kenan evren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kenan evren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2026 Salı

KENANİZM NEDİR 4?ROMANTİK FAŞİZAN ATATÜRKÇÜLÜK VE 12 EYLÜL



 Alparslan Türkeş'in 12 Eylül günerinde, Genelkurmay Dil Okulunda hapisteyken, fikirlerimiz içeride, biz mahkumuz dediği rivayet edilir. Bu ne kadar doğru, bilemeyeceğim; bu rivayetin sebebi, 12 Eylül rejiminin uygulamalarıdır. 12  Eylül rejimi ilk bir buçuk yılında, sağa ve sola karşı aynı gaddarlıktaydı. 1981 yılından itibaren baskılar sadece solun üzerine olmaya başladı.Darbe ideolojisi de milliyetçileşmeye başladı ve milliyetçi kaldı. Bu milliyetçilik, Özal döneminde de sürdü. Ben orta1 ve orta 2'deyken (1986-86 yılları), tarih dersinin adı milli tarih, coğrafya dersinin adı milli coğrafyaydı. Devler rejiminde ciddi bir Türkçüleşme ve İslamlaşma vardı. Milyonlarca kişi Kürtçe'den başka bir dil bilmezken (Ben iki bin yılında acemi er eğitim bölüğünde askerdim ve bize her celp yirmi kadar Türkçe bilmeyen asker gelirdi. ) Kürtçe'yi yasaklamak; Alevi köylerine cami yapıp, imam atamak, Maraş katliamı sanıklarını koruyup, Kahramanmaraş ilini Alevisileştirmek gibi doğrudan 12 Eylül MHP'sinden beklenen işleri yaptı. Ders kitaplarının arka sayfalarına Türkiye haritasının yanına, Türk dünyasının haritası çıktı. Bu harita, henüz parçalanmamış Sovyetler Birliği, parçalanmışcasına farklı renklerde gösterdiği gibi; Çin ve Rusya gibi devletlerin içindeki özerk bölgeler de bağımsızmışcasına ayrı renklerde gösteriliyordu, halen de öyledir. 2026'da bile ders kitapların arkasındaki Türk Dünyası haritaları böyledir.

Ben 1992-93 yıllarında Ülkü Ocakları sempatizanı ve kısmen de üyesiydi ve o dönem Ülkücüleri hiç de Atatürkçü değildi ve Atatürk hiç de sevilmiyordu. Atatürk düşmanlığıyla ünlü yazar Necip Fazıl Kısakürek, son yıllarında açıkça MHP'yi destekliyordu. Şimdiki Ulusalcı dediğimiz laiklik temelli ve son on, on beş yıldır da Deistleşen (Temgricilik)milliyetçilik ilk defa doksanların sonlarında, Doğu Perinçek'in İşçi Partisi'ni, daha sonra Vatan Partisi adını alması ile bitecek süreçle başladı. Aynı Perinçek, yetmişlerde Atatürk'e küçük burjuva devrimcisi diyen, seksenler ve doksanlarda İkibine Doğru dergisiyle Pqq'yı destekleyen Perinçek'di. Perinçek'le ilgili ayrıntılı bilgiyi şuraya bırakayım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/dogu-perincek-kimdir.html

Ulusalcılık denen Laiklik ve Milliyetçilik ile sınırlı Atatürkçülük, iki binlerin başlarında tatılmaya başladı. Onlar için altı okun sadece ikisi vardı, Laiklik  de tarikat nefreti ile sınırlıydır ulusalcılıkta. Zorunlu din dersleri ya da Alevi köylerine yapılan camiler veya öğrencilerin zorla imam hatipe kaydolmaları gibi konularla ilgilenmiyorlardı. Tek dertleri, CHP'ye oy verilmesindi, AKP kötü ama yerine başka bir parti olmalıydı. Banu Avar ve Nihat Genç gibi yeni Ulusalcı liderler çıktı. Banu Avar, Zaytug.com gibi komedi sitesindeki bir haberi gerçek sanması ile gözden düştü. Nihat Genç ise daha ilk seçimde aday olur olmaz, Fetö tertibinden ordudan atolmış denizciler ağırlıklı grubuyla İmamoğlu'na saldırdı. En son İmamoğlu'nun Kıbrıs'tan nakil olması ile uğraştı ve diploma iptali için uğraştı. Gebermesine az kala bunu başardı. Efsane olarak yaşadı ama kestane bile olamadan bitti. Gebermesinden sonra grubu olan Veryansın ve diğer küçük gruplar giderek küçüldü.

Genel anlamda Dünya'da milliyetçi, hatta ırkçı partiler yükselirken, Türkiye'de hiç bir şey olmaması, hatta gerilemesi çok dikkat çekici. Ülkücü hareketin ana partisi MHP, zamanında koalisyonların ve merkez sağ (DYP-ANAP) partilerinin koltuk değneğiydi, şimdi iktidarın koltuk değneği, ş,mdi de bir şey değişmedi. İktidar bloğuna muhalif Ülkücü partilerde (Zafer ve İyi) durum çok farklı değil sanki. Biraz da medyasızlık var, CHP; Halk tv,Sözcü, Yurt falan derken, kendi tabanını  elinde tutuyur ama; bu partilerin medyası da yok gibi. Ya sosyal medya? Sosyal medyada da ciddi bir varlıkları yok. Olsa da, özelleştirmeler ve tarikatlar üzerinde fikirleri neler, belli değil (bence). Şu ortamda bu partilerin, sosyal medya bir yana, meydanları hınca hınç dolduracak mitingler yapmaları lazım (özellikle terör konusunda).

Diğer yandan da son bir kaç aydır, Youtube başta olmak üzere sosyal medyada liberal milliyetçiler türedi. Siz liberaller, sırf milliyetçiliğe karşı olduğunuz için liberal sol değil miydiniz? 2010 yetmez ama referandumunda, CMHP espirileri yapmıyor muydunuz?. Ayrıca, sizceki Kürt sevdasına ne oldu? Yoksa Amerika, Suriye'de Kürtleri, hamamda P.ŞT bırakır gibi bırakınca, siz de mi Kürtleri bıraktınız. Bazılarınız hemen demeye başladınız, devlet devletle anlaşır, siz devlet misiniz, diye. Şimdi ibre Kürt sevgisinden, Türk milliyetçiliğine dönmüş durumda, Amerika nereye, siz oraya. Diğer yandan da bu iktisatçı Youtuberlar ve paralel kanal sahiplerinin çok genç olması; iktisat ve işletme gibi bilimler, ilahiyat gibi kademelidir. Önce özel üniversitelerin, yurt dışındaki büyük üniversitelerin profesörleri konuşur, hatta yalnız onlar konuşur. Bu bıyığı yeni terlemiş liberallerin sayfaları bir anda pek çok kurum tarafından nasıl da övülüyor, farkında mısınız? İktisat bilimi aynen ilahiyata benziyor; orada da ya büyük üniversitelerin profesörleri ya da tarikat büyüğü mollalar konuşur ama son on yıldır, özellikle Youtube'u genç mollalar doldurmakta; çünkü ihtiyar mollara, gençlerin ilgisini çekmiyor. Bu genç mollalar, pardon iktisatçılar da, gençlere neoliberailizm dinini anlatmak için sahadalar. Amaçları önümüzdeki günlerde yapılacak özelleştirmelere karşı gençliği sakinleştirmek. Gençleri kandırmak için artık solcu olamadıkları için milliyetçi olmuşlar. Milliyetçi liberallik, Kenanizmdi, o yıllarda Devletçiliğin, cumhuriyetin ilk yıllarında sermaye birikimsizliği sonucu, geçici bir yönetim olduğu olarak anlatılıyordu çocuklara. Özal, satacağım diye propaganda yaparken, Kenan susuyordu; cumhurbaşkanıyken de Turgut'un kanun hükmünde kararnamelerle, meclisi devre dışı bırakmasına ses etmemişti. Ülkemizde liberalliğin ağa babası, Mehmet Barlas ve diğer lşboşlara bakın; 12 Eylüle karşı çıkmışlar mı? Neoliberalizmin kurucusu Milton Friedman ve Şikago oğlanları, Latin Amerika başta olmak üzere tüm Amerikan yanlısı askeri darbeleri alkışlamamış mıydı?

Son olarak Türk faşizmi, hem Ülkücülük, hem Ulusalcılık, yandaşlığa da, muhalifliğe de yakışmıyor, çünkü her ikisini de doğru dürüst yapamıyor, Kenanizm'den kopamıyor.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html

13 Şubat 2026 Cuma

KENANİZM NEDİR?3YAĞMA

 


Mürevefa başbakan Mesut Yılmaz, en büyük yolsuzluklar, askeri yönetimler döneminde olur, demişti. Darbe dönemleri, demokras,ye balans ayarı diye küçümsenecek dönemler değildir. 12 Eylül, en etkili cuntadır ve en büyük yağma bu dönemde yapılmıştır. Bu yağmaları bildiğim kadarı ile sıra ile yazacağım.

Önce Eylül 2019'da yazdığım bu yazıyı okuyın derim:

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/09/hediyelesmede-eski-turkiye-ve-yeni.html

1)Devlet Resim ve Heykel Müzesi: 12 Eylül rejimi, en büyük ve belki de geri dönülemez zararı, devlet resim ve heykel müzesine verdi. Müze kullanılamaz ve ziyaretçilerine bir şey veremez hale geldi. Ordunun üst düzey generalleri, müzenin resim kolleksiyonunu, kendi malı gibi kullandı. Pek çok resim, önce generallerin komuta odaları, sonra bu komutanlığı kullanarak elde ettikleri kamu kurumlarının makam odalarını süslemek üzere; heykeller de kurumların bahçelerini süslemek üzere, müzeden alındı. Yıllar sonra pek çok resim ve heykel kayboldu. Bazıları halen kayıp ve bazılarının bir fotoğrafı bile yoktur. Bu generaller sürüsüne, 2010'daki meşhur referandumda bile bu olayın söz konusu bile edilmedi. Sonuçta Devlet Güzel Sanatlar Müzesi, Ankara'yı ziyaret edenlerin gezme listesinden çıktı. (Merak edenler için, Samanpazarı'nda, tairihi Ankara Lisesi'nin yanında ve kapatılan Numune hastanesinin karşısından girebilirsiniz; Atatürk'ün mozolesinin uzun yıllar kaldığı Etnografya Müzesi ile yanyana.) Müzeye eser bağışı kesildi, bir kaç sene sonra bir politikacı yada bir bürokratın duvarını süsleyecek bir eseri, kim, neden müzeye bağışlasın? Devlet de eser alımı yapmadı. Makam sahipleri çok istiyorsa, kendi makam odalarına resim alabilirdi.

