pkk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pkk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2025 Çarşamba

TÜRKÇÜLÜĞÜN VE KÜRTÇÜLÜĞÜN DİN VE ALEVİLİK MESELESİ



Etnik dinsizliğin temel nedeni, dinlerin bazı milletleri daha çok sevmesidir. İslam dini ise fazlası ile Arap dinidir. Bunun tek sebebi peygamberinin Arap, kitabının Arapça olması değildir; Arapların genel tavrıdır. Araplar için Mevaliler, yani Arap olmayan Müslümanlar, alt sınıftır. Kendileri içinde de birbirlerini seyit-şerif olarak görme, ötekileştirdiklerini yarım Arap yada sonradan Arap diye yaftalarlar. Yıllar önce duyduğum bir habere göre dünya Müslümanlarının beşte biri Arap yada ana dili Arapça'nın lehçe-aksan yada ağızlarından biri. Aslınada Kuran'ın ilk indiği Arapça'yı ana dili olarak bilen oldukça az, belki de hiç yok. Klasik Arapça, sonradan öğreniliyor. Körfez Arapları, özellikle Suudiler, diğer Arapları, özellikle Şii-Nuseyrileri, eksik Arap olarak görür; BAAS'çılar ise tüm Araplar, bir millettir sloganını ortaya attı. Tüm mezhep ve ülkedeki Arapları birleştirmek istedi ama pek beceremedi.

Arapların Mevalileri pek sevmediği doğru; özel olarak nefret ettikleri üç millet vardır; Türkler, Kürtler ve İranlılar. Bu üç toplum, Arapların egemenliğinde yaşadığı ve birazcık da Arap zoru ile Müslüman olduğu halde, Araplar içinde asimile olmadı. Keldaniler, Süryaniler, Kıptiler, Berberiler ve daha nice millet, Müslüman olduktan sonra ana dilini ve geleneklerini unutup, ya tamamen yok oldu, ya da sembolik, küçük bir miktar kaldı. Süryaniler ve Kıptilerden sadece Hristiyan olarak kalanları ve çok azı kendi dillerini koruyor. Arap birliği ülkeleri haritasına ve Arapça'nın yayılışına bakarsanız, batıya ve güneye doğru yayıldığını; bu yayılımın da İslamla beraber olduğunu görürsünüz. Bu yayılmanın batı sınırı Atlas Okyanusu, güney sınırı da Sahel denen, Sahra çölü-tropikal iklim üstü ülkeleridir. Gine körfezi ve Ekvator altı ülkelere batılı ülkeler daha önce ulaşmış, oraları Hristiyan etmiştir. Araplar, İber yarımadasını yüz yıllarca işgale edip, yönetmiş de olsa, İspanyolları, Portekizlileri, Baskları, Katalanları, Galiçyalıları ve diğer milletleri Müslüman yapamamış, dolayısı ile Araplaştırıp, buralara yerleşememiştir. Akdeniz havzasında da Arap denizciliğinin egemenliği kısa sürmüş, Kuzey Afrika kıyısında yaşayan halklar, Osmanlı himayesine sığınmış, Osmanlı'yı kendileri çağırmışlardır. Buna rağmen Tunuslular, daha sonra Osmanlı'ya isyan etmişti.

Arapların; Türklere ve Kürtlere olan nefretini çok eski kaynaklardan okuyabilmekteyiz.Bunun en ilginci Mevlana'dır. Mevlana'nın babası Bahaeddin Veled, Kürt yattım, Arap uyandım demiş, kendisini böyle tarif etmiştir. Aslında bu söz, sufiler arasında yaygındır. Mesenevi'de defalarca Türklere hakaret edilir. Selçuklu ve Osmanlı'da farklı değildir. Selçuklular, isyan eden yörüklere Biidrak Türkler derken, Osmanlı'da da Türk'ü vurun, öldürün diye şiirler yazılmıştır. Selçukluların resmi dili Farsça olmuş, Anadolu beylikleri, yörük isyanı sonrasında Karamanoğlu Mehmet Beyi takip ederek, Türkçeyi resmi dil yapmışlar, Osmanlılar ise Türkçelerinin için Arapça ve Farsça'dan kelime, tamlama ve kurallarla doldurarak, Osmanlıca denen ucube dil yaratmışlardır.

Buna rağmen Türkler, dindar Müslüman olmuş, Araplara karşılı da saygılı olmuştur. Osmanlı devleti, Arapları askere almamış, almak istemiş, Arap bölgeleri çoğu kez yerel derebeyleriyle beraber yönetmiştir. Barbaros Hayrettin Paşa ve pek çok Osmanlı askeri, Arapları askerliğe uygun bulmamış, onları sadece yağma yapan kalabalıklar olarak nitelemiştir. Araplarsa, Mevali yada Mevali kökenli hanedanlarla yönetilmeyi, kendilerine zul saymış, Mevali'nin Hristiyanlara karşı zaferlerini de küçümsemiştir. Bazı Arap yazarlar, İstanbul'un fethini bile, gerçek fetih, bu şehrin Türklerin elinden, Araplarca alınmasıdır diye yazmıştır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, aslında Türk olduğu halde, Arapların bu nefretini bildiğinden, kendisini Arnavut olarak tanıtmış, ancak saltanatı 1952'de Hür Subaylar Birliği tarafından yıkılmıştır. Libya ve Tunus'un kraliyet aileleri de , kuzey Arap hanedanlıkları (Suriye ve Irak'da dahil) 1960'lara kadar yıkıldı, Fas hariç, orası halen (2025) halen ayakta. Arap yarım adasının güneyindeki krallıklar (Kuveyt, Suudi Arabistan, B.A.E VS) halen ayakta.

Bütün bunlara rağmen Türk milliyetçiliği uzun zaman boyunca genelde dindar, hatta dinci oldu. Osmanlı'ya ulus fikrini ilk getiren Namık Kemal fazlası ile dindar (rakı düşkünü olmasına rağmen) ve hatta dinciydi. Öyle ki bu gün ulus-nationality anlamında kullandığımız millet kelimesi Arapça din birliği, dindarlık anlamına gelir. İlk dönem Türkçülere baktığımızda, dinci ve hatta mezhepçi olduklarını görürüz. Namık Kemal, Cezmi romanını, Ömer Seyfettin, Pembe İncili Kaftan romancığı (novella) Kızılbaşlığa (Alevilik) saldırı amacı ile yazmışlardır. Ziya Gökalp, Gayrı Müsülümlerin seçme ve seçilme hakkına karşıydı. Sünni bir Kürt yada Arap, benim damadım olabilir ama Kızılbaş bir Türk, damadım olamaz demiştir.

Kürtçülük ise din kavramı ile çekingen bir ilişkisi vardı. Kürdistan'ı kurma amaçlı ilk isyan olan Koçgiri isyanı, bir Alevi isyanıydı. Nur Dersimi'nin bir Kürtçü olduğu kadar Alevici olduğunu görürüz. Koçgiri isyanı sırasında, Divriği'de bir toplantı düzenlemiş, Türk Alevilerini de bu isyana teşvik etmeye çalışmıştır. Dersimi'ye göre Alevilik-Kızılbaşlık; Kürt kökenli bir inançtı ve tüm Aleviler aslında Kürt'tü. Oysa Kürtlerin de çoğu Sünni'di ve Seyit Rıza;  Seyh Said'in temsilcileri, Kızılbaşın yediklerini yemedikleri için isyana destek vermekte vazgeçmişti; üstelik Türk devletinin kendisine ve Dersime harekat planladığını bildiği halde.  PKK ise, Marksit-Leninist bir devlet olarak kuruldu ve ilk militanlarında bolca Alevi vardı. Buna rağmen Kürtler, genel anlamda Aleviliğe mesafeli oldu.

