siyasal islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyasal islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2024 Perşembe

YAKIN DÖNEM TARİHİNİN GARİP TEKERRÜRÜ



Alman filozof Hegel, insan, tarihten ders almaz, alsaydı tarih tekerrürden ibaret olmazdı demiştir. Öğrencisi Marks'da, önce trajedi, sonra komedidir bu tekerrür der. Tarih bilgisi, blilimsel bilgi değildir, felsefe bilgisi ve bilimsel bilgi yapmak için veridir.

Bana sanki Atatürkçüler ve sosyal demokratlar, siyasal İslamcıların yaşadığı pek çok şeyi, tekrar yaşıyormuş gibi geliyor. En başta televizyonlar, Halk TV'nin eski reklamlarını hatırlıyor musunuz? Uzun uzun bazı boyacı-çatıcı esnafın reklamı yapılıyordu. Bir de uzub uzun satılmaya çalışılan, Sürmene bıçağı, Sürbısa vardı. Ciddi reytingine rağmen, büyük firmalardan reklam alamıyordu. Üstelik henüz Tele1-Sözcü falan kurulmamış, kendisi alanında tekti. Sonra Tele1, Sözcü TV falan açıldı.

Benzerini Samanyolutv'de yaşamıştı başlarda. Çok izlenmesine rağmen, örgütün holdingleri bile reklam vermiyordu başlarda. (Bilmeyenler için, FTÖ medyasıın merkez tv'si Samanyolu, 15 Temmuzdan sonra kapandı) Samanyolu'da, ilk başlarda bodrum katı bir apartman dairesinde kurulmuştu. ArdındanKanal 7 geldi ve dinci kanallar yavaş yavaş çoğaldı. Üstelik doksanlı yıllarda internet ya yoktu, ya da pahallıydı. İnsanların temel haber alma kaynağı televizyon, radyo ve gazetelerdi.Dahası, uydu kiraları pahalı olduğundan, bugünkine göre daha az tekevizyın kanalı vardı.  Buna rağmen büyük reklam verenler, rüştlerini ispatlayana kadar, bu kanallara reklam vermedi.

İktidar kanadı da, zamanında merkez sağın yaptığı hataları yapıyor. Merkezi kaptırdı ama taşradan çok emin. DYP'de 1995'de Isparta'da 1., İstanbul'da 5. partiydi. Şimdi de iktidar partisi büyük şehirleri kağtırdı ama pek çok taşra şehrinde 1. parti.1995 seçimlerinden sonra Refah partisini sisteme dahil etme, yumuşatma söylemleri vardı. Şimdi de yerel seçimlerde 1. olmuş muhalefet partisi ile iktidar partisi ilişkilerini normalleştirme çabaları var.

Her şey bire bir değil ama dikkat ederseniz pek çok ana hat, birbirine benziyor. O dönemde muhafazakar kililer, arabalarına stikır ve yazı yazıyordu, huzur İslam'da diye. Şimdilerde Atatürk imzası dövmesi ve Atatürk resimli tişört modası var. O yıllarda kızlar, ailelerine rağmen kapanır, belli bir yaştan sonra yada üniversiteye geçince kapanırlardı, şimdi açılıyorlar. Doksanlarda annelerinin başo açık, kendi kapalı bir sürü kız vardı, şimdş tam tersi. Açılan pek çok kızın ailesinden aldığı tepki, o zamanlar kapanan kızların ailelerinden aldıkları tepkilere benziyor. Gene o yıllarda her sınıfın, sınıfın imamı denen, her şeydi dine bağlayan, insanlara din öğretmeye kalkan öğrenciler olurdu. Şimdi ise her sınıfın bir ateist-teist,agnostik öğrencisi var, din kültürü öğretmeni ile tartışan.

Seksenler ve doksanlar, merkez sağın çöküşü ile geçti. 1987 yerel seçimleri gibi SHP ve DSP, yerine talip olur gibi oldu. İSKİ skandalı sonrası Uzan medyası öncülüğünde başlaya, ATV-SABAH  ve diğer holding medyası saldırıları sonrasıda SHP  sersemledi. Deniz Baykal ve taraftarlarının parti .içi kavgası, CHP'nin yeniden kurulması, birleşme derken,  1999 seçimlerinde baraj altı kalacak kadar eridi. DSP ise kısa süreli iktidarını, merkez sağı da batırarak taçlandırdı.

Özal öldükten sonra kısa bir süre Mesut Yılmaz'ı destekleyen holding medyası, uzun bir süre Tansu Çiller'i destekledi. Türkçesi tam olmayan Çiller, sağı iyice batırdı. Halkın siyasal İslam'a  geçmesinin önüne geçemeyeceğini anlayan holding medyası ve onların gizli başkanı M. Barlas, İslam ve tarikatlar üzerine bir yazı yayımladı. Sermaye sahipleri, merkez sağın öleceğini anlamış ve kendisine yeni bir çıkış aramaktaydı. Muhtemelen daha sonra sık sık reisin yanağını okşayacak olan Barlas, çıkışı bulmuştu.

Şmidilerde bazı sermaye grupları, destekledikleri iktidarın çöküşünü görüyor ve çıkış aıyor. İktidarsa kurnazca tüm çıkışları kendisine bağlıyor.



19 Ekim 2023 Perşembe

BOSNA SAVAŞI VE ERZURUM KONGRESİ



 İsrail-Filistin savaşı yeniden başlamışken, unutulan doksanlara dönmek ve Bosna savaşını tekrar hatırlamak gerektiğine karar verip, o yılları hatırlayan ve artık kendisine yaşlı denilecek biri olarak bazı şeyleri yazmaya karar verdim.

