israil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
israil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2025 Salı

Holokost Hafızasının Kötüye Kullanımına İlişkin Açık Mektup

 


Holokost Hafızasının Kötüye Kullanımına İlişkin Açık Mektup

Holokost anısına başvurmak, Yahudilerin bugün karşı karşıya kaldığı antisemitizmi anlamamızı engelliyor ve İsrail-Filistin'deki şiddetin nedenlerini tehlikeli bir şekilde yanlış tanıtıyor.

Aşağıda imzası bulunan bizler, farklı kurumlardan Holokost ve Yahudi düşmanlığı üzerine çalışan akademisyenleriz. Siyasi liderlerin ve önemli kamu figürlerinin Gazze ve İsrail'deki mevcut krizi açıklamak için Holokost anısına başvurmalarından duyduğumuz üzüntü ve hayal kırıklığını dile getirmek için yazıyoruz.

İsrail'in BM Büyükelçisi Gilad Erdan'ın BM Genel Kurulu'na hitap ederken üzerinde "Bir Daha Asla" yazan sarı bir yıldız takmasından, ABD Başkanı Joe Biden'ın Hamas'ın "Holokost kadar sonuçları olan bir barbarlığa bulaştığını" söylemesine ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun Alman Şansölyesi Olaf Scholz'a "Hamas yeni Naziler" demesine kadar uzanan özel örnekler var. Temsilciler Meclisi'nde konuşan Florida'dan Cumhuriyetçi Temsilci Brian Mast, "masum Filistinli siviller" olduğu fikrini sorgulayarak, "II. Dünya Savaşı sırasında 'masum Nazi sivilleri' terimini bu kadar kolayca kullanmayacağımızı düşünüyorum" dedi.

İsrail-Filistin krizinin arttığı dönemlerde antisemitizm, İslamofobi ve Arap karşıtı ırkçılık da sıklıkla artış gösterir. 7 Ekim saldırılarının ve Gazze'ye yönelik devam eden hava bombardımanı ve işgalinin vicdansız şiddeti yıkıcıdır ve dünya genelindeki Yahudi ve Filistinli topluluklar arasında acı ve korkuya yol açmaktadır. Herkesin nerede yaşarsa yaşasın kendini güvende hissetme hakkı olduğunu ve ırkçılık, antisemitizm ve İslamofobiyle mücadelenin bir öncelik olması gerektiğini yineliyoruz.

Yahudi toplumundaki birçok kişinin 7 Ekim'de yaşananları anlamaya çalışırken Holokost'u ve daha önceki pogromları hatırlaması anlaşılabilir bir durumdur; katliamlar ve sonrasında ortaya çıkan görüntüler, çok yakın bir geçmişte yaşanan Yahudi tarihi tarafından yönlendirilen, soykırımcı antisemitizmin derin köklü toplumsal hafızasına dokunmuştur.
Ancak Holokost anısına atıfta bulunmak, Yahudilerin bugün karşı karşıya kaldığı antisemitizmi anlamamızı engelliyor ve İsrail-Filistin'deki şiddetin nedenlerini tehlikeli bir şekilde çarpıtıyor. Nazi soykırımı, bir devletin ve gönüllü sivil toplumunun küçük bir azınlığa saldırmasını içeriyordu ve bu saldırı daha sonra kıta çapında bir soykırıma dönüştü. Nitekim, İsrail-Filistin'de yaşanan krizin Nazizm ve Holokost ile karşılaştırılması -özellikle de kamuoyunu etkileyebilecek siyasi liderler ve diğer kişiler tarafından yapıldığında- entelektüel ve ahlaki kusurlardır. Duyguların coştuğu bir anda, siyasi liderlerin sakin davranma ve sıkıntı ve bölünme ateşini körüklemekten kaçınma sorumluluğu vardır. Ve akademisyenler olarak, mesleğimizin entelektüel bütünlüğünü korumak ve dünyanın dört bir yanındaki diğerlerinin bu anı anlamlandırmalarına destek olmak görevimizdir.
İsrailli liderler ve diğerleri, Holokost çerçevesini, İsrail'in Gazze'ye uyguladığı toplu cezayı barbarlığa karşı bir medeniyet mücadelesi olarak tasvir etmek ve böylece Filistinliler hakkında ırkçı söylemleri yaymak için kullanıyorlar. Bu söylem, bizi mevcut krizi ortaya çıktığı bağlamdan ayırmaya teşvik ediyor. Yetmiş beş yıllık yerinden edilme, elli altı yıllık işgal ve on altı yıllık Gazze ablukası, ancak siyasi bir çözümle durdurulabilecek, giderek kötüleşen bir şiddet sarmalına yol açtı. İsrail-Filistin sorununda askeri bir çözüm yok ve bir "kötülüğün" güçle alt edilmesi gerektiği bir Holokost söylemi kullanmak, zaten çok uzun süredir devam eden baskıcı bir durumu daha da besleyecektir.
"Hamas yeni Naziler" iddiasında bulunmak - Filistinlileri topluca Hamas'ın eylemlerinden sorumlu tutarken - Filistin haklarını savunanlara katı, antisemitik motivasyonlar atfetmek anlamına geliyor. Ayrıca, Yahudi halkının korunmasını uluslararası insan hakları ve yasalarının uygulanmasına karşı konumlandırarak, Gazze'ye yönelik mevcut saldırının bir zorunluluk olduğunu ima ediyor. "Özgür Filistin" çağrısı yapan göstericileri uzaklaştırmak için Holokost'a başvurmak ise, Filistinli insan hakları savunuculuğunun baskı altına alınmasını ve antisemitizmin İsrail eleştirisiyle bir tutulmasını körüklüyor.
Giderek artan bu güvensizlik ortamında, antisemitizmi doğru bir şekilde tespit edip onunla mücadele edebilmek için netliğe ihtiyacımız var. Gazze ve Batı Şeria'da yaşananlarla mücadele ederken ve bunlara yanıt verirken de net bir düşünceye ihtiyacımız var. Kamusal söylemle etkileşim kurarken, Gazze'de yeniden canlanan antisemitizm ve yaygın katliamların yanı sıra Batı Şeria'da artan sınır dışı etmeler gibi eşzamanlı gerçekliklerle başa çıkarken açık sözlü olmalıyız.
Nazi Almanyası'na bu kadar kolay benzetmeler yapanları, İsrail siyasi liderliğinden gelen söylemleri dinlemeye teşvik ediyoruz. Başbakan Benjamin Netanyahu, İsrail parlamentosuna "bu, ışığın çocukları ile karanlığın çocukları arasında bir mücadeledir" dedi (aynı ifadeyi içeren ofisinden bir tweet daha sonra silindi). Savunma Bakanı Yoav Gallant, "İnsan hayvanlarla savaşıyoruz ve buna göre hareket ediyoruz" dedi. Bu tür yorumlar, Gazze'de masum Filistinli olmadığı yönündeki yaygın ve sıkça dile getirilen argümanla birlikte, gerçekten de tarihsel kitlesel şiddetin yankılarını akla getiriyor. Ancak bu yankılar, yaygın katliamlara karşı bir emir niteliğinde olmalı, katliamların yaygınlaştırılması için bir çağrı değil.
Akademisyenler olarak, kelimelerimizi ve uzmanlığımızı sağduyulu ve duyarlı bir şekilde kullanma, daha fazla anlaşmazlığa yol açabilecek kışkırtıcı ifadeleri azaltma ve bunun yerine daha fazla can kaybını önlemeyi amaçlayan söylem ve eylemlere öncelik verme sorumluluğumuz var. Bu nedenle, geçmişe atıfta bulunurken, bunu bugünü aydınlatacak ve çarpıtmayacak şekilde yapmalıyız. Bu, Filistin ve İsrail'de barış ve adaletin tesis edilmesi için gerekli temeldir. Bu nedenle, medya da dahil olmak üzere kamu figürlerini bu tür karşılaştırmalar yapmaktan vazgeçmeye çağırıyoruz.

