türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2026 Salı

EMPERYALİZMİN ASKERLİK KRİZİ



Devlet denen varlık, icad edildiğinden beri emperyalist yani yayılmacıdır ve bu yayılma da savaşmadan olmaz. Savaşmak içinde asker toplamak ezelinden beri zor iştir. Machiavelli, Türklerin ne güzel savaşmaya hazır askerleri, asker göndermeye hevesli derebeyleri var; bizim krallar vassallarından asker dileniyorlar diye, Türklere özendiğini yazar. Milattan Önce 586 yılında Babil Kralı Nabukednezar, on bin kadar Yahudi esiri, köle olarak Ermeni kralı hediye etti. Bu hediyenin bir sebebi benim tahminim, vassalı olduğu Babil kralının emrine asker veren Ermeni kralının çok fazla insan kaybetmesiydi. Bu olay Ermeniler arasındaPakraduniler efsanesinin doğmasına sebep oldu. Devletler için askerliği cezbetmenin iki koşulu vardı, şehitlik ve yağma. Askerliğin iki yönü oldu hep, ömür boyu öğrenilecek meslek-seferberlik zamanı vatan hizmeti. Askerliğin tek zorluğu ölüm tehlikesi ya da sıkı talimler değildir; askerliğin getirdiği yaşam tarzıdır. Askerlik, kim ne derse desin halen büyük ölçüde erkek işidir ve kışlalar, üsler, erkeklerin aylarca ve hatta bazen yıllarca dişi sinek bile görmediği yerlerdir. Buna bir de hiyeraşiyi ekleyin, en pis işi yapan, en alt rütbeli er olduğunuzu düşünün. Bu ortam, kapalı alan homoseksüelliği için de en uygun alandır. Uzun seferler, yürünen ya da at sırtında gidilein yüzlerce kilometre yol, askerliğin diğer zorluklarıdır. Askerlik çoğu zaman erkeklerin, hayatlarının baharında zorla yaptığı iştir.

Savaşların en büyük yıkımlarından biri de nüfus, çalışabilir erkek nüfus azalmasıdır. Bu gün Avrupa ülkelerinde, bizim erkek işi diye bildiğimiz pek çok işi kadınların yapmasının temel nedeni budur. Avrupa'da ağır vasıta şoförlüğü, boya-badana, kaporta gibi işlerde kadın görmek son derece normaldir. Avrupa, yüz yıldan fazladır bu sıkıntıyı yaşıyor. İkinci dünya savaşı öncesi Neville Chamberlain hulümetinin, Hitler'e karşı yatıştırma siyaseti gütmesinin temel nedeni buydu. Hatta Kurtuluş Savaşı sırasında İngilizlerin Anadolu'ya bizzat asker göndermemesinin  de temel nedeni buydu. İlginç bir şekilde İngilizler, deniz savaşları haricinde çok az can kaybıyla, kocaman bir imparatorluk kurmuşlardır. Koca Hinfistan'ı (Pakista, Bangladeş, Nepal ve Srilanka ile beraber) işgal eden İngiliz devleti değil, Britanya-Hindistan ticaret şirketi olmuştur. 1857 Kartuş (Sepoy-Sipahi) isyanına kadar bölgeyi şirket yönetti. Paralı askerlerle, kabile-din-mezhep çatışmalarından faydalanarak, çok az subayla,  pek çok ülkeyi yönetti. Öyle ki 20 bin kadar ölü, 25 bin kadar yaralı (yuvarlanmış rakam) kayıp verdiği 2.Boer isyanı, Napolyon savaşları ile 1.Dünya savaşı arasında İngilizlerin kayıp verdiği en büyük savaştır.

İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupalılar için  cansıkıcı bir manzara vardı. Hem iki büyük dünya savaşında çok kan kaybetmişlerdi, hem yakılıp, yıkılmışlardı, hem de Soğuk Savaş denilen, hazır kıta askerlerin bekleme savaşı başlamıştı. Bir Arap atasözü, en çok borçlanan insanlar, dev gibi ordular besleyen krallardır, der. Avrupa'nın hem dev ordu besleyip, hem de kalkınması çok zordu. Zaten çalışacak insan kıtlığı Avrupa ülkeleri, bir de genç erkeklerine bir buçuk-iki yıllık askerlik dayatamazdı. Sözleşmeli ve profesyönel askerlerden oluşan bir kaç tugaydan oluşan birliklerle ordu kuracaklardı. Askerlikse altı ayla sınırlı olacaktı. Peki koca NATO'nun kas kuvveti kimlerden oluşacaktı? İşte o zaman, Rusya'nın geleneksel düşmanı, Ruslar'ın sıcak denizlere inmesine engel olan Türkiye'yi gördüler; üstelik şimdi Ruslar, dünyaya dinsizlik ve Komünizm ihraç ediyordu. Hem devlet, hem de halk, tedirgindi. Türkiye, Nato'ya alınmaya uygundu ama Türk askeri uygun muydu? Kore savaşı uygun olduğunu gösterdi.

