Derin Devlet kavramını ilk defa ortaya attığını iddia eden pek çok yazar vardır ama bugünkü anlamına kavuşturan, MİT eski ajanı Profesör Mahir Kaynak'tır. Kaynak'a göre hemen her devletin içinde, iktidar ne olursa olsun politikayı etkileyen bir derin devlet vardır. Halk da bu derin devlete karşı çıkmamalıdır. Onun bu teorisine Ülkücüler ve mafya sahip çıktı, böylece yaptıklarının meşruluğunu ve haklılığını konuşur oldular. Bu derin devlet söylemi 2010 yetmez ama evet referandumunun bahanesiydi; sözde derin devlet Türk tarihinden silinecekti. On altı yılda derin devlet sadece kimlik değişltirdi. Bu değişim sırasında geçmişteki suçları ile ilgili hesapta vermedi. 2010 referandumu ülkemize atılmış en büyük kazıktır. Her dikta kazığı gibi bu kazık da, demokrasi kılıfıyla yapıldı.
Ülkücülerin ve sağcıların cinayet ve her türlü zorbalıklarına kılıfı, derin devlet ve devletin çıkarıdır. Cinayet ve her türlü zorbalık devletin, halkın, daha doğrusu sağcı-Sünni ve Türk halkın menfaatınadır. Bazılarını özellikle anlatmak istiyorum. İlki 13 Nisan 1970'de, asteğmenken öldürülen, Hacettepe Üniversitesi asistanı, ortopedist Necdet Güçlü. Öldürüldüğü gün,Türkiye'deki ilaç sömürüsüne karşı halkı direnmeye çağırıyor. Bu kişinin asıl özelliği solculuğu değil, protez üretimi konusunda öncü olması. Sadece gencecik bir asistan ama öldürülmesi Türkiye'ni protez teknolojisinde geri kalmasına sebep oluyor. Diğeri de 26 Kasım 1978 günü Trabzon'da vurulan, ODTÜ öğretim üyesiyken, KATÜ Elektronik Hesap Mekrezinden yönetici olan Necdet Bulut. Necdet Bulut, genç olmasına rağmen ölümü, Türkiye'de bilgisayar teknolojisinin gelişimini cidden sarsıyor. Bu bilgiler ışığında 12 Eylül rejiminin binlerece öğretim üyesini üniversitelerden kovdurmasına sebep olan 1402 sayılı yasanın sonuçlarına bakalım. Sizce bu işten çıkarmaların hepsi politik miydi? Öyle olsa, bu profesörler nasıl yurt dışına çıktı, hapislerde çürümedi?
Aradan zaman geçince şöyle başka bir yorum yapıyorsunuz; aslına temel amaç, o yıllarda öğretim üyesi sıkıntısı yaşayan Amerika ve diğer Avrupa üniversitelerinin bu sıkıntısını, Türkiye'den beyin ihracatıyla doyurmak, gitmek istemeyenş Türkiye'de işsiz bırakmaktı. Bu yorum çok abartılıysa, kovulanların alanlarına bakın, öte yandan pek çoğu solculuk gerekçesiyle atıldı, öyleyse Amerika'da ne işleri var; hadi onlar gitti, Amerika neden bu solcu-komünist profesör güruhunu işe aldı? 12 Eylül'den çok önce, 1944'de, Komünistlik suçlamaları yüzünden Amerika'ya göç eden ve vatandaşlıktan çıkarılan Muzaffer Şerif Başoğlu; senatör Joshep McCarty'in her yerde Komünist avladığı dönemde Amerika'da baş tacı edilmesine ne demeli? Amerika, Muzaffer Şerif'in solculuğunu neden umursamadı? Muzaffer Şerif, sosyal psikolojinin en önemli teorisyenlerindendir. Türkiye'de faşizmin onu zorbalamasındaki temel neden, Amerika'da çalışmaya zorlamasıdır. Bu yorumumu çok abartılı buluyorsanız, öyleyse nedne 12 Eylül sonrasında, 2010'lu yıllara kadar binlerce doktora öğrencisi Amerika'ya devlet parasıyla gönderildi ve yüzde sekseninden fazlası orada kaldı?
