jöntürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jöntürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2026 Cumartesi

OSMANLI DÜŞÜNCE DÜNYASI VE ATATÜRKÇÜLÜK



Tarihte büyük kişilerle ilgili olarak en büyük yanılgı, yetiştikleri çevreyi görmezden gelmektir.  Özellikle siyasi ve askeri liderler için bu çok yapılır. Başlıktan da anlayacağınız gibi bu Atatürkçülük için de böyledir. Osmanlı düşünce dünyasının görece kısırlığı da bunun nedenidir. Tüm Osmanlı tarihi boyunca basılmış ya da yayımlanmış kitap sayısı, Cumhuriyet döneminde, doksanlar ya da iki binli yıllarda, her hangi bir yılın kitap sayısından bile düşüktür. Üç kıtaya yayılmış, altı yüz yıllık devletin bilim tarihinde yeri yok gibidir. Bu kadar yıllık devletin, matematik, fizik, kimya, biyoloji ya da tıp bilimine katkısı yoktur, Osmanlı adı ile anılan bir bilimsel teori yoktur. Ne Mısır, ne Yunan, ne Hitit; Osmanlı, Anadolu'dan gelip, geçmiş milletleri zerre kadar merak etmemiş, araştırmamıştır. Sadece on sene Mısır'ı işgal eden Fransızlar, antik Mısır yazısını sökmüştür. Daha kötüsü de vardır; İran-Irak bölgesinde, Moğol istilasından önce, Sümerlerden itibaren gelişen, her medeniyetle büyüyen ve Abbasi Halifeliğinden en iyi günlerini yaşayan sulama sistemleri vardı. Bir önceki cümleden de anlaycağınız üzere Moğollar bu sistemi parçaladı ve bölgeyi dört yüz yıldan uzun süre yöneten Osmanlı tamir etmedi: İngilizler tamir etti. İran'daki çoğu bölüm onarılmadı, nu yüzden İran'ın çoğu bölgesi kurak ve insansız. Osmanlı askeri açıdan süper bir güçtü ama pek çok açıdan yetersizdi.

Bu yetersizlik için de Atatürk gibi bir dehanın çıkışı, sanki ilahi bir olaymış, kişinin  ilahi bir ilhamla, ya da böylesi bir deha ile tek başına karar verdiği eylemler gibi gelebilir. Bu şekil anlatıp, Neoosmalıların işine geldiği gibi, aslında birer faşist olan ve geleneksel Ülküclükten tek farkları Ateist-Tengrici ya da Seküler olmaları olan, kendilerine Ulusalcı da diyen yeni nesil ırkçıların da işine gelmekte. Buna göre de tek çeşit Atatürkçülük vardır ve Atatürk asla eleştirilemezdir. Onların Atatürkçülükleri milliyetçilik ve Atatürk'ün asla desteklemediği Turancılıktır.

Daha dün, beni uzun zamandır tanıyan bir arkaşadım, bana Atatürkçülerden uzak durmamı söyledi, bunu bana dedi. Atatürkçü diye Ulusalcı (Yılmaz Özdil, Banu Avar, Veryansıncılar vesaire) kast ediyormuş. Üç sene önce de başka bir arkadaş bana Ulu Solcu diyordu.

