aydınlanma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aydınlanma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2025 Salı

TOPLUM SÖZLEŞMESİNİN ÜÇ AŞAMASI





 Rönesanstan, aydınlanmaya geçişin en önemli aşaması, toplum sözleşmesi fikridir.  Toplumlar, Jean-Jacques Rousseau'nun yazdığı gibi her zaman bir sözleşme içinde yada gerçek bir sözleşme içinde bulunmaz. Bu toplumların genelde sürekli bir iç savaş, Hobbes'un deyimiyle,  herkesin, herkesle savaşı olan toplumlardır. Kabile-klan ve aşiretler arasında sürekli bir gerginlik, düşmanlık vardır. En ufak olaylar,  katliamlara, yıllar, on yıllar bulan kan davalarına dönüşür.

Kan davalarının tek sebebi,  yas yada adalet duygusu değildir. Katil, idam edilmiş olsa bile karşı kabileye karşı üstünlüğü kaybetme, güçsüz görünme korkusudur. Uzun süreli nefretlerin sebebi mezhepsel-dini ayrılıklar yada köken değildir. Ötekilenmiş kimliğin aşiretinin güçlenmesi,  nefreti besleyen en büyük sorundur. Çok az ilkel toplum,  Rönesans-Aydınlanma filozoflarının düşlerindeki barış toplumu yada ilkel komünal düzen diyebileceğimiz şekilde yaşar. Çoğu kez ilkel toplumları, birbirleri ile kavgalıyken görürüz.

Buradan ilk devlete geçiş her zaman zor ve sancılıdır.İkinci aşamamız bir lider etrafında toplanmaktır. Bunun da kabaca iki şekli vardır. Kabile-aşiret liderlerinin yada halkın toplanıp, bir lider seçmesine birincisi diyelim. Bu çok nadir olan bir olaydır, tarihte çok az rastlanır. 1513 yılında Rus Aristokratları, soyu tükenen Rurik hanedanlığı yerine, Romanov hanedanlığının ilk Çarı olan 1. Mihail'i iktidara getirdi. Mihail daha 12 yaşında, annesi ile bir manastıra sığınmıştı ve babası sürgündeydi.  Rurik hanedanlığının son çarı Korkunç İvan'ın çocuklarını öldürmesiye soyunun kesilmesi; ardından iç savaş, tüm komşuların Rusya'yı istilası derken, çıkan iç savaşı bitirmeye karar veren aristokratlar, bu çocuğu çar ilan ederek, ülkeyi birleştirmeye karar verdi.  Benzer bir olay da Frisgya'nın kuruluşu ile ilgili anlatılır. Frig beyleri, sabah şehre ilk gelen köylüyü kral yapmak isterler ve o da Midas'ın babası Gordios'tur. Frig alfabesi bugün (2025) halen okunmamıştır ve bu öyküyü bize Yunanlılar anlatmıştır. akla-mantığa aykırı bu efsanenin ardındaki gerçek, Frig beylerinin anlaşarak kendilerine bir lider seçmiş olmasıdır.

Pek çok kere lider, kendisi birleşme için harekete geçer. Lider, kendisi veya aşiretiyle beraber, bazen dış düşmana karşı birlik olmak için etrafındakilere çağrıda bulunur; bazen tüm aşiretlere boyun eğdirir. İslam öncesi Orta-Asya-Sibirya devletleri, Hun imparatorluğundan itibaren böyle devletlerdir. Bu devletlerden Büyük Hun (Avrupa Hun, Akhun ve Kuşhan yada Kuşhun devletini ayırıyırom) ve Göktürk devletleri,  ve Moğol imparatorluğu bölgenin genelini kontrol ediyordu. Diğerleri, görece devasa da olsalar,  Orta Asya yada Sibirya dediğimiz bölgenin devasa olması sebebiyle, bölgesel kalıyordu. Orta Asya'daki bu durum, Türkler arasında, bir süreliğine de olsa en güçlü aşirete boyun eğme geleneğini yarattı. Büyük Hun ve Osmanlı hariç Türk devletlerinin ortalama ömrü iki yüzyılı nadiren aşıyordu. Normalde de tarihte iki yüzyılı aşan saltanat sülaleleri nadirdir. Osmanlı altı yüz yıl sürdü denilse de, her üç Osmanlı padişahından biri (36'da 12) tahttan zorla indirilmiştir. Ben, Akhamenid (ya da Pers) imparatorluğunan önce batı İran'a hakim olan Med imparatorluğunun Kürt kökenli olduğuna hiç bir zaman inanmadım. Kürtler böyle büyük bir devlet kurmuş olsaydı, Türkler gibi en güçlü aşirete itaat alışkanlığında olurlardı. Med devleti Kürt olsaydı, Kürtlerin zengin bir yazılı kültür birikimi olurdu. İlk Kürtçe eser, M.S 1010 yılında yazılmış. Yazının icat edildiği toprakalarda dört bin beş yüz yıl boyunca uyumak demek bu.  Yazıya hiç ihtiyaç duymamış Türklerin Orhun Abideleri bile (ki yeni kazılarda daha öncesinden de eserler var) 

