tapıyorlardı. 

Yeşilçam'ın tarih filmleri, hele de bu günün izleyicilerine çok amatör gelir. Oyunculuklar çoğu kez, müsamere kıvamından da kötüdür, tarihsel kronolojiye uymaz, dekorlar, kostümler berbattır, kollardaki saatler, modern aksesuarlar, park edilmiş arabalar gözükür. Pek çoğu da Rumeli Hisarında çekilmiştir. Filmin adın Kanije kalesidir ama arkadan kocaman Rus tankeri geçer. Bu filmlerde profesyonel olan tek şey, faşist propagandadır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/10/cuneyt-arkinin-veremedigi-hesap.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/10/cuneyt-arkin-kimdir.html) Filmler, tek bir şeyi amaçlar, seyircinin şoven hislerini, daha doğrusu faşizan üstünlük duygusunu arttırmak.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/09/fasizan-ustunluk-duygusu.html)

Son dönem tarihi diziler de bu amaçla yapılmaktadır. Belki Yeşilçam amatörlüğü, daha doğrusu vasat altı sinemacılığından, oyunculuğundan, az bir şey daha iyi. Tarihsel olayların kronolojisine biraz daha dikkat ediliyor, kostümler falan daha iyi. Lakin bir film yada dizi, tarih ktabı değildir. Bunlar bir tarih belgeseli olarak da çekilmemiştir. Amaçları reklam, propaganda ve reyting (izlenme ve satış)'dir. Mesela seyirci harem hayatı ile ilgilenmeye başladığında, savaşlardan çok, harem kadınlarının çekişmeleri konu edinilir. Kıyafetler, özellikle kadın kıyafetleri, dönem kıyafetinden çok, sponsor firmaların abiye-kına gecelik elbisleridir. Altın takılar da tamamen kuyumculuk firmalarının patentli tasarımlarıdır. Hatta ben bir dizideki türban, neden enseden bağlanmış diye merak ederken öğrendim ki, amaç küpeleri göstermekmiş. Son günlerde de türbanlılar arasında bu tarz da, bu yüzden moda olmuş.  Son dönem dizilerinde en absürt olgu, savaş sahnelerinde koca padişahların-meliklerin, ellerinde kılıçla, düşmanla birebir savaşmaları. on binlerce, yüz binlerce askeri yöneten koca sultanlar, o kadar yönetim işlerinin arasında bir de hoplamalı, takla atlamalı döğüş mi yapıyorlardı, maksat seyirci eğlensin. 

Diğer yandan bir propaganda da söz konusu. Mesela son dönem hiç bir Osmanlı kadınının fotoğraflarında türban-baş örtüsü görmeyiz  O dönemde Abdülhamit ve diğer padişahlara yakın olanlar, onun alkole, hele de konyağa düşkünlüğünden bol bol bahsetmekte. Daha ilginci ülkemizde Türkçe çevirisi ve baskısı 1991'de yapılan Arabesk adlı anı roman çok ilginç. Misbah Haydar'ın babası Ali Haydar, Mekke Şerifi Hasan Hüseyin'in kardeşi. Annesi ise bir İngiliz kadını. Ali Haydar ve ailesi, rehin olarak İstanbul'da yaşıyor. Buna rağmen Hasan Hüseyin, isyan ediyor. Sonuçta Osmanlı, peygamber soyuna ne yapabilirdi ki. (Araplar peygamberin öz torunlarını katledebilme haklarına sahipti.) Bu kitap için ayrı bir yazı yazmak istiyorum. (Sırası ne zaman gelir, bilmiyorum) Şerif'in ailesi, İstanbul'da bir köşkte, Osmanlı devletinden aldığı gelirle, lüks içinde yaşıyor, Osmanlı ailesini hor görüyor. Tabi bu hor görme, kendi aralarında. Şerif ailesi, diğer Arapları da  hor görüyor. Aile içinde Arapça konuşmuyor, Mekke'ye dönmeyi bekliyor. Çünkü has Arapça, Hicaz Arapçası. Ancak kitap yazıldığında daha dönmemişler. O da cumhuriyet ilanı ile maaşları kesildiği için İstanbul'dan ayrılıp, Beyrut'a geldiklerinde, aşçılardan ve hizmetçilerden öğreniyor.Babasının deyimiyle mutfak Arapçası. Misbah'ın annesi bir ajan ve kızını da aja olarak yetiştirmiş. Kitaptan öğreniyoruz ki Misbah'ın annesi (kitabı yıllar önce okumuştum, unuttum), Arap aristokrasisine giren ne ilk ne son İngiliz gelin. Aslında neredeyse 17. yüz yıla uzanan bir Arap-İngiliz ilişkileri var. Yani Thomas Lawrence geldi, hemencecik tüm Arapları kandırdı diye bir durum yok. Çok uzun yıllara dayanan köklü ilişkiler var.

Yirmi beş yıldır öğretmenliğimde gördüğüm şu ki, pek çok erkek öğrencinin tarih sevgisi, aslında masal sevgisi. Oysa Tarih, tıpkı fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji, mantık ve diğer pek çok bilim dalı gibi, ciddi bir bilim dalı. Öğrenmek için, bilimsel metodlarla yazılmış tarih kitaplarına ve bizzat o devrin tanıklarına-belgelerine bakmak gerek. Propaganda ve masal dolu film, diz, roman, tiğaytro ve benzeri sanat ürünlerine değil.

27 Ekim 2023 Cuma

Michael Josephson-Önemli Olan Nedir?

 


Hazır olun ya da olmayın, bir gün sona geleceksiniz.

O gün geldiğinde zenginliğiniz, hıncınız kininiz, öfkeleriniz, hayal kırıklarınız, umutlarınız, tutkularınız. planlarınız ve yapmak istediklerinizin hiçbir önemi kalmayacak !

Öyleyse önemli olan nedir?

Yaşadığımız günlerin değeri neyle ölçülür.

Önemli olan, ne aldığınız değil, ne verdiğinizdir.

Önemli olan, öğrendikleriniz değil, öğrettiklerinizdir.

Önemli olan, doğruluk, dürüstlük, merhamet, fedakarlık ve cesaretle atmış olduğumuz her adımla, başka yaşamları zenginleştirmiş olmanızdır.

Önemli olan, yetenekleriniz değil, karakterinizdir.

Önemli olan, diğer insanları yüreklendiren, onların sizi takip etmesini sağlayan örnek bir insan olmaktır.

Önemli olan kaç kişi tanıdığınız değil, siz gittiğinizde ebedi bir yoksunluk hissedecek olan insanların sayısıdır.

Önemli olan, hatıralarınız değil, sizi sevenlerin kalbinde yaşayacak olan hatıralarınızdır.

Önemli olan, ne kadar uzun süre hatırlanacağınız değil, kimler tarafından ne şekilde hatırlanacağınızdır.

Önemli bir hayat yaşamak rastlantıyla olmaz.

Önemli olan, koşullar değil, seçimlerinizdir.

Önemli bir hayat yaşamayı seçin.

