eğitim felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2026 Cumartesi

EĞİTİMDE VE FİKİRDE YİTİRİLEN SIR

 


Kısa süren YEGİTEK görevlendirmemde yöneticilerimin benden ilk öğrenmemi istediği şey, ters-yüz edilmiş eğitimdi. Öğrenci evde ders anlatım videosu izliyor (maksimum altı dakika), okulda ödev yapıyor ve konuyu taryışıyor. Bunu yıllar önce Kubaşık eğitim diye de duymuştum. Öğrenci araştırma yapıyor, sonuçlarını öğretmenine gösteriyordu. Öğretmenlik mesleği şekil değiştiriyor, öğretmenin bilgiyi sunma görevini giderek yok ediyor, bilgiyi beceriye çevirme görevini öne çıkarıyor. Çünkü artık öğretmen, öğrenci için bilginin tek kaynağı değildir. Özellikle merkezlerden uzak, küçük okullarda, öğretmen, öğrencinin birincil ve yer yer tek bilgi kaynağıdır. Okul kütüphanesindeki kitapların pek çoğu neredeyse elli yıllıktır. Ciddi araştırma yapmak için uzun seyahatler etmek, kütüphanede günler geçirmek gereklidir. Bunun yerine bilgi, doğrudan öğretmenden alınmalıdır. Bilgiyi edinmeinin bu zorluğu ve öğretmene bağlılık, eğitimi bir sır alma işlevine dönüştürmektedir.

Oysa internetle beraber, bilgiye erişim zor değildir, bilgi de sır değildir. İnternet, bize her alanda en temel bilgileri her alanda veriyor.  Eskiden doktorun reçete ile verdiği ilacın kutusundan çıkan propektüs denen kağıtta yazılanları okusak da anlamaz, ilacın ne işe yaradığı ile ilgili bir bilgimiz olmazdı; şimdi ilacın adını arama sitelerine, forumlara ve değişik topluluklara yazıyor, ilacın etken maddesini, koruyucu maddesini (ya da maddelerini), amacını ve ilacı kullanmış olan diğer insanların tecrübelerini çabucak öğreniyoruz. Eskiden bir aracımız (televizyon, otomobil vesair) arızalandığında tamirciye götürür, tamirci ne derse inanırdık; şimdi interneete pek çok basit arızanın, basit tamirini öğreniyoruz. Bilginin bu kadar kolay ulaşılabilir olması, okullar arasındaki farkı,  öğrenme çabasındaki kişi için zayıflattı. Başka üniversitelerde, derslerde neler anlatıldığını ve ya yapılduğını bilmek, artık çok zor değil. Biz 1994'de, fi tarihinde iki Amerikalı profesör ve ağdalı bir Osmanlıca ile bazı önermeler va açıklamarlından oluşan bir kitaptı ve modern sosyal psikoloji ile alakası yoktu. Bölüm başkanımız, sonradan profesör Metin Özkul, yıllarca bu kitabı iki dönem boyunca okuttu ve daha önce Malatya, İnönü üniversitesinde okutmuş. Bu gün olsa, diğer üniversitelerin sosyal psikoloji notlarını öğrenebilirdik.

