antidemokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
antidemokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2026 Pazar

KURTLAR DA ÖLÜR



İnternette habire yeni sözler üretiliyor.  Bunlarda biri de kurtla oyun, kanla biter sözü. Gelecekte atasözü olabilir. Kurtlar, doğadaki en vahşi hayvanlar olabilir, zira en öngörülmez hayvanlardır. Bir kurdun kendisinin ya da yavrusunun hayatını kurtarmanız, size saldırmayacağı anlamına gelmez. Annemin, hırsızlıkla doymak olsa, kurt doyar diye de lafı vardır, çok severim. Kurtlar, çiftçinin, özellikle koyun yetiştiricisinin en büyük kabusudur. Öldürebileceği kadar koyun öldürür, sadece birisini yer. Kurt sürüleri genelde üç ila dokuz bireylik sürüler halinde olur ve sürüde sadece alfa çiftin yavrusu olur, yani sadece onlar cinsel ilişkiye girebilir. Çok sert kışlarda, yiyecek az olduğunda, önce alfa çift ve yavruları doyar. Bu sert kışlarda, bazı bölgelerde devasa sürüler olabilir; Rusya, Yakustistan'da üç yüz ila dört yüz birey,lik geçici sürüler tespit edilmiştir. Kalıcı en büyük sürü ise, Alaska'da, otuz beş bireylik bir sürüdür.

Kurtlar, hiç yiyecek kalmayınca birbirlerini yer. Yiyeceğin ve yiyecek bulma umutlarının tamamen bittiği anlarda aniden bir kurt, hoplayıp, zıplamaya başlar, sonra diğerleri ve hepsi birden dansa başlar. Bu çılgın dans, biri yorgunluktan bitene ve diğerlerine yemek olana kadar sürer. Doğanın u en vahşi yaratığının, neden Türk faşizminin simgesi olması da bu vahşiliktendir. Kurt, sadece yabanidir, evcilleşmez, onun yerine sürü liderine koşulsuz itaat eder; açlıktan ölme kıyısına gelmedikçe veya alfa dişi veya erkeğin yaşlanıp, güçten düştüğünü anlamadıkça. Fırsatçı ve işbirlikçiliğe yatkın olmasına rağmen, sadece kuzey yarım kürede ve soğuk iklimlerde yaygındırlar. Orada bile pek çok yerde soyları kurutulmuştur. İnsanlar bu vahşi canlıyı sevmemiştir.

Faşizme singe olması için en iyi hayvan kurttur. Faşizm'de ne arslanın  heybeti, ne kaplanın gücü, ne ayının cesareti, ne de diğer hayvanların insanda da olsa diyebileceğimiz faziletleri vardır. Faşizm de sanki bunlar kendisinden varmış gibi gösterir, sadece fırsatçıdır. Fakat insan, ne olursa olsun, bu fırsatçılığını, vahşiliğini doğrudan doğruya kendisine itiraf edemez. Onu çeşitli kavramlarla, kimlik politikalarıyla süsler. Thomas Hobbes'da meşhur, insan insanın kurdudur sözünü söylemiştir. Siyasette kurtluğun kitabını Makyavel yazmıştır, özellikle iktidarda kalmak isteyenler için.

Makyavelist öğütler, doktorların sağlıklı yaşam öğütlerine benzer. Sigara-alkol ve her türlü uyuştrucudan uzak dur, doğal beslen, hareket et, temiz hava, bol güneş, vesaire vesaire.... Bütün bunlara uyarsak, bin elli yaşına kadar yaşayacak mıyız, yoksa yarın bir gün aniden bir kaza kurşunu veya kanserle ölmeyecek miyiz? meşhur soruyu soralım, rakı içen öldü de, su içen ölmedi mi? İngiliz devlet adamı Wisnton Churchill, günde yarım kutu puro (üç paket sigara), yarım şişe viski içmeden uyumazdı, obez denecek kadar şişmandı ve gençliğinde esrar bile kullanmıştı; buna rağmen doksan bir yaşına kadar yaşadı. Makyavelist öğretilerin iktidarın ömrünü uzatacağı kesin değildir. Bütün bu baskı, takip, zorbalık ve ayak oyunları, iktidarın yıkılmasına da sebep olabilir. Baskılar ve tutuklamalar, olayla alakasız kişileri de muhalif yapabilir.

Siyaset kurtlar sofrasıdır ve büyük kurt iktidardır. Burada kurt metaforunu bırakıpi kaplan ya da ejderha metaforunu alalım. İktidarda olmak, Zülfü Livaneli'nin tanımıyla Kaplanın Sırtında olmaktır. Orada dururken muhalefete dilediğiniz gibi eser-kükrer, muhaliflerinizi bir lokmada yutarsınız. Sorun şu ki, devlet denen o eşderhe, kaplan ya da her ne ise, kimseyi sırtında sonsuza kadar taşımaz. İktidar sahibi ne kadar çok iktidarda kalırsa, iktidar değişimleri sonrasında o kadar çok kargaşa çıkar.Modern demokrasilerin birinci  amacı, bu değişmenin hem meşruiyetini, hem de sakince olmasını sağlamaktır. Htler'de daha iktidara gelmeden evvel, iktidarı elimize bir alırsak, hiç bırakmaaycağız demişti.

Sonuçta kurtlar da ölür, kurtluğun, çakalllığın, tilkiliğin bir alemi yok.

18 Ekim 2024 Cuma

İKTİDARLARIN GERGİNLİK OYUNU VE UCUZ KAHRAMANLIKLARININ ÇÖZÜMLERİ



 Askeri darbelerin temel bahanesi, iç kavgaları bitirmektir. Sadece askeri iktidarların değil, tüm baskıcı liderler ve yönetimlerin de iddiası bu. Antidemokratik rejimler, demokratik rejimleri  kavgaya sebep olmakla suçlayıp, kendilerini birleştirici olarak görmeleri, Efesli  Herakleitos'a kadar gider. Herakleitos,  aktarılanlara göre Efes'e önce demokrasi getirmiş; demokrasiyi getiren örgütün üyesiymiş. Sonra da demokrasi çok fazla karışıklık çıkarıp, arka arkaya tiranlar (diktatör) yetiştirince, bu sefer de tekrar krallık kuranların arasında olmuştur.  Daha doğrusu anlatılanlar böyledir. Aynı görüşleri Platon ve daha soraki pek çok filozofta savunmuştur. Oysa gerçekte tiranlar, meşrutiyetlerini iç ve dış çatışmalardan alır, birilerine bol bol ey çeker, muhaliflere bol bol gözdağı verirler. Tiranlr, yurtta sulh, cihanda sulh, demezler. Etrafımız düşmanlarla çevrili ve en büyük düşman içimizde, derler. Tiran kelimesinin yerini alan diktatör kelimsi, antik Roma devletinde, olağan üstü şartlar altında, olağan üstü yetkilere sahip lider demekti. Sezar'a kadar diktatörlük, gerçektende olağan üstü şartlarda kullanılan bir kurum oldu. Diktatörlüğün kalıcı olması için olağan üstü şartların sürekli olması gereklidir. Bu yüzden de dikta rejimlerine sürekli olarak iç ve dış düşmanlar gereklidir.

