eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2024 Salı

İDRİS KÜÇÜKÖMER-DÜZENİN YABANCILAŞMASI ELEŞTİRİSİ

 


İdris Küçükömer'in Düzenin Yabancılaşması adlı eseri az okunmuştur ama çok bilinir. Az okunma sebebi, uzun yıllar, 1969'dan, 2021'e kadar, bizzat yazarının isteği ile ikinci baskı yapmamasıymış. Ben 2021 baskısındaki editör notundan böyle öğrendim. Çok bilinme sebebi de, çok kişiyi etkilemesi, sağcılığın ana kitaplarından biri olmasıdır. Kütüphanede görünce hemen aldım, iki günde okuyup, bir eleştiri yazısı yazmaya karar verdim. Çok bilinme sebebi, pek çok yazar onun fikirlerinden etkilenmiş ve bu fikirleri kullanmıştır. Pek çok kişi, Küçükömer'in tezini bilir. Sağ aslında sol,  sol aslında sağdır. Dinciler, tarikatlar falan, soldan, sosyal demokratlardan daha özgürlükçüdür. Dinin yirmi iki yıllık iktidarından sonra bu iddiaya pek çok kişi gülecektir. Şimdilerde kimseler Küçükömer'in adını bile anmıyor. Yemez amacılar, özelleştirmeciler hep Küçükömer'in bu küçük kitabından geçinmiştir; bir de merkez-çevre çatışması kuramından. Merkez-Çevre çatışması kuramı da doksanlar ve ikibinler boyunca modaydı, şimdi kimse bilmiyor. Küçükömer aynı zamanda gene doksanlarda ve ikibinlerde moda olup, şimdilerde unutulan sivil toplum kavramının da mucidiymiş, kitabı okuyunca onu da öğrendim.

Kitap, ortanın solu diye Osmanlı'da, Lale devrinden itibaren tüm yeniik taraftarı ve paişah olmayan kimseleri, Cumhuriyet döneminde de CHP iktidarları ve bürokratları, isim vermeden de Atatürk'ü hedef alıyor. Bunu yaparken de son derece dikkatli. Mesela Nevşehirli İbrahim Paşa diyor, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa demiyor. Kaleminde bir bürokrat lafıdır gidiyor. Bürokrat, devlet memuru demektir, bilmeyen arkadaşlar için. Yani teknik anlamda bir öğretmen olarak ben de bir bürokrat oluyorum, devlet memuru olduğum için. Günlük yaşamda üst rütbeli devlet memurlarına deniliyor, yazar da bu anlamda kullanıyor. Bürokratları atayan padişahlar yada sağcı iktidarlara toz kondurmadığı gibi, bu bürokratların daha sonra sağ partilerden siyasete atılmasını veya iş adamı olmasını pas geçiyor. Adnan Menderes'in iki metresi de bürokrat karısıydı ve Menderes ikisiyle de kocalarının bilgisi dahilinde birlikte oluyordu. Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Alparslan Türkeş, uzun yıllar bürokratlık yaptıktan sonra siyasete atıldı. Türkeş'te bir kurmay albay olarak, askeri bürokrasidendi, hatta 27 Mayıs darbesinin kadrosundandı. Hatta akademisyen olduğunu düşünürsek, Erbakan'da bürokrat kökenlidir.

Osmanlı tarihinin incelenmesinde en komik bölümler, padişahları ve Osmanlı ailesini masum gösterme çabalarıdır. Küçükömer'de, Lale devrinin tüm gösteriş ve sefilliğini, damat olduğunu belirtmeden Nevşehirli DAMAT İbrahim paşaya atarak yapıyor, ortanın solunun başlangını da buna bağlıyor. Pei padişah 3. Ahmet, helvacı çıraklığı boyunca koruduğu ve yükselmesini sağladığı, üzerine de kızını verdiği paşanın yaptığından sorumu değil midir? Lale devri, gösteriş ve savurganlık dönemi de olsa, en azından ilk defa matbanın geldiği dönemdir. Matbaaya karşı çıkan o muafazakar kalabalık ve padişahlara bir eleştiri yok. Yeniçeriler'in Lale devrini sonlandırır, tüm yeniliklere karşı çıkınca iyi de, padişah 2. Selim'i yada Genç Osman'ı katlettiklerinde mi kötü? 2. Abdülhamit'in ustaca uyguladığı denge siyaseti diyor ama tezinin ispatlarını ortaya koymuyor. Mesela neden Abdülhamit, kapütülasyonları kaldırmadı, hatta kaldırmaya teşebbüs bile etmedi? 1897 savaşında Osmanlı ordusu ir kaç haftada Atina önlerine gelmişken, neden Yunan kralının oğlu, Girit valisi yapılıp, Müslümanların önemli bir miktarının göçüne sebep oldu ve az da olsa Taselya'da toprak kaybedildi?

