provakasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
provakasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2024 Perşembe

Bir Mektubun Tanıklığında 6-7 Eylül Olayları- Berat Alanyalı (Mehmet Gider)

 


Babamı yitirişimizin ardından, onunyaşam boyu titizlikle sakladığı evrakı toparlamak,  üç kızı arasında bana düştü. Üzerinde babamın el yazısıyla 'eski mektuplar' o büyükcek zarfı bulduğumda, içinden böyle bir belge çıkmasını beklemiyordum. 25 Eylül 1955 tarihli mektup, amcam Mehmet Gider tarafından babam Mustafa Gider'e yazılmıştı ve Cumhuriyet tarihimizin en üzücü olaylardan birine tanıklık niteliği taşıyordu.

Amcam 6-7 Eylül olaylarının ertesinde, bir seyahatten döndüğü 8 Eylül 1955 günü Fener semtindeki evine  ulaşmak için İstikla caddesinden geçmiş, o kaosun acı izlerini gözlemlemişti. Abisine ' Bu hadiselerin hiçbirini gazetelerde bulamazsınız' notuyla aktardığı ayrıntılar yazının gücüyle kalıcılık kazanmış, şimdi sivil bir tarih belgesi sayılacakmektubun satırlarında canlanıyordu.

Aktardıkları 8 Eylül-Taksim gözlemlerinden ibaret değil. Mektup, 17 gün sonra kaleme alınmış. Bu sürede amcam, İstanbul'un diğer semtlerinde yaşananları ve olayların tanığı kimi yakınların gözlemlerini de derleyip, mektubuna almış. (Söz gelimi Kumsal sokağı, Yenikapı'da, teyzesinin oturduğu sokaktır.)

1931-1980 yılları arasında yaşayan amcam Mehmet Gider, floresan lambaları doğru akımla yakmayı icat etmiş bir elektirik teknisyeniydi. Tophane Sanat Enstitüsü Elektirik bölümündeki mezuniyetinden sonra bir süre gazetecilik yüksek okuluna devam etmiş. Askerlik nedeniyle yarım bırakmış olsa da, mektuptski ayrıntılı gözlemleri bu okulda edindiği formasyona bağlanabilir..

Sadece olaylarla ilgili kısımda yer verilen mehtup sonunda 'devamı var' notu okunuyor, ancak bir devam mektubu bulamadım. Belki kaybolup gitti, belki devamı sözlü geldi. Elimdeki kadarı, 6-7 Eylül olaylarına ilişkin ayrıntıları ve o gün 24 yaşında olan bir Türk gencinin olaylara bakışını yansıtıyor.

Bu belgenin Dr. Erdoğan Keleşoğlu'nun pozitif yaklaşımıyla bu yayında yer bulmasından memnunşyet duyuyorum.

Ankara işi olmadı. Yaz olduğu için işler durgun. Bu son hadiselerden de işler adam akıllı durdu, bir hayli malzeme parçalandığı için malzeme bulunmuyor,  yeni hadiselerin tesiriyle yiyecek maddeleri de pahallandı.

6 Eylül gecesi biz Uludağ'da idik, vakanın oluşunu gözlerimizle görmedik. Ertesi gün hadiseyi İstanbul'a dönerken araba vapurunda duydum. Ve iyi olmuş dedim, fakat hakikat öyle değilmiş. Vapurdan inince Kadıköy'ün, Üsküdar'ın vaziyetinden işin fecaatini anladım. Üsküdar'dan İstanbul'a araba vapuru ile geçtik, Kabataş'tan eve giderken Taksim'den geçtik. İstiklal cad manzarası bana Mavi Ölüm romanını hatırlattı. Ve hakikatten o romanda anlatılan hadiseler İstanbul'da geçmiş, adeta dev bir adam gelmiş hallacın pamuk attığı aletle İstanbul'u atmış. İstiklal cad, Tünel cad üserinde sağlan altı dükkan saydım. O canım kürkler, naylon çoraplar, buzdolapları, çamaşır makineleri,  dikiş makineleri, İngiliz kumaşları her şey her şey paramparça. O muazzam dükkanlardan kullanılan sadece üç tane duvar kalmış, geriye kalan her şey çöpçüler tarafından bir haftada kaldırıldı. Bizim iş yaptığımız müesseselerden kazara ayakta kalan Papazyan ve Beyazıt'ta ayma. Ayma'nın da kalmasına sebep, yarısının Türk'ün olması. Arşimdis dört duvar, pardon vitrinden eser yok, şu halde yalnız üç duvar kalmış. Üç Mitakides de yerle bir olmuş. En fazla acıdığım Pak Koll. oldu, elde tutulacak hiç bir şey kalmamış, kasayı kırmışlar, paralarını ve bonolarını almışlar. Vitrin camları, kepekleri, içerideki cam, ayna, dolap, vitrin, her şey ama her şey mahvolmuş. Hiç biri kalmamış. Zaten her dükkan aynı vaziyette ya. Hoşuma giden yalnız Pak'ın sırasında ileride Güleryüz oldu, çok nale bir Rum'du, hak etmişti. 

