tarikatçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarikatçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2026 Perşembe

EMPERYALİZMİN İŞBİRLİKÇİSİ TARİKATLAR

 




Ruhi Çenet'in Hasidi tarikatı ile ilgili videosu beklenmedik tepki aldı; tepki alan kısmı, günde on küsür saat Tevrat-Talmut okumakla vakit geçiren kişilerin, on çocuğuyla, devletin sosyal yardımlarından faydalanmasıydı. Bu topluluk, sadece New York eyaletinin sosyal yardım fonlarını gagalaması, aslında daha önce de bilinen bir şeydi. Bu topluluk ara ara bazı Youtuber'lar başta olmak üzere bazı sosyal medya elemanlarına kapılarını açar; amaç biz o kadar kötü biri değiliz, kendi halinde insanlarız mesajını dış dünyaya vermek amacı ile yapılıyor. Kapalı toplulukların ara ara yaptıkları politikadır bu. Haridi ya da Hasidiklerin tek suçu, sosyal yardımları tırtıklaması değildir; bölge dünyaYahudi mafyasının merkezidir. 2005 yapımı Savaş Tanrısı (Lord of War) filminde gösterildiği gibi bu mafya, dünya silah kaçakçılığında aslan payını alır. (Bu konu Kurtlar Vadisi'ne de vardı) Sağcı bir yayın (GZT), Çenet'ten yıllar  önce bu grubu pırlanta ve değerli taş kaçakçılığıyla suçlamıştı. Amerikalılar ise sosyal yardımlara taktı çünkü orada sosyal yardım almak, gerçekten zor. Amerika'nın meşhur iktisatçılarını (Acemoğlu dahil) okursanız hepsi serbest piyasacı, sosyal yardımlara, kobilerin ve küçük esnafın-çiftçinin, devletçe desteklenmesine karşıdır. Devlet ya da yerel yönetimler, garibanlara bir tas çorba verse ülkenin liboş aydınları, serbest piyasaya müdahale diye koro halinde zırlar. M,lton Freidman ve Şikago oğlanlarına göre sosyal yardımlar, ancak gönüllülerin bağışlarıyla yapılmalıdır. Pek çok eyalette bu yardımlar çok geçicidir ve birden kesilir, yoksullar vakıfların önünde kuyruk olur. Üniversite eğitimi çok pahalıdır, insanlar yıllarca ödeyemecekleri borçlara girerler. Spor bursu, sanat bursu vermek adına üniversiteler, sirke dönmüştürç Hepsinin her alanda, profesyönel lig takınları, tiyatro, müzik gibi grupları var. Şimdi üniversite okumak için aldığı krediyi ödemek için haftada altmış saat çalışan, iki ay işsiz kalsa evsiz olabilecek bir Amerikalı olduğunuzu ve Ruhi'nin videosunu izlediğinizi düşünün. Neden Ruhi bu kadar etkili oldu; bence bu gerçeklerin bir yabancıdan duyulmasının etkisi. Bu topluluğun gücü sadece blok oylarından gelmiyor, gri bölgede ürettiği kapalı ekonomiden de geliyor.

Bir sürü Yahudi'nin sırf dua edip, sosyal yardım alması da çok sinir bozucu olmalı, Yahudiler için.  Miskin kelimesi bir zamanlar, dindar dervişler için kullanulırmış, sonra tembelliğin adı olmuş. Böyle bir şeyi, korona salgını döneminde, pansiyonda yaşamıştım. Pansiyona iş yükümüzü almak için başka okullardan erkek ve kız tarafına üçer tane belletmen getirmişlerdi. Kadın belletmenler, akşam geç gelip, sabah kahvaltıya bile kalmadan, çocuklarını bahane edip, gidiyorlardı. Erkeklerse ne zaman arasak, mescitteydi. Ne bir yoklama alma, ne arada kontrol etme, göreve mi geldiler, tekkeye mi belli değiller. Gözlerini sulandırıp, gözbebeklerini kocaman yapıyorlar, bir de söylenenlere geç tepki veriyorlar; ben gayba daldım misali. İkinci döneme müdür bunları okullarına geri göndermişti.Bunlardan biri de neredeyse tüm günü dini sohbetle geçiriyordu. Zaten tarikatlarda büyümüş bir kaç öğrenci, öğretmeni oyalarken, diğer öğrenciler de pansiyonu birbirine katıyordu.

Tarikatlar yüce bir inanç için, yüce bir lider etrafında toplanmış insanlar topluluğu olarak kurulur. Bu açıdan tarikat, sosyolojik bir birimdir. Bu kutsal amaç %90 din ve metafiziktir. Geri kalanının çoğu da siyasidir; komünist ve faşist partiler, genelde tarikat tipi örgütlenmeye girerler. İlk çağda felsefe tarikatları vardı; Pisagorcular, Stoacılar ve İskenderiye Mektebi, tarikat örgütlenmesiydiler. Yoga grupları da arada tarikatlaşabilmekte. NXIVM adlı kişisel gelişim şirketi içinden de seks tarikatı çıkmıştı. Tarikatlar, bir zaman sonra kutsal ideolojisinden uzaklaşıp, ticaret ve siyaset birliktelikleri olurlar. Üye olanlar da, bu çıkarlar için tarikata üye olmaya başlar. Bu imkanlar azaldığında, tarikatın üye sayısında azalma olur. Aslında biraz dikkat edersek etrafımızda bir zamanlar tarikatlara üye olmuş çok kişi vardır. Bu tarikatların içinde doğup, büyümüş kişilerin bazıları bile, özel hayatı yok sayan bu sistemden sıkılır ve kaçar. Bu sistemden kaçtığında ise, çoğu kez dış dünyada güçsüz bir durumdadır. Böylece  kapitalist sistemin ihtiyaç duyduğu, her işe gelen ve en düşük maaşa muhtaç, vasıfsız işçi olur. Tarikatın iç yüzün anlatsa da, tarikata üye olma oranlarını ya da tarikatın gücünü pek engelleyemez.

Pek çok kişi de, kumarhaneye bedava yiyip, içmek için gidenler gibi, tarikatın etinden, sütünden faydalanma çabasındadır. Böyle beleşçiler, nasıl kumarhanenin gelirini etkilemezse; hatta bu beleşçilerin pek çoğu daha sonra kumarbaz olacaksa; tarikattan faydalanaların bir kısmı üye olmayacaksa bile bir şekilde sempatizan olacaktır. Tarikat, artık onun için öcü olmayacaktır. Bu tiplerin doluşması ise, kriz ve çatışma anında tarikatın kof çıkması, kağıttan kaplan misali yıkılmasıdır.

