felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2026 Cumartesi

OSMANLI DÜŞÜNCE DÜNYASI VE ATATÜRKÇÜLÜK



Tarihte büyük kişilerle ilgili olarak en büyük yanılgı, yetiştikleri çevreyi görmezden gelmektir.  Özellikle siyasi ve askeri liderler için bu çok yapılır. Başlıktan da anlayacağınız gibi bu Atatürkçülük için de böyledir. Osmanlı düşünce dünyasının görece kısırlığı da bunun nedenidir. Tüm Osmanlı tarihi boyunca basılmış ya da yayımlanmış kitap sayısı, Cumhuriyet döneminde, doksanlar ya da iki binli yıllarda, her hangi bir yılın kitap sayısından bile düşüktür. Üç kıtaya yayılmış, altı yüz yıllık devletin bilim tarihinde yeri yok gibidir. Bu kadar yıllık devletin, matematik, fizik, kimya, biyoloji ya da tıp bilimine katkısı yoktur, Osmanlı adı ile anılan bir bilimsel teori yoktur. Ne Mısır, ne Yunan, ne Hitit; Osmanlı, Anadolu'dan gelip, geçmiş milletleri zerre kadar merak etmemiş, araştırmamıştır. Sadece on sene Mısır'ı işgal eden Fransızlar, antik Mısır yazısını sökmüştür. Daha kötüsü de vardır; İran-Irak bölgesinde, Moğol istilasından önce, Sümerlerden itibaren gelişen, her medeniyetle büyüyen ve Abbasi Halifeliğinden en iyi günlerini yaşayan sulama sistemleri vardı. Bir önceki cümleden de anlaycağınız üzere Moğollar bu sistemi parçaladı ve bölgeyi dört yüz yıldan uzun süre yöneten Osmanlı tamir etmedi: İngilizler tamir etti. İran'daki çoğu bölüm onarılmadı, nu yüzden İran'ın çoğu bölgesi kurak ve insansız. Osmanlı askeri açıdan süper bir güçtü ama pek çok açıdan yetersizdi.

Bu yetersizlik için de Atatürk gibi bir dehanın çıkışı, sanki ilahi bir olaymış, kişinin  ilahi bir ilhamla, ya da böylesi bir deha ile tek başına karar verdiği eylemler gibi gelebilir. Bu şekil anlatıp, Neoosmalıların işine geldiği gibi, aslında birer faşist olan ve geleneksel Ülküclükten tek farkları Ateist-Tengrici ya da Seküler olmaları olan, kendilerine Ulusalcı da diyen yeni nesil ırkçıların da işine gelmekte. Buna göre de tek çeşit Atatürkçülük vardır ve Atatürk asla eleştirilemezdir. Onların Atatürkçülükleri milliyetçilik ve Atatürk'ün asla desteklemediği Turancılıktır.

Daha dün, beni uzun zamandır tanıyan bir arkaşadım, bana Atatürkçülerden uzak durmamı söyledi, bunu bana dedi. Atatürkçü diye Ulusalcı (Yılmaz Özdil, Banu Avar, Veryansıncılar vesaire) kast ediyormuş. Üç sene önce de başka bir arkadaş bana Ulu Solcu diyordu.

İngiliz şair Alexander Pope, yeni fikirler bulmak istiyorsanız, eski kitapları okuyun demiş. Ben de ne zamandır, şimdilerde tarih olan Tercüman gazetesinin, bir zamanlar bin bir klasik adı ile bastığı, Osmanlı dönemi kitaplarını okuyorum. Tercüman gazetesi, altmışlı, yetmişli, hatta seksenli yıllarda; Osmanlı döneminin, Osmanlı vatandaşı yazarların pek çok kitabı ve Osmanlı topraklarını gezeni Osmanlı üzerine fikir üretmiş yabancıların kitabını basmış; muhtemelen bazılarını ilk ve son kez kağıda basmış. Bu kitapları okurken, Atatürk'e ait pek çok fikirlerin ya da fikirlerin temellerini bu kitaplarda gördüm. Hafız Hakkı Paşa'nın, Bozgun adlı kitabı, bana bu yazıyı yazmaya itti. Paşa, Balkan savaşının korkunç yıkımından sonra, o yıkıntılar arasında, tekrar bir bozgun olmaması için neler yapılması gerektiğini düşünmüş ve yazmış; Atatürk'ü de çok etkilemiş. Bu sadece savaş taktikleri değil; savaştan sonra asker ve sivil halkı yönetme anlamında da bu kitaptan etkilenmiş.

