alparslan türkeş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alparslan türkeş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2026 Salı

KENANİZM NEDİR 4?ROMANTİK FAŞİZAN ATATÜRKÇÜLÜK VE 12 EYLÜL



 Alparslan Türkeş'in 12 Eylül günerinde, Genelkurmay Dil Okulunda hapisteyken, fikirlerimiz içeride, biz mahkumuz dediği rivayet edilir. Bu ne kadar doğru, bilemeyeceğim; bu rivayetin sebebi, 12 Eylül rejiminin uygulamalarıdır. 12  Eylül rejimi ilk bir buçuk yılında, sağa ve sola karşı aynı gaddarlıktaydı. 1981 yılından itibaren baskılar sadece solun üzerine olmaya başladı.Darbe ideolojisi de milliyetçileşmeye başladı ve milliyetçi kaldı. Bu milliyetçilik, Özal döneminde de sürdü. Ben orta1 ve orta 2'deyken (1986-86 yılları), tarih dersinin adı milli tarih, coğrafya dersinin adı milli coğrafyaydı. Devler rejiminde ciddi bir Türkçüleşme ve İslamlaşma vardı. Milyonlarca kişi Kürtçe'den başka bir dil bilmezken (Ben iki bin yılında acemi er eğitim bölüğünde askerdim ve bize her celp yirmi kadar Türkçe bilmeyen asker gelirdi. ) Kürtçe'yi yasaklamak; Alevi köylerine cami yapıp, imam atamak, Maraş katliamı sanıklarını koruyup, Kahramanmaraş ilini Alevisileştirmek gibi doğrudan 12 Eylül MHP'sinden beklenen işleri yaptı. Ders kitaplarının arka sayfalarına Türkiye haritasının yanına, Türk dünyasının haritası çıktı. Bu harita, henüz parçalanmamış Sovyetler Birliği, parçalanmışcasına farklı renklerde gösterdiği gibi; Çin ve Rusya gibi devletlerin içindeki özerk bölgeler de bağımsızmışcasına ayrı renklerde gösteriliyordu, halen de öyledir. 2026'da bile ders kitapların arkasındaki Türk Dünyası haritaları böyledir.

Ben 1992-93 yıllarında Ülkü Ocakları sempatizanı ve kısmen de üyesiydi ve o dönem Ülkücüleri hiç de Atatürkçü değildi ve Atatürk hiç de sevilmiyordu. Atatürk düşmanlığıyla ünlü yazar Necip Fazıl Kısakürek, son yıllarında açıkça MHP'yi destekliyordu. Şimdiki Ulusalcı dediğimiz laiklik temelli ve son on, on beş yıldır da Deistleşen (Temgricilik)milliyetçilik ilk defa doksanların sonlarında, Doğu Perinçek'in İşçi Partisi'ni, daha sonra Vatan Partisi adını alması ile bitecek süreçle başladı. Aynı Perinçek, yetmişlerde Atatürk'e küçük burjuva devrimcisi diyen, seksenler ve doksanlarda İkibine Doğru dergisiyle Pqq'yı destekleyen Perinçek'di. Perinçek'le ilgili ayrıntılı bilgiyi şuraya bırakayım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/dogu-perincek-kimdir.html

Ulusalcılık denen Laiklik ve Milliyetçilik ile sınırlı Atatürkçülük, iki binlerin başlarında tatılmaya başladı. Onlar için altı okun sadece ikisi vardı, Laiklik  de tarikat nefreti ile sınırlıydır ulusalcılıkta. Zorunlu din dersleri ya da Alevi köylerine yapılan camiler veya öğrencilerin zorla imam hatipe kaydolmaları gibi konularla ilgilenmiyorlardı. Tek dertleri, CHP'ye oy verilmesindi, AKP kötü ama yerine başka bir parti olmalıydı. Banu Avar ve Nihat Genç gibi yeni Ulusalcı liderler çıktı. Banu Avar, Zaytug.com gibi komedi sitesindeki bir haberi gerçek sanması ile gözden düştü. Nihat Genç ise daha ilk seçimde aday olur olmaz, Fetö tertibinden ordudan atolmış denizciler ağırlıklı grubuyla İmamoğlu'na saldırdı. En son İmamoğlu'nun Kıbrıs'tan nakil olması ile uğraştı ve diploma iptali için uğraştı. Gebermesine az kala bunu başardı. Efsane olarak yaşadı ama kestane bile olamadan bitti. Gebermesinden sonra grubu olan Veryansın ve diğer küçük gruplar giderek küçüldü.

Genel anlamda Dünya'da milliyetçi, hatta ırkçı partiler yükselirken, Türkiye'de hiç bir şey olmaması, hatta gerilemesi çok dikkat çekici. Ülkücü hareketin ana partisi MHP, zamanında koalisyonların ve merkez sağ (DYP-ANAP) partilerinin koltuk değneğiydi, şimdi iktidarın koltuk değneği, ş,mdi de bir şey değişmedi. İktidar bloğuna muhalif Ülkücü partilerde (Zafer ve İyi) durum çok farklı değil sanki. Biraz da medyasızlık var, CHP; Halk tv,Sözcü, Yurt falan derken, kendi tabanını  elinde tutuyur ama; bu partilerin medyası da yok gibi. Ya sosyal medya? Sosyal medyada da ciddi bir varlıkları yok. Olsa da, özelleştirmeler ve tarikatlar üzerinde fikirleri neler, belli değil (bence). Şu ortamda bu partilerin, sosyal medya bir yana, meydanları hınca hınç dolduracak mitingler yapmaları lazım (özellikle terör konusunda).