Vietnam savaşı, NATO savaşı olmadığı, Fransa'nın eski sömürgesine, Amerika'nın müdahalesi olduğundan, Türk askeri Vietnam'a girmedi; onun yerine Kore askeri gitti. (Holivud'un onlarca filminde Koreli askerler görünmüyor.) Amerika sonraki yıllarda müdahalelerine NATO'yu büyük oranda, dahil etmeye, özellikle Türk askerini, sembolik miktarda bile olsa dahil etmeyi, Körfez Savaşları gibi bazı savaşlar hariç) başardı. Özellikle 2002 'den sonra pek çok göreve Türk askeri, hatta polisi gitti ve halen de gidiyor. Eskiden bu görevlere sınavla, başvuruyla falan gidilirdi; şimdilerde geçici görev emri ile gidiliyor. Sadece asker değil, polisler de gidiyor. Önceden polisler için tek yurt dışı görevi, elçilikler ya da bakanların yurt dışı gezileri falandı. 2010 Haiti depremi sonrası pek çok polis, buraya çalışmaya gitti. Ardınan Bosna ve Kosova geldi.

Çünkü artık batılı refah devletlerinin yeni nesilleri ve göçmenleriasker olmayı o kadar çok istemedi ve doksanlardan itibaren askerliğe talep azaldı.Sebebi ölüm korkusu değildi, öyle olsa ekstrem spor yapıp, uyuşturucu falan kullanmazlardı.Sebebi büyük ölçüde Vietnam sendromu denen şeyin yaygınlığı. Özellikle üçüncü dünya denilen gelişmemiş ülkelerde bir süre kalan askerler, geri döndüklerinde, hele de terhis olduklarında sivil yaşama uyum sağlayamıyor. Bu sebeple pek çok genç için askerlik, işsizlikten bile kötü bir durum. Türkiye'de ise böyle bir şey yok. Yıllarda askerlik yapan biri, emeklilikten sonra esnaf olabiliyor. Türk insanı için, bir kaç yıl sözleşmeli askerlik, para biriktirmenin ve fırsat bulursa kamu kuruluşlarına geçmenin bir yolu. Uzman çavuşluk-astsubaylık bile küçük burjuva olmanın sağlam bir yolu.

2026 Temmuzunda Ankara'da yapılan son tantanalı NATO toplantısı da bununla ilgilidir. Yıllarca batı Avrupa'yı koruyan yüz binlerce Amerikan askeri bölgeden ayrıldı ve daha da ayrılacak. Amerika'nın yeni bir süper düşmanı var; Çin Halk Cumhuriyeti. Dünyanın mikro çip üretim merkezi Tayvan'ı toprağı sanıyor ve burayı işgal ettiğinde dünyanın üçüncü büyük ekonomisi Japonya'yı kuşatmış olacak. Çin, zaten Afrika kıtasında patron olmuş, bölgenin eski sömürücüleri Avrupa ülkelerini büyük ölçüde kovmuş durumda. Çin'in bu gücünün arkasında da askerlik krizi var. İran savaşında Amerika başkanı Trump, Japon ve İngiliz donanmalarından yardım istedi; bu iki devletin yardıma gelememesinin birincil sebebi, donanmalarının eksik personelle çalışması. Japonya, zaten nüfus azalmasını en trajik açısından yaşıyor. Buna denizcilik sektöründe iş bulmanın kolay olmasını eklemeli. 1982 Falkland Savaşındaki gücünü, Britanya donanması çok arıyor. Dünyanın zorunlu askerlikten, sözleşmeli askerliğe dönmesinin sebebi, zorunlu askerlik yapan, cuntacı Arjantin ordusu karşısında; demokrasi ülkesi İngiltere'nin ordusu muhteşem bir zafer kazanmıştı. Şimdilerde ise kadrolarnı dolduramıyor ve gene Falkland gibi deniz aşırı topraklarına saldırı olursa, bu kadar kolay zafer kazanamayabilir. Fransa'nın Sahel bölgesinde (Sahra Çölü ile, Gine Körfezi arasındaki Afrika toprakları)gücünü yitirmesi de muhtemelen bu sebeptendir.

