nomenklatura etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nomenklatura etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2026 Cuma

EGEMEN SINIF-DERİN DEVLET FARKI



Derin devler (Deep State) terimi dünyaya 1990'lar Türkiye'sinde yayıldı. O dönemim pek çok yazarı, bu kelimeyi icat ettiğini iddia etti. Devlet içindeki konumları ile kendi çıkarları i.in, illegal işler yapan çeteleri anlatıyordu bu kelime. Derken mütevefa MİT eski ajanı, akademisyen, yazar ve siyasi yorumcu Mahir Kaynak, bu kelimenin anlamını değiştirdi. Ona göre  devletlerin seçimle iktidara gelen yöneticileri dışında başka yöneticileri vardı. Devletin politikalarına bunlar yön veriyor ve kimlerin seçileceğine yada seçilebilmesine de bunlar karar veriyordu. Rusya'da komünizmi, Osmanlı'da saltanatı bitiren bunlardı. Derin devleri bir de Ülkücü çeteler sahiplenmişti. Doksanlı yıllarda yaptıkları cinayetlere kılıf buydu, derin devlettiler ve her şeye hakları vardı.Onlar devleti koruyordu.

Bu derin devlet tezlerinde iki yanlış vardır. Birincisi derin devler, her iki anlamda da devleti korumaz, devleti yağmalar. İkincisi de, her iki anlamda da tek bir derin devlet yoktur. Devlet, insan üzerindeki en büyük dünyasal otoritedir ve hukukun tek yapıcısı ve uygulayıcısıdır. Rusların dediği gibi, sen siyasetle ilgilenmezsin ama siyaset seninle ilgilenir. Siyasetle herkes ilgilenmez, ilgilenenlerin hepsi de açıkça ilgilenmez.Bu yüzden de siyaseti kuralına göre oynamaz, bazıları kendileri adına kuklalarını oynatır. Derin devlet dediğimiz bu yapılardır. Osmanlı da şehzadelerin sancağa çıkarılma sebebi, olası bir saray içi derin devlet hesaplaşmasını engellemek içindi. Yoksa - yaşlarındaki .Mehmet'in, Manisa'yı gerçekten yönettiğini mi sanıyordunuz? Babası 2. Murad, tahtı kendi isteğiyle oğluna bırqakmadığı gibi, oğlunun isteğiyle de geri almadı. Eskinin derin devleti, saray entirikalarıydı. 1. Kosova savaşında, baba 1. Murat ölünce, şehzadelerden, şehzade Yakup, düşman takibi bahanesi ile ıssıza çekilip, öldürülmüş, yerine kardeşi 1. (Yıldırım) Bayezit geçmiştir. Bu da o çağın derin devlet operasyonudur. Çocuk firavun Tutatkhamun'un Millattan Önce  1328 yılında ölümü, halen gizemini korumaktadır. On sekiz yaşında ölen firavununun yerine veziri Amon rahibi Ay geçmiş, Ay; firavunun anadan üvey kız kardeşi ve karısı Ankhesemen ile evlenmiştir. Ankhesemen, kölesi olarak gördüğü Ay ile evlenmek istememiş, diplomaside dengi gördüğü Hitit Kralı 1 Şuppiluliuma'nın oğlu ile evlenmek istemiş ama Mısırlılar bunu kabul etmeyip, ülkeye gelen prens Zannanza'yı öldürmüştür. Yani derin devlet dediğimiz perde arkası devlet içi çatışmalar, devlet denen şey var olduğundan beri vardı.

Ülkemizde doksanlarda olanlar, aynı zamanda bir derin devlet savaşıydı; hem mafya, hem de seçkinler sınıfı tarafıyla. Bu seçkinler sınıfına Ruslar, Nomenklatura yada egemen sınıf der. Bu egemen sınıf kah perde önünde, kah perde arkasında siyaseti yönetir. Bazden de kendi içinde kavga eder. Tarih sadece sınıf kavgası  değil, sınıflar içindeki  kavgayı da içerir; sadece milletler arası kavgayı değil, millet içi kavgaları da içerir. Derin devlet denen mekanizmaların pek çok kavgası, üst sınıf içi kavgalardır. Doksanlarda olan biraz da buydu. Tansu Çiller ve enişte kod adlı eşi Özer Uçuran Çiller, elindeki para, medya ve Ülkücüler infazcılardan oluşan biri timle, egemenliğini arttırmak istiyordu. Bütün bunları yaparken de DYP'nin ve merkez sağ denen oluşumunun bitirişini hızlandırıyordu. İnfaz timinin de en önemli elemanı Abdullah Çatlı'ydı. Susurluk kazası sonrasında pek çok belgenin. özellikle ATV-Sabah grubu yayınları ile meydana çıkması, meydana çıkmak bir yana faş olması bu yüzdendi. Çatlı, para kimse onun için çalışan kiralık katildi, Tansu Çiller ya da Özer Uçuran Çiller (Enişte) bunlardan biriydi sadece. Meşhur Kurtlar Vadisi dizisindeki Polat Alemdar, Çatlı değil, Çatlı ve onun gibilerin düzenimni değiştiren kişilerdi.

