osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2026 Cumartesi

OSMANLI DÜŞÜNCE DÜNYASI VE ATATÜRKÇÜLÜK



Tarihte büyük kişilerle ilgili olarak en büyük yanılgı, yetiştikleri çevreyi görmezden gelmektir.  Özellikle siyasi ve askeri liderler için bu çok yapılır. Başlıktan da anlayacağınız gibi bu Atatürkçülük için de böyledir. Osmanlı düşünce dünyasının görece kısırlığı da bunun nedenidir. Tüm Osmanlı tarihi boyunca basılmış ya da yayımlanmış kitap sayısı, Cumhuriyet döneminde, doksanlar ya da iki binli yıllarda, her hangi bir yılın kitap sayısından bile düşüktür. Üç kıtaya yayılmış, altı yüz yıllık devletin bilim tarihinde yeri yok gibidir. Bu kadar yıllık devletin, matematik, fizik, kimya, biyoloji ya da tıp bilimine katkısı yoktur, Osmanlı adı ile anılan bir bilimsel teori yoktur. Ne Mısır, ne Yunan, ne Hitit; Osmanlı, Anadolu'dan gelip, geçmiş milletleri zerre kadar merak etmemiş, araştırmamıştır. Sadece on sene Mısır'ı işgal eden Fransızlar, antik Mısır yazısını sökmüştür. Daha kötüsü de vardır; İran-Irak bölgesinde, Moğol istilasından önce, Sümerlerden itibaren gelişen, her medeniyetle büyüyen ve Abbasi Halifeliğinden en iyi günlerini yaşayan sulama sistemleri vardı. Bir önceki cümleden de anlaycağınız üzere Moğollar bu sistemi parçaladı ve bölgeyi dört yüz yıldan uzun süre yöneten Osmanlı tamir etmedi: İngilizler tamir etti. İran'daki çoğu bölüm onarılmadı, nu yüzden İran'ın çoğu bölgesi kurak ve insansız. Osmanlı askeri açıdan süper bir güçtü ama pek çok açıdan yetersizdi.

Bu yetersizlik için de Atatürk gibi bir dehanın çıkışı, sanki ilahi bir olaymış, kişinin  ilahi bir ilhamla, ya da böylesi bir deha ile tek başına karar verdiği eylemler gibi gelebilir. Bu şekil anlatıp, Neoosmalıların işine geldiği gibi, aslında birer faşist olan ve geleneksel Ülküclükten tek farkları Ateist-Tengrici ya da Seküler olmaları olan, kendilerine Ulusalcı da diyen yeni nesil ırkçıların da işine gelmekte. Buna göre de tek çeşit Atatürkçülük vardır ve Atatürk asla eleştirilemezdir. Onların Atatürkçülükleri milliyetçilik ve Atatürk'ün asla desteklemediği Turancılıktır.

Daha dün, beni uzun zamandır tanıyan bir arkaşadım, bana Atatürkçülerden uzak durmamı söyledi, bunu bana dedi. Atatürkçü diye Ulusalcı (Yılmaz Özdil, Banu Avar, Veryansıncılar vesaire) kast ediyormuş. Üç sene önce de başka bir arkadaş bana Ulu Solcu diyordu.

İngiliz şair Alexander Pope, yeni fikirler bulmak istiyorsanız, eski kitapları okuyun demiş. Ben de ne zamandır, şimdilerde tarih olan Tercüman gazetesinin, bir zamanlar bin bir klasik adı ile bastığı, Osmanlı dönemi kitaplarını okuyorum. Tercüman gazetesi, altmışlı, yetmişli, hatta seksenli yıllarda; Osmanlı döneminin, Osmanlı vatandaşı yazarların pek çok kitabı ve Osmanlı topraklarını gezeni Osmanlı üzerine fikir üretmiş yabancıların kitabını basmış; muhtemelen bazılarını ilk ve son kez kağıda basmış. Bu kitapları okurken, Atatürk'e ait pek çok fikirlerin ya da fikirlerin temellerini bu kitaplarda gördüm. Hafız Hakkı Paşa'nın, Bozgun adlı kitabı, bana bu yazıyı yazmaya itti. Paşa, Balkan savaşının korkunç yıkımından sonra, o yıkıntılar arasında, tekrar bir bozgun olmaması için neler yapılması gerektiğini düşünmüş ve yazmış; Atatürk'ü de çok etkilemiş. Bu sadece savaş taktikleri değil; savaştan sonra asker ve sivil halkı yönetme anlamında da bu kitaptan etkilenmiş.

Atatürk'e ait tüm devrimler, Atatürk'ten önce konuşulup,uzun uzun tartışılmış. Çok uzun zaman önce alfabe tartışmaları diye bir kitap okumuştum. Kitap, cumhuriyetin ilanından önce Latin harflerine karşı olan yazıların bir derlemesiydi. Bu kadar çok aleyhinde olunan bir şeyin, lehinde olanalar da çok olmalıydı. Latin harfleri Osmanlı'da kısmen de olsa kullanılıyordu. Osmanlı ülkesinde üretim yapan pek çok marka, Latin, daha doğrusu Fransız alfebesi ile markalarını yazıyordu. Padişah 3.Selim'in kız kardeşi Hatica Sultan, sevgilisi Fransız Mimar ve Peyzajcı,Antonie Ingace Melling'e, Latin harfleri ile Türkçe aşk mektupları yazmıştı.

