felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2023 Perşembe

İBNİ SİNA MÜSLÜMANDIR



 İslam felsefesinde kabaca iki ekol vardır, Meşailer (Aristocular) ve Tasavvufçular. İslamın ilk yüz yıllarında yapılan büyük bilim atılımlarının büyük çoğunluğu Meşai filozoflarına aittir. Tasavvufçular güzel şiir okur ve tarikat kurarlar. Sözde terki terk etmişlerdir ama bu vakıfları aracılığı ile büyük paralar kazanırlar. Pozitif bilimleri medreselerden atanlar onlardır. Siyasete en çok karışanlar onlardır. (Evet, tasavvufu sevmiyorum) Aslında kendilerini peygamber gibi görüp, evliyalıklarını ima ederler. İlahi bir ilhamla yazmışlardır kitaplarını.

İslamda Meşailik, daha en başıncan baskı ve hakaretlere uğramıştır. Çünkü din adına otorite kuranlar, aklıcılığı istemez. Meşailik, köy enstitüleri gibi doğar doğmaz saldırıya uğradı. Gene de bir üç yüz yıl kadar önemli işler yaptı. Matematiğe sıfırı getirdi, kimyada 4 element (ateş-hava-toprak-su) mitosunu yıkıp, ateş'in, ısının ışık olarak yansıması olduğunu, toprağın pek çok elementten oluştuğunu ispat etti. Çarklarla güç iletimini geliştirip,modern değişmenleri ve makinelerin temel çark sistemlerini icat ettiler. Daha pek çok şey, onların icadıydı. Bu yüzden haklarındaki saldırılara rağmen, Moğol istilasına kadar Orta Doğu ve Orta Asya'da ayakta kaldılar. Moğol istilasında, kütüphane katliamları sonucu kaybolan kitaplar, hep Meşailerin eserleri oldu. Mevlana'nın babası Bahaeddin Velet,  daha Moğol ordusu savaş hazırlığında iken, Harzemşahlar sultanına filozfları kolladığı için yenileceğini, Allah'ın kahrına uğrayacağını söylemiştir. Moğol propagandası yapa yapa Anadoluya gelmiştir. Mevlana ve Mevleviler de hem Moğollar, hem de daha sonraki iktidar odakları ile içli dışlı oldu. Mevlana ve Mevleviler, Bacu Noyanîn gizli Müslüman olduğunu söyledi. Ben Mevleviliği şu yazılarımda anlatmıştım.

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/05/tamami-okunmayan-bazi-dogu-klasiklerin.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2021/08/ariflerin-menkibeleri-ve-mevleviligin.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2017/12/mesnevidenhatirlananlar-mevlana.html

Asıl konu edinmemiz gereken Gazali. İbni Sina başta olmak üzere Meşailere en başta o saldırmıştır. Ben bu blogda Gazali üzerine de bir kaç yazı yazmıştım

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/08/gazalinin-omuzundan-atilan-tufekler.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/12/dini-inanclarimi-kaybetmem-3-imam-gazali.html

Gazali, İbni Sina başta olmak üzere Meşai filozofları dinsizlikle, dini tahrip etmekle suçladı. Bu suçlamalar, matematik ve doğa bilimlerinden anlamayan, halkın din dugularını öfkeye çevirerek, kendine rant sağlamaya çalışan tarikatlar  tarafından desteklendi. Meşailik son olarak Endülüs'te yaşadı. İbni Rüşt, son önemli Meşai filozoftu. Gazali'nin eleştirisini yazan tek kişiydi. Endülüs'te başkadılığa, yani adalet bakanlığına kadar yükselmişti. Ancak Hristiyan ilerlemesine yardım için Fas'tan gelen Muhavvitler'in baskısı ile gözden düştü ve Fas'ın Marakeş şehrien sürüldü. Orada oğlu ile camiden kovulacak kadar dışlandı. Onun eserleri Avrupa'yı daha çok aydınlattı. Öyle ki uzun süre Müslümanlar onu Avveroes adı ile Hristiyan sandı.

