normalleştirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
normalleştirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2022 Pazar

SİNEMANIN MAFYATİK ÜÇ SUÇU



Hep Yek film serisini, en azından ikisini izlemiş bulundum. Üçüncüsü o kadar zırvalamıştı ki, bırakmak zorunda kaldım. Film serisi, iki binli yılların ortalarından beri moda olan, aşırı vasıfsız komedilerden bir kaçı bu serideki filmler. Anlatmaya bile değmez. Bir kaç sahnesindeki sözler viral denen popüler, günlük sözlerden olduğu için izledim. Konumuz bu film serisi olmadığı gibi genel anlamda komedi filmleri de değil. Gene de bu yazıyı bana yazdıran, bu film serisinin ilk ikisi oldu. Çünkü serinin baş kahramanı ikili, başlarına gelen onca işkence ve şahit oldukları onca ölüme rağmen, mafyayı ve mafya üyesi olmayı iyi bir şey sanıyorlardı.
Sebebi de izledikleri filmlerdi. Karşılaştıkları mafya üyelerini, film-dizi karakteri sanıyorlardı. Gerçi bu film, daha doğrusu film serisi de,  aşağıda yazacağım gibi, en vahşi olayları bile gülünçleştiriliyor ve gülünçleştirilerek masumlaştırılıyor. Ben buna ikinci suç diyeceğim. Bu sıralamayı, kendimce önem sıralaması olarak yaptım. Şimdi birinciden başlayayım.
1)Mafyayı karizmatik, sadık ve yüce gösterme: Bu Amerikan kökenli ilk mafya filmlerinden, özellikle meşhur Baba serisinden kalma bir suçtur. Mafyayı güçlü kişilikli erkeklerden oluşan, bir aile olarak birbirini kollayan kişiler gibi göstermek, mafyanın sinemadaki en yaygın suçudur. Suç örgütlerinin üyeleri, çıkar için birbirlerini çok kolay satar ve çok kolay öldürür. Kurtulmak için de kolayca polisle işbirliği yapar. Bir mafya ailesi içinde olmak,  diğer çeteler ve polis kadar, kendi çeten tarafından da öldürülme, zorbalık görme ihtimalin var demektir. Pek çok mafya üyesi, çete üyesi, en yakın arkadaşı- adamı tarafından öldürülmüştür.
Filmlerde ise, pek çok kere mafya babalarına gişe yada reyting uğruna aşırı karizmatik gösterilmekte. Bu, genelde tüm kötü karakterler için geçerli. Bu, klasik ikinci dünya savaşı filmlerindeki Adolf Hitler ile, 2004 yapımı ÇÖKÜŞ filmindeki Adolf Hitler karakteri arasındaki fark ile açıklayabiliriz. Klasik ikinci dünya savaşı filmlerinde Hitler, karizmatik, kararlı, dirayetli bir lider olarak gösterilir. Çöküş filminde ise, sağ tarafına felç inmiş, kararsız, bunalımda bir ihtiyar görürüz. Diğer filmlerde bakışı ile içimizi titreten lider değil, hatalarını kabullenemeyen zavallı bir ihtiyar olarak karşımıza çıkar. 
Oysa mafya filmlerinde mafya babaları son anda bile racon keser (o ne demekse).
2)Mafyayı Komikleştirme: Son yıllarda komedi filmleri, mafyasız olmaz oldu.  Hani film kalıpları vardır. Sit-com dizilerinde, aynı evde kalan üç üniversite öğrencisi, fantastik özelliklerini  (cadılık, vampirlik, uzaylılık vs) komşularından saklamaya çalışan ev sakinleri ya da korku filmlerindeki ıssız yerde kamp yapan üniversiteliler, yanlışlıkla girilen şatoda kabus gece ve benzeri kalıplar gibi; hurda bir araçla mafyadan kaçan aptallar ( Jim Carrey'in Salak ile Avanak filmi, bu filmlerin anasıdır), mafyaya borcunu ödeyemeyen kumarbazlar, gibi mafyatik komedi kalıpları oldu.
Mafyatik ilişkiler, insan öldürülmesi, kumarhane işletmek, uyuşturucu, fuhuş, cinayet gibi işler, gülünecek işler değildir. Bu işleri sürekli espri konusu yapmak, bu işleri normalleştirmek demektir. Daha kötüsü, özellikle pek çok genç insanın,  mafya üyesi olmayı olağan görmesine yol açmakta.
3)Derin devleti yüceltme: Bu her ne kadar Deli Yürek dizisi ile başlasa da, patlaması Kurtlar Vadisi ile oldu. Dizi, ne kadar çok izlendiyse, o kadar da masraflı oldu. En ünlü ve iyi oyuncular, en iyi müzikler, her şey ayarlandı. Oyunculara, doğaçlama yapmalarına ya da çok fazla karakteri yorumlamasına izin verilmedi.
Bu dizi ve ardılları, derin devlet denen yapıları övdü ve halkta bu yapıların normal görülmesini sağladı. Yeni nesil dizilerle de, bu devam ettiriliyor. Devlet içindeki çeteler, devlete faydalı değil, zararlıdır. Bu tür diziler, topluma zararlıdır.