Irak'ın işgalinde Amerika, 5 Nisan kararnamesini geçiremediği için Türk topraklarını kullanamamıştı. Şimdi benzer bir durum için başkanlık rejimi kurulmuş. Tantanalı NATO kongresine bakılırsa, Reis buna dünden razı ama kamuoyu ikna olmamış. Bu yüzden İran füzeleri İsrail'i vururken, tarikat şeyhleri ve basını İranlılar Şii diye bağırıp durdular. Eskiden uşaklıklarının  bahanesi Komünizm'di. Mevlana'da Harzemşahlar'ın İbni Sina gibi bazı filozofları koruduğu gerekçesi ile Moğol uşağı olmuştu. Şimdi aynı gerekçelerle Türk askerini NATO ve Avrupa'nın kas gücü yapmaya çalışıyorlar. Hali hazırda Baltık Devletlerini (Litvanya, Letonya, Estonya) Türk F16'ları koruyor. Buna karşında Türkiye, parasını ödediği F35'leri alamıyor. NATO, kurulduğundan beri Türk piyadesini yeden piyade olarak tutuyor. 1980'lerde kırk milyonluk Türkiye'nin, yarım milyon askeri vardı. Bu kadar asker sadece Sovyetlerle (Şimdiki Gürcistan ve Ermenistan, çok kısa da olsa Azerbaycan) sınırını korumak için değildi. Şimdi ise buna daha fazla muhtaç ve bunun için İran ve Arap ülkeleriyle, gerekirse düşmanlık yaratmak zorunda, ikna olmamış kamuoyuyla savaş gidemezsiniz. Irak'da şimdi Şii, zira Saddam döneminde yönetim Sünni'ydi, nüfus Şii'ydi. Şimdi bu devasa Şii kitle üzerinde Sünnilerin bir etkisi kalmadı.

Asıl sporu şu, ya Türkiye'de askerlik krizi yaşarsa; bakın nüfus krizi başladı bile.

25 Mayıs 2026 Pazartesi

TÜRKLERİN VE ERMENİLERİN KERHEN BARIŞI



Her şerde bir hayır vardır denir ya, 1999 depreminin beklenmedik sonuçlarından biri de Türk ve Yunan dostluğu oldu. Gelen arama kurtarma ekipleri, kan vermek için sıraya giren Yunan halkı, gelen yardımlar, bir dostluğun başlangıcı oldu. Benzer bir depren Atina'da olunca, bu yardımların karşılığı da verildi. Acı gerçek şuydu. Bu dostluk kerheni yani isteksizce ve tiksinerek. Bu kelime Türk halkı için, Bülent Ecevit'in 14 Ekim 1979'da yaşadığı Bej Sıfır diye tarihe geçen ara seçim yenilgisi ardından başbakanlıktan istifa etmesiyle, Süleyman Demirel'in 12 Kasım 1979'da kurduğu azınlık hükumeti ile moda olmuştu. Mecliste çoğunluk alamayan Demirel hükumeti, Necmettin Erbakan'ın kerhen güven oyu alması ile iktidara gelmiş, böylece askeri darbe on bir ay kadar bir süre ertelenmişti. Meclis'in, görev süresi biten Fahri Korutürk (Tam adı Esseyit Hasan Fahri Korutük'müş) yerine cumhurbaşkanı seçememesi ve ülkede siyasileşmiş sokak savaşları dürmayınca, 12 Eylül darbesi gelmişti, bu da ayrı konu.

Süleyman Demirel, sonradan SHP (12 Eylül sonrası CHP) ile koalisyonları da, seksen öncesi Ecevitle bir araya gelmedi, darbeye sebep oldu suçlamalarına karşı kerhen bir barıştır. Barışlar çoğu da kerhendir, yılların nefreti öyle hemen bitmez. Diğer yandan Atatürk'ün, İzmir İktisat Kongresi açılışında yaptığı konuşmada dediği gibi, kılıç sallayan kol yorulur, saban süren el güçlenir. Bu yorulma bazen nesiller sonra olabilir. Fransa ve Almanya, sürekli birbiri ile savaştı ve birbirini ezdi. Otuz yıl savaşlarında, kendi içindeki Protestan azınlığa kan kusturan Fransa; Almanya'daki Protestanları ezdi. Napolyon, Almanların bin yıllık Kutsal Roma imparatorluğunu yıktı. Güçlenen Fransa, Fransa'yı Sedan savaşında yenip, Fransızların Versay sarayında, Alman birliğini ilan etti.Birinci Dünya Savaşında yenilen Alman heyeti, küçük bir vagon içinde rezil edildi, İkinci Dünya savaşının başında Hitler, rövanşı aynı vagonda aldı. Almanlar yenilince, vagon yakılarak yok edildi. Savaş sonrası Naziler'in kurduğu gümrüksüz alan aynen devam etti.Avrupa Birliği de bu alan üzerine kuruldu. Şimdi Avrupa'da ve Dünya'da, Fransalmanya gerçeği var. Türkiye ile Azerbaycan için nasıl, iki devlet, bir millet deniliyorsa; Fransa ve Almanya'da iki millet, bir devlet deniliyor. Bu iki devletin dış politikası fazla paralel işliyor. Alman ve Fransız milletlerinin birbirlerini sevdikleri konusunda pek bir bilgim yok, sevmeselerde gerçek bir barış içindeler.