Şu günlerde Meşailerin ve onların en büyüğü olan İbni Sina'nın Müslüman değil de, deist-panteist olduğu iddiaları tekrar gündeme gelince, ben de bu yazıyı yazmaya karar verdim. Bu dedikoduları tekrar yayan da, Youtube ünivetsitesi, Felsefe bölüm başkanı, ordinalyüs youtuber Pelin Dilara Çolak, namı diğer Dilozof. İbni Sina ile ilgili videosunda bu iddiayı seslendirdi. Kendisini ben de takip ederim, modern batı felsefesi konusunda gerçek bir uzman. Kendisi İbni Sina ve Müslüman filozflar üzerine başkalarının dediğini aktarıyor. Felsefede bu soruna Sokrates sorunu deniliyormuş. Sokrates hiç kitap yazmadığı için onunla ilgili söylenenleri derleyen Platon, Ksephanes ve her biri ayrı telden çalan dört ayrı Sokratesçi okullardan alınmıştır ve gerçek Sokrates'in kişiliği bu yüzden belirsizdir. İslamiyette de benzer bir durum vardır.

Sevgili okurlar, siz iyi misiniz? 8-11 yüz yıllardan bahsediyoruz. Orta çağ insanın dindarlığı, bu çağın dindarlığına benzemez. Bu insanlar, devlet adamlarına hizmet etmişler. Bu insanların deist-ateist olması mümkün mü? Bir de bu insanların hiç mi hayat hikayesini okumuyorsunuz? Farabi, Allah'ın ayetlerini parça parça para ile satanlara lanet olsun hadisinden etkilenmiş, ününün doruğunda olduüu halde derslerinden para almamıştır. Üstelik kendisi felsefe aşkına kadılık makamındab vaz geçmişti. İbni Sina, yaşadığı yıllarda Kelam ilminde şöhret olmuştu. Bu gün bile Kelam ilminde Farabi ve İbni Sina'nın temelleri vardır. Farabi, Allah'a Vacib-ul vücut, yani olması zorunlu varlık, diğer varlıklara mümkün-ül vücut, yani mümkün varlıklar der. İbni Sina buna bir de Mümten-il vücut, imkansız varlığı ekler ki, bu Allah'ın olmadığı bir dünyanın tasarımıdır.Ölümüne yakın mallarını yoksullara bağışlamış, üç günde bir Kuran okumuştur.

Pelin Dilara hanımın ortaya attığı, evreni yarattığının farkında bile olmayan tanrı tasarımına gelince; Meşailerin doğa kanunlarını Allah'ın emirlerine bağlama çabalarının, tasavvufçularca alay edilmesidir. Aradan geçen yüz yıllar boyunca Meşailiğin yok olması, medreselerde matematik ve fen bilimlerinin yok edilmesi sonucunu doğurdu. Yavuz Sultan Selim'in Mısır'dan getirdiği din adamları, Fatih medreselerinden, din derleri dışındaki tüm dersleri kaldırdı. 17. yüz yılda, Osmanlı ordusuna hizmet eden Fransız kökenli Humbaracı Ahmet Paşa ( Claude Alexandre Comte de Bonneval ),  dönemin medreselerinde ulemanın bilgisini ölçmeye çalışır ve onlara üçgenin iç açılarının toplamını sorar. Birisi çıkar ve

-Üçgenine göre değişir der. 

İbni Sina'nın ve diğer Meşai filozoflarını  Müslümanlığını savunmanın bir zorluğu da, günümüz dinsiz (deis-ateist-panteist vesair) kişilerin de, bu büyük bilim adamlarını sahiplenmesidir.

18 Temmuz 2021 Pazar

FELSEFENİN ALMANYA'YI BİRLEŞTİRMESİ-3 HEGEL DİYALEKTİĞİ



 Almanya'yı birleştiren üçüncü büyük filozof olarak Hegel'i anlatacağım. Zira Georg Wilhem Frederic Hegel, Prusya'nın Almanya'yı birleştirmeyi en azından ana ilkelerde ve temel devlet kurumlarında başardığı yıllarda felsefesini üretti.

Hegel'in felsefesi, bir uzlaşma felsefesiydi. Diyalektik mantık ya da idealist diyalektik, hem dünya fikir tarihini, hem de evrenin oluşumunu karşılıklı konuşmaya benzetir. (Diyalektik materyalizm, onun felsefesi ile yetişmiş Karl Marks'a aittir.) Tanrı, saf tin ya da ide (düşünce) olarak bir tezdir; kendi anti tezi olan maddeyi yaratmış, onun sentezi olarak insan var olmuştur. İnsanın sentezi, tanrıya yaklaştıkça melekleşir, insan ile tanrı sentezi meleklerdi. bunun için de insan, sanat ve bilim gibi manevi zevklere yönelmelidir. Yeme-içme gibi maddi zevkler, insanı hayvana yaklaştırır. İnsan ile maddenin sentezi hayvandır, Hegel mantığına göre.