Bu durumda eğitimci, hangi kademede olursa olsun (Okul öncesinden, doktoraya), öncelikle beceriye yoğunlaşmalı. Yapay zeka çağında bu da çok zor ve insanlar, üniversite eğitiminden uzaklaşıyor. Sırrı açığa çıkan üniversite eğitimi, hayata atılmayı dört sene engellemenin sebebi gibi oluyor. Pek çok mavi yakalı, hem üniversite mezunlarından daha iyi maaş alıyor, hem de daha az yoruluyor. Yapay zekadan çok önce, bilgisayarlar pek çok beyaz yakalının işini azaltmıştı. Mesela eskiden müteahitlerin proje, tahaaüd işlerini yapan, büro açmış, bağımsız inşaat mühendisleri vardı. İki binlerin başlarında bilgisayar teknolojisi ve Autocad başta olmak üzere çizim teknolojileri ile çizim masaları, T cetvelleri ve çizim kalem takımları yok oldu. Ardından bilgisayarlar, bir mühendisinin ya da mühendis ekibinin haftalarını alan hesaplamaları bir kaç saatte yapar oldu. İnşaat mühendisliği başta olmak üzere mühendisler, şamtiye şefliği, vardiya amirliği gibi saha işlerine bağlı kaldılar. Teknolojinin hangi mesleği, nasıl vuracağı belli değil. Bu yüzden her insanın, üniversite mezunu da olsa, bir kaç beceri edinmesi ve her türlü değişikliğe hazırlıklı olmasını gerekli kılmakta.

10 Ocak 2021 Pazar

REHBER ÖĞRETMEN DEĞİL, OKUL REHBERLİK UZMANI

 


Öğretmenler arasında meslektaşlarınca en sevilmeyen branş, rehber öğretmenlerdir. Diğer öğretmenlerin gözünde elinde çay kupası ile ortalıkta dolanıp, bir sürü evrakı da öğrencilere doldurtmak üzere kendilerine veren birisidir. Okula geç gelir, erken gider, her gün gelir ve tam ek ders ücreti alır, çoğu kez diğer öğretmenlerle pek muhatap olmaz falan.

Aslında olay, bu işi en baştan yanlış adlandırmamıza dayandırılıyor. Bu meslek bir öğretmenlik değil. Bu meslek okul psikologluğu, sosyal hizmet görevliliği ve rehberliğidir. Adı bile uzun olan bu mesleğin görevi de çok karmaşıktır ki, kalabalık okullarda iki ve daha fazlası gerekir ama pek çok okulda bir tane bile zor bulunur.

Bu mesleğe rehber öğretmen denmesinin iki sebebi var. İlki öğretmenler, kadro olarak, üniversite mezunu devlet memurlar arasında en düşük maaş alanlardan biridir. Diğer sebebi ise, Türkiye'de öğretmenliğin meslek olmamasıdır. Sınıf öğretmenlerinin önemli bir kısmının ziraat mühendisi,  pek çok bankacının kariyeri kesintiye uğrayınca İngilizce öğretmeni yapıldığı bir ülkedeyiz. Böyle bir ülke olarak eğitimde geri kalmamız son derece normaldir. Sağlık meslek lisesi edebiyat öğretmenini, il sağlık müdürlüğüne, şube müdürlüğü yapabildiği ülkenin sağlıkta geri kalması normaldir.

Bu branşta da, özellikle özel okul ve dershaneler halen felsefe öğretmenleri bolca çalıştığı gibi, devlet okullarında da önemli miktarda var. Bir kısmı 2002-2004 gibi atandı, bir kısmı da geçici kararnamelerle yıllarca rehber öğretmenlik yaptı ve halen yapıyor. Ben de, Anadolu öğretmen liseleri kapanım da tekrar felsefeye döndüğümde, benim durumumda olanları rehberlik öğretmeni olma ihtimali vardı. Ben yapabileceğime inanmadığım için zorlamadım. Pek çok arkadaş, özellikle Facebook ve benzeri gruplardan kampanya yaptı ve olmadı. Branşın asıl sahibi sayılan, kapanan eğitim programlama bölümü mezunları, milli eğitim ne yapacağını bilmediğinden rehber öğretmen yaptı.

Sosyal medyada, özellikle Ekşisözlük'de öğretmenlere kin kusanlar, öğretmen olmak isteyip de olamayanlar olduğu gibi, rehber öğretmenlere nefret eden öğretmenler de, bu branşa geçemeyenlerdir.