Buraya kadar anlattıklarım ticarethanelerdi, zaten ne kadar anlatsam da manzaranın dehşetini ve fecaatini (fecaat diyorum çünkü ne olduysa bize oldu hakikatten fecaat, sıkıntı ve buhran başladı bile)  gözlerinizin önüne getirmeme imkan yok. (Mavi Ölüm'ü hatırla) Evlere yapılan tecavüzler ise yürekler acısı. İnsan zenginlerin önüne yığılan eşyalara pek acımıyor da, hoş bu yığından  eşya denecek veya  şu parça, şu yığınınmış diyebilecek bir hal kalmamış dağılan yün, pamuk yada kuş tüyünden anlıyor da, bu yorganmış, bu yatakmış diyebiliyor. Fakat fakirlerin eşyalarına bakınca insanın içi sızlzıyor. O kuş uçmaz, kervan geçmez Kumsalı Sokağı'nda bir evin önünde bir nesne gördüm, merak ettim, yakından tetkik edince bunun çamurlar içine atılmış dörtte bir yorgan olduğunu anladım. Bu öyle bir yorgan ki yüzü bir zamanlar Behiye teyze yapardı, nerede bir parça bez bulsa dört köşe kesip birbirine ekler yastık yapardı. Bu yorgan da aynı şekilde yapılmış, zavallı sahibinin üç metre bez alacak parası yokmuş ki onu öyle yapmış, bir namussuz, vicdansız çıkıp onu dört parça edip, çamura atmış ve muzafferane çiğnemiş. İçim sızladı, acaba bu zavallı şimdi nerede yatıyor, ne yiyor, belki bir zamanlar beğenmediği o parçalardan yapılma yorganı olmadığı için kim bilir nasıl üşüyor diye düşündüm. Ve evde oturanı sordum. 65-70 yaşında, şunun-bunun yardımı ile yaşayan ve tek başına oturan sessiz bir kadıncağızmış. Bu faciada rol oynayanların ne kalite adamlar oldukları bu vakadan belli oluyor. Bütün İstanbul içinde kurtulan ev pek seyrek. Zaten bizim sokak gibi kenar ve fakir bir sokak dahi kalmazsa var diğerlerini hesap et.

Kiliselere gelince:  İstanbul'da, Patrikhane'den maada kilise kalmadı. Langa kilisesi şöyle olmuş (Ünit'lerin evine karşı). Dört kamyon it, serseri, namussuz gelmiş, kapıları kırmışlar, içeriye hücum etmişler bazıları çabuk yanması için sağa sola benzin dökerken bir kısmı çan kulesini zaptetmiş, çanı sökmüşler, alkışlar arasında çanı yere atmış ve kahraman bir it çanı kilometre ile  çalıştırdığı bir taksinin ardına bağlamış ve zafer nişanesi olarak sokaklarda dolaştırmış. Kıpkızıl alevler taştan yapılma çan kulesini aydınlatırken bu rakipsiz savaşı (Tek başına koşup, birinciliği alan at gibi) kahramanlarından biri,  zaferin sarhoşluğu le vecde gelerek alevlerin arasına atılmış, çan kulesine çıkmış, binlerce düşmanla kahramanca dövüşüp zaptedilen bir kaleye bayrak dikermiş gibi bir eda ile kuleye bayrak dikmiş ve kıpkırmızı alevlerle  aydınlatan  bayrağın altında bir din kahramanı gibi ezan okumuş. Ertesi gün bu hadiseyi iftiharla anlatırken, askerler tarafından itibarla  ve kahramanlığına halel getirmeyecek bir şekilde Selimiye Kışlası'na misafir edilmiş, üç gün süren tören hazırlıklarından sonra bu kahramanlığına mükafat altı sene yemiş. Yine bir kilisede tecavüzü önlemeye çalışan bir papazı, mukaddes sakalına yazık olmasın diye  tıraş ettikten sonra (Bu arada kiliseye ateş verilmiş)  ihtiramla ateşe atmışlar. Bu hadiseyi görüp, sessizce seyreden bir papazı soğuk kanlılığına mükafaten sünnet etmişler. (Bu hadiselerden hiç birini gazetelerde bulamazsın)

Aynı geceden bir fıkra daha: Galata tarafında işlerini eksiksiz olarak bitiren bit sürüsü Unkapanı köprüsü üzerinden İstanbul tarafını kontrol etmeye gelirken tam köprü üzerinde Galata'ya geçmeye çalışan bir taksiye rastlarlar, bakarlar ki takside bayrak yok, hemen etrafını sarıp şoförü sorguya çekerken, bir kısmı taksiyi elleri üzerinde kaldırırlar. Elebaşı sorar: 'Bayrağın nerede ulan' Zavallı şoför: 'Abicim nereden bulaydım bayrağı, bugün bayram değil diye yanıma almadım'. Etraftan, 'Gavur bu Türk değil, atın köprüden aşağı' diye bağırırlar. Taksiyi elleri üzerinde tutanlar köprünün kanadına yaklaşırken  ne kadar anlatsa derdini dinletemeyeceğini anlayan şoför hemen eller üzerinde duran arabanın üzerine fırlar ve Türk-Müslüman olduğunu en pratik şekilde ispat eder. Araba alkışlar arasında yere bırakılır, yol açılır ve  rahatça toluna devam eder.  Bu arada kendisini kimse rahatsız etmesin diye bir bayrak hediye ederler.

