eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2025 Çarşamba

BİRBİRİNE KARIŞTIRLAN BAZI ŞEYLER HAKKINDA-1 EĞİTİM VE İŞ

 


Toplum olarak pek çok şeyi birbirine karıştırıyoruz. Maddeler halinde yazacağım, yetmezse  Günlük yaşama ait konulardan başlıyorum.

  1)En başından, eğitimin tüm kademeleri ve hayattaki başarılar, birbirinden ayrıdır. İlkokul, orta okul, lise, üniversite başarıları birbirinden farklıdır. Ben, kardeşlerim ve akrabalarım, bunun örneğidir. Benim ve kardeşlerimin üniversiteye kadar eğitimleri, hatta en küçük kardeşimin üniversite eğitimi, hiç de parlak değildi. Sekizinci ve dokuzuncu sınıflarda sınıfta kalmakla kalmayıp, okula ara verdim, iki ayrı işte çalıştım. 11. sınıfı hariç (o zamanlar lise 3 yıllıktı) her yıl bütünleme sınavlarım oldu. Üniversiteyi de ikinci senemde, dersaneye gitmeden ve bir kaç farklı işte çalışarak, arada vakit kalırsa ders çalışarak kazandım. Lisede her yıl teşekkür, takdir belgesi alan pek çok arkadaşım, sınavı kazanamadı. Benden bir buçuk yaş büyük teyzem de, her sene takdir aldığı halde, İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat bölümünü, üç sene uzatarak bitirdi. Benim bitirdiğim Süleyman Demirel Sosyoloji bölümünü, bölümün üçte biri kadarı uzattı ve okulu uzatan pek çok arkadaşım, takdir almak bir yana, kredili sistem sayesinde üç yıllık liseyi, iki buçuk yılda bitirmişti. Kız kardeşlerimden biri 7 ve 8. sınıflarda kaldı, liseyi üç yılda bitirip, üniversite sınavını ertesi yıl kazanarak, öğretmen oldu.

2)Okul sonrası yaşam, tamamen okuldan ayrıdır. Sonrasında iş bulmak, para kazanmak; çalışma-şans ve zeka üçlemesinin birleşimi sorunudur. Herkes şansızlıktan yakınır, oysa  nice şansı kaçırmış yada hiç fark etmemeiştir. Bir İran atasözü, şans, kaplumbağa hızıyla gelir, ceylan hızıyla kaçar, der. Bir şekilde çalışmayan kimse yoktur, mesele ne çalışacağını bilmektir. Çok tembel bile olsak, eninde, sonunda para kazanmak için çalışırız. Okul hayatı başarılı herkes, iş hayatında başarılı olmayabilir yada tam tersidir. Eğitim hayatıyla, iş hayatı birbirinden farklı şeylerdir.

Ben ve kız kardeşim, ikinci yılda üniversite sınavını kazanıp, , dört yılda bitirip, KPSS'den önce öğretmen olduk. Sürekli takdir alıp, üç yıl üniversiteyi uzatan teyzemiz de, çalıştığı banka, BBDDK'ya devredilip, kapatılınca, iki bin yılında, İngilizce hazırlık okumuş her üniversite mezununun İngilizce öğretmeni atanmasından faydalanıp, İngilzce öğretmeni oldu. En küçük kız kardeşimiz, üç sene arka arkaya üniversite sınavını kaybetti, sonra ek kontenjanla Ordu^ya, iki yıllık Meslek Yüksek okuluna gitti. O okulu da dört yılda bitirdi Sonra bir kaçotelde ve bir gümrük müşavirlik firmasında çalıştı, evlendi. Kocasının zoruyla açık öğretimle fakülteye tamamladı ve gümrük müşavirliği sınavını kazandı. Şimdi hepimizden çok maaş alıyor. Hiç birimizin aklına, kız kardeşimizin bu günleri göreceği gelmezdi.

3)Öğretmenlik ile okunulan üniversite arasında da çok alaka yoktur. Pek çok proje okulda, fen lisesinde, her hangi bir liseden mezunlar çalışırken, pek çok sıradan ve hatta vasat altı öğrencilerle dolu okullarda da çıkmış, şu anki okulumda tarih öğretmeni, doktoralı ve hatta Hacettepe Tarih dergisinde makaleleri yayımlanmış. Heniz genç, Haymana'da ve burada çalışmış. İngilizce öğretmeni arkadaşım, ODTÜ psikoloji mezunu, psikolojide master yapmış, bir süre bir şirkette çalışmış. Bir subayla evlenince ve iki bin yılında fırsat ekinde geçince öğretmen olmuş. Diyarbakır'a gittiğinde, Dicle üniversitesinde master yapmış, yani çift masterli. Yirmi beş yıllık öğretmen ama hiç proje liselerde, fen-sosyal bilimler lisesinde çalışmamış. Anadolu öğretmen lisesinde çalışmayı, pansiyonda nöbet tutmamak için kabul etmemiş. Bense fen, sosyal bilimler ve anadolu öğretmen liselerinde çalıştım ve sadece Süleyman Demirel (Isparta) sosyoloji mezunuyum.

Üstelik bu arkadaşlar, evden işe, sıradan bir hayat sürerken, ben buraya sık sık yazı ekliyor, bu yazılara utanmadan felsefe ve sosyoloji diyorum.

