savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2026 Salı

EMPERYALİZMİN ASKERLİK KRİZİ



Devlet denen varlık, icad edildiğinden beri emperyalist yani yayılmacıdır ve bu yayılma da savaşmadan olmaz. Savaşmak içinde asker toplamak ezelinden beri zor iştir. Machiavelli, Türklerin ne güzel savaşmaya hazır askerleri, asker göndermeye hevesli derebeyleri var; bizim krallar vassallarından asker dileniyorlar diye, Türklere özendiğini yazar. Milattan Önce 586 yılında Babil Kralı Nabukednezar, on bin kadar Yahudi esiri, köle olarak Ermeni kralı hediye etti. Bu hediyenin bir sebebi benim tahminim, vassalı olduğu Babil kralının emrine asker veren Ermeni kralının çok fazla insan kaybetmesiydi. Bu olay Ermeniler arasındaPakraduniler efsanesinin doğmasına sebep oldu. Devletler için askerliği cezbetmenin iki koşulu vardı, şehitlik ve yağma. Askerliğin iki yönü oldu hep, ömür boyu öğrenilecek meslek-seferberlik zamanı vatan hizmeti. Askerliğin tek zorluğu ölüm tehlikesi ya da sıkı talimler değildir; askerliğin getirdiği yaşam tarzıdır. Askerlik, kim ne derse desin halen büyük ölçüde erkek işidir ve kışlalar, üsler, erkeklerin aylarca ve hatta bazen yıllarca dişi sinek bile görmediği yerlerdir. Buna bir de hiyeraşiyi ekleyin, en pis işi yapan, en alt rütbeli er olduğunuzu düşünün. Bu ortam, kapalı alan homoseksüelliği için de en uygun alandır. Uzun seferler, yürünen ya da at sırtında gidilein yüzlerce kilometre yol, askerliğin diğer zorluklarıdır. Askerlik çoğu zaman erkeklerin, hayatlarının baharında zorla yaptığı iştir.

Savaşların en büyük yıkımlarından biri de nüfus, çalışabilir erkek nüfus azalmasıdır. Bu gün Avrupa ülkelerinde, bizim erkek işi diye bildiğimiz pek çok işi kadınların yapmasının temel nedeni budur. Avrupa'da ağır vasıta şoförlüğü, boya-badana, kaporta gibi işlerde kadın görmek son derece normaldir. Avrupa, yüz yıldan fazladır bu sıkıntıyı yaşıyor. İkinci dünya savaşı öncesi Neville Chamberlain hulümetinin, Hitler'e karşı yatıştırma siyaseti gütmesinin temel nedeni buydu. Hatta Kurtuluş Savaşı sırasında İngilizlerin Anadolu'ya bizzat asker göndermemesinin  de temel nedeni buydu. İlginç bir şekilde İngilizler, deniz savaşları haricinde çok az can kaybıyla, kocaman bir imparatorluk kurmuşlardır. Koca Hinfistan'ı (Pakista, Bangladeş, Nepal ve Srilanka ile beraber) işgal eden İngiliz devleti değil, Britanya-Hindistan ticaret şirketi olmuştur. 1857 Kartuş (Sepoy-Sipahi) isyanına kadar bölgeyi şirket yönetti. Paralı askerlerle, kabile-din-mezhep çatışmalarından faydalanarak, çok az subayla,  pek çok ülkeyi yönetti. Öyle ki 20 bin kadar ölü, 25 bin kadar yaralı (yuvarlanmış rakam) kayıp verdiği 2.Boer isyanı, Napolyon savaşları ile 1.Dünya savaşı arasında İngilizlerin kayıp verdiği en büyük savaştır.

İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupalılar için  cansıkıcı bir manzara vardı. Hem iki büyük dünya savaşında çok kan kaybetmişlerdi, hem yakılıp, yıkılmışlardı, hem de Soğuk Savaş denilen, hazır kıta askerlerin bekleme savaşı başlamıştı. Bir Arap atasözü, en çok borçlanan insanlar, dev gibi ordular besleyen krallardır, der. Avrupa'nın hem dev ordu besleyip, hem de kalkınması çok zordu. Zaten çalışacak insan kıtlığı Avrupa ülkeleri, bir de genç erkeklerine bir buçuk-iki yıllık askerlik dayatamazdı. Sözleşmeli ve profesyönel askerlerden oluşan bir kaç tugaydan oluşan birliklerle ordu kuracaklardı. Askerlikse altı ayla sınırlı olacaktı. Peki koca NATO'nun kas kuvveti kimlerden oluşacaktı? İşte o zaman, Rusya'nın geleneksel düşmanı, Ruslar'ın sıcak denizlere inmesine engel olan Türkiye'yi gördüler; üstelik şimdi Ruslar, dünyaya dinsizlik ve Komünizm ihraç ediyordu. Hem devlet, hem de halk, tedirgindi. Türkiye, Nato'ya alınmaya uygundu ama Türk askeri uygun muydu? Kore savaşı uygun olduğunu gösterdi.

Vietnam savaşı, NATO savaşı olmadığı, Fransa'nın eski sömürgesine, Amerika'nın müdahalesi olduğundan, Türk askeri Vietnam'a girmedi; onun yerine Kore askeri gitti. (Holivud'un onlarca filminde Koreli askerler görünmüyor.) Amerika sonraki yıllarda müdahalelerine NATO'yu büyük oranda, dahil etmeye, özellikle Türk askerini, sembolik miktarda bile olsa dahil etmeyi, Körfez Savaşları gibi bazı savaşlar hariç) başardı. Özellikle 2002 'den sonra pek çok göreve Türk askeri, hatta polisi gitti ve halen de gidiyor. Eskiden bu görevlere sınavla, başvuruyla falan gidilirdi; şimdilerde geçici görev emri ile gidiliyor. Sadece asker değil, polisler de gidiyor. Önceden polisler için tek yurt dışı görevi, elçilikler ya da bakanların yurt dışı gezileri falandı. 2010 Haiti depremi sonrası pek çok polis, buraya çalışmaya gitti. Ardınan Bosna ve Kosova geldi.

Çünkü artık batılı refah devletlerinin yeni nesilleri ve göçmenleriasker olmayı o kadar çok istemedi ve doksanlardan itibaren askerliğe talep azaldı.Sebebi ölüm korkusu değildi, öyle olsa ekstrem spor yapıp, uyuşturucu falan kullanmazlardı.Sebebi büyük ölçüde Vietnam sendromu denen şeyin yaygınlığı. Özellikle üçüncü dünya denilen gelişmemiş ülkelerde bir süre kalan askerler, geri döndüklerinde, hele de terhis olduklarında sivil yaşama uyum sağlayamıyor. Bu sebeple pek çok genç için askerlik, işsizlikten bile kötü bir durum. Türkiye'de ise böyle bir şey yok. Yıllarda askerlik yapan biri, emeklilikten sonra esnaf olabiliyor. Türk insanı için, bir kaç yıl sözleşmeli askerlik, para biriktirmenin ve fırsat bulursa kamu kuruluşlarına geçmenin bir yolu. Uzman çavuşluk-astsubaylık bile küçük burjuva olmanın sağlam bir yolu.

