tarikatçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarikatçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2026 Pazar

SAHTE MAĞDURİYET OYUNLARI



 İktidarın tüm çabalarına rağmen din, gözden düşüyor. Genç kuşakta türbanlı, tarikat üyesi, camiye düzenli giden ya da düzensiz giden sayısı azalıyor. Gene de iktidar din silahını bırakmıyor. Bu silahı da düşmanı gördüğü kurumlara kullanıyor.

Oysa iktidar yanlısı burjuva da türbanlı çalışan istemiyor. Tarikatlar, buruvalar için eskilerin mason localarının yerini almış. Özel okullar ve özel hastanelerin çoğu, tarikatların elinde. Sözcü, Cumhuriyet, Birgün ve hatta daha pek çok solcu, ilerici gazeteye reklam veren, tiyatro klüplerinde Atatürkçülükle ilgili oyunlar oynayan, her tarafı Atatürk resimlerinden geçilmeyen özel okullar dahi, tarikatların elinde. Özel hastanelerin çoğunda türbanlı hemşire yokken, devlet hastaneleri türbanlıarla dolu. 

Fakat siyasal islamcılar, karşı cepheyi türban ya da din için suçlamaya bahaneler arıyor. Amacı tamamen provakasyon. Dakikaların hesaplandığı şehirler arası otobüs seyahati bile bu şovlara alet edilmekte. Oysa dindarları da en fazla mağdur eden, siyasal İslamın kendisi. 7 haziran seçimlerinden sonra, HDP'nin dışarıdan desteğine ihtiyacını bahane eden Türk milliyetçiliğinin partisi, şimdilerde bu görüşmeyi onaylıyor, hatta destekliyor. HDP'de, belediyelerine kayyum atayan, genel başkanını hapse atan iktidarla görüşüyor. Sorsanız halen CHP'nin tek parti iktidarının uygulamalarının yasını tutmaktalar. AKP'bin CHP'yi terör örgütleri ile bir sayması ise devam ediyor. Kendileri ise her durumda mağdur.

Kendi tabanları bile bu mağduriyet hikayelerinden bıktı. İstediklerini tutuklayıp,  istediklerini yaptıkları halde, halen de mazlum olduklarını iddia ediyorlar. Şu günlerde de kapitalizm, HDP'siyle, MHP'siyle kendini toptan savunuyor. Oysa muhalefet toptan saldırı yapamıyor. Muhalefet cephesinde hep bir ama itirazları var. Bu amaların bir kısmı, iktidar değişse de, dikta sisteminin değişmemesi korkusu. Diğeri de pek çok muhalifin, sistemin çok da fazla değişmesini  istememesi. Pek çoğu, muhalefette de olsa, durumundan memnun. Zira sistemin içinde muhalif unsur olarak saygı görüyorlar. Bir kısmı ise iktidarın paralı askeri. Asıl amaçları muhalefete muhalefet etmek.

Bütün bunların karşısında muhalefetin işi zor. İktidarın sahte mağduriyet saldırıları da karşılamalı. 



16 Ocak 2026 Cuma

TARİKATLAR, YAPAY AŞİRETLERDİR



İnsanın başarısı illa arkadaş-eş dost çevresine bağlıdır. Yeteneklerinizi göstermek için birilerini tanıyor ve birilerinin de sizi tanıyor olması şarttır. İnsanlar her zaman, iyi bir dost-akraba çevresi olsun ister. Bu çoğunlukla aileden gelir ve doğaldır. İnsalarsa bu çevreyi, çeşitli yollardan genişletmeye çalışır. Bunların bazıları gelenekseldir; Katoliklerde vaftiz anneliği, Alevilerde Musaiplik, Kürtlerde kirvelik gibi. İnsanlar, aile çevreleri dar olduğunda, bunu genişletmenin yollarını arar. Bu yollar bazen kurumsallaşır. Dernekler, sendikalar ve taraftar gruplarını bunun örnekleridir. Kapitalizmin geliştriği çağlarda Mason Locaları, Lions Klüpleri ve mezun dernekleri, bu işlevi görmüştür.  Orta çağdan itibaren tarikatlar, bu işlevi görmüştür. Orta Çağda, hem doğuda, hem de batıda din sadece metafizik yada ruhani alem değildir, siyasi bir tavırdır. Hazarların önce Müslüman, sonra Hristiyan, en son da Yahudi olması, siyasi bir tavırdır. Rusların, Katolik yada Müslümanlık yerine Ortodoks olması da siyasi bir tavırdır. 16. yüz yıl Ukrayna Kazakları arasında Ramazan diye biri vardır. Rus çarlığınsa davaşmak için din değiştirmiştir ama isim değiştirmemiştir.

