derin devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
derin devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2026 Çarşamba

DEVLET AKLI-DERİN DEVLET YOK, UŞAKLIK VE ÇETELEŞME VAR

 


Derin Devlet kavramını ilk defa ortaya attığını iddia eden pek çok yazar vardır ama bugünkü anlamına kavuşturan, MİT eski ajanı Profesör Mahir Kaynak'tır. Kaynak'a göre hemen  her devletin içinde, iktidar ne olursa olsun politikayı etkileyen bir derin devlet vardır. Halk da bu derin devlete karşı çıkmamalıdır. Onun bu teorisine Ülkücüler ve mafya sahip çıktı, böylece yaptıklarının meşruluğunu ve haklılığını konuşur oldular. Bu derin devlet söylemi 2010 yetmez ama evet referandumunun bahanesiydi; sözde derin devlet Türk tarihinden silinecekti. On altı yılda derin devlet sadece kimlik değişltirdi. Bu değişim sırasında geçmişteki suçları ile ilgili hesapta vermedi. 2010 referandumu ülkemize atılmış en büyük kazıktır. Her dikta kazığı gibi bu kazık da, demokrasi kılıfıyla yapıldı.

Ülkücülerin ve sağcıların cinayet ve her türlü zorbalıklarına kılıfı, derin devlet ve devletin çıkarıdır. Cinayet ve her  türlü zorbalık devletin, halkın, daha doğrusu sağcı-Sünni ve Türk halkın menfaatınadır. Bazılarını özellikle anlatmak istiyorum. İlki 13 Nisan 1970'de, asteğmenken öldürülen, Hacettepe Üniversitesi asistanı, ortopedist Necdet Güçlü. Öldürüldüğü gün,Türkiye'deki ilaç sömürüsüne karşı halkı direnmeye çağırıyor.  Bu kişinin asıl özelliği solculuğu değil, protez üretimi konusunda öncü olması. Sadece gencecik bir asistan ama öldürülmesi Türkiye'ni protez teknolojisinde geri kalmasına sebep oluyor. Diğeri de 26 Kasım 1978 günü Trabzon'da vurulan, ODTÜ öğretim üyesiyken, KATÜ Elektronik Hesap Mekrezinden yönetici olan Necdet Bulut. Necdet Bulut, genç olmasına rağmen ölümü, Türkiye'de bilgisayar teknolojisinin gelişimini cidden sarsıyor. Bu bilgiler ışığında 12 Eylül rejiminin binlerece öğretim üyesini üniversitelerden kovdurmasına sebep olan 1402 sayılı yasanın sonuçlarına bakalım. Sizce bu işten çıkarmaların hepsi politik miydi? Öyle olsa, bu profesörler nasıl yurt dışına çıktı, hapislerde çürümedi?

Aradan zaman geçince şöyle başka bir yorum yapıyorsunuz; aslına temel amaç, o yıllarda öğretim üyesi sıkıntısı yaşayan Amerika ve diğer Avrupa üniversitelerinin bu sıkıntısını, Türkiye'den beyin ihracatıyla doyurmak, gitmek istemeyenş Türkiye'de işsiz bırakmaktı. Bu yorum çok abartılıysa, kovulanların alanlarına bakın, öte yandan pek çoğu solculuk gerekçesiyle atıldı, öyleyse Amerika'da ne işleri var; hadi onlar gitti, Amerika neden bu solcu-komünist profesör güruhunu işe aldı? 12 Eylül'den çok önce, 1944'de, Komünistlik suçlamaları yüzünden Amerika'ya göç eden ve vatandaşlıktan çıkarılan Muzaffer Şerif Başoğlu; senatör Joshep McCarty'in her yerde Komünist avladığı dönemde Amerika'da baş tacı edilmesine ne demeli? Amerika, Muzaffer Şerif'in solculuğunu neden umursamadı? Muzaffer Şerif, sosyal psikolojinin en önemli teorisyenlerindendir. Türkiye'de faşizmin onu zorbalamasındaki temel neden, Amerika'da çalışmaya zorlamasıdır. Bu yorumumu çok abartılı buluyorsanız, öyleyse nedne 12 Eylül sonrasında, 2010'lu yıllara kadar binlerce doktora öğrencisi Amerika'ya devlet parasıyla gönderildi ve yüzde sekseninden fazlası orada kaldı?

