kapitalist kişilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalist kişilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2026 Çarşamba

JAPONYA VE KAPİTALİST YABANİLİK



Türk gençliği olarak 12 Eylül rejimi ile beraber bilinçli bir şekilde, Japon hayranı olacak şekilde yetiştirildik. O zamanlar Japonya, dünyanın ikinci büyük ekonomisi, her türlü yeniliğin çıkış kaynağıydı. Gazetelerin köşe yazarları, ders kitaplarında okuma parçaları, tek kanallı televizyona çokan yorumcular, Japonya'yı övüyordu. Monte Cristo Kontu çakması Samuray'ın Dönüşü dizisi ve Japon çizgi filmleri tek kanallı televizyonumuzdaydı.1987 yapımı, Kemal Sunal'ın oynadığı Japon İşi filmi de bu çabanın bir sonucuydu. Bu filmde, aşırı insansı robotu yapan Mitsou Hamaya rolünü oynayan oyuncunun kimliği halen belirsizdir. Gerçekten Japon mudur, yokta Tatar mıdır, orası da belli değildir. Ekşisözlük'teki bir yazıya göre 2018'de ölmüştür, doğruya Allah rahmet etsin.

Bu hayranlık halen devam ediyor ama eskisi kadar değil. Japonya artuk dördüncü en büyük ekonomi, ikinci Çin, Amerika'nın yerini almaya hazırlanıyor. İnternet sayesinde Japonya'nın karanlık yönleri daha net görülüyor. Ülke, dünyanın en bütük yetişkin filmleri üreticisi ve neredeyse tamamen iç piyasaya yönelik bir üretim bu. Sadece film ve seks işçiliği değil, diğer anlamda da ülkede Türklerin anladığı anlamda cinsel bir muhafazakarlık yok. Yıllarca ülkemizde iş disiplini sanılan şey, aslında çalışan cehennemi. Dünyanın genelinde doğum oranları hızla düşüyor ve birincilik Japonya'ya verilmiş gibi.

Antropoloji nasıl ki en ilkel insanların bile bir medeniyeti olduğunu, karmaşık toplumsal yapıları olduğunu gösterdiyse; sosyoloji de en modern toplumların, ilkeller kadar vahşi, yabani olduğunu gösteriyor.Yıllar önce, nerede okuduğumu tam hatırlamıyorum, Japonların kendilerine Nippon (Japonca İnsan) dediği, Japon kelimesinin ise Türkçe'deki Yaban kelimesinden geldiğini okumuştum. Moğollor, Japonya'yı istila etmeye kalkınca, dış dünyaya kapanmışlar ve onlara Yaban (Orta Asya'da y'ler J gibi okunur) demişler. Japon iş ve sosyal yaşamı, abartılı saygı-selamlaşma-özür gösterilerinin ötesinde, insanları intiahara ya da hikikimori denen Japonlara özgü eve-odaya kapanma hastalığı gibi psikolojik sorunlara sebep oluyor. Japonya, orta çağında feodal yabaniliğin doruğuymuş, şimdi de kapitalist yabaniliğin doruğu.

Her şey 1993 kriziyle başladı, bu krizden sonra Japonya toparlanamadı, işsizlik otuz yıl boyunca düşürülemedi. Bu kayıp otuz yıl boyunca Japonya pek çok şeyi kaçırdı; internet teknolojilerini, sosyal medyayı, akıllı saatleri, akıllı televizyonları, hatta yapay zekayı, bir sanayi ve teknolojidevi olarak kaçırdı.Bilinen, popüler bir Japon sosyal-medya sitesi yok, başvurulacak bir Japon arama motoru ve yapay zeka uygulaması yok. Son otuz yıldır Japonya'dan gelen önemli yenilikler Bitcoin ve kare kod (QR kod).

Buradan Japonya bitti muhabbeti yapmayacağım. Osmanlı bile iki yüz yıldan uzun sürede zor yıkıldı. Karlofça ile Serv arasında iki yüz yıldan fazla zaman var. Bir dev öyle hemen devrilmesi nadiren olur. Böyle durumlarda aniden yeni imparatorluklar ortaya çıkar. Tarihte böyle olaylar nadirdir, en çok bilinenler, İran imparatorluklarının başına gelenlerdir. Büyük İskender'in yıktıı Akhamenid ve Halife Ömer'in yıktığı Sasani imparatorlukları aklıma gelenler. Onlar da yıkıldıkları zaman zirvede değillerdi. Akhamenid'ler Balkanları, Karadeniz kıyılarını ve Ege kıyılarını çoktan kaybetmişler; Mısır'ı kaybetmemek için elli yıldan fazla savaşmış, bu elli yılda üç kere Mısır'dan çıkarılmışlardı. Gene de hali hazırda, akreologlara ve ilk çağ tarihçilerine göre bilinen dünya nüfusunun %40 kadarının hakimiydiler. Sasaniler ise Justinyanus vebasından dolayı nüfus kaybetseler de, hali hazırda süper güçtüler.

Ekonomik bir dev ise, böyle hemen yok olmayacaktır, Osmanlı ya da Doğu Roma gibi yavaş yavaş yok olma arifesindedir. Halen elektronik ve mekanikte en iyi parçalar, Almanlar , Tayvanlılar ve Korelilerle beraber, Japonlar tarafından yapılmaktadır. Bu yüzden halen makinelerin ve elektronik aletlerin iyisi Japonya'da veya Japon markalarınca üretilir. Japonya son otuz yılda ciddi bir kültür ihracatçısı ve turzim ülkesi de oldu. Rağmen, suşi gibi Japon prtik yiyecekleri ile Japon mangaları popüler oldu. Japonya aynı zamanda ucuz eletronik alış verişi ve sanayileşmemiş ülke insanlarının sanayileşmiş ülke deneyimi yaşadıkları bir turizm ülkesine de dönüştü.