Halklar savaş döneminde birbirine o kadar çok zulm eder ki, barışmak zor, hatta imkansız olur. Bu yüzden yendiğiniz düşmanı, barışmayacak kadar perişan etmek, tarihi bir hatadır. Şu an Türk (Azeri -Gney Azerbaycan)-Ermeni barışı karşısında en büyük engel, neredeyse tüm dünyaya yayılmış Diaspora denen dış Ermenilerdir. Dış Yunanlar ya da Yunan Diasporası, Türk-Yunan dostluğuna karışmamıştı. Bu diaspora, büyük ölçüde Yunan milletinin kendi iç çatışmalarının sonucudur. Önce Kurtuluş Savaşından sonra göç eden Anadolu Rumlarının pek çoğu Türk tohumu diye dışlanarak, Avusturalya başta olmak üzere, yurt dışına göç etmelerine sebep oldu. Oysa Anadolu Yunan ordusunun üçte biri, Anadolu Rumlarından alınan gönüllülerden oluşuyordu. Üstelik Anadolu'da, Yunanlıların Pontus dediği Doğu Karadeniz ve Kapadokya başta olmak üzere, pek çok bölgesi, Yunan ya da işgalci diğer ülkelerin (İtalyan, Fransız ve İngiliz) egemenliğine girmemişti. Sonra 1944-49 arasında süren iç savaş, ülke nüfusunun üçte birinin geri dönmeksizin göçüne sebep oldu. Ermenistan'ın ise, Lübnan, Fransa, A.B.D (Californiya özellikle) ve Arjantin başta olmak üzere, Dünya'nın dört bir yanına dağılmış Ermeni toplulukları kendilerini 1915 Tehcirinin kurbanı olarak görmekte ve göstermekte; olası Ermenistan-Türkiye-Azerbaycan barışını kendilerinin konumuna saldırı olarak görüyor. Diğer yandan 3 milyon nüfuslu, otuz bin kilometre kareden biraz küçük, tüm ekonomisi Azerbaycan, Soccar şirketinden daha küçük Ermenistan'ın komşularıyla barışa ihtiyacı var. Türkiye ve Azerbaycan, bu küçük ve diasporası kalabalık ülkeyle barışmak zorunda.

25 Kasım 2025 Salı

KOMŞUMUZ YUNANİSTAN'IN TARİHSEL EZİKLİĞİ

 


Tarihsel olarak iki millet, biz zamanlar devken, şimdi minicik olmuştur. Biri Moğolistan'dır, diğeri de Yunanistan'dır. Avrasya'nın çoğunu işgal eden devasa Moğol imparatorluğundan geriye, denize çıkışı olmayan, üç milyonluk nüfusunun yarısı başkentte, dier yarısı da göçebe yaşayan, Türkiye'nin dört katı bir devlet kaldı. Çin'in İç Moğolistan bölgesinde, Moğolistan'dan daha çok Moğol var. Yunanlılar ise, tarihte uzun süre deniz kenarında yaşayan şehir devletleri olarak yaşadılar. Bu  şehir devletleri, Atina önderliğinde Persleri Ege kıyılarından kovdu ama Atina, Pelepones savaşlarında Sparta'ya yenilince, bu birlik dağıldı. Yunanlıları birleştiren, Yunanlılaşmış bir Balkan halkı olan Makedonlar oldu. Büyük İskender, emsali görülmemiş ve daha sonra da görülmeyecek bir şekilde,  dünyanın en büyük devleti olan Pers imparatorluğunu üç meydan savaşı ve bir kaç şehir kuşatmasıyla altı yılda yıktı; İskender'in erken ölümü de bu imparatorluğun İskender'in generalleri arasında önce paylaşılmasınaa, sonra da yüz yıllar süren savaşlarla yıkılmasına sebep oldu. Yunanlıların ikinci defa dev olması, Doğu Roma imparatorluğunun Yunanlılaşması ile oldu. Yunanların bu altın çağı da, önce Arap, ardından Türk fetihleri ile azalarak, 1453'de bitti.

