3 Eylül 2026 Perşembe

SAVAŞINIZ DA YALAN BARIŞINIZ DA



Barış süreci, Alevi açılımı, Kürt açılımı ve Roman açılımı gibi kavramlara en baştan inanmadım. O açılım heveslisi çok solcu ve liberal solcugüruhun samimiyetine de hiç inanmadım.
Sağcı sağcıdır ve yılları Milli Görüşten gelen, Sivas Katliamı avukatlarını milletvekili yapan lider de Alevi açılımı yapamaz. İçerisi DYP,ANAP ve MHP'lilerle dolu bir teşkilat ne Kürtleri sever, ne Romanları ve de Alevileri.
Çözün sürecine umut besleyip, destekleyen ve solcu geçinenler genelde ikiye ayrılır ya da ben ikiye ayırıyorum. İlki aslında çoktan sağcı olmuş liberaller; ikincisi ise sağın oyuncağı çok solcu grup.
Liberaller artık tümden sağcı fakat kafa karıştırmak adına onlara liberal sol diyorlar. Özal'dan beri özgürlük adına sağı destekliyorlar ve kendilerine liberal sol diyorlar. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller'i bir sürü halinde itina ile desteklediler, hem de sürü halinde ve aynı sözlerle. Onlarca faili meçhule, Çiller'in tüm faşizan söylemlerine rağmen onu demokrasi havarisi ilan ediyorlardı.
Sonra bunlar 2002'den itibaren Erdoğancı 2010 referandumundan önce de yetmez ama evetçi oldu.
Diğer gruba bakalım, çok solcu, Atatürk'ü beğenmeyen; ona önce küçük burjuva devrimcisi, sonra da faşist diyen güruh. Çok solcu alarak yaptıkları bazı Marksist-Leninist klasikleri birebir fotokopi gibi yazmak. 1990'lı yıllardan beri sağa faydaları daha çok var. Sosyal demokrasinin tabanına dergi-gazete satıp, sosyal demokratlara hakaret ederler, çok solcudurlar ya.
Bu iki topluluğun ortak özelliği Kürt sempatileri. İlk grup, bu sempatileri yüzünden bir ara Çiller'e saldırıp, Tansu Çillerli karanlık yıllar edebiyatı yaptı, çözüm süreci döneminde.
Son bir aydır akıl etmediğim şeyi fark edince, kendimin ne kadar ahmak olduğunu anladım.
Beni uyandıran fazlası ile amatör bir kitap oldu (Roman Gibi Yaşamlar-Nazmi Kipel). Eski bir Dev-Yolcunun 12 Eylül öncesine ait anılarını içeriyor.
Anılarda tek ilgimi çeken Dev-Yol ile Dev-Sol'un ayrışması ile ilgili bölümler. Dursun Karataş öncülüğünde bu ayrılık, tam da 12 Eylüle aylar, hatta haftalar kala olmuş.
12 Eylül öncesi ile ilgili pek çok şeyi bilmeyenler, bu bölünmenin önemini bilmez. 12 Eylül öncesinde en büyük örgüt Dev-Yol'du. Egemenlik alanı sadece Fatsa değildi, neredeyse tüm gecekondu mahallelerini yönetiyordu.
Olası bir darbeye direnecek tek güçtü Dev-Yol, darbe için Dev-Yol'un parçalanması şarttı.
Nazmi Kipel'in anılarından, bu ayrımın Dev-Yol'un, tam da darbe öncesi kımıldayamaz hale getirdiğini, çok yaraladığını öğrendim.
12 Eylül öncesinde, asker ve polis operasyonlarını arttırırken,  sol örgütlerde de arka arkaya bölünmeler yaşanıyordu. Kimse de bundan şüphelenmiyordu.
Bu bölünmeler sonucunda ayakta kalan tek sol örgüt hangisi oldu? Dev-Sol ve Dursun Karataş oldu. Dusrun Karataş 90'larda kendi bölünmesinden de galip ayrıldı.
Dev-Sol'da Dayıcı (Dursun Karataş)-Bedrici (Bedri Yağan) savaşının ilginç yanı her iki tarafın en etkin silahının birbirlerini polise ihbar etmek olmasıydı. Bu bol kanlı ihbarlı savaştan (polis pek esir alma meraklısı değildi) dayıcılar galip geldi. Taraflar sık sık silahlı çatışmaya girse de, asıl ölümler polis mermileriyle oldu. Dursun Karataş'ın karısı dahil pek çok önemli isim polis mermisi ile öldü.