Diğer yandan da son bir kaç aydır, Youtube başta olmak üzere sosyal medyada liberal milliyetçiler türedi. Siz liberaller, sırf milliyetçiliğe karşı olduğunuz için liberal sol değil miydiniz? 2010 yetmez ama referandumunda, CMHP espirileri yapmıyor muydunuz?. Ayrıca, sizceki Kürt sevdasına ne oldu? Yoksa Amerika, Suriye'de Kürtleri, hamamda P.ŞT bırakır gibi bırakınca, siz de mi Kürtleri bıraktınız. Bazılarınız hemen demeye başladınız, devlet devletle anlaşır, siz devlet misiniz, diye. Şimdi ibre Kürt sevgisinden, Türk milliyetçiliğine dönmüş durumda, Amerika nereye, siz oraya. Diğer yandan da bu iktisatçı Youtuberlar ve paralel kanal sahiplerinin çok genç olması; iktisat ve işletme gibi bilimler, ilahiyat gibi kademelidir. Önce özel üniversitelerin, yurt dışındaki büyük üniversitelerin profesörleri konuşur, hatta yalnız onlar konuşur. Bu bıyığı yeni terlemiş liberallerin sayfaları bir anda pek çok kurum tarafından nasıl da övülüyor, farkında mısınız? İktisat bilimi aynen ilahiyata benziyor; orada da ya büyük üniversitelerin profesörleri ya da tarikat büyüğü mollalar konuşur ama son on yıldır, özellikle Youtube'u genç mollalar doldurmakta; çünkü ihtiyar mollara, gençlerin ilgisini çekmiyor. Bu genç mollalar, pardon iktisatçılar da, gençlere neoliberailizm dinini anlatmak için sahadalar. Amaçları önümüzdeki günlerde yapılacak özelleştirmelere karşı gençliği sakinleştirmek. Gençleri kandırmak için artık solcu olamadıkları için milliyetçi olmuşlar. Milliyetçi liberallik, Kenanizmdi, o yıllarda Devletçiliğin, cumhuriyetin ilk yıllarında sermaye birikimsizliği sonucu, geçici bir yönetim olduğu olarak anlatılıyordu çocuklara. Özal, satacağım diye propaganda yaparken, Kenan susuyordu; cumhurbaşkanıyken de Turgut'un kanun hükmünde kararnamelerle, meclisi devre dışı bırakmasına ses etmemişti. Ülkemizde liberalliğin ağa babası, Mehmet Barlas ve diğer lşboşlara bakın; 12 Eylüle karşı çıkmışlar mı? Neoliberalizmin kurucusu Milton Friedman ve Şikago oğlanları, Latin Amerika başta olmak üzere tüm Amerikan yanlısı askeri darbeleri alkışlamamış mıydı?

Son olarak Türk faşizmi, hem Ülkücülük, hem Ulusalcılık, yandaşlığa da, muhalifliğe de yakışmıyor, çünkü her ikisini de doğru dürüst yapamıyor, Kenanizm'den kopamıyor.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html

5 Aralık 2025 Cuma

ÜLKÜCÜ HAREKETE NEDEN GÜVENMEYELİM




Ülkücü hareket ne zaman kurulmuştur? Kendi yazdıklarına göre 1944 Irkçılık-Turancılık davası ile başlamıştır.  Bu dava da, Hüseyin Nihal Atsız'ın,  Sabahattin Ali'ye hakaret ve tehditleri sonucu Ali'nin Atsız'a karşı dava açmasıyla başlar. Atsız'ın davalarının sebebi de, Ali'nin İçimizdeki Şeytanlar romanıdır. Ali bu romanında Atsız ve ekibine karşı yapılacak operasyonların da sinyalini vermiştir. Bu davanın başladığı 3 Mayıs'ı Ülkücüler, Türkçüler bayramı olarak kutlar. Gerçi bu kutlamayı Ülkücülerin de çoğu bilmez, bilse de nedenini bilmez. Bildikleri, Alparslan Türkeş'in tırnaklarının kanatıldığı ve Sansaryan Han'daki tabutluk hücreler olayı. Sansaryan Han, adından da anlaşılacağı üzere , bir zamanlar, bir Ermeni tüccara ait bir işhanıyken, İstanbul Emniyet Müdürlüğü yapılmış, şimdilerde terk edilmiş, metruk bir binadır. Bina işkencehaneleriyle ünlüyken,  tabutluklardan iz yoktur. Davanın sanıklarından Reha Oğuz Türkan,  çok sonra, Fatih Altaylı'nın programında, bu tabutlukların yıkıldığını söylemiştir. Türkeş'te, bedenindeki işkence izlerini gösterememiştir. Bu davanın bir numaralı sanığı ve lideri Atsız ise, çok daha önceden, sadece edebiyatın değil, siyasetinin de içindedir. 1934 Trakya progromunun uygulayıcılarından ve sırf bu progrom için Edirne Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atanmıştır.