Osmanlı'nın kurtarılması için fikir üretimini Jöntürklük olarak görecek olursak, bilinen en eski Jöntürk, Koçibey'dir. Duraklamanın nedenleri ile ilgili bir kitapçık yazmıştır. Osmanlı, Avrupa karşılığında üstün olmadığını ancak Karlofça antlaşması ile başlamış, ilk ciddi modernleşme o zamanlar başlamıştır. Fakat ülkenin mevcut statükosunun değişmesi halinde rantından ve mevkisinden olacak zümreler, Yeniçerileri de kullanarak sık sık isyan edip, yenilikleri engelledi. Yeniçeriler, esnaflarla beraber, her yeniliğin düşmanıydı. Son yüz yılında Yeniçerilerin çoğu asker değil, esnaftı. Osmanlıyı haraca bağlayan kocaman bir çete gibiydiler. Her köşe başını tutmuş, her şeysen rant sağlıyor, çoğu kez de bir bahane bulup, sefere gitmiyorlardı. En sonunda ocak tamamen kapatıldı.Kapatılması orduya hiç etki etmedi ve padişah, pek çok yeniliği yapmak için eli serbest kaldı. Osmanlı devlet ve dönüşümünde en büyük değişimler bu zamanda yapıldı. Bu zamanda da yeniliklerden yana aydın-memur sınıfı, yani Jöntürkler çıktı. Jöntürklüğün ana kaynağı Tercüme odası ve Galatasaray lisesiydi. 

Doksan üç harbi,  Sultan Abdülaziz'in ve 5.murad'ın tahttan indirilmesi gibi olaylar, ıslahatların ya da Franszıcasıyla reformların, padişahların tahtlarını da tehdit edebileceğini gösterdi. Osmanlı yenileşmesi böylece iki uçtan, muhalif Jöntürkler ve iktidardaki Abdülhamit rejimi olarak ilerleyecekti çünkü Osmanlı ailesi artık devleti yönetemiyordu. Diğer Avrupa monarşileri, Rusya hariç, meşruti monarşiydi. Rusya'da da kalabalık bir aristokrat topluluğu vardı. Buna rağmen Rus Çarlığı, az da olsa Osmanlı hanedanlığından  önce yıkıldı. 93 Harbide denen 1877-78 Osmanlı Rus savaşı, kazandığı zafer , toprak kazancı ve hatta müttefik kazancına rağmen, geri dönülmez bir ekonomik yıkıma sebep oldu. Osmanlı devleti ise o tarihe kadar sadece Rusya'nın sıcak denizlere inmesine engel olunması için İngiltere'nin desteğiyle ayakta duruyordu. Bu tarihten sonra, Almanya'nın desteği ile ayakta duracak ya da durur gibi yapacaktı.

Osmanlı ailesi de aslında fazlasıyla modern yaşam tarzını benimsemişti, siz bakmayın son dönemin uyduruk dizilerine. Özellikle Abdülhamid, klasik müzik sever, dedektiflik romanları okur, okutur (kendi dinlerdi), yeğeninin yazdıklarına göre Fransız konyağına düşkündü. Abdülhamit'in kızlarının bir tane bile türbanlı fotoğrafı yoktur. Son halife Abdülmecit'in, cumhuriyetin ilanından önce çekilmiş şapkalı fotoğrafı vardır. Abdülhamit'in Hakifeliğe ve Panislam'a sarılma nedeni, tahtını meşrulaştırmak ve en azından Müslüman tebasını Osmanlı devletine bağlamaktı. Tarikatları desteklemekle beraber, onları da kontrolünde tutmaya çalışırdı. O zamanlar Said-i Kürdi adını kullanan Said-i Nursi'yi akıl hastanesine kapatmıştı. Özellikle Balkanlarda, kilit noktalara Arnavutları getirdi, Alevi-Bektaşi topluluklarının bazı dergalarının tekrar kurulmasına izin verdi. Jöntürkler ise Abdülhamit'ten daha mezhepçiydi. Namık Kemal'in Cezmi, Ömer Seyfettin'in Pembe İncili Kaftan isimli eserleri, Abdülhamit'in Kızılbaşlara (Alevi kelimesi cumhuriyet dönemine aittir.) olan hoş görüsüne tepki olarak yazılmıştı. (Her iki romanın da (Pembe İncili Kaftan, kısa roman-novelladır) konusu hayalidir.

Jöntürk-Osmanlı düşüncesi, Abdülhamid'in otuz üç yıllık iktidarı ve on yıldan kısa İttihat veTerakki iktidarı süresince hızlı bir evrime uğradı. İlk Jöntürkler, fazlasıyla Osmanlıcı ve İslamcıydı. Rakıya düşkünlüğüyle tanınan Namık Kemal bile, beş vakit namazını kaçırmazdı ve dilimize Ulus-Nationality anlamına giren Miilet kelimesi, Arapça aslında dindaşlık, din birliği anlamındadır. Namık Kemal ve ilk Jöntürkler, halka dayanmayı, halk ile beraber devrim yapmayı düşünmezler. Paris komünü onlar için sadece mektupların gecikme sebebidir. Dilde sadeceleşme bu günkü görüşün aksine Jöntürklerce değil, sarayca başlatılmıştır ve ilk sadeleşme çabası meşhur Tanzimat Femanıdır. Saray, halkın kanunları, resmi bildirileri anlamamasından şikayetçidir. Biraz da istemeyerek, devlet yazışmalarındaki ağdalı Osmanlıcayı yavaş yavaş terk eder. İlk Jöntürkler ise çoğunlukla bürokrat ailelerden oluşan Saray Aristokrasisinin çocuklarıdır. Kullandıkları ağdalı Osmanlıca ile övünürler. Hatta Servet-i Fünuncular,  kullandıkları şiir dilini daha da ağırlaştırırlar. Geç kalmış Osmanlı ülkesinin modernleşmek için daha fazla okumuş memura ve subaya ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, genç Kurmay Yüzbaşı adayı Mustafa Kemal ve arkadaşlarını zindandan, belki de idamdan kurtarır. Zindandan çıkan Mustafa Kemal, Şam'daki beşinci orduda bulur kendisini.