Karyn Ball
Professor of English and Film Studies, University of Alberta

Omer Bartov
Samuel Pisar Professor of Holocaust and Genocide Studies, Brown University

Christopher R. Browning
Professor of History Emeritus, UNC-Chapel Hill

Jane Caplan
Emeritus Professor of Modern European History, University of Oxford

Alon Confino
Professor of History and Jewish Studies, University of Massachusetts, Amherst

Debórah Dwork
Director of the Center for the Study of the Holocaust, Genocide, and Crimes Against Humanity, Graduate Center—City University of New York

David Feldman
Director, Birkbeck Institute for the Study of Antisemitism, University of London

Amos Goldberg
The Jonah M. Machover Chair in Holocaust Studies, The Hebrew University of Jerusalem

Atina Grossmann
Professor of History, Cooper Union, New York

John-Paul Himka
Professor Emeritus, University of Alberta

Marianne Hirsch
Professor Emerita, Comparative Literature and Gender Studies, Columbia University

A. Dirk Moses
Spitzer Professor of International Relations, City College of New York

Michael Rothberg
Professor of English, Comparative Literature, and Holocaust Studies, UCLA

Raz Segal
Associate Professor of Holocaust and Genocide Studies, Stockton University

Stefanie Schüler-Springorum
Director, Center for Research on Antisemitism, Technische Universität Berlin

Barry Trachtenberg
Rubin Presidential Chair of Jewish History, Wake Forest University,

20 Kasım 2023 
The New York Review of Books
www.nybooks.com › ...
Çeviri google

29 Haziran 2025 Pazar

İRAN-İSRAİL SAVAŞI VE MAVİ VATAN



 12 gün süren son İran-İsrail savaşından çıkarılacak pek çok ders var. Pek çok İsrail hayranı ve Sünnici, İran'ın yenildiği fikrinde. İran, zafer kazanmadı, daha doğrusu her iki tarafta zarar etti ama İsrail, daha çok zarar etti. İran'dan beklentiler düşüktü. Ben şahsen Kürtlerin ve Belucilerin (İran'daki en büyük Sünni grup) isyan değilse bile, infial halinde olacaklarını bekledim, PJAK'ın orta doğu halklarını tüm Kürtlede düşman etmekten başka bir işe yaramayan açıklaması (o da muhtemelen İsrail'in isteğiyle oldu) haricinde ciddi bir olay olmadı. Ben bir karamsar olarak, İsrail'in bu ani saldırısı sonrası İran'ın 1967, 6 gün savaşı sonrası tüm hava kuvvetlerini kaybetmesini falan bekledim. Ben dahil pek çok kişi, yüz binlerce, hatta milyonlarca İranlı'nın Türkiye dahil çevre ülkelere göç etmesini, iltica etmesini bekledi. Tam tersine, Türkiye'de yaşayan pek çok İranlı, ülkesine döndü. İran'ın yaraları ağırdı ama ben dahil herkesten daha azdır muhtemelen. İsrail, maddi kayıptan çok, güvenli ülke imajını kaybetti. Bu açıdan İsrail'in kaybı, uzun vadede daha büyük. Beyin göçü ve vasıflı emek için ideal göç ülkesi olmayacak. İsrail, turizm ülkesi de olamayacak artık. Turizmde kaybeden başka bir ülke de Dubai başta olmak üzere, körfez ülkeleri, artık vurulabilecek bir hedef oldular ve buralara giden turistler, aynı zamanda savaş durumunda kaçma rotasını da öğrenmeli veya buralara turist getiren tur şirketleri, acil durumda misafirlerini kaçırmanın yollarına bakmalı.