Derin devlet dediğimiz şey, devletin içindeki çetelerdir. İnsan üzerindeki en büyük dünyasal irade olan devletin başına geçmek isteyen kadar, bu iradeyi perde arkasından yönetmek isteyen de çoktur. Devlet sizi aniden zengin ya da fakir yapabilir. Her zaman devlet, en büyük işverendir bunun benim bildiğim tek istisnası, bir zamanlar Kuzey Kıbrıs'ya, ücretli insanları  yarısını tek başına çalıştıran, İngiliz vatandaşı Asil Nadir'dir. Asil Nadir'de, devletin cephe aldığı burjuvaların, ne kadar zengin olursa olsun, yok olacağının simgelerindendir. Kuzey Kıbrıs'taki yatırımları, devasa servetinin yanında çerez gibiydi. 19 Haziran 1988'de, Turgut Özal'a suikast teşebbüsünden sonra serveti yok olup giden burjuvalar serisinin en büyüğüydü; Londra borsasında bir günde battı, ya da batırıldı. Hasbi Menteşoğlu, Kemal Hırzum, Mehmet Okumuş ve bir dizi burjuvadan geri iz  bile kalmadı. Bunlar iktidarı devirmek için kapalı kapılar ardında çeteleşmişti. Her derin devlet başarılı olmaz. Bu çeteler, yani derinler, birbirleriyle de kavgalıdır. Susurluk kavgasından sonra Abdullah Çatlı'ya karşı sırların aşırı açığa çıkması, Tansu Çiller'i iktidarfa görmek istemeyen derin devlet çetelerinin, Çiller'in çetelerini ayak altından çekme çabasıydı. Susurluk kazasından aylar önce, o zamamlar merkez medya denen holding medyası, Çiller'in karşısına geçmişti. Çiller, Mesut Yılmaz ve merkez sağ, halk nezlinde oy kaybediyordu ve kapitalizm artık merkez sağ ile yürümüyor, Ülkücülükte kapitalizme kifayet etmiyordu. Derin devletin silahlı ve bürokratik çeteleri, burjuva gruplarına bağlıdır; yeni nesil jargonlar söylersek, baronları onlardır.

Bu çeteler genelde en zengine, en güçlüye doğru yönelirler. Çok fazla milliyetçi yiğitlik atıp, tutsalar da, güçle beraber, anında eksen değiştiriler. En büyük korkuları, kaybeden tarafta olmaktır. Kriz anında hızlı taraf değiştirme, tüm geçmişlerini silme yetenekleri geniştir. Bu yüzden geçmişi de değiştirebilirler. 1943 sonlarında bir Türk tüccar,  bir Alman tüccarla sohbetinde, Almanların Türkiye'yi işgal planı olmadığını ve mevcut askeri kapasitelerinin artık Türkiye'ye saldırı için de yetersiz olduğunu öğrendi. O tüccar, aynı zamanda Türk istihbaratına (o zamanlarki adı ile Milli Amele Hizmetleri; MAH) çalışıyordu ve bunu öğrenen İnönü hükumeti rahat bir nefes aldı. İsmet İnönü, 1944 Ocak sonu, Şubat başında, İngiltere başbakanı Winston Churchill'ile görüşmeye eli daha sağlam gitti. Müttefiklerden bolca askeri yardım aldı ve yavaş yavaş Almanlarla ticari ilişkileri azalttı. Birden kesemezdi zira Almanların elinde halen İstanbul başta olmak üzere Türkiye'nin pek çok yerini yıkıntıya çevirecek kadar uçak vardı. Önce kereste, buğday gibi ürünlerin Almanya'ya ihracatı yasaklandı. 1944 Nisan ayında da Almanya'ya krıom ihracatı yasaklandı. O yıllarda Almanya ile Türkiye arasındaki ticaretin büyük bir kısmını krom oluşturuyordu ve krom, Almanlar için çok hayatiydi. Krom olmadan çelik olmuyor, uçakların, hele jetlerin motorları bu denli ısıya dayanmıyordu. Bu yüzdan Nazilerin Promethe örgütü, yani Atsızcılar, hükumete karşı nümayişlerini, isyanlarını arttırdı. İnönü'de önce 23 Nisan'da onları uyardı, kamuoyunu hazırladı, 3 Mayısta halledildiler. Buna rağmen tamamen çöpe atılmadılar. Pek çok eski faşist gibi Antikominizm için tekrar eğitildiler. Türkeş, Çatlı,Yazıcıoğlu falan, Nikaragua'da bir yerlerde eğitildi. Türkeş ve ekibi uzun yıllar Amerikan ajanı Ruzi Nazar tarafından yönetildi. Ölümünden yıllar sonra ortaya çıktı ki Türkeş'in yakın dostu Ruzi Nazar, Kürtçülüğün de gizli yöneticisiymiş. Gazeteci Enver Altaylı'ya göre bu karanlık kişi, Kürtçü derneklerin kuruluşuna da destek vermiş. Kendisi ölünce, Türkeşle bir olup, katliam yaptığı Alevilere ait bir mezara sessizce gömülmüş.