Öte yandan bu branşın önemi anlaşılamadığı gibi, görevi de anlaşılamıyor. Mesela bu branş, okul psikoloğu gibi görevi olmakla beraber, terapistlik değildir. Zira okul psikoloğu başkadır,  klinik psikolog başkadır. Okul yönetimi ile işbirliğindedir, o tanıma testleri de pek çok okulda ciddiye alınmıyor. Pek çok öğretmen için zaten pek yeni olan rehberlik servisi, problemli öğrencilerle görüşen, disiplin işlemlerinde imza atan, bir sürü evrak işini öğretmene yıkan kişidir. Bunun için rehber arkadaşlar bilgileri sadece sınıf öğretmenleri ile değil, tüm öğretmenlerle paylaşmalıdır. 

Kaldı ki bir okulun tüm yükünü tek başına taşıyamaz.

Eğitimin çok derdi var, bugünlük bunu yazdım.



20 Aralık 2020 Pazar

UCUZ ÖĞRETMENİN (YA DA İŞÇİNİN) YAHNİSİ



 Türkiye'de özel okullar, haddinden fazla ücret alıyorlar. Aldıkları ücretleri vergi indirimleri Avrupa özel okulları ile yarışacak düzeyde. Verilen eğitim kalitesi ise o ücrete rağmen düşük.  Özeller, tamamını ele alırsak, devletin fen, sosyal bilimler ve benzeri iyi okullarını pek geçemiyor.

Türkiye'de özel sektörün gelişememesinin bence iki nedeni vardır. Birincisi biraz ayıp kaçacak ama pavyon kültürü, biti kanlanan, biraz servet biriktiren esnafın parayı pavyonlarca harcaması ve batmasıdır. Amerikalı bir yazar, ülke burjuvazisi tarihini şöyle özetlemişti: dede işi kurar, oğul işi büyütür, torun sanat tarihi (veya başka bir alanda) profesör olur. Ülkemizde ise dede işi kurar, baba pavyonda harcar, torun da eğer okursa devlet memuru olur.

İkinci sebepte ülkemiz işverenlerinin çalışanlarına kötü davranma, sık sık işten çıkarma, düşük maaş verme çabalarıdır. Diyeceksiniz ki, İngiltere, Fransa ve pek çok ülkede sanayileşme böyle başladı. Ancak hiç bir ülke, sanayileşme aşamasında Türkiye kadar beyaz yakalılarını ezmedi. Almanya'da yüz yıl önce  bile bir ara kimya mühendisi işsizi varmış.  (Mış diyorum çünkü üniversitede bize okutulan bir ders kitabında okumuştum yanılmıyorsan Profesör Amiran Kurtkan Bilgiseven'in kitaplarından biriydi, o kadarını hatırlıyorum. 1994-98 arasında, dört dersten, liseliler gibi ders kitabı olarak okumuştuk o aşırı ağdalı Osmanlıca kitaplarını ). Gene de sanayileşmiş hiç bir ülke, şu yıllar ki Türkiye kadar beyaz yakalılarını ezmiyordur. 

En başta şerh koyayım, bir sürü işsiz olması, beyaz yakalı, mavi yakalı, nitelikli ya da niteliksiz bir işçiye düşük maaş vermenizin, tehdit etmenizin, aniden kapının önüne koymanızın sebebi olamaz. Biraz sonra anlatacağım sakıncalar, mavi yakalı ve hatta niteliksiz işçiler için de geçerlidir.

En başta öğretmenlik bir şevk ve arzu işidir. Şevk ve arzu para ile satın alınmayacağı gibi, parasız da pek olmaz. Sayın özel okul sahipleri ve dershaneciler, asgari ücret bile vermediğiniz, çoğu kez sigortasını yaptırmadığınız, her sene işten çıkardığınız öğretmenlerden ne bekliyorsunuz? Doğrusu da bir şey beklemiyorsunuz. Devlet okullarından, özellikle fen liselerinden bin bir indirim ve burs vaadiyle transfer ettiğiniz son sınıf öğrencileriyle başarıyı yapay olarak arttırıyorsunuz. Bol bol devasa binalar yaparak, velilerin gözünü boyuyorsunuz. Öğrencileri özel okullara iten en büyük etken seviye belirleme sınavı sonrasında imam hatip ya da meslek lisesine gitme tehlikesi.



