çevre kirliliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çevre kirliliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2025 Pazar

TURİZME NEDEN ARTIK HAYIR DEMELİYİZ

 




Çocukluğum 12 Eylül ve Turgut Özal neoliberalizmi döneminde geçti. Bu dönem tek kanallı devlet televizyonu, devlet radyoları, neredeyse tamamı devlete ait okullar, henüz sadece Milliyet grubuna sahip Aydın Doğan, Erol ve Sedat Simavi kardeşler ve yeni İzmir, Yeni Asır'dan tüm ülkeye yayılmaya başlayan Sabah (Dinç Bilgin) grubu medyası, halkı şekillendirmekle meşguldü. O yıllarda topluma verilen hızlı kalkınma yolu GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) ve Turizm'di. Turizm bir kalkınma mucizesi gibi sunuldı seksenli yıllar boyunca. 

Bugün dünya çapında turizme ve turistlere karşı öfke var.Turizm pek çok yerde kazançtan çok masraf üretmekte. Turistler, en ucuzu ararken, en pahalı tüketimlerle sebep olmaktadır. Turist, bu kısa zaman aralığında, süper zengin gibi yaşamakta, yiyeceği, içeceği ve pek çok şeyi ziyan etmektedir. Açık büfeden artanlar, sık sık temizlenen havuzlar, otellerin günü birlik tükettiği şeyler, toplamda büyük yığınlar etmektedir. Kısa süreli festivaller ve şenlikler, ani büyük çöp yığınları üretmektedir. Şehirlerin altyapısı, bından dolayı zorlanmaktadır. Diğer bir sorun da turistlerik kabalıkları ve ahlaksızlıklardır. Tatile gelen tursit, etrafındaki insanların yabancı olması sebebiyle, kendini toplumsal yasalardan, ayıp kavramından muaf olduğu sanrısına sebep oluyor. Las Vegas'da olan, Lac Vegas'ta kalır sözü ile özetleyeceğimiz bu düşünce, turistlerin kumar, fuhuş ve yasaklı madde kullanmak dahil her türlü gayrı ahlaki ve gayrı kanuni eylemi yapmaya meyli olasıdır. Bazı turistlik yerler, bu tür özellikleri temel özellikleri olarak tanıtmakta. Buraların günah şehri olması, özellikle vurgulanmakta. Bu günahlar, ardından MAFYA denen büyük suç örgütlerini de ülkeye-şehre-yöreye çağırmakta. Kumar ve fuhuş, mafyanın ilk ilgilendiği konu. Kumar ve fuhuş, ardından uyuşturucuyu da getiriyor. Turistlik şehirleri, günah şehri olmaktan sakınmak gerektiği gibi,  turistlerin taşkınlarına müsamaha edilmemelidir. Turizmle yapıacak yapılaşmalar sınırlandırılmalı, belli bir miktar parası olmayada da, turist vizesi verilmemelidir.

Tek sorun gümah şehirleri değildir. Otel, plaj yapılacak diye yağmalanan kıyılar, ormanlar, hatta dağlar ve yaylalardır. Her taraf otel ve insan doludur. Diğer başka bir sorun da, yazlık ev sorunudur. Deniz kıyılarında tarım bitiyor, doğal kaynaklar, yaz aylarında, bazen sadece yirmi gün kullanılan, bazen de üç sene boyunca kimsenin kullanılmadığı yazlıklarla ziyan oluyor. Evin harap olması bir yana, koyun otlatılsa bile ekonomiye katkı sağlayacak arazi, bildiğiniz çöp oluyor. Bu çöp olma, sadece yazlıklara özgü bir sorun değil. Koca koca oteller, tatil köyleri de aynı kaderi yaşıyor. Türkiye dahil pek çok ülkenin kıyıları, terk edilmiş otellerle doluyor. Turizm sektörü iaw çok kırılgan. 2005'den beri her sene  şubat-mart-nisan, hatta mayıs başlarında, turizme balta vuran siyasi kriz yada terör olayı yaşanıyor, farkındaysanız. Batı ve kuzey Avrupalı turistler de ülkemize pek az geliyor artık Türkiye'ye. 