2026 Temmuzunda Ankara'da yapılan son tantanalı NATO toplantısı da bununla ilgilidir. Yıllarca batı Avrupa'yı koruyan yüz binlerce Amerikan askeri bölgeden ayrıldı ve daha da ayrılacak. Amerika'nın yeni bir süper düşmanı var; Çin Halk Cumhuriyeti. Dünyanın mikro çip üretim merkezi Tayvan'ı toprağı sanıyor ve burayı işgal ettiğinde dünyanın üçüncü büyük ekonomisi Japonya'yı kuşatmış olacak. Çin, zaten Afrika kıtasında patron olmuş, bölgenin eski sömürücüleri Avrupa ülkelerini büyük ölçüde kovmuş durumda. Çin'in bu gücünün arkasında da askerlik krizi var. İran savaşında Amerika başkanı Trump, Japon ve İngiliz donanmalarından yardım istedi; bu iki devletin yardıma gelememesinin birincil sebebi, donanmalarının eksik personelle çalışması. Japonya, zaten nüfus azalmasını en trajik açısından yaşıyor. Buna denizcilik sektöründe iş bulmanın kolay olmasını eklemeli. 1982 Falkland Savaşındaki gücünü, Britanya donanması çok arıyor. Dünyanın zorunlu askerlikten, sözleşmeli askerliğe dönmesinin sebebi, zorunlu askerlik yapan, cuntacı Arjantin ordusu karşısında; demokrasi ülkesi İngiltere'nin ordusu muhteşem bir zafer kazanmıştı. Şimdilerde ise kadrolarnı dolduramıyor ve gene Falkland gibi deniz aşırı topraklarına saldırı olursa, bu kadar kolay zafer kazanamayabilir. Fransa'nın Sahel bölgesinde (Sahra Çölü ile, Gine Körfezi arasındaki Afrika toprakları)gücünü yitirmesi de muhtemelen bu sebeptendir.

Irak'ın işgalinde Amerika, 5 Nisan kararnamesini geçiremediği için Türk topraklarını kullanamamıştı. Şimdi benzer bir durum için başkanlık rejimi kurulmuş. Tantanalı NATO kongresine bakılırsa, Reis buna dünden razı ama kamuoyu ikna olmamış. Bu yüzden İran füzeleri İsrail'i vururken, tarikat şeyhleri ve basını İranlılar Şii diye bağırıp durdular. Eskiden uşaklıklarının  bahanesi Komünizm'di. Mevlana'da Harzemşahlar'ın İbni Sina gibi bazı filozofları koruduğu gerekçesi ile Moğol uşağı olmuştu. Şimdi aynı gerekçelerle Türk askerini NATO ve Avrupa'nın kas gücü yapmaya çalışıyorlar. Hali hazırda Baltık Devletlerini (Litvanya, Letonya, Estonya) Türk F16'ları koruyor. Buna karşında Türkiye, parasını ödediği F35'leri alamıyor. NATO, kurulduğundan beri Türk piyadesini yeden piyade olarak tutuyor. 1980'lerde kırk milyonluk Türkiye'nin, yarım milyon askeri vardı. Bu kadar asker sadece Sovyetlerle (Şimdiki Gürcistan ve Ermenistan, çok kısa da olsa Azerbaycan) sınırını korumak için değildi. Şimdi ise buna daha fazla muhtaç ve bunun için İran ve Arap ülkeleriyle, gerekirse düşmanlık yaratmak zorunda, ikna olmamış kamuoyuyla savaş gidemezsiniz. Irak'da şimdi Şii, zira Saddam döneminde yönetim Sünni'ydi, nüfus Şii'ydi. Şimdi bu devasa Şii kitle üzerinde Sünnilerin bir etkisi kalmadı.

Asıl sporu şu, ya Türkiye'de askerlik krizi yaşarsa; bakın nüfus krizi başladı bile.

20 Nisan 2026 Pazartesi

MESELE SADECE UŞAKLIK (KOMPRADORLAR)

 


Şu ana kadar İran'ın A.B.D ve İsrail'e karşı resmen zaferini görüyoruz. En büyük yenilgi, Amerika'nın yalnızlığı; Kore ve Japonya bile süper gücü desteklemedi. Japonya'nın genelkurmay başkanlığı, Tokyo yakınlarında, bir Amerikan üssünün içinde. Japon ordularının konutanı, Amerikan nizamiyesinden geçmden, makamına oturamıyor. Kore genelkurmayı ise resmen yarım adadaki Amerikan ordusunun emrinde. Buna rağmen bu ülkeler, İran'a karşı savaş için ciddi bir zafer bekliyor. Aklıma Machiavelli'nin, Türklerin savaşmaya hevesli askerleri var, taşradan savaşa ha deyince gelen askerleri var, Avrupa'da krallar, her savaşta vassallarından asker dileniyor sözü geldi. Hürmüz boğazı bir yana, Amerika donanması Babülmettep boğazını bile kullanamıyor. İsrail'in %5 kadarı ülkeyi terk etti.

Bütün bunlara sonucunda birileri birdenbire, Şah İsmail'den beri Şii olan İran'ın Şiiliğini yeni keşfediyormuş gibi yapıyor. Tarikat şeyhleri şu günlerde ha bire İran ve Şiilikten bahsediyor. Bazıları dilinin altındaki baklayı çıkardı, İran, İsrail'den daha kafirdir diyor. Diyanetçiler bu konuda sessiz ama son yıllarda birer televizyon yıldızına dönen tarikat şeyhleri koro halinde Sünni-Şii çatışması çıkarma derdindeler. Bunların tek derdi Sünnilik mi sizce? Oysa Kaddafi ve Saddam, Sünniy'di; hatta Saddam, Şii çoğunluğu bastıran ve ezen bir Sünni liderdi. Pek çok kişiye garip gelecek ama Esat ailesi de kağıt üzerinde Sünni'di ve hanedan bireyleri Sünni ailelerle evlenmeye dikkat ederlerdi. Bu üç liderlerin devrilmesi, İsrail'i rahatlatmıştı. Bu üç liderin düşüşünde Türkiye'nin askeri-lojistlik-diplomatik desteği vardı. Bu destek, muhaliflerin belirgin bir başarsından sonra geldi. Şimdi ise Amerika, İsrail ya da İran'ın rejim muhaliflerinin görünür bir başarısı yok.

Siyasal İslam'ın, İsrail düşmanlığını size şöyle anlatayım: son Gazze savaşından beri Kola satışları ciddi oranda düştüğünden beri boykot listeleri yapılmıyor. Bu tür çıkış yapanlar hemen bastırılıyor. İran'ın direnişi, şöyle görkemli bir Gazze-Filistin mitingini de engelliyor. Reis bir anda Antisemitizm'in de bir insanlık suçu olduğunu söylüyor. Gene de görünüşte de olsa İsrail düşmanlığı devam ediyor. Özellikle skandallar patladığı zamanlarda Reis ile Netenyahu arasında sıkı laf atışmaları oluyor.