Hayatımızın her safhası, ayrı kurallar, ayrı yetenek ve yeterlilikler ister. Bunları birbirinden ayırmalıyız.


14 Aralık 2025 Pazar

DERSANECİLİĞİN BİTİŞİ VE EĞİTİME OLAN PLOSEBO KATKISI



Yüksel caddesinde Tarhan kitabevi  de kapanıyor. Ankara'nın Kızılay meydanı giderek gençliğin merkezi, uğrak yeri olmaktan çıkıyor. Bunun pek çok sebebi var elbet. Bence bir numaralı sebep, dershaneciliğin büyük ölçüde bitmiş olmadı. Ankara'nın geni bir bölgesi için dershane demek, Kızılay demekti. Kızılay meydanı merkez olmak üzere, güneyde Sıhiye Köprüsü, kuzeyde Cinnah Caddesi başlangıcı, Kuğulu Park meydanı ve civarı, doğuda Kurtuluş Meydanı-Cebeci (Mülkiye civarı),  batıda Maltepe köprüsü, hatta bir ara Tandoğan meydanına kadar uzanırdı. Dershanecilik halen var ve tam olarak bitmez. Gerçek de şu ki, şu anki dershanecilik, 15 Temmuz 2015 öncesinin tozu bile değil. 

Doksanlı yıllarda iyi hatırlıyorum, bugün olduğu gibi o zamanda otobüslerin son durağı, Kızılay, Ulus veya her ikisinin ortası olan Sıhiye köprüsüydü. Yolu Kızılay'dan geçenler bilirdi ki, akşam 17:00-18:30 arası memur çıkışı, 18:30, 21:00 arası da dershane çıkışıydı. Otobüsler, dolmuşlar, tıklım tıkış orta okul, lise öğrencileriyle dolar, tüm lise yada orta son öğrencileri illa dershaneye giderdi. Bazı öğrenciler, lise 1 yada orta 1 den başlardı dershaneye gitmeye. Doksanlar bitip, iki binli yıllar başladığında, alt sınıfların dershaneye gitmesi yaygınlaştı. İki binli yıllarda buna KPSS, TUS gibi sınavların dershaneleri de eklendi. Dershanecilik sektörü, neredeyse eğitim sektörünün yarıdan fazlası bir ekonomik büyüklüğüne geldi. Gene doksanlar sonu, iki binler başı gibi dershaneler mahallelere kadar yayıldı. İnternetin yayılması da dershaneciliğin yayılmasına engel olmadı. Youtube ilk yıllarında çok fazla para kazanda da, genelde komik videolar sitesiydi. Cep telefonlarının internete bağlanması ile çok yavaş oldu. Dershanelerin eski güücünü koruması, hatta gücünü arttırmasının tek sebebi bu değildi. Bu sektör artık tarikatların elindeydi ve holdingler de bu pastadan pay alıyordu. Dershaneler öğrencinin okul kadar vaktini ve enerjisini alıyor ama okul kadar sorumluluk almıyordu. Haftada 20-25 saat ders ve deneme sınavları ile pek çok kere okulun önüne geçiyordu; özellikle lise son sınıfta. 2010 yılında Kırıkkale Anadolu Öğretmen lisesinde (şimdiki Osman Gazi Fen Lisesi) tayin olduğumda, malum tarikatın milli eğitim bakanlığındaki gücünü gördüm. Dershane öğretmenleri, pansiyona gelip, ödevleri kontrol ediyordu. Son sınıf öğrencileri, yoklamalarda okulda görünüyor ama vakitlerini dershanede geçiriyordu. Tam bu günlerde okulu bakanlık müfettişleri bastı. Yoklamalarda alt sınıf öğrencileri, asıl öğrencilerinin yerini alıyordu ama müfettişler bunu da öğrendi ve öğrencilerin kimliklerini de sormaya başladı. Gene o günlerde Reis, dershanelerin kapatılması gerektiğini söyledi ve tarikatta buna karşı çıktı. Tarikat zaten şu günlerde (2025 Aralık) dış işleri bakanı olan kişinin MİT müsteşarı olması sebebi ile yaklaşık bir yıldır iktidara ucundan da olsa muhalefet ediyordu. Kırıkkale'den, Beypazarı'na tayin olduğumda da dershaneler halen etkili ve güçlüydü. Öğrenciler akşam yurttan çıkıp, dershane veya tarikat evlerine gidiyordu. Sektörün dörtte biri doğrudan bu örgütün elindeydi.

Derken 17 Aralık 2013 günü sabahı, Okyanus ötesindeki ağlak zat, iktidarla ilplerini kopardı. İktidarla bağlarını koparmak istemeyen bazı büyük dershaneciler,  kurumlarını okula dönüştürdü. 17 Aralık-15 Temmuz arasındaki yaklaşık iki buçuk yılda tarikat-iltidar kavgasının merkezi Bankasya oldu. Derken 15 Temmuz 2016 geldi. Bu olay, dershane sektörünün dörtte birinin doğrudan, diğer dörtte birinin de dolaylı olarak kapanmasına sebep oldu. Sektörün dev kurumları kapandı ve devletçe müsedere edildi. Buna rağmen dershanelere talep, çok az düştü. Dev dershane ve dershane zincirleri yerine,  küçük butik dershaneler açıldı. Sektör toparlanamadan Korona salgını ve insanları sokağa çıkamadığı aylar geldi. İşte sektör asıl darbeyi o zaman yedi. Pek çok insan, çeşitli uygulamalar yada Youtube gibi platformların yardımı ile hazırlanmaya başladı. Sektörün asıl çöküşü böyle başladı. Akademik liseler, kurs, etüt ve deneme sınavını arttırdı. Pek çok dershane de özel okul oldu.