Ülkücü-MHP hareket ise, ilk başlangıcında bile Alevi düşmaıydı ve bilinen ilk Alevi katliamları (en azından benim bildiğim) 1965'de Aydın'da beş Alevi'yi öldürerek başlamıştı ve o zamanlar daha henüz Sağ-Sol çatışması yoktu. 1961'de MÇP, daha MHP olmadan evvel,  komando kampları kurduğunda, daha ortada sol örgütler yoktu. Buraları herkes biliyor, uzatmayacağım. 1991'de Sovyetler Birliği dağılınca, bu dincilik yavaş yavaş sorun oldu. Azeriler Şii, Gagauzlar Ortodoks Hristiyan'dı. MHP ise artık DP, DYP ve ANAP'ın yancısı olmaktan sıkılmış, kitle partisi olmak istemişti. Kürtlerden, Alevilerden oy almadan olmazdı.

2002'den itibaren, dinin somut siyasi iktiadrı ile Milliyetçi, hatta Faşistler de dini ve dindarlığı sorgulamaya başladı. Ülkeye doluşan Suriyeli ve Iraklılara karşı antipati de, dinsizliğin artmasına yol açtı. Aleviliğin, Türk ve Kürt kültürünü asıl taşıyıcısı olması, yeni nesil milliyetçilerin, Aleviliğe bakış açısını da değiştirdi.

Peki bunca yılın acısı, yarası ne olacak? 

18 Nisan 2025 Cuma

KÜRTLÜĞÜN SEFALETİ ÜZERİNE ÖZELEŞTİRİ



Eleştiri kolay, özeleştiri zor iştir. Bu blogta Türk milliyetçiliği aleyhine bir sürü yazı yazdım. Bunlar eleştiridir çünkü benim için Ülkücülük, bir gençlik hevesiydi ve bana yabancı bir ideolojiydi. Kürtçülüğü bir seçenek olarak bile düşünmedim. Evin içinde Kürtçe, sadece annem ve babam kavga ederken konuşuldu., dolayısı ile Kürtçe'yi bilmiyorum ve itiraf edeyim öğrenmeyi de düşünmedim. Esra ile tanışana kadar Kürtlüğümü unutmuş gibiydim. Ne demişler, kökenini sen unutsan bile, düşmanların unutmaz. Esra, hem Aleviliğimle, hem de Kürtlüğümle öyle uğraştı ki, ayrılık sonrası depresyon günlerimde ara ara aklıma dağa çıkmak geldi. (Neyse ki atlattım)

Bu yazıyı yazmama sebep, Nuri Dersimi'nin hatıraları oldu. Bu kitabı, Koçgiri isyanı ile ilgili son bir yazı yazabilmek için almıştım. Bu konuda kitap, benim için  hayal kırıklığı oldu. Koçgiri ve diğer isyanlarla ilgili olarak, Kürdistan Tarihinde Dersim adlı kitabımda yazdım deyip, kesip, atmış. Bu yüzden bu kitabı ayrıca okumam gerekti, bu yüzden Koçgiri yazımı, Dersimi'nin diğer kitabını inceleyene kadar erteledim. Nuri Dersimi'nin anıları ayrı garabet, kitabı yayına hazırlayanların açıklamaları ayrı garabet. Doksanlarda Ülkücülerin, Türkleri ve gözlerine kestirdikleri herkesi Türk yapma çabalarına benziyor. Dersimi'nin de aşireti, her Alevi aşiret gibi Horasan'dan göç ettiği iddiasında. Dipnota böyle yazmışlar. Horasan'daki beş aşiret, Çemişkezek denen büyük bir aşiretin parçalarıymış.  Çemişkezek ilçesi adını, Bizans imparatoru Çirmiş Kizak'tan alır. Dersşmliler çoğunluklar Zaza'yken, Horasan, daha doğrusu Meşhed civarındaki Kürtler, Kurmanci'dir. Diğer yandan Dersim tarihinde, Çemişkezek beyliğinin yeri önemli de olsa ilçe merkezi bugün büyük oranda Sünni ve sağcıdır. Hatta çok ünlü bazı Ülkücü şehitler, Çemişkezekli'dir. Bugünkü Tunceliler, Çemişkezek'i Tunceli'de, Çemişkezekliler Tunceli'yi kendilerinden sanmaz. Keban barajı yapıldıktan sonra, ilçenin ticareti büyük ölçüde Elazığ ile olmakta. Kitapta bu ve buna benzer bir sürü açıklama var. Kitabın bazı bölümleri boş bırakılmış, buralar okunamadı diyor. 1950'lili yıllar Suriye'sinde, bir kitapta, bazı bölümler neden okunmadı? Toprak alrında binlerce yıl sonra çıkan taş tablet değil ki bu! İki ihtimal var. Biri kitabı hazırlayanların sansürü (çünkü hassas konu, kitaba konu olan kişiler yaşamıyorsa bile, akrabaları yaşıyordur), diğeri de Türk istihbaratının (O dönemde adı Milli Amele Hizmetleri, kısaca MAH) kitabı piyasadan satın alarak toplatması. MAH'ın ve Türk istihbaratının ve diplomatlarının Ürdün'de (Şakir Paşanın torunu Fahrünisa Zeyd'in Ürdün kralının eşi olduğunu da hatırlayalım), Çerkez Ethem'in anılarını piyasadan satın alıp, toplattığını biliyoruz. Sonuçta BAAS döneminde de basılamayan kitabın, çok eski bir baskısı, zorluklarla, sahaftan bulunduğu için pek çok eksiği olabilir.

Kitabı bana Zeki Velidi Togan'ın anılarını anlattı. Togan'ın anıları gibi boşluklarla dolu ve yalanlarını kolayca sezebiliyorsunuz. Togan gibi ailesini terk edip, yeni alie kurmuş. İstanbul'a,  Veterinerlik okumaya geliyor ve baytar mektebine yazılıyor. 1914'de savaş başlayınca, askere alınıyor. 1916'da savaşın ortasında, Erzincan'da evleniyor. Bölgedeki aşiretlerle fazla samimi olunca, Trabzon civarına gönderiliyor. Gene 1916'da birden İstanbul'a dönüp, yarım kalan tahsilini tamamlıyor. 1918'de Kürt örgütleri ve Koçgiri beyi Alişir ağa ile iletişime giriyor. Sonra isyanlara karışıyor ve en nihayetinde ülkeden kaçmaya karar veriyor. Önce Yunanistan'a kaçak olarak gitmeye karar veriyor. Edirne'de bundan vazgeçiyor çünkü Türk hükümeti, Yunanistan'la sağlam bir suçlu iade antlaşması yapmış. Dersimi için tek yol,  Suriye'ye kaçmak. Bunun için önce Mersin'e gidiyor, sonra Kilis'e giderken, trende Osmanlı hanedan ailesinin avukatı ile tanışıyor ve onun yardımıyla Suirye'ye geçiyor. Orada da MAH'ın ve Türk diplomatları peşlinde bu yüzden bir süre Ürdün'e geçiyor, orada veterinerlik yapıyor, oradan da baskı görüp, Suriye'ye dönüş. Suriye'de önce nişanlanıyor, sonra evleniyor. Erzincan'daki eşe ne olduğu belirsiz.  En sonunda koca bir çiftlik satın alıp, köy ağası oluyor. Çiftçilik yapıp, kitaplarını yazıyor. Bu parayı da nereden bulduğu belirsiz. Yani Nuri Dersimi, göründüğünden daha karaknlık bir kişilik.