Liderin, aşiretler üstü olması ve gerçek lider olarak akrabaları yada arkadaşları yerine liyakatli kişileri etrafına toplaması gerekir. İslamın peygamberi Muhammed, Mekke'nin fethinden sonra devlet kadrolarını akrabası olan Kureyş kadroları ile doldurdu. Müslüman olan bu kişilerin, kendisine olan nefretini görmedi. Kureyş'in ileri gelenleri, ona karşı nefretlerini damadından ve torunlarından aldı. Kerbela olayından sonra Yezid, peygamberin torunu Hüseyin'in kesilmiş kafasına baktı ve Bedir'in öcünü aldım dedi. Kerbela'da ölenlerden biri de, okla vurulna ve Hüseyin'in oğullarıdan olan Ali Asker'di. 

Üçüncü aşama en zor aşamadı ve pek çok toplum, ikinci aşamada kalır, sürekli kendisine kurtarıcı bir lider arar. Bu ülkeye bir adam lazım deyip durur. ( Bu lafı her Türk vatandaşı gibi ben de duydum ama yıllar önce üniversitedeyken,  Müslüman, Karaçay Çerkezi bir Rustan duymuştum. Rusya'ya bir adam lazım deyip duruyordu.) Üçüncü aşama hukuksal eşitlik ve demokrasi aşamasıdır. Bundan sonraki aşamada toplumların neden üçüncü aşamaya geçemediklerini uzun uzun tartışacağım.

12 Ocak 2025 Pazar

AYDINLANMA VE DİNSİZLİK



Bu sözü ilk diyen ben değilim ama altına imzamı atarım. İnternet, matbaanın, Hristiyanlığa yaptığını, Müslümanlığa yapıyor.  Osmanlı üç yüz yıl matbaayı Müslümanlara yasakladı, şimdi de bazı ülkeler (Benim bildiğim Kuzey Kore, Türkmenistan ve Afrika ülkesi Eritre) İnterneti yasaklıyor. Pek çoğu da sansürleme çabasındadır. Osmanlı da, özellikle Abdülhamit döneminde matbaaya ağır sansürler uygulandı. Gene de yeni fikirlerin ülkeye gelmesine engel olunamadı. Yurt dışında basılan gazetler, kapütülasyonlar sebebi ile kurulan yabancı postaneler aracılığıyla ülkeye giriyordu. (Bu konuda Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkal romanında bir bölüm vardır.) Basına sansür ve müdahale, cumhuriyet döneminde de sürdü. Ancak sansür ve engellemeler yerini tekelleşme ve karteller aracılığı ile gizli sansürler aldı. Turgut Özal, ülkede iki buçuk gazete kalacak demişti. (Kenan Evren'de, 1983'de seçimlere iki buçuk parti girecek demişti, buçuğu ANAP'tı.) Bu tekelleşme o kadar güçlüydü ki, fanzin denen fotokopi  medyası 1999 Şehriban Coşkunfırat cinayeti bahane edilerek, yok edildi. Televizyon ve radyo'da uzun yıllar devlet tekeli sürdü.

