12 eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2026 Pazar

KENANİZM NEDİR? 3-SİNSİ ALEVİ DÜŞMANLIĞI



12 Eylül rejimi  Atatürkçülüğü en çok eriten dönemdi. Görünüşte über Atatürkçüydü, her tarafa resimler asılıyor, büstler, heykeller yapılıyor, her konuşmada Atatürk^ten ya da Atatürk'e atfedilen bir kaç özdeyiş söyleniyordu. Tek kanal ve günde dört-beş saat yayın yapan devlet televizyonunda Atatürk'ün bir resmi, bir özdeyişi çıkar, spiker kız; Diyorki diye cünleye başlayıp, özdeyişi okurdu. Lafta, sözde, laikliğe çok vurgu yapılır, diğer yandan da Aleviler fişlenir, zorbalanırdı. Alevi köylerine yol yapılmaz, elektirik, su gitmez; cami yapılırdı. Tunceli ve Alevi yoğunluklu bazı büyük yerleşimlere imam hatip yapıldı. Bu 12 Eylül sonrasındaki iktidarlarda da devam etti.Rahmetli, Tayfun Talipoğlu bir programında köylüye soruyor?

-Alevi köylerine nasıl giderim? Köylünün cevabı:

-Asfaltı olmayan, toprak yollardan git, Alevi köylerine ulaşırsın. 

Genel anlamda durum buydu. Alevi nefretini 12 Eylül icat etmedi, 12 Eylül sinsi bir hale getirdi. Maraş-Çorum gibi katliamların sorumlularının çoğuna nihai bir ceza vermediği gibi, pek çoğuna hiç ceza vermedi. 12 Eylül sonrasında Maraş bilayetindeki Aleviler, göçe zorlandı. Özal ve sonrasında da bu Alevi düşmanlığı daha da evrimleşip, daha da sinsileşti. 12 Eylül'den sonra Sivas ve Gazi Mahallesi katliamları oldu. Bunların pek çok faili bulunamadı ve ya yargılanmadı. 12 Eylül rejiminin, din dersleri zorunluluğunu ve her okulda din öğretmeni bulundurma zorunluluğunu anayasaya koymasının temel amacı, Alevileri asimile etmek ya da toplum dışına atmaktı. Bunda seksenli ve doksanlı yıllar boyunca başarılı da oldu. Özellikle seksenli yıllarda din öğretmenleri, Alevilere saldırır ve bu sık sık da haberlere konu olurdu. Bazı din hocalarının, Alevi çocukları sınıf dışına çıkarıp, biz Sünni öğrencilerle özel şeyler konuşacağız demesi,  doksanların ortalarına kadar sıradan haberdi. O yıllara Alevilerin namazı ve orucuna kada takılmıştı ve herkes beş vakit namazında ve orucunda gerçek Alevilerden bahsediyordu. Kırım Tatarı Aleviler hariç, bu bahsedilen Aleviler, Sünni komşularının baskısında olan Alevilerdir. 1990'larda son kez başbakan ve ardından cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel, Kürtçülük ve Alevilik problemini ayırmaya karar verdi ve İzzettin Doğan'a Cem vakfı ve derneğini kurması destek verdi. Aleviliğin, Sibirya-Orta Asya kökleri keşfedildi.Kürt-Zaza Alevilerin, asşmşle olmuş Türkler olduğu iddia edildi.

Bu araya kendi fikrimi söyleyeyim. Alevi ya da Aleviliği biraz bilen biri, Dedem Kortkut kitabını (Çocuklar için seyreltilmiş, basitleştirilmiş baskılarını değil, orijinalini) okuduğundan Aleviliğin temel inançlarını Orta Asya-Sibirya'dan aldıklarını, Şii İslam'ın da bunun sadece boyası, örtüsü bile olmadığını anlar. Öte yandan Alevilik de, her inanç gibi çeşitli toplumlar arasında yayılmıştır. Sebataycıların ve Romanların Alevisi var da, Kürtlerin neden olmasın? Bütün bu baskı sistemleri, Alevilere sempati duyan bir kitle de çıktı. Hatta bazıları cenazesinin cemevinden kaldırılmasını falan vasiyet etti. Alevilik, tekke ve zaviyelerin kapanmasının üzerine, sağın, özellikle Ülkücülerin saldırıları sonucu Yahudiliğe benzedi, ırsi bir din oldu. Bıraksan Aleviliğe geçecek çok insan var. Hatta sığınma ve iltica taleplerinde en çok söylenen yalan, Aleviyim sözüymüş. Kürdüm derseniz Pqq vd benzeri örgütlerle ilişkili olmanız bekleniyor, Ermeniyim derseniz, Ermenistan'a iltica edin deniliyor; En iyi yalan Aleviyim demek. Bu yurt dışı, daha doğrusu Avrupa için geçerli. Asya-Afrika ülkelerinde Sünnicilik ve Şiicilik yüzünden; Amerika'da Fecöcüler yüzünden Aleviler çok da rahat değil. Avrupa'da da gurbetçiler arasında faşizm çok yaygın. Sosyal medayda gördüm, Kiel, Almanya'da Alevi mezarlarına boya atmışlar. Gurbette faşizmden ağlayıp, kendi içlerindeki azınlıklara düşmanlık ediyorlar. Türbanlılar, üniversitelere alınmadık, okullara alınmadık, ikna odaları kuruldu diye ağlıyorlar. 1978 yılının Aralık ayında Ülkücüler, Kahraman Maraş il genelinde, üç, beş yaşındaki çocukları bile katledip, sünnetsizlermiş bahanesine sığındı. 1980 yazında Çorum'da, Aleviler fırınlara atıldı. Aleviye sempati duyan Sünni olmak o kadar tehlikeli değildir. Alevilere düşmanlık sebebi olarak, solculuk bahane edilir. Oysa 1960 Milas katliamı sırasında bölgedeki Tahtacı Alevileri, hali hazırda Demokrat partiye oy veriyordu. MHP kurulmadan evvel Osman Bölükbaşı'nın başında olduğu CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partsi), özellikle Ege'de Alevilere saldırmaya başlamıştı. Diğer yandan  ben doksanlı yıllarda ve iki binli yıllarda Ülkücü Alevi, daha doğrusu Alevi kökenli Ülkücülerle de tanıştım ve onlar da itilip, kakılıyordu. Çevreleri onlardan nefret ediyordu ve bence seçtikleri yoldan da dönemedikleri için pişmandı. Namaz ve oruca gelince, pek çok Sünni, kendide kılamz ve tutmaz ama gene de Alevilere düşmandır. Bir keresi ile biri bana şöyle demişti, bana daha erken. Yani kendisi için namazı kırk-ellili yaşların, yaşlılığın bir etkinliği olarak görüyor ama benim hemen başlamamı istiyordu.

Diğer bir karşı olunması gereken konu da Aleviler çok iyi lafı. Madem Aleviler çok iyi, benim niye etrafımda bu kadar sahtekar var. Bence biz Aleviler o kadar da iyi değiliz. Sünni milletine, özellikle sağcılara, bizi ne kadar kötü anlatıyorlarsa, Alevilerin biraz içinde kalan insanlar, Aleviler çok iyi demeye başlıyor. Sonra başları belaya gelince ama Aleviler çok iyiydi diyor. Biz de diğer insanlar gibiyiz, aramızda kötüler de var.  Sünni kadınların bir kısmı, özellikle muhafazakar çevrede yetişenlerin, Alevi toplumunu daha az erkek egemen sanıyor. Toplu etkinliklerde (cem, cenaze vesaire) hizmeti erkeklerin yapması da bunu etkiliyor belki. Alevilerin daha az erkek egemen gibi görünmelerinin bir sebebi de ezilen azınlık olmaları. Azınlık toplulukları, hayatta kalmak ve kültürünü korumak adına, kadınlara daha fazla yetki ve sorumluluk vermek zorundadır. Bir etnik grup ya da dinin üyesi olmak, kimseyi günahsız ya da suçsuz biri, sevgi böceği yapmaz. Öyle olsa, silah kullanmamın günah olduğu, kan akıtmanın bağışlanmadığı Ezidi toplumundan, Ded Hasan (Aslan Usoyan) gibi bir mafya lideri çıkmazdı.

Kenanizmin takipçisi Ulusalcı takımında da benzer tavırları görürüz. Görünüşte Alevilere ciddi sempatileri vardır, oysa sevmedikleri kişinin, Alevilik, Kürtlük olmak üzere (Kürtlük meselesini ayrıca yazacağım) etnik kökenlerini sayıyorlar.

Bu iki yüzlüğü, sosyal medayada algı için topluca hareket edenbve trol dediğimiz topluluklarda da görüyoruz. Kılıçdaroğlu, 13 yıl boyunca Sivas dahil hiç bir katliam anmasına katılmadığı gibi, kamuyuna mesaj da göndermedi. (Butlan kararı ile geri dönünce bu yılın 2 Temmuzunu hatırladı.) Butlandan sonra Kılıçdaroğlu'nu savunan troller, onun Aleviliğine vurgu yaptı. Oysa kendisi, kimlik siyaseti yapmayacağız diye Aleviliğini, Kürtlüğünü hiç ağzına almadı, halen de almıyor. Uzun yıllar Kılıçdaroğlu'nun Aleviliğine laf eden Akrtol tayfası, şimdi de Özgür Özel'in Selanik göçmenliğine laf ediyor. Osmanlı'nın Selanik vilayeti, bu günkü Yunanistan'ın Kuzeybatısının büyük bir bölgeydi. Oradan yüz binden fazla göçmen geldi. Tüm bu göçmenleri Sebataycı yapamazsınız. Özel ya da başka biri Sebataycı olsa bile bunu sorun yapmak da faşizmdir.