2)TEKEL ve eşantiyonculuk: Tekel özelleşmeden önce muhteşem bir kurumdu, ciddi de kar ediyordu. Özelleştirilmesini bekleyen burjuvalarının ağzının sularını akıtıyordu. Bu şirketlerin ucuza satılmaları ve yok edilmeleri içimn zarar etmeleri ya da karları düşmeliydi. Özelleştirme çılgını Turgut Özal'a hazırlık yapılmalıydı. Bunun içinde yapıalcak en zırva iş yapıldı. TEKEL'in başına emekli bir albay getirildi. O albayın da aklına, darbenin belkemiği beş kuvvet komutanına TEKEL ürünlerinden bir yılbaşı sepeti hazırlamak geldi. O dönemde TEKEL'in devasa bir ürün yelpazesi vardı. On çeşitten fazla, her sene sayıları artan sigara türleri, üç-dört çeşit rakı, cin, din tonik, Ihlara marka brendi ve Ankara marka viskinin de dahil olduğu alkollü içecek türleri, bir sürü çeşit (altın, çilek, muz, nane ve aklınıza gelebilecek bitki türlerinin likörü) likör vesaire... Bu markaların çoğu bugün yok. Genç kuşak yerli viskiyi bile bilmiyor. Bu muhteşem hediye sepeti, beş kuvvet komutanıyla kalmadı.  Hemen diğer üst rütbeli subaylar ve bürokratlar da istedi. Bir ara tahminen on beş bin ve daha fazla kişiye (çoğu Ankara'da) bu muhteşem yılbaşı kolisi gönderildi. Turgut Özal ve sonraki hükumetler döneminde koli gönderilen memur sayısı arttı. Özal'la başlayan, alkol ve tütün ürünlerine sürekli artan vergiler furyasıyla, bu paketin değeri arttıkça arttı. Bu hediyeyi alan bazı memurların, bir yıllık maaşı kadardı. TEKEL'in özelleşmeye başlamasından (parça parça oldu bu özelleşme) bir ya da iki yıl öncesine kadar devam etti. Pek çok memur, TEKEL'i aradı, benim paketim gelmedi diye. Bu paketlerin PTT masrafı bile (Bu kadar çok kargo şirketi yoktu o zamanlar, PTT koli vardı genelde) bile astronomikti.

  Bu olay, basit bir yalakalık olayi olarak başladı, TEKEL'i bilinçli olarak düşük karlı gösterme çabası olarak devam etti.  Sonra da TEKEL özellleşti, yerli viski, brendi, puro ve pek çok ürün piyasadan silindi. TEKEL, kamu pyunun gözündeki örnekti. Pek çok kamu kuruluşu bu tür taktiklerle soyuldu, peşkeş çekildi.

3)Liyakat ve makamlar: Emekli general ve albaylar, kamuda ve özelde pek çok yüksek makamı işgal etti. Özellikle o dönem henüz özelleştirilmemiş kamu kuruluşlarının ve bankalarının yönetim kurulu üyelikleri ve o zamanlar genel müdürlük denen başkanlıkları (CEO), hep emekli subayların elindeydi. 1983 Mart seçimlerine kadar cunta, ülkeyi brfiil yönetti, seçimlerden sonra da hemen bırakmadı, başbakan Turgut Özal'dı ama cumhurbaşkanı halen Kenan Evren'di. Askerlerin etkisi 1987'de Özal ve Evren'in paşalar opreasyonu denen bazı orgeneralleri emekli etme operasyonuna kadar kuvvetliydi. Bu olaydan sonra ülkede bir daha darbe olmaz dendi ama 1998 28 Şubatı herşeyi değiştirdi.

4)Rüşvet ve zimmetin alenileşmesi: 12 Eylül rejiminde pek .çok yolsuzluk, kamuoyunun gözü önünde aleni olarak gerçekleşti. Bir tanesini ocak 2018'de yazmışım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/casa-olayi-nezihtavlas-aslndabloga.html

Tüm dünyayı saran CASA uçakları olayı, Türkiye'yi pas geçti çünkü Tahsin Şahinkaya, artık cuntanın önemli lideriydi. Kendisi, İngiliz TİME dergisine göre, dünyada yaşayan en zengin on generalden birisiydi. Şahinkaya'yı savunmak, dönemin gazetelerine düştü. Öncelikle Ege-İzmir gazetesiyken, birdenbire ülkenin en yüksek tirajlı ikinci gazetesi olan Sabah (sonradan ATV ile birlikte), Simavi kardeşler (Erol Simavi ve Hürriyet Grubu; Haldun Simavi ve Günaydın Grubu), Aydın Doğan ve Milliyet Gazetesi, canhıraş bir şekilde, paşalarını savundu. Bu savunmalarına rağmen Simavi kardeşlerin Türk basın hayatındaki yeri artık boştu, kalemleri kırılmıştı; sadece infazları için doksanlar beklenecekti. Günaydın grubu tarihten silinecek, Hürriyet Grubu da Aydın Doğan'a devredilecek, Doğan Grubu, yazılı basının %60'ını elinde tutacaktı. Gene de Erol Simavi'nin hakkını yememeliyiz; Oğuz Aral ve Gırgır dergisini 1989'a kadar tüm baskılara rağmen korudu. Ben Şahinkaya'ya döneyim. CASA, Şahinkaya'nın tek vukuatı değildi. Kendisi albaylığından itibaren İbraihim Bodur ile tanışık, onlara dünür ve ortaktı. Dünürleri kar etsin diye, o zamanlar bir kamu şirketi olan Petrol Ofisi'nin tüm benzinlikleri, Kalebodur marka seramiklerle kaplandı. Devlet bütçesini yağma, o kadar korkusuzcaydı.

Dönemin paşalarının çoğu Libya'da, karlı işlerde müteahit veya taşeron oldu. Generaller, Albaylar ve daha pek çok kiliti konumdaki subay, emekli olup, hem devlet kurumlarında, hem de özel sektörde yüksek maaşlı işlere girdiler. O zamanlar 12 Eylül öncesine dönersiniz, iç savaşı biz bitirdik falan diyerek, bu yağmayı meşrulaştırdılar. Pek çok general, TÜSİAD'ın holdinglerinde, çalışanların lastik damga dediği yönetim kurulu üyelikleri ve banka şube yöneticilikleri yaptı.

Böyle yazılar yazıyorum, çünkü hafıza tazelenmeye muhtaçtır.

29 Ocak 2026 Perşembe

KENANİZM NEDİR2?NEFRET DAİRESİ



Kenanizm, belli kavram ve olgulara karşı nefret geliştirmiş, bunu da halka Atatürkçülük diye yutturmuştur. Bu nefretleri, kendi önem sırama göre yazacağım:

1)İşçi sendikası nefreti: Kenan Evren'in halkı toplayıp (zorla) yaptığı uzun mitingleri incelerseniz, en fazla sendikalara nefret kustuğunu görürsünüz. Bir sendika hiç bir grev, toplu sözleşme yada eylem yapmasa bile, üye sayısının, tesislerinin, matbaasının büyülküğüyle bile Kenan Evren'in hedefi olabiliyordu. Sanki bir suçmuş gibi, sendikanın devasa merkezinden, tesislerinden bahsediyordu. MESS başta olmak üzere, işveren sendikalarının yaptığı hiç bir şeyi eleştirmedi, sadece işçi-çalışan sendikalarını eleştirdi. Eğitim Enternasyonalinin 5 Ekim Dünya Öğretmenler günü Türkiye'de kutlamasına engel olmak için, 24 Kasım Öğretmenler günü icat edildi. Memur sendikaları yasaklandı, KESK; memurlara sendika kurmak yasakken kuruldu. İşçi sendikalarının da yetkileri budandıkça, budandı. Sendikalı işçi-çalışan sayısı her sene düştü, her sene sendikalar daha fazla işlevsizleşti. Günümüde pek çok kişi, Atatürkçülük adnına Kenanizm yapıp, sendika ve sendikal hak (grev, iş bırakma, toplu sözleşme ve benzeri eylem) düşmanlığı yapıyor.

2)Alevi ve Kürt düşmanlığı; 12 Eylül rejiminin en belirgin faaliyetleri; Alevi köylerine cami yapılması, zorunlu din dersleri ve Kürtçe'nin yasaklanmasıdır. 

Seksenlerde 40-50 milyonluk ülkede, tahminen iki milyondan fazla insan, çoğunluğu da kadın, Kürtçe'den başka dil bilmiyordu. Pqq'da yeni kurulmuş, kendine taban arıyordu. 12 Eylül bu şartları fazlasıyla verdi. Kenan Evren meşhur kart-kurt-Kürt söylemi ile koca bir toplumu tamamen red etme tavrını takındı.12 Eylülün devlet zorbalığı, insanların devletten nefret etmek için yeterliydi.Buna Kürtçe konuşma-müzik yasağı ve Esat Oktay Yıldıran gibilerin zorbalığı da eklendi.

Burada pek çok faşistin hayran olduğu Esat Oktay Yıldıran'la ilgili bir parantez açayım. Kendisi sadece insanlara eziyet eden bir psikopattı ve eline Ülkücü mahkumlar verilse, onalara da eziyet edecek birisiydi. Diyarbakır Askeri Cezaevinin iç güvenlik sorumluluğu normalde bir astsubayın üzerindeyken, yüzbaşı rütbesiyle aldığı bu işi, rezilce görevden alınarak devretti. Kendisinin işkenceciliği bir yana, en basit yönetim ilkelerini bilmemesi bile Harbiye'den mezuniyetine engel olmalıydı. Zaten devlete teslim olmuş, işbirliği yapanlara da ilkence etti. Bu yüzden devlet uzun süre pek çok Kürt topluluğundan işbirlikçi bulamadı. Kendisi öylesine bir nefret objesiydi ki, adını ve yüzünü değiştirmesine rağmen, sesinden tanındı. Öldürülmesi de yaşamı kadar ikonik oldu. Otobüste onu vuran kişi, Esat Oktay Yıldıran, sana Diyarbekir zindanından Laz Kemal'in selamı var dedi ve karısı ile oğlunun yanında ateş etti. Yıldıran'ın son sözleri, ben Esat Oktay Yıldıran değilim oldu. Bu olaydan sonra infaz ve kurşunlamalarda, birilerinin selamını söyleme modası başladı.

Alevi nefreti de, Alevi köylerine cami yapmak ve zorunlu din derslerinde bolca Alevi-Şi-Gayrı Müslim düşmanlığı yaparak arttrıldı. Aslında müfredatta yada ders kitabında çok bir şey yoktu, asıl sorun din öğretmenlerindeydi. Pek çok din öğretmeni, Aleviler aleyhine ileri-geri konuştu; bazı okullarda öğretmenler, Alevi öğrencileri, biz Sünni çocuklarla özel şeyler konuşacağız deyip, dışarı çıkardı. Bunlar öyle kişisel tavırlar değildi. Türkiye'de en garip ders, din dersleridir. Din öğretmenlerinin tavırları asla tesadüfi yada fevri değildir. Okul yöneticilerinin çoğunun din öğretmeni olması da tesadüf değildir. Din öğretmenleri en çok seminer-kurs alan öğretmenlerdir. 28. ylımı yaşadığım öğretmenlik hayatında en sinsi, kumpasçı, dedikoducu öğretmenler, din öğretmenleri oldu. Hemen hepsinin bir tarikatla doğrudan bağı vardır. Proje liselerde çalışanlar da iktidar kliğinden bir klana bağlıdır. Din dersi de içeriği en çok değişen derstir. Hatta diğer derslerin kitabının kapağı değişir, içeriği değişmez; din dersinde kapak değişmez diye laf vardır. Seksenlerde din dersi, haftada bir saatti. Sonra ikiye çıktı, siyer şu bu derken bazı liseler, imam hatip kadar din dersi alıyor. Her nesilde de din dersi artıyor. Bu da tesadüf değil. Bu dersin amacı, gençliği sağcı yapmak ve Alevileri asimile etmekti.  Kenan Evren'in, boğacaksan solu, yetiştireceksin sofu dediği rivayet edilmiştir. Halkı sağcı yapmakta başarılı oldu. Ben üç ayrı imam hatip lisesinde ders verdim. Pek çok öğretmen  arkadaşım imam hatipliydi ve pek çok da imam hatipli tanıdım. İmam hatipliler, diğer insanlara göre daha dindar yada daha imanlı değiller; daha sağcılar; zira eğitimleri buna göre planlanmış. Bu din eğitimi, seksenler ve doksanlar boyunca Alevi gençler arasında Ateizm'in yayılmasına sebep oldu. Devlet buna aldırmadı, Alevleri zaten Müslümandan da saymıyordu. Sonra doksanlarda Kürtler, son on yıldır da Tengricilik adı altında milliyetçi Türkler dinsiz (Agnostik-Deist vs) oldu. Sık sık okul değiştiren bir öğretmen olarak gözlemim, imam hatipleri bir kenara koyarsak, din dersi arttıkça, dinsizliğin artması; hatta bazı eğitim araştırmacılarına göre imam hatipliler arasında da dinsizlik artmaktadır. Bunun sebebi dersin kuruluş amacıdır; bu amaç Hanedi-Sünniliğin üstünlüğü ideolojisini benimsemiş nesiller yetiştirmektir. Kendisini üstün zümreden görmeyenlerde, dersten nefret etmektedir. Son yıllarda Arap toplumu üstünlüğü verildikçe, Türk milliyetçileri de dinden uzaklaşmaktadır.