Ama bu gerginlik politikalarının sürdürülemezliği vardır, çünkü her gerginlik, bir gün kopmaya sebep olur. İdris Küçükömer bile 27 Mayıs darbesi için askerler bölünmeden korkuyolardı diye savunmuştur. Diktatörlerin devrilmesi, genelde bu ipin kopmasıyla olur. Bazen de ipi bambaşka biri koparır. 12 Eylül öncesinde meclis, altı aydır her cuma tplanıp, cumhurbaşkanını  seçemeden dağılıyordu. Kızıl Kmerlerin, üke nüfusunun beşte birini (Müslüman azınlığın yarısı da buna dahil) katleden gerginliği, Vietnam'ın işgali ile bitti. Gerginliklerin ve kopmaların ülkede kalıcı kopmalara sebep olabilir. Stalin'in Holodomor'u olmasaydı, Rus-Ukraynalı ayrımı olmayacaktı büyük ihtimalle. Ülkelerdeki büyük ayrımlar, diktatörlerin marifetidir yada onlar sayesinde kalıcılaşıp, kökleşir. Bu alıcı bölünmeler, diktatörerin iç düşman ihtiyacı sonucudur. Bu, süper kahramanların kalıcı düşmanları gibidir. James Bond-Spektra örgütü, Karaoğlan-Camoka, Sherlock Holmes-Profesör Moriarty, Batman-Joker, Red Kid-Daltonlar, gibi bir şeydir bu geleneksel iç ve dış düşmanlar.  Süper kahramanalar, kahramanlıklarının sürekliliği için  hikayeyi besleyici ve kalıcı bir kötü karaktere ihtiyaç vardır. Diktatörler de, süper otoriteler olarak düşmanlara karşı birleşmek için oluşturulan kişilerdir. Yazar yada senaristler, kötü adamı öldürmezler ve kötü adam bir şekilde hapisten kaçar, eski gücüne kavuşur. Aksi halde Kurtlar Vadisinde olduğu gibi her seferinde daha ilginç, daha piskopat kötü adamlar-düşmanlar yaratmak gerekir. Bunu yapmak, film-dizi ve romanlarda bile çok zordur. Gerçek hayatta ise düşmanları tamamen yok etmek, imkansız gibi bir şeydir. Yapılsa bile yeni düşmanı hem izleyici-okuyucu kitlesine tanıtmak nasıl zaman alıyorsa; seçmene-destekçilere tanıtmak da o kadar çok zaman alır. Bu süreçte seyirci yada izleyiciyi elde tutmak, seçmeni-destekçiyi elde tutmaktan çok daha kolaydır.

12 Eylül sonrasında Turgut Özal bir taktik geliştirdi. Kendin ger, kendin gevşet, böylece kahraman ol ve halka gücün sende olduğunu göster. Çok uzun süre gevşek bırakırsan, tekrar gerdiğinde suç, gücü elinde bulunduran oarak sende olur. Çok fazla sıkılırsa kopacağını yukarıda uzun uzun anlatmıştık. Faşizmin 1945'de aldığı en büyük ders budur. Gene de bu dersi sık sık unutanlar veya fazla gerip-sıkmatan ipi laçka ettiklerinin farkında olmayanlar vardır. Hiç bir ip, hiç bir ağırlığı sonsuza kadar taşımayacağı gibi, hiç bir iktidar da sonsuza kadar kalmaz. Gene de insanlar iktidarlardan ve iplerinden vazgeçmez. Özal, sık sık gündem yapan çıkışlarıyla akılda kalmıştır. İktidarlar hem gereken, hem de gevşetirken,  yandaş medası tarafından kahraman gibi tanıtılır. Bu tür hareketler, iktidarın ucuz kahramanlığıdır.

Tabi bu ucuzluk, iktidarda oturanlar ve iktidarın nimetlerinden faydalananlar içindir. 1982'de Arjantin'in Falkland adalarını işgal edeceğini İngilere bilmiyor muydu? Muhteşem istihbaratını bol bol James Bond filmleriyle reklamını yapan Büyük Britanya imparatorluğu bunu nasıl fark etmemişti? Üstelik dönemim Arjantin'inde iktidar olan askeri cunta, A.B.D komünizmi istemiyor diye ülkesinin nüfusunun  önemli bir bölümünü insafsız işkencelerle yok etmiş, on binlerce bebeği başka ailelere evlatlık vermişti. Askeri cuntanın, A.B.D'den gizli-saklı işgal planı yapması yada A.B.D'nin Avrupa'daki tek gerçek müttefikinden bu istihbaratı gizlemesi mümkün müydü? Öyleyse neden Arjantin'in bu küçük (Toplam toprağı Kıbrıs'ın yarısı etmiyor ve toplamda 3 bin kadar insan yaşıyor) ama stratejik adaları işgaline göz yumuldu? Tek sebep, neoliberal Margaret Thatcher'in ve partisinin bir dönem daha kazanmasını, İngiliz burjuvalarını daha zengin edip, işçilerini daha da fakirleştirmesini sağlamaktı. Yoksulaşan ve öfkeli İngiliz halkının tekrar neoiberalere oy vermesi için gerekli olan böylesi ucuz kahramanlıktı. Sonuçta Wikipedia'da yazılanlara göre ölen 258 ölü, 777 yaralı ve 115 esir arasında her hangi bir burjuvanın, aristokratın yada politkacının çocuğu yada tanıdığu yoktu. Hatta profesyönel askerliğe geçildiğinden, pek çoğu İngiliz vatandaşı olmak uğruna orduya katılmış yabancılardı. Kaybedilen gemiş, uçak, silah yada diğer maddi varlıklar da, İngiliz vergi mükeleflerinin cebinden çıkacaktı. Osmanlı, onlarca isyana ve kayba rağmen Yemen'e asker göndermeye devam etmişti, İstanbul'da, sarayda oturanların kaybedeceği bir şey yoktu.