Zarar ve ziyan dört beş milyarmış. Kapalıçarşı yandığına üzülmüştük. Şimdi belki elli tane Kapalıçarşı yandı.

Bu zarar ve ziyanı görüp, hadiseyi şöyle izah ediyorum: Sinirli biri, bir diğerine kızar, hırsını alamaz ve üstünü başını yırtar. Biz Yunanlılara kızdık, üstümüzü başımızı parçaladı,  Allah beterinden saklasın.

Zarar ve ziyanı bir tarafa bırakacak olursak bu hadise iyi oldu, çünkü bu keratalar epey yüz bulmışlardı. Şimdi bu abdestle bir hayli namaz kılarlar.

Etraftan iki bin lira alacağım vardı. Alacağım olan dükkanların hepsi parçalandı, tabi bizim mallarla beraber. Bakalım bir müddet sonra alabilecek miyim.

Ablamın Turgut, mahut gece icrayı sanat etmiş ve eve bazı şeyler getirmiş, tabii ne ablam ne enişte kabul etmezler, ellerinden alıp, çöp tenekesine atmışlar, bana söylediler. Ben de: 'Ne yaptınız, tenekeyi alan çöpçü sizi şikayet etse, haliniz harap olur'^dedim. Çöp tenekesine boşaltıp, içine atılanları ayırdılar , ben aldım ve İkinci şubeye teslim ettim.

İkinci şubede gördüklerimi ve İkinci şubede dayaktan iki yumrukla nasıl kurtulduğumu ve yine Eyüp Demokrat Parti başkanının davul zurna ile Fener Patrikhanesini nasıl bastığını, bundan sonraki mektubumda yazacak bir şey bulamazsam anlatacağım.

Haydi sana bir iki hikaye daha anlatayım: Mahut gece Bizim Selami (kayınbirader) çalışıyor imiş. 'Bir gürültü duydum, fırladım' diyor.  Onarın alt tarafı pasaj, pasaja girmişler, sağı solu kırıp döküyorlar, iş adam akıllı kızışmış, Rum, Ermeni, Türk arayan yok. Bir de baktım diyor: 'Haao tipinde bir herif, ya hamal ya arabacı, kepengin alt aynasına bir balta vurdu, aynayı yardı, tekrar balta vursa vakit kaybedecek, baltayı elinden bıraktı, iki parça aynanın birini bir eline, diğerin öteki eliyle tuttu ve bir buçuk  mm. kalınlığına ve aynı zamanda oluklu saç kepengi Amerikan bezi yırtar gibi iki parça edip, bir tekmede vitrin camını kırıp içeri daldı. Dükkan sahibi elbiseci imiş, bu zatı muhteremin sırtındaki ceketi lime lime,  önce onu çıkardı, bismilah dedi ve ceketi parça parça etti, askıdan bir ceket aldı,  her halde beğenmedi ki çıkarıp onu da parçaladı. Bu hal beş altı ceket üzerinde tekrar edildi ve son giydiğini beğenmiş olacak ki aynadaki kendi haline eğilip bir reverans yapıp teşekkür etti ve aynaya şöyle ayağının burnu ile dokundu, paramparça etti. Bu hali az ileride seyreden hal ve tavırları ile üniversiteli olduğu anlaşılan yüzü gözü kan içerisinde bir delikanlı ortada duran bir masa üzerine fırlayıp, 'Arkadaşlar biz buraya çapul ve yağmaya değil, Atamızın evine atılan bomba ile ruhumuzda yapılan tahribatın aynını, misillemesini yapmaya geldi, onların malına tenezzül etmeyiz ve etmeyeceğiz de dedi' dedi ve az önce ceketi giyene döherek seslendi: 'Arkadaş, sana hitap ediyorum. Çıkar onu ve yırt..' Adam afalladı, bozuldu, bir an karşı koyacak gibi oldu. fakat etrafında bakıp da kötü kötü kendisine bakanları görünce sırtındakini paramparça etti.

Hakikatten ilk önce çapul ve yağma olmamış,. Üniversiteliler işin çığrında çıktığını görüp çekilice meydan serserilere kalmış.

8 Eylül İstiklal caddesinden geçerken etrafta bir hayli sağı solu patlak lastik, alt köselesi kopmuş ve bir sicile bağlı bir hayli ayakkabı yırtık pırtık ceketlere rastladım ve hayretle bu civarda acaba hangi dükkan bu kalitede mal satıyor diye düşündüm.

Eniştem ve Ceyhun yazmama mani olmasalardı daha devam edecektim. Saat üçe çeyrek var. Allah rahatlık versin.

Devamı var 

(El yazısı ile)

 Ayın abicim,

Ay sonunda İzmir ve ayadın2a gideceğim demiştim. Ama olmadı Daha evvel yola çıktım. Mektubu postaya İzmir'den veriyorum. Yine yzarım. Seyahatim 15 gün sürecek. Selamlar.

    Toplumsal Tarih dergisi 269. sayı (Eylül 2024) Demokrat Parti Eyüp teşkilatının bizzat olaya katıldığını açıkça yazdığı için buraya aldım.