Dershanelerin de eski popülerliği yok. Evde, biraz da internet videoları desteği ile çalışıp,  okulun kursunu da alarak evden hazırlanan öğrenci öğrenci sayısı da hızla artıyor. 

Olay sadece öğretmenlerde ve mühendislerde bitmiyor. Özelde çalışmaktansa polis olmayı tercih eden mühendisler, iş yeri için yeni proje düşünmek veya dinlenmek yerine KPSS'ye  hazırlanan personelle bu iş olmaz. Yurt dışından iş arayan, sırf bunun için dil öğrenen elemanlarla da bu iş olmaz.

Zira verimlilik düşer.

İngiltere'de, ucuz ve sefil işçilerle bir yere kadar geldi. 1880'den sonra Almanya, İngilizler dünyanın  üçte biri veya o civarda toprağını sömürgeleştirmesine rağmen, önce demir-.çelik, sonra makine ve kimya üretiminde İngiltere'yi geçti.

Hani Almanya ve Japonya nasıl iki dünya savaşı sonrasında ayağa kalktı, hayret diyorsunuz ya, bu iki ülkenin de ortak özelliği, her zaman, Almanya daha Prusya gümrük birliği iken, diğer ülkelere göre refahı paylaşım devleti olması, işverenlerin, çalışanlarını sahiplenmesi (koruma-kollama anlamında sahiplenmesi) sayesinde olmuştur. 

Son yıllarda atanmış devlet öğretmenleri de mutsuz. 15 Temmuz kararnameleri sonrası, tarikat ya da siyasetle hiç alakası olmayan öğretmenler de işten atıldı. Alım gücü hepten düştü. Müdür-müdür yardımcısı ve eğitim bürokrasisinde ilerlemek de torpil işi, liyakat kalmadı.

Özetle kem aletle kemalat olmaz.

11 Aralık 2020 Cuma

TÜRKİYE'DE ÖĞRETMENLİĞİN MESLEK OLMAMASI

 


Her sene ÖSS sonuçlarında, özellikle sayısal derslerdeki felaket durumları konuşulur ama sözel durumlar konuşulmaz, sözel de pek parlak değildir. 

Normalde bir ülkenin bu durumda acil durum ilan etmeli, her işi bırakıp eğitimi düzeltmesi gerekir. Oysa bu durum uzun yıllardır pek kimsenin, hele de öğrenci velilerinin pek umurunda değildir. Bu meslekte yirmi ikinci yıldayım, çocuğuma şunu öğretmemişsiniz diye sızlanan  şikâyet  eden veliye rastlamadım. Çocuk yıllardır İngilizce-Almanca dersi alıyor, gene de en basit yazıları bile anlamıyor sızlanan bir veli yoktur. Yıllarca müzik dersi alıp, her sene de aynı blok flütü çaldığı halde, ninni bile çalamadığı için kimse müzik öğretmenine çemkirmez. Hatta  durun kendim için de söyleyeyim. Oğlan o kadar felsefe dersi aldı, felsefe nedir diye sorduğumda, kafayı  üşütmektir diyor, sen ne biçim felsefe öğretmişsin diye karşıma çıkan bir veli de olmadı.

Oysa velilerle, öğrencilerle çok karşı karşıya kaldım ayıptır söylemesi. Veliler okula ya disiplin suçundan şikayetimi geri almam, ya da not istemek için karşıma geldiler.