Amerika'nın daha önceki başarıları ya da ufukta görülen başarı ihtimalleri bu uşaklık (komprador- İşbirlikçi) ruhu saklıyordu. Birinci körfez savaşı sırasında Turgut Özal, bir koyup, üç kazanacağız, diyordu. Sonuç; Kuzey Irak'a yerlekşip, daha da güçlenen bir Pqq, Kuzey Irak'ta yarı bağımsız, hatta pek çok Birleşmiş Milletler ülkesinden daha bağımsız bir Kürt Özerk yönetimi (namı diğer Irak Kürdistan'ı) ve müttefik olarak kaybedilmiş bir Irak. Körfez savaşından evvel Irak, Türk malları için iyi bir pazardı. Tavukçuluğun %60'ı tek başına Irak'a satılıyordu. Şimdi ise, Irak Kürdistan'ı haricinde, Türk-Irak ticareti, Körfez savaşı öncesinin çok gerisinde. Libya'da, inşaatçıların açık pazarıydı, şimdi Türkiye'ye çok uzak. Suriye'de böyle olacak.

Bu dinci ve faşist tayfa, geçmişte de böyleydi ve gemişteki uşaklık etme bahanesi Komünizmdi, hemen hepsinin Komüminzmle mücadele derneği geçmişleri var. Kanlı pazardan sonra,  boğazda demirleyen Amerikan 6.Filoya dönerek (İstanbul'dan Kabe'ye yönelmek için Marmara'ya dönülmeli) namaz kılmışlıkları vardır. Necip Fazıl, Müslümanları İngilizler aleyhine olmaktan men etmişti. İskilipli Atıf Efendi, İngiliz Muhipler Cemiyeti üyesiydi ve idamının şapka kanunuyla alakası yoktu. Kazım Karabekir'in dediği gibi; cemaat ve tarikatlar, Haçlıların Anadolu'da kurdukları ileri karakollardır.

Tarikatların ve cemaatların bu huyları hem eski, hem evrenseldir. Aklıma gelen en önemli örnek, Mevlana Celaleddin-i Rumi'dir. Bu homoseksüel Moğol casusunun halen popüler olması, ülkemizin cahilliğinin göstermektedir. Yazılarında açıkça Türk, Kürt, Alevi, Konyalılara düşmanlık yapıyor. Erzincan'ı sevmiyor, Erzincan'dan kaç, orada kötü insanlar var diyor. İki yıl Erzincan'da kalmış, kızkardeşi olarak bilinen Örüklü Bacı türbesi Erzincan'da. Mesnevisini, Fih-i Mafih'ini ve Mektubatını okumuş biri olarak bence basbayağı homoseksüel. Yoksa o kadar anal ilişki hikayesi anlatmazdı. Bacu Noyan, Konya'yı yaktığında,  iyi yapmış, Konya günahkardı, temizlendi demiş. Babası Bahaeddin Velet,  Harzemşahlar'ın, Meşai (Farabi-İbni Sina ve takipçileri) koruduğu için Moğol katline layık olduğunu söylüyor. Öğrencisi Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri'nde, Moğollara verilen, bize verilen diyor.

Diğer yandan Mevlevilik, zannedildiği gibi hoşgörü tarikatı değildir. Gel, ne olursan ol gene gel sözü, Mevlana'ya değil,  ondan yüzlerce yıl sonra yaşamış başka bir Mevlevi'ye aittir. Tarikatın hoşgörü mezhebi olması ile, Kanuni döneminde şeyhülislam olan Ebu Suud'u Mevlevilere savaş açması sonrasında oluyor. Ebu Suud'u, Suudi Arapların atası İbni Suudla karıştırmamak lazım.Muhteşem Yüzyıl dizisinde, Tumcel Kurtiz oynamıştı bu rolü. Kurtiz'in erken ölümüyle pek çok konu yarım kaldı. Aslında sadece Ebu Suud değil, Balıkesirli Kadızadeler sülalesi, kendi başına bir dizi konusu. Yaklaşık iki yüzyıl boyunca şeyhülislamlık, kazaskerlik, müftülük gibi makamları ele geçirip, Osmanlı dini teşkilatlarının Nakşibendileşmesini sağlamışlar, özellikle de Mevleviliğe ızdırap olmuşlar; sonunda kendileri de paralel yapı ilan edilip, tarihten silinmişlerdir. Mevlevi hoşgörüsü de bu dönemde gelişmiş.

Din adamlarını uhreviyat, metafizik alem için yaşıyor sanıyoruz, onların da bu dünyada yaşadığını unutuyoruz. Ulumudin lakabu takılan Gazali'nin Şiileri o kadar eleştirirken, neden Haçlı seferleri ile ilgili bir şey yazmadığı halen tartışmalı. Kimilerine göre Haçlıları ilk karşılayan Anadolu Selçukluları ve Şii Fatimi halifeliğine muhalif olduğu için.

Günmüze gelirsek, neredeyse yüz elli yıldır İngiltere ve Amerika'nı eteğine yapışmış tarikat sürüleri, olası bir İran-Türkiye savaşının fırsatını kolluyor.  İsrail'in kendini güvende hissetmesi için, sınırlı da olsa İran-İsrail çatışmasına ihtiyaç var. Bunu isteyenlerin tek derdi uşaklık, mezhep ya da İran rejimi değil. İran'la dost ya da çok fazla dost olmak zorunda değiliz, savaşıp İsrail ve Amerika'yı sevindirmeyeleim yeter.

19 Mart 2026 Perşembe

İRAN-AMERİKA 2026 SAVAŞI VE FİKİRSEL DEĞİŞİM

 


Savaşlar, pek çok insanın ölümü ve bazı fikirlerin doğumuna sebep olur. Birinci Körfez Savaşında Saddam Hüseyin, çok ağır yenilmiş ve muhtemelen Kuveyt'i işgal ettiğine pişman olmuştu. Amerikan donanması, Basra Körfezinde ve Akdeniz^de cirit atıyordu. Amerika ve müttefikleri, üç ay hazırlık yaptı ve üç haftada Kuveyt'i geri aldı. Sonraki yıllarda da, Orta Doğuda, özellikle körfezde Amerika ve İsrail'in borusu öttü. İsrail'in 2006'daki Hizbullah'la savaşında, kendisinin neredeyse yüzde biri kadar bir orduya yenilgisi bile İsrail'in karizmasını çizdirmemişti. O savaştan geriye füze ve roket fikri kaldı, bir de her an herkese sıra geleceği. Saddam'ın elinde, Rus yapısı ve teknolojisi çok geri Scud füzeleri vardı, elindeki yetersiz istihbaratla, körlemesine İsrail'i ve bazı Amerikan hedeflerini vurdu. Genelde füzeler ya patriotlarca engellendi, ya da boş hedefleri vurdu. Gene de vurulan hedefler heyecan yarattı ve İsrail'i korkuttu. Füze sadece para meselesidir, pilotu yoktur; Türkçe de sen rezil olma, paran rezil olsun diye bir söz vardır. Sonuçta füzeler, pahalı mermilerdir. İsrail'in Demir Kubbes'sini delecek mermiler de illa vardır yada icat edilecektir. Diğer bir fikir de deniz mayınları, Saddam'ın elinde deniz mayını yoktu ama olma ihtimali bile Kuveyt'e çıkarma yapma fikrini iptal ettirdi. Kara mayınlarının günümüz ordularına karşı bir tesiri yoktur, hele Amerikan ordusu gibi büyük bir ordunun. Mayın olası arazi bombalanır, devasa çukurlarda mayın falan kalmaz. Su mayınlarıyda bugün artık bir çeşit su dronudur. Çanakkale savaşında  olduğu gibi, çelik halatlara bağlı sabit mayınlar yok; alıcıları ile gemiyi fark edip, gemiye doğru hareket eden ve suyun bir kaç metre altından gidip, gemiyi vuruyor.