28 Temmuz 2023 Cuma

SİLAHLI DİRENİŞİN PROVAKASYON OLMASI ÜZERİNE TEORİ



Üniversitede ilk yılım, siyasal İslamın yükselmeye başladığı ve 1995 seçimleri ile bunun net görüldüğü yıllardı. O dönem taşra üniversitelerinin hocaları genelde Ülkücüydü. Seçimlerden hemen sonraki pazartesi günü falandı galiba. Demek ki 25 Aralık 1995 pazartesi veya sonraki günlerden biriydi. Hocamız ilahiyat dakültesinin hocası, o zamanlar yardımcı doçent olan,Yılmaz Soyer'di. Refah partisi çok büyük oranda oy oranını arttırmıştı. 12 Eylül rejimi, reşit olma yaşı 18 olduğu halde oy verme yaşını 21 yapmıştı. Sonra bu yasa ile düzelince 8 milyon kadar gencin, muhtarlıklara başvurup, seçmen bilgi kağıdı alması gerekmişti. Yaklaşık bir milyon genç bu kaydı yapmıştı ki, yapanların çoğunun da Refah partili gençler olduğu tahmin ediliyordu. (Gerçekten de öyleydi. Dönemim gençliği büyük oranda apolitikti ama sonraki yıllar boyunca politikleşecekti) Derken Yılmaz hoca, konuya şöyle bir nokta koydu.

-Biz seksen öncesinde solcularla kavga ederken, onlar tuvalete kaçıyordu. Onlardan bir halt olmaz dedi ve sınıf alkışladı. Oysa sınıf ve Yılmaz hoca yanılıyordu. Yedi sene sonra 2002'de iktidara geleceklerdi. Seçimde diğer bir süpriz yapan ise, tek başına seçime girip, barajı geçemeyen MHP oldu. O yıllarda sağı, sokak kavgalarında MHP ve Ülkücüler temsil ederdi. 1997'de Başbuğ ünvanlı lider Alparslan Türkeş'in ölümünden sonra bu değişecekti O yıllarda özel harekat timlerine seçilecekler bizzat Ülkü Ocaklarınca olurdu. (Yada öyle denilirdi. Jandarma özel harekat bile rahat rahat Ülkücülerin çeneden aşağı inen hilal bıyıklarını bırakırdı.Polis teşkilatı o yıllarda basbayağı Ülkücüydü. Sivil polislerin pek çoğu, bu bahsettiğim Ülkücü bıyıktan tanınabilirdi. Bazı polis baskınlarında (bu baskınlar sabaha karşı 3-4 gibi de olsa) Ülkücüler de gelir, polis lehinde sılogan atardı.

O yıllarda MHP, bazı büyük ilçelerin belediyesini almış, bazı yerlerde DYP ve ANAP oyları aniden MHP'ye kaymıştı. 1999'da MHP, en çok oy alan 2.parti, sağın birinci partisiydi Sleahatin Önkibar'ın yazdıklarına göre Bahçeli, 2002'e kadar defalarca başbakan olmayı red etmişti ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html) 6 Haziran 2015 seçimlerinden sonra da red etmişti. Yıllar sonra, daha uzaktan bakınca anlıyorum ki  MHP, asla iktidara aday olmadı,seçmenlerince bile. Hatta MHP'den kopanlarca kurulan İyi Parti'nin de durumu budur. Bu durum, sağcı kitlelerin topraklaması olmaktır. Uzun yıllar Isparta'da kaldım. DYP, İstanbul'da beşinci partiyken, Isparta'da açık ara farkla birinci partiydi. Ispartalılar her seçimden sonra Demirel ve ailesine, DYP yöneticilerine küfreder, gene DYP'e oy verirlerdi. (N e kadar tanıdık değil mi?) DYP'den kaçışta ilk rota da MHP olmuştu. (Bu da çok tanıdık.) Sağcılar, Ülkücülerin Aleviler, Kürtler ve solcular üzerine zorbalığını desteklemiş ama Ülkücülere kolay kolay güvenmemiştir. MHP, bir Nato örgütüdür ve Amerika hemen her müttefiği ülkede benzer kurumları kurmuştur. Neflix'in Roma filmini izleyince, Meksika'da bile kurduğunu öğrenmiştim. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/04/roma-filmi.html )

Benzeri tuzaklar, muhalif kesimden de geçerli. 2002'de PKK bitmiş gibiydi, hiç eylem yapmıyordu. Önce inkar edilen, sonra göğüs gere gere anlatılan Oslo görüşmeleri döneminden itibaren örgütün eylemleri yavaş ama istikrarlı bir şekilde arttı. Bu çözüm sürecinde de artan çoklukta  şehitler verildi. Çözüm süreci, kumpas süreçleri ile beraber ilerledi. Çöüzm destekçileri, akil adamlar ve yetmez ama evetçiler, şimdilerde timsah gözyaşları döküyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/07/adalet-agaoglu-ve-affetmeme-ozgurlugumuz.html)O zamanlarda CHMHP yada CHPMHP gibi laflar denilip,  Dersim yada benzeri isyan bastırma hareketleri ile Maraş-Çorum gibi katliamlar özdeşleniyordu. Tam da o günlerdeki meşhur yetmez ama referandumunu Demirtaş, sözde boykot çağrısı ile destekledi. Yetmez ama referandumunun ertesi günü iktidarın liberallerle ve Kürtlerle ittifakı çöktü.  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html) Gazeteci İsmail Saymaz ilginç bir tespit yaptı. PKK'nın kendisi bie Abdullah Öcalan'ı AKP kadar övmemiştir. (Hele hapse girdikten sonra) Çözüm süreci olmasaydı HDP (Yeşil Sol Parti) %/ 7 civarında çırpınır, durudu.  Provakasyon ile kitleleri yönetmek ülkemizde eskiden beri olan bir olgudur.



 ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/turkiyede-provokasyonun-tarihi.html) 12 Eylül öncesinde Dev-Yol'un içinde Dev-Sol (şimdilerde DHKP-C) çıkmasaydı, darbeciler İstanbul'a bu kadar kolay hakim olmazdı. Lenin, yüz milyonluk Rusya'da, on altı bin kişi ile devrim yaptı ama Dev-Yol, 1980'in kırk milyonluk  Türkiye'de beş yüz bin kadar üyesi ile 12 Eylüle direnemedi bile. Çünkü içi provakatör doluydu. Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına romaında, 27 Mayıs öncesi, yer altı Türkiye Komünist partisini anlatır. O yıllarda bile hemen her tutuklamada neredeyse yarısı polis çıkıyor. Türkiye'de devlet provakasyonundan ve sağ-sol çatışmasından o kadar emin ki 1961'de Ülkücü-komando kampları kuruyor. 1965'de bu kamplarda eğitim gören sayısı beş bini buluyor. O yıl sol gruplar daha tek bir el silahlı eylem yapmamışlar. Öyle bile olsa devletin askeri-polisi buna yetmiyor muydu. Bu kamplar, internetten öğrendiğime göre 1978'e kadar faal kalmışlar. Sadece iç işleri bakanlığında (polis ve jandarma) değil, sağlık bakanlığında da etkindiler. Hatta sağlık bakanlığına gitmek için Ülkü ocaklarından kart alınması gerektiği zamanlar oldu. Sağlık meslekte çalıştığım yıllar, öğretmenlerin çoğu da kadın olmasına rağmen, Ülkü ocağı gibi ortam vardı, sandık kurulsa MHP garanti birinci parti çıkardı.

Diğer yandan doksanların başında Dev-Sol, kendisini DHKP-C yapacak iç savaşı yaşadı, örgüt Dayıcı (Dursun Karataş) ve Bedrici (Bedri Yağan) diye ikiye ayrıldı. Bu örgüt içi savaşta, illegal örgütlerinin geleneğine aykırı olarak polis kullanıldı. Taraflar birbirlerini polise ihbar etti ve polis tarafından öldürüldü. Savaşı dayıcılar kazandı, son kalan Bedriciler, Sakarya'da bir hapishanede yaşıyor.  DHKP-C,  Özdemir Sabancı suikastinden sonra erkin olmaya başladı, özellikle 1996'nın 1 Mayısında İstanbul'u yaktı-yıktı. Örgüt gücünü hapishanelerden ve gecekondulardan alıyordu. Hayata dönüş (adını alan ve pek çok ölüme neden olan) operasyonlarından sonra hapishanelerdeki gücünü büyük ölçüde kaybetti. Kentsel dönüşümler sonucunda  şehirlerde gecekonudu da kalmadı.Uzun zamandır uykuda, Gezi'de de çok fazla gözükmedi.

Devlet,  başedemeseydi gecekonduculukla baş edemezdi. Köyünden şehre göç eden önce gecekonduya yerleşirdi. Geçen on  sene içinde gecekonduculuk bitti. Şu an ülke ciddi derecede konut sıkıntısı çekiyor. İç göç bir yana absüt bir dış göç alıyoruz. Bu göç, açıkça da teşvik görüyor. Yüksek kira getirisi heveslisi ev sahipleri kiracılarını öldürüyor, evsiz kalan emekliler intihar ediyor ama seçim sürecini atlatmış iktidarın umurunda değil. Gene de hiç kimse gecekondu yapamıyor. Demek ki daha önceki yıllarda devlet gecekondu ile baş etmiyor, baş etmek istemiyormuş. Gecekondular olmasa, emekleyen sanayiyi besleyecek ucuz iş gücü şehre nasıl yerleşecekti?