Michael Josephson


20 Ekim 2023 Cuma

İlhan Dilek-Hiçbir zaman anlamadı insanoğlu

 


"Hiçbir zaman anlamadı insanoğlu

Dünya birine kalacak olsaydı Süleyman’a kalırdı Ölüm satın alınsaydı Nemrut tutar alırdı Çıkmadık canlara derman bulurdu Lokman Hekim ölmedi mi? Bu yüzden hiç korkmadık biz Umudumuz hep Allah’tandı. Derdimize yüksel dedik, istediğin kadar yüksel! Nasıl olsa geçmeyecek misin? Öyle oldu, olacak. Bu dünya iyiyle kötünün arasında bir yerde Ama günü geldiğinde iyilerden taraf olacak." | İlhan Dilek

19 Ekim 2023 Perşembe

BOSNA SAVAŞI VE ERZURUM KONGRESİ



 İsrail-Filistin savaşı yeniden başlamışken, unutulan doksanlara dönmek ve Bosna savaşını tekrar hatırlamak gerektiğine karar verip, o yılları hatırlayan ve artık kendisine yaşlı denilecek biri olarak bazı şeyleri yazmaya karar verdim.

En baştan söyleyeyim bu mütevazi blogun vikipedia veya benzeri bir site değil. Ben de unuttuğum şeyleri hatırlamaya, oraya bakıyorum.Vikipedi veya internetin her hangi bir yerinde bulamayacağınız bir şey anlatmayacaksam, hiç yazmamayı tercih ediyorum. İnternette büyük ve merkezi siteler, bazı şeylerden hiç bahsetmiyor. Bazı şeyleri de anlatmayı akıl eden pek olmuyor.

Aliya İzzzebegoviç'i bol bol linç edeceğim ama ona Yugostlavya'yı parçalayan adam demeyeceğim. Kendisi Bosna-Hersek'in bağımsızlığına karar verdiğinde Yugostlavya çoktan parçalanmıştı. Yugostlavya, kolay parçalanabilir olsun diye federatif kurulmuştu. Meraşal Tito'ya federal olması şartıyla destek verilmiş, o da Boşnak, Makedon, Arnavut ve diğer milletlerden de militan toplayabildiği için bölgenin en büyük partizan örgütünün başı olmuştu. Tito, batılı dostlarından bolca aldığı silah, cephane ve para desteği karşılığında, federatif Yugostlavya'nın tuhaf yönetim sistemini kurdu. İç savaşa yakın Yugostlav devlet adamlardan biri, Yugostlavya'nın federal parçalarının etnik yada kimliksel değil, yönetimsel olduğunu savunmuştu. O röportajı yapan gazeteci olsam, Hırvatistan'ın C harfi yada hilale benzeyen garip coğrafi yapısını, Kosova ve Karadağ'ın diğer federal cumhuriyetlere göre ufacık olmasını da sorardım. Sonuçta Yugostlavya, parçalanmak üzere kurulmuş gibiydi. 

İki bloklu dünya döneminde (gerçi gene iki bloglu dünya dönemine girdik) Tito,  Bağlantısızlar denilen, tarafsız 3. Dünya liderliğine oynadı.  Bence 3. dünyacılık, Amerika ile Rusya arasında Eyşan diplomasisinden başka bir şey değildi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/07/slumflasyon-ve-eysan-diplomasisinin-sonu.html) Pek çok devlet, özellikle Arap ve Afrika devletleri, Sovyetlerden kredi çekmek ve Sovyetlerle iş  birliği yapmak için arada sosyalitmiş gibi yapıyorlardı. Yıllarca Unesco için Afrika'da gazetecilik eğitimleri veren ve neredeyse tüm Sahra altı Afrika'yı gezmiş olan Hıfzı Topuz, Afrika'da sosyalizmin sadece adı olduğunu çok güzel anlatmıştır. O ülkeler için sosyalizm demek, Ruslardan para koparmak ve bazı zenginlerin varlıklarına el koymak demekti.

Yugostlavya ise, biraz daha ılımlı, bireylerin küçük işletme sahibi olabildiği, daha özgür bir ülkeydi. En azından demir perde ülkesi değildi. Parası olan Yugostlavlar, turist olarak gezebiliyor, iş bulabilen yurt dışında çalışabiliyırdu. Hatta bir ara Türkiye Birinci Ligi (şimdilerde sğper lig), Yugostlav ligi gibiydi. Ligimizdeki yabancı futbolcuların üçte ikisinin Yugostlav olduğu zaman olmuştu.

Bu sistemin faşizan tarafı da vardı, özellike Müslüman düşmanıydı. Yetmişli yılların başlarında, aralarında bir dönem Fenerbahçe'nin genel başkanlığını yapacak olan Ali Şen ve Afrodit lakaplı Banu Alkan'ın da olduğu on binlerce kişi, Türkiye'ye göç ettirilmişti. Yugostlav ordusunda ve üst düzey bürokrasisinde sadece göstermelik miktarda Müslüman vardı. Ülkenin refahı ise hem Rusya'dan, hem de Amerika ve batı dünyasından aldığı ucuz krediler ve yatırımlar sayesindeydi. Sovyetler Birliği dağılınca, Yugostlavya'nın tarafsızlığına da ihtiyaç kalmamıştı. Ama Sırbistan, bu devletin sahibi olarak dağılmayı istemiyordu. Çünkü Sırpların gücü ve zenginliği, diğer topluluklar üzerinde egemenliklerine bağlıydı.,

Sonuçta kaçınılmaz savaş başladı. Savaşın Slovenya ayağı çok kısa, sadece on bir gün sürdü. Alp dağlarının dibindeki bu küçük ülke ile Sırpların savaşması için, Hırvatistan'dan geçmeleri gerekiyordu ve Yugostlavya!nın deniz kıyısının büyük bir kısmını sahiplenen Hırvasitan'la savaş ta başlamıştı. Bu yüzden Makedonya ile savaşta kısa sürdü. Oraya da bir anda Amerikan askerleri geldi, bir üs kurdu ve oldu bitti. Hırvatistan savaşı ise fiilen altı-yedi ay sürdü. Çünkü asıl savaş Bosna'daydı.

Savaşın başında Aliya İzzetbegoviç, kendisinden çok emindi. Sonuçta savaşta Sırplar yalnızdı çünkü Rusya'nın (o zamanlar henüz Rusya'dan tam uzaklaşamamış Ukrayna, Müldova ve Gürcistan gibi eski Sovyet cumhuriyetleri sayılmazsa) tek dostu Sırplar kalmıştı. Rusya ise, Boris Yeltsin sayesinde en sefil günlerini yaşamaktaydı. Rusya'nın ekonomisi bataktaydı, Sovyetlerin dağılmasını kaldıramıştı. Sovyetler birliği ile Rusya arasındaki yüz ölçümü farkı bile, Amerika Birleşik devletleri kadardı. Savaşın Sırbistan aleyhine biteceği belliydi.

Bilinmeyen, Boşnakların yani Balkan Müslümanların da aleyhine biteceğiydi. Bunu bilmeyenlerin başına da Bosna-Hersek'in devlet başkanı Aliya İzzetbegoviç geliyordu. Bosna'nın bağımsızlığını ilan edip, hem Sırbistan'a, hem de Hırvatistan'a kafa tuttuğunda, her siyasal İslamcı gibi Amerika'ya güveniyordu. Sonuçta Amerika, kadim düşmanı Rusya'nın son dostunun canına okur, tüm Bosna'yı Müslümanlara verir, hatta Sırbistan'ın bir parçası olduğu halde Müslümanların çoğunlukta olduğu Sancak bölgesini de Müslümanlara verirdi. İzzetbegoviç, vikipediye göre 2.Dünya savaşında Nazi işbirlikçilerini desteklemiş ve hayatı boyunca sosyalist Yugostlavya'ya muhalif olmuştu.Tito rejimi boyunca sık sık hapis yatmıştı. Amerika, Aliya'dan iyi müttefik mi bulacaktı. Oysa Amerika ve Batı'nın planı başkaydı ve Aliya'da farkına varmadan bu olanın bir parçası oldu.