İngiliz şair Alexander Pope, yeni fikirler bulmak istiyorsanız, eski kitapları okuyun demiş. Ben de ne zamandır, şimdilerde tarih olan Tercüman gazetesinin, bir zamanlar bin bir klasik adı ile bastığı, Osmanlı dönemi kitaplarını okuyorum. Tercüman gazetesi, altmışlı, yetmişli, hatta seksenli yıllarda; Osmanlı döneminin, Osmanlı vatandaşı yazarların pek çok kitabı ve Osmanlı topraklarını gezeni Osmanlı üzerine fikir üretmiş yabancıların kitabını basmış; muhtemelen bazılarını ilk ve son kez kağıda basmış. Bu kitapları okurken, Atatürk'e ait pek çok fikirlerin ya da fikirlerin temellerini bu kitaplarda gördüm. Hafız Hakkı Paşa'nın, Bozgun adlı kitabı, bana bu yazıyı yazmaya itti. Paşa, Balkan savaşının korkunç yıkımından sonra, o yıkıntılar arasında, tekrar bir bozgun olmaması için neler yapılması gerektiğini düşünmüş ve yazmış; Atatürk'ü de çok etkilemiş. Bu sadece savaş taktikleri değil; savaştan sonra asker ve sivil halkı yönetme anlamında da bu kitaptan etkilenmiş.

Atatürk'e ait tüm devrimler, Atatürk'ten önce konuşulup,uzun uzun tartışılmış. Çok uzun zaman önce alfabe tartışmaları diye bir kitap okumuştum. Kitap, cumhuriyetin ilanından önce Latin harflerine karşı olan yazıların bir derlemesiydi. Bu kadar çok aleyhinde olunan bir şeyin, lehinde olanalar da çok olmalıydı. Latin harfleri Osmanlı'da kısmen de olsa kullanılıyordu. Osmanlı ülkesinde üretim yapan pek çok marka, Latin, daha doğrusu Fransız alfebesi ile markalarını yazıyordu. Padişah 3.Selim'in kız kardeşi Hatica Sultan, sevgilisi Fransız Mimar ve Peyzajcı,Antonie Ingace Melling'e, Latin harfleri ile Türkçe aşk mektupları yazmıştı.

Osmanlı'nın kurtarılması için fikir üretimini Jöntürklük olarak görecek olursak, bilinen en eski Jöntürk, Koçibey'dir. Duraklamanın nedenleri ile ilgili bir kitapçık yazmıştır. Osmanlı, Avrupa karşılığında üstün olmadığını ancak Karlofça antlaşması ile başlamış, ilk ciddi modernleşme o zamanlar başlamıştır. Fakat ülkenin mevcut statükosunun değişmesi halinde rantından ve mevkisinden olacak zümreler, Yeniçerileri de kullanarak sık sık isyan edip, yenilikleri engelledi. Yeniçeriler, esnaflarla beraber, her yeniliğin düşmanıydı. Son yüz yılında Yeniçerilerin çoğu asker değil, esnaftı. Osmanlıyı haraca bağlayan kocaman bir çete gibiydiler. Her köşe başını tutmuş, her şeysen rant sağlıyor, çoğu kez de bir bahane bulup, sefere gitmiyorlardı. En sonunda ocak tamamen kapatıldı.Kapatılması orduya hiç etki etmedi ve padişah, pek çok yeniliği yapmak için eli serbest kaldı. Osmanlı devlet ve dönüşümünde en büyük değişimler bu zamanda yapıldı. Bu zamanda da yeniliklerden yana aydın-memur sınıfı, yani Jöntürkler çıktı. Jöntürklüğün ana kaynağı Tercüme odası ve Galatasaray lisesiydi. 

Doksan üç harbi,  Sultan Abdülaziz'in ve 5.murad'ın tahttan indirilmesi gibi olaylar, ıslahatların ya da Franszıcasıyla reformların, padişahların tahtlarını da tehdit edebileceğini gösterdi. Osmanlı yenileşmesi böylece iki uçtan, muhalif Jöntürkler ve iktidardaki Abdülhamit rejimi olarak ilerleyecekti çünkü Osmanlı ailesi artık devleti yönetemiyordu. Diğer Avrupa monarşileri, Rusya hariç, meşruti monarşiydi. Rusya'da da kalabalık bir aristokrat topluluğu vardı. Buna rağmen Rus Çarlığı, az da olsa Osmanlı hanedanlığından  önce yıkıldı. 93 Harbide denen 1877-78 Osmanlı Rus savaşı, kazandığı zafer , toprak kazancı ve hatta müttefik kazancına rağmen, geri dönülmez bir ekonomik yıkıma sebep oldu. Osmanlı devleti ise o tarihe kadar sadece Rusya'nın sıcak denizlere inmesine engel olunması için İngiltere'nin desteğiyle ayakta duruyordu. Bu tarihten sonra, Almanya'nın desteği ile ayakta duracak ya da durur gibi yapacaktı.

