eğitim bilimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim bilimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2026 Pazartesi

OKULLARIN ÇOCUĞU KORUMA VE KOLLAMA GÖREVİ



Eğitimin gizli ya da ikincil işlevleri var demiştim daha önce. Üniversitelerde bu konu çok az anlatılır ve çok üstünde durulmaz. Okul psikolojisi veya eğitim psikolojisi belli bir miktar gelişmişse de, okul sosyolojisinin daha alınacak çok yolu vardır; özellikle öğretmen eğitiminde. Eğitim yönetici eğitimde, eğitim sosyolojisi ve araştırmaları ile ilgili daha çok ders verilmeli. Öğretmen eğitimi ve eğitim bilimleri de bireysel psikolojiye odaklanmış durumda. Öğrenciler arası ilişkileri anlamk için küçük gruplar sosyolojisi alanında çalışmalar sıklaşmalı.

Türkiye'de liyakatsizleşmeyi, artık güvenlik alanında da hissettik. Maraş, okul katliamındaki olayda, olayı bu zamana kadar erteleyen müdür yardımcısı ve okul polisi, babanın torpil yaptırmasıyla okuldan sürülmüş. Polis müdürü babanın sicili de pek temiz değil, bir ara polislikten atılmış ama geri dönüp, birinci sınıf emniyet müdürlüğüne kadar yükselmiş. Bütün bunlar siyasi destek olmadan olmaz. Liyakatsizlik artık bir hayati tehlike meselesi.

Öğretmen, bir bütün olarak okulun elemanıdır, sadece kendi bıranşının elemanı değildir. Öğretmen; güvenlikçi, temizlikçi de değildir. Okulun bir bütün olarak iyiliğini istemeli, bunun için planlama ve çalışma yapmalıdır. Öğretmnler ve okul yönetimi, okulların ikincil görevi olan, çocuğu koruma-kollama ve sosyalleştirme gibi görevlerini unutmaktadırlar; oysa devlet unutmamaktadır. Ülkemizde zorunlu eğitimin on iki yıl gibi uzun süre olmasının en temel sebebi, ülkemizde okuldan atılan ya da ayrılan gençlerin, terör ve mafya gruplarının hedefinde olmasıdır. Aslında Türk aile yapısı, sanıldığından daha zayıf ve bu yüzden bu tür grupların gençleri kapma ihtimali daha çok ama bu kendi başına bir yazı konusu. Araştırma yapan emniyet ve genelkurmay, terör ve suç örgütlerine en fazla katılımın, okuldan atılmadan sonra olduğunu keşfetti. Bu yüzden okuldan atılmayı zorlaştırdı. Öğrencilerin en fazla izinsiz devamsızlık günlerinde suç işlediği keşfedilince, izinsiz devamsızlık azaltılıp, izinli devamsızlık arttırıldı.

Diğer yandan, iş öğretiyorum, çıraklık yaptıracağım diye çocuk emeğine alışmış esnaf ve işverenler için yan kapılar açıldı; açık lise, MESEM gibi. Gene de on sekiz gibi Avrupa Birliği ve OECD ülkeleri. için bile yüksek bir yaşa kadar eğitimin mecburiyeti, güvenliği eskisinden daha çok sorunlu hale getirdi. Okuldan atılırsam MESEM'e geçerim, az da olsa para kazanırım ya da açık liseye geçip, evde otururm düşüncesi, problemli öğrencileri, öğretmen ve okul yönetimine karşı daha da cesaretlendirdi. Buna CİMER gibi popülist uygulamaları, atanamayan öğretmenleri ve Türk bürokrasisindeki acımasız hiyeraşinin politikleşmesini ekleyin, öğretmenlerin işinin ne kadar zor olduğunu görürsünüz. Üzerine ülkemizin göç aldığı ülkelerin şiddetin normalleştiği, sıradan olduğu ülkeler (Afganista, Irak, Suriye, Somali) olduğunu ve buradan gelen çocukların, akranlarına bu şiddet kültürünü teşvik ettiğini ekleyelim.

Üst sınıf, özel okullar ve devlette ayrıcalıklı proje okullarla, kendi çocuklarını bu ergen-çocuk şiddetinden koruyabileceğini sanıyor. Öyle ya, hiç özel hastanede şiddet vakasına rastlanmadı. Oysa Maraş okul saldırısındaki çocuk, istese özel okula da gidebilecek, üst sınıf burjuva denebilecek bir ailenin çocuğuydu. Muhtemelen o okul da, devlet okulu olduüu halde, o şehrin önemli insanlarının çocuklarının devam ettiği bir okuldu. Liyakatsizlik, o liyakatsizi atayanların ve koruyanların hayatına da kast eder.