Eğitimimiz o  kadar dökülüyor ki, İmam Hatipliler Yasin ya da bazı okunması zor ayetleri okuyabiliyor sa atanabilirler, bir sürü imam hatip var, gene de diyanetçiler sık sık atayabilecekleri imam hatip mezunu bulmakta zorlanırlar. Son yıllarda din dersleri arttırıldı (kuran-siyer vs diye dayıyorlar öğrenciye) ve sonuç, gençlerde dinsizliğin adeta patlama yapması, imam hatiplerde bile deizm salgını vesaire..

Koca Türk milletinin, resim, müzik ve beden eğitimi dersini tamamen çöpe attığını bilmek insanları nasıl  dehşete düşürmüyor? Bu derslerde hiç bir şey yapmayan öğrencilere bile yüz verilmesi, öğrenci ve velilerinin, hatta devletin bu derslerin kazanımından hiç bir şey beklememesi ne dehşet vericidir, neden farkında değiliz?

Daha dehşeti, liselerin bir senesi, merkezi bir sınav yüzünden çöpe gitmesi. Merkezi sınavla öğrenci alan pek çok ülke var ama işi dershanecilik, kursculuk diye testi çözme kısa yolları kurnazlığına indirgememiz ve öğrencilerin bir sene boyunca başka bir iş yapmaması; üzerine de mezuna kalma adına sonraki yıllarını da bu beş seçenekli testi çözmekle geçirmesi korkunç değil mi? Lise son sınıf öğrencileri, ne okul spor takımında, ne tiyatroda temsilinde ne de okuldaki herhangi bir etkinlikte görev alabiliyor, varsa yoksa, test çözsün. Hatta bu sene din, yabancı dil ve bazı sözel dersler, öğrenciler rahat test çözsün diye boş bırakılıyor.

Bundan daha dehşet verici olan ise, bu test çözme maratonu adına öğrencilerin rapor alıp, devamsızlık yapıp, okula hiç gelmemesi, ilginçtir bu durum toplumu hiç rahatsız etmiyor. Bir kere dershanelerin bazı dersleri anlatmayıp, soru türlerini anlattığını öğrenmiş, dehşete kapılmıştım ama bu durum öğrencileri rahatsız etmiyor.

Bu saçma duruma o kadar alışmışız ki, gençlerin zihin ve bedenlerinin en güçlü oldukları bu yılları sadece beş seçenekten hangisini  seçmekle geçirmeleri, bilim-sanat-spor adına hiç bir şey yapmamaları, gençleri bile rahatsız etmiyor. Okulumda sevgililer bile son sene daha rahat test çözebilmek adına birbirinden ayrılıyor.

Diğer bir dehşet verici olan ise ülkemizde meslek yasalarının olmaması, öğretmenliğinse bir şeyler öğretme mesleği olmaması, pek çok öğretmenin öğretmenlik diplomasına sahip olmaması.

1998'de ilk atandığım zaman, ilçedeki neredeyse tüm sınıf öğretmenleri, ziraat mühendisliği mezunuydu. 2017'de milli eğitimin bir seminerindeydim, ben hariç diğer tüm öğretmenler sınıf öğretmeniydi. Bir ara kendi aralarındaki sohbete dahil oldum. Hiç biri eğitim mezunu olmadığı gibi, fen-edebiyat mezunu da değildi. Biri iki yıllık kütüphanecilik, diğerlerinin de çoğu iktisat-işletme veya öyle bölümler mezunuydu.

Üniversite yıllarımızda hocalarımız bize kızdıklarında, 1978-79'da iki yıllık eğitim enstitüsünün hızlandırılmış kursunu bitirenlere atfen, sizler kırk beş günlüklerin ürünüsünüz derdi; ben de bazen bunlar ziraat mühendislerinin ürünleridir diyorum.

İşin komiği, 2013'de ilk okullar beş yıllıktan dört yıllığa düştüğünde açıkta kalan binlerce sınıf öğretmenliği mezununun, okuldaki yan alanlarına, çoğunlukla sınıf ve sosyal bilgilere geçmesiydi (kolay diye seçmişler). Ziraat mühendisini sınıf öğretmeni, sınıf öğretmenlerini beden eğitimi öğretmeni atayan ülkenin kalkınma hayalleri görmesi çok komik arkadaşlar.