Nüfus azalması, daha doğrusu dülen doğum oranları, bugün dünya ülkelerinin yarısının problemidir. Japonya, yeterince göçmen de alamamaktadır. Japonya, zengin bir ülke olmakla beraber, halkının zengin gibi yaşadığı bir ülke değildir. Japonlar, lüks giyimin en büyük tüketicisidir, dünyayı gezen Japonlarla beraber, dünya lüks giyiminin yarısını tüketir. Ama Japonlar, minicik evlerde, aşırı çalışma saatlerin ile sıkışık şehirlerde yaşarlar. Aşırı nezaket ve özür kuralları olan ülke de olsa, benim Japonya'da yaşayanlardan öğrendiğime göre, kendi içine en büyk kabalıklar, zorbalıklar taşıyan bir bir kültr, Japon kültürü. En ufak başarısızlık ya da beceriksizlik, toplumun tamamından dışlanma sebebiniz. Japon dilinde küfür yok ama kırıcı ifade çok. Bu toplumsal baskılar, özellikle erkeklerin arasında çok yoğun. Japonya'da 16-45 yaş erkekleri arasında birincil ölüm nedeni intihar. Toplumda dışlanma öyle garip bir halde ki, patronların ve şirketlerin yıldırma yöntemlerinden biri de iş yaptırmadan oturma; böylece eleman, arkadaşları tarafından dışlanıyor. Bu sürede cep telefonu, gazete-kitap falan da yasak. Türk çalışana bu işlemez, sonsuza kadar böyle maaş alır ve üstelik bununla övünür.

Benim Japonlara Yabani dememin asıl sebebi, göçmenlerin bu ülkede zorlanması, Japon halkının göçmenlere genel tahammülsüzlüğü. Pek çok insan, göç eden insanın, göç ettiği yerdeki davranışlarına göre medenilik ölçüyor; Roma da Romalı gibi davran diyerek. Oysa gelen göçmenlerin uyum sağlamasını sağlamak ve onların geleneklerine hoşgörü, daha doğrusu tahammül göstermek, daha büyük medenilik ve insanlık. İnsanlar, o ülkeye göç edince hemen değişmez, alışkanlıkları  ve edindiği kültür de onunla beraber göç etmiştir. O ülkeye, şehre alışması zaman alacaktır. Göçmen alan ülke de, bu göçmenlerin uyumlarını planlamalıdır.

Şehirler de benzer şekilde değerlendirilebilir. Ben bu açıdan en fazla İzmir ve Eskişehir'i beğenirim. Bu şehirler göç alanları çabucak yerelleştirir. İzmir'in Romanları genelde kendi gettolarında yaşarlar. Diğer türlü İzmir'e yerleşenler, çabucak İzmirli olur. Özellikle kadınlar, İzmirli olmaya bayılır. İzmir'de okuyan ya da eşi İzmirli kadın, hemen İzmirliyim der. Bunu bir sebeple sınıfta anlatmıştım, öğrencinin biri aslen Yozgatlı ve Yozgat'ta yaşayan bir kızın, sırf dayısı İzmir'de yaşıyor dşye İzmirli'yim dediğini anlatmıştı. Kadınlar ellerinden gelse, uçakları İzmir üzerinden geçen kadınlar bile İzmirliyim diyecek. Eskişehir  ise tam bir öğrenci şehri, çünkü bir kişinin Eskişehir'de okuyup, okumadığını anlayabiliyorsunuz.

İzmir'e kokuyor diyip, kötülemeye çalışanlara sadece gülüyorum. İzmir'de tifodan, koleradan hasta olan kaç kişi var? İzmir üniversitelerinin puanları ya da İzmir üniversitelerinde üretilen tezlerin ve atıfların Konya ya da başka bir muhafazakar şehirlerin üviversitelerin aynı değerler ile kıyaslamaya var mısınız? Konya'da üniversite okuduktan sonra Konya'da kalma oranı ya da memur olarak Konya'ya yerleşme oranlarını İzmir ya da Eskişehir'le kıyaslayabilir misiniz?

Bu açıdan da en başarısız şehir bence Adana'dır. Ben çocukken Adana, Türkiye'nin en kalabalık dördüncü şehri, en büyük tarım ve sanayi şehirlerinden biriydi. Bu gün yedinci sıraya düştü. Bu süreçte ilçesi Osmaniye il oldu; bu geçerli bir mazeret değildir: Konya, Karaman'ı; Gaziantep, Kilis'i, Ankara'da Kırıkkale'yi kaybetti ama bu şehirler, nüfuslarından, iktisadi güçlerinden,  hiç bir şey kaybetmedi. Sıralamadaki yerleri yükseldi. Ülkeler gibi, şehirler de başarılı veya başarısız olabiliyor. Başarısız şehirler, özellikle artan suç oranlarının artışını dışarıdan gelenlere bağlarlar, dışarıdan birilerini almayan şehir mi kaldı? Siirt bile Afgan işçilerle dolu.

Kapitalizmin krizinin sebebi, kendi yabaniliği ve bunu aşmak zorunda.

6 Ağustos 2026 Perşembe

BEYAZ YAKALILARIN VAHŞİ KAPİTALİZM KABUSU



Sosyalist-Komünist anlatılarda işçi sınıfı daha doğrusu aç adam anlamına gelen proleterya sınıfı hep mavi yakalılardır. 19. ve 20. yüz yıl roman ve hikayelerindeki insanlar onlardır.  Fabrikalarda, madenlerde, tarlalarda, şantiyelerde, yer yer günde on beş on altı saat çalışanlar onlardır. Beyaz yakalılarsa o zamanlar küçük burjuvalardır. Yazın serin, kışın sıcak yazıhanelerde, kahvelerini höpürdete höpürdete çalışır, mavi yakaları arada bir teftiş eder, onlarla usta başları aracılığı ile denetlerlerdi. Onlara genelde küçük burjuva denilirdi. Maaaşları iyi, işsizlik korkuları düşük, mesaileri azdı. Küçük burjuva deyimi özellikle onlar için kullanılırdı.

Zaman içinde, özellikle sanayileşmiş batı ülkelerinde mavi yakalı işçilerin durumu yavaş yavaş düzeldi. Mavi yakalıların, yani işçilerin maaşları, Avrupa ve Kuzey Amerika'da o kadar arttı ki bu ülkelerin dev şirketleri fabrikalarını Asya ve Latin Amerika ülkelerine taşıdı, kendi elleri ile bu ülkeleri sanayileştirdi. Teknoloji geliştikçe, beyaz yakalıya ihtiyaç arttı. Bunun içinde üniversite sayıları arttı. Artık koca bir fabrika ya da madene bir ya da bir kaç mühendis bakmıyordu, çok daha fazla mühendise, teknikere, teknisyene ihtiyaç vardı. Bu yüzden de üniversiteler, liseler çoğaltıldı, dünyanın her yerine yeni okullar açıldı. Her işe aynı kalite beyaz yakalı gerekmediğinden, bu okullarda değişik kalitedeydiler. Gene de bu yüz yılın başı, yani iki binlere kadar üniversite mezunlarının durumu, yavaş yavaş kötüleşse de iyiydi. Her üniversiteden değilse bile, iyi üniversitelerden mezun olarnların önü açıktı. Doksanların başlarına Yuppie denen, üniversiteden mezun olur olmaz  kariyer inşa etmiş, çok para kazanan beyaz yakalılar grupları vardı.