Bir parantez olarak, Abdülhamit-Jöntürk ve Abdülhanmit-Muhafazakarlık ilişkileri hakkında da haddim olmayarak iki laf edeceğim. Abdülhamit çok az muhalifini idam ettirmiştir. Mithat Paşa için bile resmi bir idam fermanı yoktur. Paşa'nın Tuna (Kuzey Bulgaristan Civarı) valisiyken kurduğı Ziraat sandıklarını büyütmüş, günümüze gelerek Ziraat Bankasını oluşturdu. (Halen Ziraat şubelerinde Paşa'nın resmi bulunur.) Muhalif yazarı Teodor Kasap'ı, şahsi kütüphanecisi yapmıştı. Namık Kemal bile, Magosa'ya mahkum olarak gitmiş, mutasarrıfı, bu günkü anlamıyla kaymakamı olmuştu. Ölümüne yakın, Sakız adası kaymakamıyken, son yazılarında basbayağı Abdülhamit yandaşı olmuştu. Muhaliflerine her an barış eli uzatır, onlara memuriyetler verirdi. Abdülhamit'te,bu günlerde atfedilen ultra muahafazakar tipleme kimlik de hatalı. Cumhurbaşkanlığı Filarmoni orkestrasını o kurdurmuştu. Bazı Jöntürkler, İtalyan postanesinden gazete almaya kara çarşafla giderken yakalanınca, kara çarşafı yasaklamış; ilk resmi genelevin, bira ve rakı fabrikalarının ruhsatını vermişti.

Osmanlı'nın yetişmiş insan açığı, ülkenin dört bir yanında yeni okullar açılmasına, alt sınıftan subay ve memurların yetişmesine sebep oldu. Bu subay ve memurlar, Abdülhamit'in koyduğu din dersleri, günde bir kaç kere padişaha dua etme merasimlerine rağmen, Jöntürk oldu. Mustafa Kemal Atatürk'ün babası, sıradan bir gümrük memuru, başarısız bir kereste tüccarıydı. Böylesi alt sınıftan gelen aydınlarla Jöntürklük, dilde saflaşmaya doğru gitti.

Jöntürkler ve Osmanlı'nın Türkçüleşmesi de bu evrimleşmeyle oldu. Osmanlıcılık, Balkan savaşlarından sonra bitti, Türkten başka Osmanlı kalmadı. Modern nüfus kütüklerini 19.yy ortalarında oluşturan,  ilk tapu senedi 1875'de basılmış, okuma-yazma oranları acınası oranda, sanayisi olmayan, girdiği savaşlarda sürekli yenilen Osmanlı devletinin vatandaşı olmak, kimse için çekici değildi. Her toplum, başka bir imparatorluğun bir parçası olmadan, kendi küçük devletini kurma yarışına girmişti. İmparatorluklar da artık bir yerleri işgal etmek için emek harcamak yerine, kendi uydu mini devletini kurma yarışındaydı. İttihat ve Terakki çacuk öğrenmek ve uygulamak zorundaydı. Balkanlardaki isyaarda Türkler çok büyük katliamlara uğramıştı. Aynısı Anadoluda'da olmaktaydı. Şu anki Ermenistan devleti de 1905 Rus devrimi sırasında Müslüman katliamı ile kurulmuştu ve Ermenileri, Suriye'ye sürmek gerekliydi. Devlet sadece Türkler sayesinde ayaktaydı ve Türkleşmek gerekliydi. Osmanlı ailesi ise son döneminde sadece simgelsel, noterden halliceydi. Tarikatlar ve medreseler de artık sadece devlete yük olmaktaydı.

Atatürk'te bu olayların ve üretilen yeni fikirlerin ortamında yetişmişti. Kararları sadece kendine ait değil, arkadaşlarına da aitti. Bütün bunlar bir gelişimin sonucuydu ve gelişimde devam etti, halen de ediyor.

29 Ekim 2025 Çarşamba

TÜRKÇÜLÜĞÜN VE KÜRTÇÜLÜĞÜN DİN VE ALEVİLİK MESELESİ



Etnik dinsizliğin temel nedeni, dinlerin bazı milletleri daha çok sevmesidir. İslam dini ise fazlası ile Arap dinidir. Bunun tek sebebi peygamberinin Arap, kitabının Arapça olması değildir; Arapların genel tavrıdır. Araplar için Mevaliler, yani Arap olmayan Müslümanlar, alt sınıftır. Kendileri içinde de birbirlerini seyit-şerif olarak görme, ötekileştirdiklerini yarım Arap yada sonradan Arap diye yaftalarlar. Yıllar önce duyduğum bir habere göre dünya Müslümanlarının beşte biri Arap yada ana dili Arapça'nın lehçe-aksan yada ağızlarından biri. Aslınada Kuran'ın ilk indiği Arapça'yı ana dili olarak bilen oldukça az, belki de hiç yok. Klasik Arapça, sonradan öğreniliyor. Körfez Arapları, özellikle Suudiler, diğer Arapları, özellikle Şii-Nuseyrileri, eksik Arap olarak görür; BAAS'çılar ise tüm Araplar, bir millettir sloganını ortaya attı. Tüm mezhep ve ülkedeki Arapları birleştirmek istedi ama pek beceremedi.