Savaşın bitişi, İran'ın, Hürmüz boğazı kapatma tehdidi ile oldu. Çok geniş olmayan Hürmüz boğazı, dünya petrol yolunun can damarı ve alternatifi de yok. İran'ın desteklediği Yemen'li Husi milisler, Babülmendep boğazını kısmen de olsa kapatmaları, hem İsrail, hem de Dünya ticaretini yaralamıştı. Pek çok gemi ve armatör, Babülmendep-Süveyş kanalı yerine, Afrika'nın güneyini, Ümit burnunu dolaşmayı tercih etmişti. Tam da burada İran'ın, bence en büyük güçsüzlüğü olan, denizci bir millet olmaması, tarih boyunca da ciddi bir deniz kültürü olmamasıdır. Bunun en başta sebebi, İran coğrafyasının denize düşmanlığıdır. İran, tarih boyunca sınırları değişmekle beraber, genel anlamda batıda Fırat-Dicle nehirleri, doğuda en fazla İndus nehri, genelde Afgan-Hindikuş dağları, kuzeyde Kafkasya dağları, Hazar denizi, Sirdeya-Amuderya nehirleri, güneyinde de Arap veya İran denizi, bazen de Basra körfezi denen deniz bulunur. Hazar, Dünya'nın tek kapalı denizi olması bir yana,  Elburuz  dağları yüzünden İranlıların bu denize yada bu denizden İran'a ulaşım zordur.  Güney kıyıları ile Şiraz dağları arasında, Bedevileri ve develeri bile yıldıran acımasız bir çöl vardır. Bu sebeple İran, tarihi boyunca denizden istila görmemiş, deniz ticareti de İranlıların ilgisini çekmemiştir. Başka bir sebepte, meşhur İpek yolunun İran'dan mutlaka geçmesi, Kırım'ın Kefe ve Kerç limanlarında düğümlenen kuzey rotasından  çoğu kez güvenli olmamasıdır. İran, güney dahilinden sadece bir ara Sasani imparatorluğu döneminde Yemen'in güneyi, Arap yarım adasının doğusunu fetetmiş, ama Justinyanus vebasından sonra bu bölgeleri terk etmiştir. İlk çağda Akhameniş (Pers )imparatorluğu döneminde İran'ın Akdeniz donanması, Fenike medeniyetinin Sur (Tir) şehir devleti, Halikarnasos (Bodrum) şehir devleti donanması ve Miletos şehir devletlerinin denizcilerinin kontrolündeydi. Bu şehirler Bütük İskender'in ordularının kuşatmalarına aylarca dayandıktan sonra acımasızca yakılıp, yıkıldı,  erkekleri katledilip, kadın ve çocukları köle yapıldı. Denizcilik bu kadar önemlidir. Sasani imparatorluğu ve Büyük Selçuklu Devleti (İranlılar , Selçuk devletini de sahiplenirler)'de Akdeniz'de bir  donanma gücü olmadı. Osmanlı ise bir Akdeniz gücü oldu ancak bir okyanus gücü olmadı.

Modern İran, sınuçta bu günlere deniz gücü olmadı ve bir denizcilik kültürü de olmadı. Bu sorun nerederyse tüm İslam aleminin sorunu. 1967 Altı Gün savaşı öncesinde, ciddi bir deniz-denizaltı gücü, İsrail kıyılarını abluka altına alsaydı, yenilgi bu kadar ağır olmadı. İsrail'in saldırısı da, Mısır ve Suudi Arabistan-Ürdün'ün Akabe körfezi girişini ve İsrail'in güneydeki tek limanı Eliat limanını kapatması tehdidi üzerine başladı. 

Deniz gücü olmak, parasını verip, donanma inşa etmekle (Abdülmecid böyle bir donanma yaptı, Abdülhamit bu donanmayı Haliç'de çürüttü) olmuyor. Denizcilik yapan bir toplum olması, denizcilik geleneği de gerekiyor.

Ek olarak: Bu son saldırıda İran'daki Afganların, muhtemelen Sünnicilik uğruna İsrail ajanı oldukları görüldü. Ülkemize son on yıldır doluşan Afgan, Somali ve Suriyelilerden; üzerine de üniversitelerimize doluşan yabancu öğrencilerden ne kadar eminiz, bu bambaşka bir yazının konusu.



9 Haziran 2025 Pazartesi

MAVİ MARMARA VE MADLEEEN (MAHMUT TANAL)


 


TARİH TEKERRÜR EDİYOR, ADALET YİNE SUSUYOR!

Bugün, Gazze’ye insani yardım taşıyan Madleen gemisine 180 km açıkta saldıran İsrail, 12 insan hakları aktivistini zorla alıkoydu, ülkesine götürdü. Bu insanlık dışı müdahale, sadece bugünün değil, geçmişin de bir sonucudur!
Unutmadık: Mavi Marmara!
2010’da Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda yapılan saldırıda 10 insan hayatını kaybetti. Dönemin AKP hükümeti, 2016’da TBMM’de çıkardığı kanunla İsrailli yetkilileri yargıdan kurtardı.
Üstelik ödenen “tazminat”
hukuken tazminat değil,
“ex gratia”
yani bir “lütuf”,
“bağış”
olarak sunuldu.
Bu anlaşmayla Türkiye, uluslararası hukuku ve kendi vatandaşlarını koruma görevinden vazgeçti.
İsrail, işte o günden sonra “cezasızlık” zırhını giydi.
Bugün Greta Thunberg gibi isimlerin içinde olduğu insani yardım gönüllülerine yapılan hukuksuz müdahalenin temelinde, işte o “bağış karşılığı vazgeçilen adalet” yatıyor!
Bugün yaşananlar bir ilk değil, o yanlış kararların devamıdır!
İsrail’e cesaret veren o anlaşmayı yapanlar da bu hukuksuzluğun ortağıdır!
İnsan hakları aktivistlerini kaçırmak savaş suçudur.
Uluslararası sularda sivillere müdahale insanlığa karşı suçtur.
Türkiye artık sessiz kalmamalı, hukuk ve insanlık adına güçlü diplomatik adımlar atmalıdır!
Adalet satılık değildir,
insan onuru pazarlık konusu yapılamaz!
Mahmut Tanal (Facebook sayfası)

24 Ekim 2024 Perşembe

YASER ARAFAT'IN SAHTE FİLİSTİN DEVLETİ



 Bir yıldır süren İsrail-Filistin savaşında konuşulan konulardan biri de Filistin devletine yapılan ihracattaki abartılı artış. Filistin'de, Türkiye'de Batı Şeria, İngilizcede West Bank denen bölgede bazı kasabalarda bir Filistin devleti var. Pek kimsenin bilmediği bu devbletin kuruluşu  Yaser Arafat ve Şimon Peres'e 1994'de Nobel Barış ödülünü kazandırmıştı. Bu sözüm ona devlet, Batı Şeria dediğimiz, aralarında bir kaç kilometre olan kasabalardan oluşuyor. Bu kasabalardan birinde yedi gün, yirmi dört saat açık bir kumarhane de var. Genel anlamda Yahudiler, Çinliler ve Türkler ile birlikte dünyanın en kumarbaz milleti. Dünyanın hemen her yerinde kumarhaneler, bu üç ülkenin kumarbazlarını dört gözle bekliyor. Türkiye, İsrail ve Çin'de kumarhaneler yasak. Bu kumarhane de İsraillilere pek yetmiyor, bu da ayrı konu. Batı Şeria'daki bu sözde Filistin yönetimi,Güney Afrika Cumhuriyetinin ırkçı (apartheid) yönetiminin yıkılmadan önce, kendi topraklarında kurduğu sözde siyahi devletlerine benziyor. Irkçı beyazlar, ülkenin çok az bir kısmında on küsur siyahi devletçiği kurdu. Ülkedeki siyahilerin tamamına yakınını da bu devletçiklere vatandaş yaptı ve böylece onların vatandaşlık haklarını ellerinden aldı. Batı Şeria'da bu sözde devlet, Yaser Arafat'la anlaşılarak kuruldu.