Hani Türklerin bir yazıklanması vardır ya; İkinci Dünya Savaşında Almanya ve Japonya ne biçim yıkılmıştı, şimdi onlar ne halde, biz ne haldeyiz, diye. Türkiye nüfusu, 1927 nüfus sayımında 13 milyon 648 bin olduğuna göre, 1922'de 10 milyon bile değildi, 1924 mübadelesi ile iyice azalacak, üç milyondan fazla Rum, Yunanistan'a göç edecek,  Karadeniz ve Ege'de, özellikle kıyı kesimleri iyice tenhalaşacaktı. Buna karşılık Yunanistan'dan sekiz yüz binden fazla Türk ve Müslüman, Türkiye'ye göç edecekti. Türkiye daha sonra Balkanlar, Sovyetler Birliği ve çevresindeki pek çok ülkeden gizli yada açık göç alacaktı. Gene de Yunanistan gibi bir anda nüfusunun yüzde yetmişi kadar bir göç almayacaktı. Bu göçü kaldıramayacak, üzerine bir de kaybedilen savaşın borçları da eklenince, derin bir bunalıma girecekti. Bunun sonucunda bek çok Mübadil, Yunanistan'a yerleşemeyecek, Yunanistan'dan, Avusturalya başta olmak üzere başka ülkelere göç edecekti. Ardından demokrasinin ilk kurulduğu ülke, demokrasiyi bir türlü yerleştiremeyecek,  darbeler, Meteksaz diktatörlüğü, iç savaş, albaylar cuntası derken,  tipik bir Balkan ülkesi olacaktı.

Oysa 1923 yada 1924'de,  hatta çok sonralarında bile Yunanistan, pek çok açıdan Türkiye'den daha avantajlıydı. Nüfüsu Türkiye'ye yakındı; 13'e 8. Türkiye'de okuma-yazma ve eğitim oranları, acınacak düzeydeydi, kadınlarda binde dört.  Koca ülkede elli tane traktör ya vardı, ya yoktu. Nüfusun yüzde doksanı köylü olan ülkede, çoğu yerde sulama bile yapılmıyordu. Ülkede nüfusun ciddi bir oranı Türkçe bilmiyordu; cumhuriyetten yetmiş yıl sonra 1990'lar başında bile, çoğunluğu kadın, iki milyon kadar insanın, Kürtçe'den başka bir dil bilmediği varsayılıyordu.  Halkın önemli bir kısmı, Kurtuluş Savaşı sırasında isyan etmişti ve sonraki yıllarda isyan edecekti.  Genç devlet, Şeyh Sait, Dersim, Ağrı gibi geniş alana yayılan, uzun yıllar süren isyanlarla mücadele edecek; Ağrı isyanını bastırmka için İran'la toprak takasına girecekti. Alfabe, giyim-kuşam bir yana, ölçü ve terazilerde birlik kurmak için bile devrim yapmak gerekecekti. Cumhuriyetin ilanından 27 yıl sonra, 1950'de,  dünyada ilk defa kurucu tek parti, iktidarı başka bir partiye, seçim sonucunda terk edecekti.  Türkiye'nin gelişmesi de düz ve yükselen bir çizgide gitmeyecek, isyanlar, terör olayları, askeri darbeler ve pek çok olumsuz olay yaşayacak, istediği gibi kalkınıp, gelişemeyecekti. Gene de Türkiye, nüfus artışı ve ekonomik büyüme açısından Yunanistan'ı çok geride bırakacaktı. Yunanistan, tüm avantajlarına rağmen toplumsal bütünleşmesini sağlayamayacak, iç savaşlar ve çatışmalarla, doğum oranları çok düşük olmamasına rağmen, nüfusu  uzun yıllar 8-9 milyon civarında sabitlenecek, bu nüfusun da yarıdan fazlası ülkenin yüzde birinden daha küçük bir bölümünde, Atina ile Pire civarında  olacaktı. Ekonomisi de güdük kalacak, pek çok üründe Türkiye'den ithale mecbur kalacak, 1974 Kıbrıs Barış Harekatına karşı çaresizce seyredecekti. 