Tarikatların iyi yanı, tek bir lidere bağlılıkları sayesinde kolay yönlendirilmeleridir. Tarikat liderini satın alır, adamınız yapar, kalan kitleyi de yönetirsiniz. Tarikat üyelerinin böyle yapmasının tek sebebi, liderin kutsal emirleri veya tarikattan ayrılınca yaşanacak toplumsal dışlanmışlık kadar, tarikat sayesinde çıkar sağlamak da vardır. Bu yüzden tarikatlar, devletlerin ve işgalcilerin en sevdiği kurumlardır. Mevlana'nın babası Bahaeddin Velet, Moğol propagansası yapa yapa Afganistan'ın Belh şehrinden Konya'ya (arada Hac'ca da gitmiştir) , daha doğrusu o zamanlar adı Larende olan Karaman'a gitmiş, işbirlikçiği, Konya'ya yerleşen  oğlu Mevlana devam ettirmiştir. Konya kalesini yıkan Bacu Noyan'ın gizli Müslüman olduğunu iddia edecek ve onun kıyımlarını övecek kadar işbirlikçi ve üstelikte bece apaçık bir şekilde gay olan bu şahsı, güzel şiirler yazdı diye övmek, bence tam bir aymazlıktır. Bir din kurumu olan Papalık, kendi kontrolünde pek çok tarikat kurdurmuştur. Bu tarikatların hepsi, her zaman Papalığa itaat etmemiştir. En ünlüleri olan Tapınak Şövalyeleri, ticaret ve bankacılık ile çok para kazanmış; para isteyen Fransa kralını ve Endülüs'te savaşmalarını isteyen Papa'yı red edince, tarikatın her şeyine çökülmüştür. Baltık kıyılarında devlet kuran Töton tarikatı, topraklarının büyük bir kısmını Ruslara ve Polonyalılara kaybedince, rikatın son büyük üstadı, Albrecht von Hohenzollern, Martin Luther'in izinden gidip, protestan olmuş, onun tavsiyesine uyup, Danimarkalı prenses Dorethea ile evlenmiş ve Prusya krallığını kurmuştur.

Bu risklere rağmen devletler için tarikatlarla işbirliği daha az risklidir. Sonuçta yönetmeniz, işbilriği yapmanız gereken  bir kişi ve etrafındaki küçük gruptur. Üstelik bu tek kişi tarafından yönetilen örgüt, bireyin tüm yaşamını kaplar. Bu yüzden devletler, işgalciler ve holdingler, genel anlamıyla tarikatları gizli ya da açık destekler. Koç Holding yıllarca hem Türkçe olimpiyatlarının, hem de Süleymancıların yıllık yemeğinin sponsoru oldu. Aydın Doğan'ın medya ordusu (gazete-dergi-televizyon,radyo ve hatta kitapevi) yıllarca tarikatlara sivil toplum örgüt dedi. Sivil toplum borozanlığını yapan aydın kişiler, 2010'da yetmez ama evet, kumpas davaları için Türkiye bağırsaklarını temizliyor falan dediler.

Tarikatlar da kendilerini koruyanları destekler. Fatih Sultan Mehmet'in ömrü savaşlarla geçti. Bu savaşlar için para ve asker lazımdı ve bu yüzden tarikatların mallarına el koyup, öğrencilerini de askere aldı. Şu anda bakmayın hepsinin Fatih'e övgüler düzdüğüne, o zamanlar hepsi beddua edip, onu gavur ve şeytan ilan etti. Fatih ölünce oğullarının kardeş kavgasında, onlara mallarını geri veren 2.Bayezit'i desteklediler. Bayezit'in alkole ve esrara düşkünlüğü, onu yüceltmelerine engel olmadı. Buna karşılık Bayezit'te tarikatlara kırk iki yıllık, neredeyse hiç fetih olmayan bir dönem yaşattı. (Bu dönemin on yıla yakını, kardeşi Cem Sultan'la mücadele ile geçti) Tarihçilerin bazıları bu döneme, yükselmede duraklama dedi. Tarikatlar kendi çıkarlarına o kadar bağlıdır ki, keşke Yunan kazansaydı bile diyebilir. Tarikatlar, kendileri açısından tarihi yeniden yazarlar.

Tarikatlar devlet için sadece oy deposu ve destekleyici kitle değildir. Devletlerin yer yer her yere uzanan kolu, pis işlerini yapıcısı ve derin devletin bir kolu, bazen de derin devletin kendisidir. 2015 yapımı Haysiyet Kolonisi (Colonia-Colonia Dignidad) filmi de benzer bir olayı anlatır. 1973'de Şili'de meşhur Pinochet darbesi olmuştur ve ülkenin güneyinde bir Alman tarikatının, sözde tanrıya yakın olmak için Almanya'yı bırakıp, Güney Amerika'nın bu en güney ucuna gelmişler. Kadınlar ve erkekler, çocuk yapma haricinde genelde ayrı yaşıyor. Sütyen günah, memeleri kat kat kumaşla kapatıyorlar. Geniş tarlalarda mısır, ayçiçeği falan ekiyorlar. Aslında kocaman bir işkencehane ve kimyasal silah üretim tesisi. Ayrıca bu ultra dindar, Protestan Hristiyan tarikat, çocuklara cinsel tacizle de günemede gelmiş. Pinochet devrilince de Şili'den kaçmış.

Tarikatların gelişiminde çoğunlukla devlet vardır, nadiren de olsa bazı tarikatlar, toplumsal muhalefetin merkezi olabilir. Bu durumda tarikatlar sık sık dağıtılır ve bunlar siyasi tarikattır. Dini tarikatların tamamı ya da tamamına yakını, ister İslam, ister Hristiyan, isterse New Age denen modern dine benzer oluşumlar (En meşhurları Tım Cruse'un üye olduğu Scientology'dir), devlet ya da devletlerin desteği olmadan büyümez ve yayılmaz. Nüfusunun yüzde birine yakının sokaklarda yaşadığı, üç ay işsiz kalanın evsiz kalma tehlikesi olan, Amerika Birleşik Devletlerinde bu tarikat üyelerinin sadece dua ederek cömertce sosyal yardım alması normal değildir. Ruhi'nin videoda eksik bıraktığı başka bir gerçek, tarikat sadece New York'da yok, zaten daha A.B.D yokken, Ukrayna'da kurulmuş ve kurucusunun mezarı da Kiev yakınlarında bir köyde, ara ara mezarına turla gidiyorlar. Bu kadar eski olduklarından, pek çok parçaya ayrılmışlardır. Son yıllarda Nikaragu ve Kostarika gibi orta Amerika ülkelerine de yayılmışlar.

Bu Yadudi tarikatlar, İsrail yada kendilerini başlarının üstünde taşıyacak başka bir batılı ülke dururken, geçmişi askeri darbelerle dolu, kartel denen dev çetelerin ortalıkta cirit attığı, Marksist-Leninist silahlı gruplarının halen ciddi miktarda destekcisinin olduğu bu ülkelere, üstelik kitleler halinde ve hem de Amerika, Nerw York'dan göç ediyor?

Amerika'nın Irak'ı işgelini kolaylaştıran Keşnizani tarikatıydı, Saddam'ın akrabaları arasında bile bu tarikata üye olmuştu. Tarikat üyesi generaller ve subaylar teslim olunca, tüm Irak ordusu dağıldı. 

Tarikatlar her zaman tehlikeli, karanlık ve pis gruplardır; masumca kurulsalar da, liderlerine aşırı itimatları, sarmal hiyeraşik yapıları ve bireyin düşünmesine engel olacak şekilde tüm hayatını kaplamaları ile çabucak kirlenirler.





27 Ağustos 2026 Perşembe

ESLAF , GÜNÜMÜZ TARİKATLARI VE SÜLEYMANCILAR



 Faik Reşad'ın Eslaf kitabından daha geniş bir şekilde bahsetmek istiyorum. Kitap, Osmanlı'da çoğu din bürokratı yetmiş beş kişiyi anlatıyor. Bu yetmiş beş kişiyi daha ziyade övüyor. Bu kişiler Osmanlı din adamları, müderrisler ve din bürokratları (müstü,kadı, kazaasker ve şeyhülislam)ve ailecek öyleler. Orta okul ve lise tarih kitaplarında beşik uleması dediğimiz kişiler. Hayatlarında hiç zorluk ve yokluk görmemiş, askere hiç gitmemiş, eğitilmeden makamları hazır olmuş. Hepsinin şiirleri var, çoğunun divanı var. Divan oluşturma ve şiir yazma gayretlerinin amacı, Türkçe'nin yanında Arapça ve Farsça'yı da ne kadar iyi bildiklerini göstermek. Pek çoğu da tarikat şeyhi.