İktidarlar bazen de bu gevşetme dönemlerine çözüm derler. Eskiden beri bu böyledir. 1993'de 33 silahsız erin katlediği zaman Türkiye bunu unutmaz demiştim. Çünkü daha önce de terör örgütü, sözde ateşkes ilan etmiş ve kanlı baskınlarıyla bu ateşkesleri sonlandırmıştı. Gene de üke bunu unuttu ve meşhur çözüm süreci başladı. Sonrasını çadır mahkemleri, pişman değilim dediği halde serbest bırakılan katiller, vesaire vesaire. Peki o özlenen barış geldi mi? Öyle bir şey olmadığı gibi, temposu giderek artan çatışmalar, bayrağa sarılı tabutlar, dağda vurulan teröristler, uçakla bombolanan kaçakçılar vesaier vesire....

Yaşlı insanların esas görevi eskiden olanları anlatmaktır. Elli yaşında biri olarak, genç de sayılmam. O zamandan bu yana çok zaman geçmedi.Gene de iktidar, sanki insanlar Habur rezaletini unutmuşlar gibi davranıyor. Bu açılım dönemi, yetmez ama referandumuna denk gelmişti. O zamanlar hatırlarsanız CHPMHP yada CHMHP espirileri falan vardı yansaş medyada. O meşhur referandumda da, şimdilerde hapsite olan bağlama ustası liderleri de boykot diyerek desteklemişti referandumu. Referandumdan sonra da seni başkan yaptıröayacağız çıkışı başladı. Adama istediğini vermiş, sonra da böyle ucuz kahramanlık yapıyor. Gezi'de de darbeyi görme kahramanlığı yapmıştı. Ucuz kahramanlıklar sık sık pahalıya patlar.

Ana muhalefet partimiz CHP, muhtemelen bu son çözüm sürecinin istihbaratını almış olmalı ki, birden bire kendisi cumhurbaşkanının yanında ayağa kalkıp,  gerginliği kendisi gevşetti. Romantik  Atatürkçüler hemen artık bizim için CÖHÖPÖ yok, gılışdar daha iyiydi falan dedi. Sonra bu son çözüm lafları geldi ve çözümün asıl muhattapları,  yıllarca her salı kendilerini tehdit eden milliyetçi parti yad belediye başkanları yerine kayyumlar atayanları değil de; terörle suçlanmalarına rağmen kendilerini demokrasi adına kendilerinden yana olanları suçlamaya başladılar. Sistem sarsılınca tekrar çözüm oyununa başvurdular.

Yeni çözüm oyunu demek,  yeni bayrağa sarılı tabutlar ve yeni dağda öldürülüp, karmeralara ifşa edilen cesetler demek. Halkın da bunu anladığını bildiklerinden, ağızlarında somut adım lafı dönüyor. Tantanalı törenlerle açılan Kürdooji enstitüleri sessizce kapanmadı mı? Yetmiş, seksen yıl öncesi tek parti icraatlarını manşete taşıyanlar; kayyumlar atayıp, daha bu sene Kürtçe trafik uyarı yazılarını sildirmediler mi?

Problemleri çözme niyeti ve yeteneği olanlar bunu yapar, yapamayanlar ucuz kahramanık peşinde koşar.

https://onbinkitap.blogspot.com/2024/08/demirtasin-iktidar-yandasligi.html


18 Ocak 2024 Perşembe

TEPKİ VEREN İNSAN

 


12 Eylül Türk insanından en fazla, devlete ve iktidara karşı tepki verme gücünü aldı. Tepki vermeyi bir suç olarak görmesine sebep oldu. Darbe generalleri bunu ustalıkla uyguladı ve halka suçluluk duygusu aşıladı.  (https://onbinkitap.blogspot.com/search?q=su%C3%A7luluk)

Gelişmiş, daha doğrusu demokratik olmanın ilk ölçütlerinden biri, devlete, daha doğrusu politikacılara tepki gösterebilmektir.  Zira demokratik ülkelerde politikacılar, devlet memurudur, devlet büyüğü değildir. Hatta çoğu kez devlet memurları, yani bürokratlar, kendilerini devletin asıl sahibi olarak görür.  Gerçi devlet memurları da bir çikolata yüzünden kolayca yargılanır. İktidarlar da kolayca değişir. En radikalleri bile böyledir. Yunanistan'da, ultra solcu Syriza  tek başına iktidara geldi ne ne oldu? Avrupa Birliğinin kemer sıkma politikalarını, Yunanlılara yönelik biraz gevşettiler, o kadar. Makedonya ile, Kuzey Makedonya olarak tanıma antlaşmasını yaptı ve halkın tepkisi ile istifa etmek zorunda kaldı. O zamanki başbakan Aleksis Çipras, Yunanistan gibi bir din devletinde, İncil'e el basmayacak kadar ateistti. (Yunanistan'da Aynaroz ve Metreora bölgesindeki bazı manastırlar, dünya işi, putperestlik diye Yunan bayrağı dalgalandırmaz. Askeri araçlar bile papazlar tarafından kutsandıktan sonra kullanıma başlar.) Gene de Yunan kilisesi gücünden bir şey kaybetmedi. Yunanistan'da hiç kimse, bu dinsiz İncil'e el basmadı, din elden gidiyor, diye bağırmadı. Genel anlamda dindar olan Yunan milleti de Syriza ve dinsiz başkanı Çipras'a oy verdiği için bir suçluluk duygusu duymadı.

https://onbinkitap.blogspot.com/2021/07/12-eylulun-sucluluk-duygusu-4-devlet.html

Devlet adamları  ise halkını yoksullaştırdığı için suçluluk duygusu hissetmez. PKK'nın 1984'de Eruh ve Şırnak'ta ilk saldırısını yaptığı gün, dönemin başbakanı, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren'den sonra cumhurbaşkanı olacak olan Turgut Özal, havuzdan çıkmadı. Sonra seksenlerin dile dolanan sözünü söyledi. Bunlar bir avuç baldırı çıplaktır. Az kaldı, bitecektir. Seksenli yıllar böyle geçti. Sahte ateşkes ve otuz üç erin öldürülmesi ile bu baldırı çıplaklar lafı unutuldu. Türk halkı, bu sahte ateşkese neden uyuldu, neden tuzağa düştü diye sorsa da, bu soruyu soranların sesi çok cılız oldu. Tıpkı çözüm sürecine tepkinin de çok cılız olması gibi. Yada ordunun kozmik odasına girişin ve en son koca cumhurbaşkanının bazı istihbarat yöneticilerini ifşa etmesi gibi. Kimse de nedenini sorgulamadı.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/silahli-direnisin-provakasyon-olmasi.html