Bir de masum eşraf var, bütün geri kalmışlıktan sorumlu olmayan, ortanın solu bürokratlar taraından hor görülen masumlar. Onlara da Sivil toplum diyor. İki binli yıların moda kelimesi olan Sivil Toplum'u cümle içinde ilk kullanan da ogaliba. Onların 1923-33 arasında CHP iktidarının tüm teşviklerine rağmen neden sanayileşme yatırımları yapmadıklarını açıklamıyor ama devletçilik politikasını da başarısız buluyor. CHP, 27 yıllık iktidarında, Abdülhamit'in 33, Osmanlı'nın altı yüzyılık iktidarından daha fazla sanayileşme yapmıştır ve bunların çoğu da devlet yatırımıdır. Devlet yatırımlarını faydalı olmadığını söyleyip, zarar ettiğini ima ediyor. Özeleştirme demiyor ama özelleştirmeciler pek çok tezini buradan alıyor. Kitabın bende bu kadar hayal kırıklığı yaratmasının sebebi, Küçükömer ve onun gibilerin hayalindeki iktidarda yirmi ikinci yılı yaşıyor olmamız da olabilir.

Konu Demokrat partiye gelince, batıyla anlaşmaya mecbur kalmıştı ve Sovyetlerle ticarete mecbur kalmıştı diyor. 1945'de Nazileri ezmiş, kaybettiği pek çok toprağı geri almış ve klanı da almak isteyen Sovyetlere karşı, CHP iktidarı ne durumdaydı? Elinde ulaşım için halen deve taburları vardır ve eski düşmanı, yeni dost olacak gibi de değildi.27 Mayıs darbesi için, ordu ülkenin bölünmesini engellemek zorundaydı diyor. Peki bölünmenin eşiğine getiren kimdi?  Devlet radyosunda saatlerce iktidar partisinin gençlik koları olan Vatan Cephesine katılanları açıklayan, ana muhalefet partisi CHP'nin malarına el koyup, diğer muhalefet partisi CKMP'ye oy veren Kırşehir'i ilçe yapıp, elektirikleri kesen Demokrat parti değil miydi? 6-7 Eylül olaylarında, Fener Patrikhanesini basan da, Demokrat Partinin Eyüp ilçe başkanı değil miydi? 1961 anayasası için en geri anayasa diyor ama bu önermeyi kanıtlamak için tek bir temellendirme cümlesi kurmuyor. Bazı bilgileri ise yanlış. Mesela Süleymancıık ve Nurculuğun doğuda çıkıp, batıda yaygınlaştığını söylüyor. Süleyman Hilmi Tunahan, adından da belli, bu gün Bulgaristan toprağı olan Silistire'de doğdu ve hayatı boyunca genelde İstanbul'da yaşadı. Sait-i Nursi, Bitlis'li olduğu, hatta ilk önceleri Said-iKürdi diye anılmasına rağmen, ilk çıkışın meşhur 31 Mart vakasında olmuştur. Meşhur risalelerini de Isparta'nın Eğirdir ilçesinin Barla kasabasındaki sözüm ona sürgününde yazmaya başlamıştır. Sözüm ona diyorum çünkü Isparta merkezdeki evi müze halindeydi (ben 1998'de oradayken, öyleydi, şimdi nasıl bilmiyorum). Isparta'da Sav, Yalvaç, nerdeyse tüm ilde onu evinde misafir ettiğini söyleyen insanlarla konuştum. Kendisinin ben madden Bitlis'iyim, manen (manevi olarak) Ispartalı'yım dediği söylenir.

Kitap genel anlamda Doğan Avcıoğlu'nun Türkiye'nin Düzeni adlı kitabına  alel acele yazılmış bir cevap gibi. 2002 öncesi için bir değeri vardı belki ama şimdilerde pek de hatırlanacak bir eser değil. Yeni nesil de bilmiyor zaten.