Bu süreçler sonucunda Ülkücüler, devlet kadrolarından, özel harekat hariç, temizlendi.Derin devlette, tarikatlardan oluştu, artık doksanlardaki gibi karanlık cinayetler, yol kenarına atılan cesetler yoktu; delilsiz, uzun yargılama, medya yoluyla infazlar vardır. Uzun tutukluluk süreleri ve delilsiz yargılamalar yoluyla kararan hayatlar vardır. Çiller, Mesut Yılmaz veya diğer merkez sağ zenginleri, daha mütevazı servetleri ile yaşamakta, en tepe sanayici ve tüccarların servetleri de katlanmaktadır. Buna karşın yeni dönemin tarikat zenginleri de çıkmıştır. Sistemse eski cellatlarına tekrar ihtiyaç duyacağını bilmektedir. Bu yüzden Susurluk kazası sonrası yerilen Çatlı ve katiller için alttan alta yeniden yüceltemeler yapılmakta, yeni bir tarih yazılmaktadır. Mevcut yöntem işe yaramadığında, her an eskisi tekrar kullanılabilmelidir. Gene bu sebeple hikayeye, Çatlı-ASALA (Ermeni terör örgütü, yeni nesil bilmeyebilir) savaşı ekleniyor, şüpheli olarak. Çatlı ve ya Ülkücü yer altı örgütlerinin ASALA ile savaşması, hem bence hiç olmamış bir şeydir; hem de dünyanın dört bir yanına yayılmış Ermeni örgütlerinin, bu şekilde bitirilmiş olması imkansızdır. Lübnan,  Arjantin, Fransa, Kaliforniya ve daha nice yerlerde yaygın bu toplum, dağılmış değildir ki, bu toplumun örgütü ya da örgütleri dağıtılsın. Olan sadece örgütlerin suskunluğu, bu suskunluk, farkındaysanız PQQ'nın kuruluşuyla başladı. Ermeniler, Türkiye'yi hepten terör mağduru gibi göstermemek ve kendilerinin terör eylemlerini unutturmak için bir süre geri çekildiler o kadar.

Son günlerin İsrail,A.B.D-İran savaşını da bu açıdan inceleyebiliriz. Amerika, İran'ı basit bir diktatörlük gibi düşündü, lideri yok et, geri kalanlarsa dağılsın. Oysa İran'ın Pers, Med imparatorluğu, hatta belki de ondan öncesinde kökü olan bir aristokrasi-seçkinler toplumu vardır. Egemen sınıfı da son derece güçlü ve birleşiktir. Hamaney öldükten sonra, doğrudan oğlunu seçmeleri, halka ve Amerika'ya hiç bir şeyin değişmediğini göstermek içindir.

13 Mayıs 2023 Cumartesi

NOMENKLATURA'NIN TASFİYESİ VE DEĞİŞİMİ

 




Filozof ya da felsefeci çocuk gibi olmalı, everen ile ilgili hayretini hep korumalı denir. Ben de çocuklar gibi, yeni öğrendiğim kelimeleri cümle içinde kullanmayı seviyorum. Nomenklatura denen bu telaffuzu Türkçe'de zor kelime, egem sınıf ya da elitler demekmiş. İlk olarak ilginç bir şekilde, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku için kullanılmış.Yazarı Rusya'dan topladığı bilgilerle batıya kaçan bir KGB ajanı ama yayıncı ve çevirmeni de antikomünist ve uzun bir dipnotla, komünist olmayan ülkelerde nomenklaturanın istisna olduğunu uzun bir dipnotla açıklıyor. Oysa her rejimin nomenklaturası vardır. Bu nomenklatura da sık sık değişir. Ülkede yüz yirmi kadar aile 1923, bir o kadarı da 1950'den itibaren 2002 ve hatta daha sonrasına kadar babadan oğula milletvekilliğ devşirdi. 1999'dan itibaren güç kaybeden bu nomenklatura, 2002'den itibaren de azaldı.