En baştan söyleyeyim bu mütevazi blogun vikipedia veya benzeri bir site değil. Ben de unuttuğum şeyleri hatırlamaya, oraya bakıyorum.Vikipedi veya internetin her hangi bir yerinde bulamayacağınız bir şey anlatmayacaksam, hiç yazmamayı tercih ediyorum. İnternette büyük ve merkezi siteler, bazı şeylerden hiç bahsetmiyor. Bazı şeyleri de anlatmayı akıl eden pek olmuyor.

Aliya İzzebegoviç'i bol bol linç edeceğim ama ona Yugostlavya'yı parçalayan adam demeyeceğim. Kendisi Bosna-Hersek'in bağımsızlığına karar verdiğinde Yugostlavya çoktan parçalanmıştı. Yugostlavya, kolay parçalanabilir olsun diye federatif kurulmuştu. Meraşal Tito'ya federal olması şartıyla destek verilmiş, o da Boşnak, Makedon, Arnavut ve diğer milletlerden de militan toplayabildiği için bölgenin en büyük partizan örgütünün başı olmuştu. Tito, batılı dostlarından bolca aldığı silah, cephane ve para desteği karşılığında, federatif Yugostlavya'nın tuhaf yönetim sistemini kurdu. İç savaşa yakın Yugostlav devlet adamlardan biri, Yugostlavya'nın federal parçalarının etnik yada kimliksel değil, yönetimsel olduğunu savunmuştu. O röportajı yapan gazeteci olsam, Hırvatistan'ın C harfi yada hilale benzeyen garip coğrafi yapısını, Kosova ve Karadağ'ın diğer federal cumhuriyetlere göre ufacık olmasını da sorardım. Sonuçta Yugostlavya, parçalanmak üzere kurulmuş gibiydi. 

İki bloklu dünya döneminde (gerçi gene iki bloglu dünya dönemine girdik) Tito,  Bağlantısızlar denilen, tarafsız 3. Dünya liderliğine oynadı.  Bence 3. dünyacılık, Amerika ile Rusya arasında Eyşan diplomasisinden başka bir şey değildi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/07/slumflasyon-ve-eysan-diplomasisinin-sonu.html) Pek çok devlet, özellikle Arap ve Afrika devletleri, Sovyetlerden kredi çekmek ve Sovyetlerle iş  birliği yapmak için arada sosyalitmiş gibi yapıyorlardı. Yıllarca Unesco için Afrika'da gazetecilik eğitimleri veren ve neredeyse tüm Sahra altı Afrika'yı gezmiş olan Hıfzı Topuz, Afrika'da sosyalizmin sadece adı olduğunu çok güzel anlatmıştır. O ülkeler için sosyalizm demek, Ruslardan para koparmak ve bazı zenginlerin varlıklarına el koymak demekti.

Yugostlavya ise, biraz daha ılımlı, bireylerin küçük işletme sahibi olabildiği, daha özgür bir ülkeydi. En azından demir perde ülkesi değildi. Parası olan Yugostlavlar, turist olarak gezebiliyor, iş bulabilen yurt dışında çalışabiliyırdu. Hatta bir ara Türkiye Birinci Ligi (şimdilerde sğper lig), Yugostlav ligi gibiydi. Ligimizdeki yabancı futbolcuların üçte ikisinin Yugostlav olduğu zaman olmuştu.

Bu sistemin faşizan tarafı da vardı, özellike Müslüman düşmanıydı. Yetmişli yılların başlarında, aralarında bir dönem Fenerbahçe'nin genel başkanlığını yapacak olan Ali Şen ve Afrodit lakaplı Banu Alkan'ın da olduğu on binlerce kişi, Türkiye'ye göç ettirilmişti. Yugostlav ordusunda ve üst düzey bürokrasisinde sadece göstermelik miktarda Müslüman vardı. Ülkenin refahı ise hem Rusya'dan, hem de Amerika ve batı dünyasından aldığı ucuz krediler ve yatırımlar sayesindeydi. Sovyetler Birliği dağılınca, Yugostlavya'nın tarafsızlığına da ihtiyaç kalmamıştı. Ama Sırbistan, bu devletin sahibi olarak dağılmayı istemiyordu. Çünkü Sırpların gücü ve zenginliği, diğer topluluklar üzerinde egemenliklerine bağlıydı.,

Sonuçta kaçınılmaz savaş başladı. Savaşın Slovenya ayağı çok kısa, sadece on bir gün sürdü. Alp dağlarının dibindeki bu küçük ülke ile Sırpların savaşması için, Hırvatistan'dan geçmeleri gerekiyordu ve Yugostlavya!nın deniz kıyısının büyük bir kısmını sahiplenen Hırvasitan'la savaş ta başlamıştı. Bu yüzden Makedonya ile savaşta kısa sürdü. Oraya da bir anda Amerikan askerleri geldi, bir üs kurdu ve oldu bitti. Hırvatistan savaşı ise fiilen altı-yedi ay sürdü. Çünkü asıl savaş Bosna'daydı.

Savaşın başında Aliya İzzetbegoviç, kendisinden çok emindi. Sonuçta savaşta Sırplar yalnızdı çünkü Rusya'nın (o zamanlar henüz Rusya'dan tam uzaklaşamamış Ukrayna, Müldova ve Gürcistan gibi eski Sovyet cumhuriyetleri sayılmazsa) tek dostu Sırplar kalmıştı. Rusya ise, Boris Yeltsin sayesinde en sefil günlerini yaşamaktaydı. Rusya'nın ekonomisi bataktaydı, Sovyetlerin dağılmasını kaldıramıştı. Sovyetler birliği ile Rusya arasındaki yüz ölçümü farkı bile, Amerika Birleşik devletleri kadardı. Savaşın Sırbistan aleyhine biteceği belliydi.