Hegel felsefesi ve mantığı, bir uzlaşım felsefesidir. Zira her tez ve antitez, bir sentezde mutlaka buluşacaktır. Bu da uzlaşmayan mezheplerin (Katolik, Lutheryan ve Calvinist) ve hatta 19. yüz yıl boyunca yaygınlaşan ateizm, birbiriyle uzlaşacaktır.

Hegel'in bu felsefesi, Almanya'nın birleşmesi için o kadar çok önemliydi ki, Prusya imparatorluğu, bu felsefeyi, zorun din dersleri gibi tüm Almanlara öğretti, belletti. Bu felsefe, din adamlarının çok işine yarıyordu, özellikle Protestan ilahiyatçılarının çok işine yarıyordu.

Sonuçta bu felsefe çok yaygınlaştı, bu yaygınlığın etkileri de olacaktı. Günümüzde diyalektik denilince akla Hegel değil de, ondan bir nesil sonra doğmuş olan Karl Marks ve Marksizm akla gelir. Marks, arkadaşı Frederic Engels ile beraber, bu diyalektiği ters çevirmiş ve diyalektik materyalizmi icat etmişlerdir. Bunu yaparken de  Ludwig Andreas Feuerbach 'ın materyalizmden faydalandılar. Feurebach'a göre dünya maddelerden oluşsa da, ruhçu bakış açısı ile anlaşılabilirdi.

Marks ve Engels'e göre evrendeki maddeler arasında, tıpkı Hegel'in anlattığı gibi tez-antitez çatışması vardır ama sentezde uzlaşma yoktur, uzlaşma ya da orta nokta geçicidir, eninde sonunda sentez kazanacaktır. Su soğuyacak, bir an devrim olup, buza dönüşecektir. İnsanlık tarihinde de benzer şekilde, ilkel komünal toplumdan feodaliteye, feodaliteden kapitalizmde geçişler olmuştu. Geçici tarım, ilkel toplumla, tarım toplumunun, ticaret kapitalizmi de, kapitalizm ile feodalite arasında sentezdi. Kapitalizm ile komünizm arasındaki sentez sosyalizm; nihai hedef komünizmdir.

Marksist felsefe, Hegel felsefesi aksine bir çatışma felsefesidir. Hegel'den sonra pek çok Alman filozofu oldu ama Hegel sonrasında Almanya tekrar birleşmişti. 

Uzlaşmayan, uzlaşmaktan da üstün olup, başkasını ezmeye çalışan mezhepler ve tarikatlara inat Alman felsefesi, gerçek bir uzlaşma toplumu oluşturdu.

Bu toplumsal uzlaşma mükemmel değildi. Almanlar, tamamen Katolik olduklarında da Yahudi düşmanıydılar. Luther ve Calvin'de Yahudi düşmanıydı. Mezhepler çatışsa da, Yahudi düşmanlığı baki kaldı. Hitler, Yahudi düşmanlığı yaratmadı, hazır Yahudi düşmanlığına kondu. Bu da olayın başka bir boyutu.

21 Haziran 2021 Pazartesi

FELSEFENİN ALMANYA'YI BİRLEŞTİRMESİ 1-LEİBNİZ



Eğitim üzerine yazılar yazarken, artık sıranın felsefe eğitimine de gelmesi gerektiğini anladım. Bunu da Almanya özelinde, özellikle de Leibniz-Kant-Hegel üçlüsü üzerinden anlatmaya karar verdim. Otuz yıl savaşlarında Almanya üç mezhebe (Katolik- Lutheryen Protestanlık ve Calvinist Protestanlık) ve yüzden fazla devletçiğe bölünmüştü. Birleşemezse yok olacaktı. Mesele devlet olarak birleşmek değil, zihniyet olarak birleşmekti.

Bunu da Alman filozoflar başardı. Bence 

 Avrupa'nın, özellikle de Almanya'nın kıyameti, otuz yıl savaşlardır. Bu savaşlardan Fransa tek parça, Almanya ise paramparça çıktı. Çünkü Fransa, bir önceki yüz yıl boyunca din savaşlarını çoktan yapmış,  mezhep ateşini söndürmüş gibi görünse de ara ara tutuşan sıcak külleri kalmıştı. 1618'de başlayan savaş, 1648'de Vestfalya antlaşmasıyla hem otuz yıl savaşları denen Avrupa (özellikle de Alman) din savaşları, hem de Hollanda-İspanya arasındaki seksen yıl denen bağımsızlık savaşları bitti ve İspanya, Hollanda'nın bağımsızlığını tanıdı.