2013'den ve hatta daha öncesi 2002'den beriberi giderek azalan nomenkletura, eskinin muhafazakarları, sağcılarını ve hatta iktidar unsurlarını da içeriyor. Bu unsurların tasfiyesi o kadar yavaş ve sinsice ki bu unsurların pek çok üyesi de tasfiye sırası kendisine gelmedikçe, bu tasfiyeyi anlamıyor. En başta Ülkücüler. Ta 20022den beri kamu kuruluşlarında Ülkücü yönetici tasfiyesi var ve bu AKP-MHP ittifakında da değişmedi. AKP, ortağını yatıştırmak için bazı küçük idarecilikleri Ülkücülere verdiyse de, kilit noktalarda ülkücüler çoktan tasfiye edildi. Sedat Peker'in yurt dışına kaçması, muhalif cepheye geçmesi, Sinan Ateş cinayeti hep bu tasfiyenin ürünü. Üstelik bence bu tasfiye, Alparslan Türkeş'in ölüp, partinin başına Devlet Bahçeli'nin geçmesine kadar uzanıyor. Bahçeli'nin başkan olmasının ertesinde, Antalya, Akdeniz üniversitesinde olan olaylardan sonra pek çok Ülkü ocağı kapanmış, Ülkücüler de sokaklardan çekilmişti. Öte yandan da pek çok üniversitede, Kürt ve Alevi öğrencilere zorbalık eden Ülkücüler, rektörler ve Kredi Yurtla müdürlüğünce pasifise edilip, dağıtılmıştı.Sinan Ateş cinayeti, 1972'de işlenen Ali Balseven cinayeti ile aynı benzerlikleri içeriyor. Alparslan Türkeş'in, davadan döneni  vurun sözünü, bizzat Balseven'in öldürülmesi için verdiği iddia edilir. Balseven  cinayeti bugün unutuldu. Sinan Ateş cinayeti de depremle beraber unutulmaya başlandı. Ali Balseven cinayeti, MHP'de Atsızcıların tasfiyesi, Sinan Ateş cinayeti de klasik Ülkücü tiplerin tasfiyesi anlamına gelmektedir. Balseven'in Alevi, Ateş'in Atatürkçü kimliği de katledilmelerinin sebebidir. Sedat Peker'in muhalif tarafa geçmesinin sebebi de tasfiyeye direnmesidir. Bu tasfiye sessiz ve sakin olmalıdır çünkü halen sağcıları sokaklarda temsil edecek yeni oluşum yoktur. Bu yeni oluşumlarda Ülkü ocaklarında gelişmek zorundadır çünkü kimse eline kan bulaştırmak istememektedir.

Sağ nomenklaturadan başka tasfiyeler de var. Biri bayağı belli oldu, konu Süleymancılar. Yıllarca neredeyse Diyanetten daha fazla Kuran kursu ve öğrenci yurdu işlten bu tarikat, şimdilerede sessizce tasfiye ediliyor. Bu tarikatın bir kaç yurdu geçen yıl polis zoru ile boşlatılmıştı. Süleymancılar 2002'e kadar ANAP'ı, sonrasında MHP'yi desteklemesi, öncesinde imam hatip liselerini kendi kuran kurslarına rakip gördükleri için desteklememeleri, diğer tarikatlarla da iktidar mücadelelerine girmelerinden dolayı sevilmiyorlardı. Gene de binlerce hafız yetiştiren, yüzlerce öğrenci pansiyonu olan bu örgütü silmek kolay olmuyor. Bürokraside üzt düzey Süleymnacı kalmadı gibi. Diğeri de Nurcuların tasfiyesi. Sadece Fetö ve okuyucu Nurcular değil (Kırkıncı Hocacılar, Yeni Asyacılar vs), yazıcı Nurcular da (Dilara grubu, Hüseyin Penbe vs) yavaş yavaş tasfiye ediliyor.

Onların yerine İsmail Ağa ve Menzcilciler geliyor. İlginçtir onlar da Nakşibendi kökenli. Süleymancı yurtları, sessizce (ve biraz da gizlice) onların eline geçiyor. Süleymancılar ve Nurcular, kısmen daha ılımlı gözüken ve sağcı-dindar kitle için daha sevimli tarikatlardı. Şimdi ise dincilik, halkı sevimsiz yüzüne alıştırma derdinde. Bu iki tarikat, son depremde de görüldü ki Nurcular ve Süleymancılar kadar örgütlü değil. Bu son deprem, devlet kadar, devleti ele geçirmeye çalışan bu iki tarikatın da güçsüzlüğünü ve örgütsüzlüğünü gösterdi.  Başka bir sorun da, yıllarca Nurculuk ve Süleymancılık sayesinde mevki kazanmış kişilerin emnuniyetsizliği.