En başta diğer Yugostlav cumhuriyetleri heterojenken, bir etnik grubun baskınken, Bosna-Hersek homojendi.Yüzde kırktan fazlası Hırvat ve Sırp, özellikle de Sırp'tı. Boşnaklar, Yugostlav ordusunda be partizan denen yarı paramiliter-yarı askeri yapı içerisinde de büyük açıdan pasifize edilmiş bir topluluktur. Diğer yandan daha sonra ortaya çıktı ki Sırplar yada Sırpların içindeki bazı paramiliter faşist topluluklar, yetmişlerden beri katliama ve iç savaşa hazırlanıyordu. Özellikle 1980'de Tito'nun ölümü ile iyice örgütlenmişlerdi. Aliya ve Müslümanlar ise hazırlıksızdı.

Derken savaş başladı. Savaşın başlangıcında Hırvatlat ve Sırplar, Müslümanlara karşı olarak başladı. Hatta meşhur Mostar köprüsünü, Hırvat topçusu yıktı. Boşnaklar, başlangıçta çok mevzi kaybetti. Ülkeye derha Birleşmiş Milletler Barış Gücü geldi. Aliya bu güce çok güvendi. Boşnak orduları, bu yüzden sivilleri korumasız bıraktı. Sadece Sreprenitsa'da değil (Sreprenitsa en büyük katliamdı), pek çok yerde siviller, Barış Gücü'nün gözleri önünde katledildi. Savaş en insanlık dışı eylemlere sahne oldu ve bunun acısını özellikle kadınklar ve çocuklar çekti. Tecavüzler sistematiktik, kadınlar gebe bırakıldı ve kürtaj olmayıp, babalarını bilmedikleri çocukları doğurmaları için uzun süre alıkondu. Sırplar pek çok esiri kasten kör etti yada sakat bıraktı. Bütün bunlar Avrupa'nın ortasında ve naklen yayınlarda oldu. Barış gücü her şeyi seyretti, bol bol kınama mesajları yayınlandı. Başkent Saraybosna (Sarayevo) kuşatıldı ve sivil halk, keskin nişancıların canlı hedefi haline geldi. Keskin nişancıları engellemek için binalar arasına dev çarşaflar gerildi. Yaşlılar, keskin nişancıların yeri belli olsun diye kendilerini feda etmek adına yavaş yürüdü. 1984 Kış olimpiyatları Saraybosna'da yapılmıştı. Olimpiyatlar için yapılan stad, dev bir mezarlık oldu. Diğer olimpik tesislerse ya yıkıldı, ya çürümeye terk edildi. Savaş aynı zamanda bir gazeteci-haberci katliamıydı. Keskşn nişancılar önce çekim yapmasın diye kameramanı, sonra tercüman-mihmandarı, sonra gazeteciyi vuruyordu. Savaşta havaalanı ile Saraybsona şehri arasındatünel kazıldı ve şehre pek çok ihtiyaç malzemesi oradan taşındı. Dönemin Türkiye Cumhuriyeti başbakanı Tansu Çiller ile Pakistan başbakanı Benazir Butto, şehre tünelden gitti. Tünel halen ziyaretçilere açıktır.

Savaş, karışık evliliklerin yada kan karışmasının barış getireceği tezinin çöküşüydü. Tito bile yarı Hırvat, yarı Slovendi. Tüm o Müslüman katillerinin pek çoğunun annesi yada annannesi-babaannesi falan Müslümandı. Hatta bu evlilikler, savaştan sonra da devam etti ve ediyor diye duydum. Savaşta Emir Kusturica gibi dönekler de yetiştirdi.

Bu sırada Türkiye'de bolca protesto, Bosna'ya yardım kampanyaları (hatta biri dönemin meşhur 900'lü hatları idi) falan oldu. Bolca ihanette oldu. Sırbistan sözüm ona ambargo altındaydı ama bizzat Türk tüccarlar, kaçak yollarda Sırbistanı besliyordu, Uğur Dündar bunlardan bazılarını ifşa etmitşi. İlginçtir Bosna savaşı öyle devasa bir mülteci göçüne neden olmadığı gibi, Sırbsitan'a ait ve Boşnak nüfusun hakim olduğu Sancak bölgesine de pek sıçramadı. Bosna'ya o kadar çok gönüllü-savaşçı da gitmedi.

Aliya uzun süre batılı müttefiklerinden destek bekledi. Gelmeyince de o meşhur sözünün söyledi. Her şey bittikten sonra düşmanlarımızın yaptıklarından çok, dostlarımızın yapmadıklarını hatırlıyacağız. Bu sözü İslam dinyasına değil, Amerika'ya söylemişti. Atatürk'e faşist diyecek kadar Amerikan mütefiği olan Aliya, bu sefer de cihat ilan etti ama pek ses gelmedi. Yakın tarihte cihada gizli destek verilen tek savaş, Afganistan-Sovyet savaşı oldu. Osmanlı'nın 1914 cihat ilanına bile pek az katılım oldu. (Sadece Libya'daki Sunusi aşreti destek verdi) Afganistan'daki, İslamcıların pek övündüğü olay ise, basit bir bar kavgasının, Afgan göçmenleri linçleme amaçlı büyütülmesiydi. Gene de başka çare olmadığını anlayan Boşnak ordusu toparlandı ve biraz güçlenir ve belli bölgelerde Sırpları kovar gibi oldu. Bosna Hırvatları da, Boşnaklarla müttefik olmaya başladı. Boşnaklar bazı yerleri geri almaya başlamış, ambargo da Sırpları yıpratmaya başlamıştı ama Boşnaklar da çok tükenmişti. Devlet başkanlığı duvarına Kabul et Aliya, sadece arka bahçeyi verse bile yazmışlardı.

Bu savaş oyunu,  Bosna'nın Markale bölgesinde 2. pazaryeri katliamı oldu. NATO ve Birleşmiş Milletler uzmanları bombaların parçaları topladılar, patlama yarı çapını ölçtüler ve çok gerekliymiş gibi bombaların Sırp ordusuna ait olduğunu ispat ettiler. ArdındanSırbistan ağır bir hava bombardımanı sonucu ateşkesi kabu etti. Taraflar Dayton antlaşması imzaladı. Bosna, kantonlara bölündü. Yarısından biraz fazlası Boşnak ve Hırvat bir kısmı da Sırp bölgesi oldu. Yani ne Bosna bütünlüğünü korudu, ne de Sırbistan'ın bir parçası oldu. Neden bu bombardıman savaşın başında olmadı? Çünkü o zaman henüz savaş yorgunu olmayan Sırplar, Nato ile savaşabilirdi. Oysa Bosna'da kaybetmeye başlamışlarken daha fazla savaşacak ruh halinde olamadılar. Sırbista, kaçınılmaz olarak Kosova ve Karadağ'ı da kaybetti. Daha sonra genel anlamda Balkan yarım adası kaybetti. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/balkan-yarimadasinin-soguk-savas.html) Savaşta ve savaştan sonra İslamcı örgütler-tarikatlar öne çıktı. Ülkücülerin en güçlü olduğu devirdi ama Ülkücüler Bosna konusunda hiç varlık gösteremedi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html) İslamcı örgütler ise anca şov yaptı, savaşa ve savaş sonrası Bosna'nın ekonomisine bir destek olamadılar. (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/12/kuru-kuru-kurban-olayim.html)