Sorun ünivetsitelerin çoğalmasının, bilgisayar teknolojisi ile beraber gelişmesi oldu. Yapay zekadan evvel, paket programlar, hesap işlerinin hızlanmasını sağladı. Bir zamanlar, bir grup bir ayda hesapladığı hesaplamaları, paket programlar bir kaç saatte tamamalar oldu iki binli yılların başlarında. Mühendisliğin simgesi olan T cetvelleri, çizim masaları, ince uçlı Roting kalem setleri kayboldu, çünkü artık çizim programları vardı. O vakte kadar teknoloji, mavi yakalıların işini elinden alıyordu. Doksanlardaki ekonomik krizlerde işçi çıkaran fabrikalar, sendikaların elini çok güçlendiren Ford'cu band sistemi yerine. işçi sayısını inanılmaz azaltacak band sistermine geçmiş, traktör ve biçerdöverle pek çok tarım işçisi işsiz kalmıştı ve buna benzer bir dolu örnek vardır. Bilgisayar çağı ile artık masa başı hesaap-çizim işleri fazlası ile hızlı ve çabuk olmaya başladı. İşin kötüsü bilgisayar teknolojisi hızla ilerlemeye başladı.

Bu ilerleme sadece işlerin daha az kişi ile yapılmasını sağlamadı, her yerden yapılmasını sağladı; artık büroya gitmenize gerek yoktur. Böylece mesai saati kavramınız da yok olur, her an parton, yönetici ve ya müşteri tarafından aranabilirsiniz. Mavi yakalı en azından evinde rahattır, onu iş dönmesi için zaman gereklidir, araç gereklidir. Oysa beyaz yakalı, dünyanın öbür ucunda da olsa, internet bağlantısı olan her yerden işini yapabilir. Bu da işi daha kaçınılmaz yapıyor.

Sonuçta Türk beyaz yakalısı da iş dünyasında çok bunaldığında, mavi yakalıların yaptıklarını yapıyor. Pek çok beyaz yakalı, işini bırakıp, köyüne dönüyor, ya da bir köye yerleşip, çiftçilik yapıyor; bunu eskiden mavi yakalılar yapardı. Eskiden mavi yakalılar okur, beyaz yakaya geçerdi; şimdi tersi: mühendis adam kamyon sürmeyi öğreniyor. Pek çok beyaz yakalı, yurt dışına çıkıp, mavi yakalı işleri yapıyor. İngilizce öğretmeni kadın, Barbados adasında pazarcılık yapıyor. Geçen de üç ODTÜ'lü gencin, Almanya'da bulaşıkçılık yaptığını öğrenmiştim. 28 yılın ardından emekli olmuş bir öğretmen olarak şunu söyleyebilirim, geliri aynıysa, bulaşıkçılık ya da pazarcılık, özel sektörde öğretmenlik yapmaktan daha kolay; sınıf öğretmenliği ve okul öncesi öğretmenliği, devlette de çok zor; Watsapp grupları, sosyal medya derken, mesai kavramınız yok. Özel okullarda da ya tatili yok; hatta devletin proje okullarında yaz kursları yaygınlaşmaya başladı.

Konu öğretmenlik değil, diğer beyaz yakalı gruplar için de eziyet aynı ve muhtemelen daha fazlası; evden süreki mesajlaşmalar, gereksiz uzayan toplantılar ve bazen hiç bir iş yapmadan yazıhanede saatlerce fazla mesai yapmalar, çalışma hayatı giderek çekilmez oldu. Artık okuyarak, kapitalizmin vahşetinden ve zorbalığından kurtulma imkanı kalmadı.

28 Mayıs 2026 Perşembe

ALIŞ VERİŞ KURAMI VE AZALACAK DÜNYA NÜFUSU

 


Antropolog Bronislaw Malinowsky, yıllarca yaşadığı ilkeller arasında, homo economicus insan görmediğini yazar. Aslında her insan biraz hesapçıdır, ne kadar ilkel olursa olsun. Gerçek Homo Ekonomicus insan, kapitalizmin ürünüdür ve kapitalizmin gelişmesiyle yavaş yavaş oluşmuştur. Kapitalizmin başlangıcı 12. yüz yılda Floransa'da, bazı zengin tüccar ve bankerlere, soyluluk ünvanı verilmesi olarak kabul edilse de, Kapitalist kişiliğin ortaya çıkışı 15-16. yüz yılları bulur. Bu kişi sürekli bencildir ve faydasını-karını düşünür. Teorisini 18. yüz yılda İngiliz filozof Jeremmy Bentham ortaya koymuştur. Buna göre herkes kendi çıkarını kollarsa, toplanda toplum ve insanlık, asgari bir ahlakta birleşir. Bu fikri daha sonra John Stuart Mill ve pek çok İngiliz-Amerikan filozofu, bir kaç değişiklikle savunmuştur. İnsana ilk anda saçma geliyor, ben de yıllarca bu anlayışı eleştirdim. Yıllar sonra kendimi eleştiridim. Sonuçra Anglosakson kökenli milletler (İngiliz, Amerikan,Kanada, Avusturalya, Yeni Zelanda vs) en azından kend iç ahlakı sağlam milletlerdi. 1918'de Büyük Britanya İmparatorluğu, Dünya karalarının üçte birine hakimdi.Halen de dünyanın altıncı büyük ekonomisi, halen de dünya da havacılık ve denizcilikte uluslar arası antlaşma dili İngilizce. Halen Amerika, bu felsefeyi takip eden millet olarak dünyanın en büyük ekonomisi ve askeri gücü.