Kitap, bilinçli ve önceden bazı şeyleri bilen okurlarına çok şey anlatıyor, düz okursanız bir şey anlattığı yok. Anlattığı kişiler zaten din ulemalarının çocuğu, babalarının mevkilerine geliyorlar, hayatta zerrece zorlanmıyorlar. Askere gitmiyor, cepheye bile yaklaşmıyorlar (bir iki tane asker olanı var.). Ben Kadızadeleri, Kanuni döneminde etkin olmuş ve Yavuz'la beraber Mısır'dan gelmiş sanıyordum. Fatih zamanında etkinlermiş, yani muhtemelen Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren din aristokrasi, ulema ya da varlığını in kar edilen Osmanlı Ruhban Sınıfının bir parçasıymışlar. Oysa aile kendilerini peygamber soyuna dayandırıyorlar. Zamanında Moğolları destekledikleri için Mevlevilere düşmanlar. Kanuni döneminden, Köprülü dönemine kadar Kazaskerlik ve Şeyhülislamlık makamları üzerinde saltanat sürüyorlar. Muhteşem Yüzyıl dizisinden hatırlarsanız, Yunus Emre şiirlerini yasaklıyorlar. Bu yüzden bazı Yunus Emre şiirleri günümüze Aşık Yunus, Yunus Dede ve Yunus Baba gibi takma isimlerle günümüze ulaşlıyor. Dizide, Eslaf'ta ve tarih kitaplarında pek anlatılmayan şey, Kadızadelerin Mevlevi katliamı da yaptıkları, Mevlevilerin bu yüzden İstanbul, Vaniköy'deki (Kadızadeler'den Vani beyin adını alıyor), Vani Cami'ye, Vani Cani diyor. Aile, Köprülü döneminde, Venedikliler Çanakkale boğazını abluka altına almışken, o kadar dert varken, ülkedeki tüm camilerin minare sayılarını bire düşürmek gibi fantazielrle uğraşına (peygamber dönemindekine benzesin diye), Köprülü Mehmet Paşa bir günde ailenin tüm mallarına ve makamlarına el koyuyor.(profesör Erhan Afyoncu'nun bir televizyon programından) Eslaf'ta adı geçenlerden bir Nasrettin Hoca^nın, bir başkası Mevlana'nın torunu. İyi bir bilgisayar programıyla, hepsinin akrabalıkları ortaya çıkar. Akrana olmaları bazı dönemler kendi aralarında büyük kavgalar vermelerine engel olmamış. Paylaşım kavgaları bitince, gene kardeş olmuşlar.

Devletle ilişkişkileri de benzer olmuş, çoğunlukla iktidarın yanında olmaya gayret etmişler. Her zaman da öyle olmamış. Vikipedya'nın 1623, kitabı Tercüman baskısı için hazrılayanların 1634 tarihi verdiğ Fatih Camii olayı, bir çeşit Ftö isyanı. Mere Hüseyin Paşa, kendisin Seyyid (İmam Hüseyin'in soyundan) olduğunu söyleyen bir kadıyı aşağılayıp, dövdürmesi üzerine ulema bir olup, paşanın görevden alınmasını, hatta idamını istiyor. Paşa'da bunların üzerine Acemi oğlanlarını gönderiyor. Çünkü Yeniçeri, Kapı Kulu Sipahileri ve diğer askerlerin pek çoğu bu şeyhlerin müridi, zaten buna güvenerek isyan ediyorlar. İsyanı bastırna paşa, ölemeyenleri bir yerlere sürgün ediyor. Tarikat-devlet ilişkişkileri genelde böyle inişli-çıkışlı. Fatih Sultan Mehmet, Hurufileri Edirne'de. cami avlusunda diri diri yaktı. Fatih, genel anlamda tarikatları pek sevmedi. Saltanatı döneminde sürekli savaşlar ve fetihler oluyordu ve ülke neredeyse iki kat genişlemişti. Bunlara rağmen Rodos ve Belgrad gibi başarısız savaşları da vardı.Bütün bu savaşlar silsileri, Anadolu'da siyasi birliği  büyük ölçüde sağlasa da, ülkeyi yormuştu. Bu yüzden dönemin  belgelerine göre halk ve tarikatlar, Fatih'i sevmemiş, oğlu Sultan 2. Bayezid'i sevmişti. Bu da muhtemelen kardeşi Cem Sultan'la mücadelesine destek aradığı için olmalı.

 Faik Reşat, bu ilişkilere hiç girmiyor. Her kişiyi, mümkün olduğunca överek anlatıyor. Övdüğü şahıslardan bazıları, Fatih Cami olayına karıştığı için, bahsetmek zorunda kalıyor. Bazıları gözden düşüyor, sürgüne gönderiliyor. Neden sürgüne gittiklerinden pek bahsetmiyor.  Kitabın bütününden anlıyoruz ki, tarikat şeyhleri bir çeşit arsitokrat sınıf; bu sınıfa ancak zengin biri olarak, şeyhlerin kızını alarak ya da şeyhe damat olarak giriyorsunuz. Bu dünyada kadınlar makam sahibi olamıyor. Kitapta anlatılan tüm kişiler Türk, ancak bir kaç nesil boyunca tarikat şeyhliği yapıp, bir de din bürokrasisinde yükselince, peygamber torunu olduklarını iddia ediyorlar. Türk toplumunda yazılı bir soy kütüğü geleneği olmaması, onlara bu imkanı veriyor. Oysa bu kitabı dikkatli okuyanlar bile, soylarının en fazla Osmanlı'nın çadırlarda yaşadığı döneme kadar gideceğini anlayabiliyor.

Kitaptan öğrendiğim diğer bir olgu, Osmanlı'da Halifelik iddialarının Fatih döneminde başladığı. Kendi dönemi yazarlar, Türk ders kitaplarında da olan Yavuz döneminden başlatıyor Halifeliği. (Kendisi 1851-1914 arasında yaşamış. Asıl adı Ahmet Reşat. 1899-1964 arasında yaşamış Faik Reşat Unat'la karıştırılmamalı.) Oysa kitapta, daha o zamanlar adı Konstantiniye olan (1926'a kadar resmi adı öyle kalacaktır) İstanbul fethedilmeden, Edirne için, hilafetin o zamanki başkenti diyor, hem de bir kaç kere. Tanziman döneminden itibaren, bazı yazarlar halifeliği, Yavuz'un Mısır'ı fethi ve oraya sığınan Abbasi şehzadesi söylemi, tüm İslam aleminin Halifeliği ideolojini temellendirme amacıdır. Diğer yandan Mısır'ın fethi ile Osmanlı, İslam dünyasının en güçlü ülkesi olmuştur. Bu savaştan bir kaç yıl önce Safeviler'i yenerek, Şiiliğin batıya ilerleyişine engel olmuştur. Gene Yavuz döneminde Barbaros Hayrettin Paşa, Cezayir kalesini işgal edip, kıyılarda güç olarak, Kuzey Afrika'nın Hristiyan olmasını engellemiştir. Görece başarısız olduğu Hint donanması bile, hiç bir şey başaramamışsa bile, Hint Okyanusu kıyılarının gerçek anlamda sömürgeleşmesini en az yüz elli yıl ertelemiştir. Gerçekte siyasi açıdan bakarsak, dört halifeden sonra halifelik ünvanını en fazla hak eden Osmanlılardır. Osmanlı'nın en güçlü olduğu dönemde, hemen hemen tüm Sünni devletler, yardım almak için Osmanlı'ya halife demiş, Osmanlı güçten düşünce uyruğundaki Arapların büyük çoğu bu halifeliği tanımamıştır.