Oysa herkes Kürtleri sorguladı ve     Kürtlere düşman oldu. Sonra  onları meclise taşıyan SHP'lilere (sonradan SHP, CHP ile birleşti ve halk CHP'ye düşman oldu.) Çünkü 12 Eylül medyası, sola düşman olmayı öğretmişti. Oysa o milletvekilleri, yaka-paça sürüklenerek meclisten atılmasaydı, HADEP (Şimdilerde DEM parti) kurulmayacaktı. Çözüm süreci olmasaydı HDP, %10 barajını geçemeyecekti. Gene de öfke iktidar partisine yönelmedi. Diğer yandan meşhur yazar kasa atma olayına bakalım. O olayın sonrasına değil, öncesine bakalım. Ülke ekonomisi Turgut Özal, Süleyman Demirel,  Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller zamanında daha kötü krizler yaşamıştı. O zamnki liderlere, iktidardan düştükten sonra bile, yüzlerine karşı böyle tepkiler veren olmamıştı. Mesut Yılmaz'a, Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de yumruk atılmıştı ama olayın krizle alakası yoktu. Kriz bir yana, Süleyman Demirel, onlarca yıl üzerinden siyaset yaptığı muhafazakar-sağcı halkı, 28 Şubat sürecinde, Türbanlılar okumaya Suudi Arabistan'a gitsin diye aşağılamıştı.İşin gerçeği o esnafın öfkesi ekonomik krize değildi. Bir solcunun başbakan olmasıydı. Yoksa Mesut Yılmaz'ın abisinin aracılığı ile  Gazprom'la yapılan antlaşma sonucu doğal gazı tüm dünyadan daha fazla ödememize kızan da yok.

Bu arada, bu adını andıklarımla ilgili olarak bu blogda yazdıklarıma bir bakalım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/07/turgut-nereye-kostu.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/08/yildirim-akbulut-ve-mesut-yilmaz.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/tansu-cillerin-siyasi-tarihi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/07/suleyman-demirel-kimdir.html

Pek çok insanın yanlış tepkisinin sebebi, yanlış tarafta yer almasıdır. Bunun sebebi kendisini payidar sanmasıdır. İktidardan yana olursa, sıranın kendisine geleceğini sanmasıdır. Çünkü kendisine, sağcı ve Sünni olduğu için üstün olduğu ve bir gün sıranın kendisine geleceği söylenmiştir. Bu yüzden pek çok kişi,  muhalefete muhalefet ederek, sisteme bağlılığını ilan ederek, adaletsiz sistemin ürt katlarına çıkmaya çalışır.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/09/fasizan-ustunluk-duygusu.html

Oysa adalersiz bir sistemde üst tabaka her gün artmaz, azalır. Düşenler yerine çıkanlar daha az olur.  Nasılözgür olunur sorusunun pek çok cevabı vardır. Aristo, düşünerek; Nietsche, kendin kalarak; Platon, öğrenerek; Camus, başkaldırarak, Sarte, eyleme geçerek, İbni Rüşt, vicdanlı kalarak; Farabi, kalbini dinleyerek;  Hazrerti Ali, minnet etmeyecek ve daha nice kişiler neler diyerek tarif etmişlerdir. Peki düşündüğümüzü, öğrendiğimizi ve başka başka şeylerimizi nasıl belli edeceğiz, tepki vermekten başka.

Binbir gece masallarının az bilinen bir hikayesi de, çıngırağı çalan eşek hikayesidir. Kadı'nın biri, bulunduğu yöredeki şikayet sahipleri bizzat kendisi ile konuşsun diye evinin kapısına bir çıngırak koymuş. Fakat bu çıngırağı eşeğin biri dişleri ile oynayarak, çaşıyormuş. Sürekli çan sesine maruz kalıp, aynı cevabı alan kadı en sonunda bu eşeğin kime ait olduğunu sorar. Ona hayvanın, yaşlandığı ve artık yük çekemediği için terk edildiğini söylerler. Kadı da söz konusu köylüyü yanına çağırır, eşeği de kendi ahırına alır. Köylüye de, eşeğin yem ve tımar masrafını ödeme cezası verir.

Masal da olsa, eşek, eşek haliyle şehrin kadısına şikayette bulunmayı, yani tepki vermeyi öğrenmiş. Devletle ilgili bir sorununuz varsa ki devlet kadının da sahibidir, devlete, dolaysı ile iktidara tepki vermeyi öğrenmeliyiz.

Yoksa her esçimden sonra ellerim kırılaydı nakarakları dinleriz. (Bazen elimde balyoz, o elleri sahiden kırmak istiyorum)


