derin devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
derin devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2026 Çarşamba

DEVLET AKLI-DERİN DEVLET YOK, UŞAKLIK VE ÇETELEŞME VAR

 


Derin Devlet kavramını ilk defa ortaya attığını iddia eden pek çok yazar vardır ama bugünkü anlamına kavuşturan, MİT eski ajanı Profesör Mahir Kaynak'tır. Kaynak'a göre hemen  her devletin içinde, iktidar ne olursa olsun politikayı etkileyen bir derin devlet vardır. Halk da bu derin devlete karşı çıkmamalıdır. Onun bu teorisine Ülkücüler ve mafya sahip çıktı, böylece yaptıklarının meşruluğunu ve haklılığını konuşur oldular. Bu derin devlet söylemi 2010 yetmez ama evet referandumunun bahanesiydi; sözde derin devlet Türk tarihinden silinecekti. On altı yılda derin devlet sadece kimlik değişltirdi. Bu değişim sırasında geçmişteki suçları ile ilgili hesapta vermedi. 2010 referandumu ülkemize atılmış en büyük kazıktır. Her dikta kazığı gibi bu kazık da, demokrasi kılıfıyla yapıldı.

Ülkücülerin ve sağcıların cinayet ve her türlü zorbalıklarına kılıfı, derin devlet ve devletin çıkarıdır. Cinayet ve her  türlü zorbalık devletin, halkın, daha doğrusu sağcı-Sünni ve Türk halkın menfaatınadır. Bazılarını özellikle anlatmak istiyorum. İlki 13 Nisan 1970'de, asteğmenken öldürülen, Hacettepe Üniversitesi asistanı, ortopedist Necdet Güçlü. Öldürüldüğü gün,Türkiye'deki ilaç sömürüsüne karşı halkı direnmeye çağırıyor.  Bu kişinin asıl özelliği solculuğu değil, protez üretimi konusunda öncü olması. Sadece gencecik bir asistan ama öldürülmesi Türkiye'ni protez teknolojisinde geri kalmasına sebep oluyor. Diğeri de 26 Kasım 1978 günü Trabzon'da vurulan, ODTÜ öğretim üyesiyken, KATÜ Elektronik Hesap Mekrezinden yönetici olan Necdet Bulut. Necdet Bulut, genç olmasına rağmen ölümü, Türkiye'de bilgisayar teknolojisinin gelişimini cidden sarsıyor. Bu bilgiler ışığında 12 Eylül rejiminin binlerece öğretim üyesini üniversitelerden kovdurmasına sebep olan 1402 sayılı yasanın sonuçlarına bakalım. Sizce bu işten çıkarmaların hepsi politik miydi? Öyle olsa, bu profesörler nasıl yurt dışına çıktı, hapislerde çürümedi?

Aradan zaman geçince şöyle başka bir yorum yapıyorsunuz; aslına temel amaç, o yıllarda öğretim üyesi sıkıntısı yaşayan Amerika ve diğer Avrupa üniversitelerinin bu sıkıntısını, Türkiye'den beyin ihracatıyla doyurmak, gitmek istemeyenş Türkiye'de işsiz bırakmaktı. Bu yorum çok abartılıysa, kovulanların alanlarına bakın, öte yandan pek çoğu solculuk gerekçesiyle atıldı, öyleyse Amerika'da ne işleri var; hadi onlar gitti, Amerika neden bu solcu-komünist profesör güruhunu işe aldı? 12 Eylül'den çok önce, 1944'de, Komünistlik suçlamaları yüzünden Amerika'ya göç eden ve vatandaşlıktan çıkarılan Muzaffer Şerif Başoğlu; senatör Joshep McCarty'in her yerde Komünist avladığı dönemde Amerika'da baş tacı edilmesine ne demeli? Amerika, Muzaffer Şerif'in solculuğunu neden umursamadı? Muzaffer Şerif, sosyal psikolojinin en önemli teorisyenlerindendir. Türkiye'de faşizmin onu zorbalamasındaki temel neden, Amerika'da çalışmaya zorlamasıdır. Bu yorumumu çok abartılı buluyorsanız, öyleyse nedne 12 Eylül sonrasında, 2010'lu yıllara kadar binlerce doktora öğrencisi Amerika'ya devlet parasıyla gönderildi ve yüzde sekseninden fazlası orada kaldı?

Derin devlet dediğimiz şey, devletin içindeki çetelerdir. İnsan üzerindeki en büyük dünyasal irade olan devletin başına geçmek isteyen kadar, bu iradeyi perde arkasından yönetmek isteyen de çoktur. Devlet sizi aniden zengin ya da fakir yapabilir. Her zaman devlet, en büyük işverendir bunun benim bildiğim tek istisnası, bir zamanlar Kuzey Kıbrıs'ya, ücretli insanları  yarısını tek başına çalıştıran, İngiliz vatandaşı Asil Nadir'dir. Asil Nadir'de, devletin cephe aldığı burjuvaların, ne kadar zengin olursa olsun, yok olacağının simgelerindendir. Kuzey Kıbrıs'taki yatırımları, devasa servetinin yanında çerez gibiydi. 19 Haziran 1988'de, Turgut Özal'a suikast teşebbüsünden sonra serveti yok olup giden burjuvalar serisinin en büyüğüydü; Londra borsasında bir günde battı, ya da batırıldı. Hasbi Menteşoğlu, Kemal Hırzum, Mehmet Okumuş ve bir dizi burjuvadan geri iz  bile kalmadı. Bunlar iktidarı devirmek için kapalı kapılar ardında çeteleşmişti. Her derin devlet başarılı olmaz. Bu çeteler, yani derinler, birbirleriyle de kavgalıdır. Susurluk kavgasından sonra Abdullah Çatlı'ya karşı sırların aşırı açığa çıkması, Tansu Çiller'i iktidarfa görmek istemeyen derin devlet çetelerinin, Çiller'in çetelerini ayak altından çekme çabasıydı. Susurluk kazasından aylar önce, o zamamlar merkez medya denen holding medyası, Çiller'in karşısına geçmişti. Çiller, Mesut Yılmaz ve merkez sağ, halk nezlinde oy kaybediyordu ve kapitalizm artık merkez sağ ile yürümüyor, Ülkücülükte kapitalizme kifayet etmiyordu. Derin devletin silahlı ve bürokratik çeteleri, burjuva gruplarına bağlıdır; yeni nesil jargonlar söylersek, baronları onlardır.

