duygu eğitimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
duygu eğitimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2026 Cumartesi

EĞİTİMDE VE FİKİRDE YİTİRİLEN SIR

 


Kısa süren YEGİTEK görevlendirmemde yöneticilerimin benden ilk öğrenmemi istediği şey, ters-yüz edilmiş eğitimdi. Öğrenci evde ders anlatım videosu izliyor (maksimum altı dakika), okulda ödev yapıyor ve konuyu taryışıyor. Bunu yıllar önce Kubaşık eğitim diye de duymuştum. Öğrenci araştırma yapıyor, sonuçlarını öğretmenine gösteriyordu. Öğretmenlik mesleği şekil değiştiriyor, öğretmenin bilgiyi sunma görevini giderek yok ediyor, bilgiyi beceriye çevirme görevini öne çıkarıyor. Çünkü artık öğretmen, öğrenci için bilginin tek kaynağı değildir. Özellikle merkezlerden uzak, küçük okullarda, öğretmen, öğrencinin birincil ve yer yer tek bilgi kaynağıdır. Okul kütüphanesindeki kitapların pek çoğu neredeyse elli yıllıktır. Ciddi araştırma yapmak için uzun seyahatler etmek, kütüphanede günler geçirmek gereklidir. Bunun yerine bilgi, doğrudan öğretmenden alınmalıdır. Bilgiyi edinmeinin bu zorluğu ve öğretmene bağlılık, eğitimi bir sır alma işlevine dönüştürmektedir.

Oysa internetle beraber, bilgiye erişim zor değildir, bilgi de sır değildir. İnternet, bize her alanda en temel bilgileri her alanda veriyor.  Eskiden doktorun reçete ile verdiği ilacın kutusundan çıkan propektüs denen kağıtta yazılanları okusak da anlamaz, ilacın ne işe yaradığı ile ilgili bir bilgimiz olmazdı; şimdi ilacın adını arama sitelerine, forumlara ve değişik topluluklara yazıyor, ilacın etken maddesini, koruyucu maddesini (ya da maddelerini), amacını ve ilacı kullanmış olan diğer insanların tecrübelerini çabucak öğreniyoruz. Eskiden bir aracımız (televizyon, otomobil vesair) arızalandığında tamirciye götürür, tamirci ne derse inanırdık; şimdi interneete pek çok basit arızanın, basit tamirini öğreniyoruz. Bilginin bu kadar kolay ulaşılabilir olması, okullar arasındaki farkı,  öğrenme çabasındaki kişi için zayıflattı. Başka üniversitelerde, derslerde neler anlatıldığını ve ya yapılduğını bilmek, artık çok zor değil. Biz 1994'de, fi tarihinde iki Amerikalı profesör ve ağdalı bir Osmanlıca ile bazı önermeler va açıklamarlından oluşan bir kitaptı ve modern sosyal psikoloji ile alakası yoktu. Bölüm başkanımız, sonradan profesör Metin Özkul, yıllarca bu kitabı iki dönem boyunca okuttu ve daha önce Malatya, İnönü üniversitesinde okutmuş. Bu gün olsa, diğer üniversitelerin sosyal psikoloji notlarını öğrenebilirdik.

Bu durumda eğitimci, hangi kademede olursa olsun (Okul öncesinden, doktoraya), öncelikle beceriye yoğunlaşmalı. Yapay zeka çağında bu da çok zor ve insanlar, üniversite eğitiminden uzaklaşıyor. Sırrı açığa çıkan üniversite eğitimi, hayata atılmayı dört sene engellemenin sebebi gibi oluyor. Pek çok mavi yakalı, hem üniversite mezunlarından daha iyi maaş alıyor, hem de daha az yoruluyor. Yapay zekadan çok önce, bilgisayarlar pek çok beyaz yakalının işini azaltmıştı. Mesela eskiden müteahitlerin proje, tahaaüd işlerini yapan, büro açmış, bağımsız inşaat mühendisleri vardı. İki binlerin başlarında bilgisayar teknolojisi ve Autocad başta olmak üzere çizim teknolojileri ile çizim masaları, T cetvelleri ve çizim kalem takımları yok oldu. Ardından bilgisayarlar, bir mühendisinin ya da mühendis ekibinin haftalarını alan hesaplamaları bir kaç saatte yapar oldu. İnşaat mühendisliği başta olmak üzere mühendisler, şamtiye şefliği, vardiya amirliği gibi saha işlerine bağlı kaldılar. Teknolojinin hangi mesleği, nasıl vuracağı belli değil. Bu yüzden her insanın, üniversite mezunu da olsa, bir kaç beceri edinmesi ve her türlü değişikliğe hazırlıklı olmasını gerekli kılmakta.