Süleymancılık denen şeyin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan'ın bu dini aristokrasinin, yani ruhban sınıfının bir üyesi olduğu, soy adından belli. Ta Fatih zamanında dedelerine Tuna bölgesinin kadılığı verilmiş, Tunahan ismi de buradan geliyormuş. Yani cumhuriyet ilan edilirken de güçlü birisiymiş. Asıl gücünü Demokrat parti zamanında kazanmış. Onun kurusundan geçen elemanlar, Diyaneti doldurdu. Bu yüzden Süleymanıclar, uzun süre imam hatip liselerini hiç sevmedi. 2026 Ağustos ayında, bu örgütlenmeye yönelik büyük bir operasyon yapıldı ve herkes analiz yapıyor; izninizle ben de yapacağım. Bu tarikat ya da cemaat, ne 12 Eylül'de, ne de 28 Şubat'da hırpalanmadı. Hatta 12 Eylül, bunlara yardımcı olmak için Türk Hava Kurumu'nun kurban postu toplama tekelinin yasasını kaldırdı. Uzun yıllar filtre ve zekatların da en büyük toplayısıcısydılar. Gözden düşmeleri yüzünden kurban bayramında çöplerde kurban postları görünmeye başladı. Şu anda da halen cemaati dağıtmaya yönelik bir çaba yok, çünkü Süleymancı yurt ve Kuran kursu teşkilatını dağıtmak istemiyor, kontrol altına almak istiyor. Bu yurtların sayısı çok da belli değildir. İki bin ya da üç bin falan diyenler var, sadece Türkiye'de de değil.

Süleymancı yurtların gücünün önemini büyük şehirlerde anlayamazsınız. İlçeler ve kasabaların pek çoğunda vardır ve oralardaki tek yurttur. Ben Yenişarbademli'deyken yoktu, şimdi ormancılık meslek yüksek okulu açıldı, halen de yok ve bu bana halen garip gelir; yani orası halen önemli bir yer değil. Buna karşın bu yurtlar üç harfli marketler gibidir. Büyük şehirlerde bu marketler size çok da önemli gelmez, hatta haliniz, vaktiniz yerindeyse, hiç uğramazsınız. Küçük yerlerde ise bunların olduğuna ve yerel esnafın insafsızlığına kalmadığınıza şükredersiniz. Süleymancı yurtları da böyledir, illa bir öğrencinizi ya da tanıdığınızı orada yatırmaya muhtaç kalırsınız. Bu yüzden de aranızı iyi tutmak zorunda kalırsınız. Onlarla mesafeli bir ilişkiniz olur, zira sizi kendi yanlarına çekmek için uğraşmazlar. Nurcular öyle değildir mesela; okuyucu olsun, yazıcı olsun, Kırıkıncı Hocacı, Dilaracı, Yeni Asyacı ve Fecöcü olsun, Nrucu yılışıklığı diye bir şey vardır. Sizinle çabucak samimi olmaya kalkarlar, Risale (Nursi'nin kitabı) okumay, pilavlı sohbete falan çağırıp, dururlar. Seni tavalyamayacaklarını anlayınca da sana düşman olurlar. Süleymancılar ise sana hiç bulaşmazlar. Bir şekilde onlara ihtiyaç duyacaklarını bilirler.

Süleymancı yurtları, tipik yedi katlıdır. Çoğu kasabada en yüksek bina bu yurtlardır, girişi tamamen mermerdir, mermere garip bir takıntıları vardır. Sadece bir kere, Karakeçili'de okulca yemeğe davetliydik, Kırıkkale'deki yurdu da orada kalan sağlık meslek öğrencileri sebebi ile ziyaret etmiştim. Üst katları bu yüzden hiç bilmiyorum. Benim bir dönem Süleymancı ve doğal olarak türbanlı sevgilim olmuştu. Onunla tarikattan hiç konuşmazdık, babası Ankara'da bir genel müdürlükte üst düzey yöneticiydi. Sadece bir kere bana, iki kere kız yurdu müdürlüğü yaptığını anlatmıştı, biri Bulgaristan'daymış. Yurtlarının resmiyetin kat kat fazla öğrenci barındırdığını anlatmıştı. Son yıllarda gözden düştükleri için yurtlarında Afrikalı öğrenciler kalıyor diye bir iddia duydum.

Cemaatin AKP ile arası ezelinden beri çok iyi değildi. Tunahan'ın bazı torunlarının parti kurucusu, hatta bakan olması bile bunu değiştirmedi. Sanki kayıp giden merkez sağın yasını tutuyor gibidirler. Ben bu yüzden 15 Temmuzdan beri bu operasyonları bekliyordum, hatta 2019'da İstanbul'da bir yurtları, içinde öğrenci varken baskınla boşaltılmıştı, o günlerde işte operasyon başlıyor diyordum. Cemaatin garip bir şekilde Almanya devleti yönetimleriyle (sağ olsun, sol olsun fark etmez) arası hep iyi oldu açıkça desteklendi.  Diğer Avrupa ülkelerinde de durum benzerdi, Süleymancıların basbayağı ayrıcalıkları vardı. 

Süleymancılar'ın en ilginç özelliği, medyası olmayan en büyük topluluk olmaları, ne radyo, ne televizyon, ne de sosyal medya fenomeni ne de trol sistemleri vardır. Bu yüzden onların fikirlerini dışarıdan anlamak zordur. Bir kere Esra'nın, Atatürk'ün deccal olduğunu herkes biliyor dediğini duydum. Grubun yayınevleri ve bir zamanlar pek çok evde bulunan Fazilet takvimi vardır. Pek çok tarikat, böyle Okültist, yani gizemci takılır. Tarikat içinde belli seviyeye gelmeden, belli sırları öğrenemezsin. Bazı cemaatlerin medyası yoktur ama şirketi olmayan cemaat-tarikat yoktur. Uğur Mumcu, Tarikat-Siyaset-Ticaret kitabı ve başka bazı kitaplarında, doğal olarak Süleymancılara da değinir. Bizzat Tunahan'ı, hem Komünizmle Mücadele Derneklerini kurmak, hem de Sovyetler Birliği ile ticaret yapmakla suçlar. Tarikatlar, orta çağlarda da ticari imtiyazlarla donatılıp, zenginleşmişti. Batı dünyasında da böyleydi. Meşhur Tapınak Şövalyeleri'nin pek azı Haçlı Seferlerinde savaştı. Çoğunlukla Avrupa çapında ticaret, bankerlik, tarım ve madencilikle uğraştılar. Ciddi bir servet edinip, birikimlerini de paylaşmadılar. Fransa kralı ve Papalık, hem paralarını, hem de İspanya'da Araplarla, Balkanlarda Türklerle savaşmasını istedi. Tapınakçılar ise Haçlı Seferlerinin en ateşli zamanlarında bile şövalyelerinin en fazla %5!ini göndermişti. Derken 1305 yılında bir gece ansızın Fransa Kralının ve Papa'nın ortak kararı ile yok edildiler, yıllarca yargılandılar.Tarikatın on dört gemisinin ortadan kaybolması, haklarındaki dedikoduları çoğalttı. Tarikatlar hangi dinden olursa olsun, bir zaman sonra paranın ve iktidarın peişnden koştu ve akrabalarını kolladı. Katolik tarihindeki papaların %80'nden fazlası İtalyan'dı (kalanalrın da çoğu Papalık makamının Avingon'a taşıdığı dönemde ve Fransız'dır), birbirine akraba zengin İtalyan ailelerinden (özellikle meşhur Medici ailesi) gelmeydi. Katolik papazların ve üst düzey Ortodoks papazların evlenememesi yüzünden yeğenlerini koladılar ve dünyada akraba kayırmacılığının adı Nepotizm (yeğencilik) oldu.