Bu çeteler genelde en zengine, en güçlüye doğru yönelirler. Çok fazla milliyetçi yiğitlik atıp, tutsalar da, güçle beraber, anında eksen değiştiriler. En büyük korkuları, kaybeden tarafta olmaktır. Kriz anında hızlı taraf değiştirme, tüm geçmişlerini silme yetenekleri geniştir. Bu yüzden geçmişi de değiştirebilirler. 1943 sonlarında bir Türk tüccar,  bir Alman tüccarla sohbetinde, Almanların Türkiye'yi işgal planı olmadığını ve mevcut askeri kapasitelerinin artık Türkiye'ye saldırı için de yetersiz olduğunu öğrendi. O tüccar, aynı zamanda Türk istihbaratına (o zamanlarki adı ile Milli Amele Hizmetleri; MAH) çalışıyordu ve bunu öğrenen İnönü hükumeti rahat bir nefes aldı. İsmet İnönü, 1944 Ocak sonu, Şubat başında, İngiltere başbakanı Winston Churchill'ile görüşmeye eli daha sağlam gitti. Müttefiklerden bolca askeri yardım aldı ve yavaş yavaş Almanlarla ticari ilişkileri azalttı. Birden kesemezdi zira Almanların elinde halen İstanbul başta olmak üzere Türkiye'nin pek çok yerini yıkıntıya çevirecek kadar uçak vardı. Önce kereste, buğday gibi ürünlerin Almanya'ya ihracatı yasaklandı. 1944 Nisan ayında da Almanya'ya krıom ihracatı yasaklandı. O yıllarda Almanya ile Türkiye arasındaki ticaretin büyük bir kısmını krom oluşturuyordu ve krom, Almanlar için çok hayatiydi. Krom olmadan çelik olmuyor, uçakların, hele jetlerin motorları bu denli ısıya dayanmıyordu. Bu yüzdan Nazilerin Promethe örgütü, yani Atsızcılar, hükumete karşı nümayişlerini, isyanlarını arttırdı. İnönü'de önce 23 Nisan'da onları uyardı, kamuoyunu hazırladı, 3 Mayısta halledildiler. Buna rağmen tamamen çöpe atılmadılar. Pek çok eski faşist gibi Antikominizm için tekrar eğitildiler. Türkeş, Çatlı,Yazıcıoğlu falan, Nikaragua'da bir yerlerde eğitildi. Türkeş ve ekibi uzun yıllar Amerikan ajanı Ruzi Nazar tarafından yönetildi. Ölümünden yıllar sonra ortaya çıktı ki Türkeş'in yakın dostu Ruzi Nazar, Kürtçülüğün de gizli yöneticisiymiş. Gazeteci Enver Altaylı'ya göre bu karanlık kişi, Kürtçü derneklerin kuruluşuna da destek vermiş. Kendisi ölünce, Türkeşle bir olup, katliam yaptığı Alevilere ait bir mezara sessizce gömülmüş.

Bütün bunlar ortadayken, derin devlet kavramı unutuldu, devlet aklı diye yeni bir kavram icat edildi, iktidarlar değişse de devleti yöneten gizemli bir akıl varmış gibi. Devlet, insanlardan oluşur ve devletin aklı değil, sahibi vardır. Özelleştime diye sokakların karanlıkta bırakılması hangi akla ait? Olan şey, devletin gizli sahibinin TÜSİAD başta olmak üzere büyük burjuvalar olması, güvenliğe rağmen dağıtımı özelleştirme ile satın alan şirketlerin karının arttırılmasıdır. Demokrtasi, halkın devleti sahiplenip, bu çeteleşmelerden kurtarılmasıdır.

10 Nisan 2026 Cuma

KAPİTALİZM'İN MAFYA SORUNU

 


Artık sadece ülkemizde değil, dünyamızda da gündem hızlı değişiyor. İran-Amerika savaşı ile Epstein davası arasında Meksika'da öldürülen uyuşturucu karteli lideri sonrasında, koca ülkenin ateş topuna dönüşmesi dünyanın gündemindeydi. Amerikan seçkinlerinin rezaletini gizleme çabası, dünyaya daha ne kadar zarar verecek acaba? Bu soruyu bir kenara bırakıp, mafyanın kapitalizmin bir parçası olmasını yorumlamaya çalışalım. Aslında devlet, kuruluşundan itibaren suçla iç içeydi. Şairler, hükümdarın yol vermediği eşkıya, iş tutamaz, dedi. Osmanlı, Celali asilerinimn pek çoğunu vali, sadrazam yaptı. Rönesanlar beraber, deniz ticareti önemini artırınca, korsanlar, paşa yapıldı, donanmanın başına getirildi; Barbaros Hayrettin, Turgut Reis, bunlar hep korsandı. Rönesans boyunca denizcilik, korsanlıkla beraber ilerledi. Osmanlı sonraki dönemlerde de benzer politikaları, perde arkasından uyguladı. Ege'nin efeleri örneğin; görünüşte Osmanlı devleti, bunlarla mücadele ediyor ve bunun için de pek çok asker kaybediyordu. Gerçekte Efeler, kapütülasyonlarla kurulan rejilerden, özellikle tütün rejisinden tütün çalıyor, piyasaya el altından tütün, pamuk, incir gibi ürünler vererek, kıtlığı engelliyordu. Cumhuriyetten sonra Efeler sadece dağdan indirilmedi; Şevket Süreyya Aydemir'in yazdıklarına göre Afyon hapishanesinde, tekrar dağa çıkmayacak şekilde eğitildi. Kapütülasyonlar bittikten sonra Efel,k artık dansşarda, türkülerede ve efsanelerde kalmalıydı.

Modern çağda ise sanayi ve şehirleşme kültürü, çok daha örgütlü ve büyük suç örgütleri kurulmasını sağlandı. Sokak çetelerinin, ciddi organizasyonlar olması, ikinci dünya savaşı ve Amerikan hükumetinin, Sicilya suç örgütü Cosa Nostra'ya desteği ile başladı.  Baba serisi ve benzeri filmlerle, tüm dünya mafyaları, Cosa Nostra'ya benzedi, örgütlenme, infaz, giyim vesaire açısında. Cosa Nostra, diğer mafyatik örgütler için rol model oldu. Dünyadaki tüm mafyalar, az ya da çok, Cosa Nostra'ya, ya da Holivud'un anlattığı Cosa Nostra'ya benzer. Amerikan devleti de, mafyadan zaman zaman faydalanmış, öyle bir belgesel izledim geçenlerde Yıutube'da; yetmişten fazla kişinin katili bir mafya babası, aynı zamanda FBI'a muhbirlik yapıyor. FBI, üç tane ırkçılık aleyhtarı aktivistin cesedini bulamıyor. Bu mafya babası devreye giriyor;  adamları ile Mineapolis'e geliyor, Ku Kulux Klan üyeletini, tabanca kabazaları ile döve döve konuşturup, cesetlerin yerlerini öğreniyor. Mafyanın Amerikan devletine en büyük yardımıysa,  sendika kavramının içini boşaltmakla yapıyor. Amerikalıların aklına sendika denilince çoğu kez İtalyan mafyasının kurduğu bazı organizasyonlar geliyor. Böylece Amerika'da sendikalar, siyasette çok etkin olamıyor.