En başta, bana Zeki Velidi Togan'ı hatırlattı demiştim ya, dini görüşleri de Zeki Velidi'ye benziyor. Velidi, Sünni İslam merkezli bir Turan düşünürken, Dersimi'de Alevi bir Kürdistan düşünüyor. Oysa Kürtlerin'de büyük bir kısmı Sünni ve Türklerin içinde de önemli bir miktarda Alevi, Şii, Hristiyan, Budist vesaire inançtan kişiler var. Togan ile Dersimi, sağ el-sol el gibi, birbirleri ile hem ters, hem aynı. Her ikisinin birbirini tanımamış, muhtemelen varlığını bile bilmem,ş olması ise ayrı konu.

Son aylarda, Türk faşismi ile Kürt ayrılıkçığı, ideolojik sefalette birleşmiş. 2010 yetmez ama referandumunda, pek çok eski komünistin, komünizmle mücadele başkanı hoca efendi ile bir araya nasıl geldiğini sorguladım ve hepsinin de ihanet içinde olduğuna kanaat getirdim. Benim gibi dil bilmeyen, sıradan bir öğretenin fark ettiği şeyleri,  bu aydınların bilmemesi imkansızdı. Benim bildiklerim kadar, onların unutmuşlukları vardı. Bu hoca efendilerin, demokrasi istemedikleri açıktı. Nitekim referandum sonuçlarından hemen sonra iktidarın ilk terk ettikleri bu solcu (?) liberal aydınlar güruhu oldu. Şimdi ise DEM parti, Tansu Çiller ile aynı safta. Çiller'de, reise sahip çıkın diyor. Nir şeyi tekrar yaşamanın tek yolu, olayları unutmaktır. Ben, Türklerin hafızası zayıf, daha önceki çözüm, ateşkes, Habur, 33 şehit olaylarını unutmuş  diyordum, Kürtler daha beter çıktı. Tansu Çiller'in, kurşu atan da yiyen de şereflidir sözlerini, örgüte yardım eden işadamlarını biliyoruz sözlerini, Sapanca-Düzc Hendek ölüm üçgeninde araziye ölüleri atılmış, Kürt zenginlerinin ölülerini unuttunuz mu? Çiller, partisi DYP'nin, güneş görmüş kar gibi erimesini göze alarak, ortada Kürt zengin bırakmadığını unuttunuz mu? Sonunuzun yetez amacı, eski Kominist, yeni Liberalist aydınımsılar gibi, hatta daha kötü olacağını görmüyor  musunuz? Can Atalay'ı hukukusuzca hapiste tutanların,  ülkede barış yada terörün bitmesi gibi bir derdi yoktur. Bu seçim dönemini de atlatalım derdi vardır. Dönemi atlattıktan sonra, gözü açılan kör gibi, önce değneklerini kıracaklardır.

Kürt toplumunun pek çok sorunu var, mesela kaçak elektirik sorunu. Koca bir toplum, neden elektirik hırsızlığını kendisine hak olarak görüyor ve Kürt aydını denen pek çok kişi de bunu onaylıyor. Diğer bir sorun  da, Kürtçe'in önce moda, sonra demode olması, her nesilde Kürtçe bilen çocuk sayısının azalması. Kürtçe öğrenmeden büyüme akımı sadece büyük şehirlerin, memur çocuklarının yada Alevi ailelerin değil, Diyarbakır, Siirt, Ağrı gibi illerin de sorunu. Normalde tersi olur. Ayrılıkçı-bölücü örgütler ortaya çıktığında,  o azınlık arasında ana dile dönme, egemen ulusun dilini terk etme yaygınlaşır. Kazım Karabekir anılarında, Van isyanını duyduğundaki şaşkınlığını anlatır. Çocukluğu yani on küsur yıl öncesi Van'da geçmiştir ve Van ile civarındaki Ermeniler, Ermeniceyi unutup, Türkçe'ye geçmiştir. Pazar vaazları, nikah törenleri, baştan sona Türkçe'dir. Oysa bir kaç yılda bağımsızlık için isyan etmişlerdir. Diğer yandan Ermeniler, Ermenice, Türkçe, Kürtçe de yazmış olsa,  ozanlarına, müzisyenlerine değer vermişler, onları baştacı etmişlerdir. Türkler, mezhep  öfkelerine rağmen (Türk saz ozanlarının çoğu Alevidir) ozanlarını el üstünde tuttu. Dengebej Şakiro'yu kaç kişi biliyor? Bilenler de Özcan Deniz'in amcası olarak biliyor. İzmir'de, yoksulluk içinde ölmesi bir yana,  eserlerinden toplama bir CD bile yok. 

Kürt kültürü, Türkiye için söyleyeyim, gizli bir yıkım ve çürüme içinde.

10 Ağustos 2024 Cumartesi

14 TEMMUZ FİLMİ ELEŞTİRİSİ;NALINA VE MIHINA

 


14 Temmuz filmini Youtube'dan ve yayımlandıktan yıllar sonra izledim. Film, açıkça PKK yanlısı ve ben hem Kürtçülük, hem de Türkçülük açısından eleştireceğim. Deyim yerindeyse, hem nalına, hem mıhına vuracağım yada öyle yapmaya çalışacağım.

Film, son derece profesyonelce  propaganda içeriyor. Öyle ki, Türk faşistleri için de, Esat Oktay Yıldıran adlı psikopatı idol haline getirdi. Bu tür propaganda filmleri, ayrıştırmayı da hedef aldığından, PK açısından dört dörtlük propaganda filmi olmuş. Senaryo olanlara PK'nın teorisine göre büyük ölçüde gerçekçi. Örgütün iddiasına göre Yıldıran, Diyarbakır cezaevi görevinden sonra bir nefret objesi haine gelince, adını değiştirmiş, estetik ameliyat olmuş ama sesinden tanınmış. Halk otobüsünde, karısı ve sonradan deniz yarbay olacak oğlu Timuçin'in gözü önünde, 

-Sana Diyarbekir zindanından Laz Kemal'in selamını getirdim diyen katilince vurulmuş. Son sözleri de;

-Ben, Esat Oktay Yıldıran değilim olmuştur. Devletin resmi raporlarına göre, arkasında oturan katilleri, ensesinden ve göğsünden vurmuştur. Filme yorum yapan faşistler, bir işkencecinin, ölüm anında bu kadar korkaklaşmayacağını yazmışlar. Adnan Menderes'in Yassıada kayıtlarını dinleyin. Sesinin yükseldiğini duymazsınız. Gaddarlar, güçten düşünce sesi kısılır.Filmde yüzbaşı Esat ile binbaşı Esat'ı aynı oyuncu oynuyor (Bülent Keser). Oysa başka bir oyuncu ile film desteklenebilirdi.