Gene bir başka baş edememe, Osmanlı'da Efeler yada Zeybekler denen Ege eşkıyaları ile olmuştu. Devlet sürekli eşkiya kovalıyor, mücadelesi genelde başarısız oluyordu. Bir efe düze indiğinde, öldürüldüğünde yada çetesi dağıtıldığında, yeni bir efenin dağa çıkması gelenekti. Ne oldu bu geleneğe? Efelik, zeybeklik sadece türkülerde, danslarda kaldı. Efelerin nasıl yok edildiğini, Şevket Süreyya Aydemir, öz yaşam öyküsünü anlattığı Suyu Arayan Adam'da anlatıyor. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/sevket-sureyyaaydemirin-kitaplari.html ) Jandarma ve ordunun uzun takipleri sonucu yakalanan efeler,  aktif oldukları Aydın-Muğla civarından uzağa, Afyonkarahisar hapishanesine konulyordu. Efeler ve zeybekler, sadece hapsedilmekle kalınmıyor, tekrar dağa çıkmamaları için eğitime tabi tutuluyorlardı. Aydemir'de o zamanlar komünistlerden ayrılmıştır. Bunun da sebebi, adını vermese de şair Nazım Hikmet'in yatak kapma davranışıdır. Koğuşta pek çok kişi yer yatağında yatmakta, pek az kimse karyolada yatmaktadır. Nazım Hikmet'de karyolada yatanlardandır. Sonra koğuşa daha kaliteli karyolalar gelir. Nazım, o an, doğal hakkıymış gibi eşyalarını eski karyoladan, yeni karyolaya taşır ve ideolojik tartışmaya kaldığı yerden devam eder.  Nazım'ın bu tavrı, sadece Aydemir'in değil, bir kaç kişinin de sosyalist-komünist ideolojiden kopmasına sebep olur. Aydemir, daha hapishanede devlet adına çalışır. Bir iktisatçı olarak,dağ eşkıyalarından esnaf yapma programına yardımcı olur.

Osmanlı neden yüz yıllarca Efeliği yok edemedi? Çünkü efelik-zeybeklik denen kurumu yaratan kapütülasyonlar, düyun-u umumiye ve onların alacağını tahsil eden tütün rejisiydi. Efeler, rejinin tekelini kırıp, tütün, incir, üzüm gibi ürünlerin (bunlardan en kıymetlisi tütündü) iç piyasaya verilmesini sağlıyordu. Osmanlı bu açıdan, hem düyun-u umumiye, hem de kapütülasyon rejilerini memnun etmek için efelerle mücadele ediyor, hem de bu efeleri yok etmeyerek halkı tütünsüz bırakmıyordu. Benzer bir şekilde Osmanlı yüz yıldan fazla uğraştıran Celali isyanları ile ilgili. Celali isyanlarını ilk çıkaranlar Aleviler de olsa, önemli Celali liderleri Sünniydi. Kalenderoğlu, Kara Yazıcı, Canbulatoğlu, Çomar Bölükbaı gibi önemli Celali liderleri genelde Sünniydi. Pek çok Celali lideri, Bosna beyler beyi oldu. Girit'in fethinde, Osmanlı-Avusturya savaşları nda asker oldu.(1893-1606, Avrupalıların 15 yıl savaşları, Osmanlı'nın uzun savaş dediği savaşlar) Osmanlı devleti, özünde bir savaş ve ganimet devletiydi. Ülkçe içi isyanları bir yağma fırsatı olarak görüyordu. Osmanlı askeri de yağma fırsatı olmayan İran savaşları başta olmak üzere, pek çok savaş karşı isteksizdi. (İran, Çaldıran'dan sonra Osmanlı ile meydan savaşı yapmaması gerektiğini öğrenmişti. Yanık toprak taktiğini uyguluyor, köyleri boşaltıp, tarlaları yakıp, su kaynaklarını zehirliyordu.) Kuyucu Murat paşanın zaferleri, Celali isyanlarını sonlandırmadı. Mustafa Akdağ'ın anlatımına göre yirmi beş sene ara vermesini sağladı. Sonra isyanlar tekrar başladı ama Karlofça'dan sonra azalarak bitti. Efeler başta olmak üzere Anadolu'da, cumhuriyetin ilk yıllarına kadar etkin olan eşkıya grupları, Celalilerin kalıntılarıdır.

PKK teröründe kırk yılda hep sorulur, neden terör bitmedi diye, ben de karşı soru sorayım, neden Kürdistan kurulmadı? Bu örgüt ne zaman güçten düşecek olsa bir anda çatışmalar soğuyor. 1993 Bingöl saldırısından önce örgüt sık sık tek taraflı ateşkes ilan eder, ama her ne hikmetse devlette bu ateşkese kısmen uyardı. Sonra çatışmalar yavaş yavaş eski şiddetine dönerdi. Ne kadar unutkan ve zavallı bir toplumuz ki 24 Mayıs 1993'de silahsız 33 (otuz üç ) erin katledilmesini unuttuk. Yıl dönümleri hiç haber olmuyor. Hatırlanırsa çözüm süreci sorgulanacak çünkü. 33 er, çözüm sürecinin başında da unutulmuştu. Bu eleştirilerim sadece bu sözde ateşkeslere inanan yada gizli Oslo görüşmeleri yapanlara değil, onlara oy verenleredir. Oy  verenler, oy verdikleri partinin ne mal olduğunu hepimizden iyi biliyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/oh-olsun-ideolojisi.html) Hatta seçim öncesinde Muhammet Yakut ve Ali Yeşildağ'ın anlattığından fazlasını da biliyorlar ama umursamıyorlar. Onlar da, oy verdikleri kadar kötü. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/03/kahrolsun-hirosima-kotulugun-yuceligi-2.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/06/turkes-ve-muhsin-kotulugun-yuceligi.html) Amerikalı yazar John Steinbeck'ın meşhur sözüdür. ''Bazı ülkelerde sosyalizm imkansızdır. Çünkü insanlar kendilerini fakir değil de, geçici olarak yoksulluk çeken zenginler olarak görür''  Ben de diyorum ki, hırsız iktidarlara oy veren kitleler, kendilerini yakın geleceğin yağma ortağı olarak görür. Kitleler masum değildir, onlar da suçludur. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/kitlelerin-sucu-da-suctur.html) Yani bu provakasyondan onlar da haberdardır.