Bilinmeyen, Boşnakların yani Balkan Müslümanların da aleyhine biteceğiydi. Bunu bilmeyenlerin başına da Bosna-Hersek'in devlet başkanı Aliya İzzetbegoviç geliyordu. Bosna'nın bağımsızlığını ilan edip, hem Sırbistan'a, hem de Hırvatistan'a kafa tuttuğunda, her siyasal İslamcı gibi Amerika'ya güveniyordu. Sonuçta Amerika, kadim düşmanı Rusya'nın son dostunun canına okur, tüm Bosna'yı Müslümanlara verir, hatta Sırbistan'ın bir parçası olduğu halde Müslümanların çoğunlukta olduğu Sancak bölgesini de Müslümanlara verirdi. İzzetbegoviç, vikipediye göre 2.Dünya savaşında Nazi işbirlikçilerini desteklemiş ve hayatı boyunca sosyalist Yugostlavya'ya muhalif olmuştu.Tito rejimi boyunca sık sık hapis yatmıştı. Amerika, Aliya'dan iyi müttefik mi bulacaktı. Oysa Amerika ve Batı'nın planı başkaydı ve Aliya'da farkına varmadan bu olanın bir parçası oldu.

En başta diğer Yugostlav cumhuriyetleri heterojenken, bir etnik grubun baskınken, Bosna-Hersek homojendi.Yüzde kırktan fazlası Hırvat ve Sırp, özellikle de Sırp'tı. Boşnaklar, Yugostlav ordusunda be partizan denen yarı paramiliter-yarı askeri yapı içerisinde de büyük açıdan pasifize edilmiş bir topluluktur. Diğer yandan daha sonra ortaya çıktı ki Sırplar yada Sırpların içindeki bazı paramiliter faşist topluluklar, yetmişlerden beri katliama ve iç savaşa hazırlanıyordu. Özellikle 1980'de Tito'nun ölümü ile iyice örgütlenmişlerdi. Aliya ve Müslümanlar ise hazırlıksızdı.

Derken savaş başladı. Savaşın başlangıcında Hırvatlat ve Sırplar, Müslümanlara karşı olarak başladı. Hatta meşhur Mostar köprüsünü, Hırvat topçusu yıktı. Boşnaklar, başlangıçta çok mevzi kaybetti. Ülkeye derha Birleşmiş Milletler Barış Gücü geldi. Aliya bu güce çok güvendi. Boşnak orduları, bu yüzden sivilleri korumasız bıraktı. Sadece Sreprenitsa'da değil (Sreprenitsa en büyük katliamdı), pek çok yerde siviller, Barış Gücü'nün gözleri önünde katledildi. Savaş en insanlık dışı eylemlere sahne oldu ve bunun acısını özellikle kadınklar ve çocuklar çekti. Tecavüzler sistematiktik, kadınlar gebe bırakıldı ve kürtaj olmayıp, babalarını bilmedikleri çocukları doğurmaları için uzun süre alıkondu. Sırplar pek çok esiri kasten kör etti yada sakat bıraktı. Bütün bunlar Avrupa'nın ortasında ve naklen yayınlarda oldu. Barış gücü her şeyi seyretti, bol bol kınama mesajları yayınlandı. Başkent Saraybosna (Sarayevo) kuşatıldı ve sivil halk, keskin nişancıların canlı hedefi haline geldi. Keskin nişancıları engellemek için binalar arasına dev çarşaflar gerildi. Yaşlılar, keskin nişancıların yeri belli olsun diye kendilerini feda etmek adına yavaş yürüdü. 1984 Kış olimpiyatları Saraybosna'da yapılmıştı. Olimpiyatlar için yapılan stad, dev bir mezarlık oldu. Diğer olimpik tesislerse ya yıkıldı, ya çürümeye terk edildi. Savaş aynı zamanda bir gazeteci-haberci katliamıydı. Keskşn nişancılar önce çekim yapmasın diye kameramanı, sonra tercüman-mihmandarı, sonra gazeteciyi vuruyordu. Savaşta havaalanı ile Saraybsona şehri arasındatünel kazıldı ve şehre pek çok ihtiyaç malzemesi oradan taşındı. Dönemin Türkiye Cumhuriyeti başbakanı Tansu Çiller ile Pakistan başbakanı Benazir Butto, şehre tünelden gitti. Tünel halen ziyaretçilere açıktır.

Savaş, karışık evliliklerin yada kan karışmasının barış getireceği tezinin çöküşüydü. Tito bile yarı Hırvat, yarı Slovendi. Tüm o Müslüman katillerinin pek çoğunun annesi yada annannesi-babaannesi falan Müslümandı. Hatta bu evlilikler, savaştan sonra da devam etti ve ediyor diye duydum. Savaşta Emir Kusturica gibi dönekler de yetiştirdi.

Bu sırada Türkiye'de bolca protesto, Bosna'ya yardım kampanyaları (hatta biri dönemin meşhur 900'lü hatları idi) falan oldu. Bolca ihanette oldu. Sırbistan sözüm ona ambargo altındaydı ama bizzat Türk tüccarlar, kaçak yollarda Sırbistanı besliyordu, Uğur Dündar bunlardan bazılarını ifşa etmitşi. İlginçtir Bosna savaşı öyle devasa bir mülteci göçüne neden olmadığı gibi, Sırbsitan'a ait ve Boşnak nüfusun hakim olduğu Sancak bölgesine de pek sıçramadı. Bosna'ya o kadar çok gönüllü-savaşçı da gitmedi.