 Pek çok kişi, filmdeki Atatürk büstleri ve resimlerinin tuhaflığına takılmış. 12 Eylül darbesi sabahından bu yana kırk dört yıl geçti ve o günleri hatırlayanlar,  benim gibi elli yaş ve civarındalar. Ben darbe zamanı altı yaşında bir çocuktum ve diyebilirim ki o dönemim Atatürk resimlerinde, heykellerinde ve büstlerinde vardı bu çirkinlik. Temelde Sovyetler Birliğinin, Lenin heykeli politikası örnek alınmıştı. Her odaya Atatürk resmi, her bahçeye Atatürk büstü ve her meydana Atatürk heykeli ile özetlenebilecek bu politikada, Atatürk'ü korkunç gösterme çabası vardı. Sınıflara asılan paltolu ve gülümseyen resmi haricinde kamu binalarına, kaşları Alparslan Türkeş'e benzetilmiş gibi, mareşal üniformalı resimleri, kamu binalarında çoktu. Gene o dönemde, Atatürk büstleri, kocaman burunlu ve simsiyah olurdu. Gene o zamanların Atatürk heykellerinin pek çoğu, Atatürk'ten başka her şeye benzerdi. Doksanlardan itibaren azaldı. İki binlerin başlarında bir ara, bunlar nasıl Atatürk haberleri ile basına alay malzemesi olunca, hepten yok oldular. Arada bir yerlerde rastlayabilirisiniz.Filmde, sanki Paplo Pikasso,  Atatürk portresi yapmış gibi bir resim var, Atatürk değil de, Atatürk karikatürü gibi. Ben o resmi çocukken gördüğümü hatırlıyorum.

Hapishane sahnelerinde işkence ve kötü muameleleri gerçekçi. Tamamen filme aktarılsa, izlenemez olurdu. Gerçekçi olmayan yön ise, hapishanede sadece PK örgütünün olması. Oysa o hapishanede, sayısı belirsiz (beş bine kadar çıkmış olabilir o zamanlarda)  mahkumun arasında diğer örgütler, hatta Ülkücüler ve Akıncılar (sonradan İBDA-C ve Hizbullah olacak) gibi sağ örgütlerin üyeleri bile vardı.kı. Diyarbakır, o zamanlarda koca bir şehirdi ve her ideolojiden, her suçtan insan vardı. Hatta 2009 yılında, Bu Kalp Seni Unuturmu dizisi yayımlandığında, o zamanlar yolu Diyarbakır hapishanesinde düşmüş İngiliz (yada Amerikalı) ile yapılan bir röportajı Facebook'ta izlediğimi hatırlıyorum. Hapishanedeki tek Kürtçü örgütte PK değildi. Rizgari , Kawa ve bu iki örgütün fraksiyonları da hapishanedeydi. Filmde tutukluların maşallahı var, kimse çözülmüyor. Oysa o korkunç işkencelere dayanmak, herkesim harcı olsaydı, dayananlara kahraman denmezdi. En  eşhur isimlerin bile çözüldükleri anlar ve zamanlar olmuştur. Fevzi Yetkin ve Mehmet Tanboğa'nın yazdığı dörtlerin gecesi anı-romanında anlatıldığına göre Esat, çözülen mahkumlara da işkence yapıyor. Yani 12 Eylül cuntasının niyeti üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Dörtlerin Gecesini yazan ikili, bedenimiz çözüldü ama ruhumuz çözülmedi diye kendilerini savunuyorlar. Filmde, dörtlerin kendilerini yakmaları az gösteriliyor gibi. Oysa A.Ö, ben örgütü dört kibrit çöpüyle kurdum demiştir. Filmse daha ziyade Kemal Pir'e odaklanmış. Filmde Kemal Pir, devleştikçe devleşiyor, iyice kahramanlaşıyor.

Filmde örgütün, diğer Kürt örgütleri ile mücadelesine yer verilmemiş, propaganda gereği. Rizgari ve Kawa örgütü ve fraksiyonlarını katletmesi de gösterilmiyor. Aslında darbeden önce en küçük örgüt , o zamanlar Apocular denen Pk, örgüt, Diyarbakır hapishanesinde büyüyor. Apocu cinayetlerin suçu da askere atılıyor. Olaylarla ilgili gerçekler, yıllar sonra itiraflarla ortaya çıkıyor. Filmde ve döneme ait anlatıların pek çoğunda bu örgütlerin adı geçmiyor ama o zamanlar adı konmamış, sadece Apocular diye bilinen Pk'nın adı bol bol geçiyor. Hatta Esat yüzbaşı, örgütün şemasını şeklen değilse bile, sözle çıkarıyor.

Pk ile ilgili garip şeylerden biri de, bu örgütün içinden, başka hiç bir örgütün çıkmaması ve örgütten ayrılanların genelde hep devlete teslim olup, itirafçı olması yada Avrupa'da sığınmacı olması. Sağcılar, solcular bölünerek çoğalıyor diye espiri yapmayı çok sever.Oysa şu anki iktidar partisi bile içinden Deva ve Gelecek partilerini çıkardı.Ülkücü hareket, MHP'nin  içinden daha başbuğu sağken BBP'yi, sonrasında İyi Partive Zafer partilerini çıkardı. Pk ise, her zaman tek parça kaldı. Cephe-particiler gibi Bedrici-Dayıcı kavgası bile yaşamadı. Örgütün, önderine karşı çıkan isyanlar hep güdük kaldı. Bölgede ortaya çıkan Hizbullah ve benzeri örgütler ise, örgüte tepki olarak .çıktı ve üyelerinin pek azı Pk kökenliydi.

Film, ilk kırk beş dakikadan sonra, Esat yüzbaşı, Kemal Pir düellosuna dönüyor. 12 Eylülün ve faşizmin tüm günahları, Esat yüzbaşıya yükleniyor. Üstelik bu görev, aslında bir astsubayın yapması gerekn bir iş. Görevi bir astsubaydan alıyor, görevden alınınca yerine bir astsubay atanıyor. Görevden alınması da, şapkasını düşürmesi ile gösteriyorlar. Esat yüzbaşı üzerinden dönen efsaneler yüzünden, generalleri ve 12 Eylülle zenginleşenleri ve zenginliğini arttıranları görmüyoruz. Seksenler ve doksanlar boyunca emekli generaller, bankaların, holdinglerin yönetim kurullarında üyelik yaptılar. Tahsin Şahinkaya'nın ortağı ve dünürleri Kale holding para kazansın diye, o zamanlar kamu malı olan Petrol Ofisinin tüm istasyonları, Kale Bodur marka fayanslarla kaplandı.Uzun yıllar gıda satış ve imalathanelerinde, hijyen bahanesi ile fayans kaplama zorunlu oldu. Gene o zamanlar devlete ait olan Süt Endüstürsü kurumu, bayilikler (Franchising) verdiğinde, yerden  bir buçuk metre yüksekliğe kadar fayansı zorunlu tutmuştu. Tahsin Şahinkaya, CASA souşturmasında sadece Türkiye'de soruşturma yapılmamasını da sağladı. 

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/casa-olayi-nezihtavlas-aslndabloga.html

Esat'ın ise kuyumcularla arası iyi olduğu bir TV programında geçince (o zamanlar çözüm zamanı tabi) , oğlu hemen canlı yayına katılıp, babasını savunup, her şeyi inkar ediyor. Oysa faşist ergenlerin, bu filmden kestikkeri sahnelerden  yaptığı nefret dolu capslara bir şey demiyor. (Dese de buna uğraşmaya vakti varmı, o da ayrı soru) İlginç bir şekilde, bu blogda, Koçgiri isyanı ile ilgili yazdıklarıma en fazla tepki, Topal Osman'ın yağması konusuna geldi. Sanki yüz sene önceki olaydan ötürü Giresun'a gidip, verin dedelerimizin mallarını diyecekmişiz gibi bir tepkileri var. Faşizan saldırılar daima planlı ve hesaplı olduğu gibi, asıl hedefinde yağma ve talan vardır.