Nepotizm, hemen her yerde, mezarlarda bile vardır. Böylece mezarları ve tarikatları yükselecektir. Tunahan'ın Fatih camisi haziresine gömülme isteği de, böyle bir istektir. Muhtemelen Kadızadeler veya öyle bir Osmanlı din bürokrasisi-tarikatı üyesi olarak bunu doğal hak ve Demokrat partiye desteğinin bir karşılığı olarak görmüştü. Menderes bu karşılığı vermedi ve onu Karacaahmet'e gömdü. Süleymancılar halen, Menderes'in idamını, bu lanetin gerçekleşmesi olarak görürler. Said-i Nursi, ölüm tarihinin yakın olduğunu anlayımnca acele Urfa'ya gitti ve orada gömüldü. Yandaşları mezarı bir türbeye çevrildi. 27 Mayıs darbesiyle askerler bir gece mezarını kaldırdı ve Isparta'ya taşıdı; kardeşi Mahmut Ünlükul, buraya gömülmesini istemişti. Gece vakti, bilinmeyen bir mezarlığa, kardeşinin gözetiminde gömüldü.

Bu Nepotizm ve Aristokrasi, her toplumda olan hama her toplumdaçok kolay fark edilen bir şey değildir. Avrupalılar, Osmanlı için, aristokrasi olmadığı söyleyerek hem över, hem yerer. Onlara göre aristokrasi olmadığı için liyakatli kişiler işe girmekte, buna karşın aristokrasi olmadığı için insanların kendisini göstermesi uzun zaman almaktadır. Her toplumda tantanalı ünvanlar, armalar ve yazıl kanınla belirtilmiş ayrıcalıklar yoktur ama illa üst sınıf aileler birbirini kollar. Öğretmenliğe ilk başladığımda, edebiyat öğretmeni arkadaşım, cumhuriyet dönemi edebiyatçılarının yaşamöykülerini göstermişti; hemen hepsi meşhur istan bul liselerinden (Galatasaray,Kabataş,Pertevinyal vs) mezundu. Aileleri de bürokrat ve Osmanlı döneminden beri varlıklı-eğitimli insanlardı. Bu liselerin medya ve edebiyatttaki ağırlığı 12 Eylül'ün bunları Anadolu lisesi yapması vebu okullara sınavla öğrenci alınması ile sona erdi. Pedagojik mantıkla bu okulların  sınav sistemiyle daha da güçlenmesi gerekir; oysa sosyoloji farklıdır. Sınavla gariban çocukları da okula doluşur ve okul eskisi gibi seçkin ailelerin çocuklarını seçemez. Sonuçta aileler, seksenli yıllardan itibaren özel okullara yöneldi. Yetmez ama evetçi güruhun çoğuda, kökleri cumhuriyet öncesinde Osmanlı bürokrasisinde söz sahibi ailelerin çocuklarına dayanır. Yani yargıyı siyasetin eline teslim eden 2010 referandumu, kendi konumları ile ilgili bir yanılgıdır.

Tarikatların karlı, vergiden muaf işletmeleri vardır ama asıl iyi gelirleri, bağışlardan gelir. On sene öncesine kadar her mahallede kermesler yapılırdı. Kermeslere ilgi düştü, şimdilerde hiç yapılmıyor. Kayot yok, fiş yok, dünyanın parası toplanıyordu.

Süleymancıların kurban portu toplamalarından bahsetmiştim. Yurt ve kurs öğrencileri, her Ramazan'da cerre çıkma diye para toplamaları ünlü. Medayada kimse bahsetmemiş, Süleymancılar eskiden dernekleri ele geçirmeleri ile ünlüydü. Muhafazakar dernekelre üye olur, kendi gibileri üye yapar, sonra derneği ve derneğin malını-mülkünü kendi örgütlerine aktarırlardı. Onlar yüzünden dernekler kanunu değişti ve kurucuların yetkileri arttırıldı. Kurucu üye kavramı geldi.

Türk tarikatların silsilesini, Osmanlı-Selçuklu arşivleri sayesinde takip edebiliyoruz, Kürt tarikatlar ya ada tarikatların Kürt kollarında ise sadece söylenceler var. Said-i Nursi yazı hayatına Said-i Kürdi diye başladığından, sonradan kendisine peygamber soyluluğu uyduramadı. Yazdığı kitapçıkların, ilahi bir ilhamla yazdıpını iddia etti; taraftarları da risale denen bu kitapçıkları Kuran kadar kutsal gördü. Menzi tarikatı liderleri ise bir zamanlar Erol olan soy adlarını; El Hüseyni olarak değiştirip, seyid olduklarını iddia etti. Tarikat, ip tutmalı bir törenle tövbeleri kabul etti ki bu düpedüz günah çıkarmadır. Tarikatın kurucu babası ölünce tarikat üçe bölündü, üç yeni Gavs çıktı ve babalarının tövbelerini geçersiz ilan etti. Hristiyanlık tövbesi en azından ömür boyu geçerliydi. Tarikatın bölünmemesi için devlet başkanı araya girdi ama Gavs daha sağlığında üç oğlu için üç tekke kurmuştu.

 Tarikatlar ekonomide belli alanlarda tekel olmuş durumdalar. Özel hastanelere Menzil'in elinde, özel hastanelerin havalı İngilzce-Latince isimleri var. İçinde çok az türbanlı hemşire doktor var. Nurcular ise özel okullara hakim, hepsi velileri tavlamak için yazın Atatürk resimli ilanlar veriyor. Kurs ve yurt işleten Süleymancılar'ın İmamoğlu ya da CHP'yi desteklemesine ise inanırım.

Ülkemiz, amacı para kazanmak olan bu tarikat batağından bir türlü kurtulamadı.

1 Mart 2026 Pazar

SAHTE MAĞDURİYET OYUNLARI



 İktidarın tüm çabalarına rağmen din, gözden düşüyor. Genç kuşakta türbanlı, tarikat üyesi, camiye düzenli giden ya da düzensiz giden sayısı azalıyor. Gene de iktidar din silahını bırakmıyor. Bu silahı da düşmanı gördüğü kurumlara kullanıyor.