Atatürk'e ait tüm devrimler, Atatürk'ten önce konuşulup,uzun uzun tartışılmış. Çok uzun zaman önce alfabe tartışmaları diye bir kitap okumuştum. Kitap, cumhuriyetin ilanından önce Latin harflerine karşı olan yazıların bir derlemesiydi. Bu kadar çok aleyhinde olunan bir şeyin, lehinde olanalar da çok olmalıydı. Latin harfleri Osmanlı'da kısmen de olsa kullanılıyordu. Osmanlı ülkesinde üretim yapan pek çok marka, Latin, daha doğrusu Fransız alfebesi ile markalarını yazıyordu. Padişah 3.Selim'in kız kardeşi Hatica Sultan, sevgilisi Fransız Mimar ve Peyzajcı,Antonie Ingace Melling'e, Latin harfleri ile Türkçe aşk mektupları yazmıştı.

Osmanlı'nın kurtarılması için fikir üretimini Jöntürklük olarak görecek olursak, bilinen en eski Jöntürk, Koçibey'dir. Duraklamanın nedenleri ile ilgili bir kitapçık yazmıştır. Osmanlı, Avrupa karşılığında üstün olmadığını ancak Karlofça antlaşması ile başlamış, ilk ciddi modernleşme o zamanlar başlamıştır. Fakat ülkenin mevcut statükosunun değişmesi halinde rantından ve mevkisinden olacak zümreler, Yeniçerileri de kullanarak sık sık isyan edip, yenilikleri engelledi. Yeniçeriler, esnaflarla beraber, her yeniliğin düşmanıydı. Son yüz yılında Yeniçerilerin çoğu asker değil, esnaftı. Osmanlıyı haraca bağlayan kocaman bir çete gibiydiler. Her köşe başını tutmuş, her şeysen rant sağlıyor, çoğu kez de bir bahane bulup, sefere gitmiyorlardı. En sonunda ocak tamamen kapatıldı.Kapatılması orduya hiç etki etmedi ve padişah, pek çok yeniliği yapmak için eli serbest kaldı. Osmanlı devlet ve dönüşümünde en büyük değişimler bu zamanda yapıldı. Bu zamanda da yeniliklerden yana aydın-memur sınıfı, yani Jöntürkler çıktı. Jöntürklüğün ana kaynağı Tercüme odası ve Galatasaray lisesiydi. 

Doksan üç harbi,  Sultan Abdülaziz'in ve 5.murad'ın tahttan indirilmesi gibi olaylar, ıslahatların ya da Franszıcasıyla reformların, padişahların tahtlarını da tehdit edebileceğini gösterdi. Osmanlı yenileşmesi böylece iki uçtan, muhalif Jöntürkler ve iktidardaki Abdülhamit rejimi olarak ilerleyecekti çünkü Osmanlı ailesi artık devleti yönetemiyordu. Diğer Avrupa monarşileri, Rusya hariç, meşruti monarşiydi. Rusya'da da kalabalık bir aristokrat topluluğu vardı. Buna rağmen Rus Çarlığı, az da olsa Osmanlı hanedanlığından  önce yıkıldı. 93 Harbide denen 1877-78 Osmanlı Rus savaşı, kazandığı zafer , toprak kazancı ve hatta müttefik kazancına rağmen, geri dönülmez bir ekonomik yıkıma sebep oldu. Osmanlı devleti ise o tarihe kadar sadece Rusya'nın sıcak denizlere inmesine engel olunması için İngiltere'nin desteğiyle ayakta duruyordu. Bu tarihten sonra, Almanya'nın desteği ile ayakta duracak ya da durur gibi yapacaktı.

Osmanlı ailesi de aslında fazlasıyla modern yaşam tarzını benimsemişti, siz bakmayın son dönemin uyduruk dizilerine. Özellikle Abdülhamid, klasik müzik sever, dedektiflik romanları okur, okutur (kendi dinlerdi), yeğeninin yazdıklarına göre Fransız konyağına düşkündü. Abdülhamit'in kızlarının bir tane bile türbanlı fotoğrafı yoktur. Son halife Abdülmecit'in, cumhuriyetin ilanından önce çekilmiş şapkalı fotoğrafı vardır. Abdülhamit'in Hakifeliğe ve Panislam'a sarılma nedeni, tahtını meşrulaştırmak ve en azından Müslüman tebasını Osmanlı devletine bağlamaktı. Tarikatları desteklemekle beraber, onları da kontrolünde tutmaya çalışırdı. O zamanlar Said-i Kürdi adını kullanan Said-i Nursi'yi akıl hastanesine kapatmıştı. Özellikle Balkanlarda, kilit noktalara Arnavutları getirdi, Alevi-Bektaşi topluluklarının bazı dergalarının tekrar kurulmasına izin verdi. Jöntürkler ise Abdülhamit'ten daha mezhepçiydi. Namık Kemal'in Cezmi, Ömer Seyfettin'in Pembe İncili Kaftan isimli eserleri, Abdülhamit'in Kızılbaşlara (Alevi kelimesi cumhuriyet dönemine aittir.) olan hoş görüsüne tepki olarak yazılmıştı. (Her iki romanın da (Pembe İncili Kaftan, kısa roman-novelladır) konusu hayalidir.