Şimdi buradan sonuca varıyoruz. Son beş yada on yıllık süreçte dershane çılgınlığı azalmasına rağmen ülkemiz sınavlarında net sonuçlarda aşağı doğru bir gidiş olmadı. Dershanelerin eğitime ve öğrenciye katksı sanal ve plosebo ilaç etkisiydi.

Plosebo nedir, onu da siz araştırın.


11 Aralık 2025 Perşembe

MESEM VE ÇOCUKLARA PARA KAZANMA BASKISI



Modern hayatta üzerimizdeki en büyük ve genel baskı, para kazanma baskısıdır. Bu evrensel ve genel bir baskıdır. Hayatımızdaki en büyük lüks, para kazanma baskısını yaşamamaktır. Modern toplumda insanların tamamına yakını para kazanma baskısı altında: kimimiz ihtiyaçları, kimimiz lüksleri, kimimiz de gözümüz doymadığı için para kazanma baskısı altındayız. Çok azımız bundan muaf. En fazla muaf olmamız gereken dönem, yeterince güçlenmediğimiz çocukluk, güçten düştüğümüz yaşlılık dönemi. Ülemizde bir sürü yaşlı insan, çalışırken ölüyor. Emeklilik için bambaşka bir yazı yazmak gerek, biz çocuklardan bahsedeceğiz.

Aklın yolu bir derler; Atatürk, cumhuriyeti korumak, çocukları korumakla başlar; Lenin'de, ayrıcalıklı olması gereken tek sınıf, çocuklardır demiştir. Kapitalizmin gözü her zaman çocuk emeğindedir. Çocuk emeği, çoğu kez görünmez ve hakkı ödenmez. Staj parası yada harçlık, çoğu kez gencin hiç bir ihtiyacına yetmez. Üstelik de çoğu kez bu azıcık paranın ya tamamını yada çoğunu ailesi alır. Küçük yaşta para kazanma baskısı, çocukluğu yaşamaya en büyük engeldir.

Ben buna çocuk oyunculuğu ve çocuk sporculuğunu da bir parantez olarak eklemek istiyorum. Geçenlerde (Kasım-Aralık 2025 ), eski çocuk, şimdi genç bir oyuncu, kendi ifadesine göre,  yıllar önce çok izlenen bir dizide oynarken, başrol oyuncusu tarafından zorbalandığını ve bu başrol oyuncunun boşanma aşamasında olan babasının telefonunu almış ve onunla beraber yaşamaya başlamış. Ben suç uzmanı değilim ve bence bu olayda,  hem çocuğun doğru söylemesi, hem de yalan söylemesi aynı ihtimaldir. 27, hatta 28 yıllık öğretmenliğimde, her yaştan çocukların, ağlaya zırlaya inandırıcı yalan söylediğine çok şahit oldum. Öte yandan böylesi çocukluk travmalarını yıllarca anlatamamak da son derece normal. Çocuklük sürecinde, sürekli bir terbiye edilme sürecinde olduğunuz için, kötü olaylar karşısında kendinizi suçlama psikolojisi içinde oluyorsunuz. Diğer yandan da size yapılanların kötülük yada hayatın normali dışında bir şeyler olduğunu anlamıyorsunuz. Dizi yayımlandığında, o çocuk altı yaşındaydı ve dizi yüksek reyting alıyor, aynı hafta içinde defalarca tekrarı yayımlanıyordu. Çocuk oyuncu da olsa, ailenin geçimine yaptığı katkının da farkındaydı. Her şeyi söylecek durumda da değildi. Yani çocuğun doğru söylemiş olma ihtimali de var.

İhtimal demişken, yıl dolmadam 85 (seksen beş ) öğrenci, MESEM kapsamında  eğitim alırken iş kazalarında (cinayetlerinde ) ölmüş. Bunlardan en acısı, bağırsaklarına kompresörle hava basılarak öldürülen, 15 yaşındaki Muhammet Kendirci. Daha bir ay geçmedei ve bu olay kamuoyunun gündeminden düştü. Oysa gencecik bir çocuğun,  saatlerce işkence görmesi bir yana, kaybolan pantolon, kilot gibi eşyalar var. Bu eşyalar, böyle ciddi bir olayda kendiliğinden kaybolmaz, demek ki bir delilleri karartma ve cinsel taciz var. MESEM'ler bir kontrol yok. Meslek lisesi stajında, meslek bilgisi öğretmeninin bir kontrolü var, Mesem'de kontrol yok.