Turizmin diğer bir karanlık yüzü de kara para aklamasıdır. Hizmet sektöründe giderler belirsiz olduğu için kara para aklayıcılar, hizmet ve turizm sektörüne doluşur. Ben bunun için turist kart öneriyorum. Turistler, vergi iadesi için bu kartla alışveriş zorunlu olmalı, bu kart, telegon uygulamasına dönüştürülmemelidir. Yerli halkın bu kart üzerinden vergisiz alışveriş yapmaması için de tedbir alınmalıdır.

Turizm, asla kalkınma için tek seçenek olmadığı gibi, fazla genişlediğinde sanayi ve tarımı batırmaktadır. Kontrol edilmelidir.

19 Aralık 2024 Perşembe

DOĞADA İLAÇ KİRLİLİĞİ VE SU KİRLİLİĞİ SORUNUMUZ



Çevre ilgili bir sorun var ki, doğayı sadece artıklarımızla değil, kullandığımız ilaçlarla da kirletiyoruz. Eminim bir ara doğum kontrol haplarının, erkek balıkları dişileştirdiği haberini duymuş yada okumuşsunuzdur. O durum hemen hemen tüm ilaçlar için geçerli. Böbreklerimiz pek çok ilacı ya çok az yada hiç süzmez, doğrudan idrarımızla doğaya gönderir. Kullandığımız ilaçların yan etkileri, faklı şekillerde diğer canlılar ve hayvanlarda da olmaktadır. Antidepresanların getirdiği cinsel isteksizlik veya tansiyon ilaçlarının böbrek hastalıkları, hayvanlarda da görünmektedir. Hatta insanların kulandığı uyuşturucular bile  hayvanları etkilemektedir. En tehlikelisi antbiyotiklerdir, çünkü bunların etkiledikleri hayvanlardan ziyade mikrobik canlıları etkilemekte, mikrobik canlılar, antibiyotiklere daha dayanıklı hale geliyor. Üsteik antibiyotikleri sadece insan idrarlarıyla değil, etini yediğimiz yada yemediğimiz evcil hayvanlarla da, hatta daha çok onlarla doğaya salınmakta. İnsan olarak da hiç antibiyotik almasak bile, et yiyerek antibiyotik almaktayız. Buna bitkilerimizi böcek, mantar ve ayrık otu dediğimiz diğer yabani bitkilere karşı savunmak için kullandığımız ilaçlarınI  (pestisit) da unutmayalım. (Sanayi, temizlik ve diğer sebeplerden suları kirlettiğmizi en baştan kabullenmiştik.)

Bütün bunlar kanalizasyon arıtma tesislerini, içme suyu arıtma tesisleri kadar temel ihtiyaç haline getirmiştir. Arıtma tesislerinin pek çoç kiri, sudan ayıramaması sebebi ile şehirlere devasa bir yada bir kaç büyük atık su arıtma tesisi yerine; onlarca, hatta yüzlerce ön arıtma tesisi kurup, bu sularla parkları, ağaçları sulayıp, yolları, heykelleri falan yıkıyorlar. Böylece toprakta bir daha arınmasına çalışıyorlar.

Bütün bunlar geleceğimizin tehlikelerinin sadece bir bölümü. Su kirliliğinde en çözümü zor problemimiz, mikrobik canlıların giderek daha fazla antibiyotiklere karşı direnç kazanmasıdır. Daha güçlü antibiyotikler de çözüm değildir. Sonucu daha güçlü mikroplardır. Sanaileşme ve modern tıb, nüfusumuzu arttırıp, ömrümüzü uzattı ama bir sürü artık madde üretmemize sebep oldu.

Bizim nesil, önceki nesillerin doğayı kirletmesinin bedelini ödemeye başladı. Bizden sonraki nesiller daha ağır ödeyecek.