Alevilere baskılar sadece din dersleri değildi. Darbe olduğunda Maraş katliamı olalı 2 takvim yılı olmamış (Aralık 1978), Çorum katliamı ise  üç aydan daha kısa bir zaman (1980 Temmuz) önceydi. Darbe rejimi  özellikle Maraş'taki Alevi köylülerini evlerini terk etmesi ve göç etmesi için zorbaladı. Kamuda Alevi memurlar, işçiler, çeşitli bahanelerle işten çıkarıldı. Aleviler itinayla fişlendi. Kürtlere karşı, kart-kurt-Kürt inkarına benzer bir inkar siyaseti düzenlendi. Diyanet memuru ve sosyoloji doçenti Abdülkadir Sezgin, 1990 yılında, doçentlik tezi ile devletin inkar tezini yazdı. Sezgin'in, Hacı Bektaş-ı Veli ve Bektaşilik adlı kitabına göre Alevilik, Bektaşilikti  ve Bektaşilik de Sünniliğin, hatta Hanefiliğin içinde bir tarikattı. Bu gün Cemevleri başkanlığının kültür bakanlığına bağlı olması, bu tezin sonucudur.

Alevi ve Kürt düşmanlığı demişken, hem Kürt, hem Alevi olan ve Alevilerin çoğunluk olduğu tek il olan Tunceli'de, Kenanizmden çok çekti. Kenan Evren'in karısı Sekine Evren'in, Tertele sonrasında memurlara besleme verilen kız çocuklarından olduğu iddiası çok ortalıkta dolaştı. O zamanın gazetelerinde yazılanlara göre Sekine Evren, gece tırnak kesmemek gibi Dersimlilere ait pek çok batıl itikada halen inanıyormuş. Sekine hamım, 1982'de öldü ve yerini resmen şarkıcı Emel Sayın aldı. Sayın, Türkiye'nin ilk resmi metresi oldu, resmi davetlerde Evren'in eşi muamelesi gördü. Kendisi defalarca evlenip, boşanmış ve her kocasını da aldatmış biriydi. Evren'le beraber bir altın çağ yaşadı. Dönemin tek kanallı TRT'si sadece milli takımın maçları, Kenan Evren'in konuşmaları ve Emel Sayın'ın konserlerini renkli yayımlar. Sonra Emel Sayın'ın Yeşilçam filmleri de yararlanacaktır bu renkli yayın ayrıcalığından. 12 Eylül 2010, yetmez ama evet referandumunun darbe cuntasını yargılayacağına inanmadım çünkü Emel Sayın ve onun resmi metresliği o zaman da, şimdi de hiç konuşulmadı. Netekim 12 Eylül generalleri yada diğer subayları yargılanmadı, askeri tören ve askeri tabutla gömüldü.

Alevilere zorbalığın diğer bir sonucu Parti -Cephe başta olmak üzere sol örgütlerin, doksanların sonuna kadar Türkiye'de etkin oldu. 1996 bir Mayısında İstanbul'u birbirine kattılar; Sabancı suikasti gibi sansasyonel cinayetler işlediler. 2002 Hayata Dönüş operasyonlarına kadar etkindiler. PKK'da, kuruluş yılında pek çok Alevi militan edindi.

3)Öztürkçe kelimeler: Kenan Evren, Atatürk'ün sadece elbiselerine hayran, sadece kıyafet devriminden yanaydı. Bir yerlere Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün isimlerinden birini veriyor, Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılı olan 1981 hunharca kutlanıyordu. Buna karşılık Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kapatılıp, öz Türkçe kelimelere savaş açılıyor, bunlar yerine ihtiyarların bile unuttuğu Osmanlıca kelimeler kullanılıyordu. Bunun içinde ders kitapları, üniversite dersleri, resmi belgeler ve TRT kullanılıyordu. İlginç bir şekilde bu kelimeler arasında Kenan Evren'in soy adı vardı ve onunla Kenan Kainat diye dalga geçiliyordu. 1990'da ilk özel televizyon kanalı Star 1 ve ardından illegal de olsa özel radyo ve televizyon kanalları kurulunca,  devletin Osmanlıca kelime sevdası da bitti.

4)Kitap-Dergi-Gazete: Seksenli yıllarda tek kanallı televizyonumuz akşam saat 19.00 yada 20.00'da başlar, saat 24.00 'da biterdi. Sık sık arıza yapar, halka necefli maşrafa fotoğrafı izletirdi.  Dört yada beş saatlik yayınının yarım saati haber bülteni olur, son on beş dakikasında yasa dışı sol örgütler ve örgütsel dökümanlar sergilenirdi. Bu dökümanlar da yasal kitap, gazete ve dergilerdi. Bu tavır sadece televizyon yayınlarından ibaret değidli. Kitapçılar, sahaflar sık sık basılır, yasaklı kitap aranırdı. Ankara, Zafer çarşısında, çarşıyı dolaşanların yada alış-veriş edenlerin de çantası ve üzeri aranırdı. Kitap yayıncısı İlhan Erdost, Mamak'da, dövüle dövüle öldürüldü. Kitap satışları dibe vurdu, pek çok kitabın ilk baskısı iki bin bile değildi. Okullarda bile sık sık kütüphanelerden kitap toplanıp, hurda kağıda gidiyordu. Doksanların başlarında bile, Türkiye'deki kitapların üçte biri Ankara'da satılıyordu. Üstelik pek çok yayın evi, 1982'de sadece yirmi sekiz yayın evi ve beş yazarla, The Marmara otelinin altında beş yüz metre kare alanda başlayan TÜYAP İstanbul kitap fuarında, tüm yıl sattığından daha fazla kitap satıyordu. 1989 yılında, Emin Çölaşan'ın yazdığı Turgut Nereden Koşuyor kitabı, ortaya çıkardığı sıkandallar kadar, o dönem için anormal satışı ve Çölaşan'ın kazandığı telif geliri ile de çok konuşulmuştu. (2025 Ocak ayı itibarıyla Ekşisözlükte yazılanların aksine hiç yasaklanmadı, bir kaç ay sonra Özal ailesi, kitaba dava açtı, telif gelirini de istedi. Özal ailesinin bu tavrı, kitabın gelirine göz koyduğu şeklinde yorumlandı. Çölaşan davayı kazandı ve kitabın yazın-yayım ve dava süreçlerini anlatan, Turgut'un Seriveni diye başka bir kitap yazdı.) Dünyada kitap fuarları genelde tanıtım odaklıdır, Türkiye'de ise bu krizlerin hatırası olarak satış odaklıdır.

İlginç olansa, 12 Eylül,  cumhuriyet tarihinin en büyük okuma-yazma öğretme kampanyası başlattı. O yıllarda Türkiye'de kadınlarda okuma-yazma oranı %70'ler civarındaydı ve kırk yaş üstü kadınların çoğunun okuma-yazması yoktu. Milyonlarca yaşlı insan, ilkokullarda ve halk eğitim merkezlerindeki gece kurslarında okuma-yazma öğrendi. O dönemin iklimi gereği öğretmenler de pek kitap okumuyor, öğrencilere tabelaları okuasını tavsiye ediyordu. Bu üzden bizim nesil tabelaları ve bilboardları falan okur.

5)Atatürk'ün kurduğu kurumlar: Dil, Tarih, Coğrafya fakültesi, Mülkiye Mektebi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve aklıma gelmeyen, unuttuğum pek çok kurum, 12 Eylül ve devamı Turgut Özal döneminde, özerklikleri yıpratıldı, itibarları zedelendi. Türk Hava Kurumu'nun kurban postu tekeli kaldırıldı ve Süleymancılar başta olmak üzere tarikatların kaçak kurban toplamaları yasallaştı. Üniversitelerin özerkliği yıkılıp, Yüksek  Öğretim Kurumu denen garabet kurumdu. Bu kurumlar, emekli generaller, albaylar, diğer subaylar ve yakınlarına arpalık oldu ve yağmalanarak zarar edilmesi sağlandı. (Yağmalanma, başka bir yazının tek başına konusu)





20 Ocak 2026 Salı

KENANİZM NEDİR-1?ATATÜRKÇÜLÜK DEĞİLDİR.



12 Eylül 1980 darbesi ve uygulamalarına, cuntanın liderine ithafen Kenanizm diyeceğim. Kenanist uygulumaların bazıları halen devam ediyor, bazılarının da etkisi devam ediyor. Daha net anlaşılması için maddelere ayırdım.

1)Gardrop Atatürkçülüğü: Bu kelimeyi o dönem bir gazeteci kullanmıştı. O dönemde Kenan Evren ve konsey üyelerinin etkisiyle, Atatürk'ün tarzı bedene tam oturan kılasik takım elbiseler moda olmuştu. Kadınlarda da tayyör denen etek-ceketler yaygınlaşmıştı. Günümüde abiyelik dediğimiz gece kıyafetlerinde ise Osmanlı esintisi adı altında Levni'nin minyatürlerinden fırlama, Osmanlı dönemi desenli ve bol dekolteli elbiseler modaydı. Gardrop Atatürkçülüğü, sadece kılık-kıyafetle sınırlı bir olay değildi, dekorasyonu, konuşma tarzı ve pek çok şeyde Atatürkçülüğü göze sokmaktı. Her odaya Atatürk portresi, her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykeli dikmek, her derse Atatürkçülük konusu eklemek, konuşmalara Atatürk'ün bir kaç sözünü eklemek gibi eylemleri de içeriyordu. 12 Eylül veya askeri darbe denilince akla Atatürkçülük gelmesinin sebebi budur. Tüm dünyada 5 Ekimde kutlanan dünya öğretmenler günü,  Atatürkçülük bahanesi ile 24 Kasım'a alındı.

Gardrop Atatürkçülüğünün günümüzde garip etkileri devam ediyor. Seksenlerde her dükkanda Atatürk portresi vardı, doksanlarla beraber azalarak, yok oldu. Doksanların sonlarına doğru, Kenan Doğulu'nun 10. yıl marşı patladı, insanlar su içer gibi onuncu yıl marşını ve İstiklal marşını okumaya başladı. Gene o yıllarda Atatürk rozetleri modası yayıldı. 17-25 Aralık 2013 operasyonlarından ve Gezi isyanından  sonra yavaş yavaş gençlerin gittiği kafe, pastane gibi mekanlarda Atatürk portreleri, Atatürk imzalı dövme, Atatürk resimli elbise giyme modaları yayıldı. Ben de yaz tatilini Atatürk resimli tiörtlerle geçiriyorum.