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/02/kocgirilerin-bilinmeyen-trajedisi-4.html

Gene de bu olayda Esat yüzbaşıya haddinden fazla yer verilmiştir. 12 Eylüle dar çerçeveden bakılmıştır. Kendisi görevini de layıkıyla yapamamış, görevden alınmıştır. Kendisinin hayattaki tek başarısı, eli-kolu bağlı mahkumlara işkencedir. Göreve getirilme sebebi de bu konuda Kıbrıs savaşındaki tecrübeleridir. Bu açıdan suikasti Yunan istihbaratı da planlamış olabilir. Bir de, koca yüzbaşı olarak, köpeğini de işin içine katıp, kendisini hedef yapmıştır. Oysa kendisnin yapacağı şey, bu pis işi alt rütbelere devredip, arada bazı mahkumları kurtararak, iyi adam olup, mahkumları kazanmak. Gerçi, Kenan Evren bile 17 yaşındaki bir çocuğun idamı için, elim titremedi, admayalım da, besleyelim mi diyen bir caniydi.

12 eylül ve Diyarbakır işkenceleri olmasaydı, Kürtçü terör gene olurdu ama bu kadar büyük olmazdı. Dörtlerin Gecesi romanında da göreceğimiz  üzere, çözülen ve devletle anlaşanlar bile işkenceden geçmiş, milyonlarca insanın konuştuğu Kürtçe yasaklanmıştır. Sorun sadece işkence de değil, üzerine Kürtçe'nin yasaklanmasıdır. 12 Eylülden yıllar sonra, iki bin yılında askerlik yaptığım bölüğe her celp yedi yüz elli civarı acemi gelirdi. Birliğimiz geri hizmet olduğundan, en kötü acemiler bize gelirdi. Bolca sabıkalımız, façalımız falan olurud. Her celp, bu yedi yüz elli askerin yüz elli kadarı okuma-yazma bilmez, yirmi kadarı da Türkçe bilmez olurdu. Düşünün ki sene iki bindi, kadınların üçte birinin okuma yazma bilmediği 1980 değildi. Ayırca taşrada kızlar okutulmadığından, devlet memurları da evde erkeklerle muhattap olduğundan, kadınlarda Türkçe bilmeme daha yaygındı. Çocuklarını hapishanede ziyaret eden kadınlar, onlarla konuşamama eziyetini yaşadı. Bu yüzden kitap yayınlamaktan başka suçu olmayan, Muzaffer Erdost'u döverek öldüren astsubayın adını bilmiyoruz ama Esat yüzbaşıyı hepimiz biliyoruz.

Esat yüzbaşı için, bir işkenceci ve gaddar birinin bu kadar korkak ölmeyeceğini yazanlar, bu zalimlerin güçten düşünce nasıl zavallılaştıklarını bilmiyorlar yada bilmezden geliyorlar. Nümberg'de kükreyen Nazi yoktu. Muhalefeti aşağılayan Menderes'in Yassıada konuşmalarını dinleyin. Öcalan'da Türkiye'ye getirildiğine hemen işbirliğine hazırım dedi. Yargılanması sırasında sesini hiç yükseltmedi. (Hem nalınai hem mıhına olacağını söylemiştim.)

Bu kırk beş yıl doyunca örgüt, bir ara geniş bölgelere hakim oalcak kadar güçlendi,  Devlet karşı atağa geçince yer yer dibe vurud. Saddam dönemi Irak'ın kuzeyinin denetimsiz kalması ve Suriye iç savaşı da örgüte bağımsız alanlar verdi. Örgüt her köşeye sıkıştığında sözde ateşkesler ile rahatladı. Ben, Bilgöl'de 33 silahsız erin öldürülmesinden sonra devlet bir daha bu tuzaklara düşmez diyordum ama bu seferde Çözüm Süreci geldi. En başta çözüm sürecinin sürmeyeceği belliydi Ben de, gariban ve yabancı dil bilmeyen bir felsefe öğretmeninin gördüğünü devletin görememesinden dolayı, silahlı mücadelelerin devlet komplosu olduğuna inandım. Bütün bu yıllar boyunca terörden ölen poltikacı çocuğu yada üst rütbeli subay çok azdır.,

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/silahli-direnisin-provakasyon-olmasi.html

Silahlı mücadele, daha doğrusu eşkıyalık bu topraklarda hep oldu ve hemen hemen hiç başarıya ulaşamadı. Osmanlının son iki yüz yılında Ege bölgesi, Efelerden dolayı Anadolu'nun en tehlikeli bölgesiydi. Karayazıcı'nın, Kalenderoğu'nun ve nice Celali asisinin yaptıklarını bu günün gerillaları rüyasında göremez. Gene de devlet bir şekilde hakimiyetini tekrar kurdu. Cahil toplumlar, eşkiyaları sever, onlardan fayda umar, onları yüceltir ama çok fazla güçlenen eşkıyadan da desteğini bir anda çeker. Bu yüzden Atatürk, Ali Fuat Cebesoy'u at üstünde gerilla kıyafeti ile görür görmez, Batı Cephesi Komutanlığı görevinden almış, Moskova'ya gidecek heyete eklemiş, bu makamı da daha albay  olan İsmet İnönü'ye vermiştir. Kaldı ki hadi oldu da Kürdistan'ı kurdunuz, olacak iş zatem kan gölü olan orta doğuyu Balkanlaştırmaktır. Ben teröre bulaşmadan ve devletin Alevisi-Kürdü (Ev zencisi) olmadan, hak aramaktan yanayım. Orta doğuda dört ülkeye yayılmış olmak, avantaj da olabilir. Yahudiler gibi bu dağınıklığı ticaret ve sanatta önder olmak için kullanabilir, bu ülkelerin birbiri ile anlaşmasının sebebi olunabilir. Madem bir düş kuruyoruz, barış düşü kuralım (safdil olmadan)

Son olarak filmde sanki Hüsen Nihal Atsız oynuyor gibi. Esat'ın gençlik fotoları Atsız'a benzemese de, cezaevi yöneticisi olduğunda, kendisini iyice Atsız'a benzetmiş. Filmde ise Ziya Gökalp'in Türkçülüğün Esasları kitabını görüyoruz. Bu kitap çok bilinse de az okunan bir kitaptır. Kitabı okuyan biri olarak herkese tavsiye ederim. Atsız, 12 Eylül boyunca gayrı resmi bir sansüre uğramış, yayımcıları doksanlara kadar piyasaya sürmemiştir. Muhtemelen olası bir ırkçılık sansürünün kalıcı olması korkusundan.