Bütün bunlar ortadayken, derin devlet kavramı unutuldu, devlet aklı diye yeni bir kavram icat edildi, iktidarlar değişse de devleti yöneten gizemli bir akıl varmış gibi. Devlet, insanlardan oluşur ve devletin aklı değil, sahibi vardır. Özelleştime diye sokakların karanlıkta bırakılması hangi akla ait? Olan şey, devletin gizli sahibinin TÜSİAD başta olmak üzere büyük burjuvalar olması, güvenliğe rağmen dağıtımı özelleştirme ile satın alan şirketlerin karının arttırılmasıdır. Demokrtasi, halkın devleti sahiplenip, bu çeteleşmelerden kurtarılmasıdır.

10 Nisan 2026 Cuma

KAPİTALİZM'İN MAFYA SORUNU

 


Artık sadece ülkemizde değil, dünyamızda da gündem hızlı değişiyor. İran-Amerika savaşı ile Epstein davası arasında Meksika'da öldürülen uyuşturucu karteli lideri sonrasında, koca ülkenin ateş topuna dönüşmesi dünyanın gündemindeydi. Amerikan seçkinlerinin rezaletini gizleme çabası, dünyaya daha ne kadar zarar verecek acaba? Bu soruyu bir kenara bırakıp, mafyanın kapitalizmin bir parçası olmasını yorumlamaya çalışalım. Aslında devlet, kuruluşundan itibaren suçla iç içeydi. Şairler, hükümdarın yol vermediği eşkıya, iş tutamaz, dedi. Osmanlı, Celali asilerinimn pek çoğunu vali, sadrazam yaptı. Rönesanlar beraber, deniz ticareti önemini artırınca, korsanlar, paşa yapıldı, donanmanın başına getirildi; Barbaros Hayrettin, Turgut Reis, bunlar hep korsandı. Rönesans boyunca denizcilik, korsanlıkla beraber ilerledi. Osmanlı sonraki dönemlerde de benzer politikaları, perde arkasından uyguladı. Ege'nin efeleri örneğin; görünüşte Osmanlı devleti, bunlarla mücadele ediyor ve bunun için de pek çok asker kaybediyordu. Gerçekte Efeler, kapütülasyonlarla kurulan rejilerden, özellikle tütün rejisinden tütün çalıyor, piyasaya el altından tütün, pamuk, incir gibi ürünler vererek, kıtlığı engelliyordu. Cumhuriyetten sonra Efeler sadece dağdan indirilmedi; Şevket Süreyya Aydemir'in yazdıklarına göre Afyon hapishanesinde, tekrar dağa çıkmayacak şekilde eğitildi. Kapütülasyonlar bittikten sonra Efel,k artık dansşarda, türkülerede ve efsanelerde kalmalıydı.