Gene de iktidar, bu din nomenklatura  değişiminde kararlı. Kendisi o helalliği Adıymanlılardan istemedi, tarikatın adını aldığı, Kahta ilçesindeki Menzil köyü ve civarındaki tesislerde yıkılmıştı. O helalliği Menzil tarikatından istedi.


5 Nisan 2023 Çarşamba

NOMENKLATURA'NIN DİNİ VE LİDERALİZMİ

 



Tesadüfen okuduğum bir kitap, aradığım kelimeyi bulmamı sağladı. Aslında bu kelime, Sovyet sistemi ve doğu blokunu yönetenleri ifade etmek için kullanılmış. Sınıf sistemini yok etmek üzere yola çıkmış bir ideolojinin, böyle bir sınıfın varlığını kabul etmesi ne acı? Bu sınıf varken, eşitlikten nasıl bahsedebiliriz? Aslında Spvyetler Birliğinin yetmiş sene yaşamasına şaşmalı.

Bu kelime nomenklatura; baskın sınıf demek. George Orwel'ın, Hayvan Çiftliği romancığında belirttiği gibi, bütün hayvanlar eşittir, bazıları daha eşittir. Bu sınıf, işin doğrusu her sistemde vardır. En basitinden, herhangi bir lise edebiyat ders kitabını alın. Tanıtılan yazarların hayat hikayelerine bakın ve hangi liselerden mezun olduklarına bakın. Dışişleri bakanlığı, 1990'lı yıllara  kadar Galatasaray lisesi mezunlarınınn tekelinde olmuştur. Bunun tek sebebi, bu lisenin çok iyi eğitim vermesi değil, yıllarca bu okula belli seçkin ailelerin çocuklarının seçilerek alınmasıdır. Galatasaray, Kabataş, Kadıkaöy Anadolu gibi liselere girmek, 12 Eylülce Anadolu lisesi ilan edilmelerinden sonra kolaylaştı. Bundan sonra da bu okullardan sürekli yüksek bürokrat ve sanatçı yetişmez oldu. Çünkü bu liselere, Osmanlının son dönem nomeklaturası, yani baskın sınıfı, bu okullar ve bu okulları tuba ağacı nazariyesi diye diye el üstünde tutan akademisyen-bürokrat güruhu sayesinde ayakta kaldı.

Nomenklatura hep bir ideoloji, bir yüce amaç arkasına sığınır. Hasan Ali Yücel'in bakanlığı bırakmasından, 12 Eylül rejimine kadar milli eğitim, tuba ağacı nazariyesi diye inliyen muhafazakarların elinde oldu aöma o ağaç bir türlü Türkiye'yi besleyemedi. Daha ziyade kendi kendisini besledi. İstanbul'un bu tuba ağacı liselerinden mezun olup,  Anadolu'nun içlerinde çalışan pek az kişi oldu.

En genel nomenklatura ideolosiji liberalizm (kapitalizm)  (https://onbinkitap.blogspot.com/2016/11/kapitalizm-ile-ilgiliyanlis-bilgiler-su.html ) ve islamcılıktır (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/11/son-yillarda-biten-islamci-seyler-2.html ) Her ikisi de bazı ideolojik ilkelere dayansa da amaçları moneklatrualarnı, yani baskın sınıflarını korumaktır. Yüce kavramlar bunun için kullanılır, icabında yok sayılır. Mesela serbest piyasa ekonomisi tamamen hayal mahsulü, küçük işletmelerin büyümemeleri için uydurulmuş bir palavradır. Adam Simith bile, İskoçya gümrük bakanıyken, İngiltere'den gelen kumaşlar, İskoç tekstilini zorlayınca, İngiltere'den gelen kumaşlara yüksek gümrük koymuştur. Türkiye'de tarım ürünleri pahallandığında devlet derhal gümrükleri indiriyor ama sanai ürünlerinde böyle bir şey yapmıyor, zira büyük sanayiciler hep kollanıyor.  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/03/kuresellesme-yalan-hani-gumrukler.html ) Kapitalizmde özgürlük de kocaman bir yalandır, kapitlasizmde özgürlük kavramı da bir yanaldır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/popper-soros-veliberal-kapitalist.html) Latin Amerika, Orta Doğu, Afrika ve hatta Endonezya diktatörlükleri hep kapitalisttir. Büyük şirketler zarar edeceğinde, özgürlükleri kaldırmanın ya da gümrükleri kaldırmanın bir bahanesi  bulunur.  Kapitalist sistemde ekonomi bilimi demek, süper zenginlerin daha da süper zengin yapılması gerektiğine dair bahaneler üretmek demektir. Kapitalist ekonomistelere sorarsanız, tüm küçük esnaf batsa, işçilerin alım gücü yarı yarıya düşye bir şey olmaz, ama tek holdingin iflası kıyamettir.