Her şey için, eğitim, öğretmenliği, öğretmen eğitimini baştan planlamalı, pedagoji araştırmalarını da katılımlı gözlemle yapmalıyız.

15 Şubat 2024 Perşembe

BULUŞ YOLUYLA DİN ÖĞRENİMİ

 


Bu yazıya, eğitim bilimleri yada eğitim felsefesi üzerine ansiklopedik bilgi ile giriş yapacağım ama konumuz tam olarak bu değil. 

Pek çok öğrenme yöntemi-metodu vardır. Sunuş yoluyla öğrenmede öğretmen, öğrencilere bilgiyi kendisi anlatır yada yapıp, gösterir. Araştırma-incelemede öğrenciye ödev verirsin. Staj yada okul işliği, yaparak-yaşayarak öğrenmedir. Okul takımları, grup ödevleri, işbirlikli öğrenmedir. Bu ve daha fazlasını, uzmanların ve akademisyenlerin yazdıkları eğitim ile ilgili kitaplardan öğrenebilirsiniz. Burada yazımızın başlığı buluş yıluyla öğrenim ve bunun din eğitiminde uygulanması yada neden uygulanmadığı.

Buluş yolu ile öğrenmede, öğrencinin bilgiyi kendisinin bulması, keşfetmesi yada öyle sanmasının sağlanmasıdır. Bu amaçla öğrenciye keşif yapması için alan yapılır. Müzeler, fuarlar, oyun alanları, kütüphaneler, pazarlar, böylesi keşif alanlarıdır. Oklların içinde de böylesi keşif köşeleri yapılabilir. Saksılardan oluşan bir botanik parkı, şairler köşesi böylesi keşif noktlalarıdır.

Orta çağ zihniyetli, geri kalmakta inat eden toplumlar, buluş yoluyla öğrenmeyi sevmez. Çünkü orta çağ zihniyetine göre eğitim, çocuğu yetiştirme değil, şekillendirme işidir. Öğrenci, öğretmenin yada sistemin istemediği şeyi öğrenmemelidir. Bu yüzden sansürler ve yasaklarla öğrencilinin bir şeyleri keşfetmesine engel olmaya çalışır. Buluş yoluyla öğrenmeyi, informal öğrenmeyle karıştırır. Öğrenci, kendi istediği gibi olmalıdır. Araştırma-inceleme ödevlerinde de verilen kaynaklar kullanılmalıdır. Oysa gerçek mucitler, kendi keşfettikleri bilgilerden yola çıkarlar. Ödevler, mucit yetiştirmez. Öğrenci sadece çözümü değil, sorunu da keşfetmelidir. Bunun için de öğrencinin sadece öğrenmesi değil, oynaması da teşvik edilmeldir. Yaşı kaç olursa olsun.

Buluş yoluyla öğrenmede öğrenci, istemediğimiz şeyleri de keşfedebilir. Mesela Sovyetker Birliği dönenimde işçilere kapitalist sistemin kötülüğünü anlatmak için, beyaz polislerin, siyah işçileri dövdüğü bir video izletilmiş. İşç,ler, ırçılık yada polis şiddetinden çok, videodaki işçilerin ayakkabılarının kaliteli olmasını görmüş. Zira kendileri polis şiddetine alışkınlar. Muhteşem Yüzyıl dizisi ile Türk halkı, Osmanlı padişahlarının, öz oğullarını boğdurduğunu keşfetti. Sanat eserlerinin de insanların bir şeyleri keşfetmesini sağlama özelliği vardır. Türk halkının, Osmanl ıpadişahlarının üçte birinin (otuz altı padişahın on ikisinin) tahttan indirdiği keşfetmesine de zaman vardır.

Öğrencinin kişiliğine göre merak yolu vardır. Bu yüzden en formal, programlı öğretimlerin bile informal, tesadüflere bağlı yanları vardır. Ünlü gazeteci, fotoğraf sanatçısı ve ressam, Fikret Otyam, çocukken, Niğde'de, Alevi bir satıcıdan bal aldığı için babasından dayak yemiş. Otyam, daha sonra Alevi kültürünün en büyük takipçilerinden biri oldu ve cenazesi de cemevinden kaldırıldı. Muhtemelen babasından yediği dayak, bu kültürü merak etmesine sebep olmuştu.