28 Temmuz 2023 Cuma

SİLAHLI DİRENİŞİN PROVAKASYON OLMASI ÜZERİNE TEORİ



Üniversitede ilk yılım, siyasal İslamın yükselmeye başladığı ve 1995 seçimleri ile bunun net görüldüğü yıllardı. O dönem taşra üniversitelerinin hocaları genelde Ülkücüydü. Seçimlerden hemen sonraki pazartesi günü falandı galiba. Demek ki 25 Aralık 1995 pazartesi veya sonraki günlerden biriydi. Hocamız ilahiyat dakültesinin hocası, o zamanlar yardımcı doçent olan,Yılmaz Soyer'di. Refah partisi çok büyük oranda oy oranını arttırmıştı. 12 Eylül rejimi, reşit olma yaşı 18 olduğu halde oy verme yaşını 21 yapmıştı. Sonra bu yasa ile düzelince 8 milyon kadar gencin, muhtarlıklara başvurup, seçmen bilgi kağıdı alması gerekmişti. Yaklaşık bir milyon genç bu kaydı yapmıştı ki, yapanların çoğunun da Refah partili gençler olduğu tahmin ediliyordu. (Gerçekten de öyleydi. Dönemim gençliği büyük oranda apolitikti ama sonraki yıllar boyunca politikleşecekti) Derken Yılmaz hoca, konuya şöyle bir nokta koydu.

-Biz seksen öncesinde solcularla kavga ederken, onlar tuvalete kaçıyordu. Onlardan bir halt olmaz dedi ve sınıf alkışladı. Oysa sınıf ve Yılmaz hoca yanılıyordu. Yedi sene sonra 2002'de iktidara geleceklerdi. Seçimde diğer bir süpriz yapan ise, tek başına seçime girip, barajı geçemeyen MHP oldu. O yıllarda sağı, sokak kavgalarında MHP ve Ülkücüler temsil ederdi. 1997'de Başbuğ ünvanlı lider Alparslan Türkeş'in ölümünden sonra bu değişecekti O yıllarda özel harekat timlerine seçilecekler bizzat Ülkü Ocaklarınca olurdu. (Yada öyle denilirdi. Jandarma özel harekat bile rahat rahat Ülkücülerin çeneden aşağı inen hilal bıyıklarını bırakırdı.Polis teşkilatı o yıllarda basbayağı Ülkücüydü. Sivil polislerin pek çoğu, bu bahsettiğim Ülkücü bıyıktan tanınabilirdi. Bazı polis baskınlarında (bu baskınlar sabaha karşı 3-4 gibi de olsa) Ülkücüler de gelir, polis lehinde sılogan atardı.

O yıllarda MHP, bazı büyük ilçelerin belediyesini almış, bazı yerlerde DYP ve ANAP oyları aniden MHP'ye kaymıştı. 1999'da MHP, en çok oy alan 2.parti, sağın birinci partisiydi Sleahatin Önkibar'ın yazdıklarına göre Bahçeli, 2002'e kadar defalarca başbakan olmayı red etmişti ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html) 6 Haziran 2015 seçimlerinden sonra da red etmişti. Yıllar sonra, daha uzaktan bakınca anlıyorum ki  MHP, asla iktidara aday olmadı,seçmenlerince bile. Hatta MHP'den kopanlarca kurulan İyi Parti'nin de durumu budur. Bu durum, sağcı kitlelerin topraklaması olmaktır. Uzun yıllar Isparta'da kaldım. DYP, İstanbul'da beşinci partiyken, Isparta'da açık ara farkla birinci partiydi. Ispartalılar her seçimden sonra Demirel ve ailesine, DYP yöneticilerine küfreder, gene DYP'e oy verirlerdi. (N e kadar tanıdık değil mi?) DYP'den kaçışta ilk rota da MHP olmuştu. (Bu da çok tanıdık.) Sağcılar, Ülkücülerin Aleviler, Kürtler ve solcular üzerine zorbalığını desteklemiş ama Ülkücülere kolay kolay güvenmemiştir. MHP, bir Nato örgütüdür ve Amerika hemen her müttefiği ülkede benzer kurumları kurmuştur. Neflix'in Roma filmini izleyince, Meksika'da bile kurduğunu öğrenmiştim. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/04/roma-filmi.html )

Benzeri tuzaklar, muhalif kesimden de geçerli. 2002'de PKK bitmiş gibiydi, hiç eylem yapmıyordu. Önce inkar edilen, sonra göğüs gere gere anlatılan Oslo görüşmeleri döneminden itibaren örgütün eylemleri yavaş ama istikrarlı bir şekilde arttı. Bu çözüm sürecinde de artan çoklukta  şehitler verildi. Çözüm süreci, kumpas süreçleri ile beraber ilerledi. Çöüzm destekçileri, akil adamlar ve yetmez ama evetçiler, şimdilerde timsah gözyaşları döküyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/07/adalet-agaoglu-ve-affetmeme-ozgurlugumuz.html)O zamanlarda CHMHP yada CHPMHP gibi laflar denilip,  Dersim yada benzeri isyan bastırma hareketleri ile Maraş-Çorum gibi katliamlar özdeşleniyordu. Tam da o günlerdeki meşhur yetmez ama referandumunu Demirtaş, sözde boykot çağrısı ile destekledi. Yetmez ama referandumunun ertesi günü iktidarın liberallerle ve Kürtlerle ittifakı çöktü.  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html) Gazeteci İsmail Saymaz ilginç bir tespit yaptı. PKK'nın kendisi bie Abdullah Öcalan'ı AKP kadar övmemiştir. (Hele hapse girdikten sonra) Çözüm süreci olmasaydı HDP (Yeşil Sol Parti) %/ 7 civarında çırpınır, durudu.  Provakasyon ile kitleleri yönetmek ülkemizde eskiden beri olan bir olgudur.



 ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/turkiyede-provokasyonun-tarihi.html) 12 Eylül öncesinde Dev-Yol'un içinde Dev-Sol (şimdilerde DHKP-C) çıkmasaydı, darbeciler İstanbul'a bu kadar kolay hakim olmazdı. Lenin, yüz milyonluk Rusya'da, on altı bin kişi ile devrim yaptı ama Dev-Yol, 1980'in kırk milyonluk  Türkiye'de beş yüz bin kadar üyesi ile 12 Eylüle direnemedi bile. Çünkü içi provakatör doluydu. Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına romaında, 27 Mayıs öncesi, yer altı Türkiye Komünist partisini anlatır. O yıllarda bile hemen her tutuklamada neredeyse yarısı polis çıkıyor. Türkiye'de devlet provakasyonundan ve sağ-sol çatışmasından o kadar emin ki 1961'de Ülkücü-komando kampları kuruyor. 1965'de bu kamplarda eğitim gören sayısı beş bini buluyor. O yıl sol gruplar daha tek bir el silahlı eylem yapmamışlar. Öyle bile olsa devletin askeri-polisi buna yetmiyor muydu. Bu kamplar, internetten öğrendiğime göre 1978'e kadar faal kalmışlar. Sadece iç işleri bakanlığında (polis ve jandarma) değil, sağlık bakanlığında da etkindiler. Hatta sağlık bakanlığına gitmek için Ülkü ocaklarından kart alınması gerektiği zamanlar oldu. Sağlık meslekte çalıştığım yıllar, öğretmenlerin çoğu da kadın olmasına rağmen, Ülkü ocağı gibi ortam vardı, sandık kurulsa MHP garanti birinci parti çıkardı.