Bugün İran-Amerika savaşının 18. günü ve zafer şimdilik İran'ın ezici üstünlüğüyle sürüyor. Şu ana kadar Amerika ve İsrail'e ileri derecede zarar verdi. Bugünden sonra savaş ne olur, bilemeyeceğim ve savaşın bundan sonrası için öyle çok fazla analiz kasamayacağım. Amerikanın bundan sonraki her zaferi, Pirüs zaferidir ve bu savaşı bitirmek için de, en kötüsünden de olsa Pirüs zaferine ihtiyacı vardır. Yoksa Körfez petrollerini ve körfez krallıklarını kimse koruyamaz. Gerçi bu aşamadan sonra Amerika hiç kimseyi koruyamaz. Pirüs zaferi, İsrail'i koruması için lazım. Amerika, kara harekatına başlayacaksa, en azından 1 milyar, 100 milyon dolarlık radarı yeniden yapmalılar. İran'a kara harekatı da kolay değil. Belli ki İran, kara harekatına da hazır. Irak'ın dört, Türkiye'nin iki katından büyük, bazı bölgeleri aşırı dağlık, kurak ve hiç bir insan yerleşimi veya göçebe çadırı yok. Halen keşfedilmemiş geçitleri, ormanları falan var ve keşfedilmemiş ormanları var ve İran, buralarda yapılacak bir Amerikan harekatına da hazır olduğuna inanıyorum. Gene de Amerika, kara harekatını en azından denemek zorundadır. 

Bunu da tek başına yapamaz, birinci körfez savaşında bile 5 Nisan tezkeresi Amerika'ya ağır bir darbe olmuştu.Şimdi de kamuoyu İran'dan yana. Bazı din adamları, cübbeleriyle, mezhep düşmanlığı yaparak,  halkı İranla savaşa veya Amerikan askerlerinin Türk toprağını, İran'a savaş için kullanmaya hazırlamak istiyor. Oysa bu savaşın kaybedeni her halukarda mevcut iktidar ve din tüccarları. İran kaybederse, Siyasal İslam kaybedecek çünkü her ne kadar Şii diye lanetleseler de, Siyasal İslam'ın ülke yöneteceğini dünyaya İran göstermişti ve İran'ın, bir Pirüs zaferiyle bile olsa yenilgisi, Siyasal İslam'ın yenilgisidir. Böyle bir yenilginin etkisi, Sovyetler Birliğinin dağılmasının, sol partilere etkisi gibi olacak. Doksanlarda, Sovyetleri zerrece sevmeyen İskandinav sosyal demokratları bile iktidarını kaybetmişti. Diğer yandan olası bir İran zaferi, yıllardır Orta Doğu denen bölgedeki Sünnici ve Amerikancı siyasetin de sonu olavaktır.

21 Temmuz 2025 Pazartesi

TERÖR: İHANET HEP SAĞDAYDI



Sağcıların en sevdiği saldırı türü,  bilimsel literatürde adı AD-HOC (Ad Hominem) olan, bel altı (bizde genelde kişinin cinselliğine saldırılır) yada kişiliğe yönelik saldırılardır. Kendilerinden olmayanları önce etnik kimliği ile vururlar. Karl Marks'ın ailesi, o beş yaşındayken ını vaftiz etmişlerdir ama onlar için Marks, bir Yahudi'dir. On sekiz yaşına kadar Katolik olarak yaşamış, kardeşi Hırvat Katolik kilisesi başkanı olan Sokullu Mehmet Paşa yada Kayserili bir Ortodoks Rum devşirmesi olan Mimar Sinan'ın Müslümanlığına ise laf etmezler. Pek çok kişi, soldan birilerinin soyunda gayrı müslümlük arayıp, icat etmeye çalışır. Pek çok kişi, yedi göbek atası Türktür ama onlar illa bir gayrı Türklük yada Müslümanlık bulur. Adnan Menderes'in ve Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun, İttihatçıların meşhur Doktor Nazım'la akrabalığı ve Sebataycı olma ihtimalleri hiç konuşulmaz. Sağda yada muhafazakarlıkta savunma, karşındakine hakaret etmektir. Hepimiz, bir zamanlar gazetelerin üçüncü sayfalarında anlatılan haberleri, detektiflik de yaparak, ekranlara getiren gündüz programlarını bir şekilde takip ediyoruz, çünkü hepimiz bir şekilde sosyal medya kullanıyoruz. Sosyal medyada içerik hazırlayanların en büyük malzemesi bu programlar. Bu programlada hem giyim (yüzde doksan yada doksan beşinde illa en az bir kapalı bir kadın bulunuyor. Konuşmalarından muhafazakar olmak bir yana, belli bazı tarikatların üyesi oldukları bile belli. Ben artık insanları yürüyüşünden bile, tarikat yada Ülkü ocaklı olup, olmadığını, hata payı fazlaca olmakla beraber, tahmin edebiliyorum. Konuşmalar ve çocuklara verilen isimlerse, kesin belli ediyor, en aptal bile anlar. Yıllarca muhafazkar medya, solcuların geniş insanlar olduğu propagandası yaptı ama gördük ki muhafazakarlar daha genişmiş. Mum söndü iftiralarınıza karşı, bu programlarda hiç Alevi'ye rastladınız mı? Bazı faşist trollerin Öşekçi diye aşağıladığu Kürtleri de göremiyoruz bu programlarda. Cem Yılmaz'ın dediği gibi, hani marjinal bizdik. Yeşilçam filmleri, yıllarca zenginleri ve şehirlileri geniş gösterdi, oysa asıl seks skandalları köylerde dönüyormuş.

Diğer yandan son yıllarda dini vakıf, kuran kursu ve ihl'lerde ne çok skandal dönüyor, Karaman'daki gibi çok büyük olanların bile alel acele üstü kapatılıyor, bilmem farkında mısınız? İktidarın müfettişlerinin ve gözlerinin sürekli üzerinde olduğu solcu-Atatürkçü derneklerin kursları, bursları veya diğer etkinliklerinde böyle sıkandallara rastlıyor musunuz? Ortada sahipsiz sosyal medya hesaplarından, bir görünüp, bir kaybolan sahipsiz iddialar var ama soruşturma yada delil yok. Köye Enstitülerine, özellikle Hasanoğlan için o kadar dedikodu çıktı ama açılmış hiç bir soruşturma yoktur. Hasanoğlan için, kanalizasyonda bebek cesetleri var falan dediler, ben iki yıl kadar orada da çalıştım. Okulun tarihinde hamile öğrenci olayı 12 Eylül sonrasında olmuştu ve o olay olduğunda burası öğretmen lisesiydi. Ben oradayken de okul, Ülkü ocaklarının elindeydi bazı okul yöneticileri, okulda akran zorbalığından başka işe yaramayan bu grubu koruyordu. Oradan ayrıldıktan dört yıl sonra, çocuğu orada okuyan öğretmen bir arkadaştan, okuldaki akran zorbalığı çetesinin halen de faal olduğunu öğrendim. 