29 Kasım 2025 Cumartesi

ÇOCUKLARA VE YETİŞKİNLERE AHLAKİ SINIR EĞİTİMİ SORUNU



Ben Avrupalı çocukların terbiyelerine hep hayran kalmışımdır. Pek çoğu yetişkinlerden daha yetişkinmiş izlenimi veriyor. Gerçi şimdi elin gavurunu çok da övmeyeyim, problemsiz çocuk olmaz, oralardan da çocuk ve ergen şiddetine dair haberler geliyor. Problemsiz çocuk büyütmek imkansızdır, bunu kabul edelim. Benim demek istediğim, Türkler yada diğer doğulu pek çok millet, iki çocukla bile bir misafirliğe giderken, burnundan geliyor. Fark ettim ki Türkiye'de, özellikle de erkek çocuklara, sınır koymaya çok geç yaşlarda başlıyor, nasıl olsa çocuktur diyoruz. Önce bu sadece çocuklukta kalan bir şey olmuyor, ilerleyen yaşlara da yansıyor. İlerlemiş yaşlarda da başkalarıyla ilişkilerinde de sınır problemleri yaşayabiliyor ve sınırları zor yoldan ve zarar görerek öğrenebiliyor. Diğer yandan sınırlarını bilmek, özellikle çocuklar ve gençler için can güvenliği meselesi olabiliyor. Sınırların aşılmasına tepki, çok saldırganca olabiliyor. 

Bu sınırları sadece her tarafı karıştıran çocuk yaramazlığı olarak görmeyin. Bu sınırını bilmezlik, gücüm yada babamın-annemin gücü yetene kadar istediğini yapma olarak algılanır, çocuk tarafından. Çocuk için artık sınır, güçtür, kendisinin yada ailesinin gücünün yettiği kişidir. Güç olarak önce kaba kuvveti, sonra da okuldan yada işten atılmayla; para cezasını falan anlar. Akran zorbalığında da pek çok çocuğun, özellikle erkek çocukların,  ailelerinin, özellikle babalarının gücüne vurgu yapar. 

Türkiye'de sınır bilmezlik, sadece çocukların sorunu değil, yetişkinler de sınırını bilmiyor. Yeni tanıştığı kişilere en mahrem konuları sormak, üzerine de bunun üzerinden sorgulama, eleştirme yetkisini kendisinde görmekte Türk halkı. Bekarsa ne zaman evleneceği, evliyse çocuk düşünüp, düşünmedikleri yada bir sonraki çocuğu düşünüp, düşünmemeyi sormak da, birilerinin haddi değildir. İnsanların evine, özeline girmek, akrabalar dahil kimsenin haddi değildir.

Bunun bir de dinsel baskı olan sınır bilmemezliği vardır. Ülkemizde hemen herkesin bir şekilde din bilgisi var. Özellikle bir Aleiv tanıdığında illa namazı, orucu, Ehli Sünnet'i anlatma hastalığı var. Alevi biri olarak yıllarca buna maruz kaldım. Sonuçta Agnostik-Deist biri oldum. Beni kendi halime bıraksalar belkide halen Aleviydim. Fikrimce ülkece başka insanların sınırlarına, istek ve arzularına fazla karışmamamız, çocuklarımızın da çocuk yada ergen diye her isteklerini yapamayacaklarını öğretmemiz  lazım.

1 Mayıs 2022 Pazar

ÖZGÜVEN EĞİTİMİ PROBLEMİMİZ



 Z kuşağı deniliyor ya, harbiden  gençlik sanki z konumunda, oysa bizim alfalara ihtiyacımız var. Şimdilerde ergenlerin dilinde bir alfa lafı var. Hani kabadayıca ve umarsızca hareketler için, çok alfa hareketler diyorlar ya, işte o alfa kelimesinin aslı, davranış biyolojisinde, sürüde baskın karakterler anlamında. Örneğin kurt, sırtlan gibi hayvan sürülerinde çoğu kez ya alfa denen başat çiftin yavrusu olur ya da gelen kıt besin önce onlara verilir. Burada alfa olmanın bir anlamı da önderliktir.

Böylesi kişilerin yetişmelerini tesadüflere bırakmak, olacak iş değildir. Yıllar önce okuduğum bazı Avrupalı yazarlar, Osmanlı'da bir aristokrat sınıfının olmamasının ve bir harp okulu-akademisinin olmamasının, Osmanlı için eksiklik olduğunu yazmıştı. Osmanlı da Enderun vardı, sanırım batılı yazarlar Enderun mektebini tam olarak tanımıyorlardı. Enderun mektebinin sorunu ise, devşirmelerden oluşması, doğrudan saraya bağlı, kendi milletleri ile ilişkisini kesmiş, Türklerle de ilgileri olmayan kimselerdi. Her an kelleleri uçabilecek kimseler olduğundan, öyle topluma önderlik yapacak kimseler değildi.

Osmanlı son döneminde ya da saray-devşirme sistemi hepten çürüyünce bu soruna çözüm aradı. Harbiye'yi, Mülkiye'yi, Galatasaray'ı, Kabataş'ı falan kurdu, cumhuriyetin öncü kadrosunu da bunlar kurdu. Lakin değişen toplumsal ve sosyal yapı nedeni ile alfa insanları yetiştirme özelliğini kaybetti.

