kalkınma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kalkınma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2026 Çarşamba

JAPONYA VE KAPİTALİST YABANİLİK



Türk gençliği olarak 12 Eylül rejimi ile beraber bilinçli bir şekilde, Japon hayranı olacak şekilde yetiştirildik. O zamanlar Japonya, dünyanın ikinci büyük ekonomisi, her türlü yeniliğin çıkış kaynağıydı. Gazetelerin köşe yazarları, ders kitaplarında okuma parçaları, tek kanallı televizyona çokan yorumcular, Japonya'yı övüyordu. Monte Cristo Kontu çakması Samuray'ın Dönüşü dizisi ve Japon çizgi filmleri tek kanallı televizyonumuzdaydı.1987 yapımı, Kemal Sunal'ın oynadığı Japon İşi filmi de bu çabanın bir sonucuydu. Bu filmde, aşırı insansı robotu yapan Mitsou Hamaya rolünü oynayan oyuncunun kimliği halen belirsizdir. Gerçekten Japon mudur, yokta Tatar mıdır, orası da belli değildir. Ekşisözlük'teki bir yazıya göre 2018'de ölmüştür, doğruya Allah rahmet etsin.

Bu hayranlık halen devam ediyor ama eskisi kadar değil. Japonya artuk dördüncü en büyük ekonomi, ikinci Çin, Amerika'nın yerini almaya hazırlanıyor. İnternet sayesinde Japonya'nın karanlık yönleri daha net görülüyor. Ülke, dünyanın en bütük yetişkin filmleri üreticisi ve neredeyse tamamen iç piyasaya yönelik bir üretim bu. Sadece film ve seks işçiliği değil, diğer anlamda da ülkede Türklerin anladığı anlamda cinsel bir muhafazakarlık yok. Yıllarca ülkemizde iş disiplini sanılan şey, aslında çalışan cehennemi. Dünyanın genelinde doğum oranları hızla düşüyor ve birincilik Japonya'ya verilmiş gibi.

Antropoloji nasıl ki en ilkel insanların bile bir medeniyeti olduğunu, karmaşık toplumsal yapıları olduğunu gösterdiyse; sosyoloji de en modern toplumların, ilkeller kadar vahşi, yabani olduğunu gösteriyor.Yıllar önce, nerede okuduğumu tam hatırlamıyorum, Japonların kendilerine Nippon (Japonca İnsan) dediği, Japon kelimesinin ise Türkçe'deki Yaban kelimesinden geldiğini okumuştum. Moğollor, Japonya'yı istila etmeye kalkınca, dış dünyaya kapanmışlar ve onlara Yaban (Orta Asya'da y'ler J gibi okunur) demişler. Japon iş ve sosyal yaşamı, abartılı saygı-selamlaşma-özür gösterilerinin ötesinde, insanları intiahara ya da hikikimori denen Japonlara özgü eve-odaya kapanma hastalığı gibi psikolojik sorunlara sebep oluyor. Japonya, orta çağında feodal yabaniliğin doruğuymuş, şimdi de kapitalist yabaniliğin doruğu.

Her şey 1993 kriziyle başladı, bu krizden sonra Japonya toparlanamadı, işsizlik otuz yıl boyunca düşürülemedi. Bu kayıp otuz yıl boyunca Japonya pek çok şeyi kaçırdı; internet teknolojilerini, sosyal medyayı, akıllı saatleri, akıllı televizyonları, hatta yapay zekayı, bir sanayi ve teknolojidevi olarak kaçırdı.Bilinen, popüler bir Japon sosyal-medya sitesi yok, başvurulacak bir Japon arama motoru ve yapay zeka uygulaması yok. Son otuz yıldır Japonya'dan gelen önemli yenilikler Bitcoin ve kare kod (QR kod).