Modern çağda ise sanayi ve şehirleşme kültürü, çok daha örgütlü ve büyük suç örgütleri kurulmasını sağlandı. Sokak çetelerinin, ciddi organizasyonlar olması, ikinci dünya savaşı ve Amerikan hükumetinin, Sicilya suç örgütü Cosa Nostra'ya desteği ile başladı.  Baba serisi ve benzeri filmlerle, tüm dünya mafyaları, Cosa Nostra'ya benzedi, örgütlenme, infaz, giyim vesaire açısında. Cosa Nostra, diğer mafyatik örgütler için rol model oldu. Dünyadaki tüm mafyalar, az ya da çok, Cosa Nostra'ya, ya da Holivud'un anlattığı Cosa Nostra'ya benzer. Amerikan devleti de, mafyadan zaman zaman faydalanmış, öyle bir belgesel izledim geçenlerde Yıutube'da; yetmişten fazla kişinin katili bir mafya babası, aynı zamanda FBI'a muhbirlik yapıyor. FBI, üç tane ırkçılık aleyhtarı aktivistin cesedini bulamıyor. Bu mafya babası devreye giriyor;  adamları ile Mineapolis'e geliyor, Ku Kulux Klan üyeletini, tabanca kabazaları ile döve döve konuşturup, cesetlerin yerlerini öğreniyor. Mafyanın Amerikan devletine en büyük yardımıysa,  sendika kavramının içini boşaltmakla yapıyor. Amerikalıların aklına sendika denilince çoğu kez İtalyan mafyasının kurduğu bazı organizasyonlar geliyor. Böylece Amerika'da sendikalar, siyasette çok etkin olamıyor.

A.B.D, müttefiki ve uydusu devletlerde, antikomünist-faşist örgütleri, mafyatik suçlarına göz yumarak zenginleştirdi.Sadece Türkiye'de değil, tüm NATO ve müttefiki ülkelerde, Faşizm ve mafya kolkola oldu. Pablo Escobar, Felix Galordo gibi meşhur mafya babalarının kökeninde anti sol örgütlenmeler vardır. Mafya, Türkiye dahil hemen her ülkede net sol düşmanı olsa da, mafya solsun, sol da mafyasız kalmadı. Devrim yapacağını söyleyen pek çok Marksizt-Leninist örgüt, mafyalaştı.FARC ve FNL gibi örgütler, Kolombiya'nın beşte biri ve daha fazlasını kontrol ettiği halde, devrim yapamadı. Parti Cephe'nin, Özdemir Sabancı suikastının hedefi, TÜSİAD'dan haraç almaktı. Önce Hayata Dönüş operasyonlarıyla, hapishanelerde koğuş sistemine kanlı bir şekilde son verilip, örgütün mahkum bireyleri üzerindeki kontrlolü azaltıldı. Ardından da örgüte yönenlik operasyonlar artı. Örgüt, 1990'lı yıllarda İngiltere'nin başkenti Londra'daki hemen her Türk vatandaşından haraç alıyordu. (Şimdi de halen öyle mi bilmiyorum.) Parti cephe ve diğer Leninist örgütler, asıl darbeyi Gezi olayları sırsında aldı. Bazı grupların provakasyonunun ve polisle işbirliğinin görüntüleri sosyal medyada yayılınca, önce o gruplar, sonra da genel anlamda Marksist-Leninist örgütler, halkın ve gençliğin gözünde itibar kaybetti. CHP'nin Geziye desteği ve Atatürkçülüğün yeniden popüler olması, Leninistleri de Atatürkçülüğe yakınlaştırdı. Parti Cephe ise arada savcı Selim Kiraz cinayeti gibi gözebatan eylemler yapsa da, bir kaç yıl içinde çok küçüldü. Örgütün müzik grubu, Grup Yorum, bir zamanlar koca stadyumları doldururdu. Şimdilerde Youtube videolarını bir haftada iki bin kişi zor izliyor. Benzer bir mafyalaşma da PQQ örgütü ile de söylenebilir. Örgüt çoğunlukla illegal işlerden, kocaman bir ekonomiyi yönetiyor. Sınırdaki insan, silah, uyuşturucu, çay, şeker gibi şeylerin kaçakçılığından; yüksek kaçak eletirik kullanma oranları vesaire, hep örgütün varlığına bağlı.  Kapitalizm mafyayı, en fazla toplumları ve muhalefeti çürütmek için kullanıyor. Diğer yandan mafya, Amerika başta olmak üzere emperyalistlerin, yönetemedikleri ülkeleri, yönetilemez hale getirmesine de yarıyor. Bunu en net, Latin Amerika'da, en son Meksika'da gördük. Bence İtalya daha ilginç. 58 milyonluk ve Türkiye'nin %40'ı kadar yüz ölçüme sahip bu ülke, dünyanın sekizinci büyük ekonomisi ama mafya olgusu yüzünden psikolojikmen ikiye bölünmüş durumda. Güneyde dört büyük mafya var, en bilineni Sicilya mafyası Cosa Nostra, en çok para kazananı Calabriya mafyası Ndrangetha (n haarfi sadece d harfinin Calabriya aksanına göre söylemek için var), Puglia bölgesinde Sacra Corona Unita ve Napoli şehrinde Comorra. Şu günlerde vakit buldukça, internetten 

