romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2026 Salı

KENANİZM NEDİR 4?ROMANTİK FAŞİZAN ATATÜRKÇÜLÜK VE 12 EYLÜL



 Alparslan Türkeş'in 12 Eylül günerinde, Genelkurmay Dil Okulunda hapisteyken, fikirlerimiz içeride, biz mahkumuz dediği rivayet edilir. Bu ne kadar doğru, bilemeyeceğim; bu rivayetin sebebi, 12 Eylül rejiminin uygulamalarıdır. 12  Eylül rejimi ilk bir buçuk yılında, sağa ve sola karşı aynı gaddarlıktaydı. 1981 yılından itibaren baskılar sadece solun üzerine olmaya başladı.Darbe ideolojisi de milliyetçileşmeye başladı ve milliyetçi kaldı. Bu milliyetçilik, Özal döneminde de sürdü. Ben orta1 ve orta 2'deyken (1986-86 yılları), tarih dersinin adı milli tarih, coğrafya dersinin adı milli coğrafyaydı. Devler rejiminde ciddi bir Türkçüleşme ve İslamlaşma vardı. Milyonlarca kişi Kürtçe'den başka bir dil bilmezken (Ben iki bin yılında acemi er eğitim bölüğünde askerdim ve bize her celp yirmi kadar Türkçe bilmeyen asker gelirdi. ) Kürtçe'yi yasaklamak; Alevi köylerine cami yapıp, imam atamak, Maraş katliamı sanıklarını koruyup, Kahramanmaraş ilini Alevisileştirmek gibi doğrudan 12 Eylül MHP'sinden beklenen işleri yaptı. Ders kitaplarının arka sayfalarına Türkiye haritasının yanına, Türk dünyasının haritası çıktı. Bu harita, henüz parçalanmamış Sovyetler Birliği, parçalanmışcasına farklı renklerde gösterdiği gibi; Çin ve Rusya gibi devletlerin içindeki özerk bölgeler de bağımsızmışcasına ayrı renklerde gösteriliyordu, halen de öyledir. 2026'da bile ders kitapların arkasındaki Türk Dünyası haritaları böyledir.

Ben 1992-93 yıllarında Ülkü Ocakları sempatizanı ve kısmen de üyesiydi ve o dönem Ülkücüleri hiç de Atatürkçü değildi ve Atatürk hiç de sevilmiyordu. Atatürk düşmanlığıyla ünlü yazar Necip Fazıl Kısakürek, son yıllarında açıkça MHP'yi destekliyordu. Şimdiki Ulusalcı dediğimiz laiklik temelli ve son on, on beş yıldır da Deistleşen (Temgricilik)milliyetçilik ilk defa doksanların sonlarında, Doğu Perinçek'in İşçi Partisi'ni, daha sonra Vatan Partisi adını alması ile bitecek süreçle başladı. Aynı Perinçek, yetmişlerde Atatürk'e küçük burjuva devrimcisi diyen, seksenler ve doksanlarda İkibine Doğru dergisiyle Pqq'yı destekleyen Perinçek'di. Perinçek'le ilgili ayrıntılı bilgiyi şuraya bırakayım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/dogu-perincek-kimdir.html

Ulusalcılık denen Laiklik ve Milliyetçilik ile sınırlı Atatürkçülük, iki binlerin başlarında tatılmaya başladı. Onlar için altı okun sadece ikisi vardı, Laiklik  de tarikat nefreti ile sınırlıydır ulusalcılıkta. Zorunlu din dersleri ya da Alevi köylerine yapılan camiler veya öğrencilerin zorla imam hatipe kaydolmaları gibi konularla ilgilenmiyorlardı. Tek dertleri, CHP'ye oy verilmesindi, AKP kötü ama yerine başka bir parti olmalıydı. Banu Avar ve Nihat Genç gibi yeni Ulusalcı liderler çıktı. Banu Avar, Zaytug.com gibi komedi sitesindeki bir haberi gerçek sanması ile gözden düştü. Nihat Genç ise daha ilk seçimde aday olur olmaz, Fetö tertibinden ordudan atolmış denizciler ağırlıklı grubuyla İmamoğlu'na saldırdı. En son İmamoğlu'nun Kıbrıs'tan nakil olması ile uğraştı ve diploma iptali için uğraştı. Gebermesine az kala bunu başardı. Efsane olarak yaşadı ama kestane bile olamadan bitti. Gebermesinden sonra grubu olan Veryansın ve diğer küçük gruplar giderek küçüldü.