Bu süreçte polisin açıkça dayıcıları koruduğu belliydi ve bunu saklamak gerekliydi.
Bunun için de önce örgütün adı değişti ve önce Dervrimci Halk  Kurtuluş Partisi Cephesi (DHKP-C ya da Parti Cephe) oldu. 12 Eylül döneminin bazı polis, subay ve savcıları ile Özdemir Sabancı'yı öldürdü. Ortalığın savaş alanına döndüğü 1996 1 mayısını organize etti.
Bu  süreçte diğer illegal örgütler kayboldu, dayıcılar yani DHKP-C kaldı. Rakip olarimak bir ara MLKP (Marksist-Leninist Komünist Parti) çıktı ama şimdierde tek yaptığı yılda bir kere Viyana'da kuruluş yıl dönümünü kutlamak.
Öte yandan Gezi, pek çok şeye olduğu gibi, terör örgütleri ve diğer sol örgütler için de milat oldu. Gezi'yi başlatan HDP, eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın, Gezi'de darbeyi gördük diyerek ayrılması, çok solcu örgütlerin de gezide isteksiz olmasına sebep oldu. Red-Hack denen hekır topluluğu bunun istisnasıydı.
Onlar da bazen saatlerce Halktv'ye bağlanan sözcülerin bal tuzağına (bir kadın polisçe kurulan) düşmesi sonrası işlevsiz kaldı.
O zamanlardan beri devletin bazı örgütleri desteklediğine dair komplo teorileri oluştu kafamda.
Aslında o teoriler hep vardı ama gezi ispatı gibi oldu. Çünkü Gezi birdenbire olmuş ve iktidarı en güçlü olduğu zamanda vurmuştu.
PKK'da 12 Eylül'ün karanlık zamanlarında kar topu gibi büyümüştü. Diyarbakır ceza evindeki işkence ve baskılar, diğer örgütlerin (Rizgari, Ala Rizgari,Kawa vs) o zamanların pek de büyük olmayan örgütü PKK'da birleşmesine sebep oldu.
Sonra meşhur Eruh ve Şemdinli baskınları olduğu gün başbakan Turgut Özal'ın tüm gün havuzdan çıkmaması, cumhurbaşkanı Kenan Evren'in de pek tepki vermemesi ile başlayalım. Sonra örgüt adım adım büyürken, iki de bir verilen, 'bunlar bir avuç baldırı çıplak' beyanatlarını da unutmayalım.
Sonraki günlerde örgüt kar topu gibi büyüdü.
Sonra devlet ciddi mücadeleye başlayınca geriledi, derken ateşkes ilan etti. Bu ateşkes 33 silahsız Türk askerinin katledilmesine yol açtı.
Ardından da örgüt ateşkes dedi, köşeye sıkıştıkça. Sonra 1999'da Abdullah Öcalan yakalandı, iyice bitme noktasına gelmişti ki, bu sefer de önce Oslo görüşmeleri itiraf edildi, sonra Çözüm süreci dendi.
O zamanlar hatırlarsanız bir ara Mehmet Ağar hapse girdi. Ülkücülüğün pek çok simge ismi lanetlendi. Bu arada kumpas-Ergenekon davaları oldu.
Şimdi de Selahattin Demirtaş hapiste. Bir zamanlar aynı masada oturduğu Osman Kavala, beraatinin ardından gün geçmeden tekrar tutuklandı.
PKK biraz zayıflasa, bu çözüm süreci kartı tekrar sahneye çıkacak. Şu anda Ağar'ın oğlu AKP'den milletvekili. Ülkücülerin yerden yere vurulduğu dönemi yok varsayıyorlar ama o  dosya da sümenin altında.
Çünkü bu savaşın sürmesi gerek, yoksa para kazanamazlar. Şu anda pek çoğunun hayali demokrasinin yerleştiği bir  Türkiye değil, AKP'nin ilk yıllarında Ergenekon davalarının sürdüğü, Atatürk faşist yaa muhabbetleri ile çok solcu oldukları, Erdoğan ile aynı masada yemek yedikleri ve PKK'yı destekleyip, adına çözüm süreci dedikleri dönemdeki rahatları.