20.yüz yılda, bu homo ekonomicuslar'ın davranışını açıklamak için, sosyal psikolojik bir bakış açısı- teori oluşturuldu. Buna göre her insan ilişkisi, bir alış verişti. Bu alış veriş sadece mal ve hizmet alış verişi değildir; duygu alış verişidir. Charles Darwin'in evlilik kararı öncesi böyle bir hesabı meşhurdur. Bu kuram,  homo ekonomiscus insanın davranışlarını açıklasa da, halkın henüz tam kapitalistleşmediği toplumların davranışlarını açıklamaz.Giderek daha fazla insan, homo economicus oluyor ve alış veriş kuramına göre davranıyor. Kafasında sürekli hesap-kitap yapıyor, çıkarını arıyor, ve sürekli daha iyisini arıyor.

Kapitalist ve ekonomik insan için çocuk yapmak, daha 19. yy'da burjuva ailelerinden başlayarak yük olmaya başladı.Nüfus azalması-yaşlanma tehlikesine ilk giren ülke Fransa oldu. Emil Zola, Fransız halkını doğuma teşvik etmek için Döl Bereketi romanını yazdı. Hitler, Kavgam'da, Fransızların bu sorunuyla alay etti. İkinci Dünya Savaşından on beş yıl kadar sonra, batı ve kuzey Avrupa, bu nüfus şokuyla karşılaştı. Sovyetlerin korkutucu tehditlerine rağmen, uzun süreli zorunlu askerlik uygulaması uygulayamadı, çok fazla askerli bir ordu oluşturamadılar. Almanya başta olmak üzere hemen hepsi, sanayileşmemiş ülkelerden işçi göçü aldılar, doğum oranlarını arttırmak için ailelere teşvikler verdiler. Bu sırada dünyanın geri kalanında nüfus, katlanarak artıyor, ülkeler doğum oranlarını azaltmanın, nüfus planlamasının yollarını arıyordu. Çin, yıllarca aileleri tek çocuğa mahkum etti, şimdi teşviklerle arttırmaya çalışıyor.

Seksenlerde güney Avrupa, doğum teşviklerine muhtaç oldu. Doksanlardan itibaren dünyanın geri kalanında doğumlar hızla düşmeye başladı. Şu an, Türkiye dahil, dünya devletlerinin üçte ikisinde doğum oranı, nüfusu korumak için gerekli oranın altında.Halen nüfusu artan ülkeler, çocuk yaparken, evlenirken, kazanç-zarar hesabını yapmayan, iç güdüleriyle yaşayan insanların çok olduğu ülkeler. Dünya nüfusunun katlanarak arttığı 1950-1990 dönemi çok uzak. Artık Dünya nüfusu yılda yüzde bir ya da iki civarında artıyor. Doğu Avrupa'da, toplam nüfusları yüz otuz nilyonu aşkın on iki ülke de (Polonya, Ukrayna,  Belarus, Litvanya, Letonya, Estonya, Çekya, Slovakya, Macaristan, Moldova,Hırvatistan), doğan bebek sayısı, otuz beş milyon kadar insanın yaşadığı Özbekistan'da doğan bebek sayısı ile neredeyse aynı. Doğu Avrupanun homo econiscus insanı, ekonomisi kırılgan bu ülkelerde çocuk yapmak istemiyor. Özbek halkı ise daha homo economismus değil. Modern şehir insanında kafasında hesap yapıp, evlenmek bir yana, flört ya da cinsellikten bile kaçınıyor. Japonya'da böyle erkeklere otçul erkek deniliyormuş.

Dünyayı sömüren kapitalizmin, en yeni krizi. Yakında Mısır, Nijerya, Özbekistan ya da benzer ülkeler de kapitalist modern insanlarla dolup, nüfus sorunu tüm dünyayı etkileyecek.Yapay zekaya rağmen, çalıştıracak insan ve belki de ürettiğini tüketecek insan bulamayacak. Hayat, hesaplarımıza gelmeyecek bir sürü faktörle doludur ve Kürtlerin dediği gibi, korkanın çocuğu olmaz.

10 Nisan 2026 Cuma

KAPİTALİZM'İN MAFYA SORUNU

 


Artık sadece ülkemizde değil, dünyamızda da gündem hızlı değişiyor. İran-Amerika savaşı ile Epstein davası arasında Meksika'da öldürülen uyuşturucu karteli lideri sonrasında, koca ülkenin ateş topuna dönüşmesi dünyanın gündemindeydi. Amerikan seçkinlerinin rezaletini gizleme çabası, dünyaya daha ne kadar zarar verecek acaba? Bu soruyu bir kenara bırakıp, mafyanın kapitalizmin bir parçası olmasını yorumlamaya çalışalım. Aslında devlet, kuruluşundan itibaren suçla iç içeydi. Şairler, hükümdarın yol vermediği eşkıya, iş tutamaz, dedi. Osmanlı, Celali asilerinimn pek çoğunu vali, sadrazam yaptı. Rönesanlar beraber, deniz ticareti önemini artırınca, korsanlar, paşa yapıldı, donanmanın başına getirildi; Barbaros Hayrettin, Turgut Reis, bunlar hep korsandı. Rönesans boyunca denizcilik, korsanlıkla beraber ilerledi. Osmanlı sonraki dönemlerde de benzer politikaları, perde arkasından uyguladı. Ege'nin efeleri örneğin; görünüşte Osmanlı devleti, bunlarla mücadele ediyor ve bunun için de pek çok asker kaybediyordu. Gerçekte Efeler, kapütülasyonlarla kurulan rejilerden, özellikle tütün rejisinden tütün çalıyor, piyasaya el altından tütün, pamuk, incir gibi ürünler vererek, kıtlığı engelliyordu. Cumhuriyetten sonra Efeler sadece dağdan indirilmedi; Şevket Süreyya Aydemir'in yazdıklarına göre Afyon hapishanesinde, tekrar dağa çıkmayacak şekilde eğitildi. Kapütülasyonlar bittikten sonra Efel,k artık dansşarda, türkülerede ve efsanelerde kalmalıydı.