Bu alan karmaşası sadece sınıf öğretmenliğinde var sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Teyzem (teyze dediysem benden bir buçuk yaş büyük), altı sene bankacılık yaptıktan sonra, bankası iki bin yılındaki bankalar krizinde kapandıktan sonra, sırf üniversitede İngilizce eğitim almış olduğundan dolayı, İngilizce öğretmeni olarak atandı ve halen de öğretmen. Gene ilk atandığım ilçede, askerden döndükten sonra, okula yeni bir resim öğretmeni gelmişti. Ben daha üç yıllıktım ama o yirmi yılı devirmiş, iki kere de memurluktan istifa edip, geri dönmüştü. Kendisi grafik-tasarım mezunuydu. Dediğine göre Türkiye'de onun gibi yedi kişi varmış ve bir tarihte Bolu'da bir kursta bir araya gelmişler. Kız kardeşim, giyim öğretmeniydi. Hakim olan eşi Edirne'ye atanınca, kadro bulamadı ve teknoloji-tasarım öğretmeni oldu, hatta iki sene kadar işitme engelliler orta okulunda ders verdi. Tekstil sanayinde makineleşme artınca, ücretlerde düşmüş durumda ve artık gençler bu alana gitmek istemediğinden, giyim bölümleri kapandı ve hemen hepsi teknoloji-tasarım (eski iş teknik) öğretmeni oldu.

Çok daha ilginç olanlarına da rastladım. İktisat mezunu bir arkadaş, meslek lisesine muhasebe öğretmeni olmuştu. Sınıf öğretmeni olarak atanıp, özel kararname ile İngilizce öğretmenliği yapan Ziraat mühendisi vardı.

Milli eğitimin üst kademelerinde de, eğitim mezunu olmayan pek çok kişi olduğu gibi, hiç öğretmenlik yapmamış pek çok kişi de vardır. Bakanlık müfettişlerinin pek çoğu,  diğer bakanlıklarda müfettişlik kadrosu bulamadığı için milli eğitime geçmiş kişilerden oluşur. Denetlemelerde bunu söylemezler. Ben, şube müdürlüğü sınavını kazanan bir arkadaşımdan bunu duydum. Kurstaki arkadaşlarının çoğu diğer bakanlıklarda şube müdürlüğü kadrosu olmadığı için geçen kişilermiş.

Benzeri başka bakanlıklarda da var. Sağlık meslekte tanıştığım bir edebiyat öğretmeni,  bir dönem il sağlık müdürlüğünde şube müdürlüğü yapmıştı (Önceden sağlık meslek liselerinin çoğu. Bunu da siyasi partinin desteği ile yapmış, partisi bakanlığı bırakınca, o da öğretmenliğe geri dönmüştü.

Hep milli eğitim bakanlarının öğretmenlik yapmamış kişilerden olduğu söylenir. Milli eğitim bürokrasisi hiç öğretmenlik yapmamış ya da en son ders anlatalı onlarca yıl geçmiş kişilerle dolu. Bir kere yönetici olan, bir daha öğretmenliğe dönmediği gibi, öğretmenin halinden de pek anlamıyor.

Bir dersi anlatacak öğretmenlerin hangi dersleri almış olması gerektiğine dair hiç bir yasa yok. Bir ara norm fazlası kalan yabancı dil öğretmenlerini, Türk dili ve edebiyatı öğretmeni yapıp, yabancı dil öğretmenlerine, Türk dili dersini maaş karşılığı yaptılar. Bu yönetmelik değişti mi, halen duruyor mu, bilmiyorum. Resim öğretmenlerine, sanat tarihi dersi maaş karşılığı oldu.