Buradan Japonya bitti muhabbeti yapmayacağım. Osmanlı bile iki yüz yıldan uzun sürede zor yıkıldı. Karlofça ile Serv arasında iki yüz yıldan fazla zaman var. Bir dev öyle hemen devrilmesi nadiren olur. Böyle durumlarda aniden yeni imparatorluklar ortaya çıkar. Tarihte böyle olaylar nadirdir, en çok bilinenler, İran imparatorluklarının başına gelenlerdir. Büyük İskender'in yıktıı Akhamenid ve Halife Ömer'in yıktığı Sasani imparatorlukları aklıma gelenler. Onlar da yıkıldıkları zaman zirvede değillerdi. Akhamenid'ler Balkanları, Karadeniz kıyılarını ve Ege kıyılarını çoktan kaybetmişler; Mısır'ı kaybetmemek için elli yıldan fazla savaşmış, bu elli yılda üç kere Mısır'dan çıkarılmışlardı. Gene de hali hazırda, akreologlara ve ilk çağ tarihçilerine göre bilinen dünya nüfusunun %40 kadarının hakimiydiler. Sasaniler ise Justinyanus vebasından dolayı nüfus kaybetseler de, hali hazırda süper güçtüler.

Ekonomik bir dev ise, böyle hemen yok olmayacaktır, Osmanlı ya da Doğu Roma gibi yavaş yavaş yok olma arifesindedir. Halen elektronik ve mekanikte en iyi parçalar, Almanlar , Tayvanlılar ve Korelilerle beraber, Japonlar tarafından yapılmaktadır. Bu yüzden halen makinelerin ve elektronik aletlerin iyisi Japonya'da veya Japon markalarınca üretilir. Japonya son otuz yılda ciddi bir kültür ihracatçısı ve turzim ülkesi de oldu. Rağmen, suşi gibi Japon prtik yiyecekleri ile Japon mangaları popüler oldu. Japonya aynı zamanda ucuz eletronik alış verişi ve sanayileşmemiş ülke insanlarının sanayileşmiş ülke deneyimi yaşadıkları bir turizm ülkesine de dönüştü.

Nüfus azalması, daha doğrusu dülen doğum oranları, bugün dünya ülkelerinin yarısının problemidir. Japonya, yeterince göçmen de alamamaktadır. Japonya, zengin bir ülke olmakla beraber, halkının zengin gibi yaşadığı bir ülke değildir. Japonlar, lüks giyimin en büyük tüketicisidir, dünyayı gezen Japonlarla beraber, dünya lüks giyiminin yarısını tüketir. Ama Japonlar, minicik evlerde, aşırı çalışma saatlerin ile sıkışık şehirlerde yaşarlar. Aşırı nezaket ve özür kuralları olan ülke de olsa, benim Japonya'da yaşayanlardan öğrendiğime göre, kendi içine en büyk kabalıklar, zorbalıklar taşıyan bir bir kültr, Japon kültürü. En ufak başarısızlık ya da beceriksizlik, toplumun tamamından dışlanma sebebiniz. Japon dilinde küfür yok ama kırıcı ifade çok. Bu toplumsal baskılar, özellikle erkeklerin arasında çok yoğun. Japonya'da 16-45 yaş erkekleri arasında birincil ölüm nedeni intihar. Toplumda dışlanma öyle garip bir halde ki, patronların ve şirketlerin yıldırma yöntemlerinden biri de iş yaptırmadan oturma; böylece eleman, arkadaşları tarafından dışlanıyor. Bu sürede cep telefonu, gazete-kitap falan da yasak. Türk çalışana bu işlemez, sonsuza kadar böyle maaş alır ve üstelik bununla övünür.

Benim Japonlara Yabani dememin asıl sebebi, göçmenlerin bu ülkede zorlanması, Japon halkının göçmenlere genel tahammülsüzlüğü. Pek çok insan, göç eden insanın, göç ettiği yerdeki davranışlarına göre medenilik ölçüyor; Roma da Romalı gibi davran diyerek. Oysa gelen göçmenlerin uyum sağlamasını sağlamak ve onların geleneklerine hoşgörü, daha doğrusu tahammül göstermek, daha büyük medenilik ve insanlık. İnsanlar, o ülkeye göç edince hemen değişmez, alışkanlıkları  ve edindiği kültür de onunla beraber göç etmiştir. O ülkeye, şehre alışması zaman alacaktır. Göçmen alan ülke de, bu göçmenlerin uyumlarını planlamalıdır.