Derin devlet dediğimiz şey, devletin içindeki çetelerdir. İnsan üzerindeki en büyük dünyasal irade olan devletin başına geçmek isteyen kadar, bu iradeyi perde arkasından yönetmek isteyen de çoktur. Devlet sizi aniden zengin ya da fakir yapabilir. Her zaman devlet, en büyük işverendir bunun benim bildiğim tek istisnası, bir zamanlar Kuzey Kıbrıs'ya, ücretli insanları yarısını tek başına çalıştıran, İngiliz vatandaşı Asil Nadir'dir. Asil Nadir'de, devletin cephe aldığı burjuvaların, ne kadar zengin olursa olsun, yok olacağının simgelerindendir. Kuzey Kıbrıs'taki yatırımları, devasa servetinin yanında çerez gibiydi. 19 Haziran 1988'de, Turgut Özal'a suikast teşebbüsünden sonra serveti yok olup giden burjuvalar serisinin en büyüğüydü; Londra borsasında bir günde battı, ya da batırıldı. Hasbi Menteşoğlu, Kemal Hırzum, Mehmet Okumuş ve bir dizi burjuvadan geri iz bile kalmadı. Bunlar iktidarı devirmek için kapalı kapılar ardında çeteleşmişti. Her derin devlet başarılı olmaz. Bu çeteler, yani derinler, birbirleriyle de kavgalıdır. Susurluk kavgasından sonra Abdullah Çatlı'ya karşı sırların aşırı açığa çıkması, Tansu Çiller'i iktidarfa görmek istemeyen derin devlet çetelerinin, Çiller'in çetelerini ayak altından çekme çabasıydı. Susurluk kazasından aylar önce, o zamamlar merkez medya denen holding medyası, Çiller'in karşısına geçmişti. Çiller, Mesut Yılmaz ve merkez sağ, halk nezlinde oy kaybediyordu ve kapitalizm artık merkez sağ ile yürümüyor, Ülkücülükte kapitalizme kifayet etmiyordu. Derin devletin silahlı ve bürokratik çeteleri, burjuva gruplarına bağlıdır; yeni nesil jargonlar söylersek, baronları onlardır.
Bu çeteler genelde en zengine, en güçlüye doğru yönelirler. Çok fazla milliyetçi yiğitlik atıp, tutsalar da, güçle beraber, anında eksen değiştiriler. En büyük korkuları, kaybeden tarafta olmaktır. Kriz anında hızlı taraf değiştirme, tüm geçmişlerini silme yetenekleri geniştir. Bu yüzden geçmişi de değiştirebilirler. 1943 sonlarında bir Türk tüccar, bir Alman tüccarla sohbetinde, Almanların Türkiye'yi işgal planı olmadığını ve mevcut askeri kapasitelerinin artık Türkiye'ye saldırı için de yetersiz olduğunu öğrendi. O tüccar, aynı zamanda Türk istihbaratına (o zamanlarki adı ile Milli Amele Hizmetleri; MAH) çalışıyordu ve bunu öğrenen İnönü hükumeti rahat bir nefes aldı. İsmet İnönü, 1944 Ocak sonu, Şubat başında, İngiltere başbakanı Winston Churchill'ile görüşmeye eli daha sağlam gitti. Müttefiklerden bolca askeri yardım aldı ve yavaş yavaş Almanlarla ticari ilişkileri azalttı. Birden kesemezdi zira Almanların elinde halen İstanbul başta olmak üzere Türkiye'nin pek çok yerini yıkıntıya çevirecek kadar uçak vardı. Önce kereste, buğday gibi ürünlerin Almanya'ya ihracatı yasaklandı. 1944 Nisan ayında da Almanya'ya krıom ihracatı yasaklandı. O yıllarda Almanya ile Türkiye arasındaki ticaretin büyük bir kısmını krom oluşturuyordu ve krom, Almanlar için çok hayatiydi. Krom olmadan çelik olmuyor, uçakların, hele jetlerin motorları bu denli ısıya dayanmıyordu. Bu yüzdan Nazilerin Promethe örgütü, yani Atsızcılar, hükumete karşı nümayişlerini, isyanlarını arttırdı. İnönü'de önce 23 Nisan'da onları uyardı, kamuoyunu hazırladı, 3 Mayısta halledildiler. Buna rağmen tamamen çöpe atılmadılar. Pek çok eski faşist gibi Antikominizm için tekrar eğitildiler. Türkeş, Çatlı,Yazıcıoğlu falan, Nikaragua'da bir yerlerde eğitildi. Türkeş ve ekibi uzun yıllar Amerikan ajanı Ruzi Nazar tarafından yönetildi. Ölümünden yıllar sonra ortaya çıktı ki Türkeş'in yakın dostu Ruzi Nazar, Kürtçülüğün de gizli yöneticisiymiş. Gazeteci Enver Altaylı'ya göre bu karanlık kişi, Kürtçü derneklerin kuruluşuna da destek vermiş. Kendisi ölünce, Türkeşle bir olup, katliam yaptığı Alevilere ait bir mezara sessizce gömülmüş.
Bütün bunlar ortadayken, derin devlet kavramı unutuldu, devlet aklı diye yeni bir kavram icat edildi, iktidarlar değişse de devleti yöneten gizemli bir akıl varmış gibi. Devlet, insanlardan oluşur ve devletin aklı değil, sahibi vardır. Özelleştime diye sokakların karanlıkta bırakılması hangi akla ait? Olan şey, devletin gizli sahibinin TÜSİAD başta olmak üzere büyük burjuvalar olması, güvenliğe rağmen dağıtımı özelleştirme ile satın alan şirketlerin karının arttırılmasıdır. Demokrtasi, halkın devleti sahiplenip, bu çeteleşmelerden kurtarılmasıdır.