Bu sebepleri de bir yazmak gerekli (tabi bu benim fikirlerim). Harbiye'yi yıkan darbelere ve darbe teşebbüsleri oldu. Sadece 15 Temmuz değil, 27 Mayıs'ta buna dahil. 27 Mayıs darbecileri, seçilmiş bir başbakanı idam etmenin yanında, doğru dürüst yargılamama suçunu işlediler. Solcu biri olan babam bile, köpek davası, bebek davası diye astılar adamı diye hatırlıyor olayı (Ben daha doğmamıştım). Radyodan (o zamanlar televizyon yoktu) canlı yayınlanan mahkemelerde, neden yargılandığını bile halka anlatmadıkları kişiyi idam etmek günü kurtarsa da, itibarı yıpratır. Üstelik bu darbelerin ilk büyük günahıydı ve sonuncusu da olmadı.

Galatasaray, Kabataş ve benzeri kalbur üstü liselerin sonunu da 12 Eylül rejimi, onları Anadolu lisesi yaparak getirdi. İşin doğrusu o liseler, verdikleri eğitimden çok, kalburüstü ailelerin çocuklarını öğrenci yaptıkları için kalburüstüydü. Yoksa öyle kalburüstü bir eğitim verseler, sınavla öğrenci aldıktan sonra gerilemezlerdi.  Mülkiye Mektebi yani Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilimler Fakültesi ise, Turgut Özal ve sonrasındaki politikacıların Afaroz etmesi sonucu gözden düştü.

Şu anki iktidar partisi de, kendi elitini yetiştirmek için, proje okullar diye bir kısım liseyi ayırmış durumda.  Ben de öyle bir okuldayım. Okulum yeni olmakla beraber, ilk yüzde iki veya üçten öğrenci alıyor.

Bu öğrencilerden de şikayetçi olursam, öğretmenlik mesleğime yazıktır. Böylesi güzel bir okulun öğrencilerinin bile gelecek kaygısını çok yüksek düzeyde yaşaması, beni üzüyor. Notlar yüz değil de doksan olsa, çan eğrisi var, orta öğrenim başarı puanımız düşecek diye panik oluyorlar. Hangi meslekleri seçeceklerini bilmiyorlar. Son sınıfa geldiklerinde, tamamen test çözme makinesi oluyorlar. Hatta bu uğursa son sınıfa geldiğinde sevgililer birbirinden ayrılıyor.

Ama ben şu meslek olacağım, hedefim bu diyebilen yok. Pek çoğunun ailesi astsubay, hakim, savcı, öğretmen gibi devlet memuru, bazıları da esnaf. Yani genelde ailesi iyi durumda sayılabilecek öğrenciler. Bazıları gerçekten çok yoksulsa da, bazıları harbiden varlıklı. Varlıklı ailelerin çocukları da çok farklı değil, aynı özgüven problemi onlarda da var.

Gençlerde güvensizlik sadece kendilerine ait değil. Hani giderlerse gitsinler denildi ya! Tıp öğrencileri daha ilk yıldan Almanca ya da İsveççe çalışıyor. İyi öğrenciler daha lisede yabancı dil ve yurt dışını düşünüyor.

Oysa bizim, en düşük seviyedeki öğrencilere bile özgüven verecek yeni bir eğitime ihtiyacımız var. En kötü bilişsel seviyedeki öğrencinin bile, en az bir kere başarı duygusunu tadacağı, laf olsun diye değil, öğrenci kendisini geliştirsin diye, her öğrencinin en az bir şekilde, bir kere katılacağı etkinliklere ihtiyacımızı var. Alfa yada seçkin gençleri yetiştirecek proje okullar yerine, her gencimizi kendisini alfa hissedeceği bir eğitime ihtiyacımız var. Gençlerimiz kendisine ve ülkesine güvenmeli. Kahraman beklememeli, kahraman olmadı.

Zaten Atatürk'te kahraman beklemeyin, kahraman olun dememiş mi?



1 Ocak 2022 Cumartesi

ERGENLİK GÜZELDİR

 


Ülkece ergenliği çok aşağıladığımızı düşünerek, bu başlıkta bir yazı yazmaya karar verdim. Ergence lafı, sık kullanılan bir aşağılama sözü oldu.

Burada ilk çözmemiz gereken problem,  neden çocukluk sevilir, yetişkinlik övülür, yaşlılık yüceltilirken, ergenlik böyle aşağılanmaktadır. İnsanların bir şekilde yaşadıkları bu kadar aşağılaması da bence çok yersiz. Hatta halen ergenlik çağında olanlar da birbirini ergenlikle suçluyor.