Jöntürk-Osmanlı düşüncesi, Abdülhamid'in otuz üç yıllık iktidarı ve on yıldan kısa İttihat veTerakki iktidarı süresince hızlı bir evrime uğradı. İlk Jöntürkler, fazlasıyla Osmanlıcı ve İslamcıydı. Rakıya düşkünlüğüyle tanınan Namık Kemal bile, beş vakit namazını kaçırmazdı ve dilimize Ulus-Nationality anlamına giren Miilet kelimesi, Arapça aslında dindaşlık, din birliği anlamındadır. Namık Kemal ve ilk Jöntürkler, halka dayanmayı, halk ile beraber devrim yapmayı düşünmezler. Paris komünü onlar için sadece mektupların gecikme sebebidir. Dilde sadeceleşme bu günkü görüşün aksine Jöntürklerce değil, sarayca başlatılmıştır ve ilk sadeleşme çabası meşhur Tanzimat Femanıdır. Saray, halkın kanunları, resmi bildirileri anlamamasından şikayetçidir. Biraz da istemeyerek, devlet yazışmalarındaki ağdalı Osmanlıcayı yavaş yavaş terk eder. İlk Jöntürkler ise çoğunlukla bürokrat ailelerden oluşan Saray Aristokrasisinin çocuklarıdır. Kullandıkları ağdalı Osmanlıca ile övünürler. Hatta Servet-i Fünuncular,  kullandıkları şiir dilini daha da ağırlaştırırlar. Geç kalmış Osmanlı ülkesinin modernleşmek için daha fazla okumuş memura ve subaya ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, genç Kurmay Yüzbaşı adayı Mustafa Kemal ve arkadaşlarını zindandan, belki de idamdan kurtarır. Zindandan çıkan Mustafa Kemal, Şam'daki beşinci orduda bulur kendisini.

Bir parantez olarak, Abdülhamit-Jöntürk ve Abdülhanmit-Muhafazakarlık ilişkileri hakkında da haddim olmayarak iki laf edeceğim. Abdülhamit çok az muhalifini idam ettirmiştir. Mithat Paşa için bile resmi bir idam fermanı yoktur. Paşa'nın Tuna (Kuzey Bulgaristan Civarı) valisiyken kurduğı Ziraat sandıklarını büyütmüş, günümüze gelerek Ziraat Bankasını oluşturdu. (Halen Ziraat şubelerinde Paşa'nın resmi bulunur.) Muhalif yazarı Teodor Kasap'ı, şahsi kütüphanecisi yapmıştı. Namık Kemal bile, Magosa'ya mahkum olarak gitmiş, mutasarrıfı, bu günkü anlamıyla kaymakamı olmuştu. Ölümüne yakın, Sakız adası kaymakamıyken, son yazılarında basbayağı Abdülhamit yandaşı olmuştu. Muhaliflerine her an barış eli uzatır, onlara memuriyetler verirdi. Abdülhamit'te,bu günlerde atfedilen ultra muahafazakar tipleme kimlik de hatalı. Cumhurbaşkanlığı Filarmoni orkestrasını o kurdurmuştu. Bazı Jöntürkler, İtalyan postanesinden gazete almaya kara çarşafla giderken yakalanınca, kara çarşafı yasaklamış; ilk resmi genelevin, bira ve rakı fabrikalarının ruhsatını vermişti.

Osmanlı'nın yetişmiş insan açığı, ülkenin dört bir yanında yeni okullar açılmasına, alt sınıftan subay ve memurların yetişmesine sebep oldu. Bu subay ve memurlar, Abdülhamit'in koyduğu din dersleri, günde bir kaç kere padişaha dua etme merasimlerine rağmen, Jöntürk oldu. Mustafa Kemal Atatürk'ün babası, sıradan bir gümrük memuru, başarısız bir kereste tüccarıydı. Böylesi alt sınıftan gelen aydınlarla Jöntürklük, dilde saflaşmaya doğru gitti.