14 Mayıs 2020 Perşembe

GİTMENİN SİYASETİ



1.ÖNERME; ÇOK UZUN SÜRE KALMAK MARİFET DEĞİLDİR
Gelmek kadar gitmek de zordur. Gelmek her zaman kaçınılmaz değildir ama gitmek her zaman kaçınılmazdır.
İnsanlık tarihini okuyup, incelerken; gelmekten çok, gitmenin önemli olduğunu öğrendim.
En başta uzun süre kalmanın bir anlamı yoktur.
Mesela 2. Bayezit 42 yıl ile ,Osmanlı tahtında en fazla kalmış 2.padişahtır. Birincisi torunu Kanuni Sultan Selim'dir ki o da 46 yıl tahtta kalmıştır. Bu uzun taht süresine rağmen, Osmanlı tarihi kültür, sanat ve bilim tarihi olmaması, daha ziyade fetihler devri olması nedeni ile tarihte adları pek az geçer. Döneminde fetih ve seferler o kadar azdır ki, bazı tarihçiler döneme. yükselmede duraklama denmektedir. Oğlu Yavuz Sultan Selim ise sekiz yıllık kısa süren saltanatında ülkesinin sınırlarını iki kat arttırmıştır. Bu yüzden Osmanlı tarihi kitaplarında kendisine sayfalar ayrılır.
Osmanlının altı yüz yıllık tarihi, üç kıtaya yayılan fetihler tarihi de olsa,  bilim ve felsefe açısından önemsizdir. Bu altı yüz yılda bir tane bile önemli matematikçi yetişmemiş, tek önemli  matematik teorisi Osmanlı topraklarında yazılmamıştır.  Benzer şekilde Osmanlı, fizik, kimya ve diğer bilimlerde de yoktur.
Üç yüz yıldan fazla Mısır'a hakim olmuşsa da, piramitler ya da mumyalar ile ilgili tek belge bırakmamıştır. Üç sene kalan Fransızlar, eski Mısır yazısını çözmüşlerdir.
Rosetta Taşı - VikipediOsmanlının sanat tarihinde de pek yeri yoktur. Mimar Sinan gibi bir dehayı yetiştirmesine rağmen, Osmanlının bir mimari tarzı yoktur. Bu yüzden Neo Osmanlıcılkık mimaride Selçukluyu taklit etmektedir. Osmanlı'da bütün camiler veya saraylar birbirinin kopyasıdır. Duvarlardaki desenler bile birbirinin aynısıdır. Aynı lale ve gül desenleri, fotokopi gibi tüm duvarları kaplamıştır. Yerel ya da yöresel çiçek ve desenler neredeyse hiç bulunmaz.
Osmanlıdan çok daha kısa ömrü olmuş Timur impatorluğu ya da yüz ölçümü çok daha küçük Floransa beyliğinin bilim ya da sanattaki yeri çok daha fazladır.
Bürokratlarda da makamda uzun süre kalma çabası vardır. Emeklilikte yaş haddi yokken öğretmenler 25. yılda emeklilik isterken, müdürler ve büyük bürokratlar yaş hadlerine kadar kalırlar. Son on yıldır rotasyon adı altında yöneticiler il içinde okul okul gezmekte. Ondan evvel aynı okulda  yirmi yıldan fazla müdürlük yapmış çok kişi vardı. Bir süre sonra her lafa ben şu kadar yıldır buranın müdürüyüm demeye başlarlar. Son on yıldır da ben şu kadar zamandır müdürlük yapmaktayım diye başlamaktalar.
Mustafa Necaati Uğıral sadece 4 yıl (1925-29) Milli Eğitim bakanı oldu. İsmail Hakkı Tonguç'un ilköğretim genel müdürlüğü 11 yıldır ve bu görevden de görevden alınarak bırakmıştır.
Her ikisinin de izlerini eğitimde halen görmek mümkündür.
Tonguç, günlük dilde kullanılmayan bir sözcük. İnternete baktığımda bazıları en büyük çocuk diyor, bazılarında baykuş.
İsmail Hakkı Tonguç - VikipediTonguç adı erkek  çocuklarına konuyor. Tanıştığım üç Tonguç'da babası da öğretmen olan öğretmenlerdi.

Tonguç diye bir eğitim şirketi var, internet üzerinden hizmet ediyor. Muhtemelen bu ismi, İsmail Hakkı Tonguç'un isminin verdiği güvenden almışlardır. Kendisini sevmeyenler için bile İsmail Hakkı Tonguç, kendisini eğitime adamış biridir.
Peki siz hiç Bener Cordan adını duydunuz mu? Kendisi Milli Eğitim bakanlığında 1992-94 arasında müsteşar yardımcısı, 1994-2001 arasında da müsteşar; bakandan sonra en yetkili kişi oldu. Bu gün olmayan müsteşarlık makamı, bakandan sonra en yetkili kişi demek oluyordu.
Ben 1998'de öğretmenliğe başladığımda Bener Cordan, bakanlığı tek başına yönetiyor gibiydi. O zaman Milli Eğitim Bakanlığının personele yönetmelik ve yönergeleri, Tebliğler Dergisi denen ve on beş günde bir yayımlanan bir yayım ile gelirdi. Yılık planlarda da şu şu sayılı tebliğiler dergisine uygundur yazardı.
Bu süreli yayınların çoğunda bile bakanın adı yazmaz, Bakan.A diye Bener Cordan'ın adı yazardı. 2001'de yaş haddinden emekli olana kadar bakanlık müsteşarı olarak kalmak bir yana Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi ve YÖK üyesi de oldu.

2001'de emekli olunca da YÖK üyesi YÖK başkan vekili oldu 2004'de  ölene kadar.

Peki Bener Cordan'ı benim gibi eski öğretmenler haricinde, onlar da hayal meyal hatırlıyorlar. Memleketi Trabzon'da bir orta okula adı verilmiş. 15 Temmuz'dan sonra okulun adı değiştirilmek istenmiş. Akrabaları da uğraşmış ve o ortaokul ve beraberinde birkaç yerin adının değiştirilmesine engel olmuş.
Trabzon'un yerel bir gazetesinin makalesine denk geldim. Yazar eski DYP'lilere isim değiştirmesine engel olmasını istiyor, beraber iş yaptınız diyor ama bu işler neler demiyordu.
Bener Cordan'ın hayatı akademisyenlik ve bürokratlıkla geçmiş de olsa, ne çok bilinen akademik bir yayımı vardı ve de şu Bener Cordan eseridir denen bir kalıcı işi vardı.
Bener Cordan'ın müsteşarlık yılları, ziraat mühendislerinin sınıf, bankacıların İngilizce öğretmeni atandığı, öğretmnlerin özlük haklarının tırpanlandığıyıllardır. Sağcı ve muhafazakar olarak tanınsa da,meşhur 28 Şubat döneminde Milli Eğitimi tek başına, bakanları zerre kadar umursamadan yönetmiş kişidir. Türban yasaklarının, imam hatip kapatmalarının arkasındaki isim olduğu halde, bunun suçunu politikacılara attı.
Bu gün birileri Bener Cordan akademi kurabilir mi, bununla övünebilir mi? Demek ki ilk önermemizi ispat etmiş olur. Bener Cordan ile İsmail Hakkı Tonguç'u kıyaslamak buna yeterlidir.



2. ÖNERME; NASIL GİTTİĞİNİZ, NASIL GELDİĞİNİZDEN, NE KADAR KALDIĞINIZDAN VE HATTA NELER YAPTIĞINIZDAN ÖNEMLİDİR

Zannedilenin aksine, seçimle iş başına gelmiş bayağı bir diktatör vardır. Adolf Hitler ile Tunus'u 23 yıl demir yumrukla yöneten ve devrilmesi Arap baharının başlangıcı olan Zeynel Abidin gibi az da olsa seçimle iktidara gelmiş diktatörler de vardır.
Diktatörler çok nadiren seçimle iş başına gelmiş de olsalar, sık sık göstermelik de olsa seçim yaparak, meşrutiyetini kanıtlamak isterler. Bu yüzden Kenan Evren ya da Sisi gibi darbeciler bile, darbeden hemen sonra seçim yaparlar.
Doğrusu darbe ile de olsa diktatörler, çoğunlukla ilk yıllarında ciddi bir halk desteğine sahiptir.  Diktatörlerin iktidarından önce büyük bir kargaşalık ve yoksulluk vardır. Halk bu sayede diktatörlüğe ve baskıya razı olur.
Gene ilk yıllarında diktatörler iyi biri imajını çizmeye çalışırlar. Çocuklarla resim çektirmeler,  fakirlere yardım etmeler falan gırla gider.