Aliya uzun süre batılı müttefiklerinden destek bekledi. Gelmeyince de o meşhur sözünün söyledi. Her şey bittikten sonra düşmanlarımızın yaptıklarından çok, dostlarımızın yapmadıklarını hatırlıyacağız. Bu sözü İslam dinyasına değil, Amerika'ya söylemişti. Atatürk'e faşist diyecek kadar Amerikan mütefiği olan Aliya, bu sefer de cihat ilan etti ama pek ses gelmedi. Yakın tarihte cihada gizli destek verilen tek savaş, Afganistan-Sovyet savaşı oldu. Osmanlı'nın 1914 cihat ilanına bile pek az katılım oldu. (Sadece Libya'daki Sunusi aşreti destek verdi) Afganistan'daki, İslamcıların pek övündüğü olay ise, basit bir bar kavgasının, Afgan göçmenleri linçleme amaçlı büyütülmesiydi. Gene de başka çare olmadığını anlayan Boşnak ordusu toparlandı ve biraz güçlenir ve belli bölgelerde Sırpları kovar gibi oldu. Bosna Hırvatları da, Boşnaklarla müttefik olmaya başladı. Boşnaklar bazı yerleri geri almaya başlamış, ambargo da Sırpları yıpratmaya başlamıştı ama Boşnaklar da çok tükenmişti. Devlet başkanlığı duvarına Kabul et Aliya, sadece arka bahçeyi verse bile yazmışlardı.

Bu savaş oyunu,  Bosna'nın Markale bölgesinde 2. pazaryeri katliamı oldu. NATO ve Birleşmiş Milletler uzmanları bombaların parçaları topladılar, patlama yarı çapını ölçtüler ve çok gerekliymiş gibi bombaların Sırp ordusuna ait olduğunu ispat ettiler. ArdındanSırbistan ağır bir hava bombardımanı sonucu ateşkesi kabu etti. Taraflar Dayton antlaşması imzaladı. Bosna, kantonlara bölündü. Yarısından biraz fazlası Boşnak ve Hırvat bir kısmı da Sırp bölgesi oldu. Yani ne Bosna bütünlüğünü korudu, ne de Sırbistan'ın bir parçası oldu. Neden bu bombardıman savaşın başında olmadı? Çünkü o zaman henüz savaş yorgunu olmayan Sırplar, Nato ile savaşabilirdi. Oysa Bosna'da kaybetmeye başlamışlarken daha fazla savaşacak ruh halinde olamadılar. Sırbista, kaçınılmaz olarak Kosova ve Karadağ'ı da kaybetti. Daha sonra genel anlamda Balkan yarım adası kaybetti. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/balkan-yarimadasinin-soguk-savas.html) Savaşta ve savaştan sonra İslamcı örgütler-tarikatlar öne çıktı. Ülkücülerin en güçlü olduğu devirdi ama Ülkücüler Bosna konusunda hiç varlık gösteremedi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html) İslamcı örgütler ise anca şov yaptı, savaşa ve savaş sonrası Bosna'nın ekonomisine bir destek olamadılar. (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/12/kuru-kuru-kurban-olayim.html)

Sonuçta Amerikan mandası altındaki Bosna-Hersek, savaşı Sırplar ile beraber kaybetti. Aliya İzzetbegoviç, Atatürk'e faşist-ırkçı demeden önce Nutuk'u okusaydı, Amerikalı ve Arap dostlarından bir hayır gelmeyeceğini anlardı. Erzurum kongresinde alınan MANDA VE HİMAYE KABUL EDİLEMEZ kararının ne kadar önemli olduğunun göstergesi, Bosna'nın halidir. Savaş sırasında bir Boşnak diplomat Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diplolmatlarına, hiç bir uluslar arası kurum tarafından tanınmış değilsiniz ama sizin yerinizde olmayı çok isterdim demişti. Kıbrıs'ta Türk ordusu harekata başlamadan önce adadaki Tür erkeklerinin beşte birinden fazlası, Türk Mukavemet Teşkiları üyesiydi.

Atatürk'ün dediği gibi, başkalarının verdiği akılla yükselmiş bir millet yoktur.Milletin bağımsızlığını gene milletin azim ve kararlılığı kurtarır. Başka milletlerin himayesini istemek, yöneticilerin zayıflığı ve korkaklığındandır.

Savaştan sonra Bosna sorunu ve soykırımlar sinsice unutuldu. Yılda bir kaç kere anma günleri dışında hatırlanmaz oldu. Sırplar, Avrupa'nın üçüncü büyük mafyasını kurdu. Sırp mafyası, mülk karşılığında Türk vatandaşlığı alıp, Türkiye'yi üs yaptı.

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/nutuktan-akildakalanlar-ve-orhun.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/11/nutuk-ve-orhun-yazitlari.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/12/istiklal-marsi-ve-orhun-yazitlari.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/nutukun-ilk-sayfasi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/ataturkun-turkiye-iktisat-kongresini.html


28 Temmuz 2023 Cuma

SİLAHLI DİRENİŞİN PROVAKASYON OLMASI ÜZERİNE TEORİ



Üniversitede ilk yılım, siyasal İslamın yükselmeye başladığı ve 1995 seçimleri ile bunun net görüldüğü yıllardı. O dönem taşra üniversitelerinin hocaları genelde Ülkücüydü. Seçimlerden hemen sonraki pazartesi günü falandı galiba. Demek ki 25 Aralık 1995 pazartesi veya sonraki günlerden biriydi. Hocamız ilahiyat dakültesinin hocası, o zamanlar yardımcı doçent olan,Yılmaz Soyer'di. Refah partisi çok büyük oranda oy oranını arttırmıştı. 12 Eylül rejimi, reşit olma yaşı 18 olduğu halde oy verme yaşını 21 yapmıştı. Sonra bu yasa ile düzelince 8 milyon kadar gencin, muhtarlıklara başvurup, seçmen bilgi kağıdı alması gerekmişti. Yaklaşık bir milyon genç bu kaydı yapmıştı ki, yapanların çoğunun da Refah partili gençler olduğu tahmin ediliyordu. (Gerçekten de öyleydi. Dönemim gençliği büyük oranda apolitikti ama sonraki yıllar boyunca politikleşecekti) Derken Yılmaz hoca, konuya şöyle bir nokta koydu.