Ben öğrencilerin mümkün olduğunca okul atölyelerinde iş öğrenmelerinden ve Mesemlerin kapatılmasından yanayım. Mesemlerin de, meslek liseleri stajı gibi, meslek öğretmenleri kontrolünde olması gerekir. Sadece öğretmenlerin teftişi yetmez, bakanlık müfettişleri, ilköğretim müfettişileri, il, ilçe milli eğitim müdürlüklerinde çalışan müdür yardımcıları, şube müdürleri de denetlemeli. Hatta sağlı, çalışma ve deiğer bakanlıkların müfettiş ve görevlileri, teftişlerinde öğrencilerin sağlığı ve eğitimi hakkında inceleme yapmalı, rapor tutmalıdırlar. 

Ben böyle diyorum ama Türkiye Büyük Millet Meclisinde bile, staj yapan çocuklar, tacize uğruyor,

29 Kasım 2025 Cumartesi

ÇOCUKLARA VE YETİŞKİNLERE AHLAKİ SINIR EĞİTİMİ SORUNU



Ben Avrupalı çocukların terbiyelerine hep hayran kalmışımdır. Pek çoğu yetişkinlerden daha yetişkinmiş izlenimi veriyor. Gerçi şimdi elin gavurunu çok da övmeyeyim, problemsiz çocuk olmaz, oralardan da çocuk ve ergen şiddetine dair haberler geliyor. Problemsiz çocuk büyütmek imkansızdır, bunu kabul edelim. Benim demek istediğim, Türkler yada diğer doğulu pek çok millet, iki çocukla bile bir misafirliğe giderken, burnundan geliyor. Fark ettim ki Türkiye'de, özellikle de erkek çocuklara, sınır koymaya çok geç yaşlarda başlıyor, nasıl olsa çocuktur diyoruz. Önce bu sadece çocuklukta kalan bir şey olmuyor, ilerleyen yaşlara da yansıyor. İlerlemiş yaşlarda da başkalarıyla ilişkilerinde de sınır problemleri yaşayabiliyor ve sınırları zor yoldan ve zarar görerek öğrenebiliyor. Diğer yandan sınırlarını bilmek, özellikle çocuklar ve gençler için can güvenliği meselesi olabiliyor. Sınırların aşılmasına tepki, çok saldırganca olabiliyor. 

Bu sınırları sadece her tarafı karıştıran çocuk yaramazlığı olarak görmeyin. Bu sınırını bilmezlik, gücüm yada babamın-annemin gücü yetene kadar istediğini yapma olarak algılanır, çocuk tarafından. Çocuk için artık sınır, güçtür, kendisinin yada ailesinin gücünün yettiği kişidir. Güç olarak önce kaba kuvveti, sonra da okuldan yada işten atılmayla; para cezasını falan anlar. Akran zorbalığında da pek çok çocuğun, özellikle erkek çocukların,  ailelerinin, özellikle babalarının gücüne vurgu yapar. 

Türkiye'de sınır bilmezlik, sadece çocukların sorunu değil, yetişkinler de sınırını bilmiyor. Yeni tanıştığı kişilere en mahrem konuları sormak, üzerine de bunun üzerinden sorgulama, eleştirme yetkisini kendisinde görmekte Türk halkı. Bekarsa ne zaman evleneceği, evliyse çocuk düşünüp, düşünmedikleri yada bir sonraki çocuğu düşünüp, düşünmemeyi sormak da, birilerinin haddi değildir. İnsanların evine, özeline girmek, akrabalar dahil kimsenin haddi değildir.

Bunun bir de dinsel baskı olan sınır bilmemezliği vardır. Ülkemizde hemen herkesin bir şekilde din bilgisi var. Özellikle bir Aleiv tanıdığında illa namazı, orucu, Ehli Sünnet'i anlatma hastalığı var. Alevi biri olarak yıllarca buna maruz kaldım. Sonuçta Agnostik-Deist biri oldum. Beni kendi halime bıraksalar belkide halen Aleviydim. Fikrimce ülkece başka insanların sınırlarına, istek ve arzularına fazla karışmamamız, çocuklarımızın da çocuk yada ergen diye her isteklerini yapamayacaklarını öğretmemiz  lazım.

17 Haziran 2025 Salı

GİZLİ İŞLEVLER DEĞİL, İKİNCİL İŞLEVLER PEDAGOJİSİNE İHTİYAÇ

 




Yapay zekanın öğretmenliği bitireceği iddiasına çok gülüyorum. Bu iddiayı ortaya atanlar, öğretmenlerin ve okulun tek işlevinin bir şeyler öğretmek olduğunu sananlar. Öyle olsa, korona salgınından sonra okullar kapanırdı. Hangi yapay zeka, öğrenciye rol model olabilir? Günümüzde üç kuruş maaşlı öğretmenler, rol model olmaz diyeceksiniz. Okullar, kariyer günleri diye mesleğinde başarılı kilileri, öğrencilerin karşısına çıkarıyorlar. Sayın okurlarım, rol model olma, sadece meslek seçimi değildir. Çocuk yada genç kişinin edebiyat, müzik,  yemek zevki,  tuttuğu takım gibi konular, yemek yeme, yürüme şekli gibi pek çok davranışı, rol modellerle ilgili bir konudur. Mesela ben Nurcuların erkeklerini çoğu kez(Föcöcü olsun-olmasın) yürüyüşleri veya ses tonları gibi özelliklerinden anlayabiliyorum. Sadece ben değil,  pek çok kişi bunu fark etmekte. Kısa bir süre Ankara'da, bir kız meslek lisesinde görev yapmıştım. Bazı sınıfta tüm öğrenciler, davranış ve konuşma açısından birbirine benziyordu. O okulda meslek öğretmenleri çoğu kez, genel anlamda lisenin ilk yılından, son yılına kadar, sınıfı tek başlarına götürüyordu. Yıllarca, haftada yirmi saate yakın zamanlarını aynı öğretmenle geçiren öğrenciler,  öğretmenlerinin her davranışını kopyalıyordu.

