özsaygı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özsaygı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2022 Pazar

ÖZGÜVEN EĞİTİMİ PROBLEMİMİZ



 Z kuşağı deniliyor ya, harbiden  gençlik sanki z konumunda, oysa bizim alfalara ihtiyacımız var. Şimdilerde ergenlerin dilinde bir alfa lafı var. Hani kabadayıca ve umarsızca hareketler için, çok alfa hareketler diyorlar ya, işte o alfa kelimesinin aslı, davranış biyolojisinde, sürüde baskın karakterler anlamında. Örneğin kurt, sırtlan gibi hayvan sürülerinde çoğu kez ya alfa denen başat çiftin yavrusu olur ya da gelen kıt besin önce onlara verilir. Burada alfa olmanın bir anlamı da önderliktir.

Böylesi kişilerin yetişmelerini tesadüflere bırakmak, olacak iş değildir. Yıllar önce okuduğum bazı Avrupalı yazarlar, Osmanlı'da bir aristokrat sınıfının olmamasının ve bir harp okulu-akademisinin olmamasının, Osmanlı için eksiklik olduğunu yazmıştı. Osmanlı da Enderun vardı, sanırım batılı yazarlar Enderun mektebini tam olarak tanımıyorlardı. Enderun mektebinin sorunu ise, devşirmelerden oluşması, doğrudan saraya bağlı, kendi milletleri ile ilişkisini kesmiş, Türklerle de ilgileri olmayan kimselerdi. Her an kelleleri uçabilecek kimseler olduğundan, öyle topluma önderlik yapacak kimseler değildi.

Osmanlı son döneminde ya da saray-devşirme sistemi hepten çürüyünce bu soruna çözüm aradı. Harbiye'yi, Mülkiye'yi, Galatasaray'ı, Kabataş'ı falan kurdu, cumhuriyetin öncü kadrosunu da bunlar kurdu. Lakin değişen toplumsal ve sosyal yapı nedeni ile alfa insanları yetiştirme özelliğini kaybetti.

Bu sebepleri de bir yazmak gerekli (tabi bu benim fikirlerim). Harbiye'yi yıkan darbelere ve darbe teşebbüsleri oldu. Sadece 15 Temmuz değil, 27 Mayıs'ta buna dahil. 27 Mayıs darbecileri, seçilmiş bir başbakanı idam etmenin yanında, doğru dürüst yargılamama suçunu işlediler. Solcu biri olan babam bile, köpek davası, bebek davası diye astılar adamı diye hatırlıyor olayı (Ben daha doğmamıştım). Radyodan (o zamanlar televizyon yoktu) canlı yayınlanan mahkemelerde, neden yargılandığını bile halka anlatmadıkları kişiyi idam etmek günü kurtarsa da, itibarı yıpratır. Üstelik bu darbelerin ilk büyük günahıydı ve sonuncusu da olmadı.

Galatasaray, Kabataş ve benzeri kalbur üstü liselerin sonunu da 12 Eylül rejimi, onları Anadolu lisesi yaparak getirdi. İşin doğrusu o liseler, verdikleri eğitimden çok, kalburüstü ailelerin çocuklarını öğrenci yaptıkları için kalburüstüydü. Yoksa öyle kalburüstü bir eğitim verseler, sınavla öğrenci aldıktan sonra gerilemezlerdi.  Mülkiye Mektebi yani Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilimler Fakültesi ise, Turgut Özal ve sonrasındaki politikacıların Afaroz etmesi sonucu gözden düştü.

Şu anki iktidar partisi de, kendi elitini yetiştirmek için, proje okullar diye bir kısım liseyi ayırmış durumda.  Ben de öyle bir okuldayım. Okulum yeni olmakla beraber, ilk yüzde iki veya üçten öğrenci alıyor.

Bu öğrencilerden de şikayetçi olursam, öğretmenlik mesleğime yazıktır. Böylesi güzel bir okulun öğrencilerinin bile gelecek kaygısını çok yüksek düzeyde yaşaması, beni üzüyor. Notlar yüz değil de doksan olsa, çan eğrisi var, orta öğrenim başarı puanımız düşecek diye panik oluyorlar. Hangi meslekleri seçeceklerini bilmiyorlar. Son sınıfa geldiklerinde, tamamen test çözme makinesi oluyorlar. Hatta bu uğursa son sınıfa geldiğinde sevgililer birbirinden ayrılıyor.

Ama ben şu meslek olacağım, hedefim bu diyebilen yok. Pek çoğunun ailesi astsubay, hakim, savcı, öğretmen gibi devlet memuru, bazıları da esnaf. Yani genelde ailesi iyi durumda sayılabilecek öğrenciler. Bazıları gerçekten çok yoksulsa da, bazıları harbiden varlıklı. Varlıklı ailelerin çocukları da çok farklı değil, aynı özgüven problemi onlarda da var.

Gençlerde güvensizlik sadece kendilerine ait değil. Hani giderlerse gitsinler denildi ya! Tıp öğrencileri daha ilk yıldan Almanca ya da İsveççe çalışıyor. İyi öğrenciler daha lisede yabancı dil ve yurt dışını düşünüyor.