2 Eylül 2026 Çarşamba

JAPONYA VE KAPİTALİST YABANİLİK



Türk gençliği olarak 12 Eylül rejimi ile beraber bilinçli bir şekilde, Japon hayranı olacak şekilde yetiştirildik. O zamanlar Japonya, dünyanın ikinci büyük ekonomisi, her türlü yeniliğin çıkış kaynağıydı. Gazetelerin köşe yazarları, ders kitaplarında okuma parçaları, tek kanallı televizyona çokan yorumcular, Japonya'yı övüyordu. Monte Cristo Kontu çakması Samuray'ın Dönüşü dizisi ve Japon çizgi filmleri tek kanallı televizyonumuzdaydı.1987 yapımı, Kemal Sunal'ın oynadığı Japon İşi filmi de bu çabanın bir sonucuydu. Bu filmde, aşırı insansı robotu yapan Mitsou Hamaya rolünü oynayan oyuncunun kimliği halen belirsizdir. Gerçekten Japon mudur, yokta Tatar mıdır, orası da belli değildir. Ekşisözlük'teki bir yazıya göre 2018'de ölmüştür, doğruya Allah rahmet etsin.

Bu hayranlık halen devam ediyor ama eskisi kadar değil. Japonya artuk dördüncü en büyük ekonomi, ikinci Çin, Amerika'nın yerini almaya hazırlanıyor. İnternet sayesinde Japonya'nın karanlık yönleri daha net görülüyor. Ülke, dünyanın en bütük yetişkin filmleri üreticisi ve neredeyse tamamen iç piyasaya yönelik bir üretim bu. Sadece film ve seks işçiliği değil, diğer anlamda da ülkede Türklerin anladığı anlamda cinsel bir muhafazakarlık yok. Yıllarca ülkemizde iş disiplini sanılan şey, aslında çalışan cehennemi. Dünyanın genelinde doğum oranları hızla düşüyor ve birincilik Japonya'ya verilmiş gibi.

Antropoloji nasıl ki en ilkel insanların bile bir medeniyeti olduğunu, karmaşık toplumsal yapıları olduğunu gösterdiyse; sosyoloji de en modern toplumların, ilkeller kadar vahşi, yabani olduğunu gösteriyor.Yıllar önce, nerede okuduğumu tam hatırlamıyorum, Japonların kendilerine Nippon (Japonca İnsan) dediği, Japon kelimesinin ise Türkçe'deki Yaban kelimesinden geldiğini okumuştum. Moğollor, Japonya'yı istila etmeye kalkınca, dış dünyaya kapanmışlar ve onlara Yaban (Orta Asya'da y'ler J gibi okunur) demişler. Japon iş ve sosyal yaşamı, abartılı saygı-selamlaşma-özür gösterilerinin ötesinde, insanları intiahara ya da hikikimori denen Japonlara özgü eve-odaya kapanma hastalığı gibi psikolojik sorunlara sebep oluyor. Japonya, orta çağında feodal yabaniliğin doruğuymuş, şimdi de kapitalist yabaniliğin doruğu.