21 Mayıs 2021 Cuma

KÖTÜLÜĞE HER ZAMAN HAYRET ETMELİYİZ

 


Doksanlı yıllar boyunca Norveçli yazar Jostein Gaarder'ın, Sofi'nin Dünyası adlı kitabı çok ünlüydü. Kitap, basit bir kurguyla ve çok kabaca felsefe tarihini anlatıyordu. Kitabın başında bir yerlerde, insanın felsefe yapması için ilk şartın hayret etmek olduğu yazıyordu. Bir insanın, bir şeyleri merak etmesi için hayret etmesi gerekliydi.

Bu, gerçekten de böyledir sadece felsefe için değil, tüm bilimler için de böyledir. Mesela bu demirden uçaklar nasıl uçuyor, demirden gemiler nasıl yüzüyor diye hayret etmezseniz,  daha iyi uçaklar, daha iyi gemiler tasarlayamazsınız. Hayret etmeyenler, olanı, olduğu gibi kabullenir ve bir şeylerin değişmesi için çabalamaz.

Toplumda da bir şeyler değişsin diye olana bitene hayret etmeliyiz. Değişmeye de hayret etmeliyiz, iyi ise hızlandıralım, kötü ise engel olalım. 

Hayret etmemek, kabullenmektir. Ahlak için kötülüğe, kötülüğün varlığına her zaman hayret etmeliyiz. Yoksa kötülüğü kabullenmiş oluruz. Kötülük, kaçıncı defa yapılırsa yapılsın, her gün bile görsek, ilk defaymış gibi hayret etmeliyiz. Yoksa psikologların duyarsızlaşma dedikleri tavrı takınırız. Bu da kötülüğün yayılmasına ve kendimizi de kötü biri yapmamıza sebep olur.



Bunun için kendimize, bulunduğumuz topluma, hatta yaşadığımız dünyaya, bir an için de olsa yabancılaşmak gerek ve felsefe biraz da budur. Öğretmenliğe ilk başladığımda sınıf öğretmeni bir arkadaş,  felsefeciler hafif çatlak oluyor derler, hocam sizce doğru mu diye sormuştu. Bende doğrudur hocam, felsefeci yaşadığı topluma biraz yabancıdır ve bu yabancılık da biraz delilik olarak görülür.

Mesela geçen bir internet sitesinde, A.B.D'lilerin kolaya fazladan şeker ekledikleri gibi bir kaç şey öğrendim ve çok şaşırdım. Oysa Türkiye'de şaşırılacak şeyler saymayla bitmiyor. Mesela bu siteye yazdığım eski bir yazı da ( https://habergalerisi.com/2019/08/29/hediyelesmede-eski-turkiye-ve-yeni-turkiye/ ) 12 Eylül döneminde devletin müzelerinden pek çok tablonun generaller başta olmak üzere çeşitli makam odalarına hediye edildiğini ve kaybolduğunu yazmıştım. Yurt dışında yaşayan bir okurum da hayretten neredeyse dilini yutacak gibi olmuştu. Dahası bu tabloların bir kısmı da, geride tek bir fotoğrafı olmadan kaybolmuştu ve bu gerçekten hayret edilecek bir olay. Geçen ÖSYM ile ilgilene bir arkadaş, ÖSS sınavlarında Din dersinden net sayısının bir olduğunu söyledi. Felsefede ise 2-3  civarında. Türkiye'de Felsefe dersi son 4 yıldır 10. ve 11. sınıflarda zorunlu. Daha önce sadece 11. sınıflarda ve haftada 2 saatti. Oysa 12 Eylülden beri 4. sınıftan, lise mezunu olana kadar har hafta. iki saat din dersi alıyor, üzerine de bir sürü imam hatip, kuran, siyer ve benzeri seçmeli din dersleri yığını var. Sonuçta artan dinsizlikle beraber, öğrenciler ÖSS ve benzeri sınavlarda din dersinden kaçınıyor. ( https://habergalerisi.com/2020/11/10/dinsiz-birakan-din-egitimimiz/dinsiz-birakan-din-egitimimiz/ )

Ben de Bütün bu koşullarda bir felsefe öğretmeni ve felsefeci olarak hayretimi, özellikle kötülüğe karşı hiç değişmeyecek hayretimi yazmaya karar verdim.