26 Haziran 2026 Cuma

YAŞAYAN KENANİZM-1-GARDROPÇU İKİYÜZLÜLÜK

 


12 Eylül darbesinin önderi, Genelkurmay eski başkanı, darbe yönetimi  boyunca genel kurmay başkanı, Türkiye cumhuriyetinin yedinci cumhurbaşkanı Kenan Evren'in adı bir zamanlar bir sürü okula, meydana, caddeye, sokağa ve kamu tesislerine verilmişt, şimdi silindi gitti. Şimdiki neslin bildiği Kenanlar, dizi-sinema oyuncusu Kenan İmirzalıoğlu, şarkıcı Kenan Doğulu, Futbolcu Kenan Yıldız falan. Sorsanız hepsi 12 Eylül darbesinden nefret ederler ama darbecilerin çizdiği ideolojideler.  Bu ideolojinin ana hatlarını yazayım:

1)Gardrop Atatürkçülüğü: Sadece kıyafette değil, her türlü görünümde abartılı bir Atatürkçülüktür. Her odaya Atatürk resmi, her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykelciği de yetmez, konuşurken Atatürk'teb bir kaç özdeyiş söylemek, onun hayatından örnekler vermek gereklidir. Thomas Edward Lawrence demiş ya, kimse yokken de gece kalkıp, namazımı kılıyordum, tam o hesap. Gösterideki bu yoğun Atatürkçülük,  devlet politikaları ile çelişiyordu. Atatürk'ün dilde sadeleşmesine inat, zoraki bir Osmanlıcalaştırma çabaları vardı. Pek çok Öztürkçe kelime yasaklandı, Osmanlıcaları zorunlu tutuldu (TRT ve Ders kitaplarında) Hatta yasaklanan kelimelerden biri de diktatröün soy adıydı ve kapalı kapılar arasında Kenan Kainat diye kendisi ile dalga geçilirdi. Evren ve diğer üst düzey generaller, Devlet Güzel Sanatlar Müzesindeki resimleri kendi odalarına astırdı. Bu resimlerin pek çoğu kayboldu, bazılarının fotoğrafı bile yoktu. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, birleştirilerek, yok edildi. Din dersleri zorunlu oldu ve bu zorunluluk, anayasaya girdi. Alevi köylerine cami yapımı ve imam atanmasına hız verildi. TEKEL idaresi önce orgeneraller ve korgenerallere, sonra on binlerce bürokrata devasa yılbaşı, hediye sepetleri gönderdi. (İçinde yirmi civarı farklı sigara, bir kaç çeşit şarap, puro, viski, brendi gibi alköllü içecekler vardı. Doksanlarda, özelleştirmeye yakın vazgeçildi bu uygulamadan.) Kamu İktisadi Teşebbüsleri, ucuza özelleştirilsin diye bu ve benzeri yollarla zarar ettirildi ve zararları arttırılıdı. Basın yoluyla bu zararların sebebi işçilik maliyetleri gibi gösterildi.

Ben 12 Eylül generallerinin kapalı kapılar ardında Atatürk'e küfrettiğine yemin edebilirim ma ispatlayamam. Bu rejim, Almanya'daki Diyanet imamlarının parasını Suudilerin Rabıta örgütüne ödetmişti. (Uğur Mumcu'nun Rabıta kitabını öneririrm.) O dönem, Kenan Evren'in Kara Ses adını verdiği Cemalettin Kaplan'la sözde mücadele edilirken, Fecö ve Nursi tayfası arka kapıdan, polis teşkiletı ve adliye başta olmak üzere devlete süratle sızıyordu. Bu sızma o kadar yoğundu ki daha seksenlerde Nokta dergisi kapağına taşımıştı. (17-25 Aralıktan sonra yayımlanan ve eski Nokta'nın birebir tasarım taklidi olan Fecöcü Nokta ile katıştırmayın)

Orta Doğuda, İngiliz, Fransız, İsrail, Amerika ya da herhangi bir işgalci yabancı gücün, böyle kolayca at koşturduğunu anlamak için, bu bölgenin, daha doğrusu gelenekselci -muahfazakar geçinen kitlelerin inanılmaz ikiyüzlülüğüne, iki de değil, düpedüz yüzsüzlüğüne bakmak ve anlamak gerekir. 17 Aralık 2013'de ülkenin neredeyse dörtte biri, darbeci tarikatın üyesi ya da sempatizanıydı. Neredeyse tüm dükkanlarda Zaman gazetesi, en önce, herkesin göreceği şekilde dururdu. 17 Aralıktan ve 25 Aralık operasyonlarından sonra bir hafta daha bekledi tarikat kitlesi ve 2014'de girilirken, ilk önce esnaf terk etti. Dükkanlardan Zaman gazetesi ve duvar takvimleri falan yok oldu. Gazete dağıtıcıları kovuldu. Ocak ayı ortalarına doğru memurlar tarikattan ayrılmaya başladı. Ben gene de bu çatışmanın Mart ayındaki seçimlerde iktidara oy kaybettireceğini sanıyordum, tam tersi oldu. Diğer tarikatlar ve hatta diğer Nurcular, hocaefendilerini terk etti. Sonrasını biliyorsunuz.

Pek çok iki yüzlülük gözümüzün önünce oluyor. Koç Holding, resmi bayramlarda ve 10 Kasımlarda, insanı ağlatan reklamlar yayımlıyor yıllardır. Sadece koç holding değil, pek çok holding böyle. Koç Holging, her yıl Süleymancı tarikatın geleneksel bir yemeğini organize eder ve bu tarikatın en büyük destekçilerindendir.Süleymancılar, Atatürk'de Deccal der. Süleymancılar aynı zamanda ciddi anlamda antisemitist ve antisiyonisttir, Koç'un önemli yönetici ve ortakları arasında hep Yahudiler oldu.

Süleymancılar demişken, son yirmi yılın gardrop İslamiyetinden bahsedeyim. Süleymancılar denen grup, kurulduklarından beri büyük ve kalabalık oldular; her zaman da iktidara yakın oldular. Ülkemizdeki özel yurt, pansiyon ve yatılı Kuran kursları, bu gruba aittir ve yurt dışında da buna benzer pek çok kurum ve işletemleri vardır. Kurulduklarından beri hep güçlü oldular ama asla birinci ya da asıl tarikat olmadılar, hep Nurcuların gerisindeydiler. Uzun yıllar, Nurcularla kavga ettiler. İmam hatip liselerini kendi Kuran kurslarına rakip görüp, karşı çıktılar. Son nefesini verene kadar ANAP2tan yana oldular, hatta sempatizanlarına, bu davaanın bir çorbasını içen Allah rızası için ANAP'a oy versin diye mesajlar attılar, otobüslerle mitinglere insan taşıdılar. Sonradan AQP  ile de araları pek iyi olmadıysa da, kötü de olmadı. 15 Temmuzdan sonra bir ara bazı Süleymancı yurtlarına baskın-boşaltma falan yapıldı. Bu örgüt asıl büyük çıkışını, 12 Eylül rejiminin kurban derisi tekeli ile ilgili kanunu kaldırması ile yaptı. Hali hazırda en büyük kurban postu toplayıcısıydı.

Bu gün tarikat denilince ilk alka gelen şey, sahip oldukları holdingler, dev işletemlerdir. Pek çoğunun da dışına baksanız, tarikatçı demezsiniz. Yaz ayları boyunca, solcu gazetelere bol bol Atatürk posterli reklam veren pek çok özel okulun sahibi tarikatlara aittir. Özel sağlık-hastane sektörü, günah çıkarması ile ünlü, bu günlerde  üçe bölünen tarikata aittir. Bu hastanelerin havalı, çoğu kez İngilizce adları bir yana; bu hastanelerde türbanlı doktor-hemşire de pek nadir görülür. Bu tarikatçı işletmelerin türbanlı ayrımcılığı, basın ve iktidar tarafından çoğu kez görmezden gelinir. 

Gardropçu İslam, NATO liderlerine yaranmak için TEMA gönüllüğü emeklilere varıncaya kadar tutuklayıp, aynı zamanda ciddi bir sanayi, ticaret ve tarım şehri olan Ankara'yı zindana çevirir, batılı şirketler için kendi köylüsünü ezer ama çok dindardır. Gazze konusunda da benzer bir gardrop İslamı vardır. Milletvekilinin şirketi, İsrail devletinin çok kritik tedarikçisidir ve sabah akşa İsrail'e sosyal medyadan küfreder. Şehir hatları vapusu olan ve geniş salonlarıyla, her türlü saldırıya açık olan Mavi Marmara, bu seyahati için Seyşeller'den bandıra (denizde vergi vermemek için ucuz bayrak) alır ve İsrail'de Müslüman olmayanın vatandaşı olması yasak olan Seyşellerden izin alıp, operasyon yapar. Sonradan Gazze'ye giden tüm gemilerde, ucuz kahramanlık için buna benzer öğeler tekrarlanır. Oysa bu gemiler, vergi masrafına kıyıp, Türk bandırası alsa, İsrail devleti, uluslar arası sularda operasyon için Türk hükumetinden izin almak zorunda kalacaktır.

İdeolojisini, inancını sevdiğiniz kararkterlere benzemeye çalışmak, iyi bir şeydir ama zorunluluk değildir. Mesela ben bir Atatürkçü olarak rakıyı zerre kadar sevmem; anasonun kokusu, duş almazsanız üzerinizde günlerce kalabilir ve bu yüksek alkollü içki, siz birden çarpar. Rahatına aşırı düşkün ve kocaman bir göbeği olan biri olarak, Atatürk dönemi bedene tam oturan ve illa beyaz gömlekli şık takım elbiseleri giymiyorum. Bende çok da liderlik vasfı yok, lider olmak istiyorsanız iyi giyinmeyi ve giyime para harcamayı öğrenmelisiniz.Nasıl ki Müslüman olarak bin dört yüz yıl önceki Arap kıyafetleri ve adetlerine mecbur değilseniz, Atatürkçü olarak kendinizi yirminci yüzyılın ilk yarısı ile sınırlandırmayın.

Gardropçu kişilerden de hep şüphelenin. Gardropçuluk çoğu kez kişinin şüphelerini kendinden bile sakalmak için yapılır. Meşhur casus Lawrence'da, artık tek başınayken de geceleri namaza kalktığı ile övünüyordu.

16 Mart 2026 Pazartesi

AĞACIN KURDU ÖZÜNDEN OLUR, ATASÖZÜNÜN BAZI ÖRNEKLERİ



Az bilinen ya da kullanılan bir Türk atasözü, her ağacın kurdu, kendi özünden olur der. Diyalektiğin başka bir modeli sayılabilir bu atasözü. Bir şeyin bozulması kendi iç sorunlarından başlar anlamına geldiği gibi, bir kitleyi en çok kendi gibileri kandırır anlamı da çıkartılabilir. Ben bu atasözünü bu anlamda kullanacağım. Rahmetli, Yaşar Nuri Öztürk'ün son kitaplarından birinin adı Allah ile Aldatmak'dı. Müslüman biri, Allah ile, iman ile aldatılır, solcular Marksizm, çevreciler çevrecilik, milliyetçiler, milliyetçili ve Atatürkçüler, Atatürkçülükle aldatılır.