Modern çağda ise sanayi ve şehirleşme kültürü, çok daha örgütlü ve büyük suç örgütleri kurulmasını sağlandı. Sokak çetelerinin, ciddi organizasyonlar olması, ikinci dünya savaşı ve Amerikan hükumetinin, Sicilya suç örgütü Cosa Nostra'ya desteği ile başladı.  Baba serisi ve benzeri filmlerle, tüm dünya mafyaları, Cosa Nostra'ya benzedi, örgütlenme, infaz, giyim vesaire açısında. Cosa Nostra, diğer mafyatik örgütler için rol model oldu. Dünyadaki tüm mafyalar, az ya da çok, Cosa Nostra'ya, ya da Holivud'un anlattığı Cosa Nostra'ya benzer. Amerikan devleti de, mafyadan zaman zaman faydalanmış, öyle bir belgesel izledim geçenlerde Yıutube'da; yetmişten fazla kişinin katili bir mafya babası, aynı zamanda FBI'a muhbirlik yapıyor. FBI, üç tane ırkçılık aleyhtarı aktivistin cesedini bulamıyor. Bu mafya babası devreye giriyor;  adamları ile Mineapolis'e geliyor, Ku Kulux Klan üyeletini, tabanca kabazaları ile döve döve konuşturup, cesetlerin yerlerini öğreniyor. Mafyanın Amerikan devletine en büyük yardımıysa,  sendika kavramının içini boşaltmakla yapıyor. Amerikalıların aklına sendika denilince çoğu kez İtalyan mafyasının kurduğu bazı organizasyonlar geliyor. Böylece Amerika'da sendikalar, siyasette çok etkin olamıyor.

A.B.D, müttefiki ve uydusu devletlerde, antikomünist-faşist örgütleri, mafyatik suçlarına göz yumarak zenginleştirdi.Sadece Türkiye'de değil, tüm NATO ve müttefiki ülkelerde, Faşizm ve mafya kolkola oldu. Pablo Escobar, Felix Galordo gibi meşhur mafya babalarının kökeninde anti sol örgütlenmeler vardır. Mafya, Türkiye dahil hemen her ülkede net sol düşmanı olsa da, mafya solsun, sol da mafyasız kalmadı. Devrim yapacağını söyleyen pek çok Marksizt-Leninist örgüt, mafyalaştı.FARC ve FNL gibi örgütler, Kolombiya'nın beşte biri ve daha fazlasını kontrol ettiği halde, devrim yapamadı. Parti Cephe'nin, Özdemir Sabancı suikastının hedefi, TÜSİAD'dan haraç almaktı. Önce Hayata Dönüş operasyonlarıyla, hapishanelerde koğuş sistemine kanlı bir şekilde son verilip, örgütün mahkum bireyleri üzerindeki kontrlolü azaltıldı. Ardından da örgüte yönenlik operasyonlar artı. Örgüt, 1990'lı yıllarda İngiltere'nin başkenti Londra'daki hemen her Türk vatandaşından haraç alıyordu. (Şimdi de halen öyle mi bilmiyorum.) Parti cephe ve diğer Leninist örgütler, asıl darbeyi Gezi olayları sırsında aldı. Bazı grupların provakasyonunun ve polisle işbirliğinin görüntüleri sosyal medyada yayılınca, önce o gruplar, sonra da genel anlamda Marksist-Leninist örgütler, halkın ve gençliğin gözünde itibar kaybetti. CHP'nin Geziye desteği ve Atatürkçülüğün yeniden popüler olması, Leninistleri de Atatürkçülüğe yakınlaştırdı. Parti Cephe ise arada savcı Selim Kiraz cinayeti gibi gözebatan eylemler yapsa da, bir kaç yıl içinde çok küçüldü. Örgütün müzik grubu, Grup Yorum, bir zamanlar koca stadyumları doldururdu. Şimdilerde Youtube videolarını bir haftada iki bin kişi zor izliyor. Benzer bir mafyalaşma da PQQ örgütü ile de söylenebilir. Örgüt çoğunlukla illegal işlerden, kocaman bir ekonomiyi yönetiyor. Sınırdaki insan, silah, uyuşturucu, çay, şeker gibi şeylerin kaçakçılığından; yüksek kaçak eletirik kullanma oranları vesaire, hep örgütün varlığına bağlı.  Kapitalizm mafyayı, en fazla toplumları ve muhalefeti çürütmek için kullanıyor. Diğer yandan mafya, Amerika başta olmak üzere emperyalistlerin, yönetemedikleri ülkeleri, yönetilemez hale getirmesine de yarıyor. Bunu en net, Latin Amerika'da, en son Meksika'da gördük. Bence İtalya daha ilginç. 58 milyonluk ve Türkiye'nin %40'ı kadar yüz ölçüme sahip bu ülke, dünyanın sekizinci büyük ekonomisi ama mafya olgusu yüzünden psikolojikmen ikiye bölünmüş durumda. Güneyde dört büyük mafya var, en bilineni Sicilya mafyası Cosa Nostra, en çok para kazananı Calabriya mafyası Ndrangetha (n haarfi sadece d harfinin Calabriya aksanına göre söylemek için var), Puglia bölgesinde Sacra Corona Unita ve Napoli şehrinde Comorra. Şu günlerde vakit buldukça, internetten 

Comora mafyasını anlatan Gomorah dizisini izliyorum. Üçüncü sezonun ortalarındayım. Her bölümde illa birileri öldürülüyor; kimsenin ölmediği bir bölüm vardı, onda da banka soydular. Comorra ya da sistem denen şeyin zerre ahlakı yok; küçücük bir kıza, babasından dolayı suikastte düzenliyor, hakkını alan bir babayı, tekerlekli sandalyedeki oğunun gözü önünde de vuruyor. İnsanların bedenini kasap tezgahında satırla parçalayıp, videoya çekip, sevdiklerine gönderiyorlar. Secondvilla denen semtte, gündüz gözüyle uyuşturucu satıyorlar. İç savaş yaşayan Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta bile bu işler gece yapılıyordu. Comorra, 2004-2006 arasında bir iç savaş yaşamış. Şehir halkı, bunun travmasını halen yaşadığı için bu olanlara Vietnam (Vietnam sendromu anlamında) diyor. Comora, 1979'dan beri tüm Avrupa'da en çok insan öldüren örgüt ve diğer İtalyan mafya gruplarından daha çok üyesi var. Şehir, bu olanlara rağmen, İtalya'nın üçüncü en büyük (Roma ve Milano'dan sonra) şehri, İtalya'nın en büyük, Avrupa'nın onuncu en işlek limanı. En kötü üçüncü dünya ülkesi kadar çok yankesicilik, gasp, uyuştucusu satışı olan şehir; buna rağmen ciddi bir turizm şehri. Ha bire şehirde dikkatli olun diyorlar, şehre gitmeyin demiyorlar. (Hakkari dağında çatışma çıksa, İstanbul'a gitmeyin demeyi biliyorlar)

Zamanında Avrupa'nın en büyük Marksist örgütü, İtalyan Kızıl Tugayları, Aldo Moro'nun kaçırılıp, katledilmesinden sonra bir kaç yıl içinde bitiren İtalya; Cosa Nostra güçlenir diye Sicilya ile  İtalya'yı ayıran Messine boğazına köprü ya da tünel yapamıyor. FARC ve FNL'yüz düze indiren Amerikan, konu para olunca, Kolombiya ve Meksika mafyaları ile baş edemiyor.