Merak, insanın kendini gerçekleştimesinin iyi bir yoludur ve insanda her şeyi merak etme potansiyeli vardır. Okul içi-dışı  etkinlikler,  merak ve keşif  duygusunu kamçılar. Oysa ülkemizde etkinlik eğitimi çok zayıf. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/08/etkinlik-egitimi-sorunumuz.html) Etkinlikler, eğitime yük olarak görülüyor. İnsanın keşif çabasını asıl arttıran sanattır, keşif için ilham veren sanattır. Bu gün aya gidildiyse, uzaya istasyon kurulduysa ve bunu İslam ülkeleri değil de, Hristiyan ülkeleri yaptıysa,  bunda Newton kadar Bacon'un, Bacon kadar Shakespare'in, Leonardo da Vinci'nin de katkısı vardır. Ülkemizde sanat ve sporcu eğitimi de zayıftır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/02/sporcu-ev-sanatci-yetistirememe.html) Ülkemizde herkesin resim-müzik, hele de beden eğitimi dersi notunun illa beş olması saçmalıktır.

Son yıllarda, özellikle kamu kuruluşlarından, okullara sunum yapma yaygınlaştı. Muhtemelen il yada ilçe milli eğitimden randevu alıyorlardır ama genelde öğretmenleri pek haberi olmuyor. Öğrencilerin bir kısmı (çoğu kez okulların konferans salonları, tüm öğrencileri alacak kadar büyük olmuyor) konferans salonuna alınıyor, gelenler bir sunum yapıyor, bir kaç soru soruluyor ve kapanış. Mesela Emniyet müdürlüğünün BÖF (Bilgilendirme ve Önleme Faaliyetleri)  birimi var, öğrencileri terör örgütleri ve diğer suç konularında bilgilendiriyor. ÇEDES' de galiba böyle sunumlardan oluşacakmış. (Bu seneki okulumda din öğretmenleri ücretli ve henüz gelen olmadı. Oysa adı üstünde sunum, sunma metodu, bu çağın genci ise keşfetmek istiyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/10/cedesin-olu-dogumu.html)

Ülkemizde 185 okul günü az, ailelerin uzun yaz tatillerinde, hasatta çalışacak çocuğa ihtiyacı yok. Anne-baba işte çalışırken, okulların açık olmasını da daha çok tercih ediyor olabilirler. Mesele şu ki, etkinlik eğitmimiz ve .ocukların keşfetme ihtiyacını karşılamıyor. İnternet dünyası gençleri keşfetmeye çağırıyor, okullar zaten televizyon ile rekabet edemiyordu, internetle hiç edemiyor.

Şimdi de asıl konumuz olan buluş yolu ile din öğreniminden bahsedelim. İşin doğrusu din adamları. öğrencinin neyi bulacağından emin olmadığı için, buluş yolu ile din öğrenimini sevmezler. Aslında otoriteler, insanların keşfe çıkmasını istemez. Bu yüzden 12 Eylül, kitapları suç unsuru gibi tek kanallı televizyonunda teşhir edip, meşhur Fahrenheit 451 romanını gerçeğe uygulamıştı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/06/12-eylul-un-sucluluk-duygusu-egitimi-12.html) Koca ülke devletin tek televizyon kanalına kalmıştı.

Türkiye'de devlet,  halkı kendi sınırladığı dine inanmasını bekledi, özellikle 12 Eylül sonrasında zorunlu din dersleri ile şekillendirmek istedi. Sonuçta Aleviler'den başlayarak dinsizliğin (Ateizm ve Deizm) taban bulmasına sebep oldu. Sonra, Turan Dursun suikasti geldi. Bu suikast sonrasında, öldürüldüğüne göre yazdıkları doğru olabilir düşüncesiyle, kitapları ve kitaplaştırılan gazete-dergi yazıları çok sattı ve çok satmaya devam ediyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/08/2002-secimlerinde-medya-manipulasyonu_28.html) Bence benzer bir durum, Adnan Oktar'ın tutuklanması sonrasında oldu. Adnan Oktar'ın tarikatının Müslümanlığının tek alameti farikası, evrim teorisine düşmanlığıydı. Halkı sürekli evrim aleyhine bilgiye boğuyordu. Oktar'ın aniden tutuklanması, insanları evrim konusunda bir şeyleri aramaya itti.