Comora mafyasını anlatan Gomorah dizisini izliyorum. Üçüncü sezonun ortalarındayım. Her bölümde illa birileri öldürülüyor; kimsenin ölmediği bir bölüm vardı, onda da banka soydular. Comorra ya da sistem denen şeyin zerre ahlakı yok; küçücük bir kıza, babasından dolayı suikastte düzenliyor, hakkını alan bir babayı, tekerlekli sandalyedeki oğunun gözü önünde de vuruyor. İnsanların bedenini kasap tezgahında satırla parçalayıp, videoya çekip, sevdiklerine gönderiyorlar. Secondvilla denen semtte, gündüz gözüyle uyuşturucu satıyorlar. İç savaş yaşayan Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta bile bu işler gece yapılıyordu. Comorra, 2004-2006 arasında bir iç savaş yaşamış. Şehir halkı, bunun travmasını halen yaşadığı için bu olanlara Vietnam (Vietnam sendromu anlamında) diyor. Comora, 1979'dan beri tüm Avrupa'da en çok insan öldüren örgüt ve diğer İtalyan mafya gruplarından daha çok üyesi var. Şehir, bu olanlara rağmen, İtalya'nın üçüncü en büyük (Roma ve Milano'dan sonra) şehri, İtalya'nın en büyük, Avrupa'nın onuncu en işlek limanı. En kötü üçüncü dünya ülkesi kadar çok yankesicilik, gasp, uyuştucusu satışı olan şehir; buna rağmen ciddi bir turizm şehri. Ha bire şehirde dikkatli olun diyorlar, şehre gitmeyin demiyorlar. (Hakkari dağında çatışma çıksa, İstanbul'a gitmeyin demeyi biliyorlar)

Zamanında Avrupa'nın en büyük Marksist örgütü, İtalyan Kızıl Tugayları, Aldo Moro'nun kaçırılıp, katledilmesinden sonra bir kaç yıl içinde bitiren İtalya; Cosa Nostra güçlenir diye Sicilya ile  İtalya'yı ayıran Messine boğazına köprü ya da tünel yapamıyor. FARC ve FNL'yüz düze indiren Amerikan, konu para olunca, Kolombiya ve Meksika mafyaları ile baş edemiyor.

Ya da baş etmek istemiyor.

3 Nisan 2026 Cuma

EGEMEN SINIF-DERİN DEVLET FARKI



Derin devler (Deep State) terimi dünyaya 1990'lar Türkiye'sinde yayıldı. O dönemim pek çok yazarı, bu kelimeyi icat ettiğini iddia etti. Devlet içindeki konumları ile kendi çıkarları i.in, illegal işler yapan çeteleri anlatıyordu bu kelime. Derken mütevefa MİT eski ajanı, akademisyen, yazar ve siyasi yorumcu Mahir Kaynak, bu kelimenin anlamını değiştirdi. Ona göre  devletlerin seçimle iktidara gelen yöneticileri dışında başka yöneticileri vardı. Devletin politikalarına bunlar yön veriyor ve kimlerin seçileceğine yada seçilebilmesine de bunlar karar veriyordu. Rusya'da komünizmi, Osmanlı'da saltanatı bitiren bunlardı. Derin devleri bir de Ülkücü çeteler sahiplenmişti. Doksanlı yıllarda yaptıkları cinayetlere kılıf buydu, derin devlettiler ve her şeye hakları vardı.Onlar devleti koruyordu.