Sonuçta Amerikan mandası altındaki Bosna-Hersek, savaşı Sırplar ile beraber kaybetti. Aliya İzzetbegoviç, Atatürk'e faşist-ırkçı demeden önce Nutuk'u okusaydı, Amerikalı ve Arap dostlarından bir hayır gelmeyeceğini anlardı. Erzurum kongresinde alınan MANDA VE HİMAYE KABUL EDİLEMEZ kararının ne kadar önemli olduğunun göstergesi, Bosna'nın halidir. Savaş sırasında bir Boşnak diplomat Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diplolmatlarına, hiç bir uluslar arası kurum tarafından tanınmış değilsiniz ama sizin yerinizde olmayı çok isterdim demişti. Kıbrıs'ta Türk ordusu harekata başlamadan önce adadaki Tür erkeklerinin beşte birinden fazlası, Türk Mukavemet Teşkiları üyesiydi.

Atatürk'ün dediği gibi, başkalarının verdiği akılla yükselmiş bir millet yoktur.Milletin bağımsızlığını gene milletin azim ve kararlılığı kurtarır. Başka milletlerin himayesini istemek, yöneticilerin zayıflığı ve korkaklığındandır.

Savaştan sonra Bosna sorunu ve soykırımlar sinsice unutuldu. Yılda bir kaç kere anma günleri dışında hatırlanmaz oldu. Sırplar, Avrupa'nın üçüncü büyük mafyasını kurdu. Sırp mafyası, mülk karşılığında Türk vatandaşlığı alıp, Türkiye'yi üs yaptı.

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/nutuktan-akildakalanlar-ve-orhun.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/11/nutuk-ve-orhun-yazitlari.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/12/istiklal-marsi-ve-orhun-yazitlari.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/nutukun-ilk-sayfasi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/ataturkun-turkiye-iktisat-kongresini.html


18 Ekim 2023 Çarşamba

Erich Fried Dinle İsrail

 


Peşimize düştüklerinde o zamanlar
sizden biriydim
Siz başkalarının peşine düştüğünüzde
nasıl sizden olayım ben?

Özleminizdi,
sizi katleden
öteki halklar gibi olmak
Oldunuz şimdi onlar gibi

Daha fazla yaşadınız
size vahşeti yaşatanlardan
İçinizde mi yaşar şimdi
vahşeti onların?

»Çarıklarınızı çıkarın«
diye emrettiniz dövülenlere
Çarıkları kumdan olanları
günah keçisi gibi

çöllere, ölümün
büyük camisine sürdünüz
Ancak üstlenmediler
yüklemek istediğiniz günahları

Bombalarınız
ve tanklarınızın izinden
daha kalıcıdır
kumdaki çıplak ayak izleri

Erich Fried

14 Ekim 2023 Cumartesi

LİBERALLERİN ERMENİ SEVGİSİ VE DİĞER GARİPLİKLERİNİN SEBEPLERİ



 Önce bu blogda daha önce neler demişim bir hatırlatayım: 

https://onbinkitap.blogspot.com/2021/02/ermeni-azeri-savasi-ve-israil.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/05/ermeniler-turklerden-halen-ne-istiyor.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/03/liberalleri-lincetmeyin-onlar.html

Doksanlı ve iki binli yıllarda Ermenilerden özür dileme kampanyalarını hatırlayan var mı? İmza kampanyalarına bazı ünlülerin adı da, onlar izin vermeden dahil etmişlerdi. Bir de bu günlerde unutulan Doğu Konferansı grubunu hatırlayalım.Nasıl Doğu Perinçek'in geçmişinde Abdullah Öcalan'la meşhur fotoğrafı varsa, Nihat Genç'in de geçmişinde Doğu Konferansı, Ermenistan gezisi vardır. Doğu Perinçek doksanlarda dergisi 2000'e doğru  ve gazetesi AydınlıkPKK propagandası yaparken (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/dogu-perincek-kimdir.html), Nihat Genç'de Leman dergisindeki köşesinde  HADEP (Şu günlerde Yeşil Sol Parti) ve ÖDP (Şimdilerde Sol Parti) propagandası yapıyordu. Nihat Genç'in şansına, Perinçek'in adı her geçtiğinde bu meşhur fotoğraf servis edilirken, Doğu Konferansı girişiminin unutulması. Doğu Perinçek, Bekaa Vadisi gezisini tek başına yapmıştı. Nihat Genç ise Doğu Konferansı gezilerini (Ermenistan, İran ve Suriye'yi net hatırlıyorum Galiba Mısır ve Bosna'da vardı), İslamcı ve Liberal bir kaç gazeteci-yazar ile birlikte yapmıştı. Onlar da bu gezileri unutturma derdinde. Liberallerde genelde bir azınlık sevgisi var. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html) Gene bu sevgi, siyasal İslam ve serbest piyasa sevgisinin önüne geçmiyor. Mesela Alevileri pek sevmiyorlar, genelde solcu oldukları yada CHP'li oldukları için.

Daha önce de yazdığım gibi, bu özür dilemenin karşılığı gelmedi. Ermenilerde bir barışma, uzlaşma mesajı gelmedi. Aksine, soykırım duvarında inkar çatlağı denilerek, o zamanlar devam eden birinci Karabağ savaşında, Ermeni saldırısının meşruluk kaynağı olarak kullanıldı. İşin ilginci, bu liberallerin en ateşli üyesi olan Hasan Cemal'in dedesi, İttihat ve Terkakki'nin üç önemli liderinden biri olan Cemal Paşa, soy adını da ondan alıyor. (Diğerleri Talat ve Enver'dir.) Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı adlı kitabında Cemal Paşanın gaddarlıklarını çok güzel anlatır. Kendisi, dedesi adına idam edilen Arap milliyetçilerinin torunlarından özür dileyebilir.

Kendine Liberal diyen bu grup yada gruplar, ülkemize ne çok zarar verdiler ve halen de zarar vermeye doymuyorlar. Özelleştirmeler sonrası ucuzluk yada daha fazla üretim olmadığı gibi Türkiye bazı şeyleri hiç üretemez oldu. Türkiyelilik kavramı ile Kürtlerin topluma kaynaşmasını (sanki çok toplum dışıymışız gibi), devletin faşist politikalarına karşı çıkma falan dediler. Meğer Türkiye'ye yerleşmek isteyen ama kendisine Türk demek istemeyen Araplar içinmiş. Suriye sınırında mayından temizlenen arazilerde organik tarım yapılmadı ama kontrolsüz göçmenler geçti. Ne dedilerse yalan çıktı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/03/liberalleri-lincetmeyin-onlar.html) Siyasal İslam kimseye özgürlük vaat etmedi ama liberal  takımı bu iddialarda bulundu. Bu ve buna benzer pek çok şeyi, halk için yaptıklarını falan söylediler.