Todor Jivkov bir zamanlar Bulgaristan'da Türkler ve diğer azınlıklara daha fazla hak verilmesini talep ediyordu. Humeyni'de kadınlardan oluşan bir kalabalık tarafından karşılanmıştı. (6 sene sonraa televizyonda Allah'ın yarattığı mübarek yaratıklar sıralamasında 8, sırada hamamböceklerini, 16 sıraya kadınları koymuştu.

Mesele demokratik olarak gelmek değil, gidebilmek ve giderken de ülkeyi sağlam teslim etmektir. Rus komünist partisi ve Yugostlav komünist partisi, arkalarında parçalanmış bir ülke bıraktı. 1990'da Rusya 1917'de olduğundan; Sırbistan'da 1914'de olduğundan bile daha küçüktü.

Son Doğu Roma imparatoru, elinde kılıçla, bir yeniçeri ile savaşarak öldü. Son Osmanlı padişahı ise sarayından son defa bir ambulansın içinden çıktı. Ardından bir İngiliz gemisine binerek, hayatı boyunca yaşadığı şehri terk etti.
Son Bizans imparatoru, son günlerinde imparatorluğun sok kalesini korumak için ittifaklar kurmak, savunma için orduyu toparlamakla meşguldü. Son Osmanlı padişahı ise; Anadolu'da Yunanla savaşılırken, bahçıvanının 17-18 yaşındaki kızı Nevzat'la yeni evlenmişti ve günlerce yataktan çıkmadığı oluyordu. Bu yüzden şehir halkının alay konusuydu.



3.ÖNERME: KENDİNİZ GİTMEZ DE BAŞKALARI GÖNDERİRSE ÇOK HAZİN BİR ŞEKİLDE GİDERSİNİZ. HATTA NE KADAR ZOR GİDERSENİZ, GİDİŞİNİZ O KADAR HAZİN OLUR
Tarih, gitmek istemeyenlerin zorla nasıl gönderildiklerini anlatır. 
Adnan Menderes, sabık (eski) başvekil olmayacağım, demişti. Sonunda şehit başvekil oldu. Menderes'in sonunu hazin olduğunu düşünebilirsiniz. Kendisi ve biri kayın biraderi iki arkadaşı için öyle olmuş olabilir.

Ancak partisi ve ideolojisi bu askeri darbe ile daha da güçlenmiş, 2002'e kadar da ülkeyi yönetmiştir. Darbeden önce mahkeme görevi derdiği tahkikat komisyonlarında, ispat hakkı isteyenler, İsmail Hakkı Mı diye alay edip, Yassıada'da yargılanırken muhterem reis hazretleri demesi bile unutuldu.
Daha hazin sonlar da vardır. Çavuşesku alelacele yargılanıp, kurşuna dizildi. O en azından kurşuna dizildi ve bir mezarı var. Öte yandan Mussolini'de kurşuna dizilmişti. İspanya'ya kaçmaya çalışırken Partizanlar yakaladı. Metresiyle beraber yargılanıp, kurşuna dizildikten sonra Milano'da bir direğe bağlanan cesetlerine günlerce tükürüldü ve işendi.
Mussolini'nin cesedine yapılanlar, Hitler'i o kadar etkiledi ki; ölümünden sonra yakılmak için adamlarına sıkı emirler verdi. Cesedi yakılırken, Rus askerleri yaklaşık iki yüz metre kadar uzağındaydı.
En kötü ölen diktatör, benim bildiğim Kaddafi'ydi ve nasıl öldüğünü buraya yazamam.
Peki boyu iktidarda kalmak çok mu iyi bir şeydir? Değildir.



4.ÖNERME; ÖMÜR BOYU İKTİDARDA KALMAK MUTLAKA DEVLET VE İDEOLOJİ İÇİN İYİ BİR ŞEY DEĞİLDİR

Bu önermeyi ispat etmeye de pek çok örneğimiz vardır. İlk akla gelen Stalin'dir.
Stalin daha naaşı soğumadan, heykelleri yıkıldı-kaldırıldı. Stalingrad (Volgagrad) başta olmak üzere, Stalin'in adını taşıyan her şeyin adı değişti. Stalin için; Seviyorum onu, Marks'ı Lenin'i sevdiğim gibi diye şiir yazan Türk şair Nazım Hikmet Ran ölümünün ardından; Taştandı, kağıttandı, bir sabah üzerimizden kalkıverdi diye şiir yazdı. Karısı ile kızı düşman Amerika'ya mülteci oldu.

Sovyetler Birliği, Stalin'den sonra kırk yıldan fazla yaşadı. Adı radikal solcular arasında halen efsanedir.
Oysa Mareşal Tito ise bir efsane iken unutulmuştur. Ölümünden on sene sonra ülkesi Yugostlayva, bir sürü parçaya, uzun savaşlar sonucunda ayrılmıştır.  Sovyetler Birliği kısmen az kanlı ve çabuk dağılmıştır.
Rusya sadece petrol zengini Azerbaycan haricinde bu dağılma sırasında çok kan dökmemişlerdir (20 Janvar). Oysa Yugostlavya parçalanırken en kuzeydeki Slovenya ile en güneydeki Makedonya hariç,  uzun süreli ve kanlı, yer yer de sokak sokak, ev ev savaşlar ile parçalandı.
Önümüzde bir de Franko örneği var. Öldükten sonra daha sağlığında yaptırdığı devasa anıt mezara gömüldü. Mezarın bir tarafında iç savaşın sağcı şehitleri, bir tarafında da solcu şehitleri vardı. Anıt mezar da tam ortadaydı.
Oysa Franko bir sağcı olarak Valensiyalı köylüleri sırf okuma yazma biliyor diye; genç çiftleri de sırf sadece belediye nikahıyla evlendi diye katletmişti.
Ölümünden sonra İspanya yavaş yavaş demokrasiye geçti. İç savaş sonrası sürgün edenler geri döndü.  Bu arada sol yeniden güçlendi, öyle ki sosyalistler on dört  yıl aralıksız tek başına iktidarda kaldı. Gene de Franco'nun mezarına dokunamadı. Ekim 2019'a kadar kimse mezarına dokunamadı. Tam 44 yıl sonra, ailesinin ve son bir avuç sempatizanının çığlıklarına rağmen anıt mezar taşındı.
1961'de darbe yönetimince idam edilen Adnan Menderes ve arkadaşlarının mezarlarının 1990'da devasa bir anıt mezara naklinin tam tersi işlemdi.
En kötü örneğimizi yıllardır iç savaş yaşayan komşumuz Suriye. Daha baba Esat hayattayken Lazkiye limanının Rus askeri uzmanlarca derinleştirilmesi; buna nezaret eden istihbarat albayının MOSAD  tarafından kaçırılması; bazı Suriyelilerin baba Esat'ın sağlığında ülkesini terk etmesinden; ardından iç savaş çıkacağı belliymiş meğer.
Esad ailesinin iktidarının bu iç savaşı kazanacağı görünüyor. Gelecek nasıl olur bilemeyiz. Şimdi korona gibi hiç tahmin edilmeyen yeni bir faktör var.
Öte yandan asıl düşündürücü olan, bir iç savaşı da atlatan bir rejimin sonu nasıl olur? Belli ki her iktidarın sonu var. Önemli olan sondur ve bu son daima belirsizdir.