A.B.D, müttefiki ve uydusu devletlerde, antikomünist-faşist örgütleri, mafyatik suçlarına göz yumarak zenginleştirdi.Sadece Türkiye'de değil, tüm NATO ve müttefiki ülkelerde, Faşizm ve mafya kolkola oldu. Pablo Escobar, Felix Galordo gibi meşhur mafya babalarının kökeninde anti sol örgütlenmeler vardır. Mafya, Türkiye dahil hemen her ülkede net sol düşmanı olsa da, mafya solsun, sol da mafyasız kalmadı. Devrim yapacağını söyleyen pek çok Marksizt-Leninist örgüt, mafyalaştı.FARC ve FNL gibi örgütler, Kolombiya'nın beşte biri ve daha fazlasını kontrol ettiği halde, devrim yapamadı. Parti Cephe'nin, Özdemir Sabancı suikastının hedefi, TÜSİAD'dan haraç almaktı. Önce Hayata Dönüş operasyonlarıyla, hapishanelerde koğuş sistemine kanlı bir şekilde son verilip, örgütün mahkum bireyleri üzerindeki kontrlolü azaltıldı. Ardından da örgüte yönenlik operasyonlar artı. Örgüt, 1990'lı yıllarda İngiltere'nin başkenti Londra'daki hemen her Türk vatandaşından haraç alıyordu. (Şimdi de halen öyle mi bilmiyorum.) Parti cephe ve diğer Leninist örgütler, asıl darbeyi Gezi olayları sırsında aldı. Bazı grupların provakasyonunun ve polisle işbirliğinin görüntüleri sosyal medyada yayılınca, önce o gruplar, sonra da genel anlamda Marksist-Leninist örgütler, halkın ve gençliğin gözünde itibar kaybetti. CHP'nin Geziye desteği ve Atatürkçülüğün yeniden popüler olması, Leninistleri de Atatürkçülüğe yakınlaştırdı. Parti Cephe ise arada savcı Selim Kiraz cinayeti gibi gözebatan eylemler yapsa da, bir kaç yıl içinde çok küçüldü. Örgütün müzik grubu, Grup Yorum, bir zamanlar koca stadyumları doldururdu. Şimdilerde Youtube videolarını bir haftada iki bin kişi zor izliyor. Benzer bir mafyalaşma da PQQ örgütü ile de söylenebilir. Örgüt çoğunlukla illegal işlerden, kocaman bir ekonomiyi yönetiyor. Sınırdaki insan, silah, uyuşturucu, çay, şeker gibi şeylerin kaçakçılığından; yüksek kaçak eletirik kullanma oranları vesaire, hep örgütün varlığına bağlı.  Kapitalizm mafyayı, en fazla toplumları ve muhalefeti çürütmek için kullanıyor. Diğer yandan mafya, Amerika başta olmak üzere emperyalistlerin, yönetemedikleri ülkeleri, yönetilemez hale getirmesine de yarıyor. Bunu en net, Latin Amerika'da, en son Meksika'da gördük. Bence İtalya daha ilginç. 58 milyonluk ve Türkiye'nin %40'ı kadar yüz ölçüme sahip bu ülke, dünyanın sekizinci büyük ekonomisi ama mafya olgusu yüzünden psikolojikmen ikiye bölünmüş durumda. Güneyde dört büyük mafya var, en bilineni Sicilya mafyası Cosa Nostra, en çok para kazananı Calabriya mafyası Ndrangetha (n haarfi sadece d harfinin Calabriya aksanına göre söylemek için var), Puglia bölgesinde Sacra Corona Unita ve Napoli şehrinde Comorra. Şu günlerde vakit buldukça, internetten 

Comora mafyasını anlatan Gomorah dizisini izliyorum. Üçüncü sezonun ortalarındayım. Her bölümde illa birileri öldürülüyor; kimsenin ölmediği bir bölüm vardı, onda da banka soydular. Comorra ya da sistem denen şeyin zerre ahlakı yok; küçücük bir kıza, babasından dolayı suikastte düzenliyor, hakkını alan bir babayı, tekerlekli sandalyedeki oğunun gözü önünde de vuruyor. İnsanların bedenini kasap tezgahında satırla parçalayıp, videoya çekip, sevdiklerine gönderiyorlar. Secondvilla denen semtte, gündüz gözüyle uyuşturucu satıyorlar. İç savaş yaşayan Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta bile bu işler gece yapılıyordu. Comorra, 2004-2006 arasında bir iç savaş yaşamış. Şehir halkı, bunun travmasını halen yaşadığı için bu olanlara Vietnam (Vietnam sendromu anlamında) diyor. Comora, 1979'dan beri tüm Avrupa'da en çok insan öldüren örgüt ve diğer İtalyan mafya gruplarından daha çok üyesi var. Şehir, bu olanlara rağmen, İtalya'nın üçüncü en büyük (Roma ve Milano'dan sonra) şehri, İtalya'nın en büyük, Avrupa'nın onuncu en işlek limanı. En kötü üçüncü dünya ülkesi kadar çok yankesicilik, gasp, uyuştucusu satışı olan şehir; buna rağmen ciddi bir turizm şehri. Ha bire şehirde dikkatli olun diyorlar, şehre gitmeyin demiyorlar. (Hakkari dağında çatışma çıksa, İstanbul'a gitmeyin demeyi biliyorlar)

Zamanında Avrupa'nın en büyük Marksist örgütü, İtalyan Kızıl Tugayları, Aldo Moro'nun kaçırılıp, katledilmesinden sonra bir kaç yıl içinde bitiren İtalya; Cosa Nostra güçlenir diye Sicilya ile  İtalya'yı ayıran Messine boğazına köprü ya da tünel yapamıyor. FARC ve FNL'yüz düze indiren Amerikan, konu para olunca, Kolombiya ve Meksika mafyaları ile baş edemiyor.

Ya da baş etmek istemiyor.

3 Nisan 2026 Cuma

EGEMEN SINIF-DERİN DEVLET FARKI



Derin devler (Deep State) terimi dünyaya 1990'lar Türkiye'sinde yayıldı. O dönemim pek çok yazarı, bu kelimeyi icat ettiğini iddia etti. Devlet içindeki konumları ile kendi çıkarları i.in, illegal işler yapan çeteleri anlatıyordu bu kelime. Derken mütevefa MİT eski ajanı, akademisyen, yazar ve siyasi yorumcu Mahir Kaynak, bu kelimenin anlamını değiştirdi. Ona göre  devletlerin seçimle iktidara gelen yöneticileri dışında başka yöneticileri vardı. Devletin politikalarına bunlar yön veriyor ve kimlerin seçileceğine yada seçilebilmesine de bunlar karar veriyordu. Rusya'da komünizmi, Osmanlı'da saltanatı bitiren bunlardı. Derin devleri bir de Ülkücü çeteler sahiplenmişti. Doksanlı yıllarda yaptıkları cinayetlere kılıf buydu, derin devlettiler ve her şeye hakları vardı.Onlar devleti koruyordu.

Bu derin devlet tezlerinde iki yanlış vardır. Birincisi derin devler, her iki anlamda da devleti korumaz, devleti yağmalar. İkincisi de, her iki anlamda da tek bir derin devlet yoktur. Devlet, insan üzerindeki en büyük dünyasal otoritedir ve hukukun tek yapıcısı ve uygulayıcısıdır. Rusların dediği gibi, sen siyasetle ilgilenmezsin ama siyaset seninle ilgilenir. Siyasetle herkes ilgilenmez, ilgilenenlerin hepsi de açıkça ilgilenmez.Bu yüzden de siyaseti kuralına göre oynamaz, bazıları kendileri adına kuklalarını oynatır. Derin devlet dediğimiz bu yapılardır. Osmanlı da şehzadelerin sancağa çıkarılma sebebi, olası bir saray içi derin devlet hesaplaşmasını engellemek içindi. Yoksa - yaşlarındaki .Mehmet'in, Manisa'yı gerçekten yönettiğini mi sanıyordunuz? Babası 2. Murad, tahtı kendi isteğiyle oğluna bırqakmadığı gibi, oğlunun isteğiyle de geri almadı. Eskinin derin devleti, saray entirikalarıydı. 1. Kosova savaşında, baba 1. Murat ölünce, şehzadelerden, şehzade Yakup, düşman takibi bahanesi ile ıssıza çekilip, öldürülmüş, yerine kardeşi 1. (Yıldırım) Bayezit geçmiştir. Bu da o çağın derin devlet operasyonudur. Çocuk firavun Tutatkhamun'un Millattan Önce  1328 yılında ölümü, halen gizemini korumaktadır. On sekiz yaşında ölen firavununun yerine veziri Amon rahibi Ay geçmiş, Ay; firavunun anadan üvey kız kardeşi ve karısı Ankhesemen ile evlenmiştir. Ankhesemen, kölesi olarak gördüğü Ay ile evlenmek istememiş, diplomaside dengi gördüğü Hitit Kralı 1 Şuppiluliuma'nın oğlu ile evlenmek istemiş ama Mısırlılar bunu kabul etmeyip, ülkeye gelen prens Zannanza'yı öldürmüştür. Yani derin devlet dediğimiz perde arkası devlet içi çatışmalar, devlet denen şey var olduğundan beri vardı.