Tarikat ve Adnan Oktar demişken; semavi yada İbrahimi dinlerin (İslamiyet-Hristiyanlık ve Yahudilik) , buluş yolu ile dini öğrenmeye karşıdırlar. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır, derler. (Bu söz peygambere ait değildir. Muhammed yaşarken, hiç kimsenin kendisi ile eşitlemedi. Bu söz, muhetmelen Beyazıd-i Bistami yada Cüneyid-i Cürcani'ye ait olmalıdır.) Pir eteğinden tut, derler. New Age tarikatlar ve terör örgütleri, kendilerinin keşfedilmesini yada keşfedildiğini sanılmasını isterler. En azından ilk adımın, keşifle olması çabasındadırlar. Az da olsa, kendilerini merak edenler sayesinde, her nesilde örgüt olarak devamlarını sağlıyorlar. Bu örgütler de, keşiften sonra, zokayı yutturduktan sonra, sunumlarla o üyeyi şekillendirme çabasına giriyorlar.

Ben de Kırıkkale'ye geldiğin yıl,  bir felsefe öğretmeni olarak Yeni Yüksektepe (şimdilerde Aktiffelsefe) grubuna girmiştim ve her cumartesi derslerine devam ediyordum. Yaklaşık üç aylık kurstan sonra, üç haftalık üyeliğe hazırlık eğitimi ve üye olduktan sonra da, ömür boyu seminer alıyordunuz. Üyeliğie iki yada üç hafta kala, derneği terk ettim. Zira dernek iki tane İspanyol'un elindeydi. Antonya hoca dedikleri şahıs, derneğin kuruluşunda da varmış. Maria hoca dedikleri kadın, en az yetmişlerinde bir kadındı. En eski üyelere onlar ders veriyordu. Derneğin Türk üyelerii, ömür boyu ders almak zorundaydı. Diğer yandan desleri de zırvaydı. Mesela, Sokrates'ten zerre kadar bahsetmeden, mağara benzetmesinden yada idealar aleminden bahsetmeden, Plaron'u anlatıp, Aristo'ya geçmeden, Hint-Buda mitolojisine geçtiler. Sonra da Helena Petronova Blavatsky denen ve günümüzdeki pek çok modern üfürükçülüğün kurucusundan bahsediyorlar. En son  burçları ciddi ciddi gerçeklik olarak anlattıklarında tarikatı terk ettim.

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/03/modern-ufurukculuk.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/07/tarikat-nedir-1-tarikatlar-kimlerce.html

İnsanları tarikat yada örgütlere yönelten bir sebepte, kendisini gerçekleştirme ve keşif merakıdır.  Gaziantep'te bir Japon'un, İŞİD (DEAŞ)'a katılmaya yönelten de bu sebeptir. Bu açıdan Adnan Oktar ve tarikatının hali hazırda tehlike olduğunu düşünüyorum.  Küçük tarikatlar ve zenginlerin üye olduğu tarikatlar, daha sıkı ve gizli yönleri daha yoğun tarikatlardır ve her an umulmadık saldırılarda bulunabilirler.

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/08/adnan-hoca-yeni-bir-15-temmuz-tehlikesi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/10/adnan-oktar-tarikatinin-beklenen.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/05/dinsizlik-turleri-7-kutuplasma-sonrasi.html

Buluş yolu ile din öğreniminden bahseden (benim bildiğim) ilk kişi, Danimarkalı filozof ve ilahiyatçı Soren Kierkegard (Körkırgırd yada ona benzer bir şekilde telaffuz ediliyor)'dır. Kendisi Varoluşçu (Egzistansiyalizm) felsefeyi, Hristiyanlık felsefesi olarak kurmuştu. En son Fransız filozoflar Jean Paul Satre ve Albet Camus'un elinde ateist felsefe oldu. Kierkegard (Körkırgırd diye okuyabilirsiniz), insanların İsa Mesih'in yolunu,  papazlar yada kardinaller aracılığıyla değil de, kendi aklı ve duygularıyla bulması gerektiğini söylemişti. Protestanlığın kurucusu, Alman ilahiyatçı Martin Luther, akıl, şeytanın or...dur demişti. (Luher, Türkleri ve Yahudileri Neden Öldürmeliyiz isimli bir kitap da yazmıştı.)