Yaser Arafat, bu devletin böyle olacağının ne kadar bilincindeydi yada ihanet mi ettiğini bilmek, benim gücümü aşar.  Ben gafleti, ihanetle eş tutma taraftarıyım, sonucu aynıdır çünkü. Hamas, bu durumu kabullenmedi ve Hamas, İsraillilerin Hamasland dediği Gazze'de kendi devletini kurdu.Arafat'ta bu gafletinin bedelini, İsrail tarafından kendi  karargahında esir alınıp, aç bırakılıp, hastalanıp, ölerek ödedi. Efsanevi hayatı, böyle rezalet bir şekilde sonlandı. İsrail, Arafat'ı defalarca öldürmeye, Arafat'a suikast düzenlemeye kalktı. Hatta birinde Arafat'ın aşçısını hipnotize edip, öldürmeye çalıştı. Serbest bırakılan aşçı, Mosad ajanlarını ihbar etti.

Arafat'ın bu gaflet ve belki de ihanetine bir sebebi, internet ve sosyal medyadan araştırdığımızda kendisinden yirmi sekiz yaş küçük karısı Süha Arafat'ı ve kızı Zehwa Arafat karşımıza çıkıyor. Süha hanım, İsrail ve Siyonizmi destekler açıklamalar yapıyor, kızı da Paris'te yaşıyor ve Arapça bilmiyormuş. Bu servetinde tek kaynağı, yıllarca Filistin Kurtuluş örgütünü yöneten, babasıymış. Filistin Kurtuluş Örgütü, bu kukla Filistin devleti kurulmadan önce de Filistin Kurtuluş Örgütü sermayesi vardı. Daha çok Filistinli göçmenler ve F.K.Ö'yü destekleyen ülkelerdeki yatırımlar sayesinde oluşmuştu.

Sonuçta Batı Şeria'da bu ucube yönetim kuruldu, üstelik bölge halkını sindirerek. Bölge halkı küçük kasabalarda, İsrail için çalışıp, para kazanmayı kabullenmiş. İşte sürekli ihracat yapılan Filistin, bu Filistin. Burası da İsrail'den daha İsrail.



2 Ekim 2024 Çarşamba

SİYONİZMİ ANLAMAK VE SİYONİZMLE SAVAŞMAK



 İsrail-Filistin savaşı yeniden başladığı ve sürdüğü şu günlerde bence  genelde Müslümanlar, özelde de Arapların Siyonizm'i ve Arapları anlamadığı fikrine kapılıp, kendimce Siyonizm'i anlatmaya karar verdim. Tanımadığınız düşmanı yenemezsiniz. Müslümanlar, İsrail'i ve Siyonizmi efsaneler gözlüğünden görüyor. Bu efsanelere göre Dünya, gizli Yahudi devleti tarafından yönetilmektedir. A.B.D, İngiltere, Rusya, Çin ve diğet rüm büyük devletlerin hepsi gizli Yahudi devleti tarafından yönetilmektedir. Kapitalizm' de, Komünizm 'de Yahudilik icadıdır. Müslüman, Hristiyan, Türk, Arap, Farisi yada Kürt diye tanıdığımız pek çok aile, aslında Yahudi'dir ve Yahudilere hizmet etmektedir. Daha ileri gidenlere göre Nazi soykırımı yada 1492 İspanya sürgünü gibi olaylar da Yahudi komplosudur.

Oysa bu tip komplolara inanmak ve böyle akıl dışı fikirleri yaymak, insanların mücadele umudunu ve direncini kırar. Bireyler, mücadele arkadaşlarından şüphelenir. İlk baştaki heyecan, çabucak söner çünkü savaştaki ilk sıkıntı yada yenilgide panik başlar. Kafa karışıklığı da çözülmeyi hızlandırır. Düşmanınız ne kadar büyük yada küçük olursa olsun,  gerçekçi, akılcı ve mantıklı olarak değerlendirmelidir.

Şimdi Siyonizm'e gelirsek, Teodor Herz, 1896'da, Yahudi Devleti adlı kitabını yazmadan, hatta 1860'da doğmadan evvel Filistin'de ilk Yahudi yerleşimleri kurulmuş ve Siyonist örgütlenmeler kurulmuştu. Öyleyse 1897'de İsviçre-Basel'de kurduğu 1 Siyonizm Kongresinin ve yazdıklarının önemi nedir? Neden mezarı İsrail'e, Siyon tepesine taşınmış, adı bu kadar önemlidir? Herzl, Siyonizm'i Yahudi dincilerinden kurtarmış, Siyonizm'i Yahudi ulusunun ideolojisi yapmıştır. İnsanlar azınlıkları veya ötekileştirdikleri kimseleri bir ve bütün olarak görme meylindedir. Oysa azınlıklar da bazı dönemlerde kendi içinden birilerini azınlığın azınlığı yapabilirler ve hatta yaparlar. Her din gibi Yahudiliğin içinde de mezhepler ve tarikatlar vardır ve bugün halen de vardır ve bazıları İsrail'in varlığına karşıdır. Yahudiler, düşünüldüğü gibi kadar çabuk ve hızlı örgütlenip, birlik olan toplumlar da değildir. İslam'ın ilk döneminde Muhammed, Medine'ye hicretinden sonra çevre Yahudi kabilelerini tek tek itaat altına almış, Hayber'in fethinden sonra da hepsini dağıtmıştır. O dönemde, yaklaşık yüz yıl önce yıkılmış Himyeri krallığı sebebiyle pek çok Yahudi vardı bölgede. Himyeriler, sonradan Yahudi olmuş,  tebaalarını  da Yahudi olmaya  zorlamışlardı. İşte bu Yahudiler, İslam'a karşı birlik olamamışlardı. Genel anlamda da Yahudiler, devletleri yıkıldıktan sonra kolay kolay bir araya gelememişlerdir. Roma imparatorluğunu sarsan  Yahudi isyanlar bastırıldıktan sonra,  genel anlamda kolay yönetilen, uysal, isyan etse de isyanları kolay bastırılan bir halk olmuşlardı. Dini sebeplerden ve faşizmin kolay hedef arayışından dolayı sık sık yağma ve katliamlara uğruyorlardı. Katliamlar sonrasında her şeylerini bırakıp, başka bir şehre yada ülkeye göç ediyorlardı. Göç ede ede Polonya-Ukrayna-Macaristan üçgeninde toplanmışlardı. Orta Çağda, veba salgını sırasında nüfus azalınca Pomeranya dükü Yahudileri ülkeye çağırmış, onlar da Pomeranya'dan başlayıp, doğu Avrupa'ya  çoğalarak yayılmışlardı. Gene de iç çatışmaları, mezhep bölünmeleri bitmiyordu. 