Türkiye, hem üç yüz yıl kadar süren matbaa, hem de onlarca yıl süren tv-radyo yasaklarının bedelini ödedi ve muhtemelen halen ödüyor. Bu yüzden olacak, Almanya'da halen üçer nüsha kağıtla yapılan pek çok işlem, Türkiye'de e-devlet ile cep telefonundan hallediliyor. Aydınlanmayı getiren şey, teknik ihtiyaçlardır. 12 Eylül rejimi, kitapçılık sektörüne kabus oldu. En basit hikaye kitapları, terör propagandası diye ülkenin tek kanalının haber bülteninde yayımlandı. Sırf kitap sahibi olduğu için onlarca insan yıllarca tutuklu kaldı. Diğer yandan 12 Eylül rejimi, Atatürk döneminden beri görülmemiş bir okuma-yazma seferberliği başlattı. Yetmişlik, seksenlik neneler, dedeler bile okuma yazma öğrendi. Her celp askere giden, okuma yazma bir yana, yer yer Türkçe bile bilmeyen asker yığınlarından bıkmışlardı. Tabelaları yada emirleri okuyan asker istiyorlar, askerlere bir de okuma-yazma öğretmek (halk arasında Ali Okulu denir) ile vakit kaybetmek istemiyorlardı. Aydınlanma, Avrupa'da da aynı sebeplerden başlamış, ticaret ve sanayinin teknik eleman ihtiyacından dolayı okuma-yazma yayılmıştı. Kısa sürede çok fazla bilgiyi aktarmanın tek yolu yazıydı. Osmanlı devleti de, son yüz yılında teknik ihtiyaçlarından dolayı pek çok batı tipi okul açtı, özellikle de ikinci Abdülhamit döneminde. Orta çağ teknolojisi geride kalmıştı ve yeni teknolojiyi bilen insanlara ihtiyaç vardı. Diğer bir konu da,  Osmanlı teknik personelini ve yabancı dil bilen eleman ihtiyacını gayrı Müslümlerden veya devşirmelerden karşılıyordu ve onlara güveniyordu. Oysa artık her biri ya kendi devletini kurmuş yada kurma çabasındaydı. Devleti kuran Türk milletine dönme vakti gelmiş, onlara yabancı dil ve teknik bilgi öğretme vakti gelmişti.

Her aydınlanma bir dinsizlik (deizm, panteizm, agnostisizm ve ateizm benzerleri) patlamasına yol açmıştır. Anrik Yunan'dan beri böyle olmuştur. Gene Antik Yunan'dan beri bunu fark eden din adamları ve devletler, eğitimi dinselleştirme çabasına girmişlerdir. Antik Yunan'da okuma-yazma, İlyada ve Odiesa gibi Yunan mitolojisinin eserleri üzerinden öğrenilirdi. Rönesans döneminde ise önemli kolejlerin çoğu  Cizvit kolejiydi, Descartes'te Cizvit koleji mezunuydu; hatta Cizvitler halen MBA denen işletme mastırında tekelidrler. Abdülhamit'te kurduğu okullarda bol bol din dersi, zrounlu namazlar falan eklemiştir ama bu dönem de Abdullah Cevdet, Tevfik Fikret gibi önemli dinsizle yetişmiş; Mehmet Akif Ersoy gibi dindarlar ise hurafecilik ve geleneksel dini uygulamalara karşı çıkmış. İşin daha ilginci, bu dönemin yazarları yada anı yazarlarının zihninde din hocaları hiç yer etmemiş. Oysa pek çoğu, tıpkı Atatürk gibi, isimlerini değiştirecek kadar öğretmenlerinden etkilenmişti. (Atatürk tek değildi. Soyadı kanunu olmadığı yıllarda, baba adları da ortak olan pek çok kişi, benzer yönlendirmelerle ikinci bir ad aldı.) En muhafazakarları, en dindarları bile, derslerin en az üçte biri din dersi olduğu halde, din öğretmenlerini hiç anmıyor.

Aydınlanma, din yada başka konulardaki bilgilerin sorgulanması ve eleştirilmesini getirir. Din de bundan muaf değildir. İnternette insanların bilgiye ulaşmasını kolaylaştıran bir yoldur.

7 Ocak 2025 Salı

BEYİN GÖÇÜ AYDINLANMANIN MOTORUDUR

 


Beyin göçü, beğenmiyorsak kapı orda diyen işverene bir tokattır. İşverenlerin en sevdiği sözdür, beğenmiyorsan çek git, ya da bu benim meselem değil. Eğer alternatifiniz varsa, her an gidebilecekseniz, size bu demez,  diyemez. Bu yüzden işverenler, İngilizceyi iyi bilen elemanlarına, sonra yurt dışına gidiyorlar diye daha iyi davranıyor. Bu yüzden yabancı dil bilginizi ara ara gösterin. Asıl anlatmak istediğim başka.

Eğitimli insan, sadece üretim yapan bir beyaz yakalı değildir. O kişi, insanlığa da gereklidir. NAZİ'lerin önünden kaçan Yahudi yada solcu bilim adamları olmasa Hititçe ve Hitit kültürü çözülenezdi. Manyas gölü, milli park olmaz, pek çok kuş türü keşfedilip, koruma altına alınamazdı. Beyin göçü yapanlar, sadece göç ettikleri ülkeye değil, tüm insanlığa hizmet ederler. Muzaffer Şerif Başoğlu'nun Türkiye'de yargılandığını duyan hocaları, Amerikan büyükelçiliği aracılığı ile onu serbest bıraktırmasaydı, sosyal psikolojiyi bu kadar değiştirmezdi.