Bu olaydan ardından Ülkücülük, yaklaşık on beş yıl, görünür olmaktan çıkar. Ana sanık Nihal Atsız,  1949'a kadar kısmen işsiz yada sadece roman-hikaye yazarı olarak yaşar. Bu arada bir süre Türkiye yayınevinde (sonradan Altın Kitaplar yayınevi) , çalışmış, yeni yazdıklarını da takma isimlerle (Sururi Ermete) yayımlamış, 1949'a arkadaşı Tahsin Banguoğlu, Milli Eğitim Bakanı olunca, Süleymaniye Kütüphanesine uzman olarak atanmıştır.  Darbenin askeri sanığı Alparslan Türkeş'se beraat edip, 1948 'de kazandığı bir sınavla Amerika Birleşik Devletlerine gitmiştir. Dava arkadaşları dağılsa da, genelde 1950-60 arasında Demokrat partiyi desteklemiş ama grubun askeri lideri Alparslan Türkeş, 27 Mayıs 1960'da Demokrat Partiyi askeri bir darbeyle deviren Milli Birlik Komitesi üyesi; darbe bildirisini radyodan okuyan kişi, başbakanlık müsteşarı olarak da pek çok konuda, komitenin diğer üyelerine danışmadan pek çok işi yapan kişidir. Öyle ki, Komite harici subayların kurduğu Silahlı Kuvvetler Birliği cuntasının gözüne çok batar ve on üç arkadaşıyla beraber, on dörtlüler olarak komiteden atılıp, sürgüne gönderilirler (Sürgüne gidenlerden biri de Ümit Özdağ'ın babası, yüzbaşı Muzaffer Özdağ'dır.)

Türkeş, sürgünden Başbuğ ünvanıyla döner. Ona bu ünvanı kim ve nasıl vermiştir, belli değildir. Uğur Mumcu'nun, Kırklı Yılların Cadı Kazanı kitabına göre Nazi istihbaratının Türkiye'de kurduğu Promete örgütü, o zamanlar yüzbaşı olan Türkeş için, Türk Nazilerin führeri diye bahsetmektedir. Kendisi daha Delhi'de büyükelçi olarak sürgündeyksen, lideri Osman Bölükbaşı olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, komando kamplarını kurmuştur. Sonrasını internetten de kolayca öğrenebilirsiniz. CKMP, MHP olur ve 12 Eylül 1980'e kadar artan bir sokak şiddetinde sağı temsil eder. Arama motorlarında bulmak  zorlanacağınız şeyler,  27 Mayıs'ın çok sonra ortaya çıkan Sivas kampının, tamamen, o zamanlar başbakanlık müsteşarı da olan Alparslan Türkeş'in fikri olduğu ve komando kamplarının Kızılay çadırları ve emekli-muzavvaf askerler tarafından yürütüldüğü dönemde henüz silahlı sol örgütlerin ortaya çıkmadığıdır. Yani aslında savaşa sağ, daha en baştan hazırdır. Alevi düşmanlığı bile o zamanlar başlamıştır ve o zamanlar Aleviler çoğunlukla Demokrat parti takipçilerine oy vermektedir halen. Oysa sağcılar, 1961'den sonra dincileşmeye, Aleviler aleyhine dışlama ve saldırılara başlamışlardır. Herkes MHP'lilerin Alevilere saldırlarının yetmişlerde başladığını sanıyor. Oysa benim bildiğim ilk kitlesel katliamlarını Aydın şehrinde beş Aleviyi katlederek yapmışlar.

Bu örgütlenme, 1934'den beri her eylemini devlet güvencesinde ve kontrolünde yapmasına rağmen, arada bir devlet zorbalığına da uğramıştır. Buna rağmen 12 Eylül, bu örgüt için şok edici olmuştur. Kendini meştulaştırmak için halkı barıştırma ve tüm şiddeti sonlandırma sloganını belirleyen cunta, mecburen Ülkücüleri, bu sefer biraz sert okşadı. Bu olay o dönem Ülkücüleri arasında depresyonlara neden olsa da, Ülkücüler devlete çok da küsmedi. Daha 12 Eylül rejimi, Turgut Özal'a devretmeden, emniyet genel müdürlüğünü ve sağlık bakanlığını Ülkücülere devretmiştir bile. Ülkü Ocakları, altmışlı yıllardan itibaren, doksanlı yılların sonlarına kadar, merkez sağ (Adalet Partisi, DYP, Anap) gençlik örgütü gibi çalışır. Pek çok Ülkü Ocaklı, otuzlu yaşları yaklaşrıken ANAP ve DYP'ye geçer. Oysa merkez sağ da erimektedir ve doksanların başından itibaren bu bellidir. Bu sebeple o yıllarda DYP genel başkanı Tansu Çiller'in bile başbuğum dediği Alparslan Türkeş, 1995'de tek başına seçimlere girer.

Bu arada artık Ülkücülüğün tek partisi MHP değildir. 1993'de, eski Ülkü Ocakları Genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, başbuğuna resti çekip, kendi partisini kurmuştur. Başbuğ'undan neden ayrıldığı belli değildir. Nihat Genç, donsanlarda, Leman dergisinde, Türkeş'in Amerikalı Yahudi  lobicilerle kolkola olması sebebiyle olduğunu yazmıştı. Muhsin Yazıcıoğlu'nun partisi Büyük Birlik Partisi, sokaklarda ve medyada çok görünmesine rağmen, sandıkta yüzde 1'den az oy alan partiler kervanındadır. Sadece 2009'da, Muhsin Yazıcıoğlu'nun şüpheli bir helikopter kazasında ölmesi sonucunda BBP, Sivas il genelinde, merkezde ve pek çok ilçede belediye başkanlıkları kazandı.