Orta çağın diğer bir olgusu da tarikatlardır. İslamiyette tarikatlar, Abbas, halifeliğinin ikinci yüzyılında ortaya çıkmıştır. Peygamberin döneminde mezhepler olmadığı gibi, tarikatlar da yoktur; tarikatımsı oluşumları, bir lider etrafındaki  gruplaşmalar da süratle bastırılmıştır. Tasavvufçuların bahsettiği o tarikat makamı olmamıştır. Selçuklu devletinde, özellikle  vezir Nizamülmük'ten itibaren, tarikatlar aracılığıyla daha iyi yöneteceğini anlayıp, onları devlet kontrolüne almaya gayret etti. Bunda başarılı da oldu. Batıda Katolik kilisesi de benzer şekilde tarikatlar kurdu ve Haçlı seferlerine üç büyük tarikatla (İtalyan-Sen Jean, Alman Töton ve Franszıların meşhur Tapınak şövalyeleri) katıldı.

Tarikatlar, modern çağda kendini dönüştürdü. Elitler, İngiltere'den Mason locaları ertafında örgütlendiler. Tarikatlar, orta çağın başından itibaren, hatta belki Roma'daki Stoacı ıkullardan itibaren, kendisine dost ve arka arayanların sığındığı yerler oldu. Tarikat şeyhleri-üstatları da etki alanlarını genişletmek için sürekli yeni üye alımlarını teşvik etti. Fazla büyüyen, zenginleşen ve tehdit olan tarikatlarsa, devlet içinde, devlete paralel yapı kurdular ve zamanı gelince o paralel yapılar yerle bir edildi. Haçlı seferlerinden sonra Sen Jean şövalyeleri Rodos'a yerleşti ve Kanuni, Rodos'u alana kadar korsanlık yaptı. Rodos'tan sonra Kıbrıs, Girit ve Malta'da korsanlığa devam ettiler. Töton şövalyeleri de yüz yıllarca Baltık kıyılarında devlet kurdular, İskandinavları, Hristiyan yaptılar, Ruslara karşı savaştılar. Son tarikat üstadı, Protestan oldu ve Martin Luther'in tavsiyesiyle Prusya devletini kurdu. Tapınakçılar ise, Fransa merkezli olarak Avrupa çapında ticaret ve bankacılık yapıp, zenginliklerine zenginlik kattılar. Bu zenginliği paylaşmamaları yüzünden de göze battılar. Papalık onların İspanya'da, Müslümanlara karşı savaşmasını istedi; Fransa kralı da, dokuzuncu Haçlı seferine çıkacağım, para ve asker verin dedi; istenilen cevap alınmayınca Papalık ve Krallık, tarikata baskın yaptı. Tarikatın malları müsadere edildi ve tarikat üyeleri yıllar süren, bol işkenceli yargılamalardan sonra idam edildi. Baskın günü kaybolan, tarikata ait on dört gemi üzerine, bu günün Mason localarına, Lions klüplerine uzanan efsaneler üretildi. Tarikat tamamen yok edilmedi, İspanya'daki kolu Dominiken tarikatı olup, Müslümanlarla savaştı, diğer ülkelerde de benzer faaliyetler oldu. İşin ilginci Tapınakçıların, Haçlı seferlerinin en ateşli günlerinde bile üyelerinin yüzde beşi bile seferlere katılmamıştı.

Doğuda da tarikatlar, benzer süreçleri yaşadılar. Fatih Sultan Mehmet, Hurufileri cami avlusunda diri diri yaktı. Kadızadeler, şeyhülislamlık makamını ele geçirdiklerinde, kendilerine rakip gördükleri Mevlevileri mahfettiler. Mevleviler halen İstanbul'da, Kadızalederin yaptırdığı Vani camiye, Vani cani derler. 16 Haziran 1836, sadece Yeniçeriler için değil, Bektaşilik tarikatı için de bir felaket oldu. Tarikat, yeniçerilikle fazlasıyla bütünleşmişti. Bektaşilik de Yeniçeriliği kullarak her yere sızmıştı. Yeniçeriler son yüz yıllarında artık savaşmayan, devletin ve toplumun üzerinde parazitlik yapan, huzur bozan bir varlıktılar. Yeniçerilikle beraber, Bektaşilik de, Arnavutluk ve Girit adası hariç, halledildi. Yüz yıl kadar sonra kendisini toparladıysa da bir daha eski günlerine dönemedi.