Ülkemizde terör olmasa, asker ve polis böyle itibarlı konumda olmaz, her şeye karışmaz, her yerde arama, kimlik taraması yapamazdı. Faşistler, kendilerini vatansever zannetmezdi. Bu yarı düşük, ne idüğü belirsiz savaş hali, aslında devletin, faşistlerin ve uluslar arası silah kodamanlarının istediği şey. Aslında askerin ve polisin çok az bir kısmı teröristle savaşıyor, en önde de en garibanlar var. Tüm askeri birliklere vursak, çok küçük oranlar çıkar. Bu, meşhur  Tapınak Şovalyelerinin, Haçlı Seferlerinin en uoğun dönemlerinde bile en fazla yüzde beşi savaşmış, çoğunlukla Fransa merkezli olarak uluslar arası ticaret, bankacılık yapıp, çiftlik işletmiş, bu da ona benziyor. Dikkat ederseniz her seçim öncesi bir yerlerde bulunan petrol-doğal gaz-uranyum gibi madenlere, milli otomobil, uzay aracı gibi mucizelere, Suriye'den gelen şehit haberleri eşlik ediyor. Pek çok faşist odak, yaşadığı şehre bir şehit cenazesi yapsak diye bekliyor. 1990'larda şehit cenazelerine katılmadığı için oy kaybettiğini fark eden ANAP ve DYP merkez yöneticileri, ik ve ilçe teşkilatlarını bu konuda uyarmıştı. (Uyarılar sonrası şehit cenazelerine katılımları artsa da DYP ve ANAP'ın gerilemesi durmamıştı)

Devlet için terör olaylarında kayıplarının yerine koyup, koyamayacağı önemlidir. Ölen asker veya polisin yerine gelecek pek çok kişi mevcuttur. Sonuçta iyi maaşı ve sosyal güvencesi olan bir devlet memurluğudur. Eskiden şehit cenazelerini kaçırmazlardı. Şimdilerde pek gitmiyorlar. Cenzaeye giden muhalefet partilileri linç etmeye paramilterlerini yolluyorlar. Onlar da, sanki çözüm süreci, Oslo görüşmeleri falan, muhalefetin suçuymuş gibi olay çıkarıyor. Şehidin çocukarının asker-polis olması için tüm kapılar açlıyor vesair. Bu sistem, arada bir devletin güvenlik personeli ile bazı faşist ergenlerin ölümü ile işliyor. Arada bir bazı şehitler verildiğinde, neden öğretmen-doktor maaşı polis, uzman çavuş maaşından düşük yada bir narkotik polis memuru, nasıl Maserati marka alabiliyor ve trafikte birilerini umarsızca darp ediyor diye sorulmuyor. Karısının internette sattığı zayıflama çayları bir yana, çay fabrikası sahinin bile bu ülkede Maserati gibi üst lüks sınıftan spor araba alması zorken, komiser ve müdürlerin arabası nedir,  narkotikçilerin garajı nasıldır diye sorulmamakta. Şehit evlerinde ise Maserati yada Jaguar'ı bırakın sıva bile bulunmamakta. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/sinan-ates-ya-da-buyuk-sessizlik.html) 

Pek çok gerilla yada asi, bir Lenin, Mao, Che, Ho Shi Min olma sevdası ile silaha sarılıyor. Bir süre kullanılıp, sonra harcanıyorlar.  Bu saydıklarımın ortak özellikleri, genel anlamda propagandalarının güçlü olması, asker sayılarının fazla olmamasıdır. Mao bile, Japon işgali sonrasında Çan Kay Şek (Milliyetçi Çin)'den daha az askere sahipti. Lenin, yüz milyondan fazla nüfusu oaln Rusya'da on altı bin kadar üyesi ile iktidara geldi. Fidel Castor seksen üç, Sandilistler (1979'da Nikaragua'da devrim yaptılar) üç yüz kişi idi. Aslında en büyük silahları propagandaydı. Lenin'in matbaaları (Menşeviklere göre Almanlardan aldıkları para ile) , Castro'nun radyosuydu.

Pek çok gerilla örgütü, devasa üye sayısına sahip olup, sadece ölüm ve yıkım getirmişlerdir. Sadece PKK değil, FARC (Kolombiya), Aydınlık Yol (Peru), ETA (İspanya-Bask), IRA (İrlanda) bir zamanlar dağlarda, şehirlerde on binlerce gerillaya sahipken, silinip, girmişlerdir. FARC, bir zamanlar Kolombiya'nın %20'ni yönetiyordu. Sri Lanka'da Tamil Kaplanları'nın yedi tane uçağı vardı. 17 Kasım'ın (Yunanistan) son eylemine kadar hiç bir üyesi görüntülenmemişti. Hepsinin de zamanı gelince fişi çeklidi ve bitti. ASALA örgütünü Türk istihbaatı veya Abdullah Çatlı gibi Ülkücü paramiliterler falan bitirmedi. PKK'ya yer açmak için ASALA, sahneden bir süreliğine çekildi.