2)TÜSİADCILIK; 12 Eylül darbe rejiminin gerçek sahibi TÜSİAD'dır. 12 Eylül rejimi, işçilere ne kadar düşmansa, işveren o kadar dosttu. Zaten generaller ve çocukları, TÜSİAD şirketlerinde yönetim kurulu üysei ve yönetici oldu.  Anayasa dahil, her türlü yasanın hazırlanmasında, TÜSİAD hazır ve nazırdı. Hem TRT, hem de dönemin gazeteleri, TÜSİAD üyelerini, Koç ve Sabancı ailelerini kahraman ilan etti. Sakıp Sabancı, bir medya şovmeni oldu, ha bire işte hayatım şovu yapıyordu. O dönemin ünlü bir iş insanı olan Halit Narin, bu ilişkiyi açık açık söylüyordu; bu güne kadar biz ağladık, işçiler gülmüştü, bundan sonra bir güleceğiz, işçiler ağlayacak, diyordu. Gerçekten de böyle oldu.Ülkemizde işçiler halen ağlıyor, bunu bir sonraki yazıda, sendika düşmanlığını da ayrıca anlatacağız. 12 Eylülcülerin TÜSİAD aşkı, Cem Yılmaz'ın bir ara moda ettiği tabirler duygusaldı. Pek çoğu TÜSİAD şirketleri, pek çoğu özelleştirilmemiş Kamu İktisadi Teşebbüslerinde ve bankalarda, yönetim kurulu üyeliği (şirket çalışanları bunlara, çok fazla iş verilmemesinden dolayı lastik damga diyordu) başta olmak üzere yüksek maaşlı il ve hatta ortaklıklarda bulundular. Ortaklar kar edilsin diye o zamanlar devlete ait olan Petrol Ofisi istasyonları topluca Kale Bodur marka fayanslarla döşendi. Orgeneral Tahsin Şahinkaya'nın adı, dünyanın en zengin on generalinden biri olarak dolaşıyırdu. Şahinkaya daha albayken Bodur aile ile işbirliğindeydi ve ailenin dünürüydü. Bu dönemde, şimdilerde kapanan Devlet Planlama Kurumu, bolca teşvik kredisi dağıttı. İşçilerin grevleri, kamu güvenliği ile yasaklanır yada ertelenirken, teşvik kredileriyle kurulan fabrikalar, hiç engel  olmaksızın Bulgaristan, Romanya, Mısır, Fas gibi ülkelere taşındı.

3)Japon hayranlığı: Japonlar dünya çapında pek sevilen bir millet değildir. İnparatorluk olup, bir yerleri işgal ettikleri, 1895 (Çin'i savaşta yenmeleri ve bu gün Tayvan devletinin kurulduğu Formoza adasını işgalleri ile bu süreci başlatıyorum ben.) -1945 arası dönemde çok zalim ve zorba olmaları. O kadar ki, sadece bir yıl kadar egemen oldukları Filipin adalarında, adayı dört yüz yıl yöneten ve sömüren Amerikalılar ve İspanyollardan daha çok nefret ediliyorlar. Türkler ise, 1904-5 savaşında Rusları yenmelerinden itibaren Japonlara sempati duymaya başlamış, yüz yıllardır yenemediği Rusya'ya karşı, kendine bir müttefik olarak görmüştür. Seksenlerde ise, hem Japonya'nın, hem de 12 Eylül rejiminin özel gayretleri ile Japonya, Türklere rol model olarak sunuldu. Barış Manço'nun Japonya turnesi, Kemal Sunal'ın Japon İşi filmi, siyonoakrilat adlı yapıştırıcının Japon yapıştırıcı olarak piyasaya sürülmesi gibi şeylerin beraber olması tesadüf değildi. Japonya, Türklkerin önüne hem muhafazakar,, geneneksel, sağcı ve hatta Faşist, hem de kalkınmış, sanayileşmiş bir ülke modeli olarak sunuldu.

4 Ocak 2025 Cumartesi

ROMANTİK FAŞİZMİN SEFALETİ 3-KAPİTALİST MAŞALIĞI



Jack London, 1907 basımı Demir Ökçe romanında faşizmi en az 15 yıl öncesinden görmüştü. Romanda sosyalist devrimin geldiğini gören oligarşi, milliyetçiliğe dayali diktatörlük kuracağını yazar. Burada London'ın fütüristlik zekasını görürüz. Daha faşizme adını veren rejimin İtalya'da iktidara gelişine on beş yıl vardır. Gerçekten de Mussolini, bizzat burjuvanın ataması ile iktidara gelir, İtalya'da bir Bolşevik devrimine engel olmak için. Faşist birliklerin dört koldan Roma'ya yürüyüşü sadece iktidarı meşrulaştırma aracıdır. Portekiz'de iktisat profesörü Salazar,  yavaş yavaş yetkilerini arttırıp, en nihayet ülkenin diktatörü olur. Her ülkede faşizm, burjuvazinin hizmetindedir, işgal ve fetihleri, onun karı içindir. Hitler, daha birahane darbesi sonrası hapisteyken, Kavgam kitabını yazdığında, imparatorluğumuz doğuya doğru, kara imparatorluğu olacak demiştir. Alman burjuvaizisi ise, 1941'de Dünya petrolünün dörtte birinden fazlasını üreten Bakü'yü fethetmesi için onu Sovyetler Birliği ile savaşa yönlendirir. Yapması gereken, Kırım'ı almakla bile uğraşman, Bakü'ye gitmektir. Oysa Hitler, her diktatöt gibi kibirden aptallaşmış, Lenin'in adını taşıyan Leningrad'ı, başkent Moskova'yı, her ikisi de olmayınca Stalin'in adını taşıyan Stalingrad'ın fethine kafayı taktı. Sonrası malum, büyük yıkım.

1943'de, Amerikalılar, Sicilya adasının fethinde bazı mafya babalarını kullanınca, faşizmin ikinci dönemi başladı. Faşizmin, sosyalizmi engel olma görevi gene değişmemişti ama bu sefer mümkün olduğunca iktidardan uzak duracaktı.  Ülkücülerin meşhur türkücüsünün deyimiyle artık 'Yardımcı Güç Devlete' 'ydi. (Doksanlarda bu sözleri dinlediğimi hatırlıyorum ama interneti o kadar karıştırmama rağmen bu türküyü bulamıyorum) Zaten iktidarda olan faşist liderlere de (Franco ve Salazar) dokunulmadı. Onlar zaten burjuvaya hizmet ediyordu. Onların kendi kendine yıkılmasını bekledi. Mevcut faşsit oluşumlarsa, hem komünist militanlara karşı savaşmak, hem de demokrasiden pek hazzetmeyen burjuvalar için darbelere uygun zaman yaratacaklardı.  Darbeciler, iç savaşı  engelleyen kahramanlar olacaktır. Burada amaç sadece komünist  yada sol iktidarları engellemek değil,  aynı zamanda büyük şirketlerin ve uluslar arası şirketlerin karların artmasını sağlayacaklardı. Son yetmiş yılın askeri darbelere bakın. 27 Mayıs darbesinden sonra, Yassıada mahkemelerinde yolsuzluk diye sadece örtülü ödenekler yargılandı, ihaleler hiç incelenmedi. Demokrat  parti döneminde  kimler zenginleşti hiç incelenmedi. 12 Eylül DİSK'i (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) ve MİSK'i (Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu ) ve dahi bilumum işçi sendikalarını kapattı, tüm mallarına da el koydu. Kenan Evren, bir konuşmasında, DİSK'in matbaasından nefretle bahseder. (İnternetin bilim kurgu olduğu, radyo ve televizyonun da devletin olduğu çağda,  matbaa çok önemliydi.) MESS (Metal iş verenleri sendikası) ve diğer işveren sendikaları kapanmıyor. İşçi dernekleri ardı ardına kapanırken, TÜSİAD ve diğer işveren derneklerini kapatmak bir yana,  daha da büyütür. Halit Narin, o meşhur lafını etti:

-Bu güne kadar hep işçiler gülmüş, biz ağlamıştık; bundan sonra işçiler ağlayacak, biz güleceğiz.

Bu gülme bedava değildi elbet. 12 Eylül generallerinin hepsi bir şekilde TÜSİAD holdinglerinin, bankalarının, şirketlerinin yönetim kurulu üyesi, başkanı falan olur.    27 Mayıstan itibaren zaten, pek çoğu Özal ve sonrasında özelleştirilen kamu iktisadi teşebbüslerinde, özellikle bu gün son kuşağın adını bilmediği kamu bankalarının (Pamukbank, Tönbank, Türkbank vs) yönetim kurumlarında yada gümrük kapısı müdürü falan oluyordu. 12 Eylülle de TÜSİAD üyeleri arasına emekli general ve albay istihdamı, zorunlu gibi bir şey oldu. 12 Eylül'ün baş planlayıcısı Haydar Saltık, Koç Holdinge yanaştı. Sabancı ondan fazla general istihdam etmiş. Tahsin Şahinkaya, Kale holdingle hem ortak, hem dünürdü. Tüm Petrol Ofisi istasyonlarını, Kale Bodur seramikleriyle döşetti. Seksenlerin sonuna kadar, Özal'ın o meşhur generalleri emekli etme operasyonundan çok sonra bile askerlerin bürokrasi ve özel sektör yönetimindeki egemenliği devam etti. Hem de ne ediş. Mesut Yılmaz'ın Maliye ve Gümrük bakanı olduğu zamanda, Kapıkule gümrüğünde ülkeye sokulmaya çalışılan bol miktarda Amerikan dövizi ele geçirildi. Sonra dövizim sahibi ele geçirilen paranın çok daha fazla olduğunu ve yağmalandığını söyledi.Mesut Yılmaz soruşturma açacakken, diğer generaller araya girdi, soruşturma kapatıldı. Çünkü Kapıkule'nin o dönemki müdürü, emekli bir albaydı. (12 Eylül öncesi, Ecevit'in, Adalet Partisinden CHP'ye bakanlık vaadi ile trasnfer ettiği Maliye ve Gümrük Bakanı Tuncay Mataracı'nın görevden alınmasına sebep olan İpsala Gümrük Kapısının müdürü de emekli astsubaydı) Bu generallerin özel sektöre sadece emeklerini mi verdiklerini, çalışanların bile lastik damga dedikleri şahısların şahane özel sektör yöneticileri olduğunu mu sanıyorsunuz?

12 Eylül boyunca binlerce Ülkücünün tutuklanması, Ülkücülere şok oldu. Her şeyi devlet için yapmışlardı, öyleyse neden ceza alıyorlardı? Oysa darbe rejiminin, ülkeyi iç savaştan kurtardı görünümü vermesi gerekiyordu. Diğer yandan Ülkücüler, 12 Eylülün hemen sonrası devletteki görevlerine geri döndü. Doksanların sonlarından, 2015'lere kadar devletteki pek çok mevziyi tarikatlara kaptırdılar. Şimdilerde bir kısmını aldılarda da, pek çoğu da artık gelmez.

Bu son açılım sürecine getireyim konuyu. Devlet bey neden birden bire açılım sevdalısı oldu? Biraz geriye gidelim. Fenerbahçe başkanı ve ülkeminin en büyük sanayi burjuvası ailesinin üyesi Ali Koç'un ani ve nedeni belirsiz olarak  Bahçeli'yi ziyaretini ne çabuk unuttuk? Koç holdingin veya diğer holdinglerin belirli günlerdeki Atatürkçüyüz şovları, 8 Mart'ta kadınlardan yanayız şovu kadar sahtedir. (Hamile çalışanları hemen işten çıkarırlar yada kıdemini düşürürler.) Koç holding, dünya kadar kamu iktisadi teşebbüsünü özelleştirmelerle aldı. 12 Eylülün en büyük destekçilerindendi. Ragmetli Mustafa Koç'un Gezi zamanında göstericileri Divan oteline alması da sizi kandırmasın. Son açılımda sizi kandırmasın, umutlandırmasın. Örgüt bitse bile başımıza daha büyük bela gelecektir. Şu anda en az beş AKP, beş de DEM mebusu, ana-baba bir, öz kardeştirler. Her seçim sonrasında bu gerçeklik değişmez. Güney Doğuda seçimler büyük ölçüde feodal bağlarla ilgilidir. 