Genel anlamda Dünya'da milliyetçi, hatta ırkçı partiler yükselirken, Türkiye'de hiç bir şey olmaması, hatta gerilemesi çok dikkat çekici. Ülkücü hareketin ana partisi MHP, zamanında koalisyonların ve merkez sağ (DYP-ANAP) partilerinin koltuk değneğiydi, şimdi iktidarın koltuk değneği, ş,mdi de bir şey değişmedi. İktidar bloğuna muhalif Ülkücü partilerde (Zafer ve İyi) durum çok farklı değil sanki. Biraz da medyasızlık var, CHP; Halk tv,Sözcü, Yurt falan derken, kendi tabanını  elinde tutuyur ama; bu partilerin medyası da yok gibi. Ya sosyal medya? Sosyal medyada da ciddi bir varlıkları yok. Olsa da, özelleştirmeler ve tarikatlar üzerinde fikirleri neler, belli değil (bence). Şu ortamda bu partilerin, sosyal medya bir yana, meydanları hınca hınç dolduracak mitingler yapmaları lazım (özellikle terör konusunda).

Diğer yandan da son bir kaç aydır, Youtube başta olmak üzere sosyal medyada liberal milliyetçiler türedi. Siz liberaller, sırf milliyetçiliğe karşı olduğunuz için liberal sol değil miydiniz? 2010 yetmez ama referandumunda, CMHP espirileri yapmıyor muydunuz?. Ayrıca, sizceki Kürt sevdasına ne oldu? Yoksa Amerika, Suriye'de Kürtleri, hamamda P.ŞT bırakır gibi bırakınca, siz de mi Kürtleri bıraktınız. Bazılarınız hemen demeye başladınız, devlet devletle anlaşır, siz devlet misiniz, diye. Şimdi ibre Kürt sevgisinden, Türk milliyetçiliğine dönmüş durumda, Amerika nereye, siz oraya. Diğer yandan da bu iktisatçı Youtuberlar ve paralel kanal sahiplerinin çok genç olması; iktisat ve işletme gibi bilimler, ilahiyat gibi kademelidir. Önce özel üniversitelerin, yurt dışındaki büyük üniversitelerin profesörleri konuşur, hatta yalnız onlar konuşur. Bu bıyığı yeni terlemiş liberallerin sayfaları bir anda pek çok kurum tarafından nasıl da övülüyor, farkında mısınız? İktisat bilimi aynen ilahiyata benziyor; orada da ya büyük üniversitelerin profesörleri ya da tarikat büyüğü mollalar konuşur ama son on yıldır, özellikle Youtube'u genç mollalar doldurmakta; çünkü ihtiyar mollara, gençlerin ilgisini çekmiyor. Bu genç mollalar, pardon iktisatçılar da, gençlere neoliberailizm dinini anlatmak için sahadalar. Amaçları önümüzdeki günlerde yapılacak özelleştirmelere karşı gençliği sakinleştirmek. Gençleri kandırmak için artık solcu olamadıkları için milliyetçi olmuşlar. Milliyetçi liberallik, Kenanizmdi, o yıllarda Devletçiliğin, cumhuriyetin ilk yıllarında sermaye birikimsizliği sonucu, geçici bir yönetim olduğu olarak anlatılıyordu çocuklara. Özal, satacağım diye propaganda yaparken, Kenan susuyordu; cumhurbaşkanıyken de Turgut'un kanun hükmünde kararnamelerle, meclisi devre dışı bırakmasına ses etmemişti. Ülkemizde liberalliğin ağa babası, Mehmet Barlas ve diğer lşboşlara bakın; 12 Eylüle karşı çıkmışlar mı? Neoliberalizmin kurucusu Milton Friedman ve Şikago oğlanları, Latin Amerika başta olmak üzere tüm Amerikan yanlısı askeri darbeleri alkışlamamış mıydı?