Şu son on yılda ne çok insan dinsiz (deist-ateist,tengrici vesaire) oldu farkında mısınız? Görünüşte en dindar iktidara sahibiz. Oysa zinanın suç olmaktan çıkarılması, domuzun kasaplık hayvan olması, bu iktidar döneminde oldu. Ülkede imam hatip lisesi sayısı artıyor ama mezun sayısı artmıyor, öğrenci sayısı artmıyor. Din dersleri arttığı halde Deizm,Ateizm, Tengricilik gibi inançlar artıyor. Sosyal medyada, özellikle Youtube'da, nbu görüşü anlatanlar ve izlenmeleri artıyor. Diğer yandan, 2013'den (17-25 Aralık) beri türbanlı kız sayısında, her yeni yetişen nesilde ciddi bir azalma var. Sebebte dinci kesimin kend iki yüzlülüğü. Zengin çocuklarının , hele de muhafazakar zenginlerinin çocuklarının gittiği özel okullarda, tarikatlar ÇEDES bahanesi ile girip, Ramazan etkinliği olara Kabe'de hacılar ilahisi söyleniyor mu? Bu iki yüzlülüğün en son örneği, boykotlar. Daha önceki İsrail protestolarında, yola kola dökmek gibi eylemler etkili olmuyor, hatta bazen kola tüketimini arttırıyordu. İsrail'in son Gazze katliamlarından sonra durum değişti ve ilk defa Türkiye'de kola satışları (ve muhtemelen diğer bazı boykot ürünlerinin) satışı ciddi anlamda düştü. Ciddi derken, böyle büyük firmalar için yüzde üç, ciddi bir düşüştür ve tüketici davranışının ciddi anlamda değişeceğinin işaretidir. Bu yüzden artık sağcı medya, boykot edebiyatını bıraktığı gibi, boykot çağrısı yapan sosyal medya hesaplarının da sesi kısıldı. İsrail ya da Amerika, sadece gösteriş için boykot edilebilir. Şirketlere gerçek iktisadi darbe vuracak boykotlar ortaya çıktığında, boykotçuluk sessizce yok edildi.

12 Eylül de Atatürkçü geçindi, görünüşte en Atatürkçü dönemdi. Her konuşmada, Atatürk'ün bir sözü söylenir, herkes Atatürk dönemi modası, koyu renkli, dar takım elbiseler giyerdi. Bu dönemde her devlet dairesi Atatürk resmi, ev bahçe Atatürk büstü, her meydan Atatürk heykeliyle donatıldı. Bu Atatürkçülük gösterisinin ardında, cumhuriyet kurumlarının ve ilklereinin yozlaştırılarak, yok edilmesi vardı. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kapatılıyor, Atatürk, Dil ve Tarih, Yüksek Konseyi diye ucube bir kurum kuruluyordu. Devlet güzel sanatlar müzesindeki resimler, generallerin makam odalarına gidiyor, bazıları tek fotoğrafı olmadan kayboluyor, müze, müze özelliğini kaybediyordu. Tanzimat fermanı ve ilk resmi gazete Takvim-i Vekai'den beri süren dilde sadeleşme yerine, TRT ve ders kitaplarıyla zorla Osmanlıcalaşrıma çabalarına giriliyordu. (12 Eylül rejiminin en büyük yenilgisiydi.) Laiklik denilerek, zorunlu din dersleri, anayasaya giriyordu. Alevi köylerine ısrarla cami yapılıyor, Aleviler düzenli olarak fişleniyordu. Sürekli laiklik vurgusu yapılıyordu ama yüzde doksan dokuzu Müslüman  diyerek söze başlanıyordu. Terör bitirildi deniliyordu ama PKK örgütlenip, Eruh ve Şemdinli baskınlarına hazırlanıyordu. 12 Eylülü bu blogda çok yazdım. 12 Eylül, gardraop Atatürkçülüğünü kullanarak, Atatürkçülüğün altını boşalttı.

Merkez sağ denen partilerden de bahsedelim. Bu partilerin son iki önemli lideri (Mesut Yılmaz, Yıldırım Akbulut ve Tansu Çiller, lider sayılabilecek kişiler değildi), ideolojilerini kendileri baltaladılar. Turgut Özal, dindar ve muhafazakar geçinirdi ama ailesi, özellikle karısı Semra Özal öyle yaşamazdı ve halende öyle yaşamıyor. ( çok eski bir cumhurbaşkanı eşi olarak, gözlerden uzak.) Kendisi, Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarıyken, verdiği teşvik kredileri ile özel sektörün bira fabrikaları kurmasını sağlayan kişiydi. Muzır neşriyat olarak görülen erotik-p.rno yayımların poşete konulması ile ilgili yasa çıkarırken oğlu, erotik yayınlar da yapan Star medya'nın kurucu ortağıydı. Süleyman Demirel, yıllarca muhafazakarlardan oy aldı ve onları sola karşı kışkırttı. 1978'in son günlerinde, Kahramanmaraş ili kan gölüne dönmüşken, bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz diyen kişiydi. 28 Şubat sürecinde türbanlılar okumaya Arabistan'a gitsin diyen de o oldu. 12 Eylülün karanlık günlerinde Süleyman Demirel'i, 28 Şubatın dar günlerinde tarikatların ve muhafazakarların savunucusu, demokrtasi şövalyesi, kahraman gazeteci, Nazlı Ilıcak; 15 Temmuz darbesi davasında cezası onananlar arasında.

Ülkücülük de kurdu kendi özünde olan ağaçlardan oldu.Abdullah Çatlı, Ülkücülüğü, kendini hızla tüketen DYP ve genel başkanı Tansu Çiller'in hizmetine soktu. Öncesinde Ülkücülük, devlet yada Türk devletine bağlı bir aygıttı, Çatlı ve ekibi, Ülkücülüğü doğrudan Tansu Çiller'de (başbuğ Türkeş'den önce) bağladı.Susurluk kazası sonra holding medyalarındaki manşetlerin, özel haberlerin hedefi Tansu Çiller ve Enişe adı ile kodlanan kocası Özer Uçuran Çiller'di. O yıllarda derin devlet denilen yapı, büyük ölçüde Ülkücülerden oluşurdu. Ülkücüler, özel harekat haricinde, kamu kadrolarından dışlandı. 15 Temmuz sonrasında oluşan MHP-AKP birliği bile bunu değiştirmedi. Kurtlar Vadisi dizisi de bu tasfiyeyi anlattı. Dizi izleyicilerinin en büyük hatası, dizinin gerçek olayları bire bir anlattığı ve dizideki her karakterin, gerçek hayatta bir karşılığı olduğu sanısıdır. Gerçek hayattan kısmen esinlenme vardır ve karakrterler genelde bir kaç kişinin birleşimidir. Mesela Baron Karahanlı; hikayenin genel anlatımına uygun olarak en fazla Mehmet Emin Karamehmet'e benzemektedir; ölümü Üzeyir Garih'in ölümüne benzer;  baron lakabı ise eski mafya babalarından Ali Fevzi Bir'e aittir. Dizideki iyi karakterler de, kötü karakterler de, (büyük çoğunlukla) Ülkü ocaklarından yetişmiştir (dizide ne adı, ne de iması vardır.). Dizideki Kürt karakterler de Ülkü ocaklıdır. Dizide hiç Alevi kararkter olmaması nedense kimsenin dikkatini çekmemiş. Abdullah Çatlı ile beraber ölen polis amiri Hüseyin Kocadağ, Alevi'ydi ve hatta o akşamki içkili eğlencenin amacı, Çatlı ile Kocadağ'ın barıştırılmasıydı. İzleyicilerin sandığının aksine Polar Alemdar; Abdullah Çatlı veya Hakan Fidan  değildi. Gerçek hayatta kimle özdeşleşebilir bilmiyorum ama Polat Alemdar; DYP ile Çiller; Mesut Yılmaz ve ANAP; üzerine de MHP-Ülkü ocaklarını devletten tasfiye eden kişiydi ve popüler olması için özellikle uğraşılan dizide, Ülkücülüğün kurdu da kendinden olmuştu.

Ülkemizde çevrecilik de en büyük darbeyi TEMA denen örgütten almıştır. Meraları, yaylaları, ot parasına yağmalatan yasayı TEMA ve Hayrettin Karaca hazırladı. Ülkenin yeşil alanları, çevrecili olduğunu iddia eden bir yasayla yağmalandı ve yağmalanıyor.

Atatürk ve İnönü'nün kurduğu demokratik düzeni, bugünkü din hegomonyasına çevirenler de, bundan en çok faydalananlar oldu. Liberal sol olduklarını iddia edenler ne liberal, ne de solcuydu; bu söylem sadece sümüklü ve Pensilvanyalı şeyhin müridi olduklarını saklamak içindi. Orhan Pamuk'da, daha doksanlarda bile, Nagehan Alçı, Rasim Ozam Kütahyalı ile arkadaş olduğu halde, sürekli Ateistliğini vurguladı ve hatta ailecek Ateist olduğunu falan söylemiş; aile tehdit alınca Orhan'a kendi adına konuş diye seslenmişti.

Bir ağaca kurtcuk, kendi özünden düşer. Ben, pek az okunan bu blogumla solcuları, Atatürkçüleri, Alevileri etkileyebilir, dolayısı ile onlara hainlik yapabilirim. Dinciler, Ülkücüler beni okusa bile benden o kadar etkilenmez.  Bu yüzden herkes özünü yoklamalıdır.


13 Şubat 2026 Cuma

KENANİZM NEDİR?3YAĞMA

 


Mürevefa başbakan Mesut Yılmaz, en büyük yolsuzluklar, askeri yönetimler döneminde olur, demişti. Darbe dönemleri, demokras,ye balans ayarı diye küçümsenecek dönemler değildir. 12 Eylül, en etkili cuntadır ve en büyük yağma bu dönemde yapılmıştır. Bu yağmaları bildiğim kadarı ile sıra ile yazacağım.