Aristo'nun, İskender'i yetiştirmesi için istediği parayı çok bulan Filip'in, okur-yazar bir köle bulurum sözüne, o zaman iki tane kölen olur cevabının anlamı da burada gizlidir. Yoksa pek çok okulda-eğitimde ters-yüz edilmiş eğitim modeline geçilmiş durumda. Öğrenci evde 2 ila 20 dakikalık (idelai 5-6 dakika) ders anlatım videosunu inceliyor, sınıfta da ödev, araştırma ve tartışma yapıyor. Burada öğretmenin temel rolü, dersi anlatmak değil, rol model olmak, öğrencinin araştırmasındaki olası hataları önlemek.

Görüldüğü gibi yapay zeka,  en basit öğretmen görevi olan rol model olmayı bile yapamıyor. Ek olarak, bu ters-yüz eğitim için öğrenci, hem üstün zekalı, hem de her türlü kaynağa erişebilecek kadar varlıklı olması gerekiyor; öğretmen de bu alanda ciddi anlamda yeterli, en azından yüksek lisanslı olmalı.

Gizli işlevler, açık işlevler kadar, hem öğrenciye, hem veliye, hem de devlete ihtiyaçtır. Günümüzde pek çok şehirde, gençlerin ve çocukların, yaşıtları ile sosyalleşebileceği en iyi yer, hatta çoğu kez tek yer, okullar. Okullar aynu zamanda pek çok ailenin, çocuğun güven içinde bakımı için emanet edebileceği tek kurum. Devlet açısından gençleri sokaktan uzak tutmanın en güvenli yolu okullardır. Pk'ya katılan gençlerin çoğunun okuldan atılmalar olduğu tespit edilince, okuldan atılma zorlaştırıldı. Öğrencilerin en fazla izinsiz devamsızlık yaptıkları günlerce suç işledikleri fark edilip, izinsiz devamsızlıkları azaltıldı, izinli devamsızlıkları arttırıldı, öğrenci okulda değilse, ailesinin yanında olsun diyerek. İtalya'da felaketlerde okul tatili değil, ders tatili varmış, zira çoğu çift çalıştığı için, çocukları güvenle bırakcak akraba falan da olmadığı için, bu uygulama yaygınmış. Bu yıl da bazı son an okul tatillerinde veliler sosyal medyadan isyan etmişti. Ülkemizde de bu uygulama yakında gelebilir.

Bu işlevler öyle büyük ihtiyaç ama gizli diyoruz, çünkü bunların ihtiyaç olduğunu kabullenmek istemiyoruz. Biz derken, tüm eğitimcileri kast ediyorum. Bu işlevler, özellikle çocuk bakımı, fazlasıyla açık bir  ihtiyaçtır. Bu konuda, en azından benim bildiğim ne akademik çalışma var, ne de öğretmen eğitimi. Üniversiteden yıllar sonra, Anadolu lisesi öğretmenliği sınavlarına hazırlanırken (sınavı kazandım), Anadolu Öğretmen Liselerinde, öğretmenlik meslek bilgisi öğretmeni olurken, uzman-baş öğretmenliğe hazırlanırken ve kurum içi çeşit sınavlara hazırlanırken, tekrar ve tekrar pedagoji dersleri aldım, vidolarını izledim, makalelerini okudum; bu ikincil işlevlerle ilgili bir konuya rastlamadım.  Üniversitede pedagoji derleri alırken de böyle konuların anlatıldığını hatırlamıyorum. Eğitimciler bunlara gizli işlevler deyip, geçiyor. Akademik araştırma yapsa da, öğretmen yada öğretmen adaylarına bir şey öğretmiyor.

Oysa öğretmenleri bu  gizli işlevlerden çocuk bakımı ve ana-baba yerine geçmeyi öğrenmeye ne çok ihtiyacı var, bilmiyorlar. Yatılı okullar, pek çok kere gizli yetimhaneler işlevi görür. Çocukların bir ana-babası vardır ama onlar, ana-babalık yapmak bir yana, çocuğu evde görmek bile istemezler. Çocuğun ailesi,  caddenin karşısında oturuyor ve aile okula doğru düzgün uğramıyor bile. Ben, anadolu öğretmen liseleri ve fen liselerinde öğretmenlik yaptım. Bu okullar, devlet okulları da olsa,  aileler genelde varlıklı oluyor, çünkü bu puanlar kolay alınmıyor. Burjuvalarda bile ciddi aile sorunları görebiliyorsunuz. Bazı ailelerdeki sorunları para yokluğu ile ilgili olmayabiliyor. Asıl bakım görevi yatılı ilkokullarda oluyor, oradaki öğrencilerin hem yaşları çok küçük, hem de çok daha zor koşullardan gelmiş olabiliyor. Şimdi de dört yıldır pansiyonda çalışan öğretmenlere verilen ekstra hizmet puanları (erkeklere ayda 1, kadınlara 2) kaldırılmış. Gene pek çok okul, pansiyoner öğretmen arayacak. Ben kadrom olmayan okulda pansiyoncu olmamam gerektiğini öğrendim, anlatması uzun sürer.