Sağ, terör ve bölücülüğü hep solla ilişkilendirdi. Son bir kaç aydır olanlar şaşırdınız mı? Bu blogu uzun sürdedir düzenli okuyan olsanız, en Kürtçü ve en Türkçü partinin iktidara desteğini ben pek çok yazımnda, doğrudan adlarını vermesem de yazmıştım. Yıllar önce, Gezi zamanında darbeyi gören kişi, yıllardır hapiste de olsa, iktidar yanlısıdır. Yıllarca üç beş dergi satmak için Kürtçülere yaü çeken solcular (özellikle Marksist-Leninist çok solcular), son olaylar karşısında şok oldu. Muhtemelen son açıklamalardan sonra da bazı üç hilalli kişilerde hayret etti. Son darbe girişiminden beri temel görevi salı günleri muhalaefeti tehdit olmak olan şahıstan ne bekliyordunuz. Bu şahıs en son cumhurbaşkanı yardımcılarının etnik kökene göre atanmasını önerdi. Bu öneri, Aleviler ve Kürtler, cumhurbaşkanı olmasın demektir ve daha ötesi vali yardımcısı olsun, vali olmasın, kaymakam yardımcısı olsun, kaymakam olmasın, astsubay olsun, subay olmasın, albay olsun, general olmasın gibi anlamlara da gelir. Bu yönetim sistemi, Lübnan'da, Fransızlar tarafından, manda yönetimi zamanında kuruldu ve anayasa buna göre yapıldı. Bu anayasa ne Lübnan'da 25 yıl süren bir iç savaş çıkmasını ne de bu iç savaş sonrası istikrarsızlaşmasını engelledi. Benzer bir anayasa, İngilizlerce desteklenen Tito tarafından Yugostlavya'ya yapıldı ve ülke, etnik kökenine göre eyaletlere ayrıldı, sonucu hepiniz biliyorsunuzi, bilmiyorsanız da araştırın.

Diğer yandan bu Alevilik ve Kürtlük, zencilik yada sarışınlık gibi insanda doğuştan yada hemen bakınca belli değil. Esat ailesi, 19721de iktidarı ele geçirdiklerinde Hafız Esat, anayasa gereği iktidarda bir Sünni olması gerektiğinden, baş müftü yanında kelime-i şehadet getirip, kağıt üzerinde de olsa Sünni oldu.  Benzer şekilde bir dönem Arjantin cumhurbaşkanlığı yapan Carlos Menem'de, politikada yükselmek için Katolih Hristiyan oldu. O zamanlar Arjantin'de cumhurbaşkanının Katolik olması şarttı (Bu şark 1994'de kaldırılmış). Ölünce de Müslüman mezarlığına gömüldü. Hele son nesilde, sağcı gençler arasında dinsizlik (Ateizm, Deizm, Angnostisizm vesaire) bu kadar yaygıngen, etnik kökeni nasıl saptayacaksın? Diğer yandan ülkedeki tek etnik kök, Alevilik, Kürtlük ve Türklük değil, Çerkez, Boşnak, Arnavut vesairlerde var ve Bulgaristan göçmenleri bile en az iki nesil, kendi içlerinde, dışarıdan kız-damat almadan yaşıyor.

Etnik kökenle ilgili olarak kavranılmayan diğer bir şeyde, hangi Alevilik, hangi Kürtlük? Suriye'nin, en azından savaştan önce, kabaca yüzde on kadarı Nusayri yada diğer adı ile Arap Alevisi'di. Öte yandan Suriye'deki tek Alevi topluluğu, Arap Alevileri değildir. Türkmenlerin ve Kürtlerin de önemli bir kısmı Alevi'dir. Fakat Nusayriler, Türkmenleri (Bektaşi) ve Kürtleri Alevi'den saymaz. Esat ailesi Suriye'yi kendi ve birkaç yakın aşireti ile, bazı  Sünni ve Dürzi iş birlikçisi kabile ile yönetmiştir. (Ek olarak, Kürt derken, Kırmanci mi Zazaki mi?)

Şimdi pek çok kişi, Aslan amca yaşasaydı böyle olmazdı falan diyecek, eski politikacıları anacaktır. Ne çabuk unuttuk Erbakan'ın Kaddafi tarafından aşağılanmasını, Özal'ın Eruh ve Şemdinli baskınlarından sonra tüm gün havuzdan çıkmadığını yada terör ya bitecek, ya bitecek sözü ile ünlü Tansu hanımın, pek çok silah fabrikasını özelleştirip, ülkey ithalata mecbur ettiğini ve sonra da Avrupa devletlerinin silah ambargolarını, nasıl da unuttuk. Süleyman Demirel'in, Maraş'ta kan gövdeyi götürürken, bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemez dediğini ne çabuk unuttuk? Sonra aynı Demirel'in, tekrar seçilebilmek uğruna, 28 Şubat dönemi dalaverelerini ne çabuk unuttuk? Yıllarca muhafazakarlık sayesinde seçilen Demirel, en sonunda baş örtülüler okumaya Suudi Arabistan'a gitsin demedi mi?

Gelelim başbuğumuz Alpaslan amcamıza: kendisi 1960 darbesinin bildirisini okumak bir yana planlayanlardan değil midir? Bir sürü insanın suçsuz yere aylarca hapis yattığı, 27 Mayıs'ın en az bilinen günahlarından Sivas kampının mucidi değil midir? CKMP daha MHP olmamışken, başında halen Osman Bölükbaşı varken, kendisi Hindistan büyükelçisi iken,  partisinin elamanlarının, halen sağ partilere oy veren Alevilere saldırmaya ve daha sağ-sol ayrımının belirsiz olduğu 1964'de Aydın'da, beş Alevi'yi katldederek, Alevileri sola sürüklediğini ne çabuk unuttuk. Maraş, Çorum, Bahçelievler ve bilumum cinayetleri ne çabuk unuttu ki, tüm bunlara şaşırıyoruz.

Çünkü Goebbels'in mehur ilkesini uyguladılar, yalan söylediler, bu yalanı sürekli bağırarak söylediler ve suçlarını başkalarına anlattılar. Nietzsche'nin dediği gibi, kim ahlak bekçiliği yapıyorsa, en ahlaksız odur. 