Aklın yada bireyin arayışında ne bulunacağı bilinmezdir. Bu yüzden din adamları arama, benim sunuşumu izle der. Aramadan yorulanlar da bir sunucuya teslim olur. Dinde hoşlanmadığı şeyleri kendisi keşfetmesin, ona alıştıra alıştıra anlatsın yada anlatmasın ister. Diğer yandan özellikle genç insanlarda keşfetme arzusu daha güçlüdür. Günümüzde ise insanlara bilgi bombardımanı vardır. Bazen istemediği halde bir şeyleri keşfeder. Mesela bir spiker kadın, İslamda cariyelerle seks yapmanın yasal olduğunu, cariye sayısının da sınırı olmadığını, konuklarından öğrenir ve yüzü şaşkınlıktan donakalmıştı. 

Oysa bilse ki cariyelerle cinsel ilişkinin serbest olması bir yana, üzerlerinde ortak mülkiyet bile olabilir. Yani o kadını kullanan birden fazla erkek olabilir ve doğacak çocuk kura ile baba sahibi olabilir. Bu konuda açık şerhler var.  Aslında pek çok kadın, dinlerdeki kadın aleyhine hükümleri bilse, gece uyuyamaz. (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/09/dinsizlik-turleri-4-feminist-dinsizlik.html)

Ülkemizde inançtan uzaklaşma süreci, dini keşfe çıkmayla başlıyor. Kendisine sunulanla yetinmeyen kişi, dini kitapları, Müslümansa Kuran'ı okuyarak başlıyor. Dinden uzaklaşmada genelde ilk aşama,  hadisleri inkarla başlıyor. Peygamberin ölümünden 190 (yuvarlarsak 200 yıl sonra derlenmeye başlayan hadisler, sık sık, hem birbirleriyle, hem de kuranla çelişiyor. Sonra tarikatları ve mezhepleri red ediyor ve deizm süreci başlıyor.

Ben de kendi dini keşif sürecim, 17-25 Aralık sürecinde başladı. O vakte kadar dinin, insanlar arasında kuvvetli bir bağ olduğunu sanırdım. Oysa Fetöcüler, bir hafta bekledi ve ardından dağıldı. Bu süreçte dine inancım adım adım zayıfladı. Dedem Korkut'u okurken, Aleviliğin aslında İslam olmadığını, Türklerin İslam öncesi inancının İslam boyası ile boyanmasından başka bir şey olmadığını keşfettim. Biz Kürt'üz doğru, biz de Aleviliği, Türklerden öğrenmiştik. Sonra, Pir Sultan Abdal, bir şiirinde Dürri Mekrun'u oku dizesinden etkilenip, Yazıcıoğlu Ahmet Bican'ın, Osmanlı yüksek kültürünün önemli bir eseri olan Dürri Mekru'u okudum. (Muhdiddin Arabi'nin ve belki başka bazı yazarların bu isimli kitabı var.)  Yazıcıoğlu, açıkça Aleviliğin, Hıtaylar'dan çıktığını yazıyor. Yani Şah Hatayi'nin adı hata yapmaktan değil, Hatayi'lerden geliyordu. Yani Osmanlı'da bunu biliyordu. Uygurların sanem dansı ile semahın benzerlikleri tesadüf değildi. Diğer yandan, Profesör İlhan Arsel'in Şeriat ve Kadın adlı eserini okuyunca, yıllar önce okuduğum, Fuzuli'nin Hakikat-ül Saada'sını hatırladım ve yapılan ahlaksızlığı keşfettim. İkinci imam Hasan, karısı Cude tarafından zehirlenmişti.Cude'nin, kocasını zehirlemek için açık sebebi vardı. Hasan, küçük yaşta kızlarla, tek gecelik muta nikahı yapıp duruyordu. Kadın gene iyi biriymiş, ben olsam balta ile kafasını koparırdım. Muta nikahının Şiiliğe özgü olduğunu sanıyorsanız, yanlıyorsunuz. Arap ülkelerinde de son derece yaygındır. Bu da benim dinden kopma noktam oldu.

Öğrencilerim arada dini sorular soruyor. Ben de onlara dini kitapları okumalarını öneriyorum. Sadece Kuranı değil, tarikat liderlerinin (Said-i Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan vs) kitaplarını da kaynağından okumalarını tavsiye ediyorum. Pek çoğunun yüzü asılıyor. Zira keşfedeceklerinin hoşlarına gitmeyeceğini biliyorlar.