-Biz seksen öncesinde solcularla kavga ederken, onlar tuvalete kaçıyordu. Onlardan bir halt olmaz dedi ve sınıf alkışladı. Oysa sınıf ve Yılmaz hoca yanılıyordu. Yedi sene sonra 2002'de iktidara geleceklerdi. Seçimde diğer bir süpriz yapan ise, tek başına seçime girip, barajı geçemeyen MHP oldu. O yıllarda sağı, sokak kavgalarında MHP ve Ülkücüler temsil ederdi. 1997'de Başbuğ ünvanlı lider Alparslan Türkeş'in ölümünden sonra bu değişecekti O yıllarda özel harekat timlerine seçilecekler bizzat Ülkü Ocaklarınca olurdu. (Yada öyle denilirdi. Jandarma özel harekat bile rahat rahat Ülkücülerin çeneden aşağı inen hilal bıyıklarını bırakırdı.Polis teşkilatı o yıllarda basbayağı Ülkücüydü. Sivil polislerin pek çoğu, bu bahsettiğim Ülkücü bıyıktan tanınabilirdi. Bazı polis baskınlarında (bu baskınlar sabaha karşı 3-4 gibi de olsa) Ülkücüler de gelir, polis lehinde sılogan atardı.

O yıllarda MHP, bazı büyük ilçelerin belediyesini almış, bazı yerlerde DYP ve ANAP oyları aniden MHP'ye kaymıştı. 1999'da MHP, en çok oy alan 2.parti, sağın birinci partisiydi Sleahatin Önkibar'ın yazdıklarına göre Bahçeli, 2002'e kadar defalarca başbakan olmayı red etmişti ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html) 6 Haziran 2015 seçimlerinden sonra da red etmişti. Yıllar sonra, daha uzaktan bakınca anlıyorum ki  MHP, asla iktidara aday olmadı,seçmenlerince bile. Hatta MHP'den kopanlarca kurulan İyi Parti'nin de durumu budur. Bu durum, sağcı kitlelerin topraklaması olmaktır. Uzun yıllar Isparta'da kaldım. DYP, İstanbul'da beşinci partiyken, Isparta'da açık ara farkla birinci partiydi. Ispartalılar her seçimden sonra Demirel ve ailesine, DYP yöneticilerine küfreder, gene DYP'e oy verirlerdi. (N e kadar tanıdık değil mi?) DYP'den kaçışta ilk rota da MHP olmuştu. (Bu da çok tanıdık.) Sağcılar, Ülkücülerin Aleviler, Kürtler ve solcular üzerine zorbalığını desteklemiş ama Ülkücülere kolay kolay güvenmemiştir. MHP, bir Nato örgütüdür ve Amerika hemen her müttefiği ülkede benzer kurumları kurmuştur. Neflix'in Roma filmini izleyince, Meksika'da bile kurduğunu öğrenmiştim. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/04/roma-filmi.html )

Benzeri tuzaklar, muhalif kesimden de geçerli. 2002'de PKK bitmiş gibiydi, hiç eylem yapmıyordu. Önce inkar edilen, sonra göğüs gere gere anlatılan Oslo görüşmeleri döneminden itibaren örgütün eylemleri yavaş ama istikrarlı bir şekilde arttı. Bu çözüm sürecinde de artan çoklukta  şehitler verildi. Çözüm süreci, kumpas süreçleri ile beraber ilerledi. Çöüzm destekçileri, akil adamlar ve yetmez ama evetçiler, şimdilerde timsah gözyaşları döküyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/07/adalet-agaoglu-ve-affetmeme-ozgurlugumuz.html)O zamanlarda CHMHP yada CHPMHP gibi laflar denilip,  Dersim yada benzeri isyan bastırma hareketleri ile Maraş-Çorum gibi katliamlar özdeşleniyordu. Tam da o günlerdeki meşhur yetmez ama referandumunu Demirtaş, sözde boykot çağrısı ile destekledi. Yetmez ama referandumunun ertesi günü iktidarın liberallerle ve Kürtlerle ittifakı çöktü.  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html) Gazeteci İsmail Saymaz ilginç bir tespit yaptı. PKK'nın kendisi bie Abdullah Öcalan'ı AKP kadar övmemiştir. (Hele hapse girdikten sonra) Çözüm süreci olmasaydı HDP (Yeşil Sol Parti) %/ 7 civarında çırpınır, durudu.  Provakasyon ile kitleleri yönetmek ülkemizde eskiden beri olan bir olgudur.



 ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/turkiyede-provokasyonun-tarihi.html) 12 Eylül öncesinde Dev-Yol'un içinde Dev-Sol (şimdilerde DHKP-C) çıkmasaydı, darbeciler İstanbul'a bu kadar kolay hakim olmazdı. Lenin, yüz milyonluk Rusya'da, on altı bin kişi ile devrim yaptı ama Dev-Yol, 1980'in kırk milyonluk  Türkiye'de beş yüz bin kadar üyesi ile 12 Eylüle direnemedi bile. Çünkü içi provakatör doluydu. Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına romaında, 27 Mayıs öncesi, yer altı Türkiye Komünist partisini anlatır. O yıllarda bile hemen her tutuklamada neredeyse yarısı polis çıkıyor. Türkiye'de devlet provakasyonundan ve sağ-sol çatışmasından o kadar emin ki 1961'de Ülkücü-komando kampları kuruyor. 1965'de bu kamplarda eğitim gören sayısı beş bini buluyor. O yıl sol gruplar daha tek bir el silahlı eylem yapmamışlar. Öyle bile olsa devletin askeri-polisi buna yetmiyor muydu. Bu kamplar, internetten öğrendiğime göre 1978'e kadar faal kalmışlar. Sadece iç işleri bakanlığında (polis ve jandarma) değil, sağlık bakanlığında da etkindiler. Hatta sağlık bakanlığına gitmek için Ülkü ocaklarından kart alınması gerektiği zamanlar oldu. Sağlık meslekte çalıştığım yıllar, öğretmenlerin çoğu da kadın olmasına rağmen, Ülkü ocağı gibi ortam vardı, sandık kurulsa MHP garanti birinci parti çıkardı.

Diğer yandan doksanların başında Dev-Sol, kendisini DHKP-C yapacak iç savaşı yaşadı, örgüt Dayıcı (Dursun Karataş) ve Bedrici (Bedri Yağan) diye ikiye ayrıldı. Bu örgüt içi savaşta, illegal örgütlerinin geleneğine aykırı olarak polis kullanıldı. Taraflar birbirlerini polise ihbar etti ve polis tarafından öldürüldü. Savaşı dayıcılar kazandı, son kalan Bedriciler, Sakarya'da bir hapishanede yaşıyor.  DHKP-C,  Özdemir Sabancı suikastinden sonra erkin olmaya başladı, özellikle 1996'nın 1 Mayısında İstanbul'u yaktı-yıktı. Örgüt gücünü hapishanelerden ve gecekondulardan alıyordu. Hayata dönüş (adını alan ve pek çok ölüme neden olan) operasyonlarından sonra hapishanelerdeki gücünü büyük ölçüde kaybetti. Kentsel dönüşümler sonucunda  şehirlerde gecekonudu da kalmadı.Uzun zamandır uykuda, Gezi'de de çok fazla gözükmedi.

Devlet,  başedemeseydi gecekonduculukla baş edemezdi. Köyünden şehre göç eden önce gecekonduya yerleşirdi. Geçen on  sene içinde gecekonduculuk bitti. Şu an ülke ciddi derecede konut sıkıntısı çekiyor. İç göç bir yana absüt bir dış göç alıyoruz. Bu göç, açıkça da teşvik görüyor. Yüksek kira getirisi heveslisi ev sahipleri kiracılarını öldürüyor, evsiz kalan emekliler intihar ediyor ama seçim sürecini atlatmış iktidarın umurunda değil. Gene de hiç kimse gecekondu yapamıyor. Demek ki daha önceki yıllarda devlet gecekondu ile baş etmiyor, baş etmek istemiyormuş. Gecekondular olmasa, emekleyen sanayiyi besleyecek ucuz iş gücü şehre nasıl yerleşecekti?

Gene bir başka baş edememe, Osmanlı'da Efeler yada Zeybekler denen Ege eşkıyaları ile olmuştu. Devlet sürekli eşkiya kovalıyor, mücadelesi genelde başarısız oluyordu. Bir efe düze indiğinde, öldürüldüğünde yada çetesi dağıtıldığında, yeni bir efenin dağa çıkması gelenekti. Ne oldu bu geleneğe? Efelik, zeybeklik sadece türkülerde, danslarda kaldı. Efelerin nasıl yok edildiğini, Şevket Süreyya Aydemir, öz yaşam öyküsünü anlattığı Suyu Arayan Adam'da anlatıyor. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/sevket-sureyyaaydemirin-kitaplari.html ) Jandarma ve ordunun uzun takipleri sonucu yakalanan efeler,  aktif oldukları Aydın-Muğla civarından uzağa, Afyonkarahisar hapishanesine konulyordu. Efeler ve zeybekler, sadece hapsedilmekle kalınmıyor, tekrar dağa çıkmamaları için eğitime tabi tutuluyorlardı. Aydemir'de o zamanlar komünistlerden ayrılmıştır. Bunun da sebebi, adını vermese de şair Nazım Hikmet'in yatak kapma davranışıdır. Koğuşta pek çok kişi yer yatağında yatmakta, pek az kimse karyolada yatmaktadır. Nazım Hikmet'de karyolada yatanlardandır. Sonra koğuşa daha kaliteli karyolalar gelir. Nazım, o an, doğal hakkıymış gibi eşyalarını eski karyoladan, yeni karyolaya taşır ve ideolojik tartışmaya kaldığı yerden devam eder.  Nazım'ın bu tavrı, sadece Aydemir'in değil, bir kaç kişinin de sosyalist-komünist ideolojiden kopmasına sebep olur. Aydemir, daha hapishanede devlet adına çalışır. Bir iktisatçı olarak,dağ eşkıyalarından esnaf yapma programına yardımcı olur.