Ben, yılların lise öğretmeni, hele de son on yılın çoğunu da yatılı okullarda çalışan biri olunca, ergenliği daha iyi anlamaya başladım ya da kendimi öyle sanıyorum. Ergen, çocuğun boy atıp, kilo almışıdır, bir de içinde yeni ortaya çıkmış cinsel arzular olan . Bu açıdan ergen, çocuk gibi maceracı, atılgan; yetişkin gibi de boylu-poslu ve kuvvetlidir. Çocuğu kandırır, zapt edebilirsiniz, ergende bunu yapamazsınız. Ergen sizi kandırır ve ergene güç yetiremezsiniz. Ergen, yapmak istediğini aptallığı gene yapar, bir gözünüz üzerinde olmalıdır.

Ergenlerin sürekli iri yarı olarak düşünülmesinin iki sebebi vardır. Biri ergenin ara ara bazı dönemlerde aniden boy atması, diğeri de lise filmleri ya da edebiyatında hep iri yarı oyuncuların oynamasıdır. Onedio, bir sürü lise konulu klip derlemiş, hepsinde de atletik ve iri yarı. Oysa ergenlerin çoğu, hele de spor yapmıyorsa, özellikle erken zamanlarında (11-14 yaş), boy ve kilo artışı paralel olmadığından biçimsizdir. Gene o meşhur lise filmlerinde, ergenlik sivilceleri falan da görülmez.

Ergene iş ya da sorumluluk verilirken, daima gözetip altında tutulmalı, çünkü kendisi sizin zerre kadar anlamadığınız matematik ya da fizik-kimya problemini çözebilse de, beyni tam gelişmemiştir ve 17-19 yaşlarına kadar bu gelişme tamamlanmayacaktır. Beyninde eksik olan şey, ödül-ceza algı mekanizmasıdır ve bu yüzden sorumluluk duygusu zayıftır. Mesela aşk-meşk ilişkilerine bakışı, küçük çocukların şekerleme-çikolata gibi yiyeceklere bakışı gibidir. Sevgilisi ile küçük bir bakışma, kısa bir sohbet bile ona büyük zevk verebilir ( Kültüre göre değişebilir. Her kültürde kadın-erkek ilişkileri aynı değildir) ve bu zevkten mahrum kaldığında çok ıstırap duyabilir.  Çocukların aksine bu ıstırap uzun süreli olup, intihara götürebilir (Romeo ve Jülyet'in orijinal hikayesinde Romeo 17, Jülyet 16 yaşındadır.).

Gene aynı ödül-ceza mekanizmasının ve dolayısı ile sorumluluk duygusunun zayıf olması, dürtülerine hakim olmasına da engel olur. Sonradan çok pişman olabileceği ya da hayatta hiç yapmayacağı bir şeyi o an için yapabilir. Mesela tanıdığım böyle bir liseli var, şu an son sınıfta. Birinci sınıftayken bir akşam, okul pansiyonunda etüt saatinden sonra, bir sebepten, okul duvarına tekme atıp, duvarı deliyor (Duvar, kartonpiyermiş. Ailesi gayet yüklü parayla sağlam bir duvar ördürdü) .  Şu an son sınıfta. Bu olaydan önce ve sonra,  hem öğretmenliğini yaptım, hem de pansiyonda o varken nöbet tuttum. Değil birini dövmek (duvara tekme atma sebebi de kavga değildi) ,kava etmek, küfretmek, birisine sinirlenip, sesini yükselttiğini, birine diklendiğini bile görmek bir yana duymadım bile. Ergenlikte dürtü kontrol problemleri de olabilir ve böyle sonradan çok pişman olunacak ve kendi kişiliği ile alakasız işler yapabilir.

Sonuçta bu ergenlik de, çocukluk gibi, güzel geçip,  geçmeyeceği, yetişkinlerin tavrına bağlıdır. Ergeni zapt etmek zor olduğu için,  ergen ana-babalığı bir başka zordur. 

Diğer yandan bu çağ,  cinsellikten, siyasete pek çok şeyi ilk defa tanıma ve hayattaki pek çok şeyin tadına ilk defa bakma çağıdır. Kendince pek çok güzellikler barındırır. Sadece daha fazla tahammül ve beceri gerektiriyor. Bunun için de ergenliği sevmemiz ve kabullenmemiz gerekiyor.

24 Eylül 2021 Cuma

DUYGU EĞİTİMİ NASIL OLUR 2-SATILMIŞ MEDYA VE TROLLER



Gazeteleri kontrol etmezsem, iktidarda altı ay kalamam demiştir, Napolyon Bonapart. Hitler ve avanesinin de bana satılmış bir basın verin, size her şeye inanan bir halk yaratayım, demiştir. 