7 Temmuz 2023 Cuma

FARABİ TİPİ BAŞKANLIK SİSTEMİNE GAZALİ ELEŞTİRİLERİ (Levaithan serisi)

 


Farabi'in meşhur kitabı El Medinet-ül Fazıla, çok bilinen, az okunan bir kitaptır ve zannedildiği gibi bir ütopya kitabı değildir, hatta bugünkü ölçülerde bir disütopya kitabıdır. Bu kitap, bir çeşit başkanlık rejimi kitabıdır. Herkes kitapta başkandan istenilen özelliklere dikkat etmiştir. (Gazali dahil.) Kimse başkanın yetkilerine dikkat etmemiştir. Şehrin başkanı, bir sultan gibi sınırsız yetkidedir.

Aslında bu, o çağ için dikkat edilecek bir konu değildir. Farabi'nin yaşadığı çağda valilikler, İran'ın Pers (Akhamenid) imparaorluğundan kalma satraplık benzeri kurumlardı. Bir bölgenin valileri, bir çeşit hanedandılar, konumlarını babadan oğula devrederlerdi.  Abbasi devletinde, Mısır'daki Tulunoğulları ve İhşitler, Halep civarındaki Hamdaniler, en ünlüleriydi. Gene Akhamenidler gibi hanedan üyelerinin, özellikle de şehzadelerin valilik yapması (sancağa çıkması), Osmanlılarda bile uzun süre devam eden bir gelenek olmuştur.

Gazali'de şehrin sultanına (Çevirilerde başkan deniliyor ama bu başkan değil, sultandır. ) atfettiği 12 özelliği (şimdi saymak gereksiz geliyor bana) eleştirir. Bu kadar özelliğin ancak peygamberlerde olabileceğini söyler. Farabi savunucuları da ilk altısının mutlak gerekli olduğunu söyler. Aslında sorun, bu kadar özelliğin peygamber olmayanda bulunup, bulunamayacağı değil; peygamber olmayana verilip, verilmeyeceğidir. Burada peygamberliği, vahiy almak değil de kutsanmak anlamını verirsek, konuyu daha iyi anlarız. Aslında taraftarlarının peygambermişçesine kutsadığı kişiler bu kadar yetkili olabilir.

Eski tarihlerde bu kutsaallık soyda bulunur ve soya geçerdi. Arap kültüründe soy sadece babadan geçerdi. Bu yüzden Araplara göre Muhammedin soyu kesikti. Kevser suresine rağmen damadı ve amcasının oğlu Ali'nin halifeliğini kabullenmedikleri gibi, torunları Hasan ve Hüseyin'den de nefret ettiler. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/02/fuzuli-hakikatul-saada-ilhan-arsel.html ) Kutsanmış soy, sultanları tanrının seçtiği iddiaları, tek tanrılı dinlerce de tekrarlandı. Krallar, halkları yönetsin diye tanrılarca atanmıştı. Pek çok kere de krallar ya da benzeri yüksek makamdakiler, ağaç kovuğundan çıkma, inciden çıkma, gökten inme gibi efsanevi soylara dayandırdılar kendilerini. Yazının yaygınlaşması, bu kutsal soy düşüncesini zayıflatarak yıktı. Son kutsal soy, Moğol imparatoru Cengiz Han'ın soyu oldu.

Eski Yunan filozof ve taihçileri, tiranlar (diktatörler) ile monarklar (krallar) arasında ayrım yapmıştı. Tiranlar genelde demokrasilerde krizlerden faydalanıp, tüm gücü ele geçiren demogoglardı. Krallıklarda da bazı kumandan ve vezirler, kral naibi olarak diktatörleşiyorlardı. Krallar hem bu makamlarını tanrısal soyları yüzünden haketmişlerdi, hem d ebazı geleneksel değerler ve etraflarını saran aristokrasi nedeniyle o kadar da sınırsız yetkili değillerdi. Onları tahta çıkaran kutsallık öyküleri, onları kısmen de olsa sınırlıyordu.