Arapların Mevalileri pek sevmediği doğru; özel olarak nefret ettikleri üç millet vardır; Türkler, Kürtler ve İranlılar. Bu üç toplum, Arapların egemenliğinde yaşadığı ve birazcık da Arap zoru ile Müslüman olduğu halde, Araplar içinde asimile olmadı. Keldaniler, Süryaniler, Kıptiler, Berberiler ve daha nice millet, Müslüman olduktan sonra ana dilini ve geleneklerini unutup, ya tamamen yok oldu, ya da sembolik, küçük bir miktar kaldı. Süryaniler ve Kıptilerden sadece Hristiyan olarak kalanları ve çok azı kendi dillerini koruyor. Arap birliği ülkeleri haritasına ve Arapça'nın yayılışına bakarsanız, batıya ve güneye doğru yayıldığını; bu yayılımın da İslamla beraber olduğunu görürsünüz. Bu yayılmanın batı sınırı Atlas Okyanusu, güney sınırı da Sahel denen, Sahra çölü-tropikal iklim üstü ülkeleridir. Gine körfezi ve Ekvator altı ülkelere batılı ülkeler daha önce ulaşmış, oraları Hristiyan etmiştir. Araplar, İber yarımadasını yüz yıllarca işgale edip, yönetmiş de olsa, İspanyolları, Portekizlileri, Baskları, Katalanları, Galiçyalıları ve diğer milletleri Müslüman yapamamış, dolayısı ile Araplaştırıp, buralara yerleşememiştir. Akdeniz havzasında da Arap denizciliğinin egemenliği kısa sürmüş, Kuzey Afrika kıyısında yaşayan halklar, Osmanlı himayesine sığınmış, Osmanlı'yı kendileri çağırmışlardır. Buna rağmen Tunuslular, daha sonra Osmanlı'ya isyan etmişti.

Arapların; Türklere ve Kürtlere olan nefretini çok eski kaynaklardan okuyabilmekteyiz.Bunun en ilginci Mevlana'dır. Mevlana'nın babası Bahaeddin Veled, Kürt yattım, Arap uyandım demiş, kendisini böyle tarif etmiştir. Aslında bu söz, sufiler arasında yaygındır. Mesenevi'de defalarca Türklere hakaret edilir. Selçuklu ve Osmanlı'da farklı değildir. Selçuklular, isyan eden yörüklere Biidrak Türkler derken, Osmanlı'da da Türk'ü vurun, öldürün diye şiirler yazılmıştır. Selçukluların resmi dili Farsça olmuş, Anadolu beylikleri, yörük isyanı sonrasında Karamanoğlu Mehmet Beyi takip ederek, Türkçeyi resmi dil yapmışlar, Osmanlılar ise Türkçelerinin için Arapça ve Farsça'dan kelime, tamlama ve kurallarla doldurarak, Osmanlıca denen ucube dil yaratmışlardır.

Buna rağmen Türkler, dindar Müslüman olmuş, Araplara karşılı da saygılı olmuştur. Osmanlı devleti, Arapları askere almamış, almak istemiş, Arap bölgeleri çoğu kez yerel derebeyleriyle beraber yönetmiştir. Barbaros Hayrettin Paşa ve pek çok Osmanlı askeri, Arapları askerliğe uygun bulmamış, onları sadece yağma yapan kalabalıklar olarak nitelemiştir. Araplarsa, Mevali yada Mevali kökenli hanedanlarla yönetilmeyi, kendilerine zul saymış, Mevali'nin Hristiyanlara karşı zaferlerini de küçümsemiştir. Bazı Arap yazarlar, İstanbul'un fethini bile, gerçek fetih, bu şehrin Türklerin elinden, Araplarca alınmasıdır diye yazmıştır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, aslında Türk olduğu halde, Arapların bu nefretini bildiğinden, kendisini Arnavut olarak tanıtmış, ancak saltanatı 1952'de Hür Subaylar Birliği tarafından yıkılmıştır. Libya ve Tunus'un kraliyet aileleri de , kuzey Arap hanedanlıkları (Suriye ve Irak'da dahil) 1960'lara kadar yıkıldı, Fas hariç, orası halen (2025) halen ayakta. Arap yarım adasının güneyindeki krallıklar (Kuveyt, Suudi Arabistan, B.A.E VS) halen ayakta.

Bütün bunlara rağmen Türk milliyetçiliği uzun zaman boyunca genelde dindar, hatta dinci oldu. Osmanlı'ya ulus fikrini ilk getiren Namık Kemal fazlası ile dindar (rakı düşkünü olmasına rağmen) ve hatta dinciydi. Öyle ki bu gün ulus-nationality anlamında kullandığımız millet kelimesi Arapça din birliği, dindarlık anlamına gelir. İlk dönem Türkçülere baktığımızda, dinci ve hatta mezhepçi olduklarını görürüz. Namık Kemal, Cezmi romanını, Ömer Seyfettin, Pembe İncili Kaftan romancığı (novella) Kızılbaşlığa (Alevilik) saldırı amacı ile yazmışlardır. Ziya Gökalp, Gayrı Müsülümlerin seçme ve seçilme hakkına karşıydı. Sünni bir Kürt yada Arap, benim damadım olabilir ama Kızılbaş bir Türk, damadım olamaz demiştir.

Kürtçülük ise din kavramı ile çekingen bir ilişkisi vardı. Kürdistan'ı kurma amaçlı ilk isyan olan Koçgiri isyanı, bir Alevi isyanıydı. Nur Dersimi'nin bir Kürtçü olduğu kadar Alevici olduğunu görürüz. Koçgiri isyanı sırasında, Divriği'de bir toplantı düzenlemiş, Türk Alevilerini de bu isyana teşvik etmeye çalışmıştır. Dersimi'ye göre Alevilik-Kızılbaşlık; Kürt kökenli bir inançtı ve tüm Aleviler aslında Kürt'tü. Oysa Kürtlerin de çoğu Sünni'di ve Seyit Rıza;  Seyh Said'in temsilcileri, Kızılbaşın yediklerini yemedikleri için isyana destek vermekte vazgeçmişti; üstelik Türk devletinin kendisine ve Dersime harekat planladığını bildiği halde.  PKK ise, Marksit-Leninist bir devlet olarak kuruldu ve ilk militanlarında bolca Alevi vardı. Buna rağmen Kürtler, genel anlamda Aleviliğe mesafeli oldu.