Oysa o yıllarda katıldıkları Fetö ve iktidar yanlısı toplantılara katıldıkları için, zarf içinde huzur hakkı adı altında paralar aldıkları ortya çıktı. Üstelik bu paraların vergisini bile ödememişlerdi. Çünkü zarf içinde ve faturasızdı. Yıllarca, kar etmeyen     Radikal ve Yeni Yüzyıl gazetelerinden dolgun maaşlar aldılar.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/09/nilufer-golenin-korosuradikal-yeni.html) Şimdi de takipçilerinden bağış diledikleri internet siteleri ve sosyal medya hesaplarına, Amerika'da adresi bile belirsiz fonlardan binlerce dolar aldıkları ortaya çıktı. Bu hesaplarından bol bol kaçak göçmen övgüsü ve acındırması yapıyorlar. Tarihi de kafalarına göre şekillendiriyorlar. Mesela 2.Abdülhamit'e kızıl sultan lakabı,  döneminde katledilen Ermenilerin fazlalığıdır. Abdülmedic-Abdülhamit döneminde göç eden ve öldürülen Ermeni sayısı, 1915 Tehcir Kanunundan fazla olabilir. Zira şehir progromu ve sivil milislerin saldırıları ile ilgili bir istatislik-sayım yapılmamış. Burada iki trajik tarih anı vardır. Biri 17-19 Ekim 1860 Halep progromu (genel olarak hedefte tüm Gayrı Müslümler vardır), diğeri de 21 Temmuz 1905 tarihinde Abdülhamit'e cuma namazı çıkışında patlayan bombalı at arabası sonrasında başlayan, Anadolu'da ve Türk-Müslümanların yoğun olduğu bölgelerde Ermeniler başta olmak üzere Gayrı Müslümlere yapılan saldırılardır. Saldırılarda o kadar Ermeni öldürülür ki bizzat Abdülhamit, yeter artık daha fazla Ermeni öldürmeyin diye açıklama yapar. (Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları romanında anlatır.) Öte yandan Abdülhamit'in sarayı ve çevresi de Ermeni-Rum ve Yahudi doludur. Osmanlı'da azınlıkları, içinden önemli bireyleri devşirerek yönetme usulü vardır. 

Oysa liberaller, Osmanlı'nın cumhuriyetten daha barışçıl olduğunu söylerler.

Liberaller ile iktidarın arası 2010 yermez ama evet referandumundan beri açık. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/04/yetmez-ama-yanildiniz-kendiniz-icin.html) Hele 15 Temmuz'dan beri hepten kopmuş durumda. Gene de iktidara muhalefetten çok, muhalefete muhalif havasındalar ve herhangi bir muhalif oluşumu, öyle canla başla desteklemiyorlar.

Desteklemesinler daha iyi, o da ayrı konu.



10 Ekim 2023 Salı

ADNAN OKTAR TARİKATININ BEKLENEN HAMLESİNİN BEKLENMEYEN YÖNÜ



Önce bu konuda daha önceden yazdıklarımı hatırlatayım: https://onbinkitap.blogspot.com/2018/08/adnan-hoca-yeni-bir-15-temmuz-tehlikesi.html

140 journos'un Kedicik belgeseleni pek beğenmedim, çünkü bu iddialar, benim hatırladığım doksanlarda bile basında, özellikle Adnan hoca ve Fetö ile arası iyi olmayan Star grubunda anlatılan şeylerdi.  Bu örgüt, kamuoyunun gözü önünde kurulmuştur. Siyasette sağ partilerden, özellikle de Necmettin Erbakan'ın yolundan-izinden giden Milli Görüş partileri tarafından, onlara bağlı-onlara yakın yayın kuruluşları tarafından desteklenmiştir. Örgüt, ara ara polis baskınına, adli kovuşturmalara uğrasa da, bunlardan güçlenerek çıkmıştır. Özellikle 1999'daki kovuşturmadan sonra gücünün doruğuna ulaşmış, kendisine en ufak eleştiri getiren kişileri rezil ve perişan etmiştir. 

Ne olmuşsa olmuş, 2018'de bu örgütün fişi çekilmiş, yapılan operasyonlarla beraber, gücü büyük ölçüde kesilmiş, Adnan Oktar ve örgütünün tüm kilit isimleri tutuklanmış, tüm medya da Adna Oktar aleyhine yayımlar yapmıştır. Oysa 1999'da solcu ve Uzan ailesi destekli medya haricinde, Adnan Oktar'a karşı ciddi bir yayım olmamıştı. 2018 operasyonundan sonra örgüt sadece Twitter'da (X.com) aktif oldu. Zira A9 denen televizyon kanalı ve ortalıkta bedava dağıtılan, Harun Yahya takma isimli yazarın kitapları haricinde bir


kitle iletişimi yoktu bu örgütün. Önceleri tuhaf tabelaları gündeme taşıdılar. Özellikle Cübbeli Ahmet hocaya kafayı takmış durumdaydılar, sürekli onunla ilgili mesaj gönderiyorlardı. Epeydir tabelalarını trendelere taşımak yada bir tabela altında buluşmak yerine, başka tabelalara kendi mesajlarını ekliyorlar. Hiç takip etmediğim yada takip edenleri de tanımadığım kullanıcıların mesajları nasıl önüme düşmesinden, örgütün x.com'un algoritmasını çözdüğünü gösteriyor. Sürekli kadın adı ve fotoğrafı ile hesap açıyorlar. Hep de insanların üzt sınıftanım mesajı verme kaygısı taşıyan tuhaf isimleri (ajda, maya,arya- sanki çok opera dinlermiş gibi) kullanıyorlar. Şu günlerde de miray ve simay ismine takmışlar. Ben hayatımda hiç miray yada simay isimli birisi tanımadım. Sanki tüm miray ve simaylar, Adnancı olmuş.

Bu tarikat yada ne ad vereceğimi pek de bilemediğim örgüt-oluşum, neden bu kadar bastırılımış, hatta ezilmişken gündeme geldi? Üstelik sadece bir yönü, kadınları istismar yönü ile gündeme geldi? Üstelik daha ziyade muhalif medya üzerinden gündeme geliyor, neden? 140 Journos'un videosuna tek konuşan gazeteci, Barış Terkoğlu, yandaş gazetelerden kimse yok.Belgeselde anlatılanlar, 2021'de yayımlanan, Hakan Erol'un Turnike adlı kitabında yazılan şeylerdi.  Benim aklıma gelen, örgütün bir eylemine karşı iktidarın kamuoyunu hazrılamaya çalışması oldu. Fetö, nasıl mafya dizileri ile halkı darbeye hazırlamışsa ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/11/carpisma-ve-diger-mafya-derin-devlet.html), devlette Arka Sokaklar dizisi başta olmak üzere, çeşitli dizilerde halkı darbe aleyhine hazırladı. Ezel dizisinde Dayı, ona sorulan dışarda mıydın sorusuna, hayır, içerdeydim diye cevaplamıştır. Kurtlar Vadisi Pusu dizisinde Polat Alemdar, üzerinde kocaman harflerle Erdoğan yazan bir taşın önünde poz  vermiş, Kara (Yeşil) adlı karakter, medya patronu Davur Tataroğlu'nu (Aydın Doğan'da Tatar kökenlidir) öldürmüştü. Arka Sokaklar'da ise Rıza başkomser ve ekibi, Fetöcü polis ve subaylarla mücadele ederek,  örgüte ve kamuoyuna karlı mesaj verilmişti. Siz sadece sert (hard) dizi ve filmlerde siyasi mesaj var sanıyorsunuz ama Çiçek Taksi yada Ferhunde Hanımlar gibi dizilerde bile siyasi mesaj vardır. Mesela Adını Feriha Koydum'da AKP logolu bir kutu, Ferihaların evlerinde, masada veya buzdolabı üzerinde ama zor fark edilecek şekilde görülüyordu. Bu kutuyu, AKP üzerinden sosyal yardım alanlar çok iyi tanıyordu. Mesela Sazan Sarmalı filminde Kıvanç Tatlıtuğ, düpedüz sevimlileştirilmiş. Sedat Peker karkikatürü olmuştur (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/03/sazan-sarmali-ve-mesajlari.html) Seksenler adlı komedide de aniden Tayyip isimli bir esnafın cenazesinin duyurusu yapılmıştır. Tabi bu mesaj her zaman Kurtlar Vadisi gibi yağmurlama olmuyor, çoğu kez damlatma halinde oluyor.