Şehirler de benzer şekilde değerlendirilebilir. Ben bu açıdan en fazla İzmir ve Eskişehir'i beğenirim. Bu şehirler göç alanları çabucak yerelleştirir. İzmir'in Romanları genelde kendi gettolarında yaşarlar. Diğer türlü İzmir'e yerleşenler, çabucak İzmirli olur. Özellikle kadınlar, İzmirli olmaya bayılır. İzmir'de okuyan ya da eşi İzmirli kadın, hemen İzmirliyim der. Bunu bir sebeple sınıfta anlatmıştım, öğrencinin biri aslen Yozgatlı ve Yozgat'ta yaşayan bir kızın, sırf dayısı İzmir'de yaşıyor dşye İzmirli'yim dediğini anlatmıştı. Kadınlar ellerinden gelse, uçakları İzmir üzerinden geçen kadınlar bile İzmirliyim diyecek. Eskişehir  ise tam bir öğrenci şehri, çünkü bir kişinin Eskişehir'de okuyup, okumadığını anlayabiliyorsunuz.

İzmir'e kokuyor diyip, kötülemeye çalışanlara sadece gülüyorum. İzmir'de tifodan, koleradan hasta olan kaç kişi var? İzmir üniversitelerinin puanları ya da İzmir üniversitelerinde üretilen tezlerin ve atıfların Konya ya da başka bir muhafazakar şehirlerin üviversitelerin aynı değerler ile kıyaslamaya var mısınız? Konya'da üniversite okuduktan sonra Konya'da kalma oranı ya da memur olarak Konya'ya yerleşme oranlarını İzmir ya da Eskişehir'le kıyaslayabilir misiniz?

Bu açıdan da en başarısız şehir bence Adana'dır. Ben çocukken Adana, Türkiye'nin en kalabalık dördüncü şehri, en büyük tarım ve sanayi şehirlerinden biriydi. Bu gün yedinci sıraya düştü. Bu süreçte ilçesi Osmaniye il oldu; bu geçerli bir mazeret değildir: Konya, Karaman'ı; Gaziantep, Kilis'i, Ankara'da Kırıkkale'yi kaybetti ama bu şehirler, nüfuslarından, iktisadi güçlerinden,  hiç bir şey kaybetmedi. Sıralamadaki yerleri yükseldi. Ülkeler gibi, şehirler de başarılı veya başarısız olabiliyor. Başarısız şehirler, özellikle artan suç oranlarının artışını dışarıdan gelenlere bağlarlar, dışarıdan birilerini almayan şehir mi kaldı? Siirt bile Afgan işçilerle dolu.

Kapitalizmin krizinin sebebi, kendi yabaniliği ve bunu aşmak zorunda.

28 Aralık 2025 Pazar

TURİZME NEDEN ARTIK HAYIR DEMELİYİZ

 




Çocukluğum 12 Eylül ve Turgut Özal neoliberalizmi döneminde geçti. Bu dönem tek kanallı devlet televizyonu, devlet radyoları, neredeyse tamamı devlete ait okullar, henüz sadece Milliyet grubuna sahip Aydın Doğan, Erol ve Sedat Simavi kardeşler ve yeni İzmir, Yeni Asır'dan tüm ülkeye yayılmaya başlayan Sabah (Dinç Bilgin) grubu medyası, halkı şekillendirmekle meşguldü. O yıllarda topluma verilen hızlı kalkınma yolu GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) ve Turizm'di. Turizm bir kalkınma mucizesi gibi sunuldı seksenli yıllar boyunca. 