İşte Herzl'in Yahudi ulusu kavramı, burada devreye girdi. Herzl, Yahıdiliğin Ziya Gökalp'iydi, Yahudi tanımını din yada ırktan, ulus bilincine taşıdı. Yahudiler, zannedildiği gibi ırk birliğine de sahip değildi. Polonya ve Doğu Avrupa'ya göç eden pek çok aile, aslında Yahudi değildi. Kendi ülkelerindeki yoksulluktan kaçmışlardı. (Savaş Tanrısı filmindeki Yuri Orlov'da, böyle bir karakterdir.) 1990'dan sonra Rusya'dan İsrail'e göç edenlerin üçte biri de Yahudi değildir, İsrail devletinin araştırmalarına göre. O yıllarda Yahudiler arasında panteizm, ateizm gibi inanışlar, sosyalizm gibi ideoojiler de yaygındı. Modern Panteizmin kurucusu Spinoza'da  Yahudi kökenliydi.

Herzl, bu konuda yalnız değildi. Haskala denen Yahudi aydınlanması ve dönem Avrupa'sında genelde halk, özelde de Yahudiler arasında okuma-yazma oranının yüksekliği de Herzl'e yardımcı oldu. Son olarak katliamların ve hiç bir ülkede barınamamalarının da Siyonizm'e katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz. Hitler'in soykırımını herkes bilir. İktidarı boyunda 4 buçuk milyonu kaplarda, bir buçuk milyonu yakalandıkları yerlerde, altı milyon Yahudi öldürdü. Bu sayı, Avrupa Yahudilerinin üçte ikisi, dünya Yahudilerinin yarısıydı. Bu olaydan az bir zaman önce, Rus iç savaşında (1917-1923) bir milyon kadar Yahudi öldürülmüştü. Yahudi nüfusunun 1933 öncesi sayısına ulaşması elli yıldan fazla zaman aldı. Bu süreçte dünya nüfusu beş kat artmıştı. Yahudilerin çilesi bunla da bitmemiş, 1946'da Polonya'da bir çocuğun kaybolması, İğneli Fıçı efsanesinin hortlamasına ve ülke genelinde binden fazla Yahudi'nin kıyımına sebep olmuştu. Çocuk ertesi gün sağ bulunmuştu ama kalan Yahudiler için Siyonizm bir ihtiyaç olmuştu.

Öte yandan karşı tarafa, Arap-Müslüman toplumuna bakalım, önce Siyonizm'in ilk muhatabı Araplara. Araplarda, şu anda 22 yada 23 ülkeye dağılan Arap toplumları, tek tek ülke olarak, kendi içinde de birlik değil. Olayı mezhebe indirgesek, Libya iç savaşı neden bitmemektedir? Oysa Libyalılar,  birbirlerine akraba bile sayılırlar. İsviçre'de üç mezhep (Katolik, Kalvinist,  Lutheryen), dört dil (Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Latince) bir arada yaşamakta. Çekoslovakya kansız ve sakince bölünürken, Yugoslavya'da kan oluk oluk aktı.

Benim tezime göre bunun üç sebebi var. İlki Antisemitizmin, Yahudileri kendi devletini kurmaya mecbur bırakmasıdır. Yoksa hiç kimse kolay kolay bir Avrupa-Amerika şehrindeki rahatını bırakıp, Filistin çöllerinde savaşmaz. İkincisi Yahudi aydınlanması, Herz ve benzeri yazarların-çizerlerin gayretleri. Pek çok milletin Atatürk'ü oldu ama onların bir Ziya Göklap yada Ömer Seyfettin'i olmadı. Yugoslavya'da Tito vardı ama  Slav birliğini fikri yoktu. Simon Bolivar öncülüğündeki ordular, beş Güney Amerika ülkesini (Venezüella, Kolombiya, Ekvator, Peru ve Bolivya) İspanyol egemenliğinden kurtardı ama bu devletleri bir arada tutamadı.

Son sebepte karşı taraf, yani Arap-Diğer Müslümanlar arasında eğitim, okuma ve kültür seviyesinin düşüklüğüdür. Arap-İslam birliği savunulsa bile, bunu okuyacak, anlayacak insanların azlığıdır. Benim gözlemlerime göre okuması az, kültür ürünlerini az tüketen toplumların biz kavramı, kendisine yakın, çoğu ismi ile bildiği insanlardan oluşuyor ve ötekilerle ilgili dedikodulara inanmaya, onlara düşman olmaya yatkın oluyor. Bu tür toplumlar, kolay bölünüp yönetiliyor. İngilizler, Hindistan'ı (Pakistan, Bangladeş, Nepal ve bir kaç ülke ile beraber) yüz bin kadar subayla ve çeşitli etnik gruplardan asker devşirerek yönetti. Bu ülkelerde okuma-yazma halen yerlerde. Hep bir Japon mucizesdinden, Alman mucizesinden bahsedilir. Japonlar M.Ö. 7. yüzyılda Çin'den yazıyı almış,  ülkeleri için geliştitmiş, erkekler arasında okuma-yazma oranı da asla %40'ın altına düşmemiştir. Portekizlilerle beraber Avrupalılarla tanışır, tanışmaz ilk aldıkları yenilik matbaa olmuştur.