O zaman devrim de hiç mi silah olmayacak diye soruyorlar. Aslında ne kadar az olursa o kadar iyi. Devrimde asıl silah propagandadır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/01/propaganda-devri-zafer-tweetin.html) Hindistan'da İngilizlere karşı onlarca isyan çıktı ama Gandi, İngilizlerin ekonomisine ket vurarak, İngiliz egemenliğini çökertti. Her devrimci Gandi midir? Her devrim, bambaşka bir satranç tahtasıdır. Klasik 32 taşlı, 64 kareli satrançta bile sonsuz denecek kadar çok oyun vardır. Siyasette ise her ülke, farklı ölçülerde satranç tahtasıdır, tahta asla düz değildir, taşlar eşit dağılmamıştır ve birbirinden çok farklı yeteneği taşlarla doludur alan. 

Gerçek devrimci, yoldaşını öldüren polisi öldürerek intikamını almaz. İktidara gelir ve ona hükmeder. Gene öldürmez yada cezalandırmaz.  Bir zamanlar kovaladığı, takip ettiği kişiden emir almak, onun için en ağır cezadır. Mafya, arkadaşını öldüren polisi öldürerek cezalandırır.

Anadoluda Celaliler, tahmin edemeyeceğinizden büyük alanları, çok uzun süre kontrol ettiler. Hiç biri de sonunu getiremedi zira çoğunun bir ideolojisi yoktu ve olanlar da bunu duyuramadı. Atatürk'te bunu biliyordu ve bu yüzden Ali Fua Cebesoy'u üzerinde gerilla kıyafeti ile görünce, batı cephesi kumandanlığından alıp, Moskova'ya elçi olarak göndermiş, yerine miralay (albay) İsmet beyi (İnönü) getirmiştir. Güney cephesindeki (Maraş-Antep-Urfa-Adana) Kuvvayı Milliye birliklerinin başlarına subaylar ile düzenli ordu disiplinine soktu. Her zamanda basına ve gazeteciliğe önem verdi. 

Yapmamız gereken yeni fikirler üretmek ve bunu halka anlatmaktır.

19 Mayıs 2023 Cuma

TÜRKİYE'DE PROVOKASYONUN TARİHİ

 


Vedat Türkali'nin, Bir Gün Tek Başına romanını okurken hayret ettiğim şey, 1940 ya da 50'li yıllarda sol örgütlerin içinde çok fazla provakatör ve polisin olmasıydı. Nazım Hikmet'in, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanında ise, 1920'li ve 30'lu yıllarda da aynısı olduğunu gördüm. Solcu-komünist örgütlerin içi daima provokatör doludur. Ertuğrul Kürkçü'nün Kızıldere'de samanların içine saklanarak kurtulduğunu sanmıyorsunuz değil mi?

Ertuğrul Kürkçü çok net bir örnek ve Kürkçü ile ilgili bu iddiaları çok kişi ortaya atar. Aslında böylesi garip tesadüflerimiz çoktur ve görmek sadece dikkat ister. Mesela 1979-80'de Devyol-Devsol bölünmesi olmasaydı, 12 Eylül rejimi gecekondu mahallelerini, özellikle İstanbul'u o kadar kolay ele geçiremezdi.  Gene 12 Eylül darbesine giden yolda, sol örgütler olmak üzere pek çok parti veya oluşum, benzer parçalanmalar içindeydi. 

Son bir kaç yıldır hükumet ne zaman sıkışsa, savaş uçakları bir kaç tane,  tercihen 8-10 tane  teröristi mağarada öldürüyor. Sonra teröristler bir kaç tane gencecik askerimizi şehit ediyor. Yıllar önce eski bir genelkurmay başkanı, terör kampları B.B.G evi (Katılımcıların tüm yaşamlarının gözlendiği yarışma programı) gibi olmuş  demişti. Pek çok kişi bu sözü küçümsemişti. Oysa bu söz gerçekti. Sen dağda teröristlik-gerillalık yaptığını zannediyorsun ama devletin ahırındaki kurbanlık koyunsun. Gündemi değiştirmek için seni kurban ediyor.

Üniversitede okurken bir hocamız, İttihatçıların 1908 devrimi sonrası ilk iş, Abdülhamit'in istihbaratının binlerce belgesini yaktığını söylemişti. Zira yılda bir kaç ay maaşlarını hiç alamamaları doğal olan Osmanlı memurları, ara ara jurnal yazmayı bir çeşit doğal para kaynağı gibi görmüştü. Bu tip ihbarların bir amacı da, rakibi ya da hasmı gözden düşürmektir. Buna rağmen pek çok belge, günümüze kadar gelmiştir. İtirafçı mafya babasından öğrendiğimize göre devletin içinde pek çok kişi, işlerin ters gitmesine karşı kendisine arşiv yapmış. Ben inanıyorum ki derin devletin arşivi, tıpkı STASİ (Doğu Alman İstihbaratı) arşivi gibi ortaya saçılacak. 

Şu günlerde siyaset, tek yanlış hamlede, hem saldıran, hem de savunan tarafın mat olabileceği karmaşık satranç konumuna benziyor. Kimsenin kimseye akıl vermeye haddi yok. Diyebileceğim, kışkırtılmanın, gaza gelmenin hiç sırası değil.