Bugün dünya çapında turizme ve turistlere karşı öfke var.Turizm pek çok yerde kazançtan çok masraf üretmekte. Turistler, en ucuzu ararken, en pahalı tüketimlerle sebep olmaktadır. Turist, bu kısa zaman aralığında, süper zengin gibi yaşamakta, yiyeceği, içeceği ve pek çok şeyi ziyan etmektedir. Açık büfeden artanlar, sık sık temizlenen havuzlar, otellerin günü birlik tükettiği şeyler, toplamda büyük yığınlar etmektedir. Kısa süreli festivaller ve şenlikler, ani büyük çöp yığınları üretmektedir. Şehirlerin altyapısı, bından dolayı zorlanmaktadır. Diğer bir sorun da turistlerik kabalıkları ve ahlaksızlıklardır. Tatile gelen tursit, etrafındaki insanların yabancı olması sebebiyle, kendini toplumsal yasalardan, ayıp kavramından muaf olduğu sanrısına sebep oluyor. Las Vegas'da olan, Lac Vegas'ta kalır sözü ile özetleyeceğimiz bu düşünce, turistlerin kumar, fuhuş ve yasaklı madde kullanmak dahil her türlü gayrı ahlaki ve gayrı kanuni eylemi yapmaya meyli olasıdır. Bazı turistlik yerler, bu tür özellikleri temel özellikleri olarak tanıtmakta. Buraların günah şehri olması, özellikle vurgulanmakta. Bu günahlar, ardından MAFYA denen büyük suç örgütlerini de ülkeye-şehre-yöreye çağırmakta. Kumar ve fuhuş, mafyanın ilk ilgilendiği konu. Kumar ve fuhuş, ardından uyuşturucuyu da getiriyor. Turistlik şehirleri, günah şehri olmaktan sakınmak gerektiği gibi,  turistlerin taşkınlarına müsamaha edilmemelidir. Turizmle yapıacak yapılaşmalar sınırlandırılmalı, belli bir miktar parası olmayada da, turist vizesi verilmemelidir.

Tek sorun gümah şehirleri değildir. Otel, plaj yapılacak diye yağmalanan kıyılar, ormanlar, hatta dağlar ve yaylalardır. Her taraf otel ve insan doludur. Diğer başka bir sorun da, yazlık ev sorunudur. Deniz kıyılarında tarım bitiyor, doğal kaynaklar, yaz aylarında, bazen sadece yirmi gün kullanılan, bazen de üç sene boyunca kimsenin kullanılmadığı yazlıklarla ziyan oluyor. Evin harap olması bir yana, koyun otlatılsa bile ekonomiye katkı sağlayacak arazi, bildiğiniz çöp oluyor. Bu çöp olma, sadece yazlıklara özgü bir sorun değil. Koca koca oteller, tatil köyleri de aynı kaderi yaşıyor. Türkiye dahil pek çok ülkenin kıyıları, terk edilmiş otellerle doluyor. Turizm sektörü iaw çok kırılgan. 2005'den beri her sene  şubat-mart-nisan, hatta mayıs başlarında, turizme balta vuran siyasi kriz yada terör olayı yaşanıyor, farkındaysanız. Batı ve kuzey Avrupalı turistler de ülkemize pek az geliyor artık Türkiye'ye. 

Turizmin diğer bir karanlık yüzü de kara para aklamasıdır. Hizmet sektöründe giderler belirsiz olduğu için kara para aklayıcılar, hizmet ve turizm sektörüne doluşur. Ben bunun için turist kart öneriyorum. Turistler, vergi iadesi için bu kartla alışveriş zorunlu olmalı, bu kart, telegon uygulamasına dönüştürülmemelidir. Yerli halkın bu kart üzerinden vergisiz alışveriş yapmaması için de tedbir alınmalıdır.

Turizm, asla kalkınma için tek seçenek olmadığı gibi, fazla genişlediğinde sanayi ve tarımı batırmaktadır. Kontrol edilmelidir.