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/01/dedem-korkut-ve-alevilik.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/02/fuzuli-hakikatul-saada-ilhan-arsel.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/08/gazalinin-omuzundan-atilan-tufekler.html


31 Ağustos 2022 Çarşamba

FAKİRLİK EĞİTİMİ



Öğretmenlik hayatımda çok okul değiştirdim ve çok okul gördüm. Çok fazla gezip, çok fazla şey görünce, kafanızda bazı teoriler oluşuyor, doğru ya da yanlış.
Mesela kendinizce falan yöreliler şöyle, filan okul mezunları böyle diyorsunuz. Başkaları da bu görüşlerinize katılıyor veya katılmıyor.
Son atandığım okul Ankara'da bir fen lisesi ve aileler genelde biraz daha hali vakti yerinde insanlar.
 Doğrusu böyle bir okulda ilk çalışmışlığım değildi. Daha önce çalıştığım Anadolu Öğretmen liseleri (her ikisi de şu an fen lisesi oldu)de benzer durumdaydılar. Ancak burası hepsinden daha iyi.
Bu sene iki aylığına ve dört saatliğine geçici olarak bir imam hatip lisesine gidince de, bu okulları, daha önce çalıştığım diğer okullarla kıyaslama imkanı buldum ve kafamda kendi kendime bir teori oluşturdum.
Fakirlik, sadece parasız veya dar gelirli olmak değil, biraz da eğitimle oluyor.
Bu eğitim de ailenin desteği ile oluyor. Bu fikre, gittiğim imam hatipte, mezun olup, üniversiteye de beraber gitmiş bir çiftle karşılaşınca edindim.
Okulun öğle arasında,  öğretmenleri olan, okulun öğretmenlerinden biri ile sohbet ettiler, ben de tesadüfen sohbete dahil oldum.
Her ikisi de Kırıkale'de okuyordu ve anladığım kadarı ile oğlan sırf kıza yakın olmak için Kırıkkale üniversitesini yazmıştı.
Dikkatimi çeken oğlanın ilk hedefinin polis olmak olması, yüksek lisans veya başka bir şeyi umursamamasıydı.
Bizim çocuklarda ise, hep hedefler büyük ve çaresizliği pek tanımıyorlar. Bunun sebebi fen lisesine girerken aldıkları yüksek puanları olduğunu söylüyor.
Bu puanlar sebep değil, sonuçtur. Ben nasıl olsa fen lisesini kazanamam diye düşünürseniz, kazanamazsınız. (kendisini gerçekleştiren kehanet.)
Fakirlik eğitimi sadece aza kanaat edecek, şükür ettirecek bir din eğitimi değildir. Üzerine sendikalaşmamak da gereklidir, üzerine çaresizlik bilgisinin gençliğin kafasına kazınması gereklidir.
Mesela işçi, sadece az maaşla yetinen, sigortasız, sendikasız değil; patron kovana kadar iş değiştirmeyecek, işten atılması ciddi ciddi söz konusu olmadıkça iş aramayacak olmalıdır. İtaat ederek ve yalakalıkla durumu idare edebileceğini sanmalıdır.
Bunun için de genç insana daha hayatının ilk yıllarında umutsuzluk aşılanmalıdır. ressam, müzisyen mi olmak istiyor, aç kalırsın denmelidir, beceremezsin falan denmelidir. İlk hatasında her şey yıkılmalı, ayağa kalkması için destek olunmamalıdır. Genç insana çaresizliği içselleştirmelidir.
Bu fakirlik eğitimi, özelikle kişi ergenken verilmeli, her hevesi yarına kalmalı,  her umudu kırılmalıdır.
Oysa biz umutlarını kırmasak, cesaret vererek yetiştirsek, sadece fakirliği değil, her türlü çaresizliği yenecekler.

13 Şubat 2022 Pazar

SPORCU VE SANATÇI YETİŞTİREMEME MESELEMİZ

 


Ülkemiz pek çok meslekten insan yetiştirme problemi olduğu gibi, sporcu ve sanatçı yetiştirmede de başarısız. Bunun üzerine bende kendi naçizane fikirlerimi yazmaya karar verdim. Çünkü bu alanda başarısızlığımız çok bariz. Mesela milli takıma, seksen milyonluk ülkemiz, üç küsur göçmenimizin yaşadığı Almanya'dan daha az uluslar arası sporcu yetiştiriyor. Satranç başta olmak üzere,  pek çok spor dalında, on milyonluk Azerbaycan'dan daha gerideyiz (özellikle Satrançta). Sanatta da benzer sorunlar söz konusu.