Ya da baş etmek istemiyor.

31 Ekim 2025 Cuma

ÇOCUK YAPMAYAN KAPİTALİST KİŞİLİK

 


Dünya nüfüsü garip bir azalma sürecinde. Dünyada Birleşmiş Milletlere üye 193 ülkenin üçte biri kadarında nüfus azalıyor, doğumlar, ölümleri  karşılamıyor. Aslında Türkiye'de bu listede, ancak önceki nesilllerin yüksek doğumları, şu an nüfusu artıyor gösteriyor. Dünyanın her yerinde, doğum oranları düşüyor. Gelişmiş ülkeler yada devlet bütçesi geniş ülkeler, doğum teşvikleri ve göçmen alımı gayreti gösteriyor. Teşvikle doğan çocuklar ploreter olmuyor, göçmenlerde kültüre uyum sağlamıyor ve pek çoğuda sınıf atlama derdinde. Proleterlik yada yoksulluk, sadece parasızlık değildir; azı kabulleniş, çaresizliğe boyun eğiştir. Çocukluktan itibaren, yoksulluğa alışmaktır. Doğumundan itibaren yoksulluğa alışmamış kişiler, icabında göç ederek, bu sefil hayattan kurtulma derdindedirler.-

Nasıl ki doğada, doğayı çok tüketen hayvanlar, özellikle de etçiller, bir noktada birbirlerini tüketiyorsa, insanlar da benzeri durumda. En basit örnek arslanlar; belgesellerden de öğrendik ki, yavru bir arslanın yetişkinliğe ulaşma ihtimali, bir ceylan yada antilobun, dörtte biri kadardır. Yavru arslanların en büyük düşmanı, yetişkin arslanlar, çoğunlukla da üvey babalarıdır. Pek çok canlı türünde durum benzeridir. İnsanlar da, zeka kapasiteleri sayesinde doğanın en güçlü canlıları oldular. Günümüzde de tarihteki en yüksek seviyesinde, sekiz küsur milyardır. Üstelik günümüz insanların pek çoğu, bundan bin yıl önce krallarında dahi yaşayamayacağı bir refah içindedir. Şimdilerde insanlık, evlatlarını öldürmek yerinde, doğum kontrol yöntemleriyle, dünyaya gelmesini engellemektedir. Hem hedeflediği refaha ulaşmak, hem de hedeflediği refahı yaşamak için, çocukları engel olarak görmektedir. Bir sürü çocuk doğurur yada babası olursanız, nasıl kariyer planlayacak, iş yapacaksınız? Gezip, görmek için de çocuksuz olmak gerekir. Mesela Türkiye'ye gelen bir turist olduğunuzu varsayalım. Üç ve daha fazla çocuk sahibiyseniz, her şey dahil bir otele tıkılıp, kalırsınız. Yemekler kaliteli değildir ama zehirlenen de görülmemiştir. Çocukları her an oyalayan birileri vardır. Gene de ana-baba olarak otelden fazla uzaklaşamazsınız. O kadar çocukla, koyları, tarihi yerleri gezemez, gezseniz de bir gözünü daima çocukların üzerinde olması gerektiğinden, gezdiğinizden bir şey anlayamazsınız. 

Dünyayı sürekli tüketmek isteyen, refah ve konfor arayan bu kapitalist kişilik, önce en kapitalist burjuva sınıflarında, kuze Avrupa ülkelerinde ortaya çıktı ve nüfusu bir anda yaşlandırdı. Avrupa'yı Türkiye ve diğer geri kalmış ülkelerden göçmen almaya zorladı. Bu kapitalist kişilik, 1960'lı yıllarda Kuzey Avupa'da ortaya çıktı, yetmişlerde Güney Avrupa'ya, seksenlerde Kuzey Amerika'ya, doksanlarda Pasifik kıyısı (Uzak Doğu) Asyasına ve şimdilerde Türkiye, Orta Asya , Latin Amerika ve az da olsa tüm dünyaya yayıldı. Kapitalist kişiliğin yoğun olduğu ve refah ülkesi Güney Kore'de ya da Japonya'da, doğum oranları acınası oranlardayken; insanların henüz Kapitalist Kişiliğe ulaşmadığı yada çok az ulaştığı Sahra Altı Afrika ülkelerinde doğum oranları halen çok yüksek.

Buraya parantez açayım, Kapitalist kişilik nedir diye; bu kişilik, sürekli çok para, ünvan kazanma, mal, mülk, eğitim alma, konfor ve refah peşinde; yetinmeyen ve sürekli çabalayan kişiliktir. Yetinme, ortalama olma, birilerinden geri kalma, bu insan için mutsuzluk sebebidir. 2002'den beri ülkemizin muhafazakar-sağcı-dinci kesimi de Kapitalizmle tanıştı; 17-25 Aralık ve 15 Temmuz'dan sonra onları bir arada tutan tarikat-aşiret bağları da zayıfladı; boşanmalar arttı, evlilikler ertelendi.

Kapitalist kişilik oluşumu, dünyaya ne kadar yayılır, nereden dönülür de tekrar nüfus artar, öngöremiyorum. Olan bir kaç nesil boyunca yaşlılara olur; emekli maaşlarını ödeyecek  ve bakım yapacak genç neslin azalması, bakımsız ve beklenenden önce ölen ve hatta intihar eden bir yaşlılar kuşağının doğmasına sebep olabilir.