Beyin göçü için tek geçerli sebep, siyasi-kültürel-ırkçı zorbalık değildir. Yoksulluk, düşük ücret, araştırmalar için düşük bütçe gibi sorunlar da, beyin göçü için yeterli sebeptir. Büyük burjuvalar, en ufak krizde fabrikalarını, genel merkezlerini, hatta kendi şehirlerini bile terk etmektedirler. Emekçiden de hep fedakarlık istmeketedirler. Kristof Kolomb, Cenova'da kalsaydı, Akdeniz'de gezinip duracak, Amerika kıtasını keşfedemeyecekti. Aziz Sancar Türkiye'de hiç bir siyasi yada faşizan baskı olmasa bile, Amerika'daki labavaturarların imkanları Türkiye'de bulmayacak, araştırmaları için bu kadar bol maddi kaynak bulmayacaktı.

Ülkeleri yönetenler sadece zenginleri, seçkinler memnun etmekle görevli değildirler. Halkı ve sıradan insanları da korumak, memnun etmekle de görevlidir. Vatanseverlik, aynı zamanda vatandaşeverliktir.

5 Eylül 2024 Perşembe

AYDINLANMA HERKESİN OKUMASIDIR (TUĞBA NAZARİYESİNE RET)



Okumak kelimesinin Türkçe'de bir kaç anlamı vardır. İlk anlamı, yazılan bir yazıyı okumaktır. En basit anlamı budur. İkinci olarak da bir okulda eğitim almak, eski dilde söylersek tahsil görmektir. Falan okulda okuyorum gibi. bu gün pek kullanılmayan başka anlamları ise, duyurmak, söylemek anlamlarını taşır. Mesela bazı eski gazino ilanlarında, şarkıcı için, okuyucu sıfatı kullanılır. Eskiden köylerde düğün yada başka bir olayı duyurmak için ev ev yada köy köy gezenlere de okuyucu denilirdi. Sadece bir kere tanıştığım birisi, Kuran'ın ilk ayetindeki okunun, kitap okuma değil, meydan okuma olduğunu söylendi. Bunu kitap okuma olarak anlayak, muhtemelen sadece Türk milleti. O da Elmalılı Hamdi Efendi çevirisi sebebi ile. (Aslında çeviriye Mehmet Akif Ersoy ile başlamışlardır ama Ersoy, her şeyi yarım bırakıp, Mısır'a gitmiştir)

İslam tarihi de, bu adını unuttuğum şahsın dediklerini doğrular nitelikte. Şu an bile, bizzat ülkemizin cumhur başkanın bir kaç yıl önce dünya Müslümanlarının yüzde elli beşinin, yani ikisindne birinin okuma-yazma bilmediğini söyledi. Buna rağmen bin dört yüz yıllık İslam tarihinin en yüksek okuma-yazma oranı olabilir. İslam tarihi boyunca mütefekkirler,  tasavvufçular ve hatta Meşşailer,  öyle herkese eğitimden yana olmamıştır. İlk tasavvufçulardan Cüneyd-i Cürcani, Nişabur'lu, okuma-yazma bilmeyen kadınlara özendi hep. Farabi, İbni Sina gibi Meşai filozofları da ilmin zeki ve seçkin sınıfa ait olduğunu söyledi. İslam dünyasında halkın aydınlanmasını, herkesin kuran ve din öğrenmesini savunmuş yazar-çizerleri zor bulursunuz. Osmanlı'da, aydınlanmayı anlamak istememiştir. Tanzimat döneminde bir tuba ağacı nazariyesi çıkmıştır, ilk çıkaran belirsizdir, hemen hepsi buna sığınmıştır. Nazariye, Osmanlıca da teori demek. Buna göre az ve iyi yetişmiş bireyler,  geri kalan herkesi aydınlatacaktır. Tuğba yada tuba (u harfi üzerinde inceltme olması gerekiyor), İslam mitolojisine göre cennete yetişen ağaçlardır. Kökleri gökte, dalları yerdedir ki, cennetlikler meyvelere rahatça ulaşabilsin. Bu teoriye göre, az ve çok iyi eğitilmiş küçük bir grup, halkı ileri götürecektir.

Teori asla pratikte işe yaramaz. En cahil toplumlarda bile okumuş-yazmış bir azınlık olur, hele günümüz toplumlarında. Bu çok absürt durumlara sebep olabiliyor. Mesela üniversite mezunlarının en fazla doktora yaptıkları ülke, Irak. Her üç üniversite mezunu Iraklıdan biri doktoralıdır. Oysa ülkede okuma-yazma oranları çok acınasıdır. Ahmet Nazif Yücel'in yazdığı, Modern Irak Tarihini okuduğum bir kitaba göre de çok acınasıdır. Şii Araplar arasında özellikle düşükmüş. Kürtler arasında yüksek olmadığı da besbelli.