Benzer bir durum, dinler içinde böyledir ve tarih boyunca böyle olmuştur. Din adamları, kazançlarına dokunulmadığı sürece her şeye tahammül eder. Hindistan'da tarikat şeyhleri İngilizlere o kadar bağlıydı ki, Muhammed İkbal, İngilizler bir gün Hindistan'ı terk etse, Hintliler taştan, çamurdan İngilzler yapar, onlara hizmet eder demişti. Çanakkale savaşında ve işgal yıllarında İstanbul sokaklarında dolaşan siyahi askerleri de Senegalli bir şeyh yollamıştı. Birinci Dünya Savaşında Arap şeyhleri, İngiliz zaferi için dua etmişti. Suudi Arabistandaki Osmanlı eserleri yıkılırken, Thomas Lawrence'ın evi müze yapılmıştır. Türkiye başbakanı da Irak'ı işgal eden Amerikan askerleri için dua etmişti. Adnan Menderes, özellikle İstanbul'da yol genişletme bahanesi ile, bazıları Mimar Sinan'a ait onlaca camiyi yıktırmış, Birleşmiş Milletlerde açıkça Cezayir'in bağımsızlığına karşı oy kullanmıştır. Kendisi onlarca cami açmış, dini hikayeler dinlerken, mendil ısıra ısra ağlamış, minare tepesindeki alem denen hilal şeklindeki metal parçası yüzünden müteahitlerle defalarca tartışmış, buna karşın İstanbul'da, tarihi bir cami bahçesine gömülmek isteyen Süleyman Hilmi Tunahan'ı ( Süleymancılık denen tarikat-örgütlenmenin kurucusu) Karacaahmet mezarlığına gömdürmüş, iki tanesi opera sanatçısı olmak üzeresayısı belirsiz metresler edinmiş, bürokratlarının eşleriyle (bunlardan birisi İstanbul İl Emniyet müdürünün eşidir. Menderes odada işini görürken, koca da ünüformasıyla nöbet tutmuştur) yatmış, her akşam yemeğini kaliteli bir şarapla içmiştir. Saddam Hüseyin'de halk içinde daima dindar görünür, akşam kaliteli bir şişe şarapla yemek yerdi. Baş yardımcısı Tarık Aziz, Hristiyandı. Amerikan askerleri geldiğinde, içinde yapay şelale bulunan villasında, Meryem ana ve İsa heykelcikleriyle bulmuştu. Mevlana'da babasından itibaren ateşli bir Moğol yanlısıydı. En yakın müritlerinden Ahmet eflaki'ye göre, Mevlana'nın babası Bahaeddin Velet, kendisini Kürt yatmış, arap uyanmış biriydi.  Mevlana, Afganistan doğumluydu. Afganistan'da Kürtlerin ne işi var diye düşünebilirsiniz. Milattan önceki Ahamenit döneminde Şahın biri, Kürtlerin ve Yahudilerin bir kısmını İran'ın kuzey doğusunda ve Orta Asya'da, Orta Doğudaki kadar olmasa da, Kürt bir azınlık vardır.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/08/ariflerin-menkibeleri-ve-mevleviligin.html ) Mevlana'da Mesnevisinde Türkler ve Aleviler ile alay eder, bolca da müstehcen hikaye anlatır. ) https://onbinkitap.blogspot.com/2017/12/mesnevidenhatirlananlar-mevlana.html ) Hatta bunlardan birince, tecavüze uğrayan bir çocukla alay eder. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/10/diktatorlerin-marifetleri-histonun.html )  Babası ile Moğol propagandası yapa yapa önce Karaman'a, sonra Konya'ya gelmiş, Moğolları sakinleştirmek isteyen Selçuklularca itibar görmüştür.  Moğol komutan Bacu Noyan, Konya kalesini ve şehri yakıp, yıktığında, Konyalıların bunu hakettiğini söymeiş, Bacu Noyan'ın gizli Müslüman olduğu dedikodusunu yaymıştır.Aslına tüm tarikatlar ve din adamlarının önceliği, kendi din adamı sınıflarının refahıdır. Ben yıllarca Türkiye'deki tarikatların, Atatürk ve Atatürk'e karşı olmasının sebebini, Atatürk'ün kurtuluş savaşı sonrası icraatları zannederdim. Meğer Kurtuluş savaşına da karşılarmış ve gerçekten de keşke Yunan kazansa diyorlarmış. Zira İngiliz-Fransız emperyalizmi, İspanyol-Portekiz emperyalizminden farklı olarak, yerli halkın dinini değiştirmekle ilgilenmemiş, yerel dini liderler de iyi geçinmiştir. Cumhuriyet sonrası dini yazarlar, Atatürkçüleri ve solcuları Avrupa ve Amerika ile iş birliği yapmakla suçlarken, kendileri Avrupa ve Amerika aleyhine tek söz etmez. Altıncı filoyu protesto eden gençleri denize attıkları gibi, filoya doğru da namaz kılmışlardır. (Filo boğaza demirlemişti, kıble de Marmara denizine bakmaktaydı.  Kaldı ki son yıllarda Kurtuluş savaşı şehidi ya da ilk yıllarının önemli kişilerinin adını bir bahane ile silmek  ve yerine basbayağı işgal yanlılarının adını vermekle meşguller. (https://www.odatv4.com/guncel/ataturkun-ismi-okullardan-siliniyor-1604151200-74357  ) En basitinden, Ankara'da Satı Kadın lisesinin adı, binanın değişmesi bahanesiyle Cemil Meriç yapıldı. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/02/bazi-okumayin-tavsiyleri-1yalancilar.html ) Kendisi Hatay Fransız işgalindeyken,  Fransa yanlısı ama Türkiye'ye katılınca bir anda milliyetçileşip, Şaman soy adını alıyor. (İlk soy adı bu) Sonra bir ara solcu, hatta sosyalist. Derken İstanbul üniversitesine kapağı atıp, siyasal iİslamcı oluyor. Üniversiteye Fransızca okutmanı olarak giriyor ve Fransızca bir sosyoloji kitabını, derse girmek istemeyen profesör yerine alıyor ama kafasına göre sağcılık propagandası yapıyor. Sonra doksanlarda İletişim yayınlarında seri halinde yayımlanıp, eski solculuğu iyi bir şeymiş gibi piyasaya veriliyor. Bu yazı uzamış olmakla beraber, Mustafa Necaati'ye yapılanlardan da bir bahsetmetmştim. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/06/mustafa-necaatiden-alinan-intikam.html) Amerikan misyonerlerinin köküne kibrit suyu ekmişti.