Önce Eylül 2019'da yazdığım bu yazıyı okuyın derim:

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/09/hediyelesmede-eski-turkiye-ve-yeni.html

1)Devlet Resim ve Heykel Müzesi: 12 Eylül rejimi, en büyük ve belki de geri dönülemez zararı, devlet resim ve heykel müzesine verdi. Müze kullanılamaz ve ziyaretçilerine bir şey veremez hale geldi. Ordunun üst düzey generalleri, müzenin resim kolleksiyonunu, kendi malı gibi kullandı. Pek çok resim, önce generallerin komuta odaları, sonra bu komutanlığı kullanarak elde ettikleri kamu kurumlarının makam odalarını süslemek üzere; heykeller de kurumların bahçelerini süslemek üzere, müzeden alındı. Yıllar sonra pek çok resim ve heykel kayboldu. Bazıları halen kayıp ve bazılarının bir fotoğrafı bile yoktur. Bu generaller sürüsüne, 2010'daki meşhur referandumda bile bu olayın söz konusu bile edilmedi. Sonuçta Devlet Güzel Sanatlar Müzesi, Ankara'yı ziyaret edenlerin gezme listesinden çıktı. (Merak edenler için, Samanpazarı'nda, tairihi Ankara Lisesi'nin yanında ve kapatılan Numune hastanesinin karşısından girebilirsiniz; Atatürk'ün mozolesinin uzun yıllar kaldığı Etnografya Müzesi ile yanyana.) Müzeye eser bağışı kesildi, bir kaç sene sonra bir politikacı yada bir bürokratın duvarını süsleyecek bir eseri, kim, neden müzeye bağışlasın? Devlet de eser alımı yapmadı. Makam sahipleri çok istiyorsa, kendi makam odalarına resim alabilirdi.

2)TEKEL ve eşantiyonculuk: Tekel özelleşmeden önce muhteşem bir kurumdu, ciddi de kar ediyordu. Özelleştirilmesini bekleyen burjuvalarının ağzının sularını akıtıyordu. Bu şirketlerin ucuza satılmaları ve yok edilmeleri içimn zarar etmeleri ya da karları düşmeliydi. Özelleştirme çılgını Turgut Özal'a hazırlık yapılmalıydı. Bunun içinde yapıalcak en zırva iş yapıldı. TEKEL'in başına emekli bir albay getirildi. O albayın da aklına, darbenin belkemiği beş kuvvet komutanına TEKEL ürünlerinden bir yılbaşı sepeti hazırlamak geldi. O dönemde TEKEL'in devasa bir ürün yelpazesi vardı. On çeşitten fazla, her sene sayıları artan sigara türleri, üç-dört çeşit rakı, cin, din tonik, Ihlara marka brendi ve Ankara marka viskinin de dahil olduğu alkollü içecek türleri, bir sürü çeşit (altın, çilek, muz, nane ve aklınıza gelebilecek bitki türlerinin likörü) likör vesaire... Bu markaların çoğu bugün yok. Genç kuşak yerli viskiyi bile bilmiyor. Bu muhteşem hediye sepeti, beş kuvvet komutanıyla kalmadı.  Hemen diğer üst rütbeli subaylar ve bürokratlar da istedi. Bir ara tahminen on beş bin ve daha fazla kişiye (çoğu Ankara'da) bu muhteşem yılbaşı kolisi gönderildi. Turgut Özal ve sonraki hükumetler döneminde koli gönderilen memur sayısı arttı. Özal'la başlayan, alkol ve tütün ürünlerine sürekli artan vergiler furyasıyla, bu paketin değeri arttıkça arttı. Bu hediyeyi alan bazı memurların, bir yıllık maaşı kadardı. TEKEL'in özelleşmeye başlamasından (parça parça oldu bu özelleşme) bir ya da iki yıl öncesine kadar devam etti. Pek çok memur, TEKEL'i aradı, benim paketim gelmedi diye. Bu paketlerin PTT masrafı bile (Bu kadar çok kargo şirketi yoktu o zamanlar, PTT koli vardı genelde) bile astronomikti.

  Bu olay, basit bir yalakalık olayi olarak başladı, TEKEL'i bilinçli olarak düşük karlı gösterme çabası olarak devam etti.  Sonra da TEKEL özellleşti, yerli viski, brendi, puro ve pek çok ürün piyasadan silindi. TEKEL, kamu pyunun gözündeki örnekti. Pek çok kamu kuruluşu bu tür taktiklerle soyuldu, peşkeş çekildi.

3)Liyakat ve makamlar: Emekli general ve albaylar, kamuda ve özelde pek çok yüksek makamı işgal etti. Özellikle o dönem henüz özelleştirilmemiş kamu kuruluşlarının ve bankalarının yönetim kurulu üyelikleri ve o zamanlar genel müdürlük denen başkanlıkları (CEO), hep emekli subayların elindeydi. 1983 Mart seçimlerine kadar cunta, ülkeyi brfiil yönetti, seçimlerden sonra da hemen bırakmadı, başbakan Turgut Özal'dı ama cumhurbaşkanı halen Kenan Evren'di. Askerlerin etkisi 1987'de Özal ve Evren'in paşalar opreasyonu denen bazı orgeneralleri emekli etme operasyonuna kadar kuvvetliydi. Bu olaydan sonra ülkede bir daha darbe olmaz dendi ama 1998 28 Şubatı herşeyi değiştirdi.

4)Rüşvet ve zimmetin alenileşmesi: 12 Eylül rejiminde pek .çok yolsuzluk, kamuoyunun gözü önünde aleni olarak gerçekleşti. Bir tanesini ocak 2018'de yazmışım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/casa-olayi-nezihtavlas-aslndabloga.html

Tüm dünyayı saran CASA uçakları olayı, Türkiye'yi pas geçti çünkü Tahsin Şahinkaya, artık cuntanın önemli lideriydi. Kendisi, İngiliz TİME dergisine göre, dünyada yaşayan en zengin on generalden birisiydi. Şahinkaya'yı savunmak, dönemin gazetelerine düştü. Öncelikle Ege-İzmir gazetesiyken, birdenbire ülkenin en yüksek tirajlı ikinci gazetesi olan Sabah (sonradan ATV ile birlikte), Simavi kardeşler (Erol Simavi ve Hürriyet Grubu; Haldun Simavi ve Günaydın Grubu), Aydın Doğan ve Milliyet Gazetesi, canhıraş bir şekilde, paşalarını savundu. Bu savunmalarına rağmen Simavi kardeşlerin Türk basın hayatındaki yeri artık boştu, kalemleri kırılmıştı; sadece infazları için doksanlar beklenecekti. Günaydın grubu tarihten silinecek, Hürriyet Grubu da Aydın Doğan'a devredilecek, Doğan Grubu, yazılı basının %60'ını elinde tutacaktı. Gene de Erol Simavi'nin hakkını yememeliyiz; Oğuz Aral ve Gırgır dergisini 1989'a kadar tüm baskılara rağmen korudu. Ben Şahinkaya'ya döneyim. CASA, Şahinkaya'nın tek vukuatı değildi. Kendisi albaylığından itibaren İbraihim Bodur ile tanışık, onlara dünür ve ortaktı. Dünürleri kar etsin diye, o zamanlar bir kamu şirketi olan Petrol Ofisi'nin tüm benzinlikleri, Kalebodur marka seramiklerle kaplandı. Devlet bütçesini yağma, o kadar korkusuzcaydı.

Dönemin paşalarının çoğu Libya'da, karlı işlerde müteahit veya taşeron oldu. Generaller, Albaylar ve daha pek çok kiliti konumdaki subay, emekli olup, hem devlet kurumlarında, hem de özel sektörde yüksek maaşlı işlere girdiler. O zamanlar 12 Eylül öncesine dönersiniz, iç savaşı biz bitirdik falan diyerek, bu yağmayı meşrulaştırdılar. Pek çok general, TÜSİAD'ın holdinglerinde, çalışanların lastik damga dediği yönetim kurulu üyelikleri ve banka şube yöneticilikleri yaptı.

Böyle yazılar yazıyorum, çünkü hafıza tazelenmeye muhtaçtır.

29 Ocak 2026 Perşembe

KENANİZM NEDİR2?NEFRET DAİRESİ



Kenanizm, belli kavram ve olgulara karşı nefret geliştirmiş, bunu da halka Atatürkçülük diye yutturmuştur. Bu nefretleri, kendi önem sırama göre yazacağım:

1)İşçi sendikası nefreti: Kenan Evren'in halkı toplayıp (zorla) yaptığı uzun mitingleri incelerseniz, en fazla sendikalara nefret kustuğunu görürsünüz. Bir sendika hiç bir grev, toplu sözleşme yada eylem yapmasa bile, üye sayısının, tesislerinin, matbaasının büyülküğüyle bile Kenan Evren'in hedefi olabiliyordu. Sanki bir suçmuş gibi, sendikanın devasa merkezinden, tesislerinden bahsediyordu. MESS başta olmak üzere, işveren sendikalarının yaptığı hiç bir şeyi eleştirmedi, sadece işçi-çalışan sendikalarını eleştirdi. Eğitim Enternasyonalinin 5 Ekim Dünya Öğretmenler günü Türkiye'de kutlamasına engel olmak için, 24 Kasım Öğretmenler günü icat edildi. Memur sendikaları yasaklandı, KESK; memurlara sendika kurmak yasakken kuruldu. İşçi sendikalarının da yetkileri budandıkça, budandı. Sendikalı işçi-çalışan sayısı her sene düştü, her sene sendikalar daha fazla işlevsizleşti. Günümüde pek çok kişi, Atatürkçülük adnına Kenanizm yapıp, sendika ve sendikal hak (grev, iş bırakma, toplu sözleşme ve benzeri eylem) düşmanlığı yapıyor.

2)Alevi ve Kürt düşmanlığı; 12 Eylül rejiminin en belirgin faaliyetleri; Alevi köylerine cami yapılması, zorunlu din dersleri ve Kürtçe'nin yasaklanmasıdır. 

Seksenlerde 40-50 milyonluk ülkede, tahminen iki milyondan fazla insan, çoğunluğu da kadın, Kürtçe'den başka dil bilmiyordu. Pqq'da yeni kurulmuş, kendine taban arıyordu. 12 Eylül bu şartları fazlasıyla verdi. Kenan Evren meşhur kart-kurt-Kürt söylemi ile koca bir toplumu tamamen red etme tavrını takındı.12 Eylülün devlet zorbalığı, insanların devletten nefret etmek için yeterliydi.Buna Kürtçe konuşma-müzik yasağı ve Esat Oktay Yıldıran gibilerin zorbalığı da eklendi.