Kuran'a karşı Müslümanların, daha doğrusu Müslüman ruhban  sınıfın tepkisi ilginç. Ana dili Arapça olanların bile çoğu okumamış, okumamakta ve okutmamakta ısrar ediyor. Kuran'ın Türkçe 'ye çevrilmesi için cumhuriyetin beklenmesi tesadüf mü? (Namaz suresi denen kısa surelerin bir kısmı, Selçuklular zamanında tercüme edilmiş.) Hadi diyelim Kuran yüce kitap, tefsiri çok zor, ya hadis kitapları, mezhep kurucularının (imam Hanefi, Şafi vesaire) niye Türkçe 'ye çevrilmemiştir?

  Aslında cevap basittir, iktidarlarını korumanın en iyi yolu budur. Diktalar, iktidarda kalmak için her dediklerine inanan ve okumamış insanlar ararlar. Demokrasinin, demokrasi olabilmesi için, herkesin yada mümkün olduğunca çok siyaseti bilmesidir ki, o kişiler siyaset yapsın. Ne demiştik? Demokrasi, herkesin siyaset siyaset yapmasıdır.

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/11/demokrasi-herkesin-siyaset-yapmasidir.html

Demokrasi işin bir yönü. İşgal edilmemek, sömürülen olmamak için de aydınlanmış, yani okumuş insana ihtiyaç vardır. İngilizler, Hindistan'ı işgal ettiğinde, ülke Müslüman, Babür (Mughal) imparatorluğunun elindeydi. Hindistan'ı, İngiliz ordusu işgal etmedi. İngiliz, Hindistan şirketi işgal etti, daha doğrusu satın aldı. Sadece Mughal hanedanlığını değil, Şeyhleri, hocaları, Hint Rajalarını falan satın almıştı. Cahil Hint halkı da, kompradorluk  yapan yerel liderlerinin izinden gitti. Hindistan'da İngilizlere karşı yerel isyanlar, gerek gerilla hareketleri, gerek kitlesel isyanlar, gerçek anlamda halk örgütlenemediği için, sonuca ulaşamadı. Gandi'de, halkı aydınlatmak için uzun süreli sivil iteatsiz- pasifist eylemler yaptı. Tuz tekelini kırdığı tuz yürüyüşünde sonra, İngiliz tekstilcilerin canına okumak için her Hint evine bir çıkrık ve dokuma tezgahı kampanyası yaptı. Yani öncelik halkı aydınlatmaydı. Fidel Castro, uzun süre neredeyse hiç kimsenin dinlemediği radyosu ile uğraştı. Dünyayı Değiştiren On Gün  adlı kitaptaki ilginç noktalardan biri de, o kadar yoklukta insanların tiyatro ve edebiyata merakı, insanların okumaya olan aşkıydı.

Atatürk devrimlerine vurulan ilk darbe, köy enstitülerinin önce kalitesizleştirilip, sonra kapatılmasıydı. Köy enstitülü emekli bir öğretmenle arkadaşlık etmiştim. Onun bir kaç arkadaşıyla da tanıştım. Köy Enstitüsü mezunlarının hepsi de sanıldığı gibi solcu değildi. Bu okullar daha kurulduğu an, gericilerin saldırısına uğradı. Sebebi de aydınlanmanın halka, hele de gericilerin en sevdiği  köylü kitlesine ulaşmasıydı. Bu okullar düşünüldüğü kadar çok solcu yetiştirmediği gibi, öğrenci aldıkları kaynaklar da bu insanların tamamının yada çoğunun solcu olmasına imkan verecek değildi. Sorun aydınlanmada tuba ağacının dallarının yere değmesiydi. Eşrafın, tarikatların güçlü kalması için dallar mümkün olduğunca yukarıda kalmalıydı.

  Galatasaray lisesi,     Kabataş Erkek lisesi, Arnavutköy Kız Koleji falan,  gericilerin umurunda değildi, hiç de olmadı. Bu okullara kökeni Osmanlıya dayanan aristokrat çocukları alınırdı. Kabataş Erkek Lisesi, taşralı eşrafın ve uzak taşra şehirlerinde okuyan memurların çocukları içindi. 12 Eylül rejimi bu liseleri, Anadolu lisesi yapınca bu okullara girmek  kolaylaştı. Bu İstanbul liseleri, tuba ağacının dallarıydı. Bu dallar Anadolu'ya pek ulaşmıyordu. Aralarında bolca edebiyatçı, akademisyen, tiyatrocu yetişse de, Anadolu'da çalışmak isteyen yoktu ve pek de olmadı. Sonuçta önce yetmişlerin sonlarında Anadolu liseleri kurudu, sonra İstanbul liseleri, Anadolu lisesi oldu. Bu seferde bu üst sınıf, özel okullara taşındı.