Son olarak Türk faşizmi, hem Ülkücülük, hem Ulusalcılık, yandaşlığa da, muhalifliğe de yakışmıyor, çünkü her ikisini de doğru dürüst yapamıyor, Kenanizm'den kopamıyor.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html

22 Ocak 2025 Çarşamba

ROMANTİK FAŞİZMİN SEFALETİ 5-YAĞMA



 6/7 Eylül progromu ile ilgili pek çok anektor, yağmaya engel olma çabaları ile ilgilidir. Her progrom gibi 6/7 Eylül de, devasa bir yağma operasyonudur. Neredeyse tamamen İstanbul merkezlidir. Demokrat parti merkezlidir ama suç komünistlere atılmıştır. Fener Patrikhanesine, Demokrat Parti bayrakları ile saldırılmış ama ertesi gün bazıları olaydan haberdar bile olmayan solcular toplanmıştır. Aziz Nesin, Salkım Salkım Asılacak adamlar adlı anı kitabında bunları anlatır. Bu tür yağmaları ideolojiye bağlama çabaları çoktur. 6/7 Eylülü, Kıbrıs sorununa bağlama çabası vardır. Oysa on yıl öncesinin Varlık vergisi ve yirmi yıl öncesinin Trakya progromları sırasında Kıbrıs yada başka bir yerle alakası yoktu. Türk tarihi boyunca, azınlıklara karşı progromlar, çoğunlukla ve neredeyse tamamen devlet destekli ve kontrollüydü. Nihal Atsız ve Cevat Rifah Atilhan,  1934 Trakya Progromunu, o yıllarda İzmir ve Ege kıyılarında da kalabalık olan Yahudilere de yönelmesi için uğraşmışlar; hatta Atsız, Trakya Romanlarına karşı da halkı kışkırtmıştı. Olaylar Trakya (Çanakkale dahil) ile sınırlı kaldı. 1944 Varlık vergisi, o zamanlar Ankara'da kalabalık bir nüfus olan Yahudi cemaatini hiç vurmadı. Çünkü şehir başkent olmasına rağmen, ticari açıdan kısırdı ve Ankara Yahudilerinden hemen hiç Varlık vergisi alınmadı. Meşhur Ermeni tehcirinde bile pek çok şehir, bölge Ermenisi tehcirden muhaf tutulmuştu. Diyarbakır'da üç yüz kadar Ermeni esnaf tehcirden muaf tutuldu. Zira o işleri yapacak Müslüman esnaf yoktu. Aslında Ermeni tehciri, Ermeniler ölmesin diye dikkatle planlanmıştı. Osmanlı devleti ve toplumu ise 1915'e gelindiğinde fazlasıyla çürümüştü. Her taraf eşkiya ve haydut, memurların çoğunluğu hırsız yada sahtekardı. Buna bir de savaş koşulları eklendi. Osmanlı devleti onlarca eşkiyayı ve devlet görevlisini cezalandırdı fakat savaş kargaşalığında daha fazlası cezasız kaldı. İstanbul'u işgal eden ve hiç imha edilmemiş Osmanlı arşivini ele geçiren İngilizler, bu yüzden Ermeni tehcirinin soykırım olduğuna dair delil bulamadı. Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal hariç. 