Diğer yandan doksanların başında Dev-Sol, kendisini DHKP-C yapacak iç savaşı yaşadı, örgüt Dayıcı (Dursun Karataş) ve Bedrici (Bedri Yağan) diye ikiye ayrıldı. Bu örgüt içi savaşta, illegal örgütlerinin geleneğine aykırı olarak polis kullanıldı. Taraflar birbirlerini polise ihbar etti ve polis tarafından öldürüldü. Savaşı dayıcılar kazandı, son kalan Bedriciler, Sakarya'da bir hapishanede yaşıyor.  DHKP-C,  Özdemir Sabancı suikastinden sonra erkin olmaya başladı, özellikle 1996'nın 1 Mayısında İstanbul'u yaktı-yıktı. Örgüt gücünü hapishanelerden ve gecekondulardan alıyordu. Hayata dönüş (adını alan ve pek çok ölüme neden olan) operasyonlarından sonra hapishanelerdeki gücünü büyük ölçüde kaybetti. Kentsel dönüşümler sonucunda  şehirlerde gecekonudu da kalmadı.Uzun zamandır uykuda, Gezi'de de çok fazla gözükmedi.

Devlet,  başedemeseydi gecekonduculukla baş edemezdi. Köyünden şehre göç eden önce gecekonduya yerleşirdi. Geçen on  sene içinde gecekonduculuk bitti. Şu an ülke ciddi derecede konut sıkıntısı çekiyor. İç göç bir yana absüt bir dış göç alıyoruz. Bu göç, açıkça da teşvik görüyor. Yüksek kira getirisi heveslisi ev sahipleri kiracılarını öldürüyor, evsiz kalan emekliler intihar ediyor ama seçim sürecini atlatmış iktidarın umurunda değil. Gene de hiç kimse gecekondu yapamıyor. Demek ki daha önceki yıllarda devlet gecekondu ile baş etmiyor, baş etmek istemiyormuş. Gecekondular olmasa, emekleyen sanayiyi besleyecek ucuz iş gücü şehre nasıl yerleşecekti?

Gene bir başka baş edememe, Osmanlı'da Efeler yada Zeybekler denen Ege eşkıyaları ile olmuştu. Devlet sürekli eşkiya kovalıyor, mücadelesi genelde başarısız oluyordu. Bir efe düze indiğinde, öldürüldüğünde yada çetesi dağıtıldığında, yeni bir efenin dağa çıkması gelenekti. Ne oldu bu geleneğe? Efelik, zeybeklik sadece türkülerde, danslarda kaldı. Efelerin nasıl yok edildiğini, Şevket Süreyya Aydemir, öz yaşam öyküsünü anlattığı Suyu Arayan Adam'da anlatıyor. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/sevket-sureyyaaydemirin-kitaplari.html ) Jandarma ve ordunun uzun takipleri sonucu yakalanan efeler,  aktif oldukları Aydın-Muğla civarından uzağa, Afyonkarahisar hapishanesine konulyordu. Efeler ve zeybekler, sadece hapsedilmekle kalınmıyor, tekrar dağa çıkmamaları için eğitime tabi tutuluyorlardı. Aydemir'de o zamanlar komünistlerden ayrılmıştır. Bunun da sebebi, adını vermese de şair Nazım Hikmet'in yatak kapma davranışıdır. Koğuşta pek çok kişi yer yatağında yatmakta, pek az kimse karyolada yatmaktadır. Nazım Hikmet'de karyolada yatanlardandır. Sonra koğuşa daha kaliteli karyolalar gelir. Nazım, o an, doğal hakkıymış gibi eşyalarını eski karyoladan, yeni karyolaya taşır ve ideolojik tartışmaya kaldığı yerden devam eder.  Nazım'ın bu tavrı, sadece Aydemir'in değil, bir kaç kişinin de sosyalist-komünist ideolojiden kopmasına sebep olur. Aydemir, daha hapishanede devlet adına çalışır. Bir iktisatçı olarak,dağ eşkıyalarından esnaf yapma programına yardımcı olur.

Osmanlı neden yüz yıllarca Efeliği yok edemedi? Çünkü efelik-zeybeklik denen kurumu yaratan kapütülasyonlar, düyun-u umumiye ve onların alacağını tahsil eden tütün rejisiydi. Efeler, rejinin tekelini kırıp, tütün, incir, üzüm gibi ürünlerin (bunlardan en kıymetlisi tütündü) iç piyasaya verilmesini sağlıyordu. Osmanlı bu açıdan, hem düyun-u umumiye, hem de kapütülasyon rejilerini memnun etmek için efelerle mücadele ediyor, hem de bu efeleri yok etmeyerek halkı tütünsüz bırakmıyordu. Benzer bir şekilde Osmanlı yüz yıldan fazla uğraştıran Celali isyanları ile ilgili. Celali isyanlarını ilk çıkaranlar Aleviler de olsa, önemli Celali liderleri Sünniydi. Kalenderoğlu, Kara Yazıcı, Canbulatoğlu, Çomar Bölükbaı gibi önemli Celali liderleri genelde Sünniydi. Pek çok Celali lideri, Bosna beyler beyi oldu. Girit'in fethinde, Osmanlı-Avusturya savaşları nda asker oldu.(1893-1606, Avrupalıların 15 yıl savaşları, Osmanlı'nın uzun savaş dediği savaşlar) Osmanlı devleti, özünde bir savaş ve ganimet devletiydi. Ülkçe içi isyanları bir yağma fırsatı olarak görüyordu. Osmanlı askeri de yağma fırsatı olmayan İran savaşları başta olmak üzere, pek çok savaş karşı isteksizdi. (İran, Çaldıran'dan sonra Osmanlı ile meydan savaşı yapmaması gerektiğini öğrenmişti. Yanık toprak taktiğini uyguluyor, köyleri boşaltıp, tarlaları yakıp, su kaynaklarını zehirliyordu.) Kuyucu Murat paşanın zaferleri, Celali isyanlarını sonlandırmadı. Mustafa Akdağ'ın anlatımına göre yirmi beş sene ara vermesini sağladı. Sonra isyanlar tekrar başladı ama Karlofça'dan sonra azalarak bitti. Efeler başta olmak üzere Anadolu'da, cumhuriyetin ilk yıllarına kadar etkin olan eşkıya grupları, Celalilerin kalıntılarıdır.

PKK teröründe kırk yılda hep sorulur, neden terör bitmedi diye, ben de karşı soru sorayım, neden Kürdistan kurulmadı? Bu örgüt ne zaman güçten düşecek olsa bir anda çatışmalar soğuyor. 1993 Bingöl saldırısından önce örgüt sık sık tek taraflı ateşkes ilan eder, ama her ne hikmetse devlette bu ateşkese kısmen uyardı. Sonra çatışmalar yavaş yavaş eski şiddetine dönerdi. Ne kadar unutkan ve zavallı bir toplumuz ki 24 Mayıs 1993'de silahsız 33 (otuz üç ) erin katledilmesini unuttuk. Yıl dönümleri hiç haber olmuyor. Hatırlanırsa çözüm süreci sorgulanacak çünkü. 33 er, çözüm sürecinin başında da unutulmuştu. Bu eleştirilerim sadece bu sözde ateşkeslere inanan yada gizli Oslo görüşmeleri yapanlara değil, onlara oy verenleredir. Oy  verenler, oy verdikleri partinin ne mal olduğunu hepimizden iyi biliyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/oh-olsun-ideolojisi.html) Hatta seçim öncesinde Muhammet Yakut ve Ali Yeşildağ'ın anlattığından fazlasını da biliyorlar ama umursamıyorlar. Onlar da, oy verdikleri kadar kötü. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/03/kahrolsun-hirosima-kotulugun-yuceligi-2.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/06/turkes-ve-muhsin-kotulugun-yuceligi.html) Amerikalı yazar John Steinbeck'ın meşhur sözüdür. ''Bazı ülkelerde sosyalizm imkansızdır. Çünkü insanlar kendilerini fakir değil de, geçici olarak yoksulluk çeken zenginler olarak görür''  Ben de diyorum ki, hırsız iktidarlara oy veren kitleler, kendilerini yakın geleceğin yağma ortağı olarak görür. Kitleler masum değildir, onlar da suçludur. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/kitlelerin-sucu-da-suctur.html) Yani bu provakasyondan onlar da haberdardır.