Oysa Yunanistan'ın Güney Kore'den daha fazla toprağı var ve iklim açısından, konum açısından Güney Kore'den daha iyi durumda. 1923'de, dönemin süpre gücü Büyük Britanya İmparatorluğu'nun Balkan yarım adasındaki tek müttefikiydi Balkanlardaki diğer devletlerde o zamanlar Alman yada Rus hayranlığı vardı. 1945'de Balkanların tek Komünist olmayan ülkesiydi. Osmanlı'da tüccarlar Yunan, zanaatkarlar ve doktorlar Ermeni, bankerler Yahudi olurdu. Uzun yıllarda Yunanistan, armatörleri ile ünlü oldu. 1990'da Sovyetler Birliği dağıldığında Yunanistan, eski Sovyet ülkelerinden, özellikle de Gürcistan'dan, neredeyse tamamı Yunanca bilmeyen pek çok insanı, Rum Ortodoks kilisesine bağlı oldukları bahanesiyle Yunanistan'da göç ettirdi ve nüfüsunun on milyon olmasını sağladı. Avrupa Birliği olunca, birlik yasaları ile armatörlük ve pek çok iş kolu çöktü. Yunan gençleri de çalışmak için Avrupa ülkelerine göç etmeye başladı. Yunanistan halen göç  aldığı halde,  Avrupa'ya verdiği göç daha fazla. Ülkede tek ciddi  sektör turizm olmuş. Ülke gayrı safi milli hasılasının beşte biri, 1945'de İtalya'dan alınan Rodos ve 12 adalardan geliyor. 

Bu haliyle bile Yınanistan, Balkan yarım adasındaki en büyük ekonomi. Kendisine çok yakın yüz ölçümü ve nüfusu olan Macaristan ile hemen hemen aynı gayrı safi milli hasılaya sahip. Macaristan'ın hem denize kıyısı yok, hem de kırk  beş sene doğu bloku ülkesi oldu.

Belki iktisat, siyaset ve diğer alanların bilim insanları ve bu durum üzerine daha ayrıntılı incelemeler ve tezler yazar. Bence Yunanistan'ın kaybedişi, pek çok imkana rağmen bir kaybediştir.

19 Mayıs 2023 Cuma

TÜRKİYE'DE PROVOKASYONUN TARİHİ

 


Vedat Türkali'nin, Bir Gün Tek Başına romanını okurken hayret ettiğim şey, 1940 ya da 50'li yıllarda sol örgütlerin içinde çok fazla provakatör ve polisin olmasıydı. Nazım Hikmet'in, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanında ise, 1920'li ve 30'lu yıllarda da aynısı olduğunu gördüm. Solcu-komünist örgütlerin içi daima provokatör doludur. Ertuğrul Kürkçü'nün Kızıldere'de samanların içine saklanarak kurtulduğunu sanmıyorsunuz değil mi?

Ertuğrul Kürkçü çok net bir örnek ve Kürkçü ile ilgili bu iddiaları çok kişi ortaya atar. Aslında böylesi garip tesadüflerimiz çoktur ve görmek sadece dikkat ister. Mesela 1979-80'de Devyol-Devsol bölünmesi olmasaydı, 12 Eylül rejimi gecekondu mahallelerini, özellikle İstanbul'u o kadar kolay ele geçiremezdi.  Gene 12 Eylül darbesine giden yolda, sol örgütler olmak üzere pek çok parti veya oluşum, benzer parçalanmalar içindeydi. 

Son bir kaç yıldır hükumet ne zaman sıkışsa, savaş uçakları bir kaç tane,  tercihen 8-10 tane  teröristi mağarada öldürüyor. Sonra teröristler bir kaç tane gencecik askerimizi şehit ediyor. Yıllar önce eski bir genelkurmay başkanı, terör kampları B.B.G evi (Katılımcıların tüm yaşamlarının gözlendiği yarışma programı) gibi olmuş  demişti. Pek çok kişi bu sözü küçümsemişti. Oysa bu söz gerçekti. Sen dağda teröristlik-gerillalık yaptığını zannediyorsun ama devletin ahırındaki kurbanlık koyunsun. Gündemi değiştirmek için seni kurban ediyor.

Üniversitede okurken bir hocamız, İttihatçıların 1908 devrimi sonrası ilk iş, Abdülhamit'in istihbaratının binlerce belgesini yaktığını söylemişti. Zira yılda bir kaç ay maaşlarını hiç alamamaları doğal olan Osmanlı memurları, ara ara jurnal yazmayı bir çeşit doğal para kaynağı gibi görmüştü. Bu tip ihbarların bir amacı da, rakibi ya da hasmı gözden düşürmektir. Buna rağmen pek çok belge, günümüze kadar gelmiştir. İtirafçı mafya babasından öğrendiğimize göre devletin içinde pek çok kişi, işlerin ters gitmesine karşı kendisine arşiv yapmış. Ben inanıyorum ki derin devletin arşivi, tıpkı STASİ (Doğu Alman İstihbaratı) arşivi gibi ortaya saçılacak. 

Şu günlerde siyaset, tek yanlış hamlede, hem saldıran, hem de savunan tarafın mat olabileceği karmaşık satranç konumuna benziyor. Kimsenin kimseye akıl vermeye haddi yok. Diyebileceğim, kışkırtılmanın, gaza gelmenin hiç sırası değil.