Tuğba ağacı dediğim bu ayrıcalıklı ve kökü dışarıda okullar, her ülkede var. Her ülkede, o ülkenin kaymak tabakasına hizmet ediyorlar. Darbeci malum tarikatın, dünyanın dört bir yanına dağılmış okulları da, bu tür okullar. Aslında Amerika ve diğer batı devletlerine hizmet etmekle beraber, sömürgeci tarihten dolayı beyaz adamdan nefret eden halka, Türk kimliği ile daha yakın olmayı hedefler.

Bu tuba dalları, kalkınmaya da engeldir. Sürekli bir Japon mucizesinden bahsederiz ya, sırrı okumaktır. Her iki anlamda da okumaktır ve ülkede mümkün olduğunca çok kişinin okumasıdır. Hemen her konuda Japonya-Almanya örneği veririz ya, hani özellikle Japonya. Japonlar, M.Ö 7. yy'da Çin'de yazıyı öğrenmişler, ülkelerinde kendi yazılarını icat etmişlerdir. Bundan sonra Japonlar arasında okuma yazma erkeklerde %40, kadınlarda %10'un altında düşmemiştir. (Japonlar da, Türkler gibi erkek egemen bir toplum) Japonya'da bu gün halen popüler kültür ve modanın özü, manga denen çizgi romanlardır. Mangalar, edebi olarak Tolstoy, Hemingway eserleri değildir. Gene de okuyarak, öğrenmek önemlidir. Öğrenmede sadece zihnin olması ve duyguların minimuma inmesi, okuma ile mümkündür. Din adamlarının çoğu, kendi yazdıkları dahil, kitap okunmasını sevmezler. Onların sevdiği etkinlik, sohbettir. Sohbetin konusu, programı yoktur yada yok gibidir. Sohbette hocanın destek ekibi vardır. Bunlar arada aaaaa, oooo gibi hayret nidaları çıkarır, arada peygamberlerin, sahabelerin, evliyaların  acılarını, çilelerini anlatırken ağlarlar.  Arada da konuyu hoca ile beraber, yeni gelene anlatırlar. Oysa okuma, tamamen kişi ve zihni arasındadır. Düz anlatım da buna yakındır. Okumada ise yazıyı, beyinde anlamlandırma vardır.

Nurettin Topçu ve Cemil Meriç, meşhur Alman şairi Goethe ve pek çok meşhur Alman aydının (Herder, Shiller, Wieland vs) yaşadığı Weinmar düklüğünde, bu meşhur Weimar laismi çağında, düklükte okuma-yazmanın en fazla %10 olduğundan bahsederler. (İki yazar da ilginç bir şekilde Nurcu'dur ama Said-i Nursi'nin bu isimleri bildiğini sanmam) Öte yandan Almanya'yı birleştiren Winmar, Saksonya yada Bavyera değil, herkese okuma-yazma öğretmeyi kendisine görev edinen Prusya oldu.

Zira cehaletin feeraseti yoktur ve hiç olmadı.

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/06/cehaletin-feraseti-mi-var.html


25 Kasım 2021 Perşembe

CUMHURİYETİN ADAM OLMAK OLMASI NE DEMEKTİR?

 


Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! “Aklını kullanma cesaretini göster!” Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) , tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler [vasiler.] insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için , gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar.

İmanuel Kant bu yazısında ( Immanuel Kant, Felsefe Yazıları Türkçesi: Nejat Bozkurt, Remzi Yayınları ) aydınlanma kavramını böyle çok güzel özetlemiş.



Bazı büyük adamları anlamak için, başka büyük adamlardan destek almak gerekir. İbni Sina, kendi yazdığına göre Aristo'nun Metafizik (aslında İlk Felsefe) kitabını defalarca okumasına rağmen anlayamamış. Derken bir gün Buhara'nın kitap pazarına birisi, parasız kaldığını söyleyip (Buhara emirinin özel hekimliğini yapan İbni Sina'nın en zengin olduğu zamanlardır bu dönem), Farabi'nin kitabını ona zorla satmış. Satın almışken okuduğu bu kitap sayesinde, Aristo'nun metafiziğini anlayıp, kendi metafizik felsefesini geliştirmiş.