Jöntürkler ve Osmanlı'nın Türkçüleşmesi de bu evrimleşmeyle oldu. Osmanlıcılık, Balkan savaşlarından sonra bitti, Türkten başka Osmanlı kalmadı. Modern nüfus kütüklerini 19.yy ortalarında oluşturan,  ilk tapu senedi 1875'de basılmış, okuma-yazma oranları acınası oranda, sanayisi olmayan, girdiği savaşlarda sürekli yenilen Osmanlı devletinin vatandaşı olmak, kimse için çekici değildi. Her toplum, başka bir imparatorluğun bir parçası olmadan, kendi küçük devletini kurma yarışına girmişti. İmparatorluklar da artık bir yerleri işgal etmek için emek harcamak yerine, kendi uydu mini devletini kurma yarışındaydı. İttihat ve Terakki çacuk öğrenmek ve uygulamak zorundaydı. Balkanlardaki isyaarda Türkler çok büyük katliamlara uğramıştı. Aynısı Anadoluda'da olmaktaydı. Şu anki Ermenistan devleti de 1905 Rus devrimi sırasında Müslüman katliamı ile kurulmuştu ve Ermenileri, Suriye'ye sürmek gerekliydi. Devlet sadece Türkler sayesinde ayaktaydı ve Türkleşmek gerekliydi. Osmanlı ailesi ise son döneminde sadece simgelsel, noterden halliceydi. Tarikatlar ve medreseler de artık sadece devlete yük olmaktaydı.

Atatürk'te bu olayların ve üretilen yeni fikirlerin ortamında yetişmişti. Kararları sadece kendine ait değil, arkadaşlarına da aitti. Bütün bunlar bir gelişimin sonucuydu ve gelişimde devam etti, halen de ediyor.

1 Haziran 2023 Perşembe

İBNİ SİNA MÜSLÜMANDIR



 İslam felsefesinde kabaca iki ekol vardır, Meşailer (Aristocular) ve Tasavvufçular. İslamın ilk yüz yıllarında yapılan büyük bilim atılımlarının büyük çoğunluğu Meşai filozoflarına aittir. Tasavvufçular güzel şiir okur ve tarikat kurarlar. Sözde terki terk etmişlerdir ama bu vakıfları aracılığı ile büyük paralar kazanırlar. Pozitif bilimleri medreselerden atanlar onlardır. Siyasete en çok karışanlar onlardır. (Evet, tasavvufu sevmiyorum) Aslında kendilerini peygamber gibi görüp, evliyalıklarını ima ederler. İlahi bir ilhamla yazmışlardır kitaplarını.

İslamda Meşailik, daha en başıncan baskı ve hakaretlere uğramıştır. Çünkü din adına otorite kuranlar, aklıcılığı istemez. Meşailik, köy enstitüleri gibi doğar doğmaz saldırıya uğradı. Gene de bir üç yüz yıl kadar önemli işler yaptı. Matematiğe sıfırı getirdi, kimyada 4 element (ateş-hava-toprak-su) mitosunu yıkıp, ateş'in, ısının ışık olarak yansıması olduğunu, toprağın pek çok elementten oluştuğunu ispat etti. Çarklarla güç iletimini geliştirip,modern değişmenleri ve makinelerin temel çark sistemlerini icat ettiler. Daha pek çok şey, onların icadıydı. Bu yüzden haklarındaki saldırılara rağmen, Moğol istilasına kadar Orta Doğu ve Orta Asya'da ayakta kaldılar. Moğol istilasında, kütüphane katliamları sonucu kaybolan kitaplar, hep Meşailerin eserleri oldu. Mevlana'nın babası Bahaeddin Velet,  daha Moğol ordusu savaş hazırlığında iken, Harzemşahlar sultanına filozfları kolladığı için yenileceğini, Allah'ın kahrına uğrayacağını söylemiştir. Moğol propagandası yapa yapa Anadoluya gelmiştir. Mevlana ve Mevleviler de hem Moğollar, hem de daha sonraki iktidar odakları ile içli dışlı oldu. Mevlana ve Mevleviler, Bacu Noyanîn gizli Müslüman olduğunu söyledi. Ben Mevleviliği şu yazılarımda anlatmıştım.

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/05/tamami-okunmayan-bazi-dogu-klasiklerin.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2021/08/ariflerin-menkibeleri-ve-mevleviligin.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2017/12/mesnevidenhatirlananlar-mevlana.html

Asıl konu edinmemiz gereken Gazali. İbni Sina başta olmak üzere Meşailere en başta o saldırmıştır. Ben bu blogda Gazali üzerine de bir kaç yazı yazmıştım

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/08/gazalinin-omuzundan-atilan-tufekler.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/12/dini-inanclarimi-kaybetmem-3-imam-gazali.html

Gazali, İbni Sina başta olmak üzere Meşai filozofları dinsizlikle, dini tahrip etmekle suçladı. Bu suçlamalar, matematik ve doğa bilimlerinden anlamayan, halkın din dugularını öfkeye çevirerek, kendine rant sağlamaya çalışan tarikatlar  tarafından desteklendi. Meşailik son olarak Endülüs'te yaşadı. İbni Rüşt, son önemli Meşai filozoftu. Gazali'nin eleştirisini yazan tek kişiydi. Endülüs'te başkadılığa, yani adalet bakanlığına kadar yükselmişti. Ancak Hristiyan ilerlemesine yardım için Fas'tan gelen Muhavvitler'in baskısı ile gözden düştü ve Fas'ın Marakeş şehrien sürüldü. Orada oğlu ile camiden kovulacak kadar dışlandı. Onun eserleri Avrupa'yı daha çok aydınlattı. Öyle ki uzun süre Müslümanlar onu Avveroes adı ile Hristiyan sandı.