Mussolini, Hitler, Salazar, Franco, bunların hepsi ve daha fazlası, iki dünya savaşı arası, radyo diktatörleriydi. Sony'nin 1968'de ilk pilli radyoyu icat etmesiyle,  Afrika'nın genelinde de radyoyu ele geçirenler, ülkeyi ele geçirdiler. Çünkü uzak ormanlar ve dağlarda, televizyon için gerekli elektrik zor bulunuyordu ama el radyosunu çalıştıracak pil, daha kolay bulunuyordu. Çetin Altan,  Talat Aydemir'in, 20 Mayıs 1963'de 2. başarısız darbe girişimi sırasında, hapiste kendine yapılan muamelenin, radyonun kimde olduğuna göre değiştiğini yazmıştır. Radyoevini, daha doğrusu radyo yayınını kaybeden Talat Aydemir ve darbeciler, teslim olmak zorunda kalmıştır.

Fatih'in, daha doğrusu Osmanlı'nın matbaayı, o da sadece Müslümanlar yasaklamasının sebebinin sadece hattatlar locası olduğu palavrasına inanıyor musunuz? Hurufi tarikatını, cami avlusunda diri diri yakan Fatih, matbaanın yeni fikirleri yayabileceğini biliyordu. Koca imparatorluğu yönetenlerin, böyle ciddi bir kararda, ekonomiye katkısı çok az olan bir mesleğin loncası yüzünden mi yüz yıllarca böyle önemli bir kararda geri adım attığını, ileri gitmediğini sandınız?

Gene de eskiden bir fikri yaymanın başka yolları da vardı, aynı şeyi tekrar eden kalabalıklar, kitleler. Bu kitleleri de din sağladı. Aynı şeyleri anlatarak ve yeni taraftarlar bularak dolaşan din adamı-dindar kalabalıkları, tarihin ilk trolleriydi. Zaten trol kelimesi, İngilizce gezmek, dolaşmak fiilinden türemiştir. Bu din adamları da, din adına aynı şeyleri arka arkaya söyleyerek,  yalanları gerçek haline getirdiler. 

İlk çağlarda dinler çoğunlukla atalara tapma şeklindeydi ve genelde kralların tanrı soyundan geldiğine inanılırdı. Yazının yaygınlaşması ile insanları tanrıların soyundan geldiği iddiasını güçleştirdi. Çünkü doğum ve ölümlerin, zayıf da olsa kayıtları tutuluyordu artık. Bu yüzden de tanrıdan olduğunu iddia eden insanların yerini,  ondan mesaj aldığını aldığını iddia eden insanlar aldı.

Putperest devletler, önce bu dinler ile mücadele etti, sonra onları yanına çekmeye karar verdi. Bu karar, yer yer başlarını da ağrıttı, zira kontrol edilmeleri o kadar kolay olmadı. Özellikle orta çağın başlarında Avrupa'da krallar, Papalığın oyuncağı oldu. Otuz yıl savaşlarını bitiren Vestfalya antlaşmasına kadar böyle devam etti.

Machiavelli, meşhur Prens adlı kitabında, Osmanlı'da Şeyhülislam'ın padişaha bağlı olmasından övgü ile bahseder ve Avrupa'da da böyle olması gerektiğini söyler.   Sonuçta halkla haftada en az bir gün, uzun uzun konuşan din adamlarının, kraldan tamamen bağımsız Papalık tarafından yönetilmesi son derece can sıkıcı olmuştur.

Oysa Osmanlı'da da durum çok farklı değildir. Padişah, Şeyhülislam'ın kellesini istediği zaman almak yetkisi olmasına rağmen, dine o kadar da egemen değildir. Alevilerin sık sık isyan çıkarması yetmediği gibi, medrese öğrencileri, tımarlı sipahiler ve doğru dürüst bir ideolojisi ve hedefi olmayan Celaliler de sık sık ayaklanır. Bunlar da yetmezmiş gibi, ta devletin kuruluşunun başında, Kosova savaşında padişahın kim olduğuna karar veren Yeniçeriler, önce Yavuz'u başa getirip, babası 2. Bayzezid'i tahtan da indirdikten sonra, devletin başına daha da bela oldular. Devlet sistemine çöreklenip, savaşmayı bırakın, kışlaya bile uğramadan rant sahibi oldular. Şehzadeler arası taht kavgalarından taraf olarak, çöreklendikleri rant alanları ellerinden gitmemesi için, toprak kayıplarına rağmen her yeniliğe karşı çıktılar. Vakayı Hayriye ile bu kurum, ülkenin ordusuz kalma riskine kaşı lağvedildi.

Trollük, basının yaygınlaşması, radyo ve televizyonlarla beraber şekil değiştiri. Amerikalı sosyologların ajan ya da etkin eleman dedikleri kimseler, partilerin ya da siyasi cephelerin sembol gazetelerini okur, önemli tv-radyo programlarını izler-dinler ve bunları dostlarına anlatırdı. Bu kişiler şimdilerde internet sitelerinde, tıpkı benim gibi geziyor, yani trollük yapıyor.