Ben de bu yazıma görsel olarak Kant'ın bir resmini koyuyorum. Zira ben, Atatürk'ün, neden cumhuriyet demek adam olmak demektir sözünü, Kant'ın yukarıdaki sözlerini yıllar sonra tekrar okuyunca anladım. Zira artık anladım ki adam olmak, yetişkin olmaktan, yetişkin olmakta artık kendi kararlarını kendin vermekten geçiyor.

Bunun içinde kendimiz, kendi kendimize baba olmak, kendimize bir baba aramaktan vaz geçmemiz gerekiyor. Sigmun Freund, insanlardaki tanrı arayışının, baba arayışı olduğunu söyler. Hristiyanların, Tanrı için, Göklerdeki Babamız demesi, İslam'da Allah'ın bir cinsiyeti olmadığı ısrarla vurgulanmasına rağmen,  çocukların Allah baba demesi, bunun doğruluğunun ispatı gibidir.

Pek çok makama babalık denmesi de, pek çok insanın sürekli bir baba otoritesi aradığının işaretidir. Papa ve patrik kelimeleri, doğrudan baba anlamına gelir. Hatta Türkçedeki baba kelimesinin de kökeni bu kelimedir. Azerbaycan ve Orta Asya-Sibirya Türkleri, ATA kelimesini kullanır. Mafya lider ve yöneticilerine doğrudan baba denir.

Atatürk, kendisine bu ön adı seçse de, hiç bir zaman kendisine ulusun babası demediği gibi, dedirtmemiştir de. Türk toplumunu hep olgun bir insan gibi tasvir etmiştir.

Oysa toplumumuz Süleyman Demirel gibi politikacılara, Müslüm Gürses, Erkin Koray gibi politikacılara, Hakkı Yeten gibi futbolculara ve pek çok şahsa baba unvanı vermiş ve vermekte. Benim anladığım kadarı ile, bir baba arayışında ve kendi kararlarının sorumluluğunu almak istememekte.



Bu sadece Türk toplumunun derdi değildir. Demokrasiye ulaşamayan ya da ulaşma yolunda pek çok ulusunda da derdidir. Bence Herakleitos'dan beri demokrasilerin her bunalım döneminde bir diktatör üretmesinin altında da bir baba arayışı vardır. Kendi arasında anlaşamayan halk, otoritesini kabul edeceği bir baba figürünü aramıştır. Tarih boyunca tüm tiranların ve diktatörlerin erkek olması da bunu göstermektedir. Toplumumuzun darbelere karşı direnmemesinin, yanlış politikalara rağmen,  aynı politikacılara oy verip durmasının da arkasında, Kant'ın dediği gibi bu yapay ergenlik vardır.

Babam anlatmıştı. Yıllar önce gurbette tek başına çalışıp, oda kirası ödeyip,  bir de para biriktirince arkadaşı ona, sen kendi kendine babalık yapmışsın demiş.

Toplum olarak kendi kendimize babalık yapmamız ve bizi yöneten politikacıları, yüksek bürokratları (general , vali vesaire) baba makamına koymamız, onlara yanlışlarını söylememiz ve yanlış politikalarının hesabını onlardan sormamız gerekir.

Adam olmamız için  önce kendimizi adamdan saymamız gerekir. Bunun içinde baba arayışını bırakmamız gerekir.


4 Temmuz 2021 Pazar

Felsefenin Almanya’yı Birleştirmesi 2-KANT VE CÜRET ETMEK



Almanya, Leibniz'den sonra pek çok önemli filozof yetiştirdi ve yetiştirmeye devam ediyor. Ben üçü ile sınırlandırdım, çünkü ben sosyoloji mezunu bir felsefe öğretmeniyim ve Alman felsefesi üzerine uzman değilim. Ayrıca bu filozofları, mezheplere bölünmüş Almanya'nın birleşmesi bağlamında ele almaya çalışacağım.

Nasıl ki Leibniz'in bilimin hemen her alanında, üstelik gayet ciddi teorileri ve çalışmaları varsa, Kant'ın da felsefenin her alanında çalışması vardır. Bilgi, varlık, sanat, siyaset ama en çok da ahlak felsefesi alanında önemli eserler vermiştir.

Bu gün Rusya'nın Kaliningrad şehri olarak bilinen Königsberg şehrinde doğup, büyüdü ve bu şehri hiç terk etmedi. Aslına filozoflar, ilk çağdan itibaren gezmeyi seven insanlardır. Tales, Miletli (İzmir) olmasına rağmen, Mısır'da piramitleri incelemiş. o zamanki Doğu Akdeniz'i gezmiş. ve olimpiyatları izlerken ölmüştü. Aristo; Atina-Asos (Çanakkale)-Selanik üçgeninde yaşadı. İskender'in ölümünden sonra linç etmeye kalkan kalabalıktan kendisini ve ailesini kaçırıp, son yıllarını Sicilya'da geçirdi. Oysa Kant, Königsberg'den hiç çıkmamıştır. Sokrates, üç askeri sefer dışında Atina'dan dışarı çıkmamıştır, Kant, onu da yapmamıştır.