1 Ağustos 2019 Perşembe

MADEN Mİ, ÇÖPLÜK MÜ?



Ülkemiz ne yazık ki bor hariç, maden yönünden zengin bir ülke değil. Boru da işleyecek bir sanayimiz yok, yarı mamul olarak satıyoruz.
Maden açısında bir Kazakistan, Güney Afrika, Kongo  Alaska, Kaliforniya veya Yakutistan olmadığımız gibi, Suudi Arabistan, Kuveyt, Venezüella gibi petrol, Malezya gibi kalay, Şili gibi bakır ve benzeri tek çeşit madenden zengin değiliz (bor'u söylemiştim)
Oysa petrol, yıllarca bizim için zenginlik hayaliydi. Yıllarca Türkiye'de petrol var, çıkarttırmıyorlar ya da 2023'e kadar çıkartamayacakmışız efsaneleri ile büyüdük.
Sonra AKP geldi, özellikle Güney Doğu'da sondaj yapılmadık yer bırakmadı. Sonra petrolün varili iki yüz doları geçince,  bu söylentiler bitmedi sadece yön değiştirdi. Bu sefer de aynı efsaneler, söylenceler bor için söylenmeye başlandı.
Öğrencilere youtube'dan, borla ilgili bir video izletmiştim. Biri, hani çıkaramıyorduk dedi. Oysa Türkiye, dünyanın en büyük bor ihracatçısı.
Son yıllarda ise bir sürü maden açıldı. Hatta Toros ve Kaçkar dağlarında kaç maden açıldığına dair bir meclis sorusu, ticari sır bahanesi ile ret edildi.
Dikkatimi çeken bu madenlerin çoğunlukla mermer madeni olması ve çoğunun en fazla üç, bilemedin beş sene sonra kapanması.
Bu haberler, Türkiye'nin dünyanın en büyük çöp ithalatçısı olduğu haberi birleştirdim.
Zira terk edilmiş madenler, çöp depolamak için kullanılır, özellikle mermer ve granit benzeri taş çıkarılan yerler.
Mermer ve benzeri kaplama malzemesi cevherlerin madeni, diğer madenlerden daha riskli ve masraflıdır. Diğer madenlerde istediğiniz kadar dinamit veya kazıcı aletler kullanabilir, cevheri küçücük parçalar halinde çıkarabilirken,  kaplama malzemelerini, özellikle de mermeri, mümkün olduğunca büyük parçalar halinde çıkarılmalıdır. Yoksa yeterince işleyemezsiniz.
Bu yüzden özel testereleri, hızarları, kesim aletleri vardır ve maden derinleştikçe, işletme masrafları katlanarak artar.
Mermerde başka büyük sorunlar da vardır. Mesela yüzeydeki mermerle, derindeki mermer aynı olmayabilir. Doğal bir çeşit tuz olan mermer, ülkemizde ve genel anlamda doğada bol bulunur. Yüzeydeki mermer genede daha kırılgan ve işlemesi zordur. Derine gidildiğinde de mermerin deseni ve rengi değişebilir.
Kaldı ki mermerin satışı biraz da moda olmasına bağlıdır. İstisna, Roma imparatorluğundan bu yana modası geçmeyen beyaz mermer ve Firavunlardan beri modası geçmeyen pembe mermerdir.

Diğer yandan mermerin ve pek çok şeyin (tekstil, mobilya, ev tekstil vs) modasını Fransa-İtalya-İspanya şeytan üçgeninde belirlenir.
Ülkemiz ise bir mermer madenleri mezarlığına döndü.
Bu terk edilmiş mermer madenleri ve diğer madenler, Avrupalıların artık, Afrika'ya bile gönderemediği tehlikeli ve zehirli atıklarını depolama alanına dönüşmüş durumda mı bilmiyoruz.
Bunu öğrenmeli ve bu gerçek ise, ülkemizin çöplük yapılmasına karşı çıkmalıyız.