Her iki parti de hem seksen öncesinin Maraş-Çorum-6 Mart-Bahçelievler gibi katliamlarının, hem de doksanlı yılların Sivas,  Gazi Mahallesi, Hrant Dink cinayeti gibi kıyımların şüphesi ve hükmü altındaydı. Türkeş , MHP'yi, bir holding gibi oğlu Tuğrul'a bırakmaya niyetliydi. Oysa kaderin hesabı farklıydı. Havada uçan sandaleyeler de Devlet Bahçeli'yi engelleyemeyecektir. Bahçeli, Ülkü Ocağı sayısını azaltıp, Ülkücüleri de sokak kavgalarından çeker.

1995 seçimlerinde MHP'nin %10 seçim barajını geçememesini, Türkeş'in dünürünü, dişçisini aday göstermesi ve teşkilatları kızdırması olarak görmüştüm. Oysa gerçek daha farklıydı, çünkü doksanlarda MHP zaten iktidar ortağıydı. İçişleri ve sağlık bakanlıklarında Ülkücülerin mutlak hakimiyeti vardı. Polis ve Jandarma özel harekata seçileceklerin adı, öncelikle Ülkü Ocaklarında belirleniyordu.   DYP-ANAP VE Fenerbahçe kongrelerinin kimin kazanacağını Ülkücüler belirliyordu. Mafya denen suç orgütlerinin tamamı da Ülkücüydü, yani seçimleri kazanmalarına çok da gerek yoktu. 1995 seçimlerinden itibaren bu değişecekti. 3 Kasım 1996, Susurluk Olayından sonra Derin Devlet söylemi yaygınlaşacak, devlet içinde Ülkücüler önce yavaş yavaş, 2002'den sonra artarak, 2010 Yetmez Ama referandumundan sonra da süratle temizlenecek, yerlerini FECÖ başta olmak üzere tarikatlar alacaktı. Ülkücülük de, özellikle üniversitelerden başkayaraki demode olmaya başladı. Kurtlar Vadisi dizisinin popülaritesi bile bunu değiştiremedi. (Vadideki karakterlerin gerçek hayattaki yansımalarının neredeyse tamamı (birbirlerine düşman olanlar dahil) Ülkü Ocaklıydı)

MHP'nin genelde ara ara unutulan olayı, 2002'de AKP'nin iktidara gelmesine katkısıdır. Bu katkı iki türlüdür. Birinci olarak Devlet Bahçeli'nin, birdenbire koalisyonu dağıtıp, ekonomik kriz sonrası toparlanma yeni başlamışken koalisyonu bozması; diğeri de hem Cem Uzan'ın,  daha doğrusu Uzan ailesinin Genç Partisine başlangıçta milliyetçi söylemlerle alan açıp, %7,2 gibi %10 barajının altı ama ciddi bir oy alarak, hem MHP, hem de bir zamanların iktidar partileri ANAP, DYP ve DSP'yi baraj altı ve tarihin mezarına gömdürüp, kendisini de baraj altı bırakmasıydı. Bütün bunların sonucunda AKP, %34 oyla meclisinin çoğunluğunu ele geçirecek, MHP'de bir süre muhalefette oyalanacak,  oysa AKP'nin tek başına seçilemediği ilk seçimler olan Kasım 2015'de yeni koalisyona HDP'nin (şimdiki adıyla DEM) dışarıdan da olsa destek vermesini bahane ederek, seçimi yeniledi. Sonrasında önce Suruç'da, sonra Ankara garında olmak üzere arka arkaya kalabalıkların içinde patlayan, sonra kendisi de muhalefet partisi kuracak şahsın, bombalar patladıkça oylarımız artıyor lafı, iktidarın illa kazandığı seçimler, darbe girişimi ve MHP iktidar kanadında ama çok geç; bir zamanlar Ülkücülerin doldurduğu kadrolara FECÖ harici diğer tarikatlar talip. Bunun üzerine Ülkücü hareket yeni partilerini kuruyor. İyi parti, 2002 sonrasında %10 barajını geçen ilk parti de olsa, 2023 seçimlerine günler kala Meral Akşener, ilk tura haftalar kala Yılmaz Özdil öncülüğünde kriz çıkarıp, seçimlerin kaçmasına sebep oluyor. Hareketten çıka diğer parti olan Zafer Partisinin adayı Sinan Ogan'da, ikinci turun kaçmasına sebep oluyor. Ben Ogan'dan ümidimi, Nihat Genç ve Veryansıncıların desteğini öğrenince kesmiştim. Sezen Aksu'nun desteğinden sonra TİP'e de çok güvenmiyorum.

Bu hareketten çıkan son parti ise Anahtar parti, bu partinin genel başkanı Yavuz Ağıralioğlu, 10 Kasım'da Osman Yüksel Serdengeçti'nin ölğm yıldönümünü andı. Serdengeçti bu şahsın ilk  soyadı değil. Bir süre çıkardığı dergnin adı ve daha sonra kendi soyadı yapmış. 1944 davasında tutuklanan en ilginç isim. 44'de Atsız'ın yandaşı,  sonrasında da Said-i Nursi'nin ve Necip Fazıl Kısakürek'in müridi, Demokrat parti ve Adalet partisinden mebus olmuş ama disiplinsizlikten partiden atılmış. En çok bilinen eylemi, mecliste kıravatı beline takması. Her daim Atatürk düşmanı. Şair olarak tanınsa da, ortamlarda şiiri okunmaz. Tanrı Türkü korusun, Allah'da müslümanları ; Hira dağı kadar Müslümanın, Tanrı dağı kadar Türk diye ekzantirik aforizmaları var. Adı çok bilinen ama şiirleri bilinmeyen şair. Her 10 Kasım'da Atatürk'ün adını gölgelemek adına X'de gündem olur. Ağıralioğlu'nun Serdengeçti'den bir satır okumuş olduğunu da sanmıyorum.