Adnancıların ise elinde böyle bir medya gücü yok, çünkü gücü yok. Medyanın gücü olmaz, gücü olanın medyası olur. Adnancılar ise gücü gizli, bir yılanın gücü gibi bir güçleri var. Ne zaman ve nereden saldırcakları belirsiz.

NELER YAPABİLİRLER:

DARBE TEŞEBBÜSÜ (DÜŞÜK İHTİMAL): Şu aşamada Türk ordusundan birilerinin iktidara baş kaldırmak bir yana, bir araya gelebileceğinden bile şüpheliyim. 2016 baharında Fetö'nün büyük bir olay çıkaracağını tahmin ediyor ve etrafımdaki insanlara söylüyordum. Aklıma darbe gelmemişti çünkü artık okullara gelmeyen Zaman gazetesi ile diğer örgüt yayınları artık okullara gelmediğinden okumaz olmuştum. Okusaydum darbeyi tahmin ederdim. Gerçi biraz dikkarli olsaydım Zaman gazetesinin sirenli-bebekli reklamından da darbeyi tahmin edebilirdim. Adnancıların gerektiği kadar çok ve örgütlü subayları olacağını sanmam. Lakin az üyeli tarikatların ne yapacağı belli olmaz.

SUİKASTLER:

Bu tarikat son derece acımasız. Birilerini öldürmekten yada öldürtmekten hiç çekinmez. Cumhurbaşkanı çok sıkı korunuyor ve böyle bir suikastin bedeli ağır olur. Cumhurbaşkanına yakın kişileri de öldüremez yada göz göre göre öldüremez ama kaza süsü verebilir. Kendisiinin bir tehdit olduğunu hissettirmek için işaret bırakabilir. Görece toplumdaki önemli kişileri, elinin altındak şantaj videoları olan kişilere öldüretebilir.

TERÖR OLAYLARI: İktidarı yıldırmak için kışkırtıcı bombalamar da bunların yapacağı bir şeylerdir. En öok beklediğim yönleri saldırıları bu olacaktır. Her şeyi yapabilirler.

EN UMULMADIK BİR ŞEY: Örgüt, hiç kimsenin hayal bile etmeyeceği bir saldırı yada eylem yapabilir.

ALLAHIN BİR LÜTFU OLMAYACAK: Bu yazıyı yazmamın en önemli nedeni de bu. Bunu devlet, daha doğrusu iktidar da biliyor. 2018'de, birden bire, devletin bu örgüte tüm gücü ile örgütün üzerine gitti. Bu diğer tarikat-örgütler için de geçerli. Diğer tarikat-örgütlerin benzer isyan yada eylemleri de, benzer etkide bulunacak ve iktidar, onların olumsuz hareketlerini de daha doğmadan, boğmak zorunda. Tarikatlara dayalı dinsel bir iktidar olduğu düşünülürse, işi çok zor.


8 Ekim 2023 Pazar

HEYDER BABA'YA SELAM-MUHAMMED HÜSEYİN ŞEHRİYAR

 HEYDER BABA'YA SELAM

  