Ülkemizde doksanlarda olanlar, aynı zamanda bir derin devlet savaşıydı; hem mafya, hem de seçkinler sınıfı tarafıyla. Bu seçkinler sınıfına Ruslar, Nomenklatura yada egemen sınıf der. Bu egemen sınıf kah perde önünde, kah perde arkasında siyaseti yönetir. Bazden de kendi içinde kavga eder. Tarih sadece sınıf kavgası  değil, sınıflar içindeki  kavgayı da içerir; sadece milletler arası kavgayı değil, millet içi kavgaları da içerir. Derin devlet denen mekanizmaların pek çok kavgası, üst sınıf içi kavgalardır. Doksanlarda olan biraz da buydu. Tansu Çiller ve enişte kod adlı eşi Özer Uçuran Çiller, elindeki para, medya ve Ülkücüler infazcılardan oluşan biri timle, egemenliğini arttırmak istiyordu. Bütün bunları yaparken de DYP'nin ve merkez sağ denen oluşumunun bitirişini hızlandırıyordu. İnfaz timinin de en önemli elemanı Abdullah Çatlı'ydı. Susurluk kazası sonrasında pek çok belgenin. özellikle ATV-Sabah grubu yayınları ile meydana çıkması, meydana çıkmak bir yana faş olması bu yüzdendi. Çatlı, para kimse onun için çalışan kiralık katildi, Tansu Çiller ya da Özer Uçuran Çiller (Enişte) bunlardan biriydi sadece. Meşhur Kurtlar Vadisi dizisindeki Polat Alemdar, Çatlı değil, Çatlı ve onun gibilerin düzenimni değiştiren kişilerdi.

Bu süreçler sonucunda Ülkücüler, devlet kadrolarından, özel harekat hariç, temizlendi.Derin devlette, tarikatlardan oluştu, artık doksanlardaki gibi karanlık cinayetler, yol kenarına atılan cesetler yoktu; delilsiz, uzun yargılama, medya yoluyla infazlar vardır. Uzun tutukluluk süreleri ve delilsiz yargılamalar yoluyla kararan hayatlar vardır. Çiller, Mesut Yılmaz veya diğer merkez sağ zenginleri, daha mütevazı servetleri ile yaşamakta, en tepe sanayici ve tüccarların servetleri de katlanmaktadır. Buna karşın yeni dönemin tarikat zenginleri de çıkmıştır. Sistemse eski cellatlarına tekrar ihtiyaç duyacağını bilmektedir. Bu yüzden Susurluk kazası sonrası yerilen Çatlı ve katiller için alttan alta yeniden yüceltemeler yapılmakta, yeni bir tarih yazılmaktadır. Mevcut yöntem işe yaramadığında, her an eskisi tekrar kullanılabilmelidir. Gene bu sebeple hikayeye, Çatlı-ASALA (Ermeni terör örgütü, yeni nesil bilmeyebilir) savaşı ekleniyor, şüpheli olarak. Çatlı ve ya Ülkücü yer altı örgütlerinin ASALA ile savaşması, hem bence hiç olmamış bir şeydir; hem de dünyanın dört bir yanına yayılmış Ermeni örgütlerinin, bu şekilde bitirilmiş olması imkansızdır. Lübnan,  Arjantin, Fransa, Kaliforniya ve daha nice yerlerde yaygın bu toplum, dağılmış değildir ki, bu toplumun örgütü ya da örgütleri dağıtılsın. Olan sadece örgütlerin suskunluğu, bu suskunluk, farkındaysanız PQQ'nın kuruluşuyla başladı. Ermeniler, Türkiye'yi hepten terör mağduru gibi göstermemek ve kendilerinin terör eylemlerini unutturmak için bir süre geri çekildiler o kadar.

Son günlerin İsrail,A.B.D-İran savaşını da bu açıdan inceleyebiliriz. Amerika, İran'ı basit bir diktatörlük gibi düşündü, lideri yok et, geri kalanlarsa dağılsın. Oysa İran'ın Pers, Med imparatorluğu, hatta belki de ondan öncesinde kökü olan bir aristokrasi-seçkinler toplumu vardır. Egemen sınıfı da son derece güçlü ve birleşiktir. Hamaney öldükten sonra, doğrudan oğlunu seçmeleri, halka ve Amerika'ya hiç bir şeyin değişmediğini göstermek içindir.

3 Temmuz 2022 Pazar

SİNEMANIN MAFYATİK ÜÇ SUÇU



Hep Yek film serisini, en azından ikisini izlemiş bulundum. Üçüncüsü o kadar zırvalamıştı ki, bırakmak zorunda kaldım. Film serisi, iki binli yılların ortalarından beri moda olan, aşırı vasıfsız komedilerden bir kaçı bu serideki filmler. Anlatmaya bile değmez. Bir kaç sahnesindeki sözler viral denen popüler, günlük sözlerden olduğu için izledim. Konumuz bu film serisi olmadığı gibi genel anlamda komedi filmleri de değil. Gene de bu yazıyı bana yazdıran, bu film serisinin ilk ikisi oldu. Çünkü serinin baş kahramanı ikili, başlarına gelen onca işkence ve şahit oldukları onca ölüme rağmen, mafyayı ve mafya üyesi olmayı iyi bir şey sanıyorlardı.
Sebebi de izledikleri filmlerdi. Karşılaştıkları mafya üyelerini, film-dizi karakteri sanıyorlardı. Gerçi bu film, daha doğrusu film serisi de,  aşağıda yazacağım gibi, en vahşi olayları bile gülünçleştiriliyor ve gülünçleştirilerek masumlaştırılıyor. Ben buna ikinci suç diyeceğim. Bu sıralamayı, kendimce önem sıralaması olarak yaptım. Şimdi birinciden başlayayım.
1)Mafyayı karizmatik, sadık ve yüce gösterme: Bu Amerikan kökenli ilk mafya filmlerinden, özellikle meşhur Baba serisinden kalma bir suçtur. Mafyayı güçlü kişilikli erkeklerden oluşan, bir aile olarak birbirini kollayan kişiler gibi göstermek, mafyanın sinemadaki en yaygın suçudur. Suç örgütlerinin üyeleri, çıkar için birbirlerini çok kolay satar ve çok kolay öldürür. Kurtulmak için de kolayca polisle işbirliği yapar. Bir mafya ailesi içinde olmak,  diğer çeteler ve polis kadar, kendi çeten tarafından da öldürülme, zorbalık görme ihtimalin var demektir. Pek çok mafya üyesi, çete üyesi, en yakın arkadaşı- adamı tarafından öldürülmüştür.
Filmlerde ise, pek çok kere mafya babalarına gişe yada reyting uğruna aşırı karizmatik gösterilmekte. Bu, genelde tüm kötü karakterler için geçerli. Bu, klasik ikinci dünya savaşı filmlerindeki Adolf Hitler ile, 2004 yapımı ÇÖKÜŞ filmindeki Adolf Hitler karakteri arasındaki fark ile açıklayabiliriz. Klasik ikinci dünya savaşı filmlerinde Hitler, karizmatik, kararlı, dirayetli bir lider olarak gösterilir. Çöküş filminde ise, sağ tarafına felç inmiş, kararsız, bunalımda bir ihtiyar görürüz. Diğer filmlerde bakışı ile içimizi titreten lider değil, hatalarını kabullenemeyen zavallı bir ihtiyar olarak karşımıza çıkar. 
Oysa mafya filmlerinde mafya babaları son anda bile racon keser (o ne demekse).
2)Mafyayı Komikleştirme: Son yıllarda komedi filmleri, mafyasız olmaz oldu.  Hani film kalıpları vardır. Sit-com dizilerinde, aynı evde kalan üç üniversite öğrencisi, fantastik özelliklerini  (cadılık, vampirlik, uzaylılık vs) komşularından saklamaya çalışan ev sakinleri ya da korku filmlerindeki ıssız yerde kamp yapan üniversiteliler, yanlışlıkla girilen şatoda kabus gece ve benzeri kalıplar gibi; hurda bir araçla mafyadan kaçan aptallar ( Jim Carrey'in Salak ile Avanak filmi, bu filmlerin anasıdır), mafyaya borcunu ödeyemeyen kumarbazlar, gibi mafyatik komedi kalıpları oldu.
Mafyatik ilişkiler, insan öldürülmesi, kumarhane işletmek, uyuşturucu, fuhuş, cinayet gibi işler, gülünecek işler değildir. Bu işleri sürekli espri konusu yapmak, bu işleri normalleştirmek demektir. Daha kötüsü, özellikle pek çok genç insanın,  mafya üyesi olmayı olağan görmesine yol açmakta.
3)Derin devleti yüceltme: Bu her ne kadar Deli Yürek dizisi ile başlasa da, patlaması Kurtlar Vadisi ile oldu. Dizi, ne kadar çok izlendiyse, o kadar da masraflı oldu. En ünlü ve iyi oyuncular, en iyi müzikler, her şey ayarlandı. Oyunculara, doğaçlama yapmalarına ya da çok fazla karakteri yorumlamasına izin verilmedi.
Bu dizi ve ardılları, derin devlet denen yapıları övdü ve halkta bu yapıların normal görülmesini sağladı. Yeni nesil dizilerle de, bu devam ettiriliyor. Devlet içindeki çeteler, devlete faydalı değil, zararlıdır. Bu tür diziler, topluma zararlıdır.