Bugün Königsberg diye bir şehir yok, artık orası Rusya'nın Kaliningrad şehri, Ruslar şehirdeki tüm Alman izlerini itina ile sildi. Sadece üniversitenin adı Imanuel Kant devlet üniversitesi kaldı.

Kant, felsefesine eleştiricilik (Kristisizm ) olarak tanımlar. Ona göre tüm bilgileri duyum yolu ile alsak da, zihnimizdeki kalıplar  (kategoriler) olmadan, bilgiyi anlayamayız. Kant, kendi yazdıklarına göre, kendisi sıradan bir Aristocu, dolayısı ile Rasyonalist-Akılcı iken, David Hume'un kitaplarını okumuş, Hume onu dogmatik uykusundan  uyandırmıştır. Algısız kavramlar boş, kavramsız algılar kördür der. Yani algıları kavramlarla görürüz.

Mesela Türk halkı insanları, memleketleri, yani nereli olduklarına göre sınıflar ve bir zaman sonra nüfus kütüklerine göre insanlar üzerinde bazı yargılara ulaşır. Sivaslılar şöyle, İzmirliler böyle, Samsunlular öyle vesaire. Mesela öğretmenleri, mühendisleri, doktorları bile çoğu kez ODTÜ'lü, Hacettepe'li, Cumhuriyet Üniversiteli diye değil de, memleketine göre değerlendirir.

Pek çok felsefe tarihçisine göre Kant, hali hazırda koyu bir Aristocudan başka biri değildir. Zira Aristo'da, duyu bilgilerinin, aklın kategorileri ile bilinebileceğini söyler. Kant, mantık biliminin binlerce yıl boyunca çok az değişmesini,  Aristo'nun aşılmaz dehasına bağlamıştır. Oysa başka bir Alman olan Gottlop Frege  bu dehayı aşmıştır.

Öte yandan David Hume, Immanuel Kant'ı sadece dogmatik uykusundan uyandırmamıştır. Pek çok konuda Hume'dan etkilenmiştir. Mesela Hume, jogging denen hafif tempolu koşunun mucidiyken, Kant, sağlık için günlük yürüyüş yapmanın mucididir. Siyasal alanda, İngiliz liberalizmini ve bireyciliğini Almanya'ya getirmiştir.

Şu günlerin lise ders kitaplarında da yazan bir metinde şöyle demiştir: Benim yerine düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizimle ilgilenerek, sağlığıma karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp, düşünmemem de pek o kadar önemli değildir, çünkü beni bu sıkıcı ve yorucu işten kurtaracaktır. Bu sözlere, bu yazının  ilerleyen bölümlerinde geleceğiz, aklıda olsun.

Kant, asıl devrimini ahlak alanında yaptı. Ahlakı, dinlerin cehennem korkusu alanından çıkardı. Ona göre ödül beklentisi ya da ceza korkusu ile yapılan davranış, ahlaki davranış değildir. Ahlaki davranış, böyle doğru davranmayı görev (eski kitaplarda ödev diye çevrildiğinden, ödev ahlakı diye geçer) bilerek yaptığınız davranıştır.

Kant, bu fikri ile, ahlakı bireyselleştirip, kiliseyi aradan çıkarmıştır. Bu açıdan bakarsak Kant, varoluşçuğun da öncülerinden sayılabilir.

Kant, Hume'un deneyciliğini felsefesine katmış, transsendenttal epistemoloji idealizm ya da kritisizm demiştir. Öte yandan sanayileşmeye ve Alman milletini birleştirmeye çalışan Prusya toplumuna istediği bireyciliği ve üç mezhepten (Katolik, Calvinist ve Lutheryan) kurtuluşu sağlamıştır. Ona göre inanç ve ahlak için kendi fikriniz yeterlidir. (Az önceki paragrafı hatırlayın)

O zaman Kant, aydınlanmanın o meşhur tanımını yapar. Aydınlanma, kendi aklınla düşünmeye cüret etmektir. 

Ve Kant o meşhur emrini verir, cüret et. Sabrete Um. Böylece Prusya'nın Almanya'yı birleştirmesine engel olan mezhep taassubuna karşı, kendi aklını kullanmayı emreder. Almanya'nın zihinsel özgürlüğünü başlatır.

Kant gibi büyük bir filozof hakkında söylenecek çok şey var ama benim yazım bu kadar.