Şu günlerde Meşailerin ve onların en büyüğü olan İbni Sina'nın Müslüman değil de, deist-panteist olduğu iddiaları tekrar gündeme gelince, ben de bu yazıyı yazmaya karar verdim. Bu dedikoduları tekrar yayan da, Youtube ünivetsitesi, Felsefe bölüm başkanı, ordinalyüs youtuber Pelin Dilara Çolak, namı diğer Dilozof. İbni Sina ile ilgili videosunda bu iddiayı seslendirdi. Kendisini ben de takip ederim, modern batı felsefesi konusunda gerçek bir uzman. Kendisi İbni Sina ve Müslüman filozflar üzerine başkalarının dediğini aktarıyor. Felsefede bu soruna Sokrates sorunu deniliyormuş. Sokrates hiç kitap yazmadığı için onunla ilgili söylenenleri derleyen Platon, Ksephanes ve her biri ayrı telden çalan dört ayrı Sokratesçi okullardan alınmıştır ve gerçek Sokrates'in kişiliği bu yüzden belirsizdir. İslamiyette de benzer bir durum vardır.

Sevgili okurlar, siz iyi misiniz? 8-11 yüz yıllardan bahsediyoruz. Orta çağ insanın dindarlığı, bu çağın dindarlığına benzemez. Bu insanlar, devlet adamlarına hizmet etmişler. Bu insanların deist-ateist olması mümkün mü? Bir de bu insanların hiç mi hayat hikayesini okumuyorsunuz? Farabi, Allah'ın ayetlerini parça parça para ile satanlara lanet olsun hadisinden etkilenmiş, ününün doruğunda olduüu halde derslerinden para almamıştır. Üstelik kendisi felsefe aşkına kadılık makamındab vaz geçmişti. İbni Sina, yaşadığı yıllarda Kelam ilminde şöhret olmuştu. Bu gün bile Kelam ilminde Farabi ve İbni Sina'nın temelleri vardır. Farabi, Allah'a Vacib-ul vücut, yani olması zorunlu varlık, diğer varlıklara mümkün-ül vücut, yani mümkün varlıklar der. İbni Sina buna bir de Mümten-il vücut, imkansız varlığı ekler ki, bu Allah'ın olmadığı bir dünyanın tasarımıdır.Ölümüne yakın mallarını yoksullara bağışlamış, üç günde bir Kuran okumuştur.

Pelin Dilara hanımın ortaya attığı, evreni yarattığının farkında bile olmayan tanrı tasarımına gelince; Meşailerin doğa kanunlarını Allah'ın emirlerine bağlama çabalarının, tasavvufçularca alay edilmesidir. Aradan geçen yüz yıllar boyunca Meşailiğin yok olması, medreselerde matematik ve fen bilimlerinin yok edilmesi sonucunu doğurdu. Yavuz Sultan Selim'in Mısır'dan getirdiği din adamları, Fatih medreselerinden, din derleri dışındaki tüm dersleri kaldırdı. 17. yüz yılda, Osmanlı ordusuna hizmet eden Fransız kökenli Humbaracı Ahmet Paşa ( Claude Alexandre Comte de Bonneval ),  dönemin medreselerinde ulemanın bilgisini ölçmeye çalışır ve onlara üçgenin iç açılarının toplamını sorar. Birisi çıkar ve

-Üçgenine göre değişir der. 

İbni Sina'nın ve diğer Meşai filozoflarını  Müslümanlığını savunmanın bir zorluğu da, günümüz dinsiz (deis-ateist-panteist vesair) kişilerin de, bu büyük bilim adamlarını sahiplenmesidir.

18 Temmuz 2021 Pazar

FELSEFENİN ALMANYA'YI BİRLEŞTİRMESİ-3 HEGEL DİYALEKTİĞİ



 Almanya'yı birleştiren üçüncü büyük filozof olarak Hegel'i anlatacağım. Zira Georg Wilhem Frederic Hegel, Prusya'nın Almanya'yı birleştirmeyi en azından ana ilkelerde ve temel devlet kurumlarında başardığı yıllarda felsefesini üretti.