29 Haziran 2025 Pazar

İRAN-İSRAİL SAVAŞI VE MAVİ VATAN



 12 gün süren son İran-İsrail savaşından çıkarılacak pek çok ders var. Pek çok İsrail hayranı ve Sünnici, İran'ın yenildiği fikrinde. İran, zafer kazanmadı, daha doğrusu her iki tarafta zarar etti ama İsrail, daha çok zarar etti. İran'dan beklentiler düşüktü. Ben şahsen Kürtlerin ve Belucilerin (İran'daki en büyük Sünni grup) isyan değilse bile, infial halinde olacaklarını bekledim, PJAK'ın orta doğu halklarını tüm Kürtlede düşman etmekten başka bir işe yaramayan açıklaması (o da muhtemelen İsrail'in isteğiyle oldu) haricinde ciddi bir olay olmadı. Ben bir karamsar olarak, İsrail'in bu ani saldırısı sonrası İran'ın 1967, 6 gün savaşı sonrası tüm hava kuvvetlerini kaybetmesini falan bekledim. Ben dahil pek çok kişi, yüz binlerce, hatta milyonlarca İranlı'nın Türkiye dahil çevre ülkelere göç etmesini, iltica etmesini bekledi. Tam tersine, Türkiye'de yaşayan pek çok İranlı, ülkesine döndü. İran'ın yaraları ağırdı ama ben dahil herkesten daha azdır muhtemelen. İsrail, maddi kayıptan çok, güvenli ülke imajını kaybetti. Bu açıdan İsrail'in kaybı, uzun vadede daha büyük. Beyin göçü ve vasıflı emek için ideal göç ülkesi olmayacak. İsrail, turizm ülkesi de olamayacak artık. Turizmde kaybeden başka bir ülke de Dubai başta olmak üzere, körfez ülkeleri, artık vurulabilecek bir hedef oldular ve buralara giden turistler, aynı zamanda savaş durumunda kaçma rotasını da öğrenmeli veya buralara turist getiren tur şirketleri, acil durumda misafirlerini kaçırmanın yollarına bakmalı.



Savaşın bitişi, İran'ın, Hürmüz boğazı kapatma tehdidi ile oldu. Çok geniş olmayan Hürmüz boğazı, dünya petrol yolunun can damarı ve alternatifi de yok. İran'ın desteklediği Yemen'li Husi milisler, Babülmendep boğazını kısmen de olsa kapatmaları, hem İsrail, hem de Dünya ticaretini yaralamıştı. Pek çok gemi ve armatör, Babülmendep-Süveyş kanalı yerine, Afrika'nın güneyini, Ümit burnunu dolaşmayı tercih etmişti. Tam da burada İran'ın, bence en büyük güçsüzlüğü olan, denizci bir millet olmaması, tarih boyunca da ciddi bir deniz kültürü olmamasıdır. Bunun en başta sebebi, İran coğrafyasının denize düşmanlığıdır. İran, tarih boyunca sınırları değişmekle beraber, genel anlamda batıda Fırat-Dicle nehirleri, doğuda en fazla İndus nehri, genelde Afgan-Hindikuş dağları, kuzeyde Kafkasya dağları, Hazar denizi, Sirdeya-Amuderya nehirleri, güneyinde de Arap veya İran denizi, bazen de Basra körfezi denen deniz bulunur. Hazar, Dünya'nın tek kapalı denizi olması bir yana,  Elburuz  dağları yüzünden İranlıların bu denize yada bu denizden İran'a ulaşım zordur.  Güney kıyıları ile Şiraz dağları arasında, Bedevileri ve develeri bile yıldıran acımasız bir çöl vardır. Bu sebeple İran, tarihi boyunca denizden istila görmemiş, deniz ticareti de İranlıların ilgisini çekmemiştir. Başka bir sebepte, meşhur İpek yolunun İran'dan mutlaka geçmesi, Kırım'ın Kefe ve Kerç limanlarında düğümlenen kuzey rotasından  çoğu kez güvenli olmamasıdır. İran, güney dahilinden sadece bir ara Sasani imparatorluğu döneminde Yemen'in güneyi, Arap yarım adasının doğusunu fetetmiş, ama Justinyanus vebasından sonra bu bölgeleri terk etmiştir. İlk çağda Akhameniş (Pers )imparatorluğu döneminde İran'ın Akdeniz donanması, Fenike medeniyetinin Sur (Tir) şehir devleti, Halikarnasos (Bodrum) şehir devleti donanması ve Miletos şehir devletlerinin denizcilerinin kontrolündeydi. Bu şehirler Bütük İskender'in ordularının kuşatmalarına aylarca dayandıktan sonra acımasızca yakılıp, yıkıldı,  erkekleri katledilip, kadın ve çocukları köle yapıldı. Denizcilik bu kadar önemlidir. Sasani imparatorluğu ve Büyük Selçuklu Devleti (İranlılar , Selçuk devletini de sahiplenirler)'de Akdeniz'de bir  donanma gücü olmadı. Osmanlı ise bir Akdeniz gücü oldu ancak bir okyanus gücü olmadı.

Modern İran, sınuçta bu günlere deniz gücü olmadı ve bir denizcilik kültürü de olmadı. Bu sorun nerederyse tüm İslam aleminin sorunu. 1967 Altı Gün savaşı öncesinde, ciddi bir deniz-denizaltı gücü, İsrail kıyılarını abluka altına alsaydı, yenilgi bu kadar ağır olmadı. İsrail'in saldırısı da, Mısır ve Suudi Arabistan-Ürdün'ün Akabe körfezi girişini ve İsrail'in güneydeki tek limanı Eliat limanını kapatması tehdidi üzerine başladı. 

Deniz gücü olmak, parasını verip, donanma inşa etmekle (Abdülmecid böyle bir donanma yaptı, Abdülhamit bu donanmayı Haliç'de çürüttü) olmuyor. Denizcilik yapan bir toplum olması, denizcilik geleneği de gerekiyor.

Ek olarak: Bu son saldırıda İran'daki Afganların, muhtemelen Sünnicilik uğruna İsrail ajanı oldukları görüldü. Ülkemize son on yıldır doluşan Afgan, Somali ve Suriyelilerden; üzerine de üniversitelerimize doluşan yabancu öğrencilerden ne kadar eminiz, bu bambaşka bir yazının konusu.



16 Ağustos 2023 Çarşamba

RUSYA-UKRAYNA SAVAŞI; TESTERE SAVAŞI

 


Olma rende gibi hep sana hep sana, olma keser gibi hep bana, hep bana. Olacaksan testere ol, bir sana, bir bana. Mevlana'nın yazdığı veya yazdığı söylenen bu şiir, dostluğun bir eşitlik olduğunu anlatır. Dostluk kadar düşmanlıkta da benzer ilişkiler vardır. Bazı savaşlar keser gibi kişiden yana yontar, kişiye zarar verir. Aslında her savaş testere gibidir, her iki tarafa da zarar verir. Son Ukrayna savaşı ise, karşılıklı yıpratma savaşı olarak, her iki tarafa da zarar vermekte. Taraflar sadece Rusya ve Ukrayna değil, Rusya; Abd ve batı ülkeleri. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/kuzey-sorunu-olarak-rusya.html) Vragne isyanı ile Rusya daha çok yıprandı diyordum ki bu sefer Afriika'da sömürgeler Fransa'ya karşı ayaklandı. Nijer, Mali ve Burkina Faso gibi Sahel ülkeleri Fransa ve Avrupa için, Rusya'nın Ukrayna için olduğu kadar önemlidir. Bu ülklere sırf  uranyum ve altın madenleri ile vazgeçilmezdir. Amerika'nın keşfinden evvel Mali krallığı, Avrupa ve Akdeniz havzasının altının dörtte birini üretiyordu. İnanmıyorsanız Google amcaya Mansa Musa'yı sorun yada Ruhi Çenet'in videosunu izleyin. Sorun sadece Sahel bölgesindeki madenler değil, aynı zamanda tarım.