Diğer yandan siz hiç şehit TÜSİAD'lının, MÜSİAD'lın çocuğunun şehit olduğunu gördünüz mü sorusunu çok duymuşsunuzdur. Dağda ölen DEM-HDP-HADEP mebusunu yakınını da duymazsınız. Örgütün bir zamanlar iki numarası olan Şemdin Sakık'ta tutuklandığında, bir sürü kişiyi suçladı ve yargılanmasına sebep oldu. Bu sözde suçlamalar, Türk basının amiral linç edicisi, Ertuğrul Özkök Hürriyetinde manşetten verildi, sonra da yalan olduğu ortaya çıktı. Şimdi de pek çok yalan söyleniyor ve söylenecek. Şüpheci olmak en iyisidir. Savaştan incinmemiş olanların, savaşı bitireceklerine inanmayın. 


29 Kasım 2024 Cuma

MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ ELEŞTİRİSİ

 


Hem nalına, hem mıhına derken, Muazzez İlmiye Çığ'ın başkanı olduğu HZİ (Hamide Zekeriya İtil) vakfı ve nöroloji profesörü kardeşini Turan İtil'den bahsetmeyeceğim yada uzun uzun anlatmayacağım. Hem bu konulara hakim değilim, hem de bu vakfın Doktor Menegene veya Unit731 vari deneylerine muhattap olanlar, her şeyi ayrıntısı ile anlatmıştır. Onun altı- yedi kitabını okumuş biri olarak, onun popülist tarihçiliğini eleştireceğim. En başta kamu oyunun pek az bildiği bazı şeyleri maddeler halinde sıralayayım.

1)Sümerler, Anadolu'da yada Türkiye Cumhuriyeti, hatta Misak-ı Milli sınırları içerisinde yaşamadı. Yaşadıkları coğrafya Irak'ta, Bağdat'ın güneyindeydi. Hitit kralı 1. Murşili, Babil'i yağmalarken,  yüz binlerce tableti de başkenti Hattuşa'ya taşımıştı. O zamanlar da Sümer devletleri yıkılalı bin yılda yakın bir zaman olmuştu. Babil'i yöneten Akadlar ise bir Sami yani Arap-Yahudi toplumuydu. Türkiye'de bu kadar çok Sümer tableti olması, British Museum yada her hangi bir Avrupa müzesinin, dünyanın dört bir yanından eserlerle dolu olmasıdır. Dünyadaki Sümer tabletlerinin üçte biri de, Murşili'nin bu yağması sonucu Türkiye'dedir. Hititler tüm bu Sümer-Akad tabetlerini sadece almakl kalmayıp, sınıflandırıp, tercüme etmişler ve hatta yorumlamışlardır. 

2)Sümerler, bölgenin ilk sahibi olmadıkları gibi, ilk şehir kurucuları da değillerdi. Sümerler bölgeye ne  zaman geldikleri ile ilgili tahminlerde iki bin yılık bir tahmin var. Daha önce bölgede, Tel el Ubeyd köyünde ilk defa Sümerlerden ayırt edildikleri için Obeyd kültürü denen (Batı dillerinde U sesi kolay telaffuz edilmediğinden böyle denilmiş) halk vardı. Bu halk insanlığa biriket tuğlanın icadını armağn etmiş, tuğla sayesinde insanlık hemen hemen her yere ev yapabilir olmuştur. Obeydler aynı zamanda kabristan denen toplu mezarlık alanlarının da mucidiydiler. Daha önce insanlar ölülerini ya doğaya terk ediyor, ya dolmen denen bireysel mezarlık yapılıp, öldükleri yer yada yakınına gömülüyor, ya da Çatalhöyü'deki gibi, evlerinin altına gömüyorladı. Obeydiler köyleri ve kasabaları için toplu mezar alanları, yani kabristanlar kurmuşlardı. Sümerler bin yıl önce yada sonrası yanılma ile M.Ö .5000'lerde arkeologlara göre Kafkasya'dan, Çığ'a göre Orta Asya'dan, bölgeye gelip, bölge halkına egemen olmuşlardı.

3)Babilliler ve Asurlular, Sümer değildi. Buna ilk maddede değinmiştik. Asurlular, farklı bir dil ve milet olmalarına rağmen (hatta Hitit kültürünü de yok etmelerine rağmen), Babil imparatorluğunda ara dönem yada sülale değişimidir. Akadlar,  göçebe çöl kütürü olarak önce kendi şehirlerini kurmuş, sonra da Sümerler ve diğer miletlere (Sümer, Elba, İsrail vesaire) egemen olmuşlar fakat önce İran (Pers) sonra Makedon krallıklarının egemnliği ile tarihten silinmişlerdir. Hattaherkesin tablet çözümü sandığı ama büyük ölçüde Çığ'ın kurgularının da eklendiği meşhur şair Loudungirra, Akad egemenliğinde yaşamaktadır ve Sümer kültürünün kalıcı olması için 

4)Sümerler, Türk olamayacak kadar eskidirler. Sümerler şehir devletleri kurduğunda dünyanın %90'ı halen avcı ve toplayıcıydı. Hani deniliyor ya, Giza piramidi yapıldığında halen Mamutlar yaşıyordu. Sümerler, Giza yapıldığında çoktan Akad egemenliğine girmişti. Türklere yada Türk diyebileceğimiz insanlara ait en eski kalıntı, Rusya'nın Altay  bölgesindeki Arjaan 2 höyğündeki alıntılardır ki, buranın Mezopotamya'ya uzaklığı, on binlerce kilometredir. Kazakistan'daki Altın Adam bile Sümerlere binlerce kilometre uzaktır. Sümer yazısı ile Göktürk yazısı arasında bir ilgi yoktur. Orta Asya yada Türkistan denilen bölgenin kesin bir sınırı yoktur. Sümer dini ile Türkistan-Sibirya inançları arasında bir ilgi de yoktur. Nodurgan bayramı denen şeyde, Çığ'ın uydurmasıdır ki bu söz, Sibirya-Göktürk tarihi üzerine uzman Profesör Ahmet Taşağıl'ın fikrdir. (Ben de bu fikirdeyim.)

5)HZİ vakfı ve 12 Eylül ile ilgili çok az bilgimiz var ve 12 Eylül asla yeterince araştırılmadı ve yargılanmadı. 12 Eylül ile ilgili bek çok kişi ve kurum korunuyor.  2010 12 Eylülündeki meşhur yetmez ama referandumu kocaman bir fasaryaydı. Bunamış emekli generalle Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Kenan Evren, sembolik bile denmeyecek uyduruk bir şekilde yargılandı. Askeri mezarlığa gömüldüler, ünvanları bile ellerinden alınmadı. İleri derecede bunamış iki emekli orgeneal, idam edilse ne olacaktı? Bu darbede sadece  beş kuvvet komutanı yoktu.  Tüm holdinglerin, bankaların yönetim kurularında, çeşitli yöneticiliklerinde emekli general ve albaylar vardı. Astsubaylar bile bu darbenin nimetlerinden faydalandı. En basitinden uzun yıllar süren Bizimkiler dizisindeki Sabri bey, emekli bando astsubaydır ve apartman yöneticisi olarak agresifliği de 12 Eylülün topluma verdiği asker korkusundandır. Tüm olumsuzluklarına rağmen, uzun süre apartman yöneticiliğinden alınamaz. Sık sık şimdi zaptı tutuyorum diye etrafındakileri tehdit eder. Bu tehditler, 2024 yılları için aptalca ve komik gelebilir ama darbenin psikolojik etkisinin güçlü olduğu yıllarda, bir askerden böyle bir tehdit, insanı korkutabilirdi.  Aradan bir kaç yıl geçip, insanlar 12 Eylül psikolojisinden urtulmaya başlayınca, Sabri bey, yöneticilik makamından indirilir. Makamını terk ederken de karısına, yazık, faizlerden olduk, akmasa da, damlıyordu, der. Yani bu apartman yöneticiliğini de bedava yapmıyordur. Yöneticiliği bırakınca, özel müzik dersi vermeye başlar.

Sorun sadece askerler değil, baştan bir toplumsal çürüme ve belli bir kesimn zenginleşmesidir. Devlet Güzel Sanatlar müzesinden, bazıları fotoğrafları bile kaybolan resimlerdir. On bin kadar bürokrata (Albay'dan yukarı suba, vali, kaymakam, bilumum genel müdür ve benzeri makamdaki bürokratlar,  üst düzey bürokratlar vesaire) ve belk dahafazlasına her yılbaşı gönderilen hediye setidir aynı zamanda sorun. (Bu muhteşem sette, puro, kanyak, köpüklü şarap gibi o yıllarda Tekel idaresinin ürettiği bir sürü üründen numuneler vardır). Tüsiad üyeleri bu dönemde servetlerini kat ve kat arttırmışlardır. Tüsiad üyesi olmayıp, o yıllarda ticarete atılmış ve servet yapmış çok kişi vardır. Bunlardan hiç birine hesap sorulmamıştır. Ankara Emniyet Müdürlüğünün meşhur DAL (Derin Araştırmalar Labavatuarı) grubuna ait kısımları yıkılmış ama işkenceci DAL polislerinin hiç biri yargılanmamıştır. 12 Eylülün asl zengini Doğramacı ailesidir. Ailenin sahibi olduğu Tepe holding, halen ülkeyi sömürüyor. ÖSYM'nin tüm basım ve optik okumasını yapan Tepe matbaasını, devlete ait olduğu zannediliyor. Kopya sıkandalında Tepe matbaasının rolü hiç sorgulanmadı. Sorgulanmayan diğer bir önemli ve unutulan konu, dönemim hava kuvvetleri komutanı Tahsin Şahinkaya'nın şaibeli serveti, sık sık kaza yapan CASA uçakları ve hem dünürü, hem ortağı Toprak Seramik para kazansın diye, o zamanlar devlet iştiraki olan Petrol Ofisi istasyonarının Kale Bodur ile döşenmesidir. Daha nice nice konudur. Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz,  asıl yolsuzluklar, darbe dönemlerinde olmuştur, demişti bir röportajda. Bunlar hiç araştırılması, araştırılamadı çünkü 12 Eylül vesayeti devam ediyor.

HZİ varkfı, sadece Türkiye'de HZİ vakfı değil, pek çok NATO ülkesinde, aynı gayrı insani yapan kurumların adı da HZİ ve bu ismin, Muazzez hanımın anasının, babasının adı ile alakası yok. HZİ Vakfı, bir NATO kurumu. 12 Eylül darbesi de Türk ordusunun iktidara el koyması değil, NATO'nun iktidara el koymasıdır. Bu dernek hakkında bu kadar az şey bilinmesinin sebebi, iktidarlara bağlı medyanın, bu ve benzeri dernekleri görmezden gelerek korumasıdır.