21 Şubat 2021 Pazar

ERMENİ-AZERİ SAVAŞI VE iSRAİL-ERMENİSTAN KIYASI

 


2020 yılının bence tek güzel haberi, Azerbaycan'ın yıllardır Ermenistan işgaline olan topraklarını kurtarması oldu.

Bu olayın üç kazananı, Azerbaycan, Türkiye ve Rusya'dır.

Azerbaycan, topraklarının yüzde otuzunu geri kazandı. Azerbaycan ordusu, ciddi bir güç olduğunu ispatladı. Artık her hangi bir ülke Azerbaycan'a savaş açmak için en az iki kere düşünecek.

Rusya, Kafkasya'da abi olduğunu ve onsuz iş olmayacağını ispatladı. Barış konferansından üç kişi var, Aliyev, Paşinyan ve Putin. Türkiye, izleyici olarak bile yoktu.

Türkiye, gene de değişmez bir müttefik kazandı; hem de Turgut Özal'ın bir marifetmiş gibi ortaya koyduğu mezhep farkına (Azerbaycanlılar çoğunlukla Şii'dir) rağmen. Azerbaycan'ın bu zaferi, Türk silahları ve eğitimi olmadan olmazdı. 1990-91 yıllarındaki Azerbaycan yenilgisinin asıl sebebi, Türk silahları ve Azerbaycan ordusunun Türk ordusunca eğitimidir. Eğitim işi, silah satın almaktan önemlidir. Çünkü her durumda, ateş pahasına da olsa silah satan birileri bulunur ama eğitim, hele askeri eğitim verecek birileri bulunmaz.

İran, el altından Ermenistan'ı desteklemek isterken,  kendi Azeri azınlığının isyanının başlangıcına yakalandı,  sonra Azeri zaferleri gelince, bu sefer de Azerbaycan'ı destekledi. Sonuçta mezhep birliğine rağmen Azerbaycan'ı bir müttefik olarak Türkiye'ye kaptırdı. Kafkasya'da tamamen oyun dışı kaldı.

Burada İran'lı Azerilerine hayranlığımı dile getireyim. Aslında Türk kökenli halklar, yaşadıkları tüm baskılara rağmen gayet başarılı azınlık politikaları yürütüyorlar. Mollalar rejimi, yıllar önce Azeri Türkçesi ile eğitimi yasakladı ama halk bu yasağı fiilen zerre kadar umursamadı. Tebriz'de gösteriler durmayınca da, kağıt üstündeki yasağı da kaldırdılar. Bu mücadelelerinde de dağa çıkmadılar, çete kurmadılar, mal yağmalamadılar. Gene de disiplinli bir şekilde baskılara direndiler. (Burada bırakıyorum çünkü bu daha uzun uzadıya yazılması gereken bir konu.)

Ermenistan'ın ise kayıpları çok açıktır. Toprak, itibar ve daha neler neler. Bu kayıplar, bir de ekonomik çöküntüye sebep olacak ve Ermenistan'da pek çok Ermeni, yurt dışına göç edecek ve Ermeni diasporasına karışacak.

Asıl kaybedense Ermeni diasporası. Benim aklıma gelen soru ise Ermeni diasporasının, Yahudi diasporası gibi ana vatanlarını neden korumadı ya da koruyamadı? Oysa dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermeniler de, Yahudiler kadar çok dolar milyarderi, filozof, yazar, çizer yetiştirdi ve benim bildiğim onlar kadar da örgütlü. Ermenilerin, Azerbaycan'a karşı, İsrail'in Araplara 1967 6 gün savaşındaki gibi zafer kazanması ve bir kaç haftada Bakü önlerine gelme tehlikesi aklımdan geçmedi değil. Oysa tam tersi oldu bu. Gene Arap-İsrail savaşı ile kıyaslayacak olursak, Arap ordularının Gazze, Golan ve Şeria'yı kurtarıp, Tel Aviv önüne gelmesine az kala durdurulması gibi oldu.



Bunun sebebi ile ilgili kafamda bir teori vardı. Amerikan Birleşik Devletleri tarihine geçen senato baskını ile doğruluğunu onayladım. Gruptan bazıları, Nazi soykırımını (Holokost) kast ederek altı milyon az geldi yazılı tişört giymişti. Bir de Kamp Auschwitz tişörtleri vardı, o da başka bir tehdit.