ÖNERME 5: İKTİDARI HER AN BIRAKMAYA HAZIR OLUNMALIDIR.

İktidarı bırakmak ölüm gibidir.  Bir gün olacağı muhakkaktır ama mümkün olduğunca geç olmasını isteriz. Yaş ilerledikçe olma ihtimali çoktur ama gençken, yani iktidarın ilk yıllarında da olmayacak demek değildir.

Romanın zalim imparatoru Kaligula, saltanatının daha 4. yılında suikasta kurban gitti. Hitler, 3. Reich'ın (imparatorluk) bin yıl yaşayacağını söylemişti, 15 sene yaşamadı.
Yaşlı insanların genelde  hep bir on sene falan yaşayacaklarına inanmaları gibi, iktidarlar da düşeceklerine inanmaz, bu krizi de atlatacaklarına; bu isyanı da bastıracaklarına inanırlar.
İktidardan düşen diktatörlere bakın, düşeceklerine hiç kanaat getirmemişlerdir.
Zaten demokratlık, bir gün iktidardan düşeceğini öngörmek, iktidarı bırakmaya hazır olmaktır. Zira bir önceki önermede de belirttiğimiz gibi nasıl gittiğimiz her şeyden önemlidir.

ÖNERME 6: GERÇEK İKTİDAR, PARTİNİN YA DA KİŞİNİN İKTİDARDAN GİTMESİNDEN SONRA DA DÜZENİN VE DEVLETİN KALABİLMESİDİR

Ölümden ya da seçimi kaybettikten sonra toplumsal düzenin hepten değişmesi, gerçek iktidar olmadınız demektir. Bir isyan ya da darbe ile iktidardan düştüyseniz de, iktidarı kaybettiniz demektir.
CHP 1950 seçimlerini kaybedince, Hilafet yanlıları heveslendi. Her tarafta Atatürk büst ve resimlerine saldırılar arttı. Demokrat Parti de 1951'de Atatürk'e karşı suçlar kanunu diye bilinen yasayı çıkardı.
1960 darbesi ile Demokrat Parti iktidardan indirilse, Demokrat parti isim değiştirerek (Adalet Partisi) 1962'de iktidar ortağı, 1965'de tek başına iktidar olmuştur.
Ordu ise 1971, 1980, 1998 'de darbe yapmış, sonra siviller politikalarına geri dönmüş, sistem büyük ölçüde aynı kalmıştır. 2006' 5 Nisan 2016 15 Temmuzunda ise yapamadı.Sandinistler 3. kez iktidarda
Başka bir örneğim de İsveç'in meşhur sosyal demokrasisi, sadece Sosyal Demokrat partinin iktidarı ile yürümüyor. 2014'de tekrar iktidara geldiler. Bazı yıllar ana muhalefet partisi bile olamıyorlar.
Gene de İsveç, bir sosyal demokrat ülke ve sosyal demokrasi için rol modeli olmayı sürdürüyor. Yerlerini alan sağcı partiler, sosyal demokratların düzenini koruyor ve geliştiriyor.
Bence gerçek iktidar budur. Eskidiğinde, yıprandığında veya kriz anında iktidarını muhalefete teslim edip, sonra ilk fırsatta geri döneceksin.
Nikaragua'da Sandilistler, 1979'da bir devrimle, Somoza ailesinin diktatörlüğünü yıkarak, iktidara geldiler. Başarılı çalışmalarıyla (çiftçilere toprak dağılımı, okuma yazma bilmeyen oranının %52'den, +4' düşürülmesi vs) Amerikan destekli kontra gerillalarıyla iç savaş, ülkeyi zayıflattı. ve 1990'da seçimleri kaybettiler. 2006'da tekrar seçimleri kazanıp, iktidara geldiler ve halen iktidarlar.

Konu, her hangi bir partinin değil de, sistemin korunması da olabilir. Bu durumda da iktidar, başka bir partiye devredilebilir veya bir süreliğine emanet edebilir.


İngiltere de yüz yıllarca siyaset iki parti üzerinden yürüdü, Liberal parti ve Demokrat parti. 20. yüyz yılın başından itibaren İngiliz İşçi Partisi önce bu ikili sisteme 3. küçük ortak, sonra da 2. büyük ortak ve bazı dönemlerde iktidar partisi oldu. Liberal parti ise genelde Güney Galler'in partisi olarak yoluna devam etti. İngiliz parlamenter sistemi de aynen işlemeye devam etti.
Yunanistan'da ise ülkenin kuruluşundan beri kalıplaşmış partiler, ekonomik krizi çözemeyince iktidarı Syriza ve onun yakışıklı lideri Aleksis Çipras'a verdi. Kriz biraz düzelir gibi olunca, Makedonya ile anlaşmayı bahane edip, iktidardan indirdi.
Buradan da, her iktidarın bir gitme siyaseti belirlemesi gerekir.


ÖNERME 7: HER İKTİDAR KENDİSİNE BİR GİTME SİYASETİ BELİRLEMELİ VE UYGULAMAYA GEÇMELİDİR

Bu önermemiz de, sonuç önermesidir. Demokrasiyi belirleyen iktidarın gelme şeklinden çok, gitme şeklidir ve iktidarı kansız, iç savaşsız, gösterisiz ve olaysız teslim etmek de bir marifettir.
Bunu başaran çok az iktidar olmuştur. Biri de CHP' dir. Pek çok kişi CHP' nin çok partili hayata erken geçtiğini savunurlar.
Bence geç kalmıştır. 1946 seçimlerinde başarısız olan Demokrat Parti değil, Cumhuriyet Halk Partisidir. Gerçi Şevket Süreyya Aydemir'in dediği gibi, 46'a yeterince örgütlenmemiş DP'nin iktidar olma şansı yoktu. Ancak DP'ye mecliste ve belediyelerde daha etkin olma şansı verilebilirdi.