Savaş, sadece Ukrayna'yı değil, Ukrayna'nın arkasındaki Avrupa, Nato ve Amerika'yı da yıpratıyor. Her ikisi de sabıkalı ve yaşlı mafya babaları gibiler. Yıllar önce öğrendiğim bir söz vardı, ilk nerede duyduğumu hatırlamıyprum, küçük devletler fahişelere, büyük devletler mafya babalarına benzer demişti. Şimdi hem batı, hem de Rusya, kendi mekanlarında istenmiyor. Beyaz adam (Avrupa ve A.B.D) Afrika'da, Rusya'da doğu Avrupa, Kafkasyya vee orta Asya'da istenmiyor.  Her ikisi de mekanlarında halen güçlü ve onları oradan kovmak çok zor. Oradalrda uzun yıllar kalmışlar ve halen kalmaktalar. Oralarda yerleşik Fransızlar -Ruslar var ve bu ülkelerin halen devasa iktisadi-askeri gücü var. Ben, Varleg isyanından sonra, Rusya bunu batının  yanına bırakmaz demiştim, dediğim gibi Afrika'dan darbeyi indirdi. Darbeler sırasında bazı darbe destekçileri, Türk bayrağı açmış. Afrika'da Türk şirketi çok. Hatırlarsanız Zeliha Taşkesenlioğlu'nun da Afrika'da bakır madeni var. Ben Fransızlar bunun intikamını alır diyordum ki, imam Halik Konakçı, keşke Hatay, Fransızlarda kalsadı diyerek, içinden gelenleri açmaya karar verdi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/meger-bunlar-kurtulus-savasina-da.html) Fransa'nın cevabı bunla sınırlı olmayacaktı. Keşke Kurtuluş savaşında teslim olsaydınız da diyebilirler.

Afrika'da olanların tüm kıtaya yayılma ve hatta Güney Afrika Cumhuriyetin'de beş yüz yıldır yerleşik Afrikaner beyazları yurdundan atma ihtimali var.  Afrika kurdunun dişine kan değdi bir kere. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/02/amerikan-kurdunun-disine-kan-degdi.html) Bu gidişat sadece yavaşlayabilir, durdurulamaz. Yalnız bu Fransız düşmanı yada Rus düşmanı yeni darbeciler-ihtilalciler iyidir demek anlamına da gelmez. Osmanlı'da yıkılınca, ardında kargaşlıklar, iç savaşlar  ve diktatörlükler bıraktı. İmparatorluklar güçlüyken sınırlar silikleşmiş, halklar sınırlar içinde oradan oraya gitmiştir. Şimdi de yeni ulusal sınırlar icat edilmiştir. Afrika'da olanlarsa, birebir olmamakla beraber, benzerdir. Sömürgecilerin sınırları,  Afrika halklarının-milletlerinin doğal sınırları değildi. Buna rağmen eski Fransa sömürgesi Senegal ile, eski İngiliz sömürgesi Gambia birleşemedi, ekonomik ittifak bile kuramadı. Şimdi Fransa'nın batı Afrika da kurduğu ekonomik birlik  (CFA Frankı birliği) ise çatırdıyor.

Peki Rusya? Arka bahçesi Kafkaslar ve Orta Asya'da ne kadar güvenli? Güvenli derken, Rusya için ne kadar güvenli? Yeni yabancı (Çin, Türk, Hint vesair) şirketler, oradaki Rus şirketlerini ne zaman kovmaya cüret edebilir? Rusya ne kadar zayıfladığına bu olacaktır? Ukrayna savaşı, Rusya'nın ülkeleri öyle ha deyince, ham diye yutamayacağını göstermiştir. 1990'da Bakü'de olduğu gibi bir katliam yapmak Ruslar için daha zor olacaktır. O zamanlar ordusu olmayan bir Azerbaycan vardı, şimdi Ermenileri yenmiş bir Azerbaycan var. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/02/ermeni-azeri-savasi-ve-israil.html) Rusya, Azerbaycan'dan, Gürcistan'da Abhazya ve Güney Osetya'yı kopardığı gibi, Azerbaycan'ın kuzeyinden toprak koparma tehdidinde bulunabilir. Yani Azerbaycan ordusu, Rus ordusuna karşı da bir savunma doktirini kurmalı (Muhtemelen şimdiye kadar kurmuştur.)

Bu testere savaşlarında kazanan Çin oluyor, yeni yükselen güç. Onun tek eksiği, tıpkı Rusya gibi, bir sinemasının olmaması, propaganda gücünün eksk olmadı. Gene de güç, güçtür. El Kaide bile Uygurlara yapılanlara sessiz kaldı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/08/turk-fasizminin-zulmunde-uygur-turkleri.html) Bu testerenin ne kadar kesim yapacağı ve kimlerden ne kadar keseceğini zaman gösterecek.

21 Şubat 2021 Pazar

ERMENİ-AZERİ SAVAŞI VE iSRAİL-ERMENİSTAN KIYASI

 


2020 yılının bence tek güzel haberi, Azerbaycan'ın yıllardır Ermenistan işgaline olan topraklarını kurtarması oldu.

Bu olayın üç kazananı, Azerbaycan, Türkiye ve Rusya'dır.

Azerbaycan, topraklarının yüzde otuzunu geri kazandı. Azerbaycan ordusu, ciddi bir güç olduğunu ispatladı. Artık her hangi bir ülke Azerbaycan'a savaş açmak için en az iki kere düşünecek.

Rusya, Kafkasya'da abi olduğunu ve onsuz iş olmayacağını ispatladı. Barış konferansından üç kişi var, Aliyev, Paşinyan ve Putin. Türkiye, izleyici olarak bile yoktu.

Türkiye, gene de değişmez bir müttefik kazandı; hem de Turgut Özal'ın bir marifetmiş gibi ortaya koyduğu mezhep farkına (Azerbaycanlılar çoğunlukla Şii'dir) rağmen. Azerbaycan'ın bu zaferi, Türk silahları ve eğitimi olmadan olmazdı. 1990-91 yıllarındaki Azerbaycan yenilgisinin asıl sebebi, Türk silahları ve Azerbaycan ordusunun Türk ordusunca eğitimidir. Eğitim işi, silah satın almaktan önemlidir. Çünkü her durumda, ateş pahasına da olsa silah satan birileri bulunur ama eğitim, hele askeri eğitim verecek birileri bulunmaz.

İran, el altından Ermenistan'ı desteklemek isterken,  kendi Azeri azınlığının isyanının başlangıcına yakalandı,  sonra Azeri zaferleri gelince, bu sefer de Azerbaycan'ı destekledi. Sonuçta mezhep birliğine rağmen Azerbaycan'ı bir müttefik olarak Türkiye'ye kaptırdı. Kafkasya'da tamamen oyun dışı kaldı.