Osmanlı ailesi de aslında fazlasıyla modern yaşam tarzını benimsemişti, siz bakmayın son dönemin uyduruk dizilerine. Özellikle Abdülhamid, klasik müzik sever, dedektiflik romanları okur, okutur (kendi dinlerdi), yeğeninin yazdıklarına göre Fransız konyağına düşkündü. Abdülhamit'in kızlarının bir tane bile türbanlı fotoğrafı yoktur. Son halife Abdülmecit'in, cumhuriyetin ilanından önce çekilmiş şapkalı fotoğrafı vardır. Abdülhamit'in Hakifeliğe ve Panislam'a sarılma nedeni, tahtını meşrulaştırmak ve en azından Müslüman tebasını Osmanlı devletine bağlamaktı. Tarikatları desteklemekle beraber, onları da kontrolünde tutmaya çalışırdı. O zamanlar Said-i Kürdi adını kullanan Said-i Nursi'yi akıl hastanesine kapatmıştı. Özellikle Balkanlarda, kilit noktalara Arnavutları getirdi, Alevi-Bektaşi topluluklarının bazı dergalarının tekrar kurulmasına izin verdi. Jöntürkler ise Abdülhamit'ten daha mezhepçiydi. Namık Kemal'in Cezmi, Ömer Seyfettin'in Pembe İncili Kaftan isimli eserleri, Abdülhamit'in Kızılbaşlara (Alevi kelimesi cumhuriyet dönemine aittir.) olan hoş görüsüne tepki olarak yazılmıştı. (Her iki romanın da (Pembe İncili Kaftan, kısa roman-novelladır) konusu hayalidir.

Jöntürk-Osmanlı düşüncesi, Abdülhamid'in otuz üç yıllık iktidarı ve on yıldan kısa İttihat veTerakki iktidarı süresince hızlı bir evrime uğradı. İlk Jöntürkler, fazlasıyla Osmanlıcı ve İslamcıydı. Rakıya düşkünlüğüyle tanınan Namık Kemal bile, beş vakit namazını kaçırmazdı ve dilimize Ulus-Nationality anlamına giren Miilet kelimesi, Arapça aslında dindaşlık, din birliği anlamındadır. Namık Kemal ve ilk Jöntürkler, halka dayanmayı, halk ile beraber devrim yapmayı düşünmezler. Paris komünü onlar için sadece mektupların gecikme sebebidir. Dilde sadeceleşme bu günkü görüşün aksine Jöntürklerce değil, sarayca başlatılmıştır ve ilk sadeleşme çabası meşhur Tanzimat Femanıdır. Saray, halkın kanunları, resmi bildirileri anlamamasından şikayetçidir. Biraz da istemeyerek, devlet yazışmalarındaki ağdalı Osmanlıcayı yavaş yavaş terk eder. İlk Jöntürkler ise çoğunlukla bürokrat ailelerden oluşan Saray Aristokrasisinin çocuklarıdır. Kullandıkları ağdalı Osmanlıca ile övünürler. Hatta Servet-i Fünuncular,  kullandıkları şiir dilini daha da ağırlaştırırlar. Geç kalmış Osmanlı ülkesinin modernleşmek için daha fazla okumuş memura ve subaya ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, genç Kurmay Yüzbaşı adayı Mustafa Kemal ve arkadaşlarını zindandan, belki de idamdan kurtarır. Zindandan çıkan Mustafa Kemal, Şam'daki beşinci orduda bulur kendisini.