Osmanlı neden yüz yıllarca Efeliği yok edemedi? Çünkü efelik-zeybeklik denen kurumu yaratan kapütülasyonlar, düyun-u umumiye ve onların alacağını tahsil eden tütün rejisiydi. Efeler, rejinin tekelini kırıp, tütün, incir, üzüm gibi ürünlerin (bunlardan en kıymetlisi tütündü) iç piyasaya verilmesini sağlıyordu. Osmanlı bu açıdan, hem düyun-u umumiye, hem de kapütülasyon rejilerini memnun etmek için efelerle mücadele ediyor, hem de bu efeleri yok etmeyerek halkı tütünsüz bırakmıyordu. Benzer bir şekilde Osmanlı yüz yıldan fazla uğraştıran Celali isyanları ile ilgili. Celali isyanlarını ilk çıkaranlar Aleviler de olsa, önemli Celali liderleri Sünniydi. Kalenderoğlu, Kara Yazıcı, Canbulatoğlu, Çomar Bölükbaı gibi önemli Celali liderleri genelde Sünniydi. Pek çok Celali lideri, Bosna beyler beyi oldu. Girit'in fethinde, Osmanlı-Avusturya savaşları nda asker oldu.(1893-1606, Avrupalıların 15 yıl savaşları, Osmanlı'nın uzun savaş dediği savaşlar) Osmanlı devleti, özünde bir savaş ve ganimet devletiydi. Ülkçe içi isyanları bir yağma fırsatı olarak görüyordu. Osmanlı askeri de yağma fırsatı olmayan İran savaşları başta olmak üzere, pek çok savaş karşı isteksizdi. (İran, Çaldıran'dan sonra Osmanlı ile meydan savaşı yapmaması gerektiğini öğrenmişti. Yanık toprak taktiğini uyguluyor, köyleri boşaltıp, tarlaları yakıp, su kaynaklarını zehirliyordu.) Kuyucu Murat paşanın zaferleri, Celali isyanlarını sonlandırmadı. Mustafa Akdağ'ın anlatımına göre yirmi beş sene ara vermesini sağladı. Sonra isyanlar tekrar başladı ama Karlofça'dan sonra azalarak bitti. Efeler başta olmak üzere Anadolu'da, cumhuriyetin ilk yıllarına kadar etkin olan eşkıya grupları, Celalilerin kalıntılarıdır.

PKK teröründe kırk yılda hep sorulur, neden terör bitmedi diye, ben de karşı soru sorayım, neden Kürdistan kurulmadı? Bu örgüt ne zaman güçten düşecek olsa bir anda çatışmalar soğuyor. 1993 Bingöl saldırısından önce örgüt sık sık tek taraflı ateşkes ilan eder, ama her ne hikmetse devlette bu ateşkese kısmen uyardı. Sonra çatışmalar yavaş yavaş eski şiddetine dönerdi. Ne kadar unutkan ve zavallı bir toplumuz ki 24 Mayıs 1993'de silahsız 33 (otuz üç ) erin katledilmesini unuttuk. Yıl dönümleri hiç haber olmuyor. Hatırlanırsa çözüm süreci sorgulanacak çünkü. 33 er, çözüm sürecinin başında da unutulmuştu. Bu eleştirilerim sadece bu sözde ateşkeslere inanan yada gizli Oslo görüşmeleri yapanlara değil, onlara oy verenleredir. Oy  verenler, oy verdikleri partinin ne mal olduğunu hepimizden iyi biliyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/oh-olsun-ideolojisi.html) Hatta seçim öncesinde Muhammet Yakut ve Ali Yeşildağ'ın anlattığından fazlasını da biliyorlar ama umursamıyorlar. Onlar da, oy verdikleri kadar kötü. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/03/kahrolsun-hirosima-kotulugun-yuceligi-2.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/06/turkes-ve-muhsin-kotulugun-yuceligi.html) Amerikalı yazar John Steinbeck'ın meşhur sözüdür. ''Bazı ülkelerde sosyalizm imkansızdır. Çünkü insanlar kendilerini fakir değil de, geçici olarak yoksulluk çeken zenginler olarak görür''  Ben de diyorum ki, hırsız iktidarlara oy veren kitleler, kendilerini yakın geleceğin yağma ortağı olarak görür. Kitleler masum değildir, onlar da suçludur. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/kitlelerin-sucu-da-suctur.html) Yani bu provakasyondan onlar da haberdardır.



Ülkemizde terör olmasa, asker ve polis böyle itibarlı konumda olmaz, her şeye karışmaz, her yerde arama, kimlik taraması yapamazdı. Faşistler, kendilerini vatansever zannetmezdi. Bu yarı düşük, ne idüğü belirsiz savaş hali, aslında devletin, faşistlerin ve uluslar arası silah kodamanlarının istediği şey. Aslında askerin ve polisin çok az bir kısmı teröristle savaşıyor, en önde de en garibanlar var. Tüm askeri birliklere vursak, çok küçük oranlar çıkar. Bu, meşhur  Tapınak Şovalyelerinin, Haçlı Seferlerinin en uoğun dönemlerinde bile en fazla yüzde beşi savaşmış, çoğunlukla Fransa merkezli olarak uluslar arası ticaret, bankacılık yapıp, çiftlik işletmiş, bu da ona benziyor. Dikkat ederseniz her seçim öncesi bir yerlerde bulunan petrol-doğal gaz-uranyum gibi madenlere, milli otomobil, uzay aracı gibi mucizelere, Suriye'den gelen şehit haberleri eşlik ediyor. Pek çok faşist odak, yaşadığı şehre bir şehit cenazesi yapsak diye bekliyor. 1990'larda şehit cenazelerine katılmadığı için oy kaybettiğini fark eden ANAP ve DYP merkez yöneticileri, ik ve ilçe teşkilatlarını bu konuda uyarmıştı. (Uyarılar sonrası şehit cenazelerine katılımları artsa da DYP ve ANAP'ın gerilemesi durmamıştı)