Oysa bizim, en düşük seviyedeki öğrencilere bile özgüven verecek yeni bir eğitime ihtiyacımız var. En kötü bilişsel seviyedeki öğrencinin bile, en az bir kere başarı duygusunu tadacağı, laf olsun diye değil, öğrenci kendisini geliştirsin diye, her öğrencinin en az bir şekilde, bir kere katılacağı etkinliklere ihtiyacımızı var. Alfa yada seçkin gençleri yetiştirecek proje okullar yerine, her gencimizi kendisini alfa hissedeceği bir eğitime ihtiyacımız var. Gençlerimiz kendisine ve ülkesine güvenmeli. Kahraman beklememeli, kahraman olmadı.

Zaten Atatürk'te kahraman beklemeyin, kahraman olun dememiş mi?



29 Aralık 2020 Salı

İNAMIYORSAN SAYGI DUY, BEN SANA DUYMASAM BİLE


 

Suç yükleme ya da duyar kasmanın en can sıkıcı türü, inanmıyorsan saygı duy, duyarıdır. Bunu diyenler özellikle güçlüyken, başkalarına pek saygı duymayanlardır. Siz hiç inananların, inanmayanlara saygı duyduğunu gördünüz mü? Hele de güç ellerine geçince.

Onlar oruç tuttuğunda, kimse yiyip, içmemeli, hatta yemekten bahsetmemelidir. Cami yakınlarında alkollü içecek satan  bir yer olmamalı, onlarla aynı ortamda içkiden bahsedilmemeli. Oysa onlar meyhanenin yoluna cami açmalı olur-olmadık yerde namaz kılmalı ve Ramazan ayında sokakta yemek yiyenleri dövmelidir.

Bu hassasiyetleri de garibandadır. Örneğin sokakta yemek yiyenlere saldırırlar ama AVM'ler en dindar şehirlerde bile serbest bölgedir. Ankara'da halkın aklına Kocatepe denildiğinde camiden çok AVM gelir. Bu AVM'nin içinde (şu günlerde korona sebebi ile olmasa da), Ramazanda da rahatça yiyip, içebilirsiniz. Benzer şekilde genelevlere karşı müthiş bir düşmanlık vardır ve pek çoğu da kapatıldı ama pavyonlara kimse bir şey demedi. Mesela barlar sokağında tebliğe gelenler,  Ankara, Çankırı  caddesi ya da Cebeci'deki veya Anadolu'nun her hangi bir şehri ya da kasabasındaki pavyonlara laf ediyorlar mı? Zira birahanelerde, mesela Ankara Sakarya caddesindekilerde orta halli ve en düşükten hesapla çıkmak isteyenler çoğunluktadır. Böyle mekanlara arada bir tebliğci gelir ama gelenlerin içki içmeden öte, kadın oynattığı ve su gibi para harcadığı meşhur pavyonlara uğramazlar. Uğrarlarsa güvenlikçiler ve garsonlardan dayak yemeleri yüksek ihtimaldir.

Gene bu hassaslık genelde yalandır. 28 Şubat döneminde siyasi manevra uğruna, türbanlarından ve imam hatiplerinden çok kolay vazgeçmişlerdir. Tam da o dönemim ortasında bir imam hatibe atanmıştım. 12 öğretmen 37 öğrenci kalmıştık koca binada. Kuran odası kaderine terk edilmişti. Hani özellikle facebook'da çok dolaşan bir fotoğraf var, Arabistan'da kanalizasyonda çıkan Kuranlar diye, hah, işte o şekil yerlere saçılmıştı Kuran-ı Kerimler. Ben topladım, bir tanesini de mülkiyetime geçirdim.

Aslında kendi tekkelerinde sabah namazında uyuyakalanlara, ikindi ve akşamı birleştirenlere (daha ziyade tarikatın üst sınıflarında) falan gayet hoşgörülüdürler. O meşhur pansiyonlarında ücretle kalan zengin çocukları, o dini sohbetlere katılmak zorunda da değildirler.

Bu hassaslık asla zekata karşı gösterilmez. Kadınların açık olması, erkeklerin sakalsız olması, namaz kılınmaması, orucun tutulmaması, hatta nafile namazın kılınmayıp, Ramazan dışında oruç tutulmamasından rahatsız olurlar ama zenginlerin zekat ve sadaka vermemesinden asla rahatsız olmazlar. Devletteki yolsuzluklardan rahatsız oldukları ise hiç görülmemiştir.

Bir de dincilerin gıybet, yani dedikodu üzerine iki yüzlülüğü vardır. Konu kendileri olunca delili nerededir, kim görmüştür? Oysa onlar için ateş olmayan yerden duman çıkmaz ve herkes bunu konuşuyorsa, bu bir gerçekliktir. Herkes dedikleri de, tarikat üyesi herkesten başkası değildir.

Sayın okuyucularım, saygı da sevgi gibi karşılıklı olmalıdır. Size saygı duymayanlara saygı duymayın. Başkaları yüzünden de yaşam tarzınızdan ödün vermeyin. Dedikodulara da kulağınızı kapatın.