Ülkücü-MHP hareket ise, ilk başlangıcında bile Alevi düşmaıydı ve bilinen ilk Alevi katliamları (en azından benim bildiğim) 1965'de Aydın'da beş Alevi'yi öldürerek başlamıştı ve o zamanlar daha henüz Sağ-Sol çatışması yoktu. 1961'de MÇP, daha MHP olmadan evvel,  komando kampları kurduğunda, daha ortada sol örgütler yoktu. Buraları herkes biliyor, uzatmayacağım. 1991'de Sovyetler Birliği dağılınca, bu dincilik yavaş yavaş sorun oldu. Azeriler Şii, Gagauzlar Ortodoks Hristiyan'dı. MHP ise artık DP, DYP ve ANAP'ın yancısı olmaktan sıkılmış, kitle partisi olmak istemişti. Kürtlerden, Alevilerden oy almadan olmazdı.

2002'den itibaren, dinin somut siyasi iktiadrı ile Milliyetçi, hatta Faşistler de dini ve dindarlığı sorgulamaya başladı. Ülkeye doluşan Suriyeli ve Iraklılara karşı antipati de, dinsizliğin artmasına yol açtı. Aleviliğin, Türk ve Kürt kültürünü asıl taşıyıcısı olması, yeni nesil milliyetçilerin, Aleviliğe bakış açısını da değiştirdi.

Peki bunca yılın acısı, yarası ne olacak? 

19 Kasım 2023 Pazar

ARABESK ANI ROMANI VE FİLİSTİN MESELESİ

 