Hegel'in felsefesi, bir uzlaşma felsefesiydi. Diyalektik mantık ya da idealist diyalektik, hem dünya fikir tarihini, hem de evrenin oluşumunu karşılıklı konuşmaya benzetir. (Diyalektik materyalizm, onun felsefesi ile yetişmiş Karl Marks'a aittir.) Tanrı, saf tin ya da ide (düşünce) olarak bir tezdir; kendi anti tezi olan maddeyi yaratmış, onun sentezi olarak insan var olmuştur. İnsanın sentezi, tanrıya yaklaştıkça melekleşir, insan ile tanrı sentezi meleklerdi. bunun için de insan, sanat ve bilim gibi manevi zevklere yönelmelidir. Yeme-içme gibi maddi zevkler, insanı hayvana yaklaştırır. İnsan ile maddenin sentezi hayvandır, Hegel mantığına göre.

Hegel felsefesi ve mantığı, bir uzlaşım felsefesidir. Zira her tez ve antitez, bir sentezde mutlaka buluşacaktır. Bu da uzlaşmayan mezheplerin (Katolik, Lutheryan ve Calvinist) ve hatta 19. yüz yıl boyunca yaygınlaşan ateizm, birbiriyle uzlaşacaktır.

Hegel'in bu felsefesi, Almanya'nın birleşmesi için o kadar çok önemliydi ki, Prusya imparatorluğu, bu felsefeyi, zorun din dersleri gibi tüm Almanlara öğretti, belletti. Bu felsefe, din adamlarının çok işine yarıyordu, özellikle Protestan ilahiyatçılarının çok işine yarıyordu.

Sonuçta bu felsefe çok yaygınlaştı, bu yaygınlığın etkileri de olacaktı. Günümüzde diyalektik denilince akla Hegel değil de, ondan bir nesil sonra doğmuş olan Karl Marks ve Marksizm akla gelir. Marks, arkadaşı Frederic Engels ile beraber, bu diyalektiği ters çevirmiş ve diyalektik materyalizmi icat etmişlerdir. Bunu yaparken de  Ludwig Andreas Feuerbach 'ın materyalizmden faydalandılar. Feurebach'a göre dünya maddelerden oluşsa da, ruhçu bakış açısı ile anlaşılabilirdi.

Marks ve Engels'e göre evrendeki maddeler arasında, tıpkı Hegel'in anlattığı gibi tez-antitez çatışması vardır ama sentezde uzlaşma yoktur, uzlaşma ya da orta nokta geçicidir, eninde sonunda sentez kazanacaktır. Su soğuyacak, bir an devrim olup, buza dönüşecektir. İnsanlık tarihinde de benzer şekilde, ilkel komünal toplumdan feodaliteye, feodaliteden kapitalizmde geçişler olmuştu. Geçici tarım, ilkel toplumla, tarım toplumunun, ticaret kapitalizmi de, kapitalizm ile feodalite arasında sentezdi. Kapitalizm ile komünizm arasındaki sentez sosyalizm; nihai hedef komünizmdir.

Marksist felsefe, Hegel felsefesi aksine bir çatışma felsefesidir. Hegel'den sonra pek çok Alman filozofu oldu ama Hegel sonrasında Almanya tekrar birleşmişti. 

Uzlaşmayan, uzlaşmaktan da üstün olup, başkasını ezmeye çalışan mezhepler ve tarikatlara inat Alman felsefesi, gerçek bir uzlaşma toplumu oluşturdu.

Bu toplumsal uzlaşma mükemmel değildi. Almanlar, tamamen Katolik olduklarında da Yahudi düşmanıydılar. Luther ve Calvin'de Yahudi düşmanıydı. Mezhepler çatışsa da, Yahudi düşmanlığı baki kaldı. Hitler, Yahudi düşmanlığı yaratmadı, hazır Yahudi düşmanlığına kondu. Bu da olayın başka bir boyutu.

21 Haziran 2021 Pazartesi

FELSEFENİN ALMANYA'YI BİRLEŞTİRMESİ 1-LEİBNİZ



Eğitim üzerine yazılar yazarken, artık sıranın felsefe eğitimine de gelmesi gerektiğini anladım. Bunu da Almanya özelinde, özellikle de Leibniz-Kant-Hegel üçlüsü üzerinden anlatmaya karar verdim. Otuz yıl savaşlarında Almanya üç mezhebe (Katolik- Lutheryen Protestanlık ve Calvinist Protestanlık) ve yüzden fazla devletçiğe bölünmüştü. Birleşemezse yok olacaktı. Mesele devlet olarak birleşmek değil, zihniyet olarak birleşmekti.