Tarikatlara üye olmak, orta çağdan kalma bir alışkanlıktır. Günümüz New Age ve İspirtizmacılar da buna dahildir. İnsanlar aidiyet ve çevre edinme ihtiyaçları ile tarikatlara üye olmuş, pek çok tarikatta, insanların ailesi-aşireti olmuştur. Belli aile ve klanların, devlete egemen olması gibi, zaman zaman devlete egemen olmuşlardır. Fazla büyüyenler de, aralarındaki insani ilişkiler zayıflayıp, kurumsallaştığı için işlevini yitirmiştir. 1972' de İngiltere'deki her sekiz yetişkin erkekten biri, Mason locası üyesiydi. 2013 Aralığında, Zaman gazetesi olmayan esnaf bulmak imkansızdı. Tarikat üyeleri arasındaki bağ, aşiret arasındaki bağ gibi, zor zamanlarda zayıflamıştır. Tekke ve Zaviyeler kanunundan sonra yok olmamışlar,  şekil değiştirmişlerdir. Günümüzde daha çok holding-vakıf olarak kendilerini göstermektedir.

5 Haziran 2024 Çarşamba

DİNCİ REJİMLERLE GELEN KAPALI ALAN HOMOSEKSÜELLİĞİ

 


Psikolojide kapalı alan homoseksüelliği, karşı cinsin bulunmadığı ortamlarda canlının, libido denen cinsel enerjisini, kendi türünün bireylerine yöneltmesidir. Yani erkelerin bulunduğu ortamda kadın bulunmaması yada yeterince bulunmaması, kadınların olduğu ortamda erkek bulunmaması, yada yeterince bulunmamasıdır. Sürü yada topluluk halinde yaşayan ve çift cinsiyetli olan hemen her canlıda olan bir durumdur. Sürü yada topluluk, erkek-dişi dengesine tekrar kavuştuğunda,  bu kapalı alan homoseksüelliği de yok olur. İnsan türü için de bu böyledir.

İnsan türünde kapalı alan homoseksüelliğini en fazla erkekler yaşar. Kadınların toplu olarak olduğu yerlerde, en azından güvenlik için, bekçi yada harem ağası olarak erkekler bulunurken; erkekler kadın görmeden, sesini bile duymadan yıllar geçirir. Askerlik, denizcilik (özellikle eski çağlarda), uzak şantiyeler, madenler, ve hapishaneler; erkeklerin aylarca ve bazen de yıllarca kadın kavramını unuturcasına yaşadığı yerlerdir. Ülkemizde ve dünyanın pek çok ülkesinde, mahkumların yüzde seksenbeşinden fazlası erkektir. Kadın mahkumların suç hikayeleri de geneldse onları suça iten bir erkekle başlar. Pek çok tiyatro oyununda (Shakespeare'in Sezar oyunu özelliklie),  filmlerde (On İki Öfkeli Adam özellikle) hiç kadın yoktur.

Bütün bu yaşamsal sorunların üzerine bir de dinlerin kadın ile erkek arasına duvar örer. Zaten toplumda en ciddi tabu ve yasaklar, cinsellik üzerinedir. Dinler de kendisini ahlaklı göstermek ve metafizik aleme (gayb) ulaştırmak için, bedensel zevklerden uzaklaşmayı emreder veya tavsiye eder. Yüksek dağ başlarında, ıssız çöllerdeki manastırlar ve tekkeler,, dünyayı terk etmek isteyenleri çağırır. Bu çağrıya uyanlar yada uyması beklenenler, genelde erkeklerdir. Bu tip kurumlar sık sık homoseksüel sek sıkandalları olur.

Çünkü cinsellik, yemek-içmeh ve tuvalet gibi, Maslow ihtiyaç piramidinin tabanında olan bir ihtiyaçtır. Öyle yok edilmez, yok olmaz. Bir insana cinselliği hiç yaşama demek, hiç yemek yeme, hiç yemek yeme, su içme demek gibidir. Siyasal İslam'ın diliyle konuşursak, fıtratın bir parçası da libidodur ve illa akacak mecrayı bulur. Kadın ve erkeğin birbirne uzak olduğu toplumlar,  homosekssüel ilişkileri önce yaygınlaştırmay, sonra normalleştirmeye mahkum olurlar. Antik Yunan'dan beri bu böyle olmuştur. Afganistan'da Bacca Bazi'nin varlığı ve Taliban rejimi ile kurumsallaşması da bundandır. Tarikatlarda sık sık duyduğumuz sıkandalların da sebebi budur. Benzer sıkandallar, Roma Katolik kilisesi tarihinde papa 16. Benedictus'un, 2016 yılında istifasına sebep olmuştur. (Katolik kilisesi tarihindeki 2. papa istifasıdır bu).  Papalığın çocuk tacizcilerini koruduğu imajı, Katolik kiliselerine bağışları yarı oranından fazla azalltmıştır. Bu da Papanın istifasına yol açmıştır.