Burada pek çok faşistin hayran olduğu Esat Oktay Yıldıran'la ilgili bir parantez açayım. Kendisi sadece insanlara eziyet eden bir psikopattı ve eline Ülkücü mahkumlar verilse, onalara da eziyet edecek birisiydi. Diyarbakır Askeri Cezaevinin iç güvenlik sorumluluğu normalde bir astsubayın üzerindeyken, yüzbaşı rütbesiyle aldığı bu işi, rezilce görevden alınarak devretti. Kendisinin işkenceciliği bir yana, en basit yönetim ilkelerini bilmemesi bile Harbiye'den mezuniyetine engel olmalıydı. Zaten devlete teslim olmuş, işbirliği yapanlara da ilkence etti. Bu yüzden devlet uzun süre pek çok Kürt topluluğundan işbirlikçi bulamadı. Kendisi öylesine bir nefret objesiydi ki, adını ve yüzünü değiştirmesine rağmen, sesinden tanındı. Öldürülmesi de yaşamı kadar ikonik oldu. Otobüste onu vuran kişi, Esat Oktay Yıldıran, sana Diyarbekir zindanından Laz Kemal'in selamı var dedi ve karısı ile oğlunun yanında ateş etti. Yıldıran'ın son sözleri, ben Esat Oktay Yıldıran değilim oldu. Bu olaydan sonra infaz ve kurşunlamalarda, birilerinin selamını söyleme modası başladı.

Alevi nefreti de, Alevi köylerine cami yapmak ve zorunlu din derslerinde bolca Alevi-Şi-Gayrı Müslim düşmanlığı yaparak arttrıldı. Aslında müfredatta yada ders kitabında çok bir şey yoktu, asıl sorun din öğretmenlerindeydi. Pek çok din öğretmeni, Aleviler aleyhine ileri-geri konuştu; bazı okullarda öğretmenler, Alevi öğrencileri, biz Sünni çocuklarla özel şeyler konuşacağız deyip, dışarı çıkardı. Bunlar öyle kişisel tavırlar değildi. Türkiye'de en garip ders, din dersleridir. Din öğretmenlerinin tavırları asla tesadüfi yada fevri değildir. Okul yöneticilerinin çoğunun din öğretmeni olması da tesadüf değildir. Din öğretmenleri en çok seminer-kurs alan öğretmenlerdir. 28. ylımı yaşadığım öğretmenlik hayatında en sinsi, kumpasçı, dedikoducu öğretmenler, din öğretmenleri oldu. Hemen hepsinin bir tarikatla doğrudan bağı vardır. Proje liselerde çalışanlar da iktidar kliğinden bir klana bağlıdır. Din dersi de içeriği en çok değişen derstir. Hatta diğer derslerin kitabının kapağı değişir, içeriği değişmez; din dersinde kapak değişmez diye laf vardır. Seksenlerde din dersi, haftada bir saatti. Sonra ikiye çıktı, siyer şu bu derken bazı liseler, imam hatip kadar din dersi alıyor. Her nesilde de din dersi artıyor. Bu da tesadüf değil. Bu dersin amacı, gençliği sağcı yapmak ve Alevileri asimile etmekti.  Kenan Evren'in, boğacaksan solu, yetiştireceksin sofu dediği rivayet edilmiştir. Halkı sağcı yapmakta başarılı oldu. Ben üç ayrı imam hatip lisesinde ders verdim. Pek çok öğretmen  arkadaşım imam hatipliydi ve pek çok da imam hatipli tanıdım. İmam hatipliler, diğer insanlara göre daha dindar yada daha imanlı değiller; daha sağcılar; zira eğitimleri buna göre planlanmış. Bu din eğitimi, seksenler ve doksanlar boyunca Alevi gençler arasında Ateizm'in yayılmasına sebep oldu. Devlet buna aldırmadı, Alevleri zaten Müslümandan da saymıyordu. Sonra doksanlarda Kürtler, son on yıldır da Tengricilik adı altında milliyetçi Türkler dinsiz (Agnostik-Deist vs) oldu. Sık sık okul değiştiren bir öğretmen olarak gözlemim, imam hatipleri bir kenara koyarsak, din dersi arttıkça, dinsizliğin artması; hatta bazı eğitim araştırmacılarına göre imam hatipliler arasında da dinsizlik artmaktadır. Bunun sebebi dersin kuruluş amacıdır; bu amaç Hanedi-Sünniliğin üstünlüğü ideolojisini benimsemiş nesiller yetiştirmektir. Kendisini üstün zümreden görmeyenlerde, dersten nefret etmektedir. Son yıllarda Arap toplumu üstünlüğü verildikçe, Türk milliyetçileri de dinden uzaklaşmaktadır.

Alevilere baskılar sadece din dersleri değildi. Darbe olduğunda Maraş katliamı olalı 2 takvim yılı olmamış (Aralık 1978), Çorum katliamı ise  üç aydan daha kısa bir zaman (1980 Temmuz) önceydi. Darbe rejimi  özellikle Maraş'taki Alevi köylülerini evlerini terk etmesi ve göç etmesi için zorbaladı. Kamuda Alevi memurlar, işçiler, çeşitli bahanelerle işten çıkarıldı. Aleviler itinayla fişlendi. Kürtlere karşı, kart-kurt-Kürt inkarına benzer bir inkar siyaseti düzenlendi. Diyanet memuru ve sosyoloji doçenti Abdülkadir Sezgin, 1990 yılında, doçentlik tezi ile devletin inkar tezini yazdı. Sezgin'in, Hacı Bektaş-ı Veli ve Bektaşilik adlı kitabına göre Alevilik, Bektaşilikti  ve Bektaşilik de Sünniliğin, hatta Hanefiliğin içinde bir tarikattı. Bu gün Cemevleri başkanlığının kültür bakanlığına bağlı olması, bu tezin sonucudur.

Alevi ve Kürt düşmanlığı demişken, hem Kürt, hem Alevi olan ve Alevilerin çoğunluk olduğu tek il olan Tunceli'de, Kenanizmden çok çekti. Kenan Evren'in karısı Sekine Evren'in, Tertele sonrasında memurlara besleme verilen kız çocuklarından olduğu iddiası çok ortalıkta dolaştı. O zamanın gazetelerinde yazılanlara göre Sekine Evren, gece tırnak kesmemek gibi Dersimlilere ait pek çok batıl itikada halen inanıyormuş. Sekine hamım, 1982'de öldü ve yerini resmen şarkıcı Emel Sayın aldı. Sayın, Türkiye'nin ilk resmi metresi oldu, resmi davetlerde Evren'in eşi muamelesi gördü. Kendisi defalarca evlenip, boşanmış ve her kocasını da aldatmış biriydi. Evren'le beraber bir altın çağ yaşadı. Dönemin tek kanallı TRT'si sadece milli takımın maçları, Kenan Evren'in konuşmaları ve Emel Sayın'ın konserlerini renkli yayımlar. Sonra Emel Sayın'ın Yeşilçam filmleri de yararlanacaktır bu renkli yayın ayrıcalığından. 12 Eylül 2010, yetmez ama evet referandumunun darbe cuntasını yargılayacağına inanmadım çünkü Emel Sayın ve onun resmi metresliği o zaman da, şimdi de hiç konuşulmadı. Netekim 12 Eylül generalleri yada diğer subayları yargılanmadı, askeri tören ve askeri tabutla gömüldü.

Alevilere zorbalığın diğer bir sonucu Parti -Cephe başta olmak üzere sol örgütlerin, doksanların sonuna kadar Türkiye'de etkin oldu. 1996 bir Mayısında İstanbul'u birbirine kattılar; Sabancı suikasti gibi sansasyonel cinayetler işlediler. 2002 Hayata Dönüş operasyonlarına kadar etkindiler. PKK'da, kuruluş yılında pek çok Alevi militan edindi.

3)Öztürkçe kelimeler: Kenan Evren, Atatürk'ün sadece elbiselerine hayran, sadece kıyafet devriminden yanaydı. Bir yerlere Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün isimlerinden birini veriyor, Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılı olan 1981 hunharca kutlanıyordu. Buna karşılık Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kapatılıp, öz Türkçe kelimelere savaş açılıyor, bunlar yerine ihtiyarların bile unuttuğu Osmanlıca kelimeler kullanılıyordu. Bunun içinde ders kitapları, üniversite dersleri, resmi belgeler ve TRT kullanılıyordu. İlginç bir şekilde bu kelimeler arasında Kenan Evren'in soy adı vardı ve onunla Kenan Kainat diye dalga geçiliyordu. 1990'da ilk özel televizyon kanalı Star 1 ve ardından illegal de olsa özel radyo ve televizyon kanalları kurulunca,  devletin Osmanlıca kelime sevdası da bitti.

4)Kitap-Dergi-Gazete: Seksenli yıllarda tek kanallı televizyonumuz akşam saat 19.00 yada 20.00'da başlar, saat 24.00 'da biterdi. Sık sık arıza yapar, halka necefli maşrafa fotoğrafı izletirdi.  Dört yada beş saatlik yayınının yarım saati haber bülteni olur, son on beş dakikasında yasa dışı sol örgütler ve örgütsel dökümanlar sergilenirdi. Bu dökümanlar da yasal kitap, gazete ve dergilerdi. Bu tavır sadece televizyon yayınlarından ibaret değidli. Kitapçılar, sahaflar sık sık basılır, yasaklı kitap aranırdı. Ankara, Zafer çarşısında, çarşıyı dolaşanların yada alış-veriş edenlerin de çantası ve üzeri aranırdı. Kitap yayıncısı İlhan Erdost, Mamak'da, dövüle dövüle öldürüldü. Kitap satışları dibe vurdu, pek çok kitabın ilk baskısı iki bin bile değildi. Okullarda bile sık sık kütüphanelerden kitap toplanıp, hurda kağıda gidiyordu. Doksanların başlarında bile, Türkiye'deki kitapların üçte biri Ankara'da satılıyordu. Üstelik pek çok yayın evi, 1982'de sadece yirmi sekiz yayın evi ve beş yazarla, The Marmara otelinin altında beş yüz metre kare alanda başlayan TÜYAP İstanbul kitap fuarında, tüm yıl sattığından daha fazla kitap satıyordu. 1989 yılında, Emin Çölaşan'ın yazdığı Turgut Nereden Koşuyor kitabı, ortaya çıkardığı sıkandallar kadar, o dönem için anormal satışı ve Çölaşan'ın kazandığı telif geliri ile de çok konuşulmuştu. (2025 Ocak ayı itibarıyla Ekşisözlükte yazılanların aksine hiç yasaklanmadı, bir kaç ay sonra Özal ailesi, kitaba dava açtı, telif gelirini de istedi. Özal ailesinin bu tavrı, kitabın gelirine göz koyduğu şeklinde yorumlandı. Çölaşan davayı kazandı ve kitabın yazın-yayım ve dava süreçlerini anlatan, Turgut'un Seriveni diye başka bir kitap yazdı.) Dünyada kitap fuarları genelde tanıtım odaklıdır, Türkiye'de ise bu krizlerin hatırası olarak satış odaklıdır.