Yağma, hem iç savaşın, hem de ülkeler arası savaşın ana sebebi, askerlerimn ana motivasyonudur. Roma-Bizans tarihi iç savaşlar, Osmanlı tarihi de isyanlar tarihidir. İmparatorluklar, isyanları bir yağma fırsatı olarak görürler. Osmanlı'da isyanlar, özellikle Celali isyanları, hiç de paniğe yol açmadı. 1596 yılında Anadolu'nun her yerini kaplamışlardı. Karayazıcı, Urfa'da kendisini padişah ilan etmişti. Ancak o parişahlığı Tokat valiliği ile değişmişti. Osmanlı pek paniğe kapılmıyordu çünkü ideolojisi yoktu. İdeoloji oluşmuyordu çünkü okuma-yazma azdı ve matbaanın yasak olması bu yüzdendi. Bu şartlar altında ideoloji ancak dinden çıkıyordu ve bu sebeple Osmanlı, küçük de olsa Alevi isyanlarından korkar, sonuna kadar ezerdi. Gene bu sebeple Türkiye'de pek çok kişi, Celali isyanlarını tamamen Alevi isyanı zanneder. Oysa Celali isyanlarının çok azı Alevi isyanıdır. En büyük Celali asileri; Karayazıcı, Kalenderoğlu (Ankara ve Konya olmak üzere 2  ayrı isyan çıkaran Kalenderoğlu vardır.), Canbulatoğlu, Yaşar Paşar ve Çomar Bölükbaşı (Bitlis'te, Van gölü kıyısında türbesi vardır), Sünni'ydi.  Pek çok isyanı ise medrese öğrencileri çıkarmıştı.

Bazen de yağmacılar, yağmayı paylaşamaz. 1595 Yergöğü  savaşında Osmanlı'nın yenilgisinin sebebi,  Koca Sinan Paşa'nın, yağmadaki payını almak için çirkefleşmesi yüzünden çıkmıştı. (Olay anlatmayayım, olay hakkında internette özellikle çok fazla bilgi var. Youtuberların çok sevdiği bir konu.) Olaydan sonra, Sinan Paşa görevden alınsa da, tekrar göreve gelmiş ve seksenlerinde olduğu halde 4 ay kadar sonra eceli ile ölmüş. İşin daha ilginci, Osmanlı'nın bunca rezalete rağmen bu isyanı bastırıp, 283 sene daha Romanya'da egemenliğini sürdürmesi. Bu Yergöğü köyünde, sadece bu savaş değil, bir kaç savaş daha olmuş. 1595 savaşı ise bambaşka açıdan faciadır. Bu savaşla Akıncılar denen kurumsallaşmış askeri sınıfı yok etmiş, daha doğrusu yok denecek kadar azalmıştır. Yergöğü'de kaybedilen otuz bin kadar Akıncı'nın yerine yenisi konmadı. Bu savaştan yüz yıl kadar sonra yapılan bir sayımda sayıları beş bin kadardı. 1514'de Çaldıran savaşında, Şah İsmail'in Venedik'ten aldığı tüfekler yüzünden Yeniçeri sayısı çok azalmıştı. Öyle ki Yavuz Sultan Selim,  zaferin büyüklüğüne rağmen Meşher'e kadar tüm İran'ı istila etmeye cesaret edemedi. Dönüşte Yeniçeri nüfusunu arttırmak için Anadolu Rumlarından devşirmeler alınması kararını aldı. Yergöğü'den sonra böyle tedbirler alınamadı.

Güçlü düşmanlar ve yağmanın azalması, askerlerin savaşma azmini azaltır.  İran, Çaldıran'dan sonra Osmanlı ordusunun karşısına meydan savaşında çıkmamaya özen gösterdi. Rusların yanık toprak stratejisine benzerr olarak Van ile Tebriz arasındaki bölgeyi, insansız, gıdasız bir alanda, su kuyularını da zehirledi. Bu yağma sadece Osmanlı yada doğu ordularının problemi değildi. 1596 Haçova savaşı, kaçan Osmanlı ordusunun geride bıraktıklarını yağmalayan Avusturya ordusu, sonradan toparlanan ve Gericiler denen ordu esnafı tarafından dağıtıldı.  Yağmanın ordu disiplinini bozması yüzünden, modern ordular tarafından sonlandırıldı, yasaklandı. Yağmayı askerler değil de devletler yapar oldu. Naziler yenilince Ruslar, Elbe nehrinin doğusundaki Alman fabrikalarını Urallara taşıdı. Sadece bazı kilit ve hassas ürünlerin üretimi, Amerikalıların kredi ve hibeleri karşılığıında Almanya'da kaldı. Bu seferde yağma, ordu ardından giden siviller ve başka kuruluşlarca yapıldı. Kıbrıs Barış Harekatından sonra, askerin ardından adaya gelen bazı siviller, güneye kaçan Rumların yada Rumlara ait sandıkları kişilerin mülklerine çöktü ve pek çok Kıbrıslının gözünde Anadolu Türk'ü imajı bu oldu.