Ben de bununla ilgili tespitlerimi yazdım:

1)Herkesin beden-resim-müzik  dersinin 100 olması: Başlığı sporun öğrenilecek bir şey olarak görülmemesi olarak yazacaktım ama bu herkese illa yüz verilmesi de (bu resim ve müzikte de var) aynı anlama geliyor. Spor dersi, ciddi ciddi verilmesi gereken, öğrencinin çalışması gereken bir derstir. Öğrencilerin beden dersinin konularını öğrenmesi gerekir. Bu sadece sporcu yetiştirme meselesi değildir. Daha esnek, atletik ve obezlilkten uzak nesiller içinde gereklidir. Sanat eğitimi eksikliğimiz ise, zevksiz zanaat işleri ve yaşam tarzımıza yansıyor.

2)Sporun ve sanatın ciddiye alınması, eğlence olarak görünmemesi: Semih Saygıner dünya şampiyonu olana kadar bilardo, serseri etkinliği olarak görünürdü. Satranç ise kamuoyu için tavlanın biraz üzeriydi. Doğrusu diğer sporlarda da konumu, yakın zamana kadar benzer durumdaydı. Çok para kazanan futbolcular bile, şanslı serseriler olarak görülürdü. Sporun ciddi ciddi yapılması gereken bir iş olduğu, antrenmanların da ciddi bir mesai olduğunu halkımız kavramalı. Sanatta da provalar, eskizler, ciddi bir mesaidir.

3)Spor ve sanatın sadece yetenek olarak görülmesi: Burada söze büyük fizikçi Einstein'ın meşhur sözünü ekleyeyim. Deha % 1 ilham, %99 çalışmadır. Ne kadar yetenekli olursanız olun, çalışmak, antrenman, prova yapmak şarttır.

4)Spor ve sanatta bir kariyer imkanlarının az olması: Ülkemizde sporda genel anlamda para, sadece en üst ligde ve en büyük spor kurumlarında vardır. Sanatta da genelde devlet kurumlarında veya eğitici-öğretmen olarak bir kariyer umudu var. Şimdilerde öğretmenlikte pek cazip değil. (Bu ayrıca bir yazı konusu) Sporda da en üst liglerde ve  en büyük takımlarda para var. Özellikle futbolda, sporcularla ve antrenörlerle profesyonel sözleşme yapıp, sigorta yapmak istemeyen pek çok spor kulübü, profesyonel lige çıkmamak için eleme grubunda özellikle yeniliyor. 

5) Sadece sonucun ödüllendirilmesi, sürecin ödüllendirilmemesi: Bu alışkanlığımız, Türk sporcularının adlarının sık sık doping ve benzeri skandallarla duyulmasına sebep vermektedir. Sanatçı veya sporcu, hedefe ulaştıktan sonra değil, hedefe ilerlerken desteklenmeli, hedefe giden yolda, belli aşamaları geçince de kısmen ödüllendirilmeli, geçinmek için yaptığı diğer işlerde de desteklenmelidir.

6)Adam kayırma-torpil: Kim ne derse desin, akademilerimizde adam kayırma var ve bu bazen yetenekli gençleri yetenek sınavlarına başvurmaktan bile uzak tutuyor.

7)Sporun ve sanatın diğer derslere engel olarak görülmesi: Özellikle 8 ve 12. sınıflarda öğrenciler bir test çözme makinesine dönüşüyor ve spor-sanat işlerinde kendisini en geliştireceği dönemi yitiriyor. Oysa ilginçtir okullar arası turnuvalarda en iyi sonuçlar alan takımlar da, en yüksek puanlı liselerden çıkmakta. Bu durum son yıllarda gittikçe artmakta. Çünkü özen gösteren aileler, çocuklarının spor ihtiyacı da olduğunu öğrenmiş durumda.

8)Sanatın, eğlence ya da süs, sporun da boş zaman değerlendirme sanılması: Müzik, tiyatro, roman, hikaye ya da benzer bir sanat etkinliğinin bizi bilgilendirmek zorunda olmadığı gibi, eğlendirmek zorunda da değildir. Eğlendirirse ve öğretirse daha iyi olur ama bu gerekli değildir. Gelişmek ve ilerlemek için sanat da ihtiyacımız, o da hayat damarlarımızdan biridir.