İslam dünyasında ise, bir kaç yıl önce sayın Reis'in sözlerine göre %45 civarıdır. Konu Arap ülkeleri olunca daha düşüktür. Sonuçta tarikat ve mezheplerin üzerine bir Müslüman kimliğine; ırk ve din kavramları üzerinde bir Arap kimliğine; bunun içinde geniş çaplı bir aydınlanmaya ihtiyaç vardır ki, batı dünyası ve İsrail yenilsin.

Batı dünyasının İsrail'e desteği de gayet sekülerdir. Orta doğu yada Ön Asya dediğimiz topraklar, sadece Orta doğululara bırakılmayacak kadar değerlidir. İsrail'de bu değerli arazide bir bekçidir. Yılllarca Yahudilerin emeklerini yağmalayan Avrupa ve Amerika, şimdi de İsrail'i ücretli asker olarak kullanmaktadır.

19 Kasım 2023 Pazar

ARABESK ANI ROMANI VE FİLİSTİN MESELESİ

 

B

Blogumun okurlarına gözden kaçmış,  1991'de basılömış, benim 1994'de okuduğum birkitaptan bahsederek, Arap-İsrail-Türk sorunuu üzerine fikirlerimi yazacağım. Kitabı okuyalı bayağı bir zaman olmuştu. İnterneti biraz araştırdım ve kitabı benden önce değerlendirenlerin yazılarını okudum. Ekşi'de başlık bile açılmıştı.
Prenses Misbah, hem peygamber soyundan geliyor, hem de bir İngiliz. Babası, Mekke şerifi Hüseyin'in kardeşi Ali Haydar. Kitabı da 1930'larda yazamış. Babası, amcası isyan etmesin diye İstanbul'da tutuluyor ama amca bunu pek umursamıyor. Aile, bütün bu süreçte Çamlıca'da lüks konakta, Osmanlı devlet hazinesinden lüks yaşıyor. Gene de Osmanlıları ve Türkleri hor görüyorlar. Bir Osmanlı prensesi, Şerif ailesine gelin gidecek, Şerif ailesi ayak sürüyor. Misbah'ın İngiliz annesi araya giriyor, bol tantanalı bir nişan ve nikah düğün yapılıyor. Misbah'ın ailesi de, bunun karşılığında bol bol hediye mücevher alıyor. Aile, Osmanlı gelinini aşağılıyor. Araplar da bir birlerini aşağılıyor. Lüks konak demişken, günde en az bir koyun kesililip, yeniliyor, her gün misafir, saray erkanı, İttihat ve Terakki üyeleri, büyük elçiler falan, hep misafir. 
Misbah'ın annesi bir İngiliz ajanı, kızını da bir ajan olarak yetiştiriyor. Misbah, iki de bir Arap-İngiliz dostluğundan, Balfour deklerasyonunun önemsiz olmasından bahsediyor. İsrail kurulmayacak, müsterih olun diyor. Daha 1930'lu yıllar, kendisi bir çeşit yetmez ama evetçi. Annesi, kızını da ajan olarak yetiştirmiş. Şerif ailesine ilk gelen gelin olmadığı belli. Bu evlilik aslında şeyhi kontrol etmenin de bir yolu. Kendisi MİT müsteşarlığından gelme yeni Dışişleri bakanımız, bakanlık personelinin beşte birinin (%20) yabancılarla evli olduğunu öğrenince, küçük çaplı bir şok geçirmiş. Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet memurlarının yabancılarla evlenmesi yasaktı. Hatta Muzaffer Şerif'in memurluktan ve vatandaşlıktan çıkarılmasının sebebi de, Amerikalı bir kadınla evlenmesiydi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/08/muzaffer-serifin-efsanesi-ve-gercekler.html) 
İngilizler, daha 1. Dünya savaşından çok önce, bölgeye bolca casus yerleştirmişti. Pek çoğunun adını kamuoyu bilmiyor. Zaten en iyi casuslar, adını hiç bilmediğimiz casuslardır. Çoğunlukla o ülkenin yerli halkından devşirilirler. Onları devşirenler de, casusluk yaptıkları ülkelerde yıllarca kalır. Çümkü insanları ikna etmek, insanlardan bilgi almak, insanları devşirmek, zaman alan iştir. Arap isyanları sadce Lawrecne ve Getruthe Bell'in işi değildir. Ben çok eski bir belgeselde William Shakespare adında, Rönesans oyun yazarı ve şairiyle adaş,  20. yüzyılın başında Mekke'de araba acentesi, sonradan Müslüman olmuş gibi görünen bir İngiliz'in hikayesini izlemiştim. Mekke Şerifi Hüseyin, yani Misbah'ın amcası, sadece Hicaz emiri olmakla yetinmeyip, Toroslardan, Hint Okyanusuna, büyük Arap krallığını isteyince, onu devreden çıkarıp, yerine Suudi krallığını kuruyordu. Bu casusla ilgili internette bir şey bulamıyorsunuz, çünkü tüm arama motorları adaşı tiyatro oyunu yazarı ve şairi ile karıştırıyor. (ben de yanlış hatırlıyor olabilirim) Onun yerine oğluna devlet olsun diye Ürdün krallığı kuruyorlar. Yani aslında ortalık casus kaynıyor. Arabesk kitabına dönecek olursak, Arap emirleri, hem en İngilizci benim diye yarışıyorlar, hem de birbirlerini İngilizci diye Osmanlı sarayına gammazlıyorlar. (Bir de dikkat edin, Ürdün krallarının eşleri İngiliz yada Amerikalı)
1917'de ise aslında her şey hazır. Bu yüzden 1914'den, 1917'e, Kut-ul Amare hariç (o da bir çeşit keşif salıdırsıdır) beklemede kalıyorlar. Osmanlı üç kere Süveş kanalına saldırıyor, sadece bir kaç küçük gemi batırıyor. (Buraları Şevket Süreya Aydemir'in Enver Paşa kitabından yazıyorum) Kut'da ise büyük kayıp veriyor. Kut'daki birliğin subayları İngiliz, erlerin çoğu Hint'li, hatta Müslüman ve Pencaplı. (O zaman Hindistan-Pakistan ayrımı yok) Misbah'ın annesi, kızı aracılığı ile (Misbah, o zamanlar küçük de olsa, aklı eriyor) İngiliz esirlere para, çay ve verevbileceği bazı ufak şeylerden oluşan bir hediye paketi iletiyor.