B

Blogumun okurlarına gözden kaçmış,  1991'de basılömış, benim 1994'de okuduğum birkitaptan bahsederek, Arap-İsrail-Türk sorunuu üzerine fikirlerimi yazacağım. Kitabı okuyalı bayağı bir zaman olmuştu. İnterneti biraz araştırdım ve kitabı benden önce değerlendirenlerin yazılarını okudum. Ekşi'de başlık bile açılmıştı.
Prenses Misbah, hem peygamber soyundan geliyor, hem de bir İngiliz. Babası, Mekke şerifi Hüseyin'in kardeşi Ali Haydar. Kitabı da 1930'larda yazamış. Babası, amcası isyan etmesin diye İstanbul'da tutuluyor ama amca bunu pek umursamıyor. Aile, bütün bu süreçte Çamlıca'da lüks konakta, Osmanlı devlet hazinesinden lüks yaşıyor. Gene de Osmanlıları ve Türkleri hor görüyorlar. Bir Osmanlı prensesi, Şerif ailesine gelin gidecek, Şerif ailesi ayak sürüyor. Misbah'ın İngiliz annesi araya giriyor, bol tantanalı bir nişan ve nikah düğün yapılıyor. Misbah'ın ailesi de, bunun karşılığında bol bol hediye mücevher alıyor. Aile, Osmanlı gelinini aşağılıyor. Araplar da bir birlerini aşağılıyor. Lüks konak demişken, günde en az bir koyun kesililip, yeniliyor, her gün misafir, saray erkanı, İttihat ve Terakki üyeleri, büyük elçiler falan, hep misafir. 
Misbah'ın annesi bir İngiliz ajanı, kızını da bir ajan olarak yetiştiriyor. Misbah, iki de bir Arap-İngiliz dostluğundan, Balfour deklerasyonunun önemsiz olmasından bahsediyor. İsrail kurulmayacak, müsterih olun diyor. Daha 1930'lu yıllar, kendisi bir çeşit yetmez ama evetçi. Annesi, kızını da ajan olarak yetiştirmiş. Şerif ailesine ilk gelen gelin olmadığı belli. Bu evlilik aslında şeyhi kontrol etmenin de bir yolu. Kendisi MİT müsteşarlığından gelme yeni Dışişleri bakanımız, bakanlık personelinin beşte birinin (%20) yabancılarla evli olduğunu öğrenince, küçük çaplı bir şok geçirmiş. Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet memurlarının yabancılarla evlenmesi yasaktı. Hatta Muzaffer Şerif'in memurluktan ve vatandaşlıktan çıkarılmasının sebebi de, Amerikalı bir kadınla evlenmesiydi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/08/muzaffer-serifin-efsanesi-ve-gercekler.html) 
İngilizler, daha 1. Dünya savaşından çok önce, bölgeye bolca casus yerleştirmişti. Pek çoğunun adını kamuoyu bilmiyor. Zaten en iyi casuslar, adını hiç bilmediğimiz casuslardır. Çoğunlukla o ülkenin yerli halkından devşirilirler. Onları devşirenler de, casusluk yaptıkları ülkelerde yıllarca kalır. Çümkü insanları ikna etmek, insanlardan bilgi almak, insanları devşirmek, zaman alan iştir. Arap isyanları sadce Lawrecne ve Getruthe Bell'in işi değildir. Ben çok eski bir belgeselde William Shakespare adında, Rönesans oyun yazarı ve şairiyle adaş,  20. yüzyılın başında Mekke'de araba acentesi, sonradan Müslüman olmuş gibi görünen bir İngiliz'in hikayesini izlemiştim. Mekke Şerifi Hüseyin, yani Misbah'ın amcası, sadece Hicaz emiri olmakla yetinmeyip, Toroslardan, Hint Okyanusuna, büyük Arap krallığını isteyince, onu devreden çıkarıp, yerine Suudi krallığını kuruyordu. Bu casusla ilgili internette bir şey bulamıyorsunuz, çünkü tüm arama motorları adaşı tiyatro oyunu yazarı ve şairi ile karıştırıyor. (ben de yanlış hatırlıyor olabilirim) Onun yerine oğluna devlet olsun diye Ürdün krallığı kuruyorlar. Yani aslında ortalık casus kaynıyor. Arabesk kitabına dönecek olursak, Arap emirleri, hem en İngilizci benim diye yarışıyorlar, hem de birbirlerini İngilizci diye Osmanlı sarayına gammazlıyorlar. (Bir de dikkat edin, Ürdün krallarının eşleri İngiliz yada Amerikalı)
1917'de ise aslında her şey hazır. Bu yüzden 1914'den, 1917'e, Kut-ul Amare hariç (o da bir çeşit keşif salıdırsıdır) beklemede kalıyorlar. Osmanlı üç kere Süveş kanalına saldırıyor, sadece bir kaç küçük gemi batırıyor. (Buraları Şevket Süreya Aydemir'in Enver Paşa kitabından yazıyorum) Kut'da ise büyük kayıp veriyor. Kut'daki birliğin subayları İngiliz, erlerin çoğu Hint'li, hatta Müslüman ve Pencaplı. (O zaman Hindistan-Pakistan ayrımı yok) Misbah'ın annesi, kızı aracılığı ile (Misbah, o zamanlar küçük de olsa, aklı eriyor) İngiliz esirlere para, çay ve verevbileceği bazı ufak şeylerden oluşan bir hediye paketi iletiyor.
Kitapta Osmanlı harem ve aile hayatı da göz önüne seriliyor. Öyle sanıldığı gibi kaç-göç yok. Konuşmak, tanışmak isteyenlere her yol açık. Yani son dönem Osmanlı roman yazarları doğru anlatıyormuş İstanbul'u. Misafirlerle salonda beraber oturuyorlar. Şerifin oğlu ile padişah kızının nikahı öncesi bir koltuk töreni olayı var. Bir çeşit kına töreni ama saray usulü ve kınasız. Evlenecek kız ve oğlan ilk defa bir araya gelip, koltukta yan yana oturuyorlar, sözüm ona başbaşa. Oysa tüm kız ve erkek tarafı, olayı seyrediyor. Törenin sonunda çiftin başlarına, o gün için özel tasarlanan ve basılan paralar saçılıyor.
İnternette kitabı okuyanların aklında bir de Osmanlı hanedanı ile Büyük Ada veya Heybeli Ada'da yapılmış piknik sahnesi var. Saraydan getirilen koltuk-masa ve sandalyeler, matbaada basılmış menülerle yapılan fantastik piknikte yetişkinler şarap-rakı, çocuklar ve kadınlar bira içiyor ve Osmanlı birayı içkiden saymıyor. O günlerde Balkan savaşı yenilgisi sebebi ile İstanbul sokakları, camileri, muhacirlerle dolu ama ne Osmanlı, ne de Şerif ailesi lükslerinden feragat etmiyor. Şerifin kızları İngilzce, Fransızca, piyano çalmayı biliyorlar ama Arapça bilmiyorlar. Arapça'yı Beyrut'ta, hizmetçilerden öğreniyorlar. Babaları, kızlarının mutfak Arapçassı dediği Suriye-Lübnan Arapçasını öğrenmelerinden hoşnut değil. Çünkü ona göre has Arapça, Hicaz Arapçası. Kitaptan, Araplar arasında, İslam öncesi akbudun-karabudun gibi sınıf ayrımı olduğunu da öğreniyoruz.
Hikaye Beyrut'ta bitiyor ama biz İstanbul'u biraz daha anlatalım. İstanbıl'da zaman değişiyor, iktidar da değişiyor. İttihatçılar iktidara gelse de Şerif'in ailesi için pek değişen bir şey olmuyor. İttihatılar da, peygamber soyuna saygısızlık etmek istemiyor. Sadece Ali Haydar, İngilizciliğini biraz gizler gibi yapıyor. Pek çok törene dacetliler. Bunlardan en önemlisi padişah 5. Mehmet'in (Mehmet Reşat)'ın tahta çıkışı. Tören sırasında yeni padişahın kılıcının kemeri çözülüyor, Ali Haydar eliyle tutuyor. Yeni padişahta bunu uğur sayıp, hayatı boyunca devletin sağ kalacağına alamet olarak yorumluyor. Kendisi 1918'de, Mondoros'a haftalar kalmışken vefat ediyor. Aynı uğurdan son olacağını bilmeyen 6. Mehmet Vahdettin'de istediğinden, Ali Haydar'ı özellikle törene çağırıyor. (Ne yazık ki aynı uğur bu sefer tutmuyor.) 
Aile, son anda bile hanedan ailesiyle iç içe. Vahdettin'in bir ambulans içinde İngiliz gemisine binmesinden, en nihayetinde yurt dışına sürgününe kadar göçlerine de şahit oluyor. Tüm hanedan üyeleri göç etse de Siyahi ve Çerkez hizmetçiler ile hadım ağalarının (onlar da genelde siyahidir) bir kısmı, ölünceye kadar sarayda kalıyor. Çünkü bazıları doğumlarından itibaren sadece sarayda yaşamış, saraydan biraz uzaklaşsalar panik atak ve ankisiye yaşıyorlar.