Devlet için terör olaylarında kayıplarının yerine koyup, koyamayacağı önemlidir. Ölen asker veya polisin yerine gelecek pek çok kişi mevcuttur. Sonuçta iyi maaşı ve sosyal güvencesi olan bir devlet memurluğudur. Eskiden şehit cenazelerini kaçırmazlardı. Şimdilerde pek gitmiyorlar. Cenzaeye giden muhalefet partilileri linç etmeye paramilterlerini yolluyorlar. Onlar da, sanki çözüm süreci, Oslo görüşmeleri falan, muhalefetin suçuymuş gibi olay çıkarıyor. Şehidin çocukarının asker-polis olması için tüm kapılar açlıyor vesair. Bu sistem, arada bir devletin güvenlik personeli ile bazı faşist ergenlerin ölümü ile işliyor. Arada bir bazı şehitler verildiğinde, neden öğretmen-doktor maaşı polis, uzman çavuş maaşından düşük yada bir narkotik polis memuru, nasıl Maserati marka alabiliyor ve trafikte birilerini umarsızca darp ediyor diye sorulmuyor. Karısının internette sattığı zayıflama çayları bir yana, çay fabrikası sahinin bile bu ülkede Maserati gibi üst lüks sınıftan spor araba alması zorken, komiser ve müdürlerin arabası nedir,  narkotikçilerin garajı nasıldır diye sorulmamakta. Şehit evlerinde ise Maserati yada Jaguar'ı bırakın sıva bile bulunmamakta. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/sinan-ates-ya-da-buyuk-sessizlik.html) 

Pek çok gerilla yada asi, bir Lenin, Mao, Che, Ho Shi Min olma sevdası ile silaha sarılıyor. Bir süre kullanılıp, sonra harcanıyorlar.  Bu saydıklarımın ortak özellikleri, genel anlamda propagandalarının güçlü olması, asker sayılarının fazla olmamasıdır. Mao bile, Japon işgali sonrasında Çan Kay Şek (Milliyetçi Çin)'den daha az askere sahipti. Lenin, yüz milyondan fazla nüfusu oaln Rusya'da on altı bin kadar üyesi ile iktidara geldi. Fidel Castor seksen üç, Sandilistler (1979'da Nikaragua'da devrim yaptılar) üç yüz kişi idi. Aslında en büyük silahları propagandaydı. Lenin'in matbaaları (Menşeviklere göre Almanlardan aldıkları para ile) , Castro'nun radyosuydu.

Pek çok gerilla örgütü, devasa üye sayısına sahip olup, sadece ölüm ve yıkım getirmişlerdir. Sadece PKK değil, FARC (Kolombiya), Aydınlık Yol (Peru), ETA (İspanya-Bask), IRA (İrlanda) bir zamanlar dağlarda, şehirlerde on binlerce gerillaya sahipken, silinip, girmişlerdir. FARC, bir zamanlar Kolombiya'nın %20'ni yönetiyordu. Sri Lanka'da Tamil Kaplanları'nın yedi tane uçağı vardı. 17 Kasım'ın (Yunanistan) son eylemine kadar hiç bir üyesi görüntülenmemişti. Hepsinin de zamanı gelince fişi çeklidi ve bitti. ASALA örgütünü Türk istihbaatı veya Abdullah Çatlı gibi Ülkücü paramiliterler falan bitirmedi. PKK'ya yer açmak için ASALA, sahneden bir süreliğine çekildi.

O zaman devrim de hiç mi silah olmayacak diye soruyorlar. Aslında ne kadar az olursa o kadar iyi. Devrimde asıl silah propagandadır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/01/propaganda-devri-zafer-tweetin.html) Hindistan'da İngilizlere karşı onlarca isyan çıktı ama Gandi, İngilizlerin ekonomisine ket vurarak, İngiliz egemenliğini çökertti. Her devrimci Gandi midir? Her devrim, bambaşka bir satranç tahtasıdır. Klasik 32 taşlı, 64 kareli satrançta bile sonsuz denecek kadar çok oyun vardır. Siyasette ise her ülke, farklı ölçülerde satranç tahtasıdır, tahta asla düz değildir, taşlar eşit dağılmamıştır ve birbirinden çok farklı yeteneği taşlarla doludur alan. 

Gerçek devrimci, yoldaşını öldüren polisi öldürerek intikamını almaz. İktidara gelir ve ona hükmeder. Gene öldürmez yada cezalandırmaz.  Bir zamanlar kovaladığı, takip ettiği kişiden emir almak, onun için en ağır cezadır. Mafya, arkadaşını öldüren polisi öldürerek cezalandırır.

Anadoluda Celaliler, tahmin edemeyeceğinizden büyük alanları, çok uzun süre kontrol ettiler. Hiç biri de sonunu getiremedi zira çoğunun bir ideolojisi yoktu ve olanlar da bunu duyuramadı. Atatürk'te bunu biliyordu ve bu yüzden Ali Fua Cebesoy'u üzerinde gerilla kıyafeti ile görünce, batı cephesi kumandanlığından alıp, Moskova'ya elçi olarak göndermiş, yerine miralay (albay) İsmet beyi (İnönü) getirmiştir. Güney cephesindeki (Maraş-Antep-Urfa-Adana) Kuvvayı Milliye birliklerinin başlarına subaylar ile düzenli ordu disiplinine soktu. Her zamanda basına ve gazeteciliğe önem verdi. 

Yapmamız gereken yeni fikirler üretmek ve bunu halka anlatmaktır.