Kitapta Osmanlı harem ve aile hayatı da göz önüne seriliyor. Öyle sanıldığı gibi kaç-göç yok. Konuşmak, tanışmak isteyenlere her yol açık. Yani son dönem Osmanlı roman yazarları doğru anlatıyormuş İstanbul'u. Misafirlerle salonda beraber oturuyorlar. Şerifin oğlu ile padişah kızının nikahı öncesi bir koltuk töreni olayı var. Bir çeşit kına töreni ama saray usulü ve kınasız. Evlenecek kız ve oğlan ilk defa bir araya gelip, koltukta yan yana oturuyorlar, sözüm ona başbaşa. Oysa tüm kız ve erkek tarafı, olayı seyrediyor. Törenin sonunda çiftin başlarına, o gün için özel tasarlanan ve basılan paralar saçılıyor.
İnternette kitabı okuyanların aklında bir de Osmanlı hanedanı ile Büyük Ada veya Heybeli Ada'da yapılmış piknik sahnesi var. Saraydan getirilen koltuk-masa ve sandalyeler, matbaada basılmış menülerle yapılan fantastik piknikte yetişkinler şarap-rakı, çocuklar ve kadınlar bira içiyor ve Osmanlı birayı içkiden saymıyor. O günlerde Balkan savaşı yenilgisi sebebi ile İstanbul sokakları, camileri, muhacirlerle dolu ama ne Osmanlı, ne de Şerif ailesi lükslerinden feragat etmiyor. Şerifin kızları İngilzce, Fransızca, piyano çalmayı biliyorlar ama Arapça bilmiyorlar. Arapça'yı Beyrut'ta, hizmetçilerden öğreniyorlar. Babaları, kızlarının mutfak Arapçassı dediği Suriye-Lübnan Arapçasını öğrenmelerinden hoşnut değil. Çünkü ona göre has Arapça, Hicaz Arapçası. Kitaptan, Araplar arasında, İslam öncesi akbudun-karabudun gibi sınıf ayrımı olduğunu da öğreniyoruz.
Hikaye Beyrut'ta bitiyor ama biz İstanbul'u biraz daha anlatalım. İstanbıl'da zaman değişiyor, iktidar da değişiyor. İttihatçılar iktidara gelse de Şerif'in ailesi için pek değişen bir şey olmuyor. İttihatılar da, peygamber soyuna saygısızlık etmek istemiyor. Sadece Ali Haydar, İngilizciliğini biraz gizler gibi yapıyor. Pek çok törene dacetliler. Bunlardan en önemlisi padişah 5. Mehmet'in (Mehmet Reşat)'ın tahta çıkışı. Tören sırasında yeni padişahın kılıcının kemeri çözülüyor, Ali Haydar eliyle tutuyor. Yeni padişahta bunu uğur sayıp, hayatı boyunca devletin sağ kalacağına alamet olarak yorumluyor. Kendisi 1918'de, Mondoros'a haftalar kalmışken vefat ediyor. Aynı uğurdan son olacağını bilmeyen 6. Mehmet Vahdettin'de istediğinden, Ali Haydar'ı özellikle törene çağırıyor. (Ne yazık ki aynı uğur bu sefer tutmuyor.) 
Aile, son anda bile hanedan ailesiyle iç içe. Vahdettin'in bir ambulans içinde İngiliz gemisine binmesinden, en nihayetinde yurt dışına sürgününe kadar göçlerine de şahit oluyor. Tüm hanedan üyeleri göç etse de Siyahi ve Çerkez hizmetçiler ile hadım ağalarının (onlar da genelde siyahidir) bir kısmı, ölünceye kadar sarayda kalıyor. Çünkü bazıları doğumlarından itibaren sadece sarayda yaşamış, saraydan biraz uzaklaşsalar panik atak ve ankisiye yaşıyorlar.
Cumhuriyet dönemine 1926'a kadar katlanıyorlar. Sonra baba Beyrut'ta bir köşk kiralıyor ama İstanbul'daki şaşa yok. Burada şeyhin adamlarından biri, Dürzi bir kızın bakireliğini alıyor. Misbah'ın yazdıklarına göre evlenerek yada din değiştirerek Dürzi olamıyorsunuz, katı kuralları var, her Orta Doğu toplumu gibi onlarda da bakirelik önemli. İngiliz yengeye ulaşıp, ağlayıpi yalvarıp, hatta bir de kafalarını ceviz gibi tokuştutup, ikna ediyorlar ve kızın hayatı kurtuluyor. Anılar da burada bitiyor.
Kitabın sıkıcı yanı, ikide bir İngiliz-Arap dostluğundan, Balfour deklerasyonunun önemsizliğinden bahsedip durması.Kitabı da ona İngilizler yazdırmış belli ki Arapları sakinleştirmek için. 
Kitap boyunca İngiliz ve Fransızların, savaştan çok önce Arap elitlerini ele geçirdiklerini öğreniyoruz. Zaten İsrail'in bu kadar kurulmasının başka bir açıklaması var mı? Hele 1967'nin Haziranında altı günde (4-10 Haziran 1967) Arapların, kendilerinin yüzde biri kadar olan İsrail'e, hem de bir hafta bitmeden yenilmeleri nasıl mümkün olabilirdi? Ürdün, daha ikinci gün, Batı Şeria ve Kudüs'ü terk ederek, barış istedi. Araplar buna Nakba, yani felaket dedi. Öylesine rezil bir yenilgiydi ki, 1973'de Mısır'ın, Yom Kippur savaşı ile, İsrail'in yüz ölçümünün %70'i olan Sina yarım adasını geri alması da zafer olarak görülmedi. (Olay aslında yıllardır kapalı olan Süveyş kanalının güvenliğiydi) İsrail'i, onca toprağı terk etmeye zorlayan şey, Arap ülkelerinin büyük petrol ambargosu ile dünyayı bir ekonomik krize sürüklemesiydi. Ani artan petrol fiyatları ile beraber, Ural Dağları, Alaska, Sibirya, Sahra Altı Afrika gibi bölgelerde de petrol çıkarılmaya başlandı.