20 Kasım 2020 Cuma

ÇARPIŞMA VE DİĞER MAFYA DERİN DEVLET DİZİLERİ ÜZERİNE

 


Uzun zamandır yapmak istediğim bir şeyi, gene uzun zamana yayıp, yaptım ama sonuna kadar yapamadım. Çarpışma dizisini, sırf Nihat Genç'in adını Ezel ile anması yüzünden, yer yer ilerleterek de olsa izledim.

Şimdi siz Simsons çizgi dizisinin kehanetlerinden bahsediyorsunuz ya, hah işte Ezel'i izlememişsiniz diyeceğim. Arada bir bazı videolar youtube trendlerine çıkıyor ve yeni şeyler keşfediyorsunuz. Mesela Ezel,  dövülerek öldürülen Ali İsmail KORKMAZ'ın yerine geçiyor, Ali İsmail de 19 yaşında (inanmıyorsanız izleyin). Dizi, Gezi olaylarından üç sene önce bitti. Dizide TEMMUZ adlı asker İstanbul boğazına KAFASI KESİLEREK ve vurularak ve belden yukarısı ÇIPLAK olarak atılıyor. Ramiz dayının DIŞARIDA MIYDIN sorusuna hayır İÇERİDEYDİM diye cevaplaması, gene Ramiz'in Kenan'a monolog olarak BEN SANA ÇOK KÖTÜLÜK ETTİM AMA SEN SAF KÖTÜLÜK olsun diye seslenmesi ve daha bir çok sahne var böyle. Dizinin senaryosu, müzikleri, çekim açıları, hepsi mükemmel.,

Oysa Çarpışma dizisi o kadar kötü, o kadar dandik ki, bir zaman sonra bu kadar dandik bir dizi, her biri iki saatlik 24 bölüm nasıl sürmüş diye merak ettim.

Aslında mafya dizileri, atası olan Deli Yürek dizisinden beri reytingsizliğe dayanıklıdır. O dizi tam bir buçuk yıl düşük reytingle devam etti, üstelik de üzerine yatırım alarak. Meşhur Kurtlar Vadisi, gene meşhur ilk 97 bölümlük serisi bittikten sonra Kurtlar Vadisi Terör diye bir seriye başlanmış ama dizi tutmayıp, ilk dört bölümde bitince, Kurtlar Vadisi Pusu diye yeni bir seriye başlanmıştı. Yani derin devlet- mafya dizilerinin kredileri bayağı yüksek.

Çarpışma,  senaryosunun zırvalığı ile bana Sağır Oda'yı hatırlattı. Gerçi o dizinin çoğu oyuncusu tanınmamış isimlerden oluşuyordu. Serdar Akar ve Soner Yalçın'da terk ettikten sonra dizide senarist değişmiş, helikopter uçurma, kamyonla gül dökme sahnelerini arabalı kovalamacalar, koşuşturmalar almıştı. Hatta dizinin sonuna doğru Mercedes ve Audi'lerin yerini Toyota ve Renoult'lar almış; yalıda oturan zengin aile önce çiftlik evine, sonra bir tekkeye sığınmıştı. Sonra da bunların hepsi bir rüyaydı manasında final yapılmıştı. Baş rol oyuncusu Orhan Kılıç daha sonra Zehirli Sarmaşık diye bir dizide oynadı, o da tumadı.

Çarpışmanın kadrosu ise devler kadrosu, Kıvanç Tatlıtuğ, Elçin Sangu, Melisa Aslı Pamuk,   Şebnem Dönmez, Ali Sürmeli,   Mustafa Uğurlu vesaire vesaire.. Oyunculuklar ise yerlerde, Onur Saylak haricinde Flash TV, Gerçek Kesit ya da ilkokul piyesi kıvamında. Bu haliyle bir de Seul'de gümüş ödülü almış. Bu kadroya rağmen reytinglerde yerlerde. İzlerken ne amaçla 24 bölüm yayımlanmış, Nihat Genç haklı olabilir mi diye düşündüm, kendimi Akıl Oyunları filmindeki şizofren matematik dehası John Nash gibi hissettim.

Senaryo ve yönetmenlerin de eski filmlerine baktım, Uluç Bayraktar, Ezel'in de yönetmeni ve bir çok başarılı dizisi-filmi var. Senarist Ali Aydın ise İstanbullu Gelin, Arka sokaklar gibi yüksek reytingli dizi ve filmlerde çalışmış. Oyuncuların her filmde aynı kaliteyi tutturamamaları kısmen anlaşılır zira sadece para için oynadıkları işlerine çok da özen göstermiyorlar. Bu dizide de 5. bölümden sonra Onur Saylak hariç hepsi piyese çıkan çocuklara dönmüş. Yönetmen ve senaristlerin işlerindeki kalite farkı da onların da yönlendirildiğini düşündürüyor.

Bu dizide saçmalıklar en başta diziye adını veren dört otomobilin  çarpışma sahnesi ile başlıyor, zira birbirinden lüks dört aracın hiç birinin hava yastığı açılmıyor. Sonra hastaneye gidiyorlar, dördü de aynı odada, perde ya da paravan olmadan tedavi ediliyorlar, hiç birinin de ameliyatlık durumu yok maşallah. Normalde acillerde aynı kazada yaralananlar ayrı odalarda ya da tek oda ise paravan konarak tedavi edilir ki, bir de acilde kavga çıkmasın.