Çocuk bakımı ve ana-baba yerine geçme görevine karşı en hazırlıksız olanlar lise öğretmenleri; çocukların boyları, posları ve yer yer zekaları bizleri kandırıyor; onlar halen çocuk. Mesela lise dizilerinde çocuklar, genelde yetişkin oyuncular oynadığından, dizi boyunca hiç uzamaz; gerçekte dört yılda bazı öğrenciler bir metre uzayabilir.  Duygusal dalgalanmalarında, saçma kararlar alıp, sonra birden yardım isteyebilir. Başka bir sorun da lise öğrencilerini sözle kandıramamız ve onlara güç yetirememizdir. Liseye gelmiş öğrenci, öğretmenlerin zaaflarını fark edip, öğretmenlere karşı kullanabilir. Lise öğrencisi ile mücadele, bambaşka mücadele gerektirir.

Okulların sosyal öğrenme, toplum içine karıştırma görevi de çok küçümseniyor. Pek çok okul, okul gezisi, sergilere, fuarlara götürme, okul piyesi, oyunu, okul takımı kurma gibi etkinlikleri küçümsüyor yada yapmıyor. Çünkü çoğu kez yapmadığınızda, neden yapmadığınız sorgulanmıyor. Yapıp, sorun yaşarsanız, o sorun sorgulanıyor, icabında ceza alınıyor. Bu yüzden özellikle küçük okullarda bu tür işlere pek girilmiyor.  Resmi törenlerde de, okulun kamuoyuna rezil olmaması adına aynı öğrencilere görev veriliyor.

Oysa öğrencilerin ekip-takım çalışmasını öğrenmeyi, vali-kaymakam yada benzeri üst düzey bürokrat-politikacılar ile aynı ortamda olup, prtokolü öğrenerek yaşamayı, gezide disipli şekilde gexzmeye, otelde kalmayı da öğrenmesi, bunu çok erken yaşlarda deneyimlemesi de önemli. Bu sadece para-pul işi değil, zihniyet işi. Bu zihniyetin aileler, öğretmenler, eğitim bürokratları ve hatta politikacılardan önce, eğitim akademisyenlerinden başlayarak değiştirmek gerek. Staj eğitimleri üzerine hemen hemen hiç araştırma yok, staj ucuz işçilik kaynağı olmaya başladı. Stajdaki öğrenme faaliyetlerini gözlemleyip, tez yazan yok. Bir kaç yıldır müze eğitimi üzerine tezler yazılıyor, onda da böğrencileri serbest keşfetmeye teşvik yok, sunumun müzede yapılanı gibi. Oysa müzeler, gelenlerin bir şeyleri kendisi keşfetsin diye vardur.

Bulunduğu şehir, hatta kasabadaki ören yerleri, tarihi mekanları bilmeden ölüp, giden bir sürü insan var. İl, ilçe milli eğitimleri, o şehrin önemli müze, tarihi alan ve ören yerlerinin gezilmesi ve tanıtılması için, bölgedeki okulları plan dahilinde gezdirmeli. Devlet tiyatroları ve belediye tiyatroları, bölgelerindeki her okula en az bir gösterim yapabilmeli, öğrenciler benzer şekilde düzenli olarak konserlere de götürülmeli. Hem böyle bir mekanı ve eylemi erken yaşta yaşamış olmaları, hem de ilerleyen yaşlarda bunu ihtiyaç hissetmeleri için gerekli bu. Okulalarda da problemli öğrenciler dahil, tüm öğrenciler, yıl yada okulda bulundukları süre boyunca bir sosyal etkinlik yada törende görev almış olmalılar.

John Dewey'in dediği gibi, okul, yaşama hazırlanılan yer değil, yaşamın kendisi olmalıdır.


5 Eylül 2024 Perşembe

AYDINLANMA HERKESİN OKUMASIDIR (TUĞBA NAZARİYESİNE RET)



Okumak kelimesinin Türkçe'de bir kaç anlamı vardır. İlk anlamı, yazılan bir yazıyı okumaktır. En basit anlamı budur. İkinci olarak da bir okulda eğitim almak, eski dilde söylersek tahsil görmektir. Falan okulda okuyorum gibi. bu gün pek kullanılmayan başka anlamları ise, duyurmak, söylemek anlamlarını taşır. Mesela bazı eski gazino ilanlarında, şarkıcı için, okuyucu sıfatı kullanılır. Eskiden köylerde düğün yada başka bir olayı duyurmak için ev ev yada köy köy gezenlere de okuyucu denilirdi. Sadece bir kere tanıştığım birisi, Kuran'ın ilk ayetindeki okunun, kitap okuma değil, meydan okuma olduğunu söylendi. Bunu kitap okuma olarak anlayak, muhtemelen sadece Türk milleti. O da Elmalılı Hamdi Efendi çevirisi sebebi ile. (Aslında çeviriye Mehmet Akif Ersoy ile başlamışlardır ama Ersoy, her şeyi yarım bırakıp, Mısır'a gitmiştir)