Sosyal medya daha evriminin başında ancak görülüyor ki şu anda bile klasik medyadan güçlü. Gene görülüyor ki, istediğin kadar reklam ver, algoritmaları ile oyna, kalabalık bir trol ordusuna ihtiyacınızı var.

Duygu eğitimi için Göbels'in dediği gibi aynı yalanı yüksek sesle tekrar etmeniz gerekir. Bunun içinde medya araçlarına sahip olmalısınız. Osmanlı bu yüzden tarikatları yok edemedi, matbaayı da yüzyıllarca yasakladı ve sınırlandırdı. Sonraki yıllarda da basına en çok yasak koyan ülkelerden biri oldu.

Dünyada gerçek basın özgürlüğü falan yoktur, özellikle büyük medya organları anlamında. Mutlaka bir tekel vardır. Bir ülkede, mesela Türkiye'de medyanın (gazete-dergi-radyo-tv) büyük çoğunluğu, genelde en az %80'i, iki buçuk holdinge bağlıdır. Medya holdingi kurmanın tek amacı satış ya da reklam sayesinde para kazanmanın çok ötesindedir. 

Mesela Radikal gazetesi, bizzat uzun süre yayın yönetmenliğini yapmış İsmet Berkan'ın dediğine göre 18 yıl boyunca (1996-, her yıl 2 milyon dolar (Kurnaz esnaf gibi 2 yerine 1.9 diyor) zarar etmesine rağmen yayın hayatını sürdürdüğü yetmemiş gibi, 2 sene de internetten yayım yapmıştır. Radikal gazetesini yayımlayan Doğan Medya Holding, Türk sanayisinde bedavaya stajyer çalıştırma geleneğini başlatmış, CV'ne yazarsın vaadi ile taze mezunları iki-üç sene bedava çalıştırmayı başarmıştır. Liseli ve üniversite öğrencisi gençleri, yemek bile vermeden çalıştırmıştır. Staj diye bedava, yemek bile yedirmeden işçi çalıştıran Aydın Doğan, 20 yıl boyunca bu kadar zararı neden göğüslemiştir? Aydın Doğan ya da Doğan ailesi, her hangi bir insani amaca 40 milyon dolar bağışlamış mıdır? Gazetenin kuruluş masraflarını katarsanız bu yaklaşık 50-60 milyon dolar demektir.

Ülkedeki tüm öğrencilerin Kredi ve Yurtlar kurumuna olan borçlarını bir çırpıda ödeyecek ve üzerine fazlası kalacak kadar parayı, hem de onlarca yıl, otuz bin bile satmayan, üzerine de solcu olduğu bir gazeteye gömdü?

Solcuymuş. İsmet Berkan'ın meşhur Kabataş videosunu gördüm, görüntüler çok fena demesinden de mi anlamadınız? 

Bu  gazetenin tek kuruluş amacı, yaklaşmakta olan siyasal İslam iktidarına karşı beyaz yakalıları sakinleştirmek ve kumpas davalarına karşı halkı hazırlamaktı.

1999'sa Şehriban Coşkunfırat cinayeti bahane edilerek yapılan ve ülkeye Satanizm korkusu pompalanan Akmar pasajı baskının da amacı, o yıllarda yeni doğan fanzin yayımcılığını (fotokopi dergiciliği) doğmadan yok etmekti ve bunu da başardılar.

Sosyal medya ise o kadar etkili ki, iktidar partisinin son dönemdeki oy oranlarındaki düşüşün en önemli nedeni malum suç örgütü liderinin videoları ve tweetleridir. Sadece söyledikleri değil, genelde klasik medyadan beslenen iktidar partisi seçmenlerinin dikkatinin sosyal medyaya yönelmesidir. İktidar partisinin ise sosyal medyada daha çok trole ihtiyacı vardır.


1 Eylül 2021 Çarşamba

DUYGU EĞİTİMİ NASIL OLUR ? 1Goebbels İlkeleri

     


Duygu Eğitimine eskiden beyin yıkama denilirdi. Duyguların merkezinin de beyin olduğu, tıp tarafından  kabul edildiği, modern tıp bilimi tarafından onaylandığı için, bu deyim de doğru. Ben, olguyu dana net ifade ettiği için bu sıfat tamlamasını kullanıyorum. b

Joseph Goebbels ilkeleri, bu ilkeleri unutmayalım. Kendisi de bu ilkeleri Katolik kilisesinden almıştır. Yalanı söyleyeceksen büyük yalan söyle, yalanını sürekli tekrarla, yalanın yakalanırsa bile dönme, daha büyük yalan söyle, daima ilke olmalıdır.  Bu ilkeleri de Goebbels, kiliseden, daha doğrusu dinden almıştır. Dinlerdeki pek çok olgu, ne tarih bilgilerine uyar ne de mantığa.