Bu branş değiştirmeyi ben de yaşadım, hem de biri isteyerek, biri de istemeden iki kere. Felsefe öğretmeni iken,  Anadolu Öğretmen lisesi, öğretmenlik meslek bilgisi branş öğretmeni oldum. Arkadaşlarım her yerde Anadolu Öğretmen lisesi olmadığını, dolayısı ile Ankara (veya başka bir yer)'ya tayinim zorlaşacağını söylediler. Oysa ben tam aksine Ankara il sınırlarına girmek için branş değiştirdim çünkü Anadolu Öğretmen lisesi azsa, bu branşın öğretmeni de azdı. 

Bu branşı yetiştiren öğretim programları ile ilgili Hacettepe üniversitesinin eğitim fakültesinin eğitim programcılığı bölümü kapatılmıştı. Bazı eski öğretmenler emekli olup, açık ortaya çıkınca akıllarına felsefe öğretmenleri geldi. Zaten bu branşın dersleri felsefe öğretmenlerinin branş dersiydi. (Ne alaka diye soracaksanız, ben de bilmiyorum) Branşa geçtim ve önemli bir kısmını daha önce hiç duymadığım konuları, önce internetten biraz kendim öğrenip, sonra anlatmaya başladım. Okulda  Hacettepe'nin bu bölümünden mezun bir branşdaşım vardı ve dediğine göre bazı konuları o da duymamış.

Sonra Anadolu öğretmen liseleri kapanınca, ister istemez ve otomatikman felsefe öğretmenliğine geri döndüm.

Ben de sosyoloji mezunu olarak gerekli 16 kredi psikoloji, 16 kredi felsefe ve 8 kredi mantık dersi almama rağmen felsefe müfredatı değince ilk defa duyduğum felsefe akımlarını anlatmak zorunda kaldım.

Dostlarım, hiç İngilizce öğretmeninin bankacı, sınıf öğretmeninin ziraat mühendisi atandığını ya da makine mühendisinin, inşaat mühendisi olarak çalıştırılabildiğini duydunuz mu? Ülkemizde öğretmenlik yıllardır öğretme işi değil de,  gençleri bir süre avutma-bakma oyalama işi yapan kişiler olarak görülüyor.

Eğitimde başarı isteniyorsa önce öğretmenliği profesyonel ve uzmanlık alanları olan  bir meslek olduğunu kabul ederek, bu zihniyeti değiştirerek başlayalım.


4 Kasım 2020 Çarşamba

STAJYER EMEĞİ SÖMÜRÜSÜ

 


Geçen yazım diğer Habergalerisi yazarları tarafından beğenilince ve onlar da bir öğretmen gibi yazı yazmamı isteyince, en azından önümüzdeki bir kaç yazıyı bu şekilde yazmaya ve kafamdaki bazı şeyleri yazıya dökmeye karar verdim.

Yazı ile ne değişir, en azından birileri bazı şeylerin farkında olur. Velileri uyarmam gereken diğer bir konu da, stajyer emeğinin sömürüsü. Hem öğrenciler, hem de veliler bundan habersiz.

Sevgili gençler ve veliler, bunu bir öğretmenden duymak size tuhaf gelebilir ama kağıt ya da naylon staj da diyebileceğimiz staj, pek çok kere en iyisidir. Çünkü işletmelerin çoğunun amacı iş öğretmek değil, bu bahane ile genç insanın emeğini, hem de hevesi ile oynayarak almaktır. Hiç bir işletme yeni personelini stajyerleri arasından seçmez. Göze girmek için çok çalışan, çırpınan stajyer, sadece daha fazla kullanılır. Böyle aşırı hevesli stajyer her işletmede bir kaç tane mutlaka bulunur ve tüm ayak işleri onlara yaptırılır.