Bu nasıl olabilirdi? Kahvehanelerde konuşan onlarca komplo teorimize göre Dünyayı, özellikle de Amerika ve İngiltere'yi Yahudiler ve Masonlar yönetmiyor muydu? Trump dönemi, Amerika ile İsrail'in arasının en iyi olduğu dönem değil miydi? Hatta ne kadar doğru bilemeyeceğim, Trump'ın damadı da Yahudi ve kızı da bu sebeple Yahudi oldu diye biliyorum?

Bir de tersini düşünelim. Avrupa ya da Amerika'da, en  faşist, ırkçı grup, bir milyon az geldi tişörtü giyer miydi ya da giyebilir miydi? Bunu Türkiye'de bile yapamazsınız, çünkü resmi ideoloji katliam yapılmadığı yönünde.

Faşizmin belli düşmanlık hedefleri ve kodları vardır. Mesala dünyada mafya denilince akla İtalyanlar gelir. Bir kaç sene önce İsviçre polisi, Kalabriya bölgesi mafyası olan Ndrangetha (n harfi okunmuyor) ile mücadele etmek için, İtalyancanın o yöre lehçesinde konuşan eleman aramıştı. Gene de dünyada hiç kimsenin İtalyanlara karşı nefreti, Romanlar ya da diğer Çingene tarzı yaşayan topluluklara ( Yenişler, Sindiler, Poşeler ve benzerleri) karşı nefretinden fazla değildir. Ya da bir İtalyan ev kiraladı diye o apartmanda diğer dairelerin fiyatı düşmez.

Yahudi düşmanlığının izlerini çok eskilerde görebiliriz. Birinci Haçlı seferinde bile, ilk hedef Ren vadisi kıyılarında yaşayan Yahudiler olmuştu. Avrupa'da Yahudi katliamlarına Progrom deniliyordu ve Nazilerden çok önce de modaydı, yaygındı. Yemen başta olmak üzere pek çok Arap ülkesinde bugün bile Yahudilere hakaret etmek, Müslümanlara serbesttir.

Oysa Filistin özerk yönetimi bile, 2015'de soykırımın yüzüncü yılı, hatıra pulu basmıştı. Ermeniler, Süryanilerle beraber, ilk Hristiyan olan millettir ve genelde Ermenilerin adı geçer. Ermeniler de bunu kullanır ve tarihleri boyunca bunu kullanmıştır. Orta çağdaki Kilikya devleti, Haçlılarla ve diğer Hristiyanlarla daima ilişkide olmuş,  sürekli ticaret yapmış, siyasette de aktif olmuşlardır.

Tarih boyunca da, asla Ümmieti Sıdıkiye olmamışlardır. Venedikteki Ermeni manastırı, orta çağdan beri aktiftir. İlk büyük Ermeni isyanı olan Zeytun isyanın tarihi 1780 gibi çok erken tarihtir. Ümmeti ( ya da Millet-i) Sıdıkiye sözü, Abdülhamit döneminde uydurulmuş sözdür. Amerika ve diğer ülkelere büyük çaplı göçleri, 1830'ları bulur ( Bakmayın hepsinin kendisini 1915  yetimi olarak göstermesine). Hristiyan dünyasında büyük bir Ermeni sempatisi vardır ve Arap ülkelerinde de diğer Hristiyan unsurlarından ayrı görünmezler.

1915'in yasını kullanıp, Amerika ve Fransa başta olmak üzere Türkiye ile iş yapan şirketlerden de kendi vakıflarına okkalı yardım aldıklarını da unutmayalım.

Sonuç olarak Ermeniler sadece Türkiye ve Azerbaycan'da gerçek anlamda azınlıktır ve Ermeni diasporası için Kafkasya'daki Ermenistan, bir gün gidip, yerleşecekleri yer değildir. Türkiye Ermenileri bile Avrupa-Amerika ülkelerini göç için daha öncelikle tercih ederler. Oysa Yahudiler  öyle değil. Amerika'da bile olsa, bir gün kaçıp, sığınmak zorunda kalacakları yer. Bu yüzden İsrail'in yaşaması için ellerinden geleni yapıyorlar.

Oysa Avrupa ve Amerika kıtalarındaki Ermeniler için Kafkasya'ya göç,  bir fantezi, bir macera arayışıdır. Bu yüzden Fransa ya da Amerika'daki bir Ermeni, Ermenistan'ın ekonomik veya askeri sorunları için o kadar çırpınmaz. Cebindeki parayı Ermenistan'a yardım için harcamaz, harcasa da ciddi paralar harcamaz. Ermeni kimliği ve Türk nefreti, Türkiye ile iş yapan şirketlerin Ermeni vakıflarına bağışta bulunması ve kimliğini korumak içindir. Bunun için bolca tweet atar, gösteri yapar ama bir Yahudi'nin İsrail için yaptıklarını yapmaz.