Rıza Zelyut'un Osmanlı'da Oğlancılık adlı kitabını okuyunca, bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çünkü teşhisi doğru koymak ve açıkça ilan etmek lazım. Lisede bize divan edebiyatı anlatan öğretmenler yıllarca yalan söyledi. Oğlan diye genç kızlara deniliyormuş, şarap denilen aşk şarabıymış da falan filan. Oysa o şaraplar, sahici şarap. Zira Şiraz'ın şarabı olmasaydım, şair olmadım, kırmız şarap şöyle, güç şarabı böyle diye dizeler yazıyorlar. Sevgilim, yüzünde kıl çıkmış, sen sevilmez oldun, git traş ol diye dizeler yazmışlar. O dizelerdeki her şey, yaşanmış olaylar ve hissedilen duygular. Kanuni ve Fatih, kendilerine içki sunan Hristiyan oğlanların güzelliğine şiirler yazmış. 2. Selim, Peçevi'nin tarih kitabının yazdığına göre, hamamda bir oğlanı kovalarken düşüp, kafasını yaralayarak ölmüştür. Google amcaya veya Yandex dayıya Osmanlı'da oğlancılık nedir diye sorarsanız, size benden çok şey anlatacaktır.

Burada benim anlatmak istediğim, gerek Osmanlı, gerek de diğer Müslüman toplumlar veya kadın-erkek arasına kaç-göç koyan toplumlardaki kapalı alan homoseksüelliğidir. Toplumda kadın ve erkeği birbirinden ayırmak, araya duvarlar örmek,  libidonun hiç akmaması gereken yerlere akmasına sebep olur. Metafizik, dinsel doğmaları bırakıp, bilimin önerdiği, toplumda insanlara huzur ve mutluk veren ahlakı kurmalıyız.
































17 Ekim 2022 Pazartesi

12 EYLÜL ŞERİATÇILIĞI



 12 Eylül rejimine, Cumhuriyet gazetesi yazarları, (İlk hangisi demişti, bilmiyorum ya da öğrendiysem de hatırlamıyorum) Gardrop Atatürkçülüğü demişti. Görünüşte o kadar Atatürkçü bir iklim vardı ki, sanki aşırı Atatürkçülükten zehirleniyorduk. Gardrop kelimesinin hakkını verircesine, Atatürk'ün giydiği, bedene tam oturan, koyu renk takım elbiseler çok modaydı. Her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykeli (Pek çoğu Atatürk'e pek benzemeyen), her odaya Atatürk resmi (Genelde paltolu resmi), her konuşmaya Atatürk'ten bir kaç söz eklemek, zorunluluk değil, modaydı. Tek televizyon kanalında,  gün boyu sık sık Atatürk'ün bir resmi, bir özdeyişi ile görünür, bu özdeyiz, TRT spikeri taradından diyor ki ya da Atatürk diyorki diye söze başlanarak seslendirilirdi. Şimdilerde yok edilen Yeşilköy havaalanı dahil, pek çok yerin adı, Atatürk, Yüzüncü Yıl (1981 Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılıydı), Gazi, Mustafa Kemal gibi isimler verildi. (12 Eylül generalleri, bu günlerin Atatürk resimli ya da imzalı tişört-gömlek ya da kravat giyetn, Atatürk'ün imzasını dövme yapan, Atatürk resimli-imzalı kalemlik, anahtarlık falan kullanan gençliğini görse ne derdi acaba? O generaller öldü ama alt rütbeli subayları yaşıyor.)

Görünüşte fazla Atatürkçülükten zehirleniyorduk. Gece-gündüz Atatürk'ü anıp, Atatürk'ü düşünüyor ve Atatürk'ün görüyorduk. O kadar ki meşhur yetmez ama referandumu, özellikle 12 Eylülde yapıldı ve 12 Eylülün tüm zorbalıkları, Atatürkçülüğe bağlandı.Oysa 12 Eylül, pek çok alanda Atatürkçülüğü açıkça saldırıyordu.