Bir parantez olarak, Abdülhamit-Jöntürk ve Abdülhanmit-Muhafazakarlık ilişkileri hakkında da haddim olmayarak iki laf edeceğim. Abdülhamit çok az muhalifini idam ettirmiştir. Mithat Paşa için bile resmi bir idam fermanı yoktur. Paşa'nın Tuna (Kuzey Bulgaristan Civarı) valisiyken kurduğı Ziraat sandıklarını büyütmüş, günümüze gelerek Ziraat Bankasını oluşturdu. (Halen Ziraat şubelerinde Paşa'nın resmi bulunur.) Muhalif yazarı Teodor Kasap'ı, şahsi kütüphanecisi yapmıştı. Namık Kemal bile, Magosa'ya mahkum olarak gitmiş, mutasarrıfı, bu günkü anlamıyla kaymakamı olmuştu. Ölümüne yakın, Sakız adası kaymakamıyken, son yazılarında basbayağı Abdülhamit yandaşı olmuştu. Muhaliflerine her an barış eli uzatır, onlara memuriyetler verirdi. Abdülhamit'te,bu günlerde atfedilen ultra muahafazakar tipleme kimlik de hatalı. Cumhurbaşkanlığı Filarmoni orkestrasını o kurdurmuştu. Bazı Jöntürkler, İtalyan postanesinden gazete almaya kara çarşafla giderken yakalanınca, kara çarşafı yasaklamış; ilk resmi genelevin, bira ve rakı fabrikalarının ruhsatını vermişti.

Osmanlı'nın yetişmiş insan açığı, ülkenin dört bir yanında yeni okullar açılmasına, alt sınıftan subay ve memurların yetişmesine sebep oldu. Bu subay ve memurlar, Abdülhamit'in koyduğu din dersleri, günde bir kaç kere padişaha dua etme merasimlerine rağmen, Jöntürk oldu. Mustafa Kemal Atatürk'ün babası, sıradan bir gümrük memuru, başarısız bir kereste tüccarıydı. Böylesi alt sınıftan gelen aydınlarla Jöntürklük, dilde saflaşmaya doğru gitti.

Jöntürkler ve Osmanlı'nın Türkçüleşmesi de bu evrimleşmeyle oldu. Osmanlıcılık, Balkan savaşlarından sonra bitti, Türkten başka Osmanlı kalmadı. Modern nüfus kütüklerini 19.yy ortalarında oluşturan,  ilk tapu senedi 1875'de basılmış, okuma-yazma oranları acınası oranda, sanayisi olmayan, girdiği savaşlarda sürekli yenilen Osmanlı devletinin vatandaşı olmak, kimse için çekici değildi. Her toplum, başka bir imparatorluğun bir parçası olmadan, kendi küçük devletini kurma yarışına girmişti. İmparatorluklar da artık bir yerleri işgal etmek için emek harcamak yerine, kendi uydu mini devletini kurma yarışındaydı. İttihat ve Terakki çacuk öğrenmek ve uygulamak zorundaydı. Balkanlardaki isyaarda Türkler çok büyük katliamlara uğramıştı. Aynısı Anadoluda'da olmaktaydı. Şu anki Ermenistan devleti de 1905 Rus devrimi sırasında Müslüman katliamı ile kurulmuştu ve Ermenileri, Suriye'ye sürmek gerekliydi. Devlet sadece Türkler sayesinde ayaktaydı ve Türkleşmek gerekliydi. Osmanlı ailesi ise son döneminde sadece simgelsel, noterden halliceydi. Tarikatlar ve medreseler de artık sadece devlete yük olmaktaydı.

Atatürk'te bu olayların ve üretilen yeni fikirlerin ortamında yetişmişti. Kararları sadece kendine ait değil, arkadaşlarına da aitti. Bütün bunlar bir gelişimin sonucuydu ve gelişimde devam etti, halen de ediyor.