Bu derin devlet tezlerinde iki yanlış vardır. Birincisi derin devler, her iki anlamda da devleti korumaz, devleti yağmalar. İkincisi de, her iki anlamda da tek bir derin devlet yoktur. Devlet, insan üzerindeki en büyük dünyasal otoritedir ve hukukun tek yapıcısı ve uygulayıcısıdır. Rusların dediği gibi, sen siyasetle ilgilenmezsin ama siyaset seninle ilgilenir. Siyasetle herkes ilgilenmez, ilgilenenlerin hepsi de açıkça ilgilenmez.Bu yüzden de siyaseti kuralına göre oynamaz, bazıları kendileri adına kuklalarını oynatır. Derin devlet dediğimiz bu yapılardır. Osmanlı da şehzadelerin sancağa çıkarılma sebebi, olası bir saray içi derin devlet hesaplaşmasını engellemek içindi. Yoksa - yaşlarındaki .Mehmet'in, Manisa'yı gerçekten yönettiğini mi sanıyordunuz? Babası 2. Murad, tahtı kendi isteğiyle oğluna bırqakmadığı gibi, oğlunun isteğiyle de geri almadı. Eskinin derin devleti, saray entirikalarıydı. 1. Kosova savaşında, baba 1. Murat ölünce, şehzadelerden, şehzade Yakup, düşman takibi bahanesi ile ıssıza çekilip, öldürülmüş, yerine kardeşi 1. (Yıldırım) Bayezit geçmiştir. Bu da o çağın derin devlet operasyonudur. Çocuk firavun Tutatkhamun'un Millattan Önce  1328 yılında ölümü, halen gizemini korumaktadır. On sekiz yaşında ölen firavununun yerine veziri Amon rahibi Ay geçmiş, Ay; firavunun anadan üvey kız kardeşi ve karısı Ankhesemen ile evlenmiştir. Ankhesemen, kölesi olarak gördüğü Ay ile evlenmek istememiş, diplomaside dengi gördüğü Hitit Kralı 1 Şuppiluliuma'nın oğlu ile evlenmek istemiş ama Mısırlılar bunu kabul etmeyip, ülkeye gelen prens Zannanza'yı öldürmüştür. Yani derin devlet dediğimiz perde arkası devlet içi çatışmalar, devlet denen şey var olduğundan beri vardı.

Ülkemizde doksanlarda olanlar, aynı zamanda bir derin devlet savaşıydı; hem mafya, hem de seçkinler sınıfı tarafıyla. Bu seçkinler sınıfına Ruslar, Nomenklatura yada egemen sınıf der. Bu egemen sınıf kah perde önünde, kah perde arkasında siyaseti yönetir. Bazden de kendi içinde kavga eder. Tarih sadece sınıf kavgası  değil, sınıflar içindeki  kavgayı da içerir; sadece milletler arası kavgayı değil, millet içi kavgaları da içerir. Derin devlet denen mekanizmaların pek çok kavgası, üst sınıf içi kavgalardır. Doksanlarda olan biraz da buydu. Tansu Çiller ve enişte kod adlı eşi Özer Uçuran Çiller, elindeki para, medya ve Ülkücüler infazcılardan oluşan biri timle, egemenliğini arttırmak istiyordu. Bütün bunları yaparken de DYP'nin ve merkez sağ denen oluşumunun bitirişini hızlandırıyordu. İnfaz timinin de en önemli elemanı Abdullah Çatlı'ydı. Susurluk kazası sonrasında pek çok belgenin. özellikle ATV-Sabah grubu yayınları ile meydana çıkması, meydana çıkmak bir yana faş olması bu yüzdendi. Çatlı, para kimse onun için çalışan kiralık katildi, Tansu Çiller ya da Özer Uçuran Çiller (Enişte) bunlardan biriydi sadece. Meşhur Kurtlar Vadisi dizisindeki Polat Alemdar, Çatlı değil, Çatlı ve onun gibilerin düzenimni değiştiren kişilerdi.