Dizideki karakterlerinde maşallahı var. Mafya babası tarafından infaz edilip, kafalarına sıkılmadıkça, kolay kolay ölmüyorlar, bir kaç güne dimdik ayaktalar. Hele Kıvanç'ın oynadığı Kadir Adalı, izlediğim 13 bölüm boyunca 4 veya 5 kez vuruldu, yaralandı. Ayrıca dizideki karakterler polis, avukat, banka müdürü falan oldukları halde sahipsiz. Bir kere alayı yetimhanede büyümüş, hapse giriyorlar, hastanelik oluyorlar, yanlarına veya almaya kimse gelmiyor. Hiç mi dostunuz, dostu geçtim akrabanız yok? Banka şube müdürü, kendi bankasını soyuyor,  kendi yetim, kocasının akrabaları da gelmiyor. Böyle bir olay olsa, facebook arkadaşların bile hastaneye doluşur, bunlar hep tek.

Banka müdürü olarak 10 milyon  yuro, senin şubende ne arıyor? Ben otuz bin küsur dolar çekme ihtiyacı duydum, bir gün önceden haber vermem gerekti. Sen şube müdür olarak, sadece kasaya kasaya kilitlediğin gariban bir güvenlikçiyle, o kadar paraya yaklaşabiliyor musun? Diğer bir husus da ilk defa ben söyleyeyim.  On milyon yuro, yüz bin adet yüzlük yuro eder, her yüro 1 gramdan, yüz kilogram demektir  ki, Elçin Sangu gibi ufak tefek bir kadını bunu kaldırmaz. Filmde paraları yüzlük olarak görüyoruz, beş yüzlük olsa, yirmi kilo olması mantıklı. Kaldı ki bir banknotu 1 gram saymamız, dolar için geçerli, yurolar dizide anlatıldığı gibi oluşan kara para trafiğini zorlaştırmak için, değeri büyüdükçe, daha büyük kağıda basılıyor. Amerikan merkez bankasının bastığı dolarlar daha hafif olmakla beraber, gene böylesi trafiği zorlaştırmak adına, neredeyse iki yüz yıldır, yüzlükten daha büyük banknot basmıyor. Zira ne yaparsanız yapın, paranın kağıda dönüşmesi zorunlu.

Filmin diğer iğrenç tarafı da herkesin bir birine racon kesmesi, diklenmesi, kimsenin de geri vitesinin olmaması. Bir özür dile, biraz taviz ver yok, iyi ya da kötü tüm karakterler geri viteslerini söküp, atmışlar.

Nihat Genç'in iddialarını da pek anlamadım. İlk bölümde Kıvanç'ın giydiği 8 numaralı Sarıyer forması,  bir ara üstünü çıkarması ve yüzünde uzun  süre silinmeyen ve ara ara beliren yara izi ile Ezel dizisine bir gönderme gibiydi. Dizide Ezel'i hatırlatan tek şey, ilk beş bölüm boyunca Onur Saylak'ın Ezel dizisindeki Kerpeten Ali gibi konuşması. Hatta ilk an onu Barış Falay (Kerpeten Ali'yi oynayan) sandım. Daha sonra Onur Saylak, kerpeten Ali olmaktan çıkıp,  Veli Gevher karakterine dönüşüyor.

Sekiz'in Fetöcüler için ne önemi olabilir anlayamıyorum. Sekiz Artvin'in plakası ve Artvin'den önemli bir Fetöcü yetişmediği gibi, tamamına yakını Sünni olmasına rağmen Fetö'nün en zor ve en geç örgütlendiği il oldu. Mavi Beyaz ise, Sarıyerspor ile beraber, İzmirspor'un rengi, Erzurumspor'un değil.

Dizideki patlama sahnesi de detayları ile Ankara garı patlamasına benzetilmiş. O patlamada ilginçtir yüzden fazla insan öldü, hiç polis ölmedi. Oysa intihar saldırılarında asker ve polis, öncelikli hedeftir.

Diğer yandan dizi o kadar zırva ki, ne mesajı verilmiş anlamıyorsunuz. Bu zırva senaryoya, o kadar ünlü oyuncuları oynatmak bir yana, en ünlü Türk Rak şarkıları da müzik olarak kullanılmış.

Ben de bir zaman sonra sıkıldım. Dizi muhtemelen şiddet övgülü dizi serisinden biri. Bu seri, Deli Yürek'le başladı ve yazının başında da anlattığım gibi ilk bir buçuk sene ciddi bir reytingi olmadı. Ardından süper reytingli Kurtlar Vadisi ve Ezel geldi. Bu dizilerin çoğu ara ara reyting kaybı yaşasalar da, yatırım alarak yollarına devam ettiler.



Bu dizilerin amacını anlamak için öyle derin derin ayrıntılara boğulmaya gerek yoktur. En başta şiddeti ve derin devleti, sırf şiddet ve devlet oldukları için överler. Mesela meşhur ilk 97 bölümlük Kurtlar Vadisinde, Aslan Ustaoğlu (Akbey) (Hiram Abas; Abas, Arapça da aslan anlamına gelen onlarca kelimeden biridir. Hiram ise, masonların ata olarak kabul ettiği, Süleyman mabedini yapan Hiram ustadır. Vay be, bir zamanlar torununa Hiram adı verebilecek kadar cesur masonlar varmış.), baron Karahanlı ile neden mücadele etmektedir? Ne suç oranları düşmüş, ne de terör etkinliğini kaybetmiştir. Ezel dizisindeki dayı-Kenan çekişmesi de benzerdir. İkisi de kötüdür. İzleyicinin  Baron Karahanlı'ya karşı, Aslan-Polat ikilisini ya da Kenan'a karşı Ezel-Dayı ikilisini tutma sebebimiz, Kemal Sunal'ın Tosun Paşa filminde Tellioğulları'nın tarafını tutmamızla aynıdır. Oysa tüm hile ve üçkağıt Tellioğullarındadır.  Seferoğullarının erkekleri daha iri yarıdır ve Tellioğulları daha çok dayak yer, lakin tüm kumpasları kurup, ortalığı karıştıranlar onlardır. Tellioğullarını severiz çünkü sevilen ve tanınan oyuncular Tellioğullarındadır ve Seferoğullarının evini bile görmeyiz.

Bu dizilerin bir numaralı mesajı, terörü, mafyayı ya da suçu bitirmediği halde, derin devletin cinayetlerini ve kumpaslarını yüceltmesidir. Çünkü kameralar Polat'dan yana oldukça, seyirci de Polat ve adamlarının cinayetten aldığı hazzı alırız. Ezel'de dayının ve Ezel'in en büyük marifeti kumpas kurmasıdır.

Bu dizilerde insan öldürülürken hiç suçluluk hissedilmez, acı çekilmez, ben bunu neden öldürdüm ya da ne oldu da bu adam devlet düşmanı oldu, biz öldürdükçe bu illegal yapılar nasıl yeni insan kaynağı buluyor falan diye sorgulanmaz. Bu dizilerde devlet kutsal bir varlıktır. Hatta bir yerde Abdülhey adlı karakter bunu doğrudan söylüyor. Bu dizilerdeki devlet, her sene yüzlerce kurban isteyen Aztek-Maya devletine benziyor. Tek farkları, insanları öldürme şekilleri.

Bu diziler sadece şiddeti değil, kumpasları, ayak oyunlarını da yüceltiyor. Pek çoğunda  çocuk kaçırıp, sonra babasına (Ezel'de dedesine, sekiz Ramiz'in torunuydu) düşman etme var.  Öykünün orijinali İran mitolojisinde Zal oğlu Rüstem'in oğlu Şorap'ın, şeytan Afrasiyab  tarafından yetiştirilip, babası ile dövüştürülmesidir. Aslına tarikatlar ve pek çok kurum, öğrenci yurtları, Kuran kursları ve benzeri kurumlar aracılığı ile bunu yapıyor, o da ayrı.