Bu hareket, daha 1934'de istihbarat odalarında, derin devlet koridorlarında kuruldu ve her an her yere döner. Buraya kadar yazdıklarıma inanmıyorsanız, araştırın biraz.

Kürtçü hareketi de yazacağı ama bir kaç yazı sonra.


29 Mayıs 2024 Çarşamba

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN BİNMEDİĞİ İKTİDAR TRENLERİ

 




Yaklaşık otuz yıl kadar önce, ben daha üniversitenin birinci sınıf öğrencisiyken, muhafazakar ve dindar  arkadaşım Demir Dinipak bana MHP'nin, NATO'nun bir örgütü olduğunu, benzer yapıları hemen her Nato ülkesinde ve içinde hareket geçecek bir ad  ile kurulduğundan bahsetmişti. Geçenlerde de sosyal demoktrat bir arkadaşım,  Ülkücülerin her türlü iktidar partisine (bu parti DEM yada TKP olsa bile) oy yardakçılık yapacağını söyledi. Aklın yolu bir denildiğinde, böyle şeyler kastediliyor. Otuz yıldır yaşanılanların üstüne, son bir yılda şahit olduklarım bana bu söylenenlerin doğruluğu ispatladı. 1995'den beri Ülkücüler, halkın iktidar davetini geri çeviriyorlar.

1995 seçimleri ile ilgili olarak mütevefa Alparslan Türkeş'i çok eleştirmiş, hatta onuna alay etmiştim, dişçisini, doktorunu, dünürünü aday gösterdi ve teşkilatları küstürdü diye. Oysa benim dünürü, dişçisi, doktoru dediğim kişler, yıllarca parti teşkilatında çalışmış kişilermiş. Benzer şekilde Isparta'da, Süleyman Demrile Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesinin dekanı iken milletvekilliğine aday olan ve öğrenciler olarak  Şamanist diye alay ettiğimiz, rahmetli profesör Bayram Kodaman'ın, Isparta halkı tarafından sevilen biri olduğunu daha sonra öğrendim. Bu durumda MHP teşkilatlarının, 1995 seçimlerinde başbuğlarına tavır almasını  sebebi.ni başka yerde aramalıydım.

Lenin;, devrimin son adımında bulunacağınız taraf, tamamen hangi sınıfta olacağınızla ilgilidir, demiştir. Sosyalist-komünist  devrim uğruna savaşan yada mücadele eden bir burjuva olabilirsiniz. Romalı senatör ve Stoacı filozof Seneca, yazıları ile teorik olarak, sosyalist sayılabilecek biriydi. Pratikte imparatorlıuğun en uzaktaki bölgesi Britanya'nın, ( İngiltere'nin) tüm madenlerinin sahibi, ticaretini ve neredeyse tüm ekonomisini kontrol eden bir emperyalistti. İmparator Caligula,Seneca'nın tüm servetini müseddere (devlet adına el koyma) etmişti. Devrimin iktidar anında, iktidar değişimi ile neler kazanacağınız ya da kaybedeceğiniz önemlidir. Sosyalist bir devrimci olmanız için için işçiden öte, proleter, ( aç insan)olmanız gereklidir. Hatta gelecekte çocuklarınızın da bundan kurtulma umudu olmaması gerekir. Şartlar tam oluşmadığından,  pek çok devrim, ucundan dönmüştür. 1917'den sonra Bolşevikler, Avrupa'yı saracak devrim rüzgarlarını bekliyordu. Özellikle Orta  Avrupa'da grevler, işgaller, günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş, bazı sanayi şehirleri bir kaç gün yada hafta işçi sovyetleri ile yönetilir olmuştu. Bolşevikler,  arka arkaya yeni Ekim devrimleri bekliyordu. Oysa iktidara gelen faşizm oldu.

1995 seçimlerine de bu açıdan bakmalıyız. 1995'de olası bir iktidar değişiminden Ülkücülerin kazanacağı bir şey yoktu, kaybedeceği çok şey vardı. Zaten iktidarda gibiydiler. Güvenlik güçleri Ülkücüydü. Özellikle  özel harekat, Ülkü ocaklarının hakimiyetindeydi. Hem JÖH, hem PÖH, hilal bıyıklılardan geçilmiyordu. Alparslan Türkeş, Özel Harekat Ülkücüyse Ülkücü, ne olmuş ulan demişti. (Evet, Türkeş ulan kelimesini kullanmıştı) Jandarma o yıllarda Genelkurmay'a bağlı olduğundan, askerlerin her gün traş olmaları gerekiyordu ama buna aldıran yoktu, karışan yoktu. Özel Harekat seçmelerinin sonuçlarının, İçişleri bakanından önce Ülkü Ocaklarına geldiği sır değildi. Ülkücülerin tek gücü güvenlik kurumları değidi. Genel anlamda bürokraside Ülkücüler etkindi. İçişleri ve sağlık bakanlığı Ülkü ocaklarının egemenliğindeydi