Cumhuriyet dönemine 1926'a kadar katlanıyorlar. Sonra baba Beyrut'ta bir köşk kiralıyor ama İstanbul'daki şaşa yok. Burada şeyhin adamlarından biri, Dürzi bir kızın bakireliğini alıyor. Misbah'ın yazdıklarına göre evlenerek yada din değiştirerek Dürzi olamıyorsunuz, katı kuralları var, her Orta Doğu toplumu gibi onlarda da bakirelik önemli. İngiliz yengeye ulaşıp, ağlayıpi yalvarıp, hatta bir de kafalarını ceviz gibi tokuştutup, ikna ediyorlar ve kızın hayatı kurtuluyor. Anılar da burada bitiyor.
Kitabın sıkıcı yanı, ikide bir İngiliz-Arap dostluğundan, Balfour deklerasyonunun önemsizliğinden bahsedip durması.Kitabı da ona İngilizler yazdırmış belli ki Arapları sakinleştirmek için. 
Kitap boyunca İngiliz ve Fransızların, savaştan çok önce Arap elitlerini ele geçirdiklerini öğreniyoruz. Zaten İsrail'in bu kadar kurulmasının başka bir açıklaması var mı? Hele 1967'nin Haziranında altı günde (4-10 Haziran 1967) Arapların, kendilerinin yüzde biri kadar olan İsrail'e, hem de bir hafta bitmeden yenilmeleri nasıl mümkün olabilirdi? Ürdün, daha ikinci gün, Batı Şeria ve Kudüs'ü terk ederek, barış istedi. Araplar buna Nakba, yani felaket dedi. Öylesine rezil bir yenilgiydi ki, 1973'de Mısır'ın, Yom Kippur savaşı ile, İsrail'in yüz ölçümünün %70'i olan Sina yarım adasını geri alması da zafer olarak görülmedi. (Olay aslında yıllardır kapalı olan Süveyş kanalının güvenliğiydi) İsrail'i, onca toprağı terk etmeye zorlayan şey, Arap ülkelerinin büyük petrol ambargosu ile dünyayı bir ekonomik krize sürüklemesiydi. Ani artan petrol fiyatları ile beraber, Ural Dağları, Alaska, Sibirya, Sahra Altı Afrika gibi bölgelerde de petrol çıkarılmaya başlandı.
İsrail'in kuruluş felsefesi-mantığındaki sakatlığı göstermek için kıyas yapalım. Mesela Aleviler de çok hor görülmüş, katliamlara uğramıştır. Öyleyse Hacı Bektaş civarında özerk Alevi bölgesi yapalım, bölgedeki Sünni hakı kovalım, topraklarını satın alalım, Almaya dahil pek çok yerdeki Alevileri buraya yerleştirelim. Maraş-Çorum-Sivas yada Malatya halkının suçunu Nevşehir-Kırşehir halkına ödetme anlamsızlığı bir yana, başka yörelerde hali-keyfi yerinde Alevileri neden İç Anadoluya göç ettireceğimiz de başka bir anlamsızlık. Ya da daha iyisi dünyadaki Romanları toplayıp, ana yurtları olan Pakistan'ın Pencap bölgesine yerleştirelim. Hatta Yeniş (Alman-Fransız), Abdal (Türk), Poşe, Mıtrıp (Kürt) gibi Roman kökenli olmayan ama Çingene sayılan toplulukları da buna dahil edelim. İsrail kurulurken, Falaşalar gibi İbrani-İsrail kökenli olmayan binlerce kişi, İsrail'e yerleşti. Hatta 1990'dan sonra İsrail'e yerleşen eski Sovyet göçmenlerinin üçte biri Yahudi değil. Sadece Rusya yada Ukrayna'da yaşamak istemeyenler. (EK olarak: Abdallar yaşaym tarzları yüzünden Anadoluda Çingene olarak sıfatlandırılsalar da, belki de genetik olarak en Orta Asya-Sibiryalı halktır. Haniya Atsız, demişti ya madem ırkçılık yalan, Çingene ile ne kadar zengin olsa da evlenir misiniz? Abdallar, Atsız'ın bu tezinin yalan olduğunun da ispatı)
Böyle bir devleti, Pakistan-Hindistan arasına kursanız (tabi kurabilirseniz), Hintliler ve Pakiler bir olur, bu devleti yıkar. Kuzey ve Güney Kore veya Azerbaycan-Ermenistan arasına da kuramazsınız. Tüm dünyada en azılı düşmanlar bile, ortak düşmana karşı birleşir; Araplar hariç. Hani o fıkrayı bilirsiniz. Cehennemde her milletin kazanının başında bir zebani varmış, sadece Türkerin kazanında zebani yokmuş. Aslında o millet, Arap milleti. Eğer İngilizler olmasaydı, Osmanlıya karşı da birleşemezlerdi. Arapları önce Selçuklu, sonra Osmanlı, biraz çağrı, biraz da zorla birleştirdi. Abbasi Halifesi, Şii Büyehoğulları ve gene Şii Fatimilere karşı Selçukluyu kendisi çağırdı. Cezayir ve Libyalılar da, İspanyol işgaline karşı Türkleri kendi çağırmıştır. Araplar, Sasani ve Doğu Roma (Bizans)'nın Justinyen vebası ile zayıfladığı zamanlarda devasa fetihler yapmış ama 732 Puvatya savaşında Karolenj iöparatorluğuna yenildikten sonra fetihleri durmuş, bu savaştan sonra da, Türk-Kürt ve Çerkez köle askerler olmadan, sadece Araplardan oluşan bir ordu ile Hristiyanlara karşı zafer kazanamamışlardır. (Eyyubiler Kürt, Memlüklerin son dönemi Çerkezdir. Hatta Mercidabık savaşı da, Çerkezce mertçe savaşma nidasından gelmektedir.)
Son Gazze olayında da hadi İsrail, askeri gücüne gücenip, Gazze'nin bir kaç yüz metre ilerisinde müzik festivali yaptı, Hamas neye güvenip, üstelik de tamamen antipatik şekilde sivillere ve turistlere saldırdı? Şu anda Hamas'ın en büyük destekçileri Şii örgütü olan Lübnan Hizbullah'ı (Allah'ın partisi anlamına gelen Hizbullah adı, her ülkede var. Lübnan'da ise Şiilerin örgütü) , Yemen'deki Şii Husiler ile Şii İran devleti (Anayasada Şii şeriatı ile yönetilir yazıyor). Oysa Gazzeliler Sünni ve Hamas'da Sünni bir örgüt. Bin küsur yıllı mezhep ayrımcılığında sonun başı gibi görünüyorsa da, ertesi gün her şey değişebilir.Hamas'ın terk Sünni destekçisi Türkiye diyeceğim ama Türkiye'den de her gün en az yedi gemi İsrail'e gidiyor. Türkiye vermese İsrail, tanklarının çeliğini ve uçaklarının benzinini bulamaz. Boykotlara gelince, bir parlayıp, bir sönüyor. Boykotların büyük zincirlere etki etmez çünkü hepsinin pek çok yatırımda payı var. Boykot niyetine tercih ettiklerinizle de bu kartellere para kazandırırsınız. Filistine meselesine dair bu tavır, iç politikada Müslüman kimliğini vurgualaya yöneliktir. Yoksa İsrail'e sinek ısırığı kadar bile zaraı yoktur. Hatta uluslar arası politikada propaganda malzemesi olduğundan, yararı bile vardır.
Aslında Siyonizm, batılı devletlerin orta doğu dedikleri alanı, orta doğulu olmayan bir unsurca yönetmek için çıkardıkları bir icat. Araplarında üst sınıfları, yani ak budunları da İsrail'in varlığını onaylıyor. Buna İşid ve ebnzeri örgütler dahil. İşid, Suriye-Irak civarında etkin olduğu süre boyunca İsrail'e, Yahudilere, Amerikan askerlerine tek kurşun, hatta taş bile atmadı. Sünni Arap olmayan topluluklar ve Türk askerlerine saldırdı, iki Türk askerini diri diri yaktı. Türkiye'deki radikal İslamcı örgütlerden hiç biri Filistin'de savaşmadığı gibi doğrudan İsrail hedeflerine (İsrail vatandaşlarına yada doğrudan İsrail devlet kurumlarına) saldırmadı. Sorun, Arap milletine karşı aşırı yüceltici dini bakış açımız. Diğeri de Arap toplumundaki tabakalaşmanın siyasete etkisini anlamamız.
Umarım bu kitabın yeni baskısı yapılır. Diğer türlü de sahaflarda bulabilirsiniz. Arap toplumunu anlamak için Nobel ödüllü Mısırlı yazar  Necip Mahfuz'u önerebilirim. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/necip-mahfuz-dilenci-disutopyanin-hasi.html).Neval el Saadavi'yi de Arapların kadınlara bakışını anlamanız için öneririrm.