Dini simgelere saygı durumu da benzerdir. Dini simgelere hassasiyetleri, kendilerinden olmayanları aşağılama ve baskılama içindir. En başta zaten başkalarının dini simgelerine ya da dini olmasa da değerce yüksek buldukları varlıklara zerrece hassasiyet göstermez, hatta bizzat saldırırlar. Kendileri ihtiyar bir erkek olan  şeyhlerinin (ya da hocaefendilerinin ) sümüklü mendillerini saklayanlar ya da nerden geldiği belli olmayan kıl parçalarının peygambere ait olduğunu iddia edip, karşısında zırıl zırıl ağlayanlar; heykeller karşısındaki bir dakikalık saygı duruşuna ya da konan iki parça çiçeğe put derler. Başka din ve inançtan kişiler hakkında asılsız dedikodu üretmekten de çekinmezler. (Aleviler mum söndü yapıyor, Yahudiler, iğneli fıçıçyla Hristiyan kanı akıtıyor, vesaire vesaire) Kendileri de, kendi simgelerine o kadar sadık değildirler. Şu günlerde bir seccade konusunu dillerine dolamışlar. O seccadelerii esnaf, döndüre döndüre, yere çala çala ve yoga halısı diye satıyor. Kaldı ki mekan, mescit ya da cami falan da değil. Kendileri fi tarihinde helvadan put yapıp yiyen Fenikelileri ya da Yemenlileri kınarken, Kuran, Kabe, hatta şehit Ömer Halisdemir'in heykeli dahil pek çok şeyden pasta yapıp yemişlerdir.