6)Muazzez İlmiye Çığ'ın ideolojisi de aslında faşizmdir ve Atsız ırkçılığının bir yansımasıdır. Atsız'ın güneş dil teorisine ve Batı Asya'nın kadim halklarının Türk ilan edilme ideoojisine karşı olduğu, Atsız'ı bilen herkesçe malumdur. Sırf bunun için Atsız, Dalkavuklar Gecesi diye bir roman yazmıştır ki bu roman aynı zamanda Atatürk'e doğrudan saldırıdır. Çığ ise karşı kamptadır ama batı Asya- orta doğu denen ülkelerin, ilk çağ medenyetlerinde, biinenler arasında,  Ural-Altay dilini konuşan toplum yoktur. O da Sümer dilindeki bazı benzerlikleri baz aldı. Dilde bazı benzerlikler yakalasa da, inaçta ve geleneklerde Sibirya-Orta Asya inançlarıyla  bir benzerlik yoktu. O da Sümer inançları ile İslam ve diğer İbrahimi dinler arasındaki ilişki üzerinde durdu.

Oysa bu, Mısır'da, Rosetta taşının okunmasından beri sır değildi. Her yeni tablette, bu sır daha daaçığa çıktı. Antik Mısırlılara göre Yahudiler, istilacı Hiksoslarla beraber ülkeye gelmiş olan Mezopotamyalı bir kavimdi ve Hiksoslarla beraber Mısır'dan gitmemişlerdi. Bir süre Mısır devletine hizmet etmiş, sonra da kovulmuşlardı. Geri kalanı mitolojdi. ( Bu konu ile ilgili Türkçe'de, Dinler Tarihinde İlkler diye bir kitap var) İnsanlığı İbrahimi dinlerle ilgili olarak asıl heyecanlandıran Ebla tabletleriydi. Gudea Silindirlerinde ise,  Aleviliğin cem ibadetinin 12 hizmeti anlatılıyor. Muazzez hanımsa Sümerlerde kalmış. Oysa kendisi Dil Tarih ve Coğrafya'nın Hititoloji bölümü mezunudur. Hitit inançları ile İslam, Alevilik, Anadolu köylülerinin batıl itikatları arasında da bolca uygunluk vardır. 

Muazzez hanım bir TV yayınında, Kürtleri bir millet olarak kabul etmemiştir. Genel anlamda Faşizmin azınlıkları tanımama, küçümseme tavrını devam ettirir. Oysa Çığ'ı bugünkü şöhretini birKürt olan Turan Dursun'a borçludur.

7)Muazzez İlmiye Çığ, bir pop-bilim ikonudur, bilim insanı değildir. Ben nasıl felsefe öğretmeni olarak okullarda çalıştıysam, o da müzede çalışmıştır. Benim de, onun da mastır tezi bile yoktur. Çalıştığı yıllarda bir kaç kongreye dinleyici olarak gitmiştir. Sümerlerle ilgili bir kaç kitapta (en ünlüsü Tarih Sümerle Başlar) kitabında kataloglama uzmanı olarak adı geçer.  Katıldığı bilimsel kongrelerde de izleyicidir. Durumu benden bir yada iki gömlek üstündür. Kendisi 1972'den beri emeklidir ve bu süre içinde arkeoloji çok gelişmiştir ve pek çok sır öğrenildiği gibi, pek çok da yeni sır ortaya çıkmıştır. Dünyanın gözü Göbekli Tepe'de olsa da,  sadece Türkiye Cumhuriyeti topraklarında bile tarihi değiştirecek çok yeni bulguya ulaşıldı. Bir kaç gün (yada hafta) önce Afyonkarahisar'da, Aslankaya anıtında bir kelime okundu. Bu kelime Materan kelimesiydi ve bu kelime, tanrıca Kibele ile ilgiliydi. Bu bir kelime, bir kaç yıl sonra önce bu anıtın, sonra da Frig yazısının çözülmesini sağlayabilir. Yazıyı okuyabilmek için yazıtın hem eski fotolarına, hem de anıtın gün batımındaki görünümüne bakmışlar. On küsur yıl önce, bazı Hitit kabartmalarındaki yazıların, gün ışığında başka, karanlıkta başka anlama geldiği, kabartmalarda aslında iki ayrı yazı olduğu keşfedilmişti. Muhtemelen araştırmacılar da bu yüzden bu yazıt ve diğer yazıtlar üzerinde araştırmalarını bu yönde yoğunlaştırdılar. Bu durumda Muazzez İlmiye Çığ'ın tezleri de çöp olacaktır ve muhtemelen oldu bile. İnsanlık ekmeği Sümer yada Mısır toplumunun icat ettiğini sanıyordu. Çatalhöyük'te, bir kaç yıl önce bulunan ekmek kalıntısı, ekmeğin icadını en az beş bin yıl geriye atıyor. Bu astronominin güneş sisteminde beş yeni Jüpiter büyüklğünde gezegen keşfetmesi gibi bir şey.

Bütün bunların ışığında, Muazzez hanım gibi pop bilim ikonları, bilim heveslileri için meze, yani iştah açıcıdır. Bilim açlığınızı doyuracaksanız, ciddi bilimsel kitaplar okunmalıdır.

18 Ekim 2024 Cuma

İKTİDARLARIN GERGİNLİK OYUNU VE UCUZ KAHRAMANLIKLARININ ÇÖZÜMLERİ



 Askeri darbelerin temel bahanesi, iç kavgaları bitirmektir. Sadece askeri iktidarların değil, tüm baskıcı liderler ve yönetimlerin de iddiası bu. Antidemokratik rejimler, demokratik rejimleri  kavgaya sebep olmakla suçlayıp, kendilerini birleştirici olarak görmeleri, Efesli  Herakleitos'a kadar gider. Herakleitos,  aktarılanlara göre Efes'e önce demokrasi getirmiş; demokrasiyi getiren örgütün üyesiymiş. Sonra da demokrasi çok fazla karışıklık çıkarıp, arka arkaya tiranlar (diktatör) yetiştirince, bu sefer de tekrar krallık kuranların arasında olmuştur.  Daha doğrusu anlatılanlar böyledir. Aynı görüşleri Platon ve daha soraki pek çok filozofta savunmuştur. Oysa gerçekte tiranlar, meşrutiyetlerini iç ve dış çatışmalardan alır, birilerine bol bol ey çeker, muhaliflere bol bol gözdağı verirler. Tiranlr, yurtta sulh, cihanda sulh, demezler. Etrafımız düşmanlarla çevrili ve en büyük düşman içimizde, derler. Tiran kelimesinin yerini alan diktatör kelimsi, antik Roma devletinde, olağan üstü şartlar altında, olağan üstü yetkilere sahip lider demekti. Sezar'a kadar diktatörlük, gerçektende olağan üstü şartlarda kullanılan bir kurum oldu. Diktatörlüğün kalıcı olması için olağan üstü şartların sürekli olması gereklidir. Bu yüzden de dikta rejimlerine sürekli olarak iç ve dış düşmanlar gereklidir.

Ama bu gerginlik politikalarının sürdürülemezliği vardır, çünkü her gerginlik, bir gün kopmaya sebep olur. İdris Küçükömer bile 27 Mayıs darbesi için askerler bölünmeden korkuyolardı diye savunmuştur. Diktatörlerin devrilmesi, genelde bu ipin kopmasıyla olur. Bazen de ipi bambaşka biri koparır. 12 Eylül öncesinde meclis, altı aydır her cuma tplanıp, cumhurbaşkanını  seçemeden dağılıyordu. Kızıl Kmerlerin, üke nüfusunun beşte birini (Müslüman azınlığın yarısı da buna dahil) katleden gerginliği, Vietnam'ın işgali ile bitti. Gerginliklerin ve kopmaların ülkede kalıcı kopmalara sebep olabilir. Stalin'in Holodomor'u olmasaydı, Rus-Ukraynalı ayrımı olmayacaktı büyük ihtimalle. Ülkelerdeki büyük ayrımlar, diktatörlerin marifetidir yada onlar sayesinde kalıcılaşıp, kökleşir. Bu alıcı bölünmeler, diktatörerin iç düşman ihtiyacı sonucudur. Bu, süper kahramanların kalıcı düşmanları gibidir. James Bond-Spektra örgütü, Karaoğlan-Camoka, Sherlock Holmes-Profesör Moriarty, Batman-Joker, Red Kid-Daltonlar, gibi bir şeydir bu geleneksel iç ve dış düşmanlar.  Süper kahramanalar, kahramanlıklarının sürekliliği için  hikayeyi besleyici ve kalıcı bir kötü karaktere ihtiyaç vardır. Diktatörler de, süper otoriteler olarak düşmanlara karşı birleşmek için oluşturulan kişilerdir. Yazar yada senaristler, kötü adamı öldürmezler ve kötü adam bir şekilde hapisten kaçar, eski gücüne kavuşur. Aksi halde Kurtlar Vadisinde olduğu gibi her seferinde daha ilginç, daha piskopat kötü adamlar-düşmanlar yaratmak gerekir. Bunu yapmak, film-dizi ve romanlarda bile çok zordur. Gerçek hayatta ise düşmanları tamamen yok etmek, imkansız gibi bir şeydir. Yapılsa bile yeni düşmanı hem izleyici-okuyucu kitlesine tanıtmak nasıl zaman alıyorsa; seçmene-destekçilere tanıtmak da o kadar çok zaman alır. Bu süreçte seyirci yada izleyiciyi elde tutmak, seçmeni-destekçiyi elde tutmaktan çok daha kolaydır.

12 Eylül sonrasında Turgut Özal bir taktik geliştirdi. Kendin ger, kendin gevşet, böylece kahraman ol ve halka gücün sende olduğunu göster. Çok uzun süre gevşek bırakırsan, tekrar gerdiğinde suç, gücü elinde bulunduran oarak sende olur. Çok fazla sıkılırsa kopacağını yukarıda uzun uzun anlatmıştık. Faşizmin 1945'de aldığı en büyük ders budur. Gene de bu dersi sık sık unutanlar veya fazla gerip-sıkmatan ipi laçka ettiklerinin farkında olmayanlar vardır. Hiç bir ip, hiç bir ağırlığı sonsuza kadar taşımayacağı gibi, hiç bir iktidar da sonsuza kadar kalmaz. Gene de insanlar iktidarlardan ve iplerinden vazgeçmez. Özal, sık sık gündem yapan çıkışlarıyla akılda kalmıştır. İktidarlar hem gereken, hem de gevşetirken,  yandaş medası tarafından kahraman gibi tanıtılır. Bu tür hareketler, iktidarın ucuz kahramanlığıdır.

Tabi bu ucuzluk, iktidarda oturanlar ve iktidarın nimetlerinden faydalananlar içindir. 1982'de Arjantin'in Falkland adalarını işgal edeceğini İngilere bilmiyor muydu? Muhteşem istihbaratını bol bol James Bond filmleriyle reklamını yapan Büyük Britanya imparatorluğu bunu nasıl fark etmemişti? Üstelik dönemim Arjantin'inde iktidar olan askeri cunta, A.B.D komünizmi istemiyor diye ülkesinin nüfusunun  önemli bir bölümünü insafsız işkencelerle yok etmiş, on binlerce bebeği başka ailelere evlatlık vermişti. Askeri cuntanın, A.B.D'den gizli-saklı işgal planı yapması yada A.B.D'nin Avrupa'daki tek gerçek müttefikinden bu istihbaratı gizlemesi mümkün müydü? Öyleyse neden Arjantin'in bu küçük (Toplam toprağı Kıbrıs'ın yarısı etmiyor ve toplamda 3 bin kadar insan yaşıyor) ama stratejik adaları işgaline göz yumuldu? Tek sebep, neoliberal Margaret Thatcher'in ve partisinin bir dönem daha kazanmasını, İngiliz burjuvalarını daha zengin edip, işçilerini daha da fakirleştirmesini sağlamaktı. Yoksulaşan ve öfkeli İngiliz halkının tekrar neoiberalere oy vermesi için gerekli olan böylesi ucuz kahramanlıktı. Sonuçta Wikipedia'da yazılanlara göre ölen 258 ölü, 777 yaralı ve 115 esir arasında her hangi bir burjuvanın, aristokratın yada politkacının çocuğu yada tanıdığu yoktu. Hatta profesyönel askerliğe geçildiğinden, pek çoğu İngiliz vatandaşı olmak uğruna orduya katılmış yabancılardı. Kaybedilen gemiş, uçak, silah yada diğer maddi varlıklar da, İngiliz vergi mükeleflerinin cebinden çıkacaktı. Osmanlı, onlarca isyana ve kayba rağmen Yemen'e asker göndermeye devam etmişti, İstanbul'da, sarayda oturanların kaybedeceği bir şey yoktu.