Heyder Baba, ıldırımlar şakanda, Seller, sular şakkıldayıb akanda, Kızlar ona saf bağlayıb bakanda, Selâm olsun şevkatize, elize, Menim de bir adım gelsin dilize. Heyder Baba, kehliklerin uçanda, Göl dibinden dovşan kalkıb, kaçanda, Bahçaların çiçeklenib açanda, Bizden de bir mümkün olsa, yâd ele, Açılmayan ürekleri şâd ele. Bayram yeli çardakları yıkanda, Novruz gülü, kar çiçeği çıkanda, Ağ bulutlar köyneklerin sıkanda, Bizden de bir yâd eyleyen sağ olsun, Derdlerimiz koy dikkelsin dağ olsun. Heyder Baba, gün dalıvı dağlasın, Üzün gülsün, bulakların ağlasın, Uşaklarun bir deste gül bağlasın, Yel gelende ver getirsin bu yana, Belke menim yatmış bahtım oyana. Heyder Baba, senin üzün ağ olsun, Dört bir yanın bulak olsun, bağ olsun, Bizden sora senin başın sağ olsun, Dünya kazov-kader, ölüm-itimdi, Dünya boyu oğulsuzdu, yetimdi. Heyder Baba, yolum senden keç oldu, Ömrüm keçdi, gelenmedim geç oldu, Heç bilmedim gözellerin neç oldu, Bilmezidim döngeler var, dönüm var, İtginlik var, ayrılık var, ölüm var. Heyder Baba, igit emek itirmez, Ömür geçer efsus bere bitirmez, Nâmerd olan ömrü başa yetirmez, Biz de vallah unutmarık sizleri, Görenmesek helâl edin bizleri. Heyder Baba, Mir Ejder seslenende, Kend içine sesden-köyden düşende, Aşık Rüstem, sazın dillendirende, Yadındadır ne hövlesek kaçardım, Kuşlar tekin kanad çalıb uçardım. Şengülava yurdu, aşık alması, Gâh da gedib orda konak kalması, Daş atması, alma-heyva salması, Kalıb şirin yuhu kimin yadımda, Eser koyub, ruhumda her zadımda. Heyder Baba, Kuru gölün kazları, Gediklerin sazak çalan sazları, Ket kövşenin payızları, yazları, Bir sinema perdesidir gözümde, Tek oturub, seyr ederem özümde. Heyder Baba, Karaçemen caddası, Çovuşların geler sesi, sedası, Kerbelâ’ya gedenlerin kadası, Düşsün bu aç, yolsuzların gözüne, Temeddünün uyduk yalan sözüne. Heyder Baba, şeytan bizi azdırıb, Mehebbeti üreklerden kazdırıb, Kara günün ser-nüviştin yazdırıb, Salıb halkı bir-birinin canına, Barışığı beleşdirib kanına. Göz yaşına bakan olsa, kan akmaz, İnsan olan hancer beline takmaz, Amma hayıf, kör tutduğun burakmaz, Behiştimiz cehennem olmakdadır, Ziheccemiz meherrem olmakdadır. Hazan yeli yarpakları tökende, Bulut dağdan yenib kende köçende, Şeyhülislam gözel sesin çekende, Nisgilli söz üreklere deyerdi, Ağaçlar da Allah’a baş eyerdi. Daşlı bulak daş-kumunan dolmasın, Bahçaları saralmasın, solmasın, Ordan keçen atlı susuz olmasın, Deyne bulak, hayrın olsun, akarsan, Ufuklara humar-humar bakarsan. Heyder Baba, dağın daşın seresi, Kehlik okur, dalısında feresi, Kuzuların ağı, bozu, karası, Bir gedeydim dağ-dereler uzunu, Okuyaydım: 'Çoban, kaytar kuzunu'. Heyder Baba, Sulu yerin düzünde, Bulak kaynar çay çemenin gözünde, Bulakotu, üzer suyun üzünde, Gözel kuşlar ordan gelib keçerler, Halvetleyib bulakdan su içerler. Biçin üstü sünbül biçen oraklar, Ele bil ki, zülfü darar daraklar, Şikarçılar bildirçini soraklar, Biçinçiler ayranların içerler, Bir huşlanıb, sondan durub biçerler. Heyder Baba, kendin günü batanda, Uşakların şamın yeyib yatanda, Ay bulutdan çıkıb kaş-göz atanda, Bizden de bir sen onlara kıssa de, Kıssamızdan çoklu gam u gussa de. Karı nene gece nağıl deyende, Külek kalkıb kap-bacanı döyende, Kurd keçinin Şengülüsün yeyende, Men kayıdıb bir de uşak olaydım, Bir gül açıb ondan sora solaydım. ‘Emmecan’ın bal bellesin yeyerdim, Sondan durub üs donumu geyerdim, Bahçalarda tiringeni deyerdim, Ay özümü o ezdiren günlerim, Ağac minib, at gezdiren günlerim. Heçi hala çayda paltar yuvardı, Memmed Sadık damlarını suvardı, Heç bilmezdik dağdı, daşdı, divardı Her yan geldi, şıllak atıb aşardık, Allah, ne koş, gamsız-gamsız yaşardık. Şeyhülislam münâcatı deyerdi, Meşed Rahim lebbâdeni geyerdi, Meşdâceli bozbaşları yeyerdi, Biz hoş idik, hayrat olsun, toy olsun, Fark eylemez, her n’olacak, koy olsun. Melik Niyaz verendilin salardı, Atın çapıb kıykacıdan çalardı, Kırkı tekin gedik başın alardı. Dolayıya kızlar açıb pencere, Pencerelerden ne gözel menzere. Heyder Baba, kendin toyun tutanda, Kız gelinler hena, pilte satanda, Bey geline damdan alma atanda, Menim de o kızlarında gözüm var, Aşıkların sazlarında sözüm var. Heyder Baba, bulakların yarpızı, Bostanların gülbeseri, karpızı, Çerçilerin ağ nebatı sakkızı, İndi de var damağımda, dad verer, İtgin geden günlerimden yad verer. Bayram idi gece kuşu okurdu, Adaklı kız bey çorabın tokurdu, Herkes şalın bir bacadan sokurdu, Ay ne gözel kaydadı şal sallamak, Bey şalına bayramlığın bağlamak. Şal istedim men de evde ağladım, Bir şal alıb tez belime bağladım, Gulam gile kaçdım, şalı salladım, Fatma hala mene çorab bağladı, Han nenemi yada salıb ağladı. Heyder Baba, Mirzemmed’in bahçası, Bahçaların turşa şirin alçası, Gelinlerin düzmeleri, tahçası Hey düzüler gözlerimin refinde, Heyme vurar hatıralar sefinde. Bayram olub, kızıl palçık ezerler, Nakış vurub, otakları bezerler, Tahçalara düzmeleri düzerler Kız-gelinin fındıkçası, henası, Heveslener anası, kaynanası. Bakıçının sözü, sovu, kağızı İneklerin bulaması, ağızı, Çerşenbenin girdekânı, mövizi Kızlar deyer: “Atıl-matıl, çerşenbe, Ayna tekin bahtım açıl, çerşenbe”. Yumurtanı göyçek, güllü boyardık, Çakkışdırıb sınanların soyardık, Oynamakdan birce meğer doyardık, Eli mene yaşıl aşık vererdi, İrza mene novruz gülü dererdi. Novruz Ali hermende vel sürerdi, Kâhdan enib küleşlerin kürerdi, Dağdan da bir çoban iti hürerdi, Onda gördün ulak ayak sahladı, Dağa bakıb kulakların şahladı. Akşam başı nahırçılar gelende, Kodukları çekib, vurardık bende, Nahır keçib gedib yetende kende, Heyvanları çılpak minib kovardık, Söz çıksaydı, sine gerib sovardık. Yaz gecesi çayda sular şarıldar, Daş kayalar selde aşıb, karıldar, Karanlıkda kurdun gözü parıldar, İtler gördün, kurdu seçib ulaşdı, Kurd da gördün, kalkıb gedikden aşdı. Kış gecesi tövlelerin otağı, Kentlilerin oturağı, yatağı, Buharıda yanar odun yanağı, Şebçeresi, girdekânı, iydesi, Kendi basar gülüb-danışmak sesi. Şücâ haloğlunun Baki savgati, Damda kuran samavarı, söhbeti, Yadımdadı şestli keddi, kameti, Cünemmegin toyu döndü, yas oldu, Nene Kız’ın baht aynası kâs oldu. Heyder Baba, Nene Kızın gözleri, Rakşende’nin şirin-şirin sözleri, Türki dedim, okusunlar özleri, Bilsinler ki, adam geder ad kalar, Yahşı-pisden ağızda bir dad kalar. Yaz kabağı gün güneyi döyende, Kend