Bu dizilerde, özellikle Kurtlar Vadisinde pek çok açık mesajlar var. En basitinden Kurtlar V adisi Pusu, Kaşif Kozinoğlu'nun ölümünü bir hafta öncesinde açık açık ilan etmişti. 15 Temmuzdan önce Polat Alemdar, kocaman bir Erdoğan yazılı mezar taşı önünde poz vermişti. Dizinin ilk bölümlerinde doksan yıllık zulüm bitecek demişti Hiram Abas.



15 Temmuz ve internet dizileri, gençliği bu dizilerden uzaklaştırdı ama bu diziler,  bir kaç nesli (eğitimde 5 yıl bir nesildir) mahvetti. Derin Devlet bu dizilerle kendisini akladı, demokrasiye, insan haklarına, sosyal eşitliğe inancı sarstı.

Şu an satılan normal ekmek, 1940'lı yıllarda karne ile satılan palamut unlu ekmekten bile daha çok sağlığa zararlı ve 1980'e göre üçte bir daha küçük. Eski Yeşilçam filmlerine bakın, ekmekler ne kadar büyük. Giderek fakirleşiyoruz, gençler Avrupa'da garsonluk hayali kuruyor ve bütün bunlara karşı çıkmaya bile cesaret edemiyor, bütün bunlar kim ve neler olduğunu bilmediğimiz çeteler yüzünden oldu.

Şiddeti ve çeteciliği hayatımızdan çıkarmalı ve böylesi dizilerin zihindeki pisliğini temizlemek için çalışmalıyız.



19 Mart 2020 Perşembe

MEKSİKA'NIN FETÖSÜ FELİX (NARCOS MEXİCO ELEŞTİRİSİ)

felix gallardo ile ilgili görsel sonucu
Sevgili okurlarım, Netflix abonesi olmama rağmen (evet, korsan sitelerden izliyorum) Narcos ve Narcos Nexico dizilerini izledim ve Narcos Mexico'yu izledikten sonra aklıma takılanları yazmaya karar verdim.
Mexico'nun ana karakteri Felix Gallardo isimli eski polis bir mafya babası. 2. sezonun sonuna doğru bir şey dikkatimi çekti. Bu Felix her şeyi tek başına yapıyor, her kararı tek başına alıyor. Koca Meksika mafyasını yönetmiş bu şahsın tek yardımcısı emir eri gibi çalışan polis müdürü Azul.
İlk sezonda görevden atılmış eski bir polisken, kardeşinin icadı tohumsuz esrar bitkisi dışında bir sermayesi olmadan, tüm yerel mafyaları (plazalar) etrafında birleştiriyor.

En başta nasıl emekli vaiz Fetullah Gülen'in o koca terör teşkilatın tek başına kurmadığına inanmamalı isek, bir polis eskisinin de sadece projelerini anlatarak, tek başına koca Meksika mafyasını bir federasyon haline getirdiğine de inanmamalıyız.
Kolombiya'da her ne kadar Pablo Escobar ve adamları, pek çok askeri, polisi, gümrükçü ve diğer kamu görevlilerini rüşvet veya kurşun diyerek satın alıyordu. Kokain işine girmeden evvel de büyük bir kaçak eşya ve esrar kaçakçısıydı. Çocukluğundan itibaren de suç alemi içindeydi. Ayrıca etrafında bir sürü de kendi gibi çekirdekten yetişme suç ortağı vardı.

Felix ise bu işlerden az buçuk anlayan amcası ile eyalet eyalet dolaşıp, plaza liderlerini ve polis memurlarını sadece konuşarak ve itiraz edenlerin de öldürülmesini sağlayarak ikna ediyor.
Buna bir de kardeşinin icadı yeni tür esrarın devasa alana ekimi geliyor. Bu alanın büyüklüğünü, Türkiye ölçüsü ile söyleyeyim, Yalova ili yüz ölçümünden büyük, hatta galiba Rize ili yüz ölçümüne yakın büyüklükte bir tarla.

Öyle tesadüfen, son anda kuyuya atılan bombalarla (dizideki gibi) tesadüfen bulunan suyla sulanacak türden bir tarla değil. Zaten DÜNYANIN EN BÜYÜK DAMLA sulama sistemine sahip bir tarla.
Bu kadar büyük esrar tarlasının içinden hiç mi şehirler arası otoban geçmiyor diye insan merak ediyor. Hasat zamanı binlerce mevsimlik işçi çalışıyor. Dizide de değinildiği gibi,  dünyanın en büyük esrar pazarı olan Amerika'da tüketilen esrarın üçte biri bu tarladan üretiliyor.
Peki on binlerce kilometre uzaklıktaki Türkiye'de her şeyi an ve an takip eden koca A.B.D, bu tarlayı keşfetmek için neden Kiki adlı ajanının şahsi gayretine muhtaç kalıyor?
Bu tarlanın baskını ile ilgili haberi de hatırlıyorum. Tarla işçilerinden yüzden fazla DEA ajanı yerleştiğinden, uydudan konumun tespit edildiğinden söz ediliyordu.Dizide olay tamamen Kik'nin şahsi gayreti.
walt dea ile ilgili görsel sonucu
Mexico 2. sezonda da Walt'ın gayreti var ve CIA 'in Walt'ın yoluna taş koyduğunu anlatmaya mecbur kalmışlar. Mesela Walt'ın Amerika'ya kaçırdığı şahıs, tüm Meksika sağını rezil edecekken Felix son anda CIA'yı ikna ediyor, yazık CIA, Kontra gerillalarına (1979'da Nikaragua'da devrim yapan solcu Nikaragua Sandilist rejimini devirmeye çalışan Amerika destekli paralı askerler) destek vermeye Felix'e mecbur kalıyor, İngilizce de bilmeyen Felix, CIA başkanını son anda ikna ediyor.Zavallı CIA, kontraları desteklemeye Felix'e mecbur kalıyor.
Ayrıca Meksikalı bir polis Walt'ı tufaya düşürüyor, onun korumasında ve muhbir olmaya karar vermiş bir kartel liderini öldürtüyor.

Sonra Felix, 70 ton kokaini yakalayacağım diye Felix'in tuzağına düşüyor ve kendisi hariç, tüm ekibi ölüyor. O ekibin de hepsi Meksikalı işbirlikçileri.
Bir de Felix'in 1989 seçimlerini sabote etmesi ve yükselmekte olan sosyal demokratların seçilmesine engel olması var. Bizde ADAM KAZANDI olayı diye bildiğimiz şeyin adı meğer SEÇMEN BASTIRMA'ymış. Bilgisayar sistemi ile oynuyorsunuz, basını kullanarak erkenden zafer ilan ediyorsunuz.