İlginç olansa, 12 Eylül,  cumhuriyet tarihinin en büyük okuma-yazma öğretme kampanyası başlattı. O yıllarda Türkiye'de kadınlarda okuma-yazma oranı %70'ler civarındaydı ve kırk yaş üstü kadınların çoğunun okuma-yazması yoktu. Milyonlarca yaşlı insan, ilkokullarda ve halk eğitim merkezlerindeki gece kurslarında okuma-yazma öğrendi. O dönemin iklimi gereği öğretmenler de pek kitap okumuyor, öğrencilere tabelaları okuasını tavsiye ediyordu. Bu üzden bizim nesil tabelaları ve bilboardları falan okur.

5)Atatürk'ün kurduğu kurumlar: Dil, Tarih, Coğrafya fakültesi, Mülkiye Mektebi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve aklıma gelmeyen, unuttuğum pek çok kurum, 12 Eylül ve devamı Turgut Özal döneminde, özerklikleri yıpratıldı, itibarları zedelendi. Türk Hava Kurumu'nun kurban postu tekeli kaldırıldı ve Süleymancılar başta olmak üzere tarikatların kaçak kurban toplamaları yasallaştı. Üniversitelerin özerkliği yıkılıp, Yüksek  Öğretim Kurumu denen garabet kurumdu. Bu kurumlar, emekli generaller, albaylar, diğer subaylar ve yakınlarına arpalık oldu ve yağmalanarak zarar edilmesi sağlandı. (Yağmalanma, başka bir yazının tek başına konusu)





20 Ocak 2026 Salı

KENANİZM NEDİR-1?ATATÜRKÇÜLÜK DEĞİLDİR.



12 Eylül 1980 darbesi ve uygulamalarına, cuntanın liderine ithafen Kenanizm diyeceğim. Kenanist uygulumaların bazıları halen devam ediyor, bazılarının da etkisi devam ediyor. Daha net anlaşılması için maddelere ayırdım.

1)Gardrop Atatürkçülüğü: Bu kelimeyi o dönem bir gazeteci kullanmıştı. O dönemde Kenan Evren ve konsey üyelerinin etkisiyle, Atatürk'ün tarzı bedene tam oturan kılasik takım elbiseler moda olmuştu. Kadınlarda da tayyör denen etek-ceketler yaygınlaşmıştı. Günümüde abiyelik dediğimiz gece kıyafetlerinde ise Osmanlı esintisi adı altında Levni'nin minyatürlerinden fırlama, Osmanlı dönemi desenli ve bol dekolteli elbiseler modaydı. Gardrop Atatürkçülüğü, sadece kılık-kıyafetle sınırlı bir olay değildi, dekorasyonu, konuşma tarzı ve pek çok şeyde Atatürkçülüğü göze sokmaktı. Her odaya Atatürk portresi, her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykeli dikmek, her derse Atatürkçülük konusu eklemek, konuşmalara Atatürk'ün bir kaç sözünü eklemek gibi eylemleri de içeriyordu. 12 Eylül veya askeri darbe denilince akla Atatürkçülük gelmesinin sebebi budur. Tüm dünyada 5 Ekimde kutlanan dünya öğretmenler günü,  Atatürkçülük bahanesi ile 24 Kasım'a alındı.

Gardrop Atatürkçülüğünün günümüzde garip etkileri devam ediyor. Seksenlerde her dükkanda Atatürk portresi vardı, doksanlarla beraber azalarak, yok oldu. Doksanların sonlarına doğru, Kenan Doğulu'nun 10. yıl marşı patladı, insanlar su içer gibi onuncu yıl marşını ve İstiklal marşını okumaya başladı. Gene o yıllarda Atatürk rozetleri modası yayıldı. 17-25 Aralık 2013 operasyonlarından ve Gezi isyanından  sonra yavaş yavaş gençlerin gittiği kafe, pastane gibi mekanlarda Atatürk portreleri, Atatürk imzalı dövme, Atatürk resimli elbise giyme modaları yayıldı. Ben de yaz tatilini Atatürk resimli tiörtlerle geçiriyorum.

2)TÜSİADCILIK; 12 Eylül darbe rejiminin gerçek sahibi TÜSİAD'dır. 12 Eylül rejimi, işçilere ne kadar düşmansa, işveren o kadar dosttu. Zaten generaller ve çocukları, TÜSİAD şirketlerinde yönetim kurulu üysei ve yönetici oldu.  Anayasa dahil, her türlü yasanın hazırlanmasında, TÜSİAD hazır ve nazırdı. Hem TRT, hem de dönemin gazeteleri, TÜSİAD üyelerini, Koç ve Sabancı ailelerini kahraman ilan etti. Sakıp Sabancı, bir medya şovmeni oldu, ha bire işte hayatım şovu yapıyordu. O dönemin ünlü bir iş insanı olan Halit Narin, bu ilişkiyi açık açık söylüyordu; bu güne kadar biz ağladık, işçiler gülmüştü, bundan sonra bir güleceğiz, işçiler ağlayacak, diyordu. Gerçekten de böyle oldu.Ülkemizde işçiler halen ağlıyor, bunu bir sonraki yazıda, sendika düşmanlığını da ayrıca anlatacağız. 12 Eylülcülerin TÜSİAD aşkı, Cem Yılmaz'ın bir ara moda ettiği tabirler duygusaldı. Pek çoğu TÜSİAD şirketleri, pek çoğu özelleştirilmemiş Kamu İktisadi Teşebbüslerinde ve bankalarda, yönetim kurulu üyeliği (şirket çalışanları bunlara, çok fazla iş verilmemesinden dolayı lastik damga diyordu) başta olmak üzere yüksek maaşlı il ve hatta ortaklıklarda bulundular. Ortaklar kar edilsin diye o zamanlar devlete ait olan Petrol Ofisi istasyonları topluca Kale Bodur marka fayanslarla döşendi. Orgeneral Tahsin Şahinkaya'nın adı, dünyanın en zengin on generalinden biri olarak dolaşıyırdu. Şahinkaya daha albayken Bodur aile ile işbirliğindeydi ve ailenin dünürüydü. Bu dönemde, şimdilerde kapanan Devlet Planlama Kurumu, bolca teşvik kredisi dağıttı. İşçilerin grevleri, kamu güvenliği ile yasaklanır yada ertelenirken, teşvik kredileriyle kurulan fabrikalar, hiç engel  olmaksızın Bulgaristan, Romanya, Mısır, Fas gibi ülkelere taşındı.

3)Japon hayranlığı: Japonlar dünya çapında pek sevilen bir millet değildir. İnparatorluk olup, bir yerleri işgal ettikleri, 1895 (Çin'i savaşta yenmeleri ve bu gün Tayvan devletinin kurulduğu Formoza adasını işgalleri ile bu süreci başlatıyorum ben.) -1945 arası dönemde çok zalim ve zorba olmaları. O kadar ki, sadece bir yıl kadar egemen oldukları Filipin adalarında, adayı dört yüz yıl yöneten ve sömüren Amerikalılar ve İspanyollardan daha çok nefret ediliyorlar. Türkler ise, 1904-5 savaşında Rusları yenmelerinden itibaren Japonlara sempati duymaya başlamış, yüz yıllardır yenemediği Rusya'ya karşı, kendine bir müttefik olarak görmüştür. Seksenlerde ise, hem Japonya'nın, hem de 12 Eylül rejiminin özel gayretleri ile Japonya, Türklere rol model olarak sunuldu. Barış Manço'nun Japonya turnesi, Kemal Sunal'ın Japon İşi filmi, siyonoakrilat adlı yapıştırıcının Japon yapıştırıcı olarak piyasaya sürülmesi gibi şeylerin beraber olması tesadüf değildi. Japonya, Türklkerin önüne hem muhafazakar,, geneneksel, sağcı ve hatta Faşist, hem de kalkınmış, sanayileşmiş bir ülke modeli olarak sunuldu.

5 Ocak 2026 Pazartesi

NEOLİBERALİZMİN SİNSİ SENDİKA DÜŞMANLIĞI

 


Milton Friedman,  Kapitalizm ve Özgürlük kitabında sık sık sendikaların ve kartellerin tekelliğine değinip, sınırlandırılmaları gerektiğini söylüyor. Bunu kitabında defalarca tekrarlıyor. Yapılan gerçek bir safsata, iki yanlış sonuç içeriyor. Birincisi işçi örgütlenmelerinin büyümesini, ticari kartellere benzetmesi, onları ekonomik bir tehlike olarak görmesi,  insanların ticari kartellere olan öfkesini, işçi sendikalarına yöneltme çabası. İkinci de kartel kanunlarının, kartelleri engeleyeceği sanısını insanlara vermesi. Türkiye'de de rekabet kurumu var, ara ara bazı firmalara ceza kesiyor ama karteller iş başında.



Mesela Siz Coca Cola-Pepsi rekabet mi ediyor sanıyorsunuz? Seksenlerde çok satan RC kolayı hatırlayan var mı? Yüzde beş pazar payı sınırını aşmışken, önce düşük fiyatından dolayı zenci kolası dendi. Arka arkaya olumsuz haberlerden sonra bu kola markası dünyadan silindi. Biraz öncesinde Cola Turka ve birbirinden enteresan reklamlarını hatırlıyor musunuz? Cola Turka, önce hızlo çıkış yaptı, özellikle muhafazakar kesimin gözde içeceğiydi. Bir ara en çok satılan kola markası oldu. Bir süre sonra önce Turka'nın reklamı azaltıldı, sonra bazı marketlerde bulunmaz oldu. En sonunda Ülker'in içecek grubu, Japon bir holdinge satıldı. Hikaye, basit bir ticari başarısızlık hikayesi, öyle mi? Satıl olayından on küsur sene sonra, İsrail'in Gazze'yi işgali sonrasında boykotlar, gerçekten etkili olmaya başlıyor. İki dev Amerika markasının satışlatı Türkiye'de hızla düşüyor. Bu kola kartellerine kim yarım eli uzatıyor? İma ettiğim gibi Ülker ailesi, yerel kolaları kovup, Amerikan kolalarına marketlerini açıyor.