En basitinde Yusuf ile Züleyha hikayesine bakalım. Bu hikaye o kadar çok tekrar edilir ki, bu tekrarlar antik çağ Mısırlılarının, neden hadım edilmemiş bir kölenin, bir soylu kadının hizmetine verildiğini  sorgulamamıza  engel olur. Mısırlılar, en erken tarihlerde spermin, testislerde üretildiğini biliyordu ve kadınlara hizmet edilecek köleleri, önce iğdiş ediyordu. Gerçi bu operasyon sırasında ve sonraki günlerde kölelerin yüzde doksanından fazlası, acı içinde, hele de yaraları iltihap kapmışsa, günlerce acı çekerek ölüyordu. Sonrasında köle, yüz kat değer kazanacağı için bu önemli değildi. Hele de bu muameleye maruz kalanların çoğunlukla savaş esiri düşman askeri olduğunda ise, zerre kadar önemli değildi.

19. yüzyılda arkeolojinin gelişmesi, eski dillerin çözülmesi, Sami dinlerinin (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet) kökenlerini ortaya çıkardı. Gene insanların fikirleri değişmedi. Çünkü mesele fikirleri değiştirmek değil, duyguları değiştirmekti. Çoğu kez yalan bilginin yalanı ortaya çıksa bile, 

İnsanlar yüzlerce, hatta binlerce yıldır; Türklerin, Hristiyan çocuklanın etini yemediklerini; Yahudilerin, iğneli-çivili fıçı içerisine attıkları Hristiyan çocuklarının kanını içmediğini; Alevilerin mum söndü yapmadığını; Putperestlerin Bakus-Dyonsos şenliklerinde grup seks-eş değiştirme yapmadıklarını; ve daha bir çok söylentinin yalan olduğunu biliyordu. Mesele onlar oaln nefretlerine kılıf bulmaktı.,



Mesela Hasan Sabbah ve Alamut fedailerinin esrarkeş olduğu iddiasına gelelim. Enver Berhan Şapolyo'nun 1930'larda yazdığı Mezhepler ve Tarikatlar tarihi adlı kitapta bu iddia geçmez. İmam Gazali'bin, Şiilerin gerçek yüzleri adlı kitabında da geçmez. Kaldı ki bu iddia mantık dışıdır çünkü, Sabbah'ın fedaileri,  Selçuklu, Abbasi ve hedef aldıkları Sünni devletin saraylarında üst düzey mevkilere geliyorlardı. Bunun için de yıllarca Sabbah ve diğer liderleri ile görüşmüyorlardı. İstediğiniz psikiyatriste, nöroloğa sorun. Bir maddeyi 18-20 ay boyunca almazsanız, artık müptela değilsiniz. Kaldı ki müptela bir insanla iş yapılmaz. O zamanlarda da, önemli kişilerin bir sürü koruması-muhafızı olurdu. Beyninin nevri dönmüş bir keşi, öyle bir suikasta görevlendirmek, işi iptal etmek gibi bir şeydir.  Bu söylenti, Fransa'da çıkmış. 




Yakın tarihlerde de buna benzer örnekleri sıkça görüyoruz. Köy Enstitülerinin tarihi 6 (altı) yıldır. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, sadece üç dönem mezun vermiştir. Köy Enstitülerini altı yılda kapatan muhafazakârların, bu enstitüler aleyhine tek bir davaları, suç dosyaları yoktur. Hatta gazete haberi de yoktur. Oysa sağcı, dindar bir aileden geliyor ya da böyle çevrelerde yetişmişseniz, köy enstitülerin ile efsaneler duymuşsunuzdur. Bazı binaların haç ya da orak-çekice benzetilmesinden,  kanalizasyonun, terk edilmiş yeni doğmuş bebeklerden dolayı kapanmasına kadar. İşte bu dedikoduların hepsi yalandır ve hepsi de karalama kampanyalarının dedikodulardır. Hatta solcu okuyucular da pek inanmayacak ama ben öğretmenliğimin ilk yıllarında tanıdığım bir kaç emekli köy enstitülü öğretmenden anladığım kadarı ile, enstitü mezunları zannedildiği kadar solcu da değildi. Solcu olanlar, yazar-şair olup, göze battı o kadar.



Öyleyse neydi enstitüleri, sağ için bu kadar tehlikeli yapan? Enstitü mezunlarının göz açık olması, o zamanlar vergi verilmesin diye tapuya kaydı yapılmamış arazileri  üzerlerine geçirmek gibi yasal boşlukları kullanmak alışkanlıkları vardı. Bu uyanıklıkları, yüz yıllardır yasa nedir bilmeyen, ne denirse inanan köylülere öğretmek gibi alışkanlıklar da edinmişlerdi. Yasal olarak yirmi yıl boyunca istifa edemiyorlardı. Tehlike olansa, memuriyetten atılmaktan da pek korkmuyorlardı. Çünkü o yıllarda zor bulunan marangozluk, inşaatçılık ve demircilik gib o yıllarda pek bulunmayan meslekleri edinmişlerdi.