İktidarlar bazen de bu gevşetme dönemlerine çözüm derler. Eskiden beri bu böyledir. 1993'de 33 silahsız erin katlediği zaman Türkiye bunu unutmaz demiştim. Çünkü daha önce de terör örgütü, sözde ateşkes ilan etmiş ve kanlı baskınlarıyla bu ateşkesleri sonlandırmıştı. Gene de üke bunu unuttu ve meşhur çözüm süreci başladı. Sonrasını çadır mahkemleri, pişman değilim dediği halde serbest bırakılan katiller, vesaire vesaire. Peki o özlenen barış geldi mi? Öyle bir şey olmadığı gibi, temposu giderek artan çatışmalar, bayrağa sarılı tabutlar, dağda vurulan teröristler, uçakla bombolanan kaçakçılar vesaier vesire....

Yaşlı insanların esas görevi eskiden olanları anlatmaktır. Elli yaşında biri olarak, genç de sayılmam. O zamandan bu yana çok zaman geçmedi.Gene de iktidar, sanki insanlar Habur rezaletini unutmuşlar gibi davranıyor. Bu açılım dönemi, yetmez ama referandumuna denk gelmişti. O zamanlar hatırlarsanız CHPMHP yada CHMHP espirileri falan vardı yansaş medyada. O meşhur referandumda da, şimdilerde hapsite olan bağlama ustası liderleri de boykot diyerek desteklemişti referandumu. Referandumdan sonra da seni başkan yaptıröayacağız çıkışı başladı. Adama istediğini vermiş, sonra da böyle ucuz kahramanlık yapıyor. Gezi'de de darbeyi görme kahramanlığı yapmıştı. Ucuz kahramanlıklar sık sık pahalıya patlar.

Ana muhalefet partimiz CHP, muhtemelen bu son çözüm sürecinin istihbaratını almış olmalı ki, birden bire kendisi cumhurbaşkanının yanında ayağa kalkıp,  gerginliği kendisi gevşetti. Romantik  Atatürkçüler hemen artık bizim için CÖHÖPÖ yok, gılışdar daha iyiydi falan dedi. Sonra bu son çözüm lafları geldi ve çözümün asıl muhattapları,  yıllarca her salı kendilerini tehdit eden milliyetçi parti yad belediye başkanları yerine kayyumlar atayanları değil de; terörle suçlanmalarına rağmen kendilerini demokrasi adına kendilerinden yana olanları suçlamaya başladılar. Sistem sarsılınca tekrar çözüm oyununa başvurdular.

Yeni çözüm oyunu demek,  yeni bayrağa sarılı tabutlar ve yeni dağda öldürülüp, karmeralara ifşa edilen cesetler demek. Halkın da bunu anladığını bildiklerinden, ağızlarında somut adım lafı dönüyor. Tantanalı törenlerle açılan Kürdooji enstitüleri sessizce kapanmadı mı? Yetmiş, seksen yıl öncesi tek parti icraatlarını manşete taşıyanlar; kayyumlar atayıp, daha bu sene Kürtçe trafik uyarı yazılarını sildirmediler mi?

Problemleri çözme niyeti ve yeteneği olanlar bunu yapar, yapamayanlar ucuz kahramanık peşinde koşar.

https://onbinkitap.blogspot.com/2024/08/demirtasin-iktidar-yandasligi.html


17 Temmuz 2024 Çarşamba

EVREN-ÖZAL-FTÖ ÜÇGENİ



 Rastgele kitap okumanın bir keşif zevki var Bazen neye niyet, neye kısmet diyorsun. Halkevleri'nin açtığı stantlarda, biraz ayıp olmasın, biraz da yardım olsun diye bir kitap aldım ve yakın çağ-12 Eylül konusunda, gözüm açıldı-uyandım diyebileceğim bir aydınlanma yaşadım. Kitabın adı, Muhafazakarlığa Karşı Femibizm, yazarı da Handan Koç.

Aslında kitap,  adı gibi feminizmi, muahfakarlığa karşı savunmak için yazılmış bir kitap. Çoğunlukla az satan bazı dergilerin eski sayılarında yayımlanmış yazıların bir araya getirilmesi ile oluşturulmuş ve pek çoğunun içeriğini yazarın kendi de unutmuş sanki. İki binli yıllarda, hem Reis'in, hem de Ftö'nün gücü ve dostluğu zirvedeyken, Ftö üzerinden reis ve iktidarı eleştirmiş. Bir yazısı ile farkına olmadan büyük bir sırrı ifşa etmiş. Ftö'nün sürekli din-iman sohbeti yapan bir dergisi vardı, Sızıntı diye. İşte bu dergi, 2008 mart ayında, Turgut Özal ile F.G'nin 1979'da özel bir görüşme yaptığını yazmış. Bunu da önce Expres diye,  kimsenin pek az satın aldığı bir dergide yayınlamış. Sızıntı, çok satılmasına rağmen az okunduğu için dikkat çekmemiş. ( Hep derim, Türkiye'de dini yayınlar çok satılır, az okunur.)

Bir anda beyimde şimşekler çaktı. Neoliberal sistem Özal'ı çok önceden başbakan atamıştı. 1977'de, seçilmeyecek yerden MSP (Milli Selamet Partisi, Necmettin Erbakan'ın partisi) millet vekili adayı olması da buna hazırlıktı. Halk ve siyasi partiler bilmiyordu ama darbe çok önceden hazırdı zaten, Evren'in dediği gibi, şartların olgunlaşması beklendi. Bekleyenler sadece Kenan Evren ve generalleri değildi anlaşılan. Pek çok gazeteci, tarihçi ve siyasetçi, bunların birbirinden ayrı olduğunu savunur. Emin Çölaşan, yayınlandığı yıl çok satan, Turgut Nereden Koşuyor adlı kitabında, Özal'ın hayatı ile ilgili pek çok eksik bilgiye yer verir. Üniversiteden sonra, Teksas'ta, iktisat yüksek lisansını anlatmaz. Özal'ın, şimdilerde kapatılan (İller Bankası ile beraber Kalkınma bakanlığına dönüşen) Devlet Planlama Müsteşarlığına, bir günde, Elekitirk İşleri Etüt idaresinden gelip, müsteşar olmamıştır. Özal'ın yetmişlerdeki hali için, Demirel'e bizim Süleyman diyeceğini rüyasında görse, tövbe çekerdi diye yazmıştır. Oysa daha o zamanlarda siyasete atılacağı kişilerle ilişkilerini sağlamlaştırmıştır.

1983 seçimlerinde halka, ya asker, ya Özal dayatması yapılmış, bu dayatma da Özal'a ve partisi ANAP (Anavatan partisi)'a, buçuk parti denilerek saklanmıştır. Halkçı parti kurulmaması için Atatürk'ün o zamanlar yüz yaşında olan yaveri bile veto yemiş; Mehmet Keçeciler gibi, meşhur Konya mitingi organizatörü bile onay almıştır Evren ve arkadaşlarının Milli Güvenlik Konseyinden. 1983 seçimlerinde sekiz yaşındaydım. Sokaklarda sadece ANAP'ın amblemleri ve araçları olduğunu hatırlıyorum. Anketlerde ANAP, 1. parti çıkınca, anket yapmak yasaklanmıştı. Sanki Kenan Evren anket yatırmıyor muydu? O da kimin, ne olacağını az buçuk tahmin etmiyor muydu? 1983 genel seçimleri ile yerel seçimleri arasında neden altı ay zaman vardı? Oysa 1982 anayasaına evet demek, aynı zamanda Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığına evet demekti. Bu seçimlerde benzeri yapılabilinirdi. Seçmenin mecliste Özal'a, belediyede MDP (Milliyetçi Demokrasi partisi, askerlerin partisi) verme (özellikle küçük yerlerde belediye İller bankası-Kalkınma bakanlığından para alsin diye seçmenler böyle yapar) durumuna karşı bir tedbirdi bu. Genel seçimlerde tek başına iktidar olan ANAP, yerel seçimlerde belediyeleri sildi, süpürdü.

Gene de Kenan Evren, Özal'a bir ay boyunca hükumeti kurma görevi vermedi. Özal ile mesafeli görünmek istedi. Sonrasında hakiki Çankaya noteri oldu. Özal ilk yıllarında, 1987'e kadar ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnamelerle yönetti. Meclisten kanun hükmünde kararname çıkarma yetkileri altı ayda bir. Özal'ın neoliberal politikaları, askerlerce uygulanamazdı. Şili'de bunun  örneği görülmüştü. Pinoshet, Şikago oğlanları denen iktisatçıların eli ile ülke ekonomisini, ITT başta olmak üzere uluslar arası kartellere oyuncak etmiş, halkı fakirleştirmiş, ülke nüfusunu yüzde onuna yakınını katledip, bir o kadarını da göç ettirterek, meşhur iktisat profesörü Milton Friedman'ın övgülerini almış, Friedman'da Nobel iktisat ödülünü almış ama dünya bakır rezervlerinin üçte birini oluşturan bakır madenleri özelleştirilememişti. Bu yüzden özelleştirmeleri, halkın seçtiği parti yapacak, bu işi de darbeciler koruyacaktı. Türkiye'de öyle oldu. Aslına bakarsanız Özal'da bir Şikago oğlanıydı. Teksas'ta iktisat mastırı yapmış ve ta o yıllarda, bu günler için eğitilmişti.

Bütün bu fakirleşmede halkın kendisini suçlu bulması sağlandı. Öyle ya,  kardeş kavgası yapmışlardı, devlete karşı çıkmışlardı. Bu fikrin baş anlatıcısı, ülkenin tek kanalı, günde yazın 5, kışın 4 saat yayın yapıp, İstiklal marşı işe açılıp, kapanan televizyonuydu. Sık sık yapılan sokağa çıkma yasakları ve sokak terörü yüzünden halk, akşamları eve kapanmıştı. Gazeteler de sansürlüydü. Radyo ve televizyonlar, bizzat solcu spikerlerin ağzından, halka önce sağ-sol kavgası için, sonra soşcu olduğu için suçluluk duygusu aşılandı. 12 Eylül boyunca hiç bir şey tesadüfe bırakılmamaya çalışıldı. 1980-85 arası çocuk hikaye kitaplarının yüzde seksenindne fazlasının konusu, ebebeynlerinin sözünü dinlemeyen çocukların başlarına gelenlerdi.

Bir halk, hem suçluluk duygusuna, hem de yoksullaşmaya, din olmadan dayanamazdı. Ancak kapitalizm de, şeriatın ani bastırması ile sekteye uğrayabilirdi. Diğer yandan 12 Eylül'ün, sözüm ona durdurduğu kardeş kavgalarından biri de Alevi-Sünni kavgasıydı. Bu yüzden din, Türk toplumuna damla damla verildi. Kenan Evren, sözüm ona tarikatlarla mücadele ediyor, solcuların yanında Ülkücü ve tarikatçıları da eziyor görünmeye dikkat ediyordu. Ara ara tarikatlara da operasyon yapıyorlardı. Hatta meşhur Menzil köyüne de baskın yapılmıştı. Bu tür baskınların tarikata hiç etkisi olmadı. Aksine reklamı oldu. En büyük reklamı da, Kara Ses adını verdiği ve o sıralarda Almanya'da yaşayan Cemalettin Kaplan için yaptı.