Ülkemizde terör olmasa, asker ve polis böyle itibarlı konumda olmaz, her şeye karışmaz, her yerde arama, kimlik taraması yapamazdı. Faşistler, kendilerini vatansever zannetmezdi. Bu yarı düşük, ne idüğü belirsiz savaş hali, aslında devletin, faşistlerin ve uluslar arası silah kodamanlarının istediği şey. Aslında askerin ve polisin çok az bir kısmı teröristle savaşıyor, en önde de en garibanlar var. Tüm askeri birliklere vursak, çok küçük oranlar çıkar. Bu, meşhur  Tapınak Şovalyelerinin, Haçlı Seferlerinin en uoğun dönemlerinde bile en fazla yüzde beşi savaşmış, çoğunlukla Fransa merkezli olarak uluslar arası ticaret, bankacılık yapıp, çiftlik işletmiş, bu da ona benziyor. Dikkat ederseniz her seçim öncesi bir yerlerde bulunan petrol-doğal gaz-uranyum gibi madenlere, milli otomobil, uzay aracı gibi mucizelere, Suriye'den gelen şehit haberleri eşlik ediyor. Pek çok faşist odak, yaşadığı şehre bir şehit cenazesi yapsak diye bekliyor. 1990'larda şehit cenazelerine katılmadığı için oy kaybettiğini fark eden ANAP ve DYP merkez yöneticileri, ik ve ilçe teşkilatlarını bu konuda uyarmıştı. (Uyarılar sonrası şehit cenazelerine katılımları artsa da DYP ve ANAP'ın gerilemesi durmamıştı)

Devlet için terör olaylarında kayıplarının yerine koyup, koyamayacağı önemlidir. Ölen asker veya polisin yerine gelecek pek çok kişi mevcuttur. Sonuçta iyi maaşı ve sosyal güvencesi olan bir devlet memurluğudur. Eskiden şehit cenazelerini kaçırmazlardı. Şimdilerde pek gitmiyorlar. Cenzaeye giden muhalefet partilileri linç etmeye paramilterlerini yolluyorlar. Onlar da, sanki çözüm süreci, Oslo görüşmeleri falan, muhalefetin suçuymuş gibi olay çıkarıyor. Şehidin çocukarının asker-polis olması için tüm kapılar açlıyor vesair. Bu sistem, arada bir devletin güvenlik personeli ile bazı faşist ergenlerin ölümü ile işliyor. Arada bir bazı şehitler verildiğinde, neden öğretmen-doktor maaşı polis, uzman çavuş maaşından düşük yada bir narkotik polis memuru, nasıl Maserati marka alabiliyor ve trafikte birilerini umarsızca darp ediyor diye sorulmuyor. Karısının internette sattığı zayıflama çayları bir yana, çay fabrikası sahinin bile bu ülkede Maserati gibi üst lüks sınıftan spor araba alması zorken, komiser ve müdürlerin arabası nedir,  narkotikçilerin garajı nasıldır diye sorulmamakta. Şehit evlerinde ise Maserati yada Jaguar'ı bırakın sıva bile bulunmamakta. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/sinan-ates-ya-da-buyuk-sessizlik.html) 

Pek çok gerilla yada asi, bir Lenin, Mao, Che, Ho Shi Min olma sevdası ile silaha sarılıyor. Bir süre kullanılıp, sonra harcanıyorlar.  Bu saydıklarımın ortak özellikleri, genel anlamda propagandalarının güçlü olması, asker sayılarının fazla olmamasıdır. Mao bile, Japon işgali sonrasında Çan Kay Şek (Milliyetçi Çin)'den daha az askere sahipti. Lenin, yüz milyondan fazla nüfusu oaln Rusya'da on altı bin kadar üyesi ile iktidara geldi. Fidel Castor seksen üç, Sandilistler (1979'da Nikaragua'da devrim yaptılar) üç yüz kişi idi. Aslında en büyük silahları propagandaydı. Lenin'in matbaaları (Menşeviklere göre Almanlardan aldıkları para ile) , Castro'nun radyosuydu.

Pek çok gerilla örgütü, devasa üye sayısına sahip olup, sadece ölüm ve yıkım getirmişlerdir. Sadece PKK değil, FARC (Kolombiya), Aydınlık Yol (Peru), ETA (İspanya-Bask), IRA (İrlanda) bir zamanlar dağlarda, şehirlerde on binlerce gerillaya sahipken, silinip, girmişlerdir. FARC, bir zamanlar Kolombiya'nın %20'ni yönetiyordu. Sri Lanka'da Tamil Kaplanları'nın yedi tane uçağı vardı. 17 Kasım'ın (Yunanistan) son eylemine kadar hiç bir üyesi görüntülenmemişti. Hepsinin de zamanı gelince fişi çeklidi ve bitti. ASALA örgütünü Türk istihbaatı veya Abdullah Çatlı gibi Ülkücü paramiliterler falan bitirmedi. PKK'ya yer açmak için ASALA, sahneden bir süreliğine çekildi.

O zaman devrim de hiç mi silah olmayacak diye soruyorlar. Aslında ne kadar az olursa o kadar iyi. Devrimde asıl silah propagandadır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/01/propaganda-devri-zafer-tweetin.html) Hindistan'da İngilizlere karşı onlarca isyan çıktı ama Gandi, İngilizlerin ekonomisine ket vurarak, İngiliz egemenliğini çökertti. Her devrimci Gandi midir? Her devrim, bambaşka bir satranç tahtasıdır. Klasik 32 taşlı, 64 kareli satrançta bile sonsuz denecek kadar çok oyun vardır. Siyasette ise her ülke, farklı ölçülerde satranç tahtasıdır, tahta asla düz değildir, taşlar eşit dağılmamıştır ve birbirinden çok farklı yeteneği taşlarla doludur alan. 

Gerçek devrimci, yoldaşını öldüren polisi öldürerek intikamını almaz. İktidara gelir ve ona hükmeder. Gene öldürmez yada cezalandırmaz.  Bir zamanlar kovaladığı, takip ettiği kişiden emir almak, onun için en ağır cezadır. Mafya, arkadaşını öldüren polisi öldürerek cezalandırır.

Anadoluda Celaliler, tahmin edemeyeceğinizden büyük alanları, çok uzun süre kontrol ettiler. Hiç biri de sonunu getiremedi zira çoğunun bir ideolojisi yoktu ve olanlar da bunu duyuramadı. Atatürk'te bunu biliyordu ve bu yüzden Ali Fua Cebesoy'u üzerinde gerilla kıyafeti ile görünce, batı cephesi kumandanlığından alıp, Moskova'ya elçi olarak göndermiş, yerine miralay (albay) İsmet beyi (İnönü) getirmiştir. Güney cephesindeki (Maraş-Antep-Urfa-Adana) Kuvvayı Milliye birliklerinin başlarına subaylar ile düzenli ordu disiplinine soktu. Her zamanda basına ve gazeteciliğe önem verdi. 

Yapmamız gereken yeni fikirler üretmek ve bunu halka anlatmaktır.