Sadece kamu kuruluşları değil, mafya denilen oluşumlar, domuş durağı  kahyalığı, pazar yerleri yöneticiliği  gibi küçük görülen ama para getiren alanlar da Ülkücülerin elindeydi.  Sonuçta 1995'de Ülkücülerin, barajı aşma, devlet isteği yoktu. Dönemin başbakanı Tansu Çiller, Alparslan Türkeş'e başbuğum die hitap ediyor; Erdal İnönü dahil mecliste grubu bulunan parti genel başkanları Söğüt belediyesinin geleneksel şenliklerine Başbuğ Türkeş sloganları altında eşlik ediyordu.  DYP ve ANAP, Ülkücüleri bu kadar beslerken, MHP için çalışmanın gereği yoktu. Seksenine yaklaşmış Alparslan Türkeş'in  iktidar olma arzusunun önemi yoktu. MHP il ve ilçe başkanlıkları, ANAP ve DYP genel merkezinden daha canlı, daha havalıyıdı.  DYP yada ANAP'da kariyer yapmanın yolu da Ülkü ocaklarından geçiyordu.

1995 seçimlerinde MHP barajı aşamadı ama ciddi bir oy potansiyeli olduğunu gösterdi. Bu yüzden Ülkücülük, devlet tarafından  budanmaya başladı. Budama için iki yıl sonra, 1997'de başbuğun ölümü beklendi. Türkeş, Ankara'nın bir daha Muhsin Yazıcıoğlu'nun cenazesine kadar göremeyeceği büyük bir cenaze ile Ankara'nın, kısaca Bahçeli denen Bahçelievler mahallesindeki anıt mezarına gömüldü. Sonra olaylı, sandalyelerin havada uçuuştuğu, bol kavgalı  bir kongreoldu. Partiye kayym atandu. Kayyumun yenilediği kongrede Devlet Bahçeli'nin seçilmesi ile tasfiyeler başladı. Anralya'da, Akdeniz Üniversitesinde olan olaylardan sonra Bahçeli, Ülkü ocaklarını sokaklardan, kavgalardan çekti, Ülkü ocağı sayısını yavaş yavaş azalttı. Bürokraside de gizli eller tarafından  Ülkücü yöneticiler azaltılmaya başlandı.  MHP'nin 1999 seçimlerinde ülkenin ikinci, sağın birinci partisi ve iktidar ortağı olması da tasfiyeleri yavaşlatmadı. Hilal bıyıklı Ülkücü müdür ve şeflerin yerini, badem bıyıklı Fetöcüler aldı. Yurt-Kur ve Üniversiteler de Ülkücüler, eskisi gibi zorbalık yapmak bir yana, yer yer kendilerini koruyamaz oldular. Ülkücülüğün tasfiyesinde son aşama, Ülkücü mafyanın tasfiyesi oldu. Ülkü ocağında yetişmiş ve suç dünyasında bile olsa belli ahlak kriterleri olan, devleti sahiplenen mafya tasfiye oldu ve hatta oluyor.

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/09/son-yillarda-azalarak-biten-ulkucu.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/08/son-yillarda-azalip-biten-bazi-ulkucu.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/10/son-yillarda-biten-ulkucu-seyler-3.html

Aslında 1995 seçimlerinden evvel ortaya çıkan bir gerçek var. Bu din maskeli neoliberal düzenden sıkılmış insanların bir kısmı, milliyetçi bir iktidar istiyor. Bunlar,  sola oy vermek istemeyen insanlar.  Oysa Ülkücü liderler,   devlete ve neoliberalizm partilerine yancılık yapmakla meşgül. Uzun süre muhalefetlik yapamıyor. Meral Akşener ve  İyi parti, son seçimde iktidarı AKP-MHP koalisyonuna hediye etti. İyi parti, Akşener'in genel başkanlıktan ayrılmasıyla, CHP'de Kılıçdaroğlu ayrılmasından sonrayaşadığına benzer bir oy patlaması bekliyor olabilir. Rakip olarak Zafer partisi görünüyor. Fakat bu iki parti ve diğer pek çok parti, yerel seçimler sırasında, muhalefet parisi olmak yerine, muhalefete muhalefet partisi oldular.

Bu seçim, muhalefete muhalefet partilerinin de yenilgisiydi. Son yerel seçimlerden sonra CHP'yi iktidar yolundan kendisi bile engel olamaz. Halk artık bu neoliberal düzeni istemiyor. Bu yüzden medya ve eğitim sisteminin öcü gibi gösterdiği CHP'yi, otuz yıldan sonra yüzde otuz beş üzerine çıkardı. Gerçek muhalefet etmeyenler, muhalefete muhalefet edenler, gelecekte ana muhalefet bile olmayabilirler. 

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/06/turkes-ve-muhsin-kotulugun-yuceligi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/turkesin-discisi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2017/09/doksanli-yillar-4-merkez-sagin-erimesi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2017/09/doksanli-yillar-3-ulkuculer-ve-mhp-o.html

8 Ekim 2022 Cumartesi

SON YILLARDA BİTEN ÜLKÜCÜ ŞEYLER 3



 9)ALPARSLAN TÜRKEŞ'İN ADI:  Alparslan Türkeş yaşarken ülkücülerin temel sloganı, Başbuğ Türkeş'ti.  Hatta bir keresinde trafik kazalarını protesto ederken, trafikten hiç bahsetmeyip, sadece Başbuğ Türkeş diye bağırmaları olay olmuştu. 1997'de Türkeş ölür ölmez, Ülkücülük devletten tasfiye edilmeye ve azaltılmaya başlandı.  Polis, içişleri ve sağlık bakanlığı gibi kamu kuruluşlarında kemikleşmiş kadroların sökülmesi 2010 yetmez ama referandumundan sonra sökülmeye başlandı ve yerini tarikatlar aldı. Devlet Bahçeli'de parti başına geçer geçmez Ülkü ocaklarını sokaklardan çekti. 