Diğer yandan ülkeyi Sünnileştirme çabaları da tam gaz devam ediyordu. Camisiz Alevi köyü nırakılmıyor, zorunlu din derslerinde, din öğretmenleri derslerinde Alevi öğrenci tartaklıyordu. Daha Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı sırasında f. başta olmak üzere tarikatlar, devlet kademelerinde gözle görünür şekilde örgütleniyordu. Turgut Özal ve ailesi, Nakşibendi şeyhi Mehmet Zahit Kotku'nun tekkesine bağlıydı. Hatta annesini de o şeyhin yanına, bakanlar kurulu kararnamesi ile defnettiydi. Bu yüzden de Türkiye'nin pek çok yerinde Mehmet Zahit Kotku camisi vardır.

Sac ayağımızın üçüncüsü olan F. o günlerde saklanıyor, şehir şehir dolaşıyor, sık sık ev değiştiriyordu. Kendisi, basına yansıyan haberlere göre halen hayatta ise de, ölmüş gibi bir şeydir. Basına servis edilen fotoğraflarda, sanki ölmüş de gömülmemiş gibi durmakta. Kendisi ile ilgili çok şey bilinmekle yada bilindiği sanılmakla beraber, çok şeyde karanlıktadır. 15 Temmuzdan sonra bazı generallerin itiraf ettiği gibi,  1983'de bile kurmaylık sorularını çalabiliyorlardı.  Seksenlerde yada doksanlar başında, tarikatın emniyet örgütlenmesinin Nokta dergisine kapak olduğunu da hatırlıyorum.

(1982-2007 arasında yayımlanan ilk Nokta dergisini, 2013'de derginin isim hakkını alan Ft'cülerin Nokta dergisi ile karıştımayalım.)

Bu örgütle ilgili son aydınlanmayı, Toygun Atilla'nın İfşa adlı eseri oldu. Kitap zaten örgüt hakkında. Kitapda 1986'da Burdur-Antalya yolunda yakalanmasını anlatıyor. İki araçlık konvoyla giderken, polis çevirmesi ile yakalanıyorlar. Diğer beş kişi, hocayı tanımadığını falan söylüyor. Tutuklayan polisler, bir anda telefon yağmuruna tutuluyorlar. Herkes hocadan başlayarak diğer kişilerin serbest bırakılmasın istiyor. Turgut Özal, bizzat arıyor serbest bırakılması için. Altı yıldır kaçak gezen şahıs, polis sorgusundan sonra serbest bırakılıyor.

Son günlerde pek çok örgüt üyesinin (aralarında üç yüz küsur hakim ve savcı da var) işlerine dönmeyi, Altan kardeşlerin ve Nazlı Ilıcak'ın çoktan serbest kalması falan da bir garip değil mi?

(Hem hocanın, hem de A. Öksüz2ün sorgulanıp, serbest bırakılması bana 1995 yapımı Olağan Şüpheliler filmini hatırlatıyor. Bir polisin mutlaka izlemesi gereken polsiye filim budur bence. Filmdeki Kayzer Soze'de Tğrktür ve filmin sonunda sigarayı Türk gibi tutar)

Konvoydaki diğer beş kişiden dördü, darbeden evvel yurt dışına çıkıyor. Beşincisi ise tutuklansa da, kolu incindiği için tutuksuz yargılanmak üzere salıverilip, ortadan kayboluyor. Hepsi de örgütün önemli kurumlarında görev alıyor. Kitabın tarzı biraz rahatsızlık verici geldi, Tıygun Atilla, sanki efendinin yanı başında gezmiş yada gezenlerden rapor almış gibi. İşte o an bir aydınlanma yaşadım. Toygun Atilla'nın kaynağı kendisi gibi Ulusalcılar ve Doğu Perinçek tayfasıydı. Aslında örgüt, ilk kurulduğundan berİ, hatta MİT'e sızarken, devletin yada devletteki-MİT'teki bazı grupların gözetiminde ve kontrolündeydi. İngiliz roman yazarı John Le Carre'nin, Soğuktan Gelen Casus ve Köstebek romanlarındaki gibi. Yazar zaten daha önce de MI5 ve MI6 ajanıymış.

Jani ortada bir tiyatro var ama

 oyun yazarı ve yönetmenler zannetiğimiz kişiler değil.  Oynun kökleri Turgut Özal ve Kenan Evren'e dayanıyor.


17 Ekim 2022 Pazartesi

12 EYLÜL ŞERİATÇILIĞI



 12 Eylül rejimine, Cumhuriyet gazetesi yazarları, (İlk hangisi demişti, bilmiyorum ya da öğrendiysem de hatırlamıyorum) Gardrop Atatürkçülüğü demişti. Görünüşte o kadar Atatürkçü bir iklim vardı ki, sanki aşırı Atatürkçülükten zehirleniyorduk. Gardrop kelimesinin hakkını verircesine, Atatürk'ün giydiği, bedene tam oturan, koyu renk takım elbiseler çok modaydı. Her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykeli (Pek çoğu Atatürk'e pek benzemeyen), her odaya Atatürk resmi (Genelde paltolu resmi), her konuşmaya Atatürk'ten bir kaç söz eklemek, zorunluluk değil, modaydı. Tek televizyon kanalında,  gün boyu sık sık Atatürk'ün bir resmi, bir özdeyişi ile görünür, bu özdeyiz, TRT spikeri taradından diyor ki ya da Atatürk diyorki diye söze başlanarak seslendirilirdi. Şimdilerde yok edilen Yeşilköy havaalanı dahil, pek çok yerin adı, Atatürk, Yüzüncü Yıl (1981 Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılıydı), Gazi, Mustafa Kemal gibi isimler verildi. (12 Eylül generalleri, bu günlerin Atatürk resimli ya da imzalı tişört-gömlek ya da kravat giyetn, Atatürk'ün imzasını dövme yapan, Atatürk resimli-imzalı kalemlik, anahtarlık falan kullanan gençliğini görse ne derdi acaba? O generaller öldü ama alt rütbeli subayları yaşıyor.)

Görünüşte fazla Atatürkçülükten zehirleniyorduk. Gece-gündüz Atatürk'ü anıp, Atatürk'ü düşünüyor ve Atatürk'ün görüyorduk. O kadar ki meşhur yetmez ama referandumu, özellikle 12 Eylülde yapıldı ve 12 Eylülün tüm zorbalıkları, Atatürkçülüğe bağlandı.Oysa 12 Eylül, pek çok alanda Atatürkçülüğü açıkça saldırıyordu.

Zorunlu din dersleri,  Alevi köylerine cami yapmak ve imam atamak, Öz Türkçeciliğe karşı çıkmak,  Öz Türkçe kelimeleri yasaklayıp, bazıları çoktan unutulmuş Osmanlıca kelimelerin kullanımını zorunlu tutmak (Bu çaba hiç tutmadı, o kelimeler daha doksanlar gelmeden unutuldu. Darbenin önderi Kenan Evren'le, Kenan Kainat diye dalga geçildi), bolca imam hatip lisesi açmak ve sözde faizsiz finans şirketlerini serbes bırakmak gibi Atatütkçülükle uymayan bir sürü iş yaptı darbe rejimi. Biz heykellerle, resimlerle oyalanırken, Güzel Sanatlar Müzesindeki resimler yağmalandı. Resimler önce  generalle ve albayların, sonra daha alt rütbeli subayların odalarına gitti ve ardından pek çoğu da, ardından bir fotoğraf bile bırakmadan kayboldu. Sonra tütün ve alkol içeceklerinin tek dağıtıcısı Tekel idaresi ( Alkol satan yerlere halen Tekel Bayisi denmesinin sebebidir. Tekel idaresi de, özelleştirmeler kervanına katıldı), önce generallere, sonra neredeyse binbaşı ve daha üzeri tüm subaylara, neredeyse tüm üst düzey bürokratlara, kendi ürünlerinden oluşan yılbaşı paketleri göndermeyi gelenek haline getirdi. Bunu özelleştirildiği yıla kadar yaptı. Darbenin ilk günlerindeki sokağa çıkma yasainkları ile beraber, fırın sahiplerin krallığı başladı. Ekmek, önce pahallandı, sonra küçüldü. Televizyonda, perşembe akşamları yayımlanan huzura doğru başta olmak üzere, televizyonlar dini programlarla doldu.

Seksenlerin başlarında zorunlu din dersleri , bu günkü anlamda altıncı ve on birinci sınıflara kadardı. İlkokullarda, doksanlara kadar din derslerine genelde sınıf öğretmenleri girdi. O yılların din kültürü öğretmenleri ve din adamları, Alevilere karşı çok saldırgandı. Alevilerin, Müslüman olması için önce Hristiyan olması sözü çok yaygındı. Böylesi saldırgan sözleri yüzünden, o yıllarda dayak yiyen din kültürü öğretmeni çoktu. Din derslerinin asıl amacının Alevileri asimile etmek  ve solu ezmek için için olduğu, o yıllarda çok belliydi. O yıllarda din dersi programı, sadece Sünniliği, hatta sadece Hanefiliği övme üzerineydi. O yıllarda din kültürü öğretmenleri,  sık sık müfredatyın dışına çıkar, sözüm ona secde halinde donakalıp, Kızıldeniz'den çıkarılan firavun (oysa firavunluk kurulmadan evvel ölmüş bir Mısırlının, özenle yapılmış bir mumyasıydı bulunan), kurana bastığı için fareye dönüşen kız (bir heykel çalışması), ayda duyulan ezan sesi (uydurma), ünlü deniz araştırmacıJacques-Yves Cousteau'nun  Müslüman (adamın cenazesi meşhur Notre Dame'dan kakldırıldı) olması gibi yalan bilgileri aktarıp, dururlardı.
12 Eylül rejimini 1983, Turgut Özal ve partisi ANAP'ın iktidara gelmesi ile sınırlamak, fazla saflık olur. 
1983'de seçimlerden sonra Kenan Evren, Turgut Özal'a bir ay kadar görev vermedi. Öte yandan bu seçim 
süreci adil bir seçim süreci değildi. Hangi partinin ya da aday adayının aday olacağı Kenan Evren ve 
arkadaşlarının kararına bağlıydı. Atatürk'ün yüz iki (102) yaşındaki yaveri bile veto yemişti. (Emin Çölaşan
'ın Turgut Nereden Koşuyor kitabından)Özal ise, 1977'de, MSB (Necmettin Erbakan'ın partilerinden
Milli Selamet Partisi)'den, İzmir birinci sıra adayı iken seçimi kaybetmeseydi, zaten halk oylaması ile
kabul edilmiş 1981 anayasasının geçici maddesi ile otomatik vetolu olurken, kendisi ve partisi (en azından
a takımı ya da çelik çekirdek diyebileceğimiz ana kısmı) veto yememişti. Bu veto yemeyenler arasında, 
12 Eylülün sebeplerinden sayılan,  6 Eylül 1980'de, yani darbeye bir haftadan az kala yapılan, İstiklal 
Marşının oturarak okunması ile hatırlanan Konya mitinginin (ya da Kudüs'ü kurtarma mitingi)
 organizasyonunu yapan Mehmet Keçeciler'de vardı.
Turgut Özal'dan sonra rejim yavaş yavaş, heykeller, özlü sözler, şiirler, resimler ve çeşitli yerlere
verilen adlarla saklanan dincliği ve liberal ekonomiciliği ortaya çıktı.