Bu ve buna benzer örnekleri yazarsam, bu yazı ciddi bir kitap boyutuna ulaşır. Ticarette rekabetin nadiren kan davasına, iflasına-ölümüne rekabet olduğunu, her rekabette, her zaman bir centilmenlik anlaşması olduğunu, mahalle esnafları bile bilir. Karl Marks bile, piyasaların eninde sonunda oligopolleşiceğinden bahseder. Burjuvaların kendi aralarındaki rekabetin, işçi ücretlerini yükseltip, fiyatlarını düşüreceğini zannetmek, dümdüz enayilik. Kitapta bol bol Adam Simith ve Hayek isimli birinden alıntılar yapıyor. Hayek'i bilmiyorum, yorum yapmayacağım. Adam Simth ise, bir dönem İskoçya gümrük bakanıyken, İngiltere'den ithal edilen kumaşlara fahiş denecek oranda vergiler koymuştu. Aynı kraliyet ailesine bağlı oldukları halde, uzak bir ülkeden ithal edimişçesine vergi koymuştu bu en ünlü liberali. Uygulamada Amerika'da pek çok ülkeye kotalar, gümrükler koyar. Friedman, buna da karşı, hatta Amerika'nın tarım desteklerine de karşı. Burada bir şey fark ettim. Tüm Amerikalı iktisatçılar (en azından benim okuduklarım),tarım desteklerine karşı; her hangi bir Amerikan hukümetinin bu destekleri kesmek bir yana azaltacağını bile sanmıyorum. Bu destekler kesilmek bir yana azaldığında, Çin başta olmak üzere Asya ülkelerinin çiftçileri zil takıp oynar. Amerikan tarımı da, son 20-30 yıldır Türkiye'de olduğu gibi iflas eder.

Neoliberalizmin temel hedefi Amerikalılar değildir, Amerikanın peykleridir. Bu sözde bilim, Amerikan ve Amerikan kompradoru şirketlerin çıkarlarının bilimsel kılıkta propagandasının yapılmasıdır. İktiarlar neoklasikçilere uyunca da oluşan fakirlikten kendilerini sorumlu tutmazlar. Bu sorunlara çare olarak daha fazla neoliberal politika, özelleştirme falan önerirler. Neoklasik ekol iktisatçıları, Latin Amerika'da olanlar başta olmak üzere askeri darbeleri övmüş, darbe yönetimleri, Turgut Özal gibi Şikago oğlanlarını başa geçirmişlerdir. Şikago iktisatçılarının diğer bir özelliği de meclis düşmanı ve tek adam yanlısı olup, bunu demokrasi diye pazarlamalarıdır.

Bu pazarlamanın bir yönü de, Amerika'daki İtalyan mafyasının sendikalarla örgütlenmesi bahanesiyle, sendika düşmanlığı yapılması, her yerde sendikalaşmanın zorlaşıp, sendikacıların elinin-kolunun bağlanmasıdır. İşverenler, Mason locaları, Lions Klüpleri, mezunlar dernekleri gibi, çoğu kez gayrı resmi klüpler ve arkadaşlıklarla, zaten bir avuç kişi de olduklarından çabucak örgütlenir, baktılar olmadı, devlet teşviğiyle, enflasyondan düşük faizli kredilerle kurdukları fabrikaları yurt dışına taşırlar. TÜSİAD, 1971 muhtırası cuntasının, kurumsallaşın baskısı ile kurulmuş, TÜSİAD'a üye olamayanlar MÜSİAD'dı kurmuştur. 12 Eylül, tüm sendikaları kapatıp, mallarına-mülklerine el koyup, sendikalaşma , grev ve toplusözleşme için bin türlü engel koyarken, MESS gibi işveren sendikalarına dokunmamış, TÜSİAD üyeleri bizzat darbe anayasasına katkı sunmuştur. 12 Eylül general ve albayları, daha sonra TÜSİAD  şirketlerinde yönetim kurulu üyesi ve ortak olmuştur.

Neoliberallerin sendika düşmanlığı sadece grev yada toplu sözleşmeler değildir. Üye azlığı ve güçsüzlük, önce sendikaları, sonra çalışanları, siyasete karşı güçsüz bırakmakta, ülkeyi özelleştirmeci ve düşük asgari ücret yanlısı, Amerikancı siyasilere mecbur bırakmaktadır. Bunu da sadece üniversite tezleri, makaleleriyle, kitaplarıya değil; sözde ekonomi gazetecileri, televizyoncuları ve aslında İsveç Merkez Bankasının verdiği Nobel Ekonomi ödülleri gibi propagandalarıyla yapmkata, insan algısını bozmaktadırlar.

Bu bozuluşu, çocukken izlediğimiz ve TRT'nin Varyemez amca adını verdiği, Donald Duck bozması, süper zengin bir karakterin başrölünü oynadığı çizgi filmin, ilginç bir bölümü ile anlatacağım. Bu Varyemez amcanın en büyük zevki, altın para silosuna çevirdiği gökdeleninde, mayosunu giyip, altınları arasında yüzmekti. Varyemez'in tek ailesi, evlenmediğine göre yeğenleri olan üç küçük çocuktu ve bu çocuklara her hafta pazartesi günü, haftada bir harçlık veriyordu. Çocuklar da Varyemez'i  kandırmak için, gazeteleri, tavimi ve hatta galiba televizyon haberlerini falan değiştiriyor, Varyemez'i kandırıyorlardı. Asıl dehşet verense, buna inanan Varyemez'in tüm dünyayı buna inandırmasıydı. Geçmişte bizi Yetmez ama Evetlere, kumpaslara, özelleştirmelere inandırmaları da aynı zırvalık, bir avuç zenginin gönlünü yapmalarıdır.

Sendikaların üzerindeki grev yasakları-yasaklama yetkileri baskısı azalmalı, sendikalaşma sadece iş kolları değil, bölgeler  (Mesela Ostim-İş) ve kurumlar (Koç iş, Sabancı iş) veya başka şekilde işçilerin bir araya geldikleri kavramlar üzerinde de olabilmelidir.





23 Eylül 2025 Salı

12 Eylül darbesine direndiği için idam edilen teğmen Ömer Yazgan'ın idamından 25 yıl sonra gün yüzüne çıkan mektubu:

 


DEVRİMCİ BİR TEĞMEN: ÖMER YAZGAN


12 Eylül darbesine direndiği için idam edilen teğmen Ömer Yazgan'ın idamından 25 yıl sonra gün yüzüne çıkan mektubu:

29 Ocak 1983

"Sevgili Anama, Babama ve Kardeşlerime,
Şu anda saat 04.00 ve ben infaz için son hazırlığım olarak bu mektubu yazıyorum.

Bundan böyle benim düşmanlarım sizlerin de düşmanıdır. Siz olmasanız da benim kanımı yerde bırakmayacak kardeşlerim var. Halkımızın yazgısı bu değil. Çok evladını kaybetti. Ama bir gün kazanmayı da öğrenecek. Diğer devrimciler sizlerin evladıdır.

Tarih, biz zulme karşı çıkanları her zaman haklı çıkardı, çıkaracak.

Malım mülküm yok ki miras bırakayım. Size ve yoldaşlarıma ancak mücadele anılarımı miras bırakabilirim. Ben şu anda oldukça moralliyim. Beni tek üzen şey, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin bir üyesi olamadan ölüme gitmektir. Gelecek devrimcilerin birliği ile partimizin geleceğidir, buna inanıyorum.

Halkımızın mücadelesi haklıdır, meşrudur. Meşru olmayan, bu zorbaca düzeni sürdürmekten yana olan katillerdir. Biraz acele etmek zorundayım. On dakika bile bana çok görüldü. Elimde kelepçe ile yazmak zor. Yeğenlerim geleceğimizin umududur.

Ben düşüncelerimi daha önce çok yazdım. Burada tekrarlamama gerek yok. Bana inanın yeter. Gözyaşlarınızı düşmanlardan gizlemeyi öğrenmelisiniz. Kesin olarak soğukkanlılığınızı yitirmeyin.

Az sonra son görevimi yapmak üzere darağacına çıkacağım. Sloganlarımı haykıracağım, dizlerim titremeyecek. Yirmi yedi yaşına bastığım bu gecenin sabahını kimse unutmayacak. Ellerinizden öperim.
Tek Yol devrim. Kahrolsun Faşizm.

Ömer Yazgan"

12 Ağustos 2025 Salı

DÜZENİN SADIK BÖLÜCÜLERİ VE RADİKALLERİ

 


İnsanlar muhalifleri düzenden ayrı ya da siyasetçileri gerçekten kavgalı zannederler. Oysa düzen muhalif ya da muhalif göründükleri ile bir bütündür. Mesela Efeler, Osmanlı döneminde Ege'nin düzeninin bir parçasıydı. Kapitülasyonlar gereği kurulan tütün rejisinden tütün kaçırıyor, piyasaya ucuz tütün sürüyordu. Cumhuriyetle beraber kapitülasyonlar bitince, tütün rejisi de ortadan kalkınca efelik sadece folklorik bir unsur haline geldi. 

Osmanlının son yüz yılında efeler yüzünden  Ege bölgesi güvenli bir yer olamadı. Osmanlı çok fazla asker ve sivil can kaybı yaşadı. Efeler, zeybekler ara ara özel ve genel aflarla dağdan indi. Pek çoğu ovada tutunamadığı için tekrar dağa çıktı. Meşhur Çakıcı'ın en az dokuz kere af ile dağdan inmişliği vardır. Aslında Osmanlı zeybekleri çok da bitirmek istemedi. Onlar sayesinde sadece tütün değil, incir-zeytin gibi ürünler de el altından piyasaya sürülüyordu.

12 Eylül terörü bitireceği iddiası ile geldi, PKK'nın kurulmasını sağladı. Diyarbakır hapishane işkenceleri, çoğu kadın 2 milyondan fazla insan Kürtçe 'den başka dil bilmediği halde Kürtçeyi yasaklamanın  amacı da buydu. Örgüt Eruh ve Şırnak karakol baskınları yaptı gün dönemin başbakanı Turgut Özal havuzdan çıkmadığı gibi, cumhurbaşkanı Kenan Evren'de bunlar bir kaç baldırı çıplaktır lafını yıllarca tekrarlayıp durdu. Örgüt, operasyonlar karşısında sıkıştıkça sahte ateşkesler ilan edip durdu. Bu dönemde operasyonlar da yavaşlıyor, örgüt rahat ediyordu. Bu dönem meşhur 33 erin şehit edilmesine kadar sürdü.