Zorunlu din dersleri,  Alevi köylerine cami yapmak ve imam atamak, Öz Türkçeciliğe karşı çıkmak,  Öz Türkçe kelimeleri yasaklayıp, bazıları çoktan unutulmuş Osmanlıca kelimelerin kullanımını zorunlu tutmak (Bu çaba hiç tutmadı, o kelimeler daha doksanlar gelmeden unutuldu. Darbenin önderi Kenan Evren'le, Kenan Kainat diye dalga geçildi), bolca imam hatip lisesi açmak ve sözde faizsiz finans şirketlerini serbes bırakmak gibi Atatütkçülükle uymayan bir sürü iş yaptı darbe rejimi. Biz heykellerle, resimlerle oyalanırken, Güzel Sanatlar Müzesindeki resimler yağmalandı. Resimler önce  generalle ve albayların, sonra daha alt rütbeli subayların odalarına gitti ve ardından pek çoğu da, ardından bir fotoğraf bile bırakmadan kayboldu. Sonra tütün ve alkol içeceklerinin tek dağıtıcısı Tekel idaresi ( Alkol satan yerlere halen Tekel Bayisi denmesinin sebebidir. Tekel idaresi de, özelleştirmeler kervanına katıldı), önce generallere, sonra neredeyse binbaşı ve daha üzeri tüm subaylara, neredeyse tüm üst düzey bürokratlara, kendi ürünlerinden oluşan yılbaşı paketleri göndermeyi gelenek haline getirdi. Bunu özelleştirildiği yıla kadar yaptı. Darbenin ilk günlerindeki sokağa çıkma yasainkları ile beraber, fırın sahiplerin krallığı başladı. Ekmek, önce pahallandı, sonra küçüldü. Televizyonda, perşembe akşamları yayımlanan huzura doğru başta olmak üzere, televizyonlar dini programlarla doldu.

Seksenlerin başlarında zorunlu din dersleri , bu günkü anlamda altıncı ve on birinci sınıflara kadardı. İlkokullarda, doksanlara kadar din derslerine genelde sınıf öğretmenleri girdi. O yılların din kültürü öğretmenleri ve din adamları, Alevilere karşı çok saldırgandı. Alevilerin, Müslüman olması için önce Hristiyan olması sözü çok yaygındı. Böylesi saldırgan sözleri yüzünden, o yıllarda dayak yiyen din kültürü öğretmeni çoktu. Din derslerinin asıl amacının Alevileri asimile etmek  ve solu ezmek için için olduğu, o yıllarda çok belliydi. O yıllarda din dersi programı, sadece Sünniliği, hatta sadece Hanefiliği övme üzerineydi. O yıllarda din kültürü öğretmenleri,  sık sık müfredatyın dışına çıkar, sözüm ona secde halinde donakalıp, Kızıldeniz'den çıkarılan firavun (oysa firavunluk kurulmadan evvel ölmüş bir Mısırlının, özenle yapılmış bir mumyasıydı bulunan), kurana bastığı için fareye dönüşen kız (bir heykel çalışması), ayda duyulan ezan sesi (uydurma), ünlü deniz araştırmacıJacques-Yves Cousteau'nun  Müslüman (adamın cenazesi meşhur Notre Dame'dan kakldırıldı) olması gibi yalan bilgileri aktarıp, dururlardı.
12 Eylül rejimini 1983, Turgut Özal ve partisi ANAP'ın iktidara gelmesi ile sınırlamak, fazla saflık olur. 
1983'de seçimlerden sonra Kenan Evren, Turgut Özal'a bir ay kadar görev vermedi. Öte yandan bu seçim 
süreci adil bir seçim süreci değildi. Hangi partinin ya da aday adayının aday olacağı Kenan Evren ve 
arkadaşlarının kararına bağlıydı. Atatürk'ün yüz iki (102) yaşındaki yaveri bile veto yemişti. (Emin Çölaşan
'ın Turgut Nereden Koşuyor kitabından)Özal ise, 1977'de, MSB (Necmettin Erbakan'ın partilerinden
Milli Selamet Partisi)'den, İzmir birinci sıra adayı iken seçimi kaybetmeseydi, zaten halk oylaması ile
kabul edilmiş 1981 anayasasının geçici maddesi ile otomatik vetolu olurken, kendisi ve partisi (en azından
a takımı ya da çelik çekirdek diyebileceğimiz ana kısmı) veto yememişti. Bu veto yemeyenler arasında, 
12 Eylülün sebeplerinden sayılan,  6 Eylül 1980'de, yani darbeye bir haftadan az kala yapılan, İstiklal 
Marşının oturarak okunması ile hatırlanan Konya mitinginin (ya da Kudüs'ü kurtarma mitingi)
 organizasyonunu yapan Mehmet Keçeciler'de vardı.
Turgut Özal'dan sonra rejim yavaş yavaş, heykeller, özlü sözler, şiirler, resimler ve çeşitli yerlere
verilen adlarla saklanan dincliği ve liberal ekonomiciliği ortaya çıktı.