İsrail'in kuruluş felsefesi-mantığındaki sakatlığı göstermek için kıyas yapalım. Mesela Aleviler de çok hor görülmüş, katliamlara uğramıştır. Öyleyse Hacı Bektaş civarında özerk Alevi bölgesi yapalım, bölgedeki Sünni hakı kovalım, topraklarını satın alalım, Almaya dahil pek çok yerdeki Alevileri buraya yerleştirelim. Maraş-Çorum-Sivas yada Malatya halkının suçunu Nevşehir-Kırşehir halkına ödetme anlamsızlığı bir yana, başka yörelerde hali-keyfi yerinde Alevileri neden İç Anadoluya göç ettireceğimiz de başka bir anlamsızlık. Ya da daha iyisi dünyadaki Romanları toplayıp, ana yurtları olan Pakistan'ın Pencap bölgesine yerleştirelim. Hatta Yeniş (Alman-Fransız), Abdal (Türk), Poşe, Mıtrıp (Kürt) gibi Roman kökenli olmayan ama Çingene sayılan toplulukları da buna dahil edelim. İsrail kurulurken, Falaşalar gibi İbrani-İsrail kökenli olmayan binlerce kişi, İsrail'e yerleşti. Hatta 1990'dan sonra İsrail'e yerleşen eski Sovyet göçmenlerinin üçte biri Yahudi değil. Sadece Rusya yada Ukrayna'da yaşamak istemeyenler. (EK olarak: Abdallar yaşaym tarzları yüzünden Anadoluda Çingene olarak sıfatlandırılsalar da, belki de genetik olarak en Orta Asya-Sibiryalı halktır. Haniya Atsız, demişti ya madem ırkçılık yalan, Çingene ile ne kadar zengin olsa da evlenir misiniz? Abdallar, Atsız'ın bu tezinin yalan olduğunun da ispatı)
Böyle bir devleti, Pakistan-Hindistan arasına kursanız (tabi kurabilirseniz), Hintliler ve Pakiler bir olur, bu devleti yıkar. Kuzey ve Güney Kore veya Azerbaycan-Ermenistan arasına da kuramazsınız. Tüm dünyada en azılı düşmanlar bile, ortak düşmana karşı birleşir; Araplar hariç. Hani o fıkrayı bilirsiniz. Cehennemde her milletin kazanının başında bir zebani varmış, sadece Türkerin kazanında zebani yokmuş. Aslında o millet, Arap milleti. Eğer İngilizler olmasaydı, Osmanlıya karşı da birleşemezlerdi. Arapları önce Selçuklu, sonra Osmanlı, biraz çağrı, biraz da zorla birleştirdi. Abbasi Halifesi, Şii Büyehoğulları ve gene Şii Fatimilere karşı Selçukluyu kendisi çağırdı. Cezayir ve Libyalılar da, İspanyol işgaline karşı Türkleri kendi çağırmıştır. Araplar, Sasani ve Doğu Roma (Bizans)'nın Justinyen vebası ile zayıfladığı zamanlarda devasa fetihler yapmış ama 732 Puvatya savaşında Karolenj iöparatorluğuna yenildikten sonra fetihleri durmuş, bu savaştan sonra da, Türk-Kürt ve Çerkez köle askerler olmadan, sadece Araplardan oluşan bir ordu ile Hristiyanlara karşı zafer kazanamamışlardır. (Eyyubiler Kürt, Memlüklerin son dönemi Çerkezdir. Hatta Mercidabık savaşı da, Çerkezce mertçe savaşma nidasından gelmektedir.)
Son Gazze olayında da hadi İsrail, askeri gücüne gücenip, Gazze'nin bir kaç yüz metre ilerisinde müzik festivali yaptı, Hamas neye güvenip, üstelik de tamamen antipatik şekilde sivillere ve turistlere saldırdı? Şu anda Hamas'ın en büyük destekçileri Şii örgütü olan Lübnan Hizbullah'ı (Allah'ın partisi anlamına gelen Hizbullah adı, her ülkede var. Lübnan'da ise Şiilerin örgütü) , Yemen'deki Şii Husiler ile Şii İran devleti (Anayasada Şii şeriatı ile yönetilir yazıyor). Oysa Gazzeliler Sünni ve Hamas'da Sünni bir örgüt. Bin küsur yıllı mezhep ayrımcılığında sonun başı gibi görünüyorsa da, ertesi gün her şey değişebilir.Hamas'ın terk Sünni destekçisi Türkiye diyeceğim ama Türkiye'den de her gün en az yedi gemi İsrail'e gidiyor. Türkiye vermese İsrail, tanklarının çeliğini ve uçaklarının benzinini bulamaz. Boykotlara gelince, bir parlayıp, bir sönüyor. Boykotların büyük zincirlere etki etmez çünkü hepsinin pek çok yatırımda payı var. Boykot niyetine tercih ettiklerinizle de bu kartellere para kazandırırsınız. Filistine meselesine dair bu tavır, iç politikada Müslüman kimliğini vurgualaya yöneliktir. Yoksa İsrail'e sinek ısırığı kadar bile zaraı yoktur. Hatta uluslar arası politikada propaganda malzemesi olduğundan, yararı bile vardır.
Aslında Siyonizm, batılı devletlerin orta doğu dedikleri alanı, orta doğulu olmayan bir unsurca yönetmek için çıkardıkları bir icat. Araplarında üst sınıfları, yani ak budunları da İsrail'in varlığını onaylıyor. Buna İşid ve ebnzeri örgütler dahil. İşid, Suriye-Irak civarında etkin olduğu süre boyunca İsrail'e, Yahudilere, Amerikan askerlerine tek kurşun, hatta taş bile atmadı. Sünni Arap olmayan topluluklar ve Türk askerlerine saldırdı, iki Türk askerini diri diri yaktı. Türkiye'deki radikal İslamcı örgütlerden hiç biri Filistin'de savaşmadığı gibi doğrudan İsrail hedeflerine (İsrail vatandaşlarına yada doğrudan İsrail devlet kurumlarına) saldırmadı. Sorun, Arap milletine karşı aşırı yüceltici dini bakış açımız. Diğeri de Arap toplumundaki tabakalaşmanın siyasete etkisini anlamamız.
Umarım bu kitabın yeni baskısı yapılır. Diğer türlü de sahaflarda bulabilirsiniz. Arap toplumunu anlamak için Nobel ödüllü Mısırlı yazar  Necip Mahfuz'u önerebilirim. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/necip-mahfuz-dilenci-disutopyanin-hasi.html).Neval el Saadavi'yi de Arapların kadınlara bakışını anlamanız için öneririrm.