Oysa iktidar yanlısı burjuva da türbanlı çalışan istemiyor. Tarikatlar, buruvalar için eskilerin mason localarının yerini almış. Özel okullar ve özel hastanelerin çoğu, tarikatların elinde. Sözcü, Cumhuriyet, Birgün ve hatta daha pek çok solcu, ilerici gazeteye reklam veren, tiyatro klüplerinde Atatürkçülükle ilgili oyunlar oynayan, her tarafı Atatürk resimlerinden geçilmeyen özel okullar dahi, tarikatların elinde. Özel hastanelerin çoğunda türbanlı hemşire yokken, devlet hastaneleri türbanlıarla dolu. 

Fakat siyasal islamcılar, karşı cepheyi türban ya da din için suçlamaya bahaneler arıyor. Amacı tamamen provakasyon. Dakikaların hesaplandığı şehirler arası otobüs seyahati bile bu şovlara alet edilmekte. Oysa dindarları da en fazla mağdur eden, siyasal İslamın kendisi. 7 haziran seçimlerinden sonra, HDP'nin dışarıdan desteğine ihtiyacını bahane eden Türk milliyetçiliğinin partisi, şimdilerde bu görüşmeyi onaylıyor, hatta destekliyor. HDP'de, belediyelerine kayyum atayan, genel başkanını hapse atan iktidarla görüşüyor. Sorsanız halen CHP'nin tek parti iktidarının uygulamalarının yasını tutmaktalar. AKP'bin CHP'yi terör örgütleri ile bir sayması ise devam ediyor. Kendileri ise her durumda mağdur.

Kendi tabanları bile bu mağduriyet hikayelerinden bıktı. İstediklerini tutuklayıp,  istediklerini yaptıkları halde, halen de mazlum olduklarını iddia ediyorlar. Şu günlerde de kapitalizm, HDP'siyle, MHP'siyle kendini toptan savunuyor. Oysa muhalefet toptan saldırı yapamıyor. Muhalefet cephesinde hep bir ama itirazları var. Bu amaların bir kısmı, iktidar değişse de, dikta sisteminin değişmemesi korkusu. Diğeri de pek çok muhalifin, sistemin çok da fazla değişmesini  istememesi. Pek çoğu, muhalefette de olsa, durumundan memnun. Zira sistemin içinde muhalif unsur olarak saygı görüyorlar. Bir kısmı ise iktidarın paralı askeri. Asıl amaçları muhalefete muhalefet etmek.

Bütün bunların karşısında muhalefetin işi zor. İktidarın sahte mağduriyet saldırıları da karşılamalı. 



16 Ocak 2026 Cuma

TARİKATLAR, YAPAY AŞİRETLERDİR



İnsanın başarısı illa arkadaş-eş dost çevresine bağlıdır. Yeteneklerinizi göstermek için birilerini tanıyor ve birilerinin de sizi tanıyor olması şarttır. İnsanlar her zaman, iyi bir dost-akraba çevresi olsun ister. Bu çoğunlukla aileden gelir ve doğaldır. İnsalarsa bu çevreyi, çeşitli yollardan genişletmeye çalışır. Bunların bazıları gelenekseldir; Katoliklerde vaftiz anneliği, Alevilerde Musaiplik, Kürtlerde kirvelik gibi. İnsanlar, aile çevreleri dar olduğunda, bunu genişletmenin yollarını arar. Bu yollar bazen kurumsallaşır. Dernekler, sendikalar ve taraftar gruplarını bunun örnekleridir. Kapitalizmin geliştriği çağlarda Mason Locaları, Lions Klüpleri ve mezun dernekleri, bu işlevi görmüştür.  Orta çağdan itibaren tarikatlar, bu işlevi görmüştür. Orta Çağda, hem doğuda, hem de batıda din sadece metafizik yada ruhani alem değildir, siyasi bir tavırdır. Hazarların önce Müslüman, sonra Hristiyan, en son da Yahudi olması, siyasi bir tavırdır. Rusların, Katolik yada Müslümanlık yerine Ortodoks olması da siyasi bir tavırdır. 16. yüz yıl Ukrayna Kazakları arasında Ramazan diye biri vardır. Rus çarlığınsa davaşmak için din değiştirmiştir ama isim değiştirmemiştir.

Orta çağın diğer bir olgusu da tarikatlardır. İslamiyette tarikatlar, Abbas, halifeliğinin ikinci yüzyılında ortaya çıkmıştır. Peygamberin döneminde mezhepler olmadığı gibi, tarikatlar da yoktur; tarikatımsı oluşumları, bir lider etrafındaki  gruplaşmalar da süratle bastırılmıştır. Tasavvufçuların bahsettiği o tarikat makamı olmamıştır. Selçuklu devletinde, özellikle  vezir Nizamülmük'ten itibaren, tarikatlar aracılığıyla daha iyi yöneteceğini anlayıp, onları devlet kontrolüne almaya gayret etti. Bunda başarılı da oldu. Batıda Katolik kilisesi de benzer şekilde tarikatlar kurdu ve Haçlı seferlerine üç büyük tarikatla (İtalyan-Sen Jean, Alman Töton ve Franszıların meşhur Tapınak şövalyeleri) katıldı.

Tarikatlar, modern çağda kendini dönüştürdü. Elitler, İngiltere'den Mason locaları ertafında örgütlendiler. Tarikatlar, orta çağın başından itibaren, hatta belki Roma'daki Stoacı ıkullardan itibaren, kendisine dost ve arka arayanların sığındığı yerler oldu. Tarikat şeyhleri-üstatları da etki alanlarını genişletmek için sürekli yeni üye alımlarını teşvik etti. Fazla büyüyen, zenginleşen ve tehdit olan tarikatlarsa, devlet içinde, devlete paralel yapı kurdular ve zamanı gelince o paralel yapılar yerle bir edildi. Haçlı seferlerinden sonra Sen Jean şövalyeleri Rodos'a yerleşti ve Kanuni, Rodos'u alana kadar korsanlık yaptı. Rodos'tan sonra Kıbrıs, Girit ve Malta'da korsanlığa devam ettiler. Töton şövalyeleri de yüz yıllarca Baltık kıyılarında devlet kurdular, İskandinavları, Hristiyan yaptılar, Ruslara karşı savaştılar. Son tarikat üstadı, Protestan oldu ve Martin Luther'in tavsiyesiyle Prusya devletini kurdu. Tapınakçılar ise, Fransa merkezli olarak Avrupa çapında ticaret ve bankacılık yapıp, zenginliklerine zenginlik kattılar. Bu zenginliği paylaşmamaları yüzünden de göze battılar. Papalık onların İspanya'da, Müslümanlara karşı savaşmasını istedi; Fransa kralı da, dokuzuncu Haçlı seferine çıkacağım, para ve asker verin dedi; istenilen cevap alınmayınca Papalık ve Krallık, tarikata baskın yaptı. Tarikatın malları müsadere edildi ve tarikat üyeleri yıllar süren, bol işkenceli yargılamalardan sonra idam edildi. Baskın günü kaybolan, tarikata ait on dört gemi üzerine, bu günün Mason localarına, Lions klüplerine uzanan efsaneler üretildi. Tarikat tamamen yok edilmedi, İspanya'daki kolu Dominiken tarikatı olup, Müslümanlarla savaştı, diğer ülkelerde de benzer faaliyetler oldu. İşin ilginci Tapınakçıların, Haçlı seferlerinin en ateşli günlerinde bile üyelerinin yüzde beşi bile seferlere katılmamıştı.

Doğuda da tarikatlar, benzer süreçleri yaşadılar. Fatih Sultan Mehmet, Hurufileri cami avlusunda diri diri yaktı. Kadızadeler, şeyhülislamlık makamını ele geçirdiklerinde, kendilerine rakip gördükleri Mevlevileri mahfettiler. Mevleviler halen İstanbul'da, Kadızalederin yaptırdığı Vani camiye, Vani cani derler. 16 Haziran 1836, sadece Yeniçeriler için değil, Bektaşilik tarikatı için de bir felaket oldu. Tarikat, yeniçerilikle fazlasıyla bütünleşmişti. Bektaşilik de Yeniçeriliği kullarak her yere sızmıştı. Yeniçeriler son yüz yıllarında artık savaşmayan, devletin ve toplumun üzerinde parazitlik yapan, huzur bozan bir varlıktılar. Yeniçerilikle beraber, Bektaşilik de, Arnavutluk ve Girit adası hariç, halledildi. Yüz yıl kadar sonra kendisini toparladıysa da bir daha eski günlerine dönemedi.

Tarikatlara üye olmak, orta çağdan kalma bir alışkanlıktır. Günümüz New Age ve İspirtizmacılar da buna dahildir. İnsanlar aidiyet ve çevre edinme ihtiyaçları ile tarikatlara üye olmuş, pek çok tarikatta, insanların ailesi-aşireti olmuştur. Belli aile ve klanların, devlete egemen olması gibi, zaman zaman devlete egemen olmuşlardır. Fazla büyüyenler de, aralarındaki insani ilişkiler zayıflayıp, kurumsallaştığı için işlevini yitirmiştir. 1972' de İngiltere'deki her sekiz yetişkin erkekten biri, Mason locası üyesiydi. 2013 Aralığında, Zaman gazetesi olmayan esnaf bulmak imkansızdı. Tarikat üyeleri arasındaki bağ, aşiret arasındaki bağ gibi, zor zamanlarda zayıflamıştır. Tekke ve Zaviyeler kanunundan sonra yok olmamışlar,  şekil değiştirmişlerdir. Günümüzde daha çok holding-vakıf olarak kendilerini göstermektedir.

5 Haziran 2024 Çarşamba

DİNCİ REJİMLERLE GELEN KAPALI ALAN HOMOSEKSÜELLİĞİ

 


Psikolojide kapalı alan homoseksüelliği, karşı cinsin bulunmadığı ortamlarda canlının, libido denen cinsel enerjisini, kendi türünün bireylerine yöneltmesidir. Yani erkelerin bulunduğu ortamda kadın bulunmaması yada yeterince bulunmaması, kadınların olduğu ortamda erkek bulunmaması, yada yeterince bulunmamasıdır. Sürü yada topluluk halinde yaşayan ve çift cinsiyetli olan hemen her canlıda olan bir durumdur. Sürü yada topluluk, erkek-dişi dengesine tekrar kavuştuğunda,  bu kapalı alan homoseksüelliği de yok olur. İnsan türü için de bu böyledir.

İnsan türünde kapalı alan homoseksüelliğini en fazla erkekler yaşar. Kadınların toplu olarak olduğu yerlerde, en azından güvenlik için, bekçi yada harem ağası olarak erkekler bulunurken; erkekler kadın görmeden, sesini bile duymadan yıllar geçirir. Askerlik, denizcilik (özellikle eski çağlarda), uzak şantiyeler, madenler, ve hapishaneler; erkeklerin aylarca ve bazen de yıllarca kadın kavramını unuturcasına yaşadığı yerlerdir. Ülkemizde ve dünyanın pek çok ülkesinde, mahkumların yüzde seksenbeşinden fazlası erkektir. Kadın mahkumların suç hikayeleri de geneldse onları suça iten bir erkekle başlar. Pek çok tiyatro oyununda (Shakespeare'in Sezar oyunu özelliklie),  filmlerde (On İki Öfkeli Adam özellikle) hiç kadın yoktur.

Bütün bu yaşamsal sorunların üzerine bir de dinlerin kadın ile erkek arasına duvar örer. Zaten toplumda en ciddi tabu ve yasaklar, cinsellik üzerinedir. Dinler de kendisini ahlaklı göstermek ve metafizik aleme (gayb) ulaştırmak için, bedensel zevklerden uzaklaşmayı emreder veya tavsiye eder. Yüksek dağ başlarında, ıssız çöllerdeki manastırlar ve tekkeler,, dünyayı terk etmek isteyenleri çağırır. Bu çağrıya uyanlar yada uyması beklenenler, genelde erkeklerdir. Bu tip kurumlar sık sık homoseksüel sek sıkandalları olur.

Çünkü cinsellik, yemek-içmeh ve tuvalet gibi, Maslow ihtiyaç piramidinin tabanında olan bir ihtiyaçtır. Öyle yok edilmez, yok olmaz. Bir insana cinselliği hiç yaşama demek, hiç yemek yeme, hiç yemek yeme, su içme demek gibidir. Siyasal İslam'ın diliyle konuşursak, fıtratın bir parçası da libidodur ve illa akacak mecrayı bulur. Kadın ve erkeğin birbirne uzak olduğu toplumlar,  homosekssüel ilişkileri önce yaygınlaştırmay, sonra normalleştirmeye mahkum olurlar. Antik Yunan'dan beri bu böyle olmuştur. Afganistan'da Bacca Bazi'nin varlığı ve Taliban rejimi ile kurumsallaşması da bundandır. Tarikatlarda sık sık duyduğumuz sıkandalların da sebebi budur. Benzer sıkandallar, Roma Katolik kilisesi tarihinde papa 16. Benedictus'un, 2016 yılında istifasına sebep olmuştur. (Katolik kilisesi tarihindeki 2. papa istifasıdır bu).  Papalığın çocuk tacizcilerini koruduğu imajı, Katolik kiliselerine bağışları yarı oranından fazla azalltmıştır. Bu da Papanın istifasına yol açmıştır.

Rıza Zelyut'un Osmanlı'da Oğlancılık adlı kitabını okuyunca, bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çünkü teşhisi doğru koymak ve açıkça ilan etmek lazım. Lisede bize divan edebiyatı anlatan öğretmenler yıllarca yalan söyledi. Oğlan diye genç kızlara deniliyormuş, şarap denilen aşk şarabıymış da falan filan. Oysa o şaraplar, sahici şarap. Zira Şiraz'ın şarabı olmasaydım, şair olmadım, kırmız şarap şöyle, güç şarabı böyle diye dizeler yazıyorlar. Sevgilim, yüzünde kıl çıkmış, sen sevilmez oldun, git traş ol diye dizeler yazmışlar. O dizelerdeki her şey, yaşanmış olaylar ve hissedilen duygular. Kanuni ve Fatih, kendilerine içki sunan Hristiyan oğlanların güzelliğine şiirler yazmış. 2. Selim, Peçevi'nin tarih kitabının yazdığına göre, hamamda bir oğlanı kovalarken düşüp, kafasını yaralayarak ölmüştür. Google amcaya veya Yandex dayıya Osmanlı'da oğlancılık nedir diye sorarsanız, size benden çok şey anlatacaktır.

Burada benim anlatmak istediğim, gerek Osmanlı, gerek de diğer Müslüman toplumlar veya kadın-erkek arasına kaç-göç koyan toplumlardaki kapalı alan homoseksüelliğidir. Toplumda kadın ve erkeği birbirinden ayırmak, araya duvarlar örmek,  libidonun hiç akmaması gereken yerlere akmasına sebep olur. Metafizik, dinsel doğmaları bırakıp, bilimin önerdiği, toplumda insanlara huzur ve mutluk veren ahlakı kurmalıyız.
































17 Ekim 2022 Pazartesi

12 EYLÜL ŞERİATÇILIĞI



 12 Eylül rejimine, Cumhuriyet gazetesi yazarları, (İlk hangisi demişti, bilmiyorum ya da öğrendiysem de hatırlamıyorum) Gardrop Atatürkçülüğü demişti. Görünüşte o kadar Atatürkçü bir iklim vardı ki, sanki aşırı Atatürkçülükten zehirleniyorduk. Gardrop kelimesinin hakkını verircesine, Atatürk'ün giydiği, bedene tam oturan, koyu renk takım elbiseler çok modaydı. Her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykeli (Pek çoğu Atatürk'e pek benzemeyen), her odaya Atatürk resmi (Genelde paltolu resmi), her konuşmaya Atatürk'ten bir kaç söz eklemek, zorunluluk değil, modaydı. Tek televizyon kanalında,  gün boyu sık sık Atatürk'ün bir resmi, bir özdeyişi ile görünür, bu özdeyiz, TRT spikeri taradından diyor ki ya da Atatürk diyorki diye söze başlanarak seslendirilirdi. Şimdilerde yok edilen Yeşilköy havaalanı dahil, pek çok yerin adı, Atatürk, Yüzüncü Yıl (1981 Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılıydı), Gazi, Mustafa Kemal gibi isimler verildi. (12 Eylül generalleri, bu günlerin Atatürk resimli ya da imzalı tişört-gömlek ya da kravat giyetn, Atatürk'ün imzasını dövme yapan, Atatürk resimli-imzalı kalemlik, anahtarlık falan kullanan gençliğini görse ne derdi acaba? O generaller öldü ama alt rütbeli subayları yaşıyor.)

Görünüşte fazla Atatürkçülükten zehirleniyorduk. Gece-gündüz Atatürk'ü anıp, Atatürk'ü düşünüyor ve Atatürk'ün görüyorduk. O kadar ki meşhur yetmez ama referandumu, özellikle 12 Eylülde yapıldı ve 12 Eylülün tüm zorbalıkları, Atatürkçülüğe bağlandı.Oysa 12 Eylül, pek çok alanda Atatürkçülüğü açıkça saldırıyordu.

Zorunlu din dersleri,  Alevi köylerine cami yapmak ve imam atamak, Öz Türkçeciliğe karşı çıkmak,  Öz Türkçe kelimeleri yasaklayıp, bazıları çoktan unutulmuş Osmanlıca kelimelerin kullanımını zorunlu tutmak (Bu çaba hiç tutmadı, o kelimeler daha doksanlar gelmeden unutuldu. Darbenin önderi Kenan Evren'le, Kenan Kainat diye dalga geçildi), bolca imam hatip lisesi açmak ve sözde faizsiz finans şirketlerini serbes bırakmak gibi Atatütkçülükle uymayan bir sürü iş yaptı darbe rejimi. Biz heykellerle, resimlerle oyalanırken, Güzel Sanatlar Müzesindeki resimler yağmalandı. Resimler önce  generalle ve albayların, sonra daha alt rütbeli subayların odalarına gitti ve ardından pek çoğu da, ardından bir fotoğraf bile bırakmadan kayboldu. Sonra tütün ve alkol içeceklerinin tek dağıtıcısı Tekel idaresi ( Alkol satan yerlere halen Tekel Bayisi denmesinin sebebidir. Tekel idaresi de, özelleştirmeler kervanına katıldı), önce generallere, sonra neredeyse binbaşı ve daha üzeri tüm subaylara, neredeyse tüm üst düzey bürokratlara, kendi ürünlerinden oluşan yılbaşı paketleri göndermeyi gelenek haline getirdi. Bunu özelleştirildiği yıla kadar yaptı. Darbenin ilk günlerindeki sokağa çıkma yasainkları ile beraber, fırın sahiplerin krallığı başladı. Ekmek, önce pahallandı, sonra küçüldü. Televizyonda, perşembe akşamları yayımlanan huzura doğru başta olmak üzere, televizyonlar dini programlarla doldu.

Seksenlerin başlarında zorunlu din dersleri , bu günkü anlamda altıncı ve on birinci sınıflara kadardı. İlkokullarda, doksanlara kadar din derslerine genelde sınıf öğretmenleri girdi. O yılların din kültürü öğretmenleri ve din adamları, Alevilere karşı çok saldırgandı. Alevilerin, Müslüman olması için önce Hristiyan olması sözü çok yaygındı. Böylesi saldırgan sözleri yüzünden, o yıllarda dayak yiyen din kültürü öğretmeni çoktu. Din derslerinin asıl amacının Alevileri asimile etmek  ve solu ezmek için için olduğu, o yıllarda çok belliydi. O yıllarda din dersi programı, sadece Sünniliği, hatta sadece Hanefiliği övme üzerineydi. O yıllarda din kültürü öğretmenleri,  sık sık müfredatyın dışına çıkar, sözüm ona secde halinde donakalıp, Kızıldeniz'den çıkarılan firavun (oysa firavunluk kurulmadan evvel ölmüş bir Mısırlının, özenle yapılmış bir mumyasıydı bulunan), kurana bastığı için fareye dönüşen kız (bir heykel çalışması), ayda duyulan ezan sesi (uydurma), ünlü deniz araştırmacıJacques-Yves Cousteau'nun  Müslüman (adamın cenazesi meşhur Notre Dame'dan kakldırıldı) olması gibi yalan bilgileri aktarıp, dururlardı.
12 Eylül rejimini 1983, Turgut Özal ve partisi ANAP'ın iktidara gelmesi ile sınırlamak, fazla saflık olur. 
1983'de seçimlerden sonra Kenan Evren, Turgut Özal'a bir ay kadar görev vermedi. Öte yandan bu seçim 
süreci adil bir seçim süreci değildi. Hangi partinin ya da aday adayının aday olacağı Kenan Evren ve 
arkadaşlarının kararına bağlıydı. Atatürk'ün yüz iki (102) yaşındaki yaveri bile veto yemişti. (Emin Çölaşan
'ın Turgut Nereden Koşuyor kitabından)Özal ise, 1977'de, MSB (Necmettin Erbakan'ın partilerinden
Milli Selamet Partisi)'den, İzmir birinci sıra adayı iken seçimi kaybetmeseydi, zaten halk oylaması ile
kabul edilmiş 1981 anayasasının geçici maddesi ile otomatik vetolu olurken, kendisi ve partisi (en azından
a takımı ya da çelik çekirdek diyebileceğimiz ana kısmı) veto yememişti. Bu veto yemeyenler arasında, 
12 Eylülün sebeplerinden sayılan,  6 Eylül 1980'de, yani darbeye bir haftadan az kala yapılan, İstiklal 
Marşının oturarak okunması ile hatırlanan Konya mitinginin (ya da Kudüs'ü kurtarma mitingi)
 organizasyonunu yapan Mehmet Keçeciler'de vardı.
Turgut Özal'dan sonra rejim yavaş yavaş, heykeller, özlü sözler, şiirler, resimler ve çeşitli yerlere
verilen adlarla saklanan dincliği ve liberal ekonomiciliği ortaya çıktı.