Yaşar Kemal'in İnce Memed serisini okuyalı yıllar oldu. Roman dört cilttir ve sıraı. ile okunması gerekir. Beni üçüncü cildi çok etkiledi, etkilemek bir yana çarptı. Aslında romanın konusu klasiktir biraz, ana kahramanın tükenme sendromuna girmesi durumu anlatılır. Bu konuyu klasik yapan süper kahraman filmleridir; Marwel ya da D.C 'nin kahramnları (Süpermen, Örümcek Adam vesaire), bütün bu yaptıkları işin gereksiz ve yetersiz olduğu duygusuna kapılır. Bir ağa gitmekte, yerine yeni bir ağa gelmekte, sonuçta düzen değilmemektedir. İnce Memed'in kendisi de bir sosyalist lider değildir. Bu çabalamanın sebebi nedir? O da kendi keyfine baksın, niye kendisine eziyet etmektedir? Derken bir yakınına bu düşüncesini açar; o da, zengin az, yoksul çoktur, yoksulu korumak gereklidirder. Bu söz İnce Memed'in silkinip, köylüden yana olmasını sağlar.
1990'da Sovyetler Birliğinin dağılması, hatta daha öncesinde Sosyalizmin, kapitalizme bir rakip çıkma ihtimalinin düşmesiyle, proleter, hatta küçük burjuva sınıfına saldırılar başladı. Askeri darbelerle güçlenen kapitalizm, işçi sınıfına yetmişlerde ve seksenlerde saldırmaya başladı. Margaret Thacher gibi neoliberal iktidar, İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde bile işçi sınıfını yoksullaştırdı. İşçilerin kazanılmış hakları birer birer değil, artık üçer beşer gaspediliyor. Buna bir de beyaz yakalıların, küçük burjuvalıktan düşmesini eklersek, felaket daha büyük. Her tarafa açılan üniversitelerin mezunlarının aşırılığı bir yana, buna bir de yapay zeka felaketi geldi. Beyaz yakalılar olarak, Yaşar Kemal'in Sarı Sıcak romanındaki traktör gelince işsiz kalan, ortakçı köylüler gibiyiz. (Benzer bir konu Steinbeck'in meşhur Gazap Üzümleri'nde de vardır.) Komünizm için, doktorla hammalın aynı maaş aldığı rejim derlerdi; şu an iş piyasasına bakın: çobanlar, sıvacılar, tır şoförleri ve pek çok mavi yakalı, pratisyenden zaten fazla kazanıyor, hatta yer yer uzman doktrolardan da fazla kazanıyorlar. Neoliberaller, sahra çölünü devlete verseniz, kumsuz kalırsınız diyorlardı. Türkiye'yi et ithal eder hale getirmek, sahra çölünü kumsuz bırakmaktan bile zor ama Turgut Özal'dan beri Türkiye'yi yönetenler, bunu başardı. Sovyetler Birliğinin dağılması, hatta diyalektik materyalizmin imkansızlığı, bu zulme ve yoksulluğa katlanmamızın bahanesi olmamalı.
Sadece sosyalizm ya da siyaset değil konumuz, hatta siyaset bile değil; mücadele. Her mücadele eden, özelikle gerçek zorluklarla uğraşan insan, ara ara tükenebilir, her şeyi bırakıp, gitmek isteyebilir. O zaman bize, mücadeleyi bırakmamız gerektiğini söyleyen birileri olmalıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder