joseph goebbels etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
joseph goebbels etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2026 Çarşamba

SİVASLI KADIN GÖBELS



Bu olayı yıllarca hikaye etmeyi, uzun uzun anlatmayı, hatta novella denen kısa romanlardan biri yapmayı hep istedim. İstedikçe de erteledim, zira acı verici olaylardı. Bir atarfı ile çok basit, diğer tarafı ile çok karışık olaylardı. Böyle olaylar ve anılar tazeyken zor yazılıyor, çünkü sana yönelik suçlama var; eskiyince de hem unutuyor, hem de suçlamalar değerden düşüyor. Anlatmak daha da kolaylaşıyor. Şunu fark ettim ki bu olayların ana fikrini en baştan yazmalıyım. Hani malum propaganda generalinin bir sözü var ya, büyük yalan söyle, bağıra bağıra yalan söyle, asla geri çekilme, yalan ortaya çıkarsa daha büyüğünü söyle; işte onun bir örneğini anlatacağım size.

Bu hikayenin başlığı aslında dört numara olacaktı; biz apartmanın giriş katında, bir numarada oturuyorduk, onlar bir üstte, dört numaradaydılar. Benim ilkokul yıllarım boyunca ailecek, şimdilerde Dikmen Vadisi olan, etrafı lüks konutlarla çevrili park alanının eski hali olan Dikmen Deresi'den bir gecekonduda kiracıydık. Babam, Hürriyet Caddesinde, eskiden çeşme ve boş arazi olan, şimdilerde bir part olan Yöntem apartmanının yanındaki bu daireyi, yanılmıyorsam ben beşinci sınıft ikinci dönemin sonlarına doğru almıştı. Orta okul yıllarım bu evde geçti. Bu aile ile en başta iyi komşuluk ilişkileri içindeydik. beş kardeştiler, üçü erkek, ikisi kız. Erkeklerin en büyüğü asker ya da askerliği yakındı zira babaları öldüğünde askerdeydi ya da bir ara uzunca bir süre askerdeydi. Doksanlarda ve iki binlerde askerlik, kısa bir süre on beş aya inse de, fakülte mezunlarında asteğmense on altı ay, erse sekiz ay, diğerlerine on sekiz aydı. İki oğlunun yaşları bana yakındı, Metin, bir kaç yaş büyük, Çetin, bir kaç yaş küçüktü. Onlarl oyun oynadığımı hatırlıyorum. Bir kaç kere evlerine misafir olmuş, onlar da bize misafir gelmişti. Bu aileden adlarını tek hatırladığım bu ikisiydi, soy adlarını hatırlıyorum ama yazmak istemiyorum. En küçük kızlarına, o zamanların popüler bir dizisinden dolayı Ester dediğimizi hatırlıyorum. Olayların baş kahramanına  ben bayan Göbels diyeceğim, annem zebani derdi. boyu bir elli civarında, suratı bumburuşul, en büyük çocuğu yirmilerinde olmakla beraber, kaç yaşında olduğunu tahmin etmenizin zor olduğu birisiydi. Sanki yetmişli, seksenli yaşlarında gibi dururdu ama otuzlu yaşlarında biri gibi dinç ve hareketliydi.

Her şey ailenin babası, Göbels hanımın kocası ve ailenin ölmesi ile başladı. Bu şahıs bir inşaat işçisi ve bekçisiydi. Nasıl biri olduğunu hatırlamıyorum, aradan çok zaman geçmiş. Ölüsünü de hiç görmedim. Babam görmüş, her tarafı yara içinde, çok kötü bir durumdaymış. Elinde bir çuval, bir de el feneriyle, kereste kırıklarını toplamaya çalışırken, göremediği bir boşluğa basıp, ucu betonlanmamış inşaat demirlerinin üzerine düşmüş, demirler bir kazık gibi bedenine saplanmıştı. Topladığı tahtalar, kalıp tahların uclarından kesilen küçük parçalardı. O parça tahtaları, kışın sobada, yazın mangalda yakmak için almıştı. O yıllarda apartmanların çoğu sobalıydı. Doksanlar sonu, iki binler başı doğal gaz gelene kadar öyle kaldı, bu dediklerim, 1986 ya da 87 yılı ile ilgili. Cesedi sabaha kadar orada kalmış.Ankara'da pek tanıdıkları da yoktu ve gömülmesi ile ilgili işlemlerin çoğunu rahmetli babam takip etti.

Asıl hikaye de bundan sonra başladı. Babamın o zamanlar harfiyat kamyonu vardı ve çoğu kez şehir dışında harfiyat işlerine giderdi. Bir kaç güne de işine gitti ve zaman da yaz tatiliydi. Önce bize karşı surat asma ve tavır alma başladı. Babam işine gidince ilk kavga başladı. Dört beş kişi bağırıp, çağırım kapımıza dayandı. Kapımızı kilitlediler, bunar rağmen omuzladılar, kapı kırılmadı ama kırılmadı. O olaydan sonra bayan Göbels, büyük bir yalan uydurdu ve ölene kadar o yalanı tekrarladı. O sıralarda il dışında (galiba Kütahya, Tavşanlı'ydı. Babam, kamyonculuğunun son yıllarını Ankara şehir merkezinde geçirmişti, ondan önce de hep Tavşanlı'ydı. Kadın ve çocuklarını saldırıları arka arkaya, çeşitli fasıllarla devam etti.Büyük kavgalar ve olaylar oldu, hepsini ya da çoğunu anlatmayacağım gibi, hiç birini de yazmamaya karar verdim. Bir yalanı, yalan olduğunu belirtseniz bile, tekrarlandıkça insana gerçek gibi geliyor. Babamın Kütahya, Tavşanlı'dan gelip, gecenin bir saatinde, inşaat bekçiliği yapan bir adamı öldürdüğü ve bunu geçerli bir sebebi yokken yapması gibi saçmalık, yıllar sonra ne kadar inandırıcı olabilir ki, diyeceksiniz. Dul bir kadının, beş çocuğuyla bunu sürekli tekrarladığını ve sürekli bol gürültülü kavgalar çıkardığını düşünün. Bu sadece fiziksel saldırı değil, bir itibar suikastı aynı zamanda.

Bu kadın neden başkasını değil de bizi kurban seçti; ilk olarak yakındık, onlar birinci katta ve dört numaraydı, biz giriş katta ve bir numaradaydık; babamın Mart-Nisan'dan, Eylül Ekim'e kadar harfiyat için il dışında olmasıydı. En büyük erkek olarak ben, yedi ya da sekizinci sınftaydım; dokuzuncu sınıftayken, yaklaşık bir buçuk kilometre ötede başka bir eve taşındık. Bizim eve o kadar çok akraba da gelip, gitmiyordu, bu da onlar için bir avantajdı. Bize yakın oturan iki akrabamız vardı; biri , İsmail amcam trafik kazası geçirmiş ve belden aşağısı gelç kalmıştı; diğeri de kuzenim ve babama yakın yaşta olan Rıza abimdi o da bu sürecin bir yerlerinde uzağa taşındı. Apartmandaki diğer aileler, çoğunlukla devlet memuru ve Sünni'ydi; Onlar da Alevi'ydi ve güçleri başka bir Alevi aileye yetiyordu.

Taşınmamıza kadar süreçte pek çok şey değişti.Göbels'in en büyük oğlu askerden geldi, apartmanın girişindeki tüpçüde çalışmaya başladı; sonra nişanlandı. Ben sekizinci sınıfta kalmama rağmen liseye başladım, dokuzuncu sınıfta da kaldım. İlk kız kardeşim Sıhiye'deki Zübeyde Hanım Kız Meslek lisesinde okumaya başladım. Küçük kız kardeşim orta okula, en küçüğümüz de ilk okulua başadı. Babam harfiyatçılığı bir süre şehir dışı yerine, Ankara şehir içinde yaptı. Sonra kamyonu satıp, bir süre faiz işi yaptı, en sonunda mermer tüccarı oldu. Bayan Göbelsîn çocuklarından en büyüğü askerden geldi ve nişanlandı, sonrasında biz taşındık, evlenip, evlenmediklerini bilmiyorum, o zamanlar öğrenmişsem de hatırlamıyorum. Metin, orta okuldan sonra evimizin hemen karşısındaki sokakta buluna berbere çırak oldu, Çetin, liseye devam etti, diğer kardeşlere ne olduğunu bilmiyorum. Biz ailecek yaklaşık bir ya da bir buçuk kilometre kadar ötede,Sinan caddesinde bir eve kiracı gittik. Çetin'le aynı lisede okuduk, hatta küçük kızkardeşimle aynı dönemdeydiler. Fakat araya mesafe girince be artık babam Ankara'da, şehir içinde çalışmaya başlayınca bize saldıramaz oldular. Gene de bize yakın kişilere ulaşp, babamı katillikle itham ettiler. Sonra bunu da bıraktılar. Çok sonra, benim Göbels, annemin Zebani dediği kadın, yani evin annesi kalpten gitti. Geriye bize yaşattıklarının soluk izi kaldı.

Bu kadına bayan Göbels diyorum çünkü bizden nefret etmek için, son nefesine kadar büyük yalanını, çocukları ile yüksek sesle haykırdı ve süreki daha büyük yalanlar söyledi. Ailecek yıllar sonra Dikmen caddesinde, eski evimize daha yakın bir eve taşındık, halen orada yaşamaktayız. En küçüğümüz ve babam öldü. Bir kardeşimizi Ankara dışında, diğerlerimiz Ankara'da ve Dikmen'deyiz. Hatta arada Hürriyet caddesinde, eski evimizin önünden geçiyorum ve nedense hiç rastlamıyorum. Göbels, ya da Zebani hanımın öldüğünü duyduk çok sonra.

1 Eylül 2021 Çarşamba

DUYGU EĞİTİMİ NASIL OLUR ? 1Goebbels İlkeleri

     


Duygu Eğitimine eskiden beyin yıkama denilirdi. Duyguların merkezinin de beyin olduğu, tıp tarafından  kabul edildiği, modern tıp bilimi tarafından onaylandığı için, bu deyim de doğru. Ben, olguyu dana net ifade ettiği için bu sıfat tamlamasını kullanıyorum. b

Joseph Goebbels ilkeleri, bu ilkeleri unutmayalım. Kendisi de bu ilkeleri Katolik kilisesinden almıştır. Yalanı söyleyeceksen büyük yalan söyle, yalanını sürekli tekrarla, yalanın yakalanırsa bile dönme, daha büyük yalan söyle, daima ilke olmalıdır.  Bu ilkeleri de Goebbels, kiliseden, daha doğrusu dinden almıştır. Dinlerdeki pek çok olgu, ne tarih bilgilerine uyar ne de mantığa.

En basitinde Yusuf ile Züleyha hikayesine bakalım. Bu hikaye o kadar çok tekrar edilir ki, bu tekrarlar antik çağ Mısırlılarının, neden hadım edilmemiş bir kölenin, bir soylu kadının hizmetine verildiğini  sorgulamamıza  engel olur. Mısırlılar, en erken tarihlerde spermin, testislerde üretildiğini biliyordu ve kadınlara hizmet edilecek köleleri, önce iğdiş ediyordu. Gerçi bu operasyon sırasında ve sonraki günlerde kölelerin yüzde doksanından fazlası, acı içinde, hele de yaraları iltihap kapmışsa, günlerce acı çekerek ölüyordu. Sonrasında köle, yüz kat değer kazanacağı için bu önemli değildi. Hele de bu muameleye maruz kalanların çoğunlukla savaş esiri düşman askeri olduğunda ise, zerre kadar önemli değildi.

19. yüzyılda arkeolojinin gelişmesi, eski dillerin çözülmesi, Sami dinlerinin (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet) kökenlerini ortaya çıkardı. Gene insanların fikirleri değişmedi. Çünkü mesele fikirleri değiştirmek değil, duyguları değiştirmekti. Çoğu kez yalan bilginin yalanı ortaya çıksa bile, 

İnsanlar yüzlerce, hatta binlerce yıldır; Türklerin, Hristiyan çocuklanın etini yemediklerini; Yahudilerin, iğneli-çivili fıçı içerisine attıkları Hristiyan çocuklarının kanını içmediğini; Alevilerin mum söndü yapmadığını; Putperestlerin Bakus-Dyonsos şenliklerinde grup seks-eş değiştirme yapmadıklarını; ve daha bir çok söylentinin yalan olduğunu biliyordu. Mesele onlar oaln nefretlerine kılıf bulmaktı.,



Mesela Hasan Sabbah ve Alamut fedailerinin esrarkeş olduğu iddiasına gelelim. Enver Berhan Şapolyo'nun 1930'larda yazdığı Mezhepler ve Tarikatlar tarihi adlı kitapta bu iddia geçmez. İmam Gazali'bin, Şiilerin gerçek yüzleri adlı kitabında da geçmez. Kaldı ki bu iddia mantık dışıdır çünkü, Sabbah'ın fedaileri,  Selçuklu, Abbasi ve hedef aldıkları Sünni devletin saraylarında üst düzey mevkilere geliyorlardı. Bunun için de yıllarca Sabbah ve diğer liderleri ile görüşmüyorlardı. İstediğiniz psikiyatriste, nöroloğa sorun. Bir maddeyi 18-20 ay boyunca almazsanız, artık müptela değilsiniz. Kaldı ki müptela bir insanla iş yapılmaz. O zamanlarda da, önemli kişilerin bir sürü koruması-muhafızı olurdu. Beyninin nevri dönmüş bir keşi, öyle bir suikasta görevlendirmek, işi iptal etmek gibi bir şeydir.  Bu söylenti, Fransa'da çıkmış. 




Yakın tarihlerde de buna benzer örnekleri sıkça görüyoruz. Köy Enstitülerinin tarihi 6 (altı) yıldır. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, sadece üç dönem mezun vermiştir. Köy Enstitülerini altı yılda kapatan muhafazakârların, bu enstitüler aleyhine tek bir davaları, suç dosyaları yoktur. Hatta gazete haberi de yoktur. Oysa sağcı, dindar bir aileden geliyor ya da böyle çevrelerde yetişmişseniz, köy enstitülerin ile efsaneler duymuşsunuzdur. Bazı binaların haç ya da orak-çekice benzetilmesinden,  kanalizasyonun, terk edilmiş yeni doğmuş bebeklerden dolayı kapanmasına kadar. İşte bu dedikoduların hepsi yalandır ve hepsi de karalama kampanyalarının dedikodulardır. Hatta solcu okuyucular da pek inanmayacak ama ben öğretmenliğimin ilk yıllarında tanıdığım bir kaç emekli köy enstitülü öğretmenden anladığım kadarı ile, enstitü mezunları zannedildiği kadar solcu da değildi. Solcu olanlar, yazar-şair olup, göze battı o kadar.



Öyleyse neydi enstitüleri, sağ için bu kadar tehlikeli yapan? Enstitü mezunlarının göz açık olması, o zamanlar vergi verilmesin diye tapuya kaydı yapılmamış arazileri  üzerlerine geçirmek gibi yasal boşlukları kullanmak alışkanlıkları vardı. Bu uyanıklıkları, yüz yıllardır yasa nedir bilmeyen, ne denirse inanan köylülere öğretmek gibi alışkanlıklar da edinmişlerdi. Yasal olarak yirmi yıl boyunca istifa edemiyorlardı. Tehlike olansa, memuriyetten atılmaktan da pek korkmuyorlardı. Çünkü o yıllarda zor bulunan marangozluk, inşaatçılık ve demircilik gib o yıllarda pek bulunmayan meslekleri edinmişlerdi.

Yakın tarihimizde böyle çok tekrar edilmiş, yüksek sesle bağırıla bağırıla söylenmiş çok yalan bulabilirsiniz . En basitinden balyoz ve kumpas davalarına, 12 eylül 2010 referandumuyla, hakim ve savcı atamalarını siyasetin eline verilmesinin demokrasi getireceğine falan hep inandık daha doğrusu toplum inandı. Çünkü o yıl; fabrikalar-tarlalar, her şey emeğin olacak diyen komünistler ile, kamu iştiraklerini babalar gibi satarız diyen komünistler,  Türkçüler ve tüm medya, bunu ilan etti. Daha öncesinde de özelleştirmeler ile, elektrik faturalarındaki kayıp, kaçak ödemesinden kurtulacağımız ilan etti. 

Ve daha neler neler. Toplumu buna inandırmak için, sadece ısrarla aynı yalanı, büyüterek yetmez, yüksek sesle ve kalabalıklarla da söylemek gerekli. Bunun için de kalabalık bir medya gerekli. Bu da bu serinin 2. yazısı olacakç