4 Ocak 2021 Pazartesi

KOLPAÇİNO'DAN DÜZENİN ELEŞTİRİSİ



İşin doğrusu ben de Şafak Sezer'i sevmediğinden Kolpaçino serisini izlemeyenlerdendim. Etrafımda çok fazla insan bu filmden replikleri paylaşınca, ben de üç filmi bir solukta izledim. Çok komik olmakla beraber, sisteme ciddi eleştiriler de var, aslında absürtlükte zirve yapmakla beraber,  hatta senaryo nedir, olayların gidişi nedir derseniz anlatacak bir şey bulamazsınız.

Öte yandan üç filmde de dikkat çeken noktalar var. Mesela filmdeki karakterler, karşısındaki güçsüzken, çok cesur olup, esip, gürlüyorlar. Karşısındakinin güçlü olduğunda da aniden geri çekiliyorlar. Örneğin üç filmde de rol alan Ganyotçu karakteri (Ebubekir Öztürk, Özgür karakteri ile baş başa olduğunda esip, gürlüyor. Kumarhane deki çatışma sahnesinde ise, daha konuşmanın başında silahların konuşacağını anlayıp, masanın altına giriyor. Filmin kahramanlarının her filmde en az iki kere cesurca atılıp, korkakça kaçamama sahnesi var.

Filmdeki karakterler her türlü illegal ve gayrı ahlaki işe karışmakla beraber,  dillerinden Allah sözü düşmüyor. Olaylarda her türlü rezillik  boyu geçmiş ama din, iman yerinde. Film serisinin dile pelesenk olmuş bir sözü gibi, imkanları olsa on numara namaz kılacaklar.

Filmin tüm önemli karakterleri erkek, çoğu evli ve hepsinin de, evli olsalar bile metresleri var, nakit karşılığı günü birlik cinsellik yaşıyorlar ama gene de toptan bir abazanlık, cinsel açlık durumları var. Kadınlar hakkında da, eğer kendi namus dairelerindeki bacı-eş-ana- kadınlardan değilse, sadece cinsel objeler. Onlar hakkında hep aşağılayıcı bir dille konuşuyorlar. Hatta filmlerin birinde olayın kahramanlar, başka bir kişinin (Sabri- Aydemir Akbaş) kıza hakareti yüzünden kızın sevgilisinin zengin ve güçlü bir adam çıkması yüzünden darp ediliyorlar.

Üç filmde de yapılan kanuni işler lüks araba satıcılığı ve inşaat işlerinden ibaret. İnşaat da devlet ihaleleri ve lüks konutla sınırlı. Satılan arabalar da, süper lüks arabalar. (Neden acaba?)

Filmde uyuşturucu kullanmak (genelde yanlışlıkla alınıp, komik durumlara sebep oluyor) değil de ticareti yaygın. Adam öldürme, hırsızlık ve dolandırıcılık, sıradan olmadan da öte, komiklik unsuru. O kadar cinayet işleniyor, canlı bomba bile patlıyor ama tutuklanan pek az, tutuklansa da bir şekilde kendilerini kurtarıyorlar.

Filmlerde en çok gözüme batan şeyse, kahramanların hainliği, sürekli birbirlerini dolandırıp, kandırmaları oldu. Öyle ki üçüncü filmde, olayların merkezinde bulunan ve dış ses olarak da konuşan Özgür karakteri, tüm arkadaşlarına ihanet  edip, önceki filmde kendisine ihanet edip, boşanmasına sebep olan Sabri'nin paralarını çalıyor. Ardından karısını ve kızını da arkadaşları gibi geride bırakıp, Hollanda'ya gidiyor. Filmde bir tane bile dürüst kişi yok. Hırsızın, hırsıza itimadı kalmamış. Görünüşte çok iyi arkadaşlar ama hep birbirlerinin zayıflığından faydalanma çabası içindeler.

Film serisini izlememe bir sebep de oyuncuların ara ara film karakteri gibi davranmaları. Ganyotçu, Atatürk'e söverken tam bir Ganyotçu gibi davrandı. Son filmdeki başkan rolünü oynayan oyuncu da, başkan gibi(Başkan da şu günlerde muhalefet partisini tehdit eden mafya liderinin aynısı. Sazan Sarmalı filminde de bir ara duş alma tehditleri savunan bir mafya liderinin aynısı vardı.) milleti tehdit edip, film dünyasından kovulmuştu. Aydemir Akbaş yılların oyuncusu ama filmde de, gerçek hayatta da 1975-80 dönemi filmlerde oynadığı gibi davranıyor. En son Onedio'da Şafak Sezer'in evi, Özgür'ün evi aynısı haberin görünce, filmi izlemeye karar verdim.



Gülse Birsel, Haeper's Bazaar dergisinde çalışırken, tıpkı Avrupa Yakası'nda olduğu gibi derginin fotoğrafçısının adı Cem, moda editörünün adı da Yaprak'dı. Fotoğrafçı Cem Göçmen, dizideki oyuncu Levent Üzümcü ya da dizideki Cem karakterine pek benzemiyor ama dizideki yaprak aynen editör Yaprak Gerçek. Rutkay Aziz'in oynadığı emekli ve zampara diplomat Bülent Onaran karakteri ise, öldüğü zaman bayağı konuşulmuş,  meşhur bir medya yöneticisi oal Ercan Arıklı. Gülse Birsel'in çalıştığı medya holdinginde dergilerden sorumluymuş.

Gülse Birsel aslında kendi çevresini hicvetmiş. Avrupa Yakası'ndan sonra da pek çoğu senesini dolmadan yayımdan kalkan komedi dizilerinde aynı Nişantaşı'lı zengin çevreleri hicvetmişti. Yani gördüğünü yazmış. Tahminim, Şafak Sezer de aynısını yapmış.

Bu filmleri, bu günlerde absürt komedi diye izliyoruz. Gelecekte bir devri, o devrin adamlarınca hicvedildiği komediler olarak izleyeceğiz.

11 Nisan 2020 Cumartesi

KAPİTALİZMLE KAPİTALİSTÇE MÜCADELE

İnsan, Kültür ve Homo Economicus > Bilimdili.com
Kapitalist ekonominin baş teorisyeni Adam Simith ve ardılları, insanı Homo Ekonomikus diye tarif  etmişlerdir.
Ünlü Antropolog Bred Malnowsky ise, ömrünü geçirdiği ilkel kabileler arasında hiç Homo Ekonomikus'a rastlamadığını yazmıştır.