İslam tarihi de, bu adını unuttuğum şahsın dediklerini doğrular nitelikte. Şu an bile, bizzat ülkemizin cumhur başkanın bir kaç yıl önce dünya Müslümanlarının yüzde elli beşinin, yani ikisindne birinin okuma-yazma bilmediğini söyledi. Buna rağmen bin dört yüz yıllık İslam tarihinin en yüksek okuma-yazma oranı olabilir. İslam tarihi boyunca mütefekkirler,  tasavvufçular ve hatta Meşşailer,  öyle herkese eğitimden yana olmamıştır. İlk tasavvufçulardan Cüneyd-i Cürcani, Nişabur'lu, okuma-yazma bilmeyen kadınlara özendi hep. Farabi, İbni Sina gibi Meşai filozofları da ilmin zeki ve seçkin sınıfa ait olduğunu söyledi. İslam dünyasında halkın aydınlanmasını, herkesin kuran ve din öğrenmesini savunmuş yazar-çizerleri zor bulursunuz. Osmanlı'da, aydınlanmayı anlamak istememiştir. Tanzimat döneminde bir tuba ağacı nazariyesi çıkmıştır, ilk çıkaran belirsizdir, hemen hepsi buna sığınmıştır. Nazariye, Osmanlıca da teori demek. Buna göre az ve iyi yetişmiş bireyler,  geri kalan herkesi aydınlatacaktır. Tuğba yada tuba (u harfi üzerinde inceltme olması gerekiyor), İslam mitolojisine göre cennete yetişen ağaçlardır. Kökleri gökte, dalları yerdedir ki, cennetlikler meyvelere rahatça ulaşabilsin. Bu teoriye göre, az ve çok iyi eğitilmiş küçük bir grup, halkı ileri götürecektir.

Teori asla pratikte işe yaramaz. En cahil toplumlarda bile okumuş-yazmış bir azınlık olur, hele günümüz toplumlarında. Bu çok absürt durumlara sebep olabiliyor. Mesela üniversite mezunlarının en fazla doktora yaptıkları ülke, Irak. Her üç üniversite mezunu Iraklıdan biri doktoralıdır. Oysa ülkede okuma-yazma oranları çok acınasıdır. Ahmet Nazif Yücel'in yazdığı, Modern Irak Tarihini okuduğum bir kitaba göre de çok acınasıdır. Şii Araplar arasında özellikle düşükmüş. Kürtler arasında yüksek olmadığı da besbelli.

Kuran'a karşı Müslümanların, daha doğrusu Müslüman ruhban  sınıfın tepkisi ilginç. Ana dili Arapça olanların bile çoğu okumamış, okumamakta ve okutmamakta ısrar ediyor. Kuran'ın Türkçe 'ye çevrilmesi için cumhuriyetin beklenmesi tesadüf mü? (Namaz suresi denen kısa surelerin bir kısmı, Selçuklular zamanında tercüme edilmiş.) Hadi diyelim Kuran yüce kitap, tefsiri çok zor, ya hadis kitapları, mezhep kurucularının (imam Hanefi, Şafi vesaire) niye Türkçe 'ye çevrilmemiştir?

  Aslında cevap basittir, iktidarlarını korumanın en iyi yolu budur. Diktalar, iktidarda kalmak için her dediklerine inanan ve okumamış insanlar ararlar. Demokrasinin, demokrasi olabilmesi için, herkesin yada mümkün olduğunca çok siyaseti bilmesidir ki, o kişiler siyaset yapsın. Ne demiştik? Demokrasi, herkesin siyaset siyaset yapmasıdır.

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/11/demokrasi-herkesin-siyaset-yapmasidir.html

Demokrasi işin bir yönü. İşgal edilmemek, sömürülen olmamak için de aydınlanmış, yani okumuş insana ihtiyaç vardır. İngilizler, Hindistan'ı işgal ettiğinde, ülke Müslüman, Babür (Mughal) imparatorluğunun elindeydi. Hindistan'ı, İngiliz ordusu işgal etmedi. İngiliz, Hindistan şirketi işgal etti, daha doğrusu satın aldı. Sadece Mughal hanedanlığını değil, Şeyhleri, hocaları, Hint Rajalarını falan satın almıştı. Cahil Hint halkı da, kompradorluk  yapan yerel liderlerinin izinden gitti. Hindistan'da İngilizlere karşı yerel isyanlar, gerek gerilla hareketleri, gerek kitlesel isyanlar, gerçek anlamda halk örgütlenemediği için, sonuca ulaşamadı. Gandi'de, halkı aydınlatmak için uzun süreli sivil iteatsiz- pasifist eylemler yaptı. Tuz tekelini kırdığı tuz yürüyüşünde sonra, İngiliz tekstilcilerin canına okumak için her Hint evine bir çıkrık ve dokuma tezgahı kampanyası yaptı. Yani öncelik halkı aydınlatmaydı. Fidel Castro, uzun süre neredeyse hiç kimsenin dinlemediği radyosu ile uğraştı. Dünyayı Değiştiren On Gün  adlı kitaptaki ilginç noktalardan biri de, o kadar yoklukta insanların tiyatro ve edebiyata merakı, insanların okumaya olan aşkıydı.