Savaşın pek çok sonucu oldu, bunu tarihçiler daha iyi bilir. Felsefecilik ve filozofluk, çokça ukalalık demektir ama ben çok da tereciye tere satacak değilim. Vestfalya barışı ve otuz yıl savaşlarından bahsetmemiz gereken iki sonucu oldu. Birincisi Papa başta olmak üzere,  Avrupa'daki dini otoritelerin çökmesiydi. Zira kardinal Richeleu ve onun yönetimindeki Fransa,  Katolik bir devlet olduğu halde, Almanya'nın Protestan prenslerine yardım etmişti.

Savaşın asıl konuşacağımız yanı, Almanya'nın yüzden fazla parçaya ayrılması, Almanya'nın savaş öncesi nüfusuna ve ekonomik gücüne yüz yıl boyunca ulaşamamasıdır. Görünüşte Almanya halen Kutsal Roma İmparatorluğu bünyesinde bir bütündü ama bu imparatorun yetkisi, bayramdan bayrama eli öpülen kılıbık babalar kadardı. Fransa Alsas-Loren'i,  Danimarka, Jutland yarımadasının önemli bir kısmını ve İsveç'de Pomeranya kıyılarını işgal etmişti ve buralar uzun süre de işgal altında kalacaktı. (Hatta Alsas halen Fransa toprağı)

Savaşın başladığı yıllar, Avrupa'da felsefenin  yükselişe geçtiği yıllardı. Daha savaşın başında, bir Fransız subayı olan Rene Descartes, 1619'un 10 kasım gecesi,  Almanya'nın Neuburg kentinde hava o kadar soğuktu ki, kendisini bir fırına kapattı Sabaha kadar gördüğü  hayaller, ona analitik geometrinin temellerini öğretti. 

Almanya'da ise, savaşın sonlarına doğru, 1646'da Gottfried Leibniz doğdu. Leibniz'in hemen her alanda eseri, daha doğrusu mektubu vardır. Çok az kitabı vardır, hatta onun tüm yazdıklarını bir arada derleyen bir kaynak yoktur. Fikirlerini daha ziyade mektuplar halinde anlatmıştır. Mantık, matematik ve varlıkbilim felsefesinde derin izler bırakmış, büyük buluşlar, keşifler yapmıştır ama adının geçmediği bir bilim yok gibidir. Derste Leibniz'ı anlattığımda bir öğrencim:

-Geceleri de taksiye çıkıyor muymuş diye sorduydu. Valla rahmetli, bir o işi yapmamış. Yoksa diplomatlık, simyacılık ve ilahiyatçılık falan, hepsi var. Kendisi Alman akılcılığının kurucusu. Savaş sonrasında Almanya, yüzden fazla devletçiğe bölünmüştü (pek çoğu şehir devletiydi). Montesqueu, tam da Leibniz'ın yaşadığı çağda, İran Mektupları adlı romanında, Alman prensliklerinin bu durumuyla alay eder. Bazılarının vatandaş sayısı, İran şahını hareminden küçük der. Almanya, özellikle göçlerden dolayı nüfusunun üçte birinden fazlasını kaybetmişti. Leibniz ise, Fransa ile Osmanlı devletini savaştırmak için uğraşıyordu. Zira çok zayıflamış Alman devletinin (Kutsal Roma İmparatorluğu) işgal edilmesinden korkuyordu.

Almanya'yı birleştiren asıl çalışması, mezhepleri felsefe ve mantık çerçevesindeki ilkelerde birleştirme çabaları oldu. Yazının  başında da anlattığım gibi 1648'den itibaren din adamlarının, özellikle okur-yazar ya da aydın sınıf üzerindeki etkisi iyice azalmıştı. Sonuçta insanlar dini ve tanrıyı kendi zihinlerinde yorumlayıp,  gerçeği görme çabasında Leibniz'ın felsefesi önemli bir adımdı. Hem Katolik, hem de Protestan din adamlarına bir karşı çıkıştı. O yıllarda Papalık, uluslar arası politikadan çekilmiş de olsa, Engizisyon mahkemeleri halen etkiliydi. Luther, akıl  şeytanın metresidir diyordu. Calvin ise, Tanrı benim diye buyurmuştu. Yani Leibniz ve dönemin aydınlanma felsefesi, bağnazlığa karşı topyekün bir savaştı. Leibniz'le başlayan Alman akılcı felsefesi ise, din ile parçalana  ulusu, akıl ile birleştirme çabasıydı.