Bu bir sır değildir ve işletmeler buna o kadar alışmıştır ki, eskiden staj, öğrenciyi meslek lisesine çekerdi,  şimdi öğrenciyi itiyor. Önceleri staj öğrencinin kısmen serbest kaldığı, boş zamanı olduğu ve aynı zamanda bir işe yaradığını hissedip, saygı gördüğü yerdi. Hele sağlık meslekte, oğlanlar memur bey, kızlar hemşire hanım sözünü duyup, şevke gelirlerdi. Üzerine cüzi de olsa bir maaş alırlardı.



Oysa şimdi tüm meslek liselerinde staj hem para almadan gün boyu çalıştıkları, hem de diğer çalışanlar tarafından itilip, kakıldıkları yerler. Özellikle turizm meslek liseleri nisan sonunda okulu kapatıp, staja gidiyorlar ve turistlik yerlerde otelin tüm pis işleri onları bekliyor. Turizm sektörü de giderek çekiciliğini kaybediyor. 2010'dan beri her mart-nisan ayında yabancı ülkelerin bir ya da bir kaçı ile gerilen ilişkiler yüzünden krize giriyor. Buna İzlanda yanardağı (adını yazması ve okuması zor) , korona hastalığı gibi bir sürü krizler de sezonu tehlikeye atıyor. Güvenli liman gibi görünen şehir otelleri de çok az eleman alıyor ve bu okulların çekiciliği giderek yitiyor. Buna bir de dindarlık adına şarap garsonluğu derslerinin kalkması ve bu okulun servis (garsonluk) mezunlarının iş bulmasını daha da güçleştiriyor.

Sadece turizm değil, tüm meslek liselerinde öğrencilere stajda kötü muamele,  genelde öğrencilerin başka okullara kaçma ve okulu bırakma sebebi. Meslek lisesi, memleket meselesi diyen işverenler, esnaf ve sanayiciler, gençler daha iş hayatına atılmadan gerçek yüzlerini gösteriyorlar.

Üniversitede de bu sömürü devam ediyor. Her yıl zorunlu olan-olmayan ( biyologların hastane stajı gibi zorunlu olmayan stajlar da var) staj sayısı ve süresi artıyor. Firmalarda öğrencileri rica minnet staja alıyor, bazıları da bunun için özel program yapıp, eleman ihtiyacını büyük ölçüde üniversite-lise öğrencilerinden karşılıyor, bazıları stajyerlere yemek bile vermiyor, köle gibi de çalıştırıyor. Kölelere en azından yemek ve su verilirdi.

Sonra bu staj, üniversite bitince de bitmez. Özellikle özel okullar ve dershaneler, kaç yıl tecrüben olursan ol, ilk bir kaç sene stajyer diye ucuza çalıştırıyorlar. 

Bir de stajyer diye başka bir tür sömürü var. Satıcılar ve satış şirketleri,  bazıları bir eğitim de vererek, altı ay kadar bir staj-deneme süresi veriyor. Satıştan komisyonda veriyor. Sonra en fazla altı ay sonra işine son veriyor. Bunu giyim ve teknoloji perakende zincirleri çok yapıyor. Çünkü işe giren kişi, kadroya gireceğim diye en az bir kişiyi o firmaya bağlıyor. Bir insan, hele de biraz da hali vakti yerindeyse, yılda bir kaç kere kıyafet ve teknolojik alet alıyor. Flaş diskler sık sık bozuluyor, cep telefonları ve bilgisayarların ömrü en fazla bir kaç yıl. Şarj cihazları, telefon kılıfı, ekran filmi derken, o da sık yapılan bir ihtiyaç. O elemanı kovup, yeni birilerini dükkana getirecek, yeni ve hevesli eleman alıyorlar.

Sevgili öğrenciler, size kimsenin anlatmadığı şeyi anlattım bu yazı ile. Ülkemize staj sömürüden başka bir şey değildir. Öğüt vermesi ayıp olacak ama çok önemsemeyin ve bir an önce kurtulmaya bakın.