Burada İran'lı Azerilerine hayranlığımı dile getireyim. Aslında Türk kökenli halklar, yaşadıkları tüm baskılara rağmen gayet başarılı azınlık politikaları yürütüyorlar. Mollalar rejimi, yıllar önce Azeri Türkçesi ile eğitimi yasakladı ama halk bu yasağı fiilen zerre kadar umursamadı. Tebriz'de gösteriler durmayınca da, kağıt üstündeki yasağı da kaldırdılar. Bu mücadelelerinde de dağa çıkmadılar, çete kurmadılar, mal yağmalamadılar. Gene de disiplinli bir şekilde baskılara direndiler. (Burada bırakıyorum çünkü bu daha uzun uzadıya yazılması gereken bir konu.)

Ermenistan'ın ise kayıpları çok açıktır. Toprak, itibar ve daha neler neler. Bu kayıplar, bir de ekonomik çöküntüye sebep olacak ve Ermenistan'da pek çok Ermeni, yurt dışına göç edecek ve Ermeni diasporasına karışacak.

Asıl kaybedense Ermeni diasporası. Benim aklıma gelen soru ise Ermeni diasporasının, Yahudi diasporası gibi ana vatanlarını neden korumadı ya da koruyamadı? Oysa dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermeniler de, Yahudiler kadar çok dolar milyarderi, filozof, yazar, çizer yetiştirdi ve benim bildiğim onlar kadar da örgütlü. Ermenilerin, Azerbaycan'a karşı, İsrail'in Araplara 1967 6 gün savaşındaki gibi zafer kazanması ve bir kaç haftada Bakü önlerine gelme tehlikesi aklımdan geçmedi değil. Oysa tam tersi oldu bu. Gene Arap-İsrail savaşı ile kıyaslayacak olursak, Arap ordularının Gazze, Golan ve Şeria'yı kurtarıp, Tel Aviv önüne gelmesine az kala durdurulması gibi oldu.



Bunun sebebi ile ilgili kafamda bir teori vardı. Amerikan Birleşik Devletleri tarihine geçen senato baskını ile doğruluğunu onayladım. Gruptan bazıları, Nazi soykırımını (Holokost) kast ederek altı milyon az geldi yazılı tişört giymişti. Bir de Kamp Auschwitz tişörtleri vardı, o da başka bir tehdit.

Bu nasıl olabilirdi? Kahvehanelerde konuşan onlarca komplo teorimize göre Dünyayı, özellikle de Amerika ve İngiltere'yi Yahudiler ve Masonlar yönetmiyor muydu? Trump dönemi, Amerika ile İsrail'in arasının en iyi olduğu dönem değil miydi? Hatta ne kadar doğru bilemeyeceğim, Trump'ın damadı da Yahudi ve kızı da bu sebeple Yahudi oldu diye biliyorum?

Bir de tersini düşünelim. Avrupa ya da Amerika'da, en  faşist, ırkçı grup, bir milyon az geldi tişörtü giyer miydi ya da giyebilir miydi? Bunu Türkiye'de bile yapamazsınız, çünkü resmi ideoloji katliam yapılmadığı yönünde.

Faşizmin belli düşmanlık hedefleri ve kodları vardır. Mesala dünyada mafya denilince akla İtalyanlar gelir. Bir kaç sene önce İsviçre polisi, Kalabriya bölgesi mafyası olan Ndrangetha (n harfi okunmuyor) ile mücadele etmek için, İtalyancanın o yöre lehçesinde konuşan eleman aramıştı. Gene de dünyada hiç kimsenin İtalyanlara karşı nefreti, Romanlar ya da diğer Çingene tarzı yaşayan topluluklara ( Yenişler, Sindiler, Poşeler ve benzerleri) karşı nefretinden fazla değildir. Ya da bir İtalyan ev kiraladı diye o apartmanda diğer dairelerin fiyatı düşmez.

Yahudi düşmanlığının izlerini çok eskilerde görebiliriz. Birinci Haçlı seferinde bile, ilk hedef Ren vadisi kıyılarında yaşayan Yahudiler olmuştu. Avrupa'da Yahudi katliamlarına Progrom deniliyordu ve Nazilerden çok önce de modaydı, yaygındı. Yemen başta olmak üzere pek çok Arap ülkesinde bugün bile Yahudilere hakaret etmek, Müslümanlara serbesttir.

Oysa Filistin özerk yönetimi bile, 2015'de soykırımın yüzüncü yılı, hatıra pulu basmıştı. Ermeniler, Süryanilerle beraber, ilk Hristiyan olan millettir ve genelde Ermenilerin adı geçer. Ermeniler de bunu kullanır ve tarihleri boyunca bunu kullanmıştır. Orta çağdaki Kilikya devleti, Haçlılarla ve diğer Hristiyanlarla daima ilişkide olmuş,  sürekli ticaret yapmış, siyasette de aktif olmuşlardır.

Tarih boyunca da, asla Ümmieti Sıdıkiye olmamışlardır. Venedikteki Ermeni manastırı, orta çağdan beri aktiftir. İlk büyük Ermeni isyanı olan Zeytun isyanın tarihi 1780 gibi çok erken tarihtir. Ümmeti ( ya da Millet-i) Sıdıkiye sözü, Abdülhamit döneminde uydurulmuş sözdür. Amerika ve diğer ülkelere büyük çaplı göçleri, 1830'ları bulur ( Bakmayın hepsinin kendisini 1915  yetimi olarak göstermesine). Hristiyan dünyasında büyük bir Ermeni sempatisi vardır ve Arap ülkelerinde de diğer Hristiyan unsurlarından ayrı görünmezler.

1915'in yasını kullanıp, Amerika ve Fransa başta olmak üzere Türkiye ile iş yapan şirketlerden de kendi vakıflarına okkalı yardım aldıklarını da unutmayalım.

Sonuç olarak Ermeniler sadece Türkiye ve Azerbaycan'da gerçek anlamda azınlıktır ve Ermeni diasporası için Kafkasya'daki Ermenistan, bir gün gidip, yerleşecekleri yer değildir. Türkiye Ermenileri bile Avrupa-Amerika ülkelerini göç için daha öncelikle tercih ederler. Oysa Yahudiler  öyle değil. Amerika'da bile olsa, bir gün kaçıp, sığınmak zorunda kalacakları yer. Bu yüzden İsrail'in yaşaması için ellerinden geleni yapıyorlar.

Oysa Avrupa ve Amerika kıtalarındaki Ermeniler için Kafkasya'ya göç,  bir fantezi, bir macera arayışıdır. Bu yüzden Fransa ya da Amerika'daki bir Ermeni, Ermenistan'ın ekonomik veya askeri sorunları için o kadar çırpınmaz. Cebindeki parayı Ermenistan'a yardım için harcamaz, harcasa da ciddi paralar harcamaz. Ermeni kimliği ve Türk nefreti, Türkiye ile iş yapan şirketlerin Ermeni vakıflarına bağışta bulunması ve kimliğini korumak içindir. Bunun için bolca tweet atar, gösteri yapar ama bir Yahudi'nin İsrail için yaptıklarını yapmaz.