Atatürk devrimlerine vurulan ilk darbe, köy enstitülerinin önce kalitesizleştirilip, sonra kapatılmasıydı. Köy enstitülü emekli bir öğretmenle arkadaşlık etmiştim. Onun bir kaç arkadaşıyla da tanıştım. Köy Enstitüsü mezunlarının hepsi de sanıldığı gibi solcu değildi. Bu okullar daha kurulduğu an, gericilerin saldırısına uğradı. Sebebi de aydınlanmanın halka, hele de gericilerin en sevdiği  köylü kitlesine ulaşmasıydı. Bu okullar düşünüldüğü kadar çok solcu yetiştirmediği gibi, öğrenci aldıkları kaynaklar da bu insanların tamamının yada çoğunun solcu olmasına imkan verecek değildi. Sorun aydınlanmada tuba ağacının dallarının yere değmesiydi. Eşrafın, tarikatların güçlü kalması için dallar mümkün olduğunca yukarıda kalmalıydı.

  Galatasaray lisesi,     Kabataş Erkek lisesi, Arnavutköy Kız Koleji falan,  gericilerin umurunda değildi, hiç de olmadı. Bu okullara kökeni Osmanlıya dayanan aristokrat çocukları alınırdı. Kabataş Erkek Lisesi, taşralı eşrafın ve uzak taşra şehirlerinde okuyan memurların çocukları içindi. 12 Eylül rejimi bu liseleri, Anadolu lisesi yapınca bu okullara girmek  kolaylaştı. Bu İstanbul liseleri, tuba ağacının dallarıydı. Bu dallar Anadolu'ya pek ulaşmıyordu. Aralarında bolca edebiyatçı, akademisyen, tiyatrocu yetişse de, Anadolu'da çalışmak isteyen yoktu ve pek de olmadı. Sonuçta önce yetmişlerin sonlarında Anadolu liseleri kurudu, sonra İstanbul liseleri, Anadolu lisesi oldu. Bu seferde bu üst sınıf, özel okullara taşındı.

Tuğba ağacı dediğim bu ayrıcalıklı ve kökü dışarıda okullar, her ülkede var. Her ülkede, o ülkenin kaymak tabakasına hizmet ediyorlar. Darbeci malum tarikatın, dünyanın dört bir yanına dağılmış okulları da, bu tür okullar. Aslında Amerika ve diğer batı devletlerine hizmet etmekle beraber, sömürgeci tarihten dolayı beyaz adamdan nefret eden halka, Türk kimliği ile daha yakın olmayı hedefler.

Bu tuba dalları, kalkınmaya da engeldir. Sürekli bir Japon mucizesinden bahsederiz ya, sırrı okumaktır. Her iki anlamda da okumaktır ve ülkede mümkün olduğunca çok kişinin okumasıdır. Hemen her konuda Japonya-Almanya örneği veririz ya, hani özellikle Japonya. Japonlar, M.Ö 7. yy'da Çin'de yazıyı öğrenmişler, ülkelerinde kendi yazılarını icat etmişlerdir. Bundan sonra Japonlar arasında okuma yazma erkeklerde %40, kadınlarda %10'un altında düşmemiştir. (Japonlar da, Türkler gibi erkek egemen bir toplum) Japonya'da bu gün halen popüler kültür ve modanın özü, manga denen çizgi romanlardır. Mangalar, edebi olarak Tolstoy, Hemingway eserleri değildir. Gene de okuyarak, öğrenmek önemlidir. Öğrenmede sadece zihnin olması ve duyguların minimuma inmesi, okuma ile mümkündür. Din adamlarının çoğu, kendi yazdıkları dahil, kitap okunmasını sevmezler. Onların sevdiği etkinlik, sohbettir. Sohbetin konusu, programı yoktur yada yok gibidir. Sohbette hocanın destek ekibi vardır. Bunlar arada aaaaa, oooo gibi hayret nidaları çıkarır, arada peygamberlerin, sahabelerin, evliyaların  acılarını, çilelerini anlatırken ağlarlar.  Arada da konuyu hoca ile beraber, yeni gelene anlatırlar. Oysa okuma, tamamen kişi ve zihni arasındadır. Düz anlatım da buna yakındır. Okumada ise yazıyı, beyinde anlamlandırma vardır.

Nurettin Topçu ve Cemil Meriç, meşhur Alman şairi Goethe ve pek çok meşhur Alman aydının (Herder, Shiller, Wieland vs) yaşadığı Weinmar düklüğünde, bu meşhur Weimar laismi çağında, düklükte okuma-yazmanın en fazla %10 olduğundan bahsederler. (İki yazar da ilginç bir şekilde Nurcu'dur ama Said-i Nursi'nin bu isimleri bildiğini sanmam) Öte yandan Almanya'yı birleştiren Winmar, Saksonya yada Bavyera değil, herkese okuma-yazma öğretmeyi kendisine görev edinen Prusya oldu.

Zira cehaletin feeraseti yoktur ve hiç olmadı.

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/06/cehaletin-feraseti-mi-var.html