Sayım sonuçlarına itiraz edildiğinde de işler Felix'in bir kaç telefonuna bakıyor. O büyük uyuşturucu teşkilatını devreye sokup, sandık kurullarını tehdit edip, seçimden sonra da oyları yakıyor.
Böylece yarım yüzyıldan daha uzun zamandır iktidarda alan sağcı parti, iktidarda kalmaya devam ediyor.
İktidarda kalınca ne yapıyor? Devlet üretme çiftlikleri dahil, kamu iktisadi teşekküllerini zarar ediyor bahanesi ile  yok pahasına  özelleştiriyor. Bir zamanlar Forbes dergisinin dolar milyarderleri  liginde sadece 1 Meksikalı varken, yirmi yıl sonra 17 oluyor. Tabi bu milyarderlerin ortakları büyük kuzey komşu Amerikalı ve onlara ve komşu ülkeye çok daha fazlasını kazandırıyor, bu da ayrı bir ayrıntı.
Sonra bu iktidarı başa getiren de tek başına Felix oluyor. Özellikle ikinci sezon boyunca Felix neden hep yalnız diye düşünmek lazım.
Mesela seçim zaferinden sonra başkanın seçim zaferi davetine katılıyor. Bir kadın refakat ediyor, karısı yanında yok, bir sürü ünlü ve kalburüstü Meksikalının adı geçiyor. İlginçtir hiç biri ile yan yana gelmiyor ve tokalaşmıyor. Söz konusu davette başkan, bir kaç bakan- milletvekili ve Felix dışında hiç bir davetlinin yüzünü, bir oyuncunun yüzü olarak bile görmüyoruz. Felix davette kimseyle tokalaşmıyor.
Bütün bunların açıklaması gayet basit. Felix en baştan CIA ve Amerika'nın adamıdır, yoksa polislikten ayrıma bu sıska ve minyon şahıs sadece konuşarak böyle bir teşkilatı kurup, yönetemez. Hadi Fetulah'ın dini bir kimliği, onu evliya sananlar vardı diyelim. Onda da etrafında onu yönlendiren birileri vardır, yoksa deha liderler bile ekipleri olmadan bir iş yapamazlar.
Şimdi nasıl bir zamanlar Pensilvanya'yı ayak yolu edenler, çocuklarına Fetullah ve Gülen diye isim verenler şimdilerde Fetöcü avında ise muhtemelen bir zamanlar Felix'in yardımcısı olan, onun izinden gidenler de şimdilerde ona karşı mücadele ediyordur.
Narcos'un Kolombiya bölümlerinde hem Kali karteli, hem de Escobar'ın ekiplerini görüyorduk çünkü onların tamamına yakını öldürüldü, ölmeyenler de hapiste falan.
Onda da pek çok yönlendirme var. Mesela Escobar'da bir sağcıydı ve genelde sağcıları desteklerdi. O zamanlar ülkenin %20'ini fiilen yöneten M19 (FARC) örgütü ile ilişkisi de başka uzun bir yazı konusu olabilir. Bundan sadece bu kadar bahsedeceğiz.
Sadece eleştirel izleyici-okuyucu-dinleyici olmalı. Bunun farkına varalım.

29 Temmuz 2019 Pazartesi

DEVLET TARİKATLARI NİYE İSTER VE BESLER

15 temmuz 2016 ile ilgili görsel sonucu
Devlet tarikatları neden istemez ve ezer diye sormaya gerek yoktur zira bu soruya sadece bir tarih ile cevap verebilirsiniz:
15 Temmuz 2016
Buna göre devlet, tarikatlara nefes aldırmamalı, hepsini ezmeli dersiniz kendi kendinize.
Oysa devlet ve diyanet tarikatları tarikatları bazen el atından, bazen de açıkça destekler.

Hatta dünyanın yek pare en büyük dini örgütü Roma Katolik kilisesi (ki bir milyarı aşan nüfusuyla, Sünni Müslümanlardan daha kalabalıktır. Bu devasa, yek pare örgüt, kardinallik denen devasa bir bürokratik örgütlenmeler aracılığı ile, ordulardan bile sıkı bir hiyerarşi ve emir komuta zinciri ile birbirine bağlıdır.) bile pek çok tarikatı kendi emri ile kurdurmuş ve Tapınak Şövalyeleri örneğinde olduğu gibi yıktırmıştır. 

Papalık, pek çok tarikat kurdurmuş veya tarikatın kurulmasına izin vermiştir. Haçlı seferlerinde üç büyük askeri tarikat, bizzat Papalık tarafından kurulmuştur. Bunlar Alman Tötonlar, İtalyanSen Jan ve Fransız Tapınak şövalyeleridir. Haçlı seferleri bitince bu tarikatlardan Tötonlar, Baltık kıyılarında devlet kurmuş ve yöredeki  İskandinav, Slav ve Fin topluluklarını Hristiyan yapmak için savaşmıştır. (Lapon diye bildiğimiz Samee toplumu halen Hristiyan değil, putperesttir.) Sen Jan şövalyeleri, önce Rodos, sonra Kıbrıs, en son da Malta adasına yerleşmiş, Müslümanlara karşı korsanlık ve yağma seferleri yapmıştır. 
Tapınak  şövalyeleri ise Fransa merkezli olarak Avrupa'da bankacılık, ticaret, tarım ve esnaflık yaparak para kazanmışlardır. Bu büyük serveti Papalık ve Fransa kralı ile paylaşmayınca da halledilmişlerdir.tapınak şövalyeleri ile ilgili görsel sonucu
Devlet ya da Papalık gibi kurumlar, tarikatlar aracılığı ile insanları kullanır.
En başta insanlar, birincil, yani senli benli ve samimi ilişkilerle daha kolay ikna olur. Bürokratik resmiyet, bir şeyleri daha detaylı sorgulamamıza sebep olur. Samimi dost ortamlarında her şeye daha kolay inanırız.
Tarikatların emir-komuta zinciri içine girmiş birey, tıpkı eğitimli bir asker gibi, emredilen işleri sorgulamadan yapmaya hazırdır.
Bütün bu yapılanlar, kutsanmış ideoloji gereği olduğundan, her türlü vahşet ve saçmalık gayet mantıklı görülür.

En son olarak da tarikatın kutsal liderine yeterince hayransanız, her dediği size gerçek görünür.
Bu sebeplerden Papalık (Vatikan) dahil devletler ve bürokratik kurumlar,  özellikle istihbarat kurumları, illegal işleri için tarikatlar (daha önce dediğimiz gibi NAZİ ve Rus Kominist partisi gibi kurumlar da sosyolojik olarak tarikat kavramına girer) gibi kurumlar ile daha iyi yapar.
Lakin hem tarikatların 15 Temmuz 2016 gibi darbe girişimi, Tapınak Şövalyeleri gibi çok para kazanıp, paylaşmayabilir ve Mason locaları gibi tarikat üyelerini kollamakta ileri gidebilirler.
1980 yılına kadar Birleşik Krallık (İngiltere)'de yaklaşık her yirmi erkekten biri Mason'du ve bazı loca üyesi hakim ve savcıların biraderlerini koruduğu ortaya çıkınca önle İngiltere, sonra İtalya (özellikle meşhur P-2 Mason locası), ardından da dünya çapına bir Mason operasyonları yapıldı.

Arkasından da bir Masonluğu karalama kampanyası başladı (doğrusu her tarikat gibi pek temiz değillerdi) Arka arkaya gazeteler masonluğun iç yüzü yazı dizileri (o zamanlar gazetelerin günler, haftalar ve hatta bazen aylar süren yazı dizileri, fotoromanları ve hatta tefrika romanları olurdu.). Sözü ona dünyayı yöneten bu örgütlenme, kendisi aleyhine yayım furyasını durduramadı. Dan Brown'un roman dizisi de bu kampanyanın bir parçasıdır.
Bu seriden iki ya da üç romanı okumuştum. Dikkatimi çeken ise, Papalığa ve Katolik kilisesine toz kondurmaması idi.
Dikkat ederseniz çoluk-çocuk bile Masonlar, İlluminati ve Tapınak şövalyeleri ile ilgili bir sürü şey bilir ama Papalığın gizli örgütü Opus Dei (Tanrının İşleri)'nin adını duymamıştır bile.
Opus Dei gibi kullanılan pek çok tarikat vardır.