Yağma, faşizmin de en büyük motivasyonudur. Öyle ki kurbanlar öldükten yada göç ettikten sonra bile bitmez. Yüz yıl önce göç etmiş Ermeni yada Rumların evleri, mezarları ve tüm arazileri defalarca kazılır, taranır. Naziler kurbanlarının altın dişleri ve yüzüklerini, hatta yandıktan sonra bacada kalan yağını (sabun olayı efsane değil) ve kalan küllerini (lahanalara gübre olsun diye) bile kullanmıştır. Bokasa yada İdi Amin gibi en vahşi diktatörlerin bile bazı kişilerce halen hayırla anılma nedeni, pek çok kişiyi yağmaya ortak etmesidir. İdi Amin, Uğanda'ya İngilizlerin yerleştirdiği Hint-Paki insanların mallarına, mülklerine el koydu. Sadece 25 kilo yükle ülkeyi  terk etmelerini istedi. İngiltere hepsini mülteci olarak kabul etti. Amin'in askerleri, o 25 kiloyu da yağmaladı. Hintliler, yedikleri karnında, giydikleri sırtında ülkeyi terk etti. İdi Amin iktidardan düşünce, Ugandalılar bu Hintlileri kırmızı dipli mumla çağurdı ama teki bile gelmedi. Çünkü bu insanlar, Afrikalıların bihaber olduğu pek çok zanaati iyi bilen insanlardı. Sadece Uganda değil, diğer Afrika ülkelerindeki Hintliler de, olası bir İdi Amin'e karşı, İngiltere ve Hindistan'a göç etti. (Eskiden İngilizler tarafından yerleştirilmişlerdi.) Halkın önemli bir kısmı, yağmadan pay umduğu için iktidarı destekler. Çalıyorsa benim paramı çalıyor yada çalıyor ama çalışıyor demenşn anlamı, o çalınandan ben de yakın da pay alacağım demektir.

Gerçekte yağma arttıkça, hırs artar. Bir de yağma azalınca, yağmacılar birbirini yağmalar. Artık kastın üst sınıfları da güvenli değildir. Beş yıldızlı otellerde bile üç kuruşluk ekipman eksikliğinden dolayı yanarak yada dumandan boğularak ölürsün. Otel sahibi, iktidar partisinin üyesidir. Maraş depreminde onlarca kişinin ölümüne sebep olan ve serbest bırakılanların servetinde, 1978 Aralık ayındaki katliam yağmacılarının olduğuna yemin edebilirim ama ispatlayamam. bu katliamla ilgili anlatılarca, bolca yağma hikayesi de vardır. 

Yağma sadece mala-mülke çökerek olmaz. Halkın vergisiyle hak edilmemiş kazançlar, ticari imtiyazlar ve rantlar da yağmadır. İktidar içi savaşlar, bu yağmayı paylaşamama savaşıdır. Föcö ile Reis kavgası da böyleydi. Föcö, Fidan'ın müsteşarlığına karşı çıkıp, reis de dershaneleri kapatma kararı alırken, pek çok kişi, arayı bulmaya çalıştı. Şu günlerdeki Menzil'deki kavga da, yağma kavgasıdır. İktidarın barıştırma, uzlaştırma çabaları aylardır sonuç vermemiş, kavga büyümüştür. Asıl kavgada ilk kan döküldüğünde, ilk ölü mezara girdiğinde kıyamet kopacak, ülke 15 Temmuz'a benzer şeyler yaşayacak, sosyal medya ve arama motorları, Menzil kelimesine de sansür koyacaktır.