uşağı kar güllesin sövende, Kürekçiler dağda kürek züvende, Menim ruhum ele bilin ordadır, Kehlik kimi batıb kalıb, kardadır. Karı Nene uzadanda işini, Gün bulutdan eyirerdi teşini, Kurd kocalıb, çekdirende dişini, Sürü kalkıb dolayıdan aşardı, Badyaların südü aşıb-daşardı. Hecce Sultan emme dişin kısardı, Molla Bağır emoğlu tez mısardı, Tendir yanıb, tüstü evi basardı, Çaydanımız arsın üste kaynardı, Kovurkamız saç içinde oynardı. Bostan pozub getirerdik aşağı, Doldurardık evde tahta tabağı, Tendirlerde pişirerdik kabağı, Özün yeyib, tohumların çıtlardık, Çok yemekden lap az kala çatlardık. Verzeğan’dan armud satan gelende, Uşakların sesi düşerdi kende, Biz de bu yandan eşidib bilende, Şıllak atıb bir kışkırık salardık, Buğda verib armudlardan alardık. Mirza Tağı’ynan gece getdik çaya, Men bakıram selde boğulmuş aya, Birden ışık düşdü otay bahçaya, ”Eyvay dedik, kurddu”, kayıtdık, kaşdık, Heç bilmedik ne vakt küllükden aşdık. Heyder Baba, ağaçların ucaldı, Amma hayıf cevanların kocaldı, Tokluların arıklayıb acaldı, Kölge döndü, gün batdı, kaş kereldi, Kurdun gözü karanlıkda bereldi. Eşitmişem yanır Allah çırağı, Dayır olub mescidüzün bulağı, Râhat olub kendin evi, uşağı, Mensur Han’ın eli kolu var olsun, Harda kalsa, Allah ona yar olsun. Heyder Baba, Moll’ İbrahim var, ya yok? Mekteb açar, okur uşaklar, ya yok? Hermen üstü mektebi bağlar, ya yok? Menden ahonda yetirersen selâm, Edebli bir selâm-ı mâ lâkelâm. Hecce Sultan emme gedib Tebriz’e, Amma ne Tebriz ki, gelemmir bize, Balam durun, koyak gedek evmize, Ağa öldü, tufakımız dağıldı, Koyun olan yad gediben sağıldı. Heyder Baba, dünya yalan dünyadı, Süleyman’dan, Nuh’dan kalan dünyadı, Oğul doğan, derde salan dünyadı, Her kimseye her ne verib alıbdı, Eflatun’dan bir kuru ad kalıbdı. Heyder Baba, yaru yoldaş döndüler, Bir-bir meni çölde koyub, çöndüler, Çeşmelerim, çırahlarım, söndüler, Yaman yerde gün döndü, akşam oldu, Dünya mene harâbe-i şâm oldu. Emoğluynan geden gece Kıpçağ’a, Ay ki çıkdı, atlar geldi oynağa, Dırmaşırdık, dağdan aşırdık dağa, Meşmemi Han göy atını oynatdı, Tüfengini aşırdı, şakkıldatdı. Heyder Baba, Kara gölün deresi, Hoşgenâb’ın yolu, bendi, beresi, Orda düşer çil kehliğin feresi, Ordan keçer yurdumuzun özüne, Biz de keçek yurdumuzun sözüne. Hoşgenâb’ı yaman güne kim salıb? Seyyidlerden kim kırılıb, kim kalıb? Amir Gafar dam daşını kim alıb? Bulak gene gelib gölü doldurur, Ya kuruyub, bahçaları soldurur. Amir Gafar seyyidlerin tacıydı, Şahlar şikar etmesi kıykacıydı, Merde şirin, nâmerde çok acıydı, Mazlumların hakkı üste eserdi, Zalimleri kılıç tekin keserdi. Mir Mustafa dayı, uca boy baba, Heykelli, sakkallı, Tolustoy baba, Eylerdi yas meclisini, toy baba, Hoşgenâb’ın âb-ı rûsu, erdemi, Mescidlerin, meclislerin görkemi. Mecdüssâdât gülerdi bağlar kimi, Guruldardı, buludlu dağlar kimi, Söz ağzında erirdi yağlar kimi, Alnı açık, yakşı, derin kanardı, Yaşıl gözler çırağ tekin yanardı. Menim atam süfreli bir kişiydi, El elinden tutmak onun işiydi, Gözellerin âhire kalmışıydı, Ondan sonra dönergeler döndüler, Mehebbetin çırağları söndüler. Mir Sâlih’in deli sevlik etmesi, Mir Aziz’in şirin şahsey getmesi, Mir Memmed’in kurulması, bitmesi, İndi desek, ahvâlâtdı, nağıldı, Keçdi getdi, itdi batdı, dağıldı. Mir Abdül’ün aynada kaş yakması, Çövçülerinden, kaşının akması, Boylanması, dam-divardan bakması, Şah Abbas’ın dürbini, yâdeş behayr, Hoşgenâb’ın hoş günü, yâdeş behayr. Sitâr’ emme nezikleri yapardı, Mir Kadir de her dem birin kapardı, Kapıb, yeyib, dayça tekin çapardı, Gülmeliydi onun nezik kappası, Emmemin de, ersininin şappası. Heyder Baba, Amir Heyder neyneyir? Yakın gene samavarı keyneyir, Day kocalıb, alt engiynin çeyneyir, Kulak batıb, gözü girib kaşına, Yazık emme, havâ gelib başına. Hanım emme Mir Abdül’ün sözünü, Eşidende eyer ağzı, gözünü, Melkâmıd’a verer onun özünü, Da’vaların şuhlugılan katallar, Eti yeyib, başı atıb yatallar. Fizze hanım Hoşgenâb’ın gülüydü, Amir Yahya em kızının kuluydu, Ruhsâre artist idi, sevgiliydi, Seyid Hüseyn Mir Salih’i yansılar, Amir Cefer geyretlidir, kan salar. Seher tezden nahırçılar gelerdi, Koyun kuzu dam bacadan melerdi, Emme Can’ım körpelerin belerdi, Tendirlerin kavzanardı tüstüsi, Çöreklerin gözel iyi, istisi. Göyerçinler deste kalkıb uçallar, Gün saçanda kızıl perde açallar, Kızıl perde açıb, yığıb kaçallar, Gün ucalıb, artar dağın celâli, Tebietin cevanlanar cemâli. Heyder Baba, karlı dağlar aşanda, Gece kervan yolun aşıb çaşanda, Men hardasam, Tehran’da, ya Kâşan’da, Uzaklardan gözüm seçer onları, Hayâl gelib, aşıb keçer onları. Bir çıkaydım Damkaya’nın daşına, Bir bakaydım keçmişine, yaşına, Bir göreydim neler gelib başına, Men de onun karlarıylan ağlardım, Kış donduran ürekleri dağlardım. Heyder Baba, gül konçesi handandı Amma hayıf, ürek gazası kandı, Zindegânlık bir karanlık zindandı, Bu zindanın derbeçesin açan yok, Bu darlıkdan bir kurtulub kaçan yok. Heyder Baba, göyler bütün dumandı, Günlerimiz birbirinden yamandı, Birbirizden ayrılmayın, amandı, Yakşılığı elimizden alıblar, Yakşı bizi yaman güne salıblar! Bir soruşun bu karkınmış felekden, Ne isteyir bu kurduğu kelekden? Deyne, keçirt ulduzları elekden, Koy tökülsün, bu yer üzü dağılsın, Bu şeytanlık korkusu bir yığılsın. Bir uçaydım bu çırpınan yelinen, Bağlaşaydım dağdan aşan selinen, Ağlaşaydım uzak düşen elinen, Bir göreydim ayrılığı kim saldı? Ölkemizde kim kırıldı, kim kaldı? Men senin tek dağa saldım nefesi, Sen de kaytar, göylere sal bu sesi, Baykuşun da dar olmasın kefesi, Burda bir şîr darda kalıb bağırır, Mürüvvetsiz insanları çağırır. Heyder Baba, gayret kanın kaynarken, Karakuşlar senden kopub kalkarken, O sıldırım daşlarıynan oynarken, Kavzan, menim himmetimi orda gör, Ordan eyil, kâmetimi darda gör. Heyder Baba, gece durna keçende, Köroğlunun gözü kara seçende, Kıratını minib, kesib biçende, Men de burdan tez matlaba çatmaram, Eyvaz gelib çatmayıncan yatmaram. Heyder Baba, merd oğullar doğginan, Nâmerdlerin burunların oğginan, Gediklerde kurdları dut boğginan, Koy kuzular ayın şayın otlasın, koyunların kuyrukların katlasın. Heyder Baba, senin könlün şad olsun, Dünya varken ağzın dolu dad olsun, Senden keçen yakın olsun, yad olsun, Deyne menim şâir oğlum Şehriyâr, Bir ömürdür gam üstüne gam çalar.

Muhammed Hüseyin Şehriyar
( 1906 - 1988 )