Derken örgüt, Bülent Ecevit döneminde Öcalan'ında yakalanması ile iyice köşeye sıkıştı. Sonra bir anda ikinci cumhuriyetçi Ahmet Altan'ın kehaneti gereği ani ekonomik krizler ve koalisyon ortaklarından Devlet Bahçeli'nin krizi sonucu düştü ve yerine yeni hükumet kuruldu.

Yeni tek parti iktidara gelmeden evvel örgüt bitme noktasındayken, yavaş yavaş canlandı. Derken meşhur çözüm süreci geldi, ardından meşhur yetmez ama evet referandumu. Ben çözüm sürecine hiç inanmadım. Bunu sebebi de HDP'nin yetmez amaya tam destek vermeyip, doğru dürüst karşı da çıkmamasıydı. O günleri hatırlayın ya da arşivlere bakın, daha iyi anlayacaksınız. Mehmet Ağar'ın kısa süreli hapse girmesine rağmen,  ünlü Ülkücü katillerin hiç biri sorgulanmamıştı bile. Sözüm ona Kenan Evren yargılanacaktı ama onun alt kademesindeki pek çok subay hiç yargılanmadı.

Ayrıca dikkat edin kumpas davalarında yargılanan Ülkücü-Irkçı yok ya da yok denecek kadar azdı.

Sonrasında da daha referandumun mürekkebi kurumadan liboş-solculara kapının gösterilmesi ve boykotçulardan seni başkan yapmayacağız sesleri duyuldu.

Sonra o meşum haziran akşamında muhalefet liderinin bir anda iktidardan yana olması, darbe girişimi derken o çözüm süreci nasıl da unutuldu.

Ve sonra bu günler, bir zamanlar her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alan parti ile, milliyetçi partinin koalisyonu dönemi.

Dostlarım, PKK ve DHKP-C başta olmak üzere hepsi de sistemin bir parçasıdır ve bir zamanlar çözüm süreci ne kadar yalansa, Mehmet Ağar'ın hapsinden sonra her şey nasıl değiştiyse, Demirtaş'ın hapsinden  sonra da her şey değişecektir.

Buna hiç bir şeyin değişmemesi için, her şeyin değişmesi deniliyor. Leopar isimli uzun bir film var. Filmde Sicilyalı bir soylunun, ülkedeki siyasi rejim değişirken, konumunu ve servetini koruma çabası var. TÜSİAD başta olmak üzere ülkemizdeki süper zenginlerin hiç birine bir şey olmadığını, onların servetlerinin arttığına dikkat edin.

12 Eylül darbesine aylar kala Dev-Yol bölünüp, Dev-Sol çıkmasaydı, örgütün özellikle İstanbul kısmı çökmeseydi, darbe bu kadar başarılı olmazdı. Bu sebeple de Dev-Sol'un DHKP-C olma sürecinde MİT, dayıcıları (Dursun Karataş) tuttu ve Bedricileri ezip, kalanları da Sakarya'da bir hapishaneye tıktı. Dursun'un eşi Sabahat'ın öldürülmesi de sizi şaşırtmasın. TKP'nin sözde boykot çağrısı ile İmamoğlu'nun 2. defa İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olmasına engel olmaya .çalışmasını da unutmayalım.

Düzen bir bütündür, her an yeni bir çözüm sürecine de hazır olun.

30 Nisan 2025 Çarşamba

SUSKUNLUK FAŞİZMİ-2 KONUŞULMAYIP, UNUTULAN SUÇLAR

 


Nuri Dersimi, anılarının bir yerinde, Kemah boğazında Ermeni göç kafilelerinin katliamına şahit olduğunu, gördüğü vahşeti anlatamayacağını söyleyip, kısa kesmiş. Bu bana tuhaf geldi. Kendisi Türkler aleyhine her şeyi, ballandıra ballandıra anlatması ile ünlü. O an bir aydınlanma yaşadım. Ermeni tehcirini katliama, hatta soykırına çevirenler, Osmanlı devleti veya İttihat ve Terakki hükumetinden çok, fırsatı ganimet sayan eşkiya-haydut gruplarıydı. İngilizlerin, Malta adasında uzun süre tutuklu kalan İttihatçıları yargılayamama sebebi de büyük ölçüde buydu. İngiliz savcılar, hem resmi bir katliam emri bulamıyorlardı, hem de daha sonra kullanabileceklerini düşündükleri Kürtleri ve Arapları küstürmek istemiyorlardı. İttiharçıların salıverilmesini, esir değişimi gibi gösterdiler. Ardından Boğazlıyan Kaymakamı Ali Kemal'i, aynı suçtan daha önce yargılanıp, suçsuz bulunduğu halde, Nemrut Mustafa Paşa tarafından tekrar yargılayıp, idam etmekte buldu.

Türkiye'de devletin ve sağcıların kafasındaki, eşkiylara, asiler yurdu,  asker vermez, vergi vermez Dersim ve sürekli baş belası Kürtler mitosu, Ermeni tehcir kafilelerinin yağmalanmasıyla ortaya çıkmıştır.  Osmanlı döneminde Dersim'in, diğer illerden çok bir farkı yoktu. Ermenilerin mallarını ve kadınlarını yağmalamaları yüzünden İstanbul hukümeti ile araları açılmıştı. Koçgiri isyanına destek vermemeleri ve bir kısım aşiretlerin Kurtuluş savaşına destek vermesi de bu yüzdendi. Koçgiriler, Alişan beyin babası Mustafa Paşadan beri İstanbul hukümetinin adamıydı. Bu kanlı coğrafyada Alevilerin, Kürtlerin veya diğer azınlık-çoğunluk milletlerin elleri temiz değildir. 

Olayları tekrar yaşamanın tek yolu unutmak, unutmanın da tek yolu o olayları hiç anmamaktır. Faşizm, özelikle bazı anmaları istmez ve unutturmaya çalışır; 1934 Trakya olaylarını hiç anmayıp,  Hüseyin Nihal Atsız'ı sadece ütopik roman ve hikayeler yazan bir edebiyatçı olarak göstermek gibi.  Anılmayan olaylar, bir kaç nesil sonra unutulur. Kurbanlar olanları sık sık hatırlar, unutanlar, katiller ve onların çocukları olur. Bir kaç yıl önce İnstagram'da, hatırlamadığım bir gönderiye yorum yazmış, Maraş ve . Çorum unutulmamalı demiştim. Baş örtülü bir kız, özelden mesaj atıp, bana, 16-17. yy, Celali İsyanlarından bahsedip, bahsetmediğimi sormuştu. Ben de ona 1980 yılında önce şubat, sonra temmuz ayı boyunca, tüm ili saran katliamlardan bahsetmiştim, sinirle. Sonra da sohbeti bıraktık. Ailesi bundan hiç bahsetmemiş ve bu olanları ilk defa benden öğrenmiş. Kürtlerin dediği gibi, ölen senin sevdiğin değilse, helva kokusu tatlı gelirmiş. Katliamda bir yada bir kaç yakınını kaybetmiş olsaydı, olanları ondan öğrenirdi.

Sadece kitlelerin değil, bireylerin suçları da unutuluyor.  Elli bir yaşını yaşayıp, elli ikisinden gün alan bendeniz, 12 Eylül darbesi sonrası yıllarda çocuktum.  Bazı kişiler, benim zihnimde 12 Eylül ünlüsüdür. Bunların en başında Emel Sayın gelir. Sürekli televizyonlarda canlı yayınlarda ( TRT'nin günde beş-altı saat yayın yapan televizyonun canlı yayını büyük olaydı), Kenan Evren'in karşısında konserler veren Emel Sayın gelir. Evren'in, Dersim kökenli, kızlar tertelesi ile ailesinden koparılmış ve ihtiyarlık günlerinde de Dersimlilere özgü bir sürü batıl itikadı olan karısı yerine, Emel Sayın'la vakit geçirdiği, fısıltı ile konuşulurdu. Şimdilerde gazeteci Sabaattin Önkibar, youtube yayınlarında açıkça söylüyor. Hüla Kpçyiğit'te o yıllarda sinema filminden çok, TRT'ye, 12 Eylül Atatürkçüsü, her bölümü ayrı hikaye olan filmler çekerdi. Metin Milli var, o çok kötü sesiyle süreki televizyona çıkan ve hatta Erovizyon'da komik ve zırva şarksıyla Türkiye'yi rezil  etmişti. Rivayete göre Ankara'da benzinlikleri olan bir mirasyediydi  ve TRT'yi yöneten albayla arkadaşlığı sayesinde şarkıcı olmuştu. Şimdilerde bilenler de, üç ünite kan almış Dracula diye alay edilen bir klip videosu ile biliniyor. Video demişken, şu günlerde gene sosyal medyada (çeşitli sitelerde) ,Allahsızlığı yayma kürsü başkanı videosu ile bilinen bir film var; Güneş Ne Zaman Doğacak. Bu film, sırf 1978 Maraş katliamında provakasyonluk yapsın diye üretilmiştir. Filmin ne oyuncuları, ne  yapımcısı, ne senaristi, ne de başka bir şeyi, bu absürtlük hakkında konuşmamıştır ve yaşayan son bir kaç kişi de konuşmamaktadır. (Bu salak sahnedeki kadın oyuncu doksanlarında ve sağ.) Filmi izleyen Ruslar vardır muhakkak. Sözde Sovyetler Birliği hicvi olan bu film hakkında neler düşünmektedir acaba?

Unutmak, tekrar yaşamaya sebep olur demiştim. 12 Eylülün en ateşli destekçisi TÜSİAD'dı ve TÜSİAD'ın sağcı iktidarlarla çatışmaları hep naza çekme olmuştu. Geçen ay iki tane TÜSİAD üyesine yurt dışına çıkma yasağı konuldu. Şimdi iktidar partileri, TÜSAD'la tekrar barışma çabasında.  

Suçlarınızı konuşmazsanız, sadece siz unutursunuz, kurbanlarınız daima hatırlar.

Pek çok 12 Eylül destekçisinin, bugünün iktidarın da destekçisidir. Bunu unutmayalım.

15 Şubat 2025 Cumartesi

VEHBİ KOÇ'UN KENAN EVREN'E MEKTUBU

 



“Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatını teçhiz ederek ve kuvvetlendirerek imkanlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler, sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak kendi davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinmeli, hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.''

KAYNAK: https://haber.sol.org.tr/turkiye/12-eylulu-en-net-anlatan-mektup-emrinize-amadeyim-247389

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/12/teflon-tusiad-ve-teflon-kaplamalari.html