Şimdilerde Türkeş'in adının giderek daha az azaldığını fark ettim. Bazı yaşlı ülkücülerin sosyal medya hesaplarında resmi var. Yeni nesil Ozan Arif'in adını bile unuttu. Türkeş'in adı ise bence unutulma aşamasına girdi. Öldükten sonra da bir süre başbuğ sloganları azalar  devam etti. Devlet Bahçeli, yıllar yılı Türkeş ile kıyaslandı.

Türkeş'in adının silinmesinde çocuklarının, ölümünden hemen sonra patlak veren ve akıllarda sandalyelerin havada uçuşması ve halkımızın ilk defa duyacağı kayyum kelimesi ile akıllarda kalan kurultay, son olarak da kayyumlu kurultayı kazanıp, partisini yöneten Devlet Bahçeli!nin hatalarınun değil, yaşarken kendisinin yaptığı hataların katkısı vardır. En basitinden, öldüğünde milletvekili bile değildi. Sağı, sokakta temsil etmesi için kendisine verilen Başbuğ ünvanına güvenip, dünürünü, dişçisini ve teşkilatların sevmediği bir sürü kişiyi aday gösterip, baraj altında kalmıştı. Bu tavrı, ölümünden sonra, daha kurultaya girmeden baştuğ ünvanı alan oğlu Tuğrul'un seçilememesine sebep oldu. Sola karşı sokaklarda mutlak bir zafer elde edemedi. Mussolini ve Hitler'i iktidara getiren sebeplerden biri de, komünistleri sokaklardan silmesiydi. Oysa Ülkü ocanları; Sivas, Maraş, Çorum, Kütahya, Konya ve benzeri yerlerde solu güçsüz düşürdüyse de, solu ne sildi, ne ezdi. Bu yüzden de 12 Eylül rejimi, solu ezmek adına darbe yapmak zorunda kaldı. Aslında gerçekte sorun sadece sol değil, Alevi ve Kürt azınlıktı. Konuyu bu açıdan bakarsak Türkeş ve MHP'yi daha iyi anlarız. Devlet, 12 Eylül olmadan, belki (bu belki önemli) ezebilrdi ama Alevileri ve Kürtleri asla ezemezdi. Alevi ve Kürtleri ezse de, Yunanistan'ın Nato'ya üyeliğini onaylamak, ülkeyi böylesi sendikasız işçiler cenneti yapmak da 12 Eylül olmadan olmazdı. Aslında sağcılık için 12 Eylül gerekliydi.

Bu açıdan bakarsanız, Devlet Bahçeli'de, Türkeş'in izinden gitti ve gidiyor. 1999 seçimlerinde, DSP ile koalisyon yaparak, sağı kurtardı, 2002'de AKP kurulunca aniden bitirerek, tekrar kurtardı. 2002'de, baraj altına kalma pahasına, Genç Psrti ve Cem Uzan'ı desteklemesini de bu bağlamda değerlendirmeli. Sonrasında, 7 Haziran 2015 seçimlerine kadar AKP'ye muhalif oldu, sonrasında AKP'ye destek verdi. 7 Haziran 2015'den sonra Türkiye'de düzene çekidüzen vermenin tek yolu, meclisi pasifize etmekten geçtiği anlaşıldı. Çünkü 12 Eylül ile gelen yüzde on barajı, Kürtlerin partisi HDP'yi durduramamıştı. Alevi genel başkanlı CHP ise büyüyerek geliyordu. MHP'nin kuruluş amacı, düzenin koruması için destek olmaktı. Sonrasında sendikal hareketler büyüyebilir, Türkiyeartık  ucuz işçilik cenneti olmayabilirdi. 

Türkeş her zaman bir NATO subayı olarak kaldı ve partisini de bir NATO partisi olarak kurdu. Daha sonra, daha sol hareketler ortaya çıkmadan, daha da CKMP'ye üye bile değilken, hatta Hindistan  büyükelçisi olarak 27 Mayıs'ı yapan  Milli Birlik Komitesinden atılmış bir sürgünken, CKMP, Alevilere saldırmaya başladı. (Türkeş, sonradan CKMP'nin genel başkanı oldu. Partinin adını da 1968'de Adana kongresinde Milliyetçi Hareket Partisi yaptı. Sol daha ciddi bir sokak hareketi değilken, MHP'nin ondan fazla komando kampı vardı. Ülkücülerin katliam yaptığı Mataş-Çorum-Sivas-Malatya gibi şehirlerde sandıktan genelde Demirel ve Özal'ın partileri çıktı.

Ancak son yıllarında merkez sağ partilerdeki çöküşü gördü ve yaşlandıkça da iktidara gelme hevesine kapıldı. 1995 seçimlerinde görüldü ki o kadar da başbuğ değilmiş. Teşkilatların sevmediği ahbaplarını aday gösteremiyorsun.