Bunu da Alman filozoflar başardı. Bence 

 Avrupa'nın, özellikle de Almanya'nın kıyameti, otuz yıl savaşlardır. Bu savaşlardan Fransa tek parça, Almanya ise paramparça çıktı. Çünkü Fransa, bir önceki yüz yıl boyunca din savaşlarını çoktan yapmış,  mezhep ateşini söndürmüş gibi görünse de ara ara tutuşan sıcak külleri kalmıştı. 1618'de başlayan savaş, 1648'de Vestfalya antlaşmasıyla hem otuz yıl savaşları denen Avrupa (özellikle de Alman) din savaşları, hem de Hollanda-İspanya arasındaki seksen yıl denen bağımsızlık savaşları bitti ve İspanya, Hollanda'nın bağımsızlığını tanıdı.

Savaşın pek çok sonucu oldu, bunu tarihçiler daha iyi bilir. Felsefecilik ve filozofluk, çokça ukalalık demektir ama ben çok da tereciye tere satacak değilim. Vestfalya barışı ve otuz yıl savaşlarından bahsetmemiz gereken iki sonucu oldu. Birincisi Papa başta olmak üzere,  Avrupa'daki dini otoritelerin çökmesiydi. Zira kardinal Richeleu ve onun yönetimindeki Fransa,  Katolik bir devlet olduğu halde, Almanya'nın Protestan prenslerine yardım etmişti.

Savaşın asıl konuşacağımız yanı, Almanya'nın yüzden fazla parçaya ayrılması, Almanya'nın savaş öncesi nüfusuna ve ekonomik gücüne yüz yıl boyunca ulaşamamasıdır. Görünüşte Almanya halen Kutsal Roma İmparatorluğu bünyesinde bir bütündü ama bu imparatorun yetkisi, bayramdan bayrama eli öpülen kılıbık babalar kadardı. Fransa Alsas-Loren'i,  Danimarka, Jutland yarımadasının önemli bir kısmını ve İsveç'de Pomeranya kıyılarını işgal etmişti ve buralar uzun süre de işgal altında kalacaktı. (Hatta Alsas halen Fransa toprağı)

Savaşın başladığı yıllar, Avrupa'da felsefenin  yükselişe geçtiği yıllardı. Daha savaşın başında, bir Fransız subayı olan Rene Descartes, 1619'un 10 kasım gecesi,  Almanya'nın Neuburg kentinde hava o kadar soğuktu ki, kendisini bir fırına kapattı Sabaha kadar gördüğü  hayaller, ona analitik geometrinin temellerini öğretti. 

Almanya'da ise, savaşın sonlarına doğru, 1646'da Gottfried Leibniz doğdu. Leibniz'in hemen her alanda eseri, daha doğrusu mektubu vardır. Çok az kitabı vardır, hatta onun tüm yazdıklarını bir arada derleyen bir kaynak yoktur. Fikirlerini daha ziyade mektuplar halinde anlatmıştır. Mantık, matematik ve varlıkbilim felsefesinde derin izler bırakmış, büyük buluşlar, keşifler yapmıştır ama adının geçmediği bir bilim yok gibidir. Derste Leibniz'ı anlattığımda bir öğrencim:

-Geceleri de taksiye çıkıyor muymuş diye sorduydu. Valla rahmetli, bir o işi yapmamış. Yoksa diplomatlık, simyacılık ve ilahiyatçılık falan, hepsi var. Kendisi Alman akılcılığının kurucusu. Savaş sonrasında Almanya, yüzden fazla devletçiğe bölünmüştü (pek çoğu şehir devletiydi). Montesqueu, tam da Leibniz'ın yaşadığı çağda, İran Mektupları adlı romanında, Alman prensliklerinin bu durumuyla alay eder. Bazılarının vatandaş sayısı, İran şahını hareminden küçük der. Almanya, özellikle göçlerden dolayı nüfusunun üçte birinden fazlasını kaybetmişti. Leibniz ise, Fransa ile Osmanlı devletini savaştırmak için uğraşıyordu. Zira çok zayıflamış Alman devletinin (Kutsal Roma İmparatorluğu) işgal edilmesinden korkuyordu.

Almanya'yı birleştiren asıl çalışması, mezhepleri felsefe ve mantık çerçevesindeki ilkelerde birleştirme çabaları oldu. Yazının  başında da anlattığım gibi 1648'den itibaren din adamlarının, özellikle okur-yazar ya da aydın sınıf üzerindeki etkisi iyice azalmıştı. Sonuçta insanlar dini ve tanrıyı kendi zihinlerinde yorumlayıp,  gerçeği görme çabasında Leibniz'ın felsefesi önemli bir adımdı. Hem Katolik, hem de Protestan din adamlarına bir karşı çıkıştı. O yıllarda Papalık, uluslar arası politikadan çekilmiş de olsa, Engizisyon mahkemeleri halen etkiliydi. Luther, akıl  şeytanın metresidir diyordu. Calvin ise, Tanrı benim diye buyurmuştu. Yani Leibniz ve dönemin aydınlanma felsefesi, bağnazlığa karşı topyekün bir savaştı. Leibniz'le başlayan Alman akılcı felsefesi ise, din ile parçalana  ulusu, akıl ile birleştirme çabasıydı.