Bu süreçler sonucunda Ülkücüler, devlet kadrolarından, özel harekat hariç, temizlendi.Derin devlette, tarikatlardan oluştu, artık doksanlardaki gibi karanlık cinayetler, yol kenarına atılan cesetler yoktu; delilsiz, uzun yargılama, medya yoluyla infazlar vardır. Uzun tutukluluk süreleri ve delilsiz yargılamalar yoluyla kararan hayatlar vardır. Çiller, Mesut Yılmaz veya diğer merkez sağ zenginleri, daha mütevazı servetleri ile yaşamakta, en tepe sanayici ve tüccarların servetleri de katlanmaktadır. Buna karşın yeni dönemin tarikat zenginleri de çıkmıştır. Sistemse eski cellatlarına tekrar ihtiyaç duyacağını bilmektedir. Bu yüzden Susurluk kazası sonrası yerilen Çatlı ve katiller için alttan alta yeniden yüceltemeler yapılmakta, yeni bir tarih yazılmaktadır. Mevcut yöntem işe yaramadığında, her an eskisi tekrar kullanılabilmelidir. Gene bu sebeple hikayeye, Çatlı-ASALA (Ermeni terör örgütü, yeni nesil bilmeyebilir) savaşı ekleniyor, şüpheli olarak. Çatlı ve ya Ülkücü yer altı örgütlerinin ASALA ile savaşması, hem bence hiç olmamış bir şeydir; hem de dünyanın dört bir yanına yayılmış Ermeni örgütlerinin, bu şekilde bitirilmiş olması imkansızdır. Lübnan,  Arjantin, Fransa, Kaliforniya ve daha nice yerlerde yaygın bu toplum, dağılmış değildir ki, bu toplumun örgütü ya da örgütleri dağıtılsın. Olan sadece örgütlerin suskunluğu, bu suskunluk, farkındaysanız PQQ'nın kuruluşuyla başladı. Ermeniler, Türkiye'yi hepten terör mağduru gibi göstermemek ve kendilerinin terör eylemlerini unutturmak için bir süre geri çekildiler o kadar.

Son günlerin İsrail,A.B.D-İran savaşını da bu açıdan inceleyebiliriz. Amerika, İran'ı basit bir diktatörlük gibi düşündü, lideri yok et, geri kalanlarsa dağılsın. Oysa İran'ın Pers, Med imparatorluğu, hatta belki de ondan öncesinde kökü olan bir aristokrasi-seçkinler toplumu vardır. Egemen sınıfı da son derece güçlü ve birleşiktir. Hamaney öldükten sonra, doğrudan oğlunu seçmeleri, halka ve Amerika'ya hiç bir şeyin değişmediğini göstermek içindir.