10)ATSIZ'IN OĞLU YAĞMUR'A MEKTUBU: Önce şu söz konusu mektubu-vasiyeti bir hatırlayalım: 

Nihal Atsız'ın Oğluna vasiyeti
"Yağmur, oğlum;
Bugün tam birbuçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir de resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Ögütlerimi tut, iyi bir Türk ol! Komünizm bana düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar , Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlar, Amerikalılar dış düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Zazalar, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlur, Lazlar, Gürcüler, Çeçenler, Çingeneler iç düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla carpışmak için iyi hazırlanmalı.
Tanrı yardımcı olsun."
Bu garip vasyetname, zannedildiği gibi 1944'de tutuklandığında değil, 1941'de yazmıştır. Bu mektup, doksanlarda Atsızla ilgili her mevzuda anlatışır, kitaplarında yer alırdı. Şimdilerde Atsız'ın Türkiye'deki oğlu Yağmur Atsız, böyle bir mektup var da diyemem, yok da diyemem diyor.
Bunu anlayabilmek için, Türk faşizminin karmaşık yapısını anlamak gerekir. Türkler, Sibirya steplerinden Ön Asya ve Doğu Avrupa'ya geldiklerinde, şehirli ve kendilerinden daha gelişmiş toplumları yönetmek durumunda kaldılar. Üstelik bu toplumlar, birlik ve beraberlik bilinci içindeydiler. Aralarında fark olsa da Arap, Ermeni ya da Rum-Yunan olma bilnçleri vardı. Kürtler ve bazı küçük topluluklar, belki bunun istisnasıydı. Bunun üzerine Aleviler ve isyan eden bazı Oğuz boylarını da eklersek, bu azınlık topluluklarını yönetmekte zor oldu. Böl yönet sistemi de öyle Hindistan ya da Avrupalıların gittiği yerlerde işlemiyordu. Bunun için de azınlıklar içinden devşirmeler edindi. Devşirmeliği, Osmanlı, hatta Doğu Roma (Bizans)'ın icat ettiği söylenirse de, gerçekte Selçuklular zamanında da vardı. Devşirmelik, sadece Türkleşmek ya da Sünnileşmek değildir. Türk değilken ya da halen Alevi iken, Sünnilerin ya da Türklerin adamı olmaktır.
Bu yüzden Türklerde faşizm daima karışık ve karmaşıktır. Türkler ile azınlıklar arasında, Türkçe'de ne olduğunu ne öldüğünü istemek deyimine benzer bir ilişki vardır. Türkler, her Türk olmayan ya da Sünni olmayan toplulukları, azınlık gibi saymadıkları gibi, azınlıklara da düşman olmazlar. En büyük korkuları da azınlık saydıkları toplulukların devleti ele geçirmesidir.
Halen kendi aralarında Rumca konuşan Girit göçmenleri, Ermenice'nin bir lehçesini konuşan Hemşinliler, Kurtuluş savaşında bir kaç kere isyan etmiş Marmara bölgesi Çerkezleri, mısırdan alınan vergi yüzünden isyan eden Rizeli Lazlar, azınlık sayılmaz.
Bugün Türk faşizmi için nefret piramidinin tepesinde Ermeniler, altında Yahudiler, Rumlar, Tunceliler (Dersimliler), diğer Alevi Kürtler, Aleviler ya da Kürtler ve en altında da Romanlar bulunur. Diğer topluluklar geçmişte ne yaparsa yapsın, piramidin dışındadır.
Kaldı ki devletin ve faşizan odakların kendi sadık Ermenileri, Rumları, Yahudileri, Alevileri, Kürtleri falan vardır. Bu açıdan bir Ermeni'nin, Ege'nin küçük bir ilçesine kaymakam ya da Devlet Tiyartolarına genel müdür atanmasına da şaşırmamalı. Türkler için azınlıkların devlette çalışması değil, devlet aygıtında örgütlenmesi ve kalabalık olması sorundur.
Şimdi konuyu tekrar bu tuhaf mektuba getirelim. Bu mektup, eskiden beri Ülkücüler ve Atsızcılar için sorundu. Doksanlarla beraber Sosyalist rejimlerin yıkılması, demir duvarları da yıktı. Bu metupta (a da vasiyetnamede) adı geçen milletlerin, Türkiye'de yaşayan akrabaları, kimliklerini daha çok sevdi. Arnavut, Çeçen, Pomak ve benzeri milletler, köklerinin geldiği ülkeleri gördü, hatta akrabaları ile tanıştı. Dahası, Bosna, Çeçenistan, Kosova ve Abhazya'da savaştılar.
Şimdi de bu mektubu unutturmaya çalışıyorlar. Böyle saçma bir vasiyetname bile, kendisinin nasıl bir ruh hastası olduğunun ispatıdır.
Ne yazık ki ülkemizde Atsızcılık, iktidarın politikaları nedeniyle ülkemizde doluşan, sığınmacı mı, işgalci mi olduğu belli olmayan mülteciler yüzünden yükselişte. Kanada'daki oğlu Buğra Atsız'da, babasının yeni nesil olurlarının Ülkü ocaklarından yetişmediğini anlamış olmalı ki, Kanada'dan Ümit Özdağ'ı desteklemeye başlamış. Kızı Maya Atsız ise, internette dolaşan dedikodulara göre Türkçe bilmiyor, muhtemelen bilse de konuşmuyor. İnstagram sayfasında Şamanizm derslerine müşteri arıyor ( Dedesinin dininden gidiyor) ve Facebook profilindeki erkek arkadaşı veya sevgilisi olacak rakçı da saç-sakal sitili ile kurda benziyor.