17 Şubat 2022 Perşembe

KOÇGİRİLERİN BİLİNMEYEN TRAJEDİSİ 2 (İSYANDA OSMANLI PARMAĞI VE AŞAR VERGİSİ)

 


Koçgirilerin tarihi ve 1920'deki Osmanlıda  konumu: Koçgiriler 19. yüzyılın başlarında,  Osmanlılar ile arası bayağı iyi olan bir Kürt aşiretiydi. Meşhur Hamidiye alaylarından birini yönetiyor, geniş bir bölgenin mültezimliğini yapıyor, yani aşar vergisini ve diğer pek çok tarımsal vergiyi toplayan yerel derebeyi yöneticilerdir. Anadolu'nun bazı yerlerinde bunlara ayan da denir. Devlet sistemi iyiden iyiye bozulan Osmanlı, içte de son yıllarında böylesi ayanların oyuncağı olmuştu. Zira sık sık parasız kalıyor, kapitülasyonlarla kurulan reji idarelerinin ya da ayan-mültezim denen ve kendi ürettiği derebeylerin vereceği avanslara muhtaç kalıyordu.

Koçgiri ağaları ise, pek çok Kürt aşiretini yönetmenin gücü ile Osmanlıyı esir alan Ayanlardan birisiydi. Rahmetli İsmail amcamın dediğine göre Koçgiri ağaları İstanbul'da geldiklerinde, bayağı büyük bir kalabalık, Koçgiri ağalarının zenginliği, ihtişamını görmek için Beşiktaş rıhtımına doluşmuş. Ben de onun  bu sözünden ve diğer anlattıklarından (ve diğer başka büyüklerimin duyduklarından) isyanın padişahın ve Osmanlı devletinin isteğiyle çıktığını anladım.

İsyan ile ilgili bu gerçek, hem Kürtçülerin, hem de Türkçülerin kabullenmediği olgudur. Osmanlı devleti, o kadar işgal kuvvetlerine teslim olmuştu ki, Kürdistan düşüncesini bile destekliyordu ya da nakit para uğruna Kızılbaş ve Kürt bir aşirete teslim olabiliyordu.

Gerçeğin Kürtçüler arasında kabullenilmeyen kısmı da, Kürt aristokratlarının,  mutlak gücü eline geçiren her kişi ya da zümre gibi yozlaşmasıdır. İsyanın amacı da Kürdistan kurmaktan ziyade, Koçgiri ağalarının egemenlik alanlarını arttırmaktır. Diğer Kürt ve Alevi topluluklarının isyana destek vermeyip, Ankara hükümetinden yana olmasının sebebi de budur. Geriden imdat gelmedi denilmesi de, bu isyana verilmeyen destek ile ilgilidir ve (birazdan anlatacağım) Koçgiri kıtlığı ile de ne kadar gaddar oldukları belli olan ve kardeş olan iki ağanın diktatörlüğüne girmek istememeleridir.

İsyan öncesinde de Koçgiriler, genel anlamda Sivas ili ve civarında çok güçlüdür ve Sivaslıların, İstanbul hükümeti yerine Ankara hükümetine desteği tercih etmesinin bir sebebi de Koçgiriler ve diğer ayan- mültezimlerin bölgedeki güçleridir. Aslında genel olarak Kurtuluş savaşında iç isyanları çıkaranlar (eğer Gayrı Müslümler değiller ise) ayan da denen mültezimler çıkarmıştır.

Yılmaz Özdil, Koçgiri isyanının , Konya (Delibaş Mehmet) isyanı ile aynı gün çıktığını yazıyor, sebebi her ikisinin de Osmanlı sarayının emri ile çıkmış olmasıdır.

Atatürk'te Osmanlıyı çürüten mültezimlik sistemiyle beraber (fiili olarak) 1925'de aşar vergisini de kaldırmış, aşar vergisini de kaldırmıştır. O dönem vergi gelirlerinin %60ı civarını sağlayan bu verginin kaldırılması, ilk başta ekonomiyi çökertecek gibi görünse de, sonraki yıllarda Türkiye'de tarım yapılan arazilerin üç kattan fazla artmasını sağlamıştır.

(Tesadüf, bugün de aşar vergisinin kaldırılmasının yıldönümüymüş.