Her şey 1993 kriziyle başladı, bu krizden sonra Japonya toparlanamadı, işsizlik otuz yıl boyunca düşürülemedi. Bu kayıp otuz yıl boyunca Japonya pek çok şeyi kaçırdı; internet teknolojilerini, sosyal medyayı, akıllı saatleri, akıllı televizyonları, hatta yapay zekayı, bir sanayi ve teknolojidevi olarak kaçırdı.Bilinen, popüler bir Japon sosyal-medya sitesi yok, başvurulacak bir Japon arama motoru ve yapay zeka uygulaması yok. Son otuz yıldır Japonya'dan gelen önemli yenilikler Bitcoin ve kare kod (QR kod).

Buradan Japonya bitti muhabbeti yapmayacağım. Osmanlı bile iki yüz yıldan uzun sürede zor yıkıldı. Karlofça ile Serv arasında iki yüz yıldan fazla zaman var. Bir dev öyle hemen devrilmesi nadiren olur. Böyle durumlarda aniden yeni imparatorluklar ortaya çıkar. Tarihte böyle olaylar nadirdir, en çok bilinenler, İran imparatorluklarının başına gelenlerdir. Büyük İskender'in yıktıı Akhamenid ve Halife Ömer'in yıktığı Sasani imparatorlukları aklıma gelenler. Onlar da yıkıldıkları zaman zirvede değillerdi. Akhamenid'ler Balkanları, Karadeniz kıyılarını ve Ege kıyılarını çoktan kaybetmişler; Mısır'ı kaybetmemek için elli yıldan fazla savaşmış, bu elli yılda üç kere Mısır'dan çıkarılmışlardı. Gene de hali hazırda, akreologlara ve ilk çağ tarihçilerine göre bilinen dünya nüfusunun %40 kadarının hakimiydiler. Sasaniler ise Justinyanus vebasından dolayı nüfus kaybetseler de, hali hazırda süper güçtüler.

Ekonomik bir dev ise, böyle hemen yok olmayacaktır, Osmanlı ya da Doğu Roma gibi yavaş yavaş yok olma arifesindedir. Halen elektronik ve mekanikte en iyi parçalar, Almanlar , Tayvanlılar ve Korelilerle beraber, Japonlar tarafından yapılmaktadır. Bu yüzden halen makinelerin ve elektronik aletlerin iyisi Japonya'da veya Japon markalarınca üretilir. Japonya son otuz yılda ciddi bir kültür ihracatçısı ve turzim ülkesi de oldu. Rağmen, suşi gibi Japon prtik yiyecekleri ile Japon mangaları popüler oldu. Japonya aynı zamanda ucuz eletronik alış verişi ve sanayileşmemiş ülke insanlarının sanayileşmiş ülke deneyimi yaşadıkları bir turizm ülkesine de dönüştü.

Nüfus azalması, daha doğrusu dülen doğum oranları, bugün dünya ülkelerinin yarısının problemidir. Japonya, yeterince göçmen de alamamaktadır. Japonya, zengin bir ülke olmakla beraber, halkının zengin gibi yaşadığı bir ülke değildir. Japonlar, lüks giyimin en büyük tüketicisidir, dünyayı gezen Japonlarla beraber, dünya lüks giyiminin yarısını tüketir. Ama Japonlar, minicik evlerde, aşırı çalışma saatlerin ile sıkışık şehirlerde yaşarlar. Aşırı nezaket ve özür kuralları olan ülke de olsa, benim Japonya'da yaşayanlardan öğrendiğime göre, kendi içine en büyk kabalıklar, zorbalıklar taşıyan bir bir kültr, Japon kültürü. En ufak başarısızlık ya da beceriksizlik, toplumun tamamından dışlanma sebebiniz. Japon dilinde küfür yok ama kırıcı ifade çok. Bu toplumsal baskılar, özellikle erkeklerin arasında çok yoğun. Japonya'da 16-45 yaş erkekleri arasında birincil ölüm nedeni intihar. Toplumda dışlanma öyle garip bir halde ki, patronların ve şirketlerin yıldırma yöntemlerinden biri de iş yaptırmadan oturma; böylece eleman, arkadaşları tarafından dışlanıyor. Bu sürede cep telefonu, gazete-kitap falan da yasak. Türk çalışana bu işlemez, sonsuza kadar böyle maaş alır ve üstelik bununla övünür.