Yakın tarihimizde böyle çok tekrar edilmiş, yüksek sesle bağırıla bağırıla söylenmiş çok yalan bulabilirsiniz . En basitinden balyoz ve kumpas davalarına, 12 eylül 2010 referandumuyla, hakim ve savcı atamalarını siyasetin eline verilmesinin demokrasi getireceğine falan hep inandık daha doğrusu toplum inandı. Çünkü o yıl; fabrikalar-tarlalar, her şey emeğin olacak diyen komünistler ile, kamu iştiraklerini babalar gibi satarız diyen komünistler,  Türkçüler ve tüm medya, bunu ilan etti. Daha öncesinde de özelleştirmeler ile, elektrik faturalarındaki kayıp, kaçak ödemesinden kurtulacağımız ilan etti. 

Ve daha neler neler. Toplumu buna inandırmak için, sadece ısrarla aynı yalanı, büyüterek yetmez, yüksek sesle ve kalabalıklarla da söylemek gerekli. Bunun için de kalabalık bir medya gerekli. Bu da bu serinin 2. yazısı olacakç

14 Ağustos 2021 Cumartesi

KAYNAŞTIRMA,BEP ve ZEP VE ÖZEL BİREYLER EĞİTİMİ PROBLEMLERİMİZ.



 İlk, orta ve lise hayatımda hiç bir özel gün (Milli bayramlar, 24 Kasım vs) veya etkinlikte görev almadığım gibi,  okul nöbetçisi bile olmadım. Bunu anlattığım bir öğrencim:

-Hocam, kaynaştırma öğrencisi miydiniz? dedi. O zamanlar kaynaştırma öğrenciliği yoktu. Benim gibi ileri hiperaktif öğrenci de, böyle idare ediliyordu. Aslına çok da idare edilmedim. çünkü iki defa iki ve üç dersten sınıfta kaldım ve Türk eğitim tarihinin tek beklemeye kalan öğrencisi oldum. Yani okuldan alındım ve ertesi yıl bütünleme sınavlarına girdim. 

Uzun süre Türkiye'nin özel eğitim sorunu çok fazla olmadı, özellikle de zorunlu eğitim beş yılla sınırlı iken. Sınıfta bırakma da, sadece derslerle alakalı değildi. Hem öğrenciye disiplin için tehdit unsuru olarak kullanma, hem de istenmeyen öğrencilerin okuldan alınması için bir yıldırma B aracı olarak kullanıldı. Doksanların başında, şimdilerde kimselerin hatırlamadığı kredili sistem öncesinde, okul sıralarının üçte biri, sınıf tekrarı yapanlarca dolduruluyordu.

Atatürk'ün, eğitimde gözden çıkarılacak fert yoktur sözüne rağmen Cumhuriyet dönemi, Osmanlı ve hatta medreselerden kalma eleme zihniyetinden kurtulamadı. Üstelik bu eleme sadece bilgi anlamında değil, itaat anlamında da eleme ve bu elemeyi halen notla yapma çabası var. Bu yüzden de öğrenciler sınıfta sessiz kalarak geçmeyi umuyor.

Zeka geriliği, hiperaktiflik, ailevi ve psikolojik sorunlu öğrencilerin üzerine , Suriye başta olmak üzere göçmenler geldi.

Asıl sorun ise toplumun engelliler ve diğer BEP'li bireylere karşı tavrıdır. Toplum, çoğu kez kendi aile bireyleri de dahil olmak üzere, uğraşılacak bir bela, can sıkıcı bir sorumluluk olarak görür. Hatta zihinsel ve zekasal problemli çocukları da, eğer gücü yetiyorsa alay konusu, gücü yetmiyorsa da bir tehlike olarak görür. Buna öğretmenler, okul yöneticileri ve pek pek çok RAM (Rehberlik Araştırma Merkezi) görevlisi de, olaya benzer şekilde bakar. Oysa bu insanlar, sorunlarına rağmen ve hatta belki de sorunları sayesinde ekonomiye ve hayata değer katan bireyler haline dönüşmeli, eğitimin her kademesinde bunun için çalışmalı.

En başta bu zihniyeti değiştirmeli. 2019'da Aksaray ilinde otizmli öğrencilere yapılanlar münferit falan değildir. Bir öğretmen olarak bizzat biliyorum. Aileler öğrencilerini böyle bireylerin olmadığı sınıflara göndermek ve sınıflara böyle bireylerin gelmesini engellemek için de torpil dediğimiz tanıdık-nüfus baskısını kullanır.

Öte yandan zihinsel engelli ya da hiperaktif raporlarının çoğun da, öğrencilerin bedava sınıf geçmesi veya ekstradan destekleme eğitimi alması için, yer yer de bundan kar eden özel eğitim kurumlarının devletten para alması için sahtekarca çıkarıldığı da, bu yazıda bahsetmezsem ayıp olacak ayrı bir gerçek.

Bunun için de ilk önce velileri ve toplumu eğitmeye çabalamalıyız.