Demokrat Parti başkanı Menderes, sabık (eski) başbakan olmayacağım deyip, meclis soruşturma komisyonları ile muhalefeti yok edip, seçimlere öyle gitmek istedi. Böylece darbecilere meşrutiyet bahanesi yarattı.
Bence CHP, iktidarda kalmaya inat etseydi. cumhuriyet çok erken bir dönemde Yugostlavya ya da Sovyetler Birliği gibi dağılabilirdi.
Antik Mısır medeniyeti üç bin yıldan fazla yaşadı ve 33 ayrı Firavun sülalesi gördü. Bunlardan biri Libyalı, biri Habeşistanlı siyahi ve sonuncusu Yunanlıydı. Bu arada nereden geldiği ve nereye gittiği belli olmayan Hiksosları kovdular. İki yüz yıldan fazla süren İran (Pers) imparatorluğu döneminde , İranlıları üç kere ülkeden kovdular.
Bütün bu süreçte asıl iktidar Amon rahipleriydi ve kriz zamanları usulca Firavun sülalerini değiştirdiler.
Roma-Bizans'da bu kadar uzun yaşamasının sırrı, gerektiğinde imparatoru değiştirmenin hukukunu kurmuş olmalarıydı. Osmanlı, aynı sülalede padişah değişiminin bile hukukunu kuramamıştı.
Kafamdaki bu  tez, İngiltere Kraliyet ailesinin mülklerinin, tahttan inseler bile ellerinden alınmayacağını öğrenince netleşti ve yazmaya karar verdim.
Her iktidar, ülkesinin selameti için iktidarı bırakmaya hazırlanmalı ve hazır olmalıdır.




25 Kasım 2019 Pazartesi

DEMOKRASİ HERKESİN SİYASET YAPMASIDIR.




Platon, Siyasetle ilgilenmeyen aydınları  bekleyen kaçınılmaz sonuç, cahiller tarafından yönetilmeye mahkum olmaktır, demiştir. Bir Rus atasözü de, Siyasetle ilgilenmezseniz, bir gün siyaset sizinle ilgilenir, der.
Ben de çok özürle, siyaset  yapmazsanız, bir gün siyaset sizi yapar diyeceğim. Yapmadığınız siyaset sizi bir gün köle yapar, alt sınıf yapar, azınlık yapar, yoksul yapar, yani sizi iyi bir şey yapmaz.
Siyaset yapmama ve siyasetten uzak durma alt sınıftan ve bu alt sınıftan olmayı  kabullenen kişilere özgüdür. Zenginler bir yana, azıcık hali vakti yerinde olan esnaf bile siyaset yapar, siyaset üzerine düşünür.
Siyaset yapma, konuşma diyenler,  ya kendileri siyaset yapan ve sizin yapmanızı istemeyen kişilerdir, ya da kendi alt sınıf olmasını kabul etmiş kişidir. Siyaset yapan, konuşan kişilerde sizi bir şekilde kendi safına kazanmaya çalışan kişilerdir.
Siyaset yapma, işini yap ya da siyasetten evvel işini yap derler. Oysa her iş siyasetle beraber yapılır. Pazarda limon satmak bile buna dahildir. Belediye veya tarım bakanlığı ya da başka bir kurum, etiketsiz, seri numarasız limon satamazsın der ve olur biter.
İllegal işlerde bile siyaset vardır. İddia oranlarını düşürürseniz, illegal bahis patlar, alkol vergisi artarsa sahte alkol vs vs.
Ülkeye apolitiklik propagandası veriliyorsa ya dikta vardır, ya da diktanın hazırlığı yapılıyordur.
birand emret komutanım ile ilgili görsel sonucuMesela Mehmet Ali Birand, 1991'de yayımlanan ve Türk Silahlı Kuvvetlerini anlattığı Emret Komutanım, adlı kitapta,  Askeri liselerin kapatılmasından, Harbiye'nin üniversiteye dönüştürülmesinden ve subayların apolitikleşmesinden bahsetmiş ve bu görüşleri devletin görüşü gibi anlatmıştır.

Siz 15 Temmuzdan sonra olacakların daha önce bir yerlerde yazmadığını mı sanıyordunuz, ya da daha önce hazırlanmadığını?
Gene o yıllardan itibaren pop müzik de kullanılarak, bir apolitik gençlik hazırlığı yapıldığını unutmayalım.
Apolitik gençlik aslında kökeninde 12 Eylül projesidir. Gençlere önce siyasetin sadece sokakta kavga  ile yapılacağını öğrettiler; sonra da siyasetin kötü bir şey olduğunu.
Rock ve metal müzik siyasi, hele de antikapitalist hal almaya başlayınca, hem ülkemizde, hem de dünyada lince uğradı. Şehriban Coşkunfırat cinayeti ve ardından gelen Akmar pasajı baskını, tüm rock ve metal müzik dinleyenleri uyuşturucu müptelası ve satanist ilan etti.
Derken doksanlarda önce apolitik pop müzik, ardından da apolitik Cem Yılmaz mizahı patladı.
Siyaset yapma emrinin anlamı, muhalefetli yapmadır.
Muhalefetin yükseldiği zamanlarda iktidar sahipleri yandaşlarını siyasete, hatta sokağa çağırır.
Pek çok işçi ya da memurdan, sendikaya üye olmaya gerek yok, sendikalar ne işe yarıyor sözünü duyarsınız.
Oysa işveren sendikaları da vardır ve hiç biri bu sendikaya ne gerek var, demez. Hatta, Tüsiad, Müsiad sadece dernektir, gereği yok deyip, üyelikten çıkmaz.
(Aklıma gelmişken, TÜSİAD bir zamanlar bir açıklama ile hükumeti sallardı, şimdilerde TÜSİAD'ı sallayan yok, gene de TÜSİAD, üye kaybına uğramıyor)
Ezilmeyi kabul etmemeliyiz. Modern gelişmiş demokrasi ülkelerinde de kimse ben siyasete karışmam, sadece dört- beş yılda bir oyu da ya atarım, ya atma demiyor. Hükumetin en ufak yanlışında meydanlara dökülmekten çekinmiyor.
Gerçek demokrasi, herkesin siyaset yapması, siyaseti takip etmesidir. Siyaset yapmamak, başkalarının siyasetine teslim olmaktır.