Benim Japonlara Yabani dememin asıl sebebi, göçmenlerin bu ülkede zorlanması, Japon halkının göçmenlere genel tahammülsüzlüğü. Pek çok insan, göç eden insanın, göç ettiği yerdeki davranışlarına göre medenilik ölçüyor; Roma da Romalı gibi davran diyerek. Oysa gelen göçmenlerin uyum sağlamasını sağlamak ve onların geleneklerine hoşgörü, daha doğrusu tahammül göstermek, daha büyük medenilik ve insanlık. İnsanlar, o ülkeye göç edince hemen değişmez, alışkanlıkları  ve edindiği kültür de onunla beraber göç etmiştir. O ülkeye, şehre alışması zaman alacaktır. Göçmen alan ülke de, bu göçmenlerin uyumlarını planlamalıdır.

Şehirler de benzer şekilde değerlendirilebilir. Ben bu açıdan en fazla İzmir ve Eskişehir'i beğenirim. Bu şehirler göç alanları çabucak yerelleştirir. İzmir'in Romanları genelde kendi gettolarında yaşarlar. Diğer türlü İzmir'e yerleşenler, çabucak İzmirli olur. Özellikle kadınlar, İzmirli olmaya bayılır. İzmir'de okuyan ya da eşi İzmirli kadın, hemen İzmirliyim der. Bunu bir sebeple sınıfta anlatmıştım, öğrencinin biri aslen Yozgatlı ve Yozgat'ta yaşayan bir kızın, sırf dayısı İzmir'de yaşıyor dşye İzmirli'yim dediğini anlatmıştı. Kadınlar ellerinden gelse, uçakları İzmir üzerinden geçen kadınlar bile İzmirliyim diyecek. Eskişehir  ise tam bir öğrenci şehri, çünkü bir kişinin Eskişehir'de okuyup, okumadığını anlayabiliyorsunuz.

İzmir'e kokuyor diyip, kötülemeye çalışanlara sadece gülüyorum. İzmir'de tifodan, koleradan hasta olan kaç kişi var? İzmir üniversitelerinin puanları ya da İzmir üniversitelerinde üretilen tezlerin ve atıfların Konya ya da başka bir muhafazakar şehirlerin üviversitelerin aynı değerler ile kıyaslamaya var mısınız? Konya'da üniversite okuduktan sonra Konya'da kalma oranı ya da memur olarak Konya'ya yerleşme oranlarını İzmir ya da Eskişehir'le kıyaslayabilir misiniz?

Bu açıdan da en başarısız şehir bence Adana'dır. Ben çocukken Adana, Türkiye'nin en kalabalık dördüncü şehri, en büyük tarım ve sanayi şehirlerinden biriydi. Bu gün yedinci sıraya düştü. Bu süreçte ilçesi Osmaniye il oldu; bu geçerli bir mazeret değildir: Konya, Karaman'ı; Gaziantep, Kilis'i, Ankara'da Kırıkkale'yi kaybetti ama bu şehirler, nüfuslarından, iktisadi güçlerinden,  hiç bir şey kaybetmedi. Sıralamadaki yerleri yükseldi. Ülkeler gibi, şehirler de başarılı veya başarısız olabiliyor. Başarısız şehirler, özellikle artan suç oranlarının artışını dışarıdan gelenlere bağlarlar, dışarıdan birilerini almayan şehir mi kaldı? Siirt bile Afgan işçilerle dolu.

Kapitalizmin krizinin sebebi, kendi yabaniliği ve bunu aşmak zorunda.