Gerçekte Homo Ekonomikus insan, kapitalist çağın ve düzenin insanıdır. Her türlü işinde ve eyleminde karlılık düşünür.
İnsan doğası gereği faydaya yönelse de, homo ekonomikus insan bu faydayı, ne olursa olsun paraya çevirme ve para değeri olarak görme eğilimindedir.
Toplum, kapitalistleştirkçe, homo ekonikuslaşma eğilimi artar. Bu eğilim, burjuva, aristokrasi gibi üst sınıflarda daha fazla, işçi sınıfında daha fazladır.
Şehir bombardımanlarında, şehrin yoksul semtleri öncelikle hedef alınır. Çünkü  daha önceki bombardımanlarda görülmüştür ki, hemen her toplumda, zengin mahalleler bombalandığında zenginler kolayca yoksul evlerine misafir olmakta; yoksullar ise fakir komşularını misafir etmekte fazlasıyla isteksiz olmakta; Bunun sonucu bombardıman sonrası ülke içi kavgalarda tetiklenmektedir.
Üst sınıflar çoğu kez yeni döneme çabuk uyum sağlar ama bazen yeni dönem kendi üst sınıfını yaratmaya başlar, o zamanda direnmek için duygusallaşır ve eski değerlere sarılır.

Yaşar Kemal'in Akçasaz'ın Ağaları serisinde (Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf ) böyle bir olayı anlatır. Tarih öncesinde kalma kan davası olan iki Yörük beyinin karşılıklı birbirlerin bitirmesi ama ağaların çocuklarının ortak fabrika açması olayları anlatılır.
Hepsi böyle başarısız girişimler değildir tabi.

Türkiye'de yaklaşık üç yüz kadar aile, dede-baba-torun ve hatta daha bir kaç nesil milletvekilliği ve belediye başkanlığı yapmıştır. Doğu ve Güney Doğu'da her sene 30 civarında AKP-HDP abi-kardeş milletvekili çıkar.
Oysa egemen güçler, üst sınıf, alt sınıfın bu kadar çabuk yeni düzene uymasını istemez. Alt sınıfa her zaman direnmesini söyler.
Bu direnme karşıtlığı aşı karşıtlığı, organ nakline karşı olmak, hatta fabrika kurmaya karşı çıkmaya kadar varır.
Oysa kendisi tüm Avrupa'yı gezmiş, kızını bile Avrupa'nın bilmem neresinde okutmuştur.
Üst sınıf Homo Ekonomikus olduğu halde, alt sınıfları duygusallığa boğar. Mesela özel hastanelerin ve özel okulların çoğu tarikatların elindedir. Bir zamanlar burjuva sınıfı mason localarında örgütlenirken, şimdi tarikatlarda örgütleniyor.
Tarikatlarda örgütlenirken, kendi çıkarları söz konusu olduğunda,  tarikatların muhafazakarlıkları  , masonların gizliliği kadar yalan.
Zira özel hastanelerde hemen hiç türbanlı hemşire ya da sağlık personeli ( acil tıp teknisyeni, anestezi teknisyeni vs) yok. Oysa aynı tarikatlar, devlet kadrolarını kendi tarikatının türbanlı görevlileri ile doldurmaya çabalarlar.

Özel okullarda çok farklı değil. Türbanlı öğretmen çalıştırmamak bir yana, her sene yazın Sözcü, Cumhuriyet, Birgün gibi solcu-ulusalcı gazetelere ve benzeri dergilere, internet sitelerine kocaman Atatürk fotoğraflı ilanlar, reklamlar verirler. Tiyatro klüpleri her yıl Atatürk ile ilgili oyun çıkarır.
Dahası bu özel okullarda, öyle bolca seçmeli din dersi ( Kuran, siyer vs) seçilmediği gibi; zorunlu din dersleri de işlenmez. Ders saatlerinde öğrenciler test çözer.
Peki alt sınıf ne yapar?
Dinsiz görünme veya dinsiz kalma korkusu ile çocuğunu Kuran Kurslarına gönderir, okulların seçtiği din derslerini sessizce kabullenir.
Oysa bu son çalıştığım okul, bir devlet okulu da olsa aileler din dersinde ders işlenmesine karşı oldular. Solcu ve Alevi falan mılar diye baktım,  öyle bir şey yoktu. Çocukların isimlerinden de ne kadar dindar oldukları belliydi. Sümeyye, Merve, Furkan, Safa ve benzeri isimlerle aileler siyasi ve dini tercihlerini belli ediyorlardı.

Sonra fark ettim ki bu okulun öğrencileri ve dolayısı ile velileri biraz daha varlıklı ve orta sınıftı. Sonra fark ettim ki tanıdığım hiç bir varlıklı insan, dini öğrenmek için çaba göstermemiştir; onlar dini doğuştan bilir .
Tarikat pansiyon ve yurtlarının o meşhur dini sohbetlerinden, zengin çocukları muaftır. Onlar genelde ergenlik ile işe  başlama arasındaki dönemlerini namazdan, oruçtan uzak, sefih bir şekilde geçirirler.
Sonra üniversite ya da askerlik bitmeye yakın aniden tövbe edip, birden kendilerini dine verip, dini baştan aşağıya herkesten iyi öğrenirler.
Burjuva yani kapitalistler, dinin maddi ögelerini, kazançları yoksa umursamazlar. Zekat örneğini daha önceki yazılarımda vermiştim.
Başka bir konuya dikkat çekeceğim. İktidarın hemen her kampanyasına koşa koşa giden ünlülerden, BİZ BİZE YETERİZ  kampanyasına bağış yapan, çağrı yapan var mı?
Ünlüler bir yana, devletten koca koca yurtları hibe alan vakıflar bu korona günlerinde sesini çıkarıyorlar mı?
Peki biz niye bu kapitalist dünyada kapitalist olmayıp, duygusal davranıyoruz. Biz zenginlerden daha mı değersiziz?
Son olarak, neden bizim seçtiğimiz politikacılar kendilerinden fedakarlık beklemeyip, yeni lüks araç ihalesine çıkıyor ve zenginlerden fedakarlık bekleyen kimse yok?
Zenginler en ufak krizde, tası tarağı toplayıp,  fabrikalarını, şirketlerini yurt dışına taşıyıp, zaten de yılın çoğunu yurt dışında yaşarken; bize reklamlarda vatanseverlik öğütlüyor?
Son olarak devletimiz neden zenginlerden fedakarlık beklemiyor?