3 Temmuz 2022 Pazar

SİNEMANIN MAFYATİK ÜÇ SUÇU



Hep Yek film serisini, en azından ikisini izlemiş bulundum. Üçüncüsü o kadar zırvalamıştı ki, bırakmak zorunda kaldım. Film serisi, iki binli yılların ortalarından beri moda olan, aşırı vasıfsız komedilerden bir kaçı bu serideki filmler. Anlatmaya bile değmez. Bir kaç sahnesindeki sözler viral denen popüler, günlük sözlerden olduğu için izledim. Konumuz bu film serisi olmadığı gibi genel anlamda komedi filmleri de değil. Gene de bu yazıyı bana yazdıran, bu film serisinin ilk ikisi oldu. Çünkü serinin baş kahramanı ikili, başlarına gelen onca işkence ve şahit oldukları onca ölüme rağmen, mafyayı ve mafya üyesi olmayı iyi bir şey sanıyorlardı.
Sebebi de izledikleri filmlerdi. Karşılaştıkları mafya üyelerini, film-dizi karakteri sanıyorlardı. Gerçi bu film, daha doğrusu film serisi de,  aşağıda yazacağım gibi, en vahşi olayları bile gülünçleştiriliyor ve gülünçleştirilerek masumlaştırılıyor. Ben buna ikinci suç diyeceğim. Bu sıralamayı, kendimce önem sıralaması olarak yaptım. Şimdi birinciden başlayayım.
1)Mafyayı karizmatik, sadık ve yüce gösterme: Bu Amerikan kökenli ilk mafya filmlerinden, özellikle meşhur Baba serisinden kalma bir suçtur. Mafyayı güçlü kişilikli erkeklerden oluşan, bir aile olarak birbirini kollayan kişiler gibi göstermek, mafyanın sinemadaki en yaygın suçudur. Suç örgütlerinin üyeleri, çıkar için birbirlerini çok kolay satar ve çok kolay öldürür. Kurtulmak için de kolayca polisle işbirliği yapar. Bir mafya ailesi içinde olmak,  diğer çeteler ve polis kadar, kendi çeten tarafından da öldürülme, zorbalık görme ihtimalin var demektir. Pek çok mafya üyesi, çete üyesi, en yakın arkadaşı- adamı tarafından öldürülmüştür.
Filmlerde ise, pek çok kere mafya babalarına gişe yada reyting uğruna aşırı karizmatik gösterilmekte. Bu, genelde tüm kötü karakterler için geçerli. Bu, klasik ikinci dünya savaşı filmlerindeki Adolf Hitler ile, 2004 yapımı ÇÖKÜŞ filmindeki Adolf Hitler karakteri arasındaki fark ile açıklayabiliriz. Klasik ikinci dünya savaşı filmlerinde Hitler, karizmatik, kararlı, dirayetli bir lider olarak gösterilir. Çöküş filminde ise, sağ tarafına felç inmiş, kararsız, bunalımda bir ihtiyar görürüz. Diğer filmlerde bakışı ile içimizi titreten lider değil, hatalarını kabullenemeyen zavallı bir ihtiyar olarak karşımıza çıkar. 
Oysa mafya filmlerinde mafya babaları son anda bile racon keser (o ne demekse).
2)Mafyayı Komikleştirme: Son yıllarda komedi filmleri, mafyasız olmaz oldu.  Hani film kalıpları vardır. Sit-com dizilerinde, aynı evde kalan üç üniversite öğrencisi, fantastik özelliklerini  (cadılık, vampirlik, uzaylılık vs) komşularından saklamaya çalışan ev sakinleri ya da korku filmlerindeki ıssız yerde kamp yapan üniversiteliler, yanlışlıkla girilen şatoda kabus gece ve benzeri kalıplar gibi; hurda bir araçla mafyadan kaçan aptallar ( Jim Carrey'in Salak ile Avanak filmi, bu filmlerin anasıdır), mafyaya borcunu ödeyemeyen kumarbazlar, gibi mafyatik komedi kalıpları oldu.
Mafyatik ilişkiler, insan öldürülmesi, kumarhane işletmek, uyuşturucu, fuhuş, cinayet gibi işler, gülünecek işler değildir. Bu işleri sürekli espri konusu yapmak, bu işleri normalleştirmek demektir. Daha kötüsü, özellikle pek çok genç insanın,  mafya üyesi olmayı olağan görmesine yol açmakta.
3)Derin devleti yüceltme: Bu her ne kadar Deli Yürek dizisi ile başlasa da, patlaması Kurtlar Vadisi ile oldu. Dizi, ne kadar çok izlendiyse, o kadar da masraflı oldu. En ünlü ve iyi oyuncular, en iyi müzikler, her şey ayarlandı. Oyunculara, doğaçlama yapmalarına ya da çok fazla karakteri yorumlamasına izin verilmedi.
Bu dizi ve ardılları, derin devlet denen yapıları övdü ve halkta bu yapıların normal görülmesini sağladı. Yeni nesil dizilerle de, bu devam ettiriliyor. Devlet içindeki çeteler, devlete faydalı değil, zararlıdır. Bu tür diziler, topluma zararlıdır.