30 Mayıs 2021 Pazar

AYDINLARIN ŞAŞIRMA VE ŞAŞIRTMA GÖREVİ

 


Norveçli yazar Henric İbsen'in tiyatro oyunlarında, oyunun baş kahramanı (çoğu kez kadındır) bir aydınlanma anı yaşar. Bulunduğu durum yaşadığı toplum tarafından normal karşılansa da, onun aleyhinedir ve o, toplum tarafından buna zorlanmıştır. Buna hayret eder ve o andan itibaren oyunun yönü değişir. Benzer bir durum, Duygu Asena başta olmak üzere feminist yazarların ve Atıf Yılmaz'ın filmlerinde de sık sık görülür. 

Film demişken, hani bazen çok absürt bir film izlersiniz ve dersiniz ki, bu sette bir tane de biz ne saçmalıyoruz ya diyen yok mu diye, işte aydınlar ve felsefe de tam bunları yapmalı.

Bu yazıyı yazmaya, ÖSS'de din kültürü ve ahlak bilgisi netinin 1 (bir) olduğunu öğrenince yazmaya karar verdim. Uzun yıllar felsefe dersi, eğer lisenin sözel bölümü değilse,  sadece lisenin son sınıfında (o zamanlar liselerin çoğu üç yıllıktı) haftada iki saat felsefe görüyordu. Onda da öğrenciler, mayıs ortası gibi, üniversite sınavını bahane ederek, bazen ta mayıs başında sahte raporlarla okuldan ayrılıyordular. Sözel bölümlerde ise, mantık, psikoloji ve sosyoloji dersleri, 10 ya da 11. sınıflarda, haftada iki saat alınıyordu. Son bir kaç yıldır,  felsefe 10 ve 11. sınıflara ve haftada ikişer saat oldu ama diğer felsefe dersleri, yani psikoloji, sosyoloji ve mantık dersleri ise,  her sınıfta ve her türlü programda seçmeli oldu ve nadiren seçilir oldu.

Oysa din dersi, ilkokul dörtten sonra her yıl bir saat iken, iki saate çıktığı gibi, imam hatipler çoğaldı, yetmedi fen liseleri bile seçmelilerle (siyer, kuran vs) bile haftada bazı bazı 6 saat din dersi alır hale geldi. Yetmedi pek çok çocuk, yaz tatilini kuran kurslarında geçiriyor, tarikat yurtlarında kalıp, saatlerce dini sohbet dinliyor. Üzerine de, özellikle Ramazan'da yoğunlaşsa da, televizyonları saran dini programları ekleyelim.

Bu ortamda, ÖSS ve benzeri sınavlarda din sorularının çözülme oranları bir yana, gençliğin deizme koşması, iktidar bir yana din adamlarını nasıl çıldırtmıyor? Gerçi ben bundan daha önce bahsetmiştim. (https://habergalerisi.com/2020/11/10/dinsiz-birakan-din-egitimimiz/)

Eğitimimizde şaşırmamız gereken tek şey bu da değil.

Bunun yanında yabancı dil eğitimimiz o kadar kötü ki, öğrencinin sonraki yıllarda dl öğrenmesini de zorlaştırıyor. Buna neden çıldırmıyoruz? Çin'de İngilizce bilenlerin sayısı, Amerika Birleşik Devletlerinin nüfusunu aşmış. Bunu da orta öğretimde dil eğitimini mükemmelleştirerek başardılar. O kadar ki, filmler altyazısız, kitaplar da çeviri olmadan dağıtılabiliyor. İsrail'de liseliler, sosyal medyada trollük yapması için Farsça öğreniyor. 

Ben artık ciddi ciddi eğitim bakanlığımızın gençler yabancı dil öğrenmesin diye özellikle uğraştığına inanıyorum. Mesela son yıllarda yurt dışına çıkan genç sayısı, dil sorunu yüzünden bu kadar sınırlı. 

Pek çok şey var hayatta, şaşırmamız gereken ama toplum çok fazla kanıksamış. Bunlar eğitim alanında ve benim gördüklerim.

Daha yaşadığımız neler neler var ve bizim düşünen ve yazan insan olarak, bu olanların olmaması gerektiğini  anlatmanın yolu,  hayretimizi anlatmaktır. Hayret etmemek ise, kötülüğü benimsemektir. Hayret etmeli, şaşırmalı, hayret ettirmeli ve şaşırtmalıyız.