1215'de ise İngiltere'de soylular, Krala Magna Carta'yı imzalattılar. Böylece ilk defa bir kralın yetkileri gelenekler tarafından değil, bir sözleşme ile sınırlandırılmıştı. Bu sözleşme, Kral ile toprak sahipleri (Lordlar, yanılmıyorsam toplam 26 (yirmi altı) adet ) ile imzalanmıştı. Lordlar kendilerini kralla bir görüyorlardı çünkü nasıl kral John, yüz otuz dokuz yıl önce İmgiltereyi istila eden Normandiya kontu Fatih William'ın soyundansa, diğerleri de adayı istila etmedi için ona yardımcı olan diğer sosyluların soyundandı. Yani kralı çok da üstün görmüyorlardı.

Bunun üzerine Rönesansın ilerleyen dönemlerinde filozoflar (Thomas Hobbse, John Locke, David Hume, J.J.Rıuseau), krallara bu yetkinin tanrı değil, toplumsal bir uzlaşma ve sonrasında sözleşme ile verildiği fikrini işlediler. Sözleşme de, kralın yetkilerinin sınırlandırılması, dahası bir krala ihtiyaç olmayacağı fikrine kadar vardı. Montesquieu ise, Roma tarihini okurken, güçler ayrılığı ve güçler dengesi fikrine ulaştı.

Gene de insanların kutsanmış lider ihtiyacı geçmedi. Alman sosyolog Max Weber buna karizmatik liderlik dedi. Bunlar geleneksel değerlerden solayı soya dayanmayan,  liyakat yani hukluksal olarak da tartışmalı bu liderliğe, tanrıdan gelen anlamında karizmatik dedi (Gazali'nin eleştirilerini hatırlayınız.) Bireyin kendi yetenekleri , başarıları ve hitabet yeteneği ile halkı yöneten kimselerdi. Bu karizma, pek de soya aktarılamıyordu. Çünkü kişi başarılı olsa da, oğlunun da benzer başarı sağlayabileceği beklenmez. Sonuçta mucize kişininidir, çocuklarının değildir. Öte yandan ben kendim naçizane, karizma için gerekli bir şart olduğunu gördüm; ÇİLE.

Bu çileyi sadece başkan yaşamamalı, onun destekçileri ve halkı da yaşamalıdır. Çile kardeşiliği, bu yollarda beraber yürümek, insanların lidere sevgisini ve itaatini arttırır. Bu kutsallık makamına erişen lider, takipçilerine istediğini, çok uç noktalara kadar yaptırabilir. Mesela 17. yüzyılda Sabatay Sevi isimki bir haham, mehdi olduğunu ilan etti ve pek çok Yahudi'yi buna inandırdı. Sonra bu olay, Osmanlı devletinin kulağına duydu. Sabatay Sevi,  o dönem,m padişahı Avcı Mehmet'in (IV. Mehmet), İstanbul'daki karışıklıklar yüzünden Edirne sarayında yaşadığı için, Edirne'ye getirildi. Ölüm tehditi altında Müslüman oldu ama sevenleri onu yalnız bırakmadı. O da yarı Yahudi, yarı Müslüman, Sabataycılığı kurdu. Bu akım halen aktiftir ve İsrail'e kabul edilmemişlerdir. Çünkü bu inanış, Müslüman gibi görünmeyi ve yaşamayı, Sabatay Sevi'nin emri kabul eder.

Bu itaat, çok yoğun veya sonsuza kadar olmayabilir. Sabatay'ın çok az rakibi kendisini takip etti, daha ziyade Selanik bölgesi Yahudilerinin bir kısmıydı. Sabatay Sevi, daha ziyade günümzdeki New Age (Yeni Çağ) tarikatlara benziyordu. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/07/tarikat-nedir-2-neden-tarikatlara-uye.html ) Siyasi bir varlığı yoktu. İşin çile kısmı, kutsal siyasi liderler için daha önemlidir. 

Lenin ve Stalin, Bolşevik partinin yasaklı olduğu yıllar boyunca hapisler ve işkenceler yaşamışlardı. Sonuçta bir lider olarak, iç savaşta Menşevikleri de yenerek, iktidar oldular. Stalin, tüm hatalarına rağmen, ikinci dünya savaşında Almanları yenerek kutsanmış lider (ya da Necip Fazıl Kısakürek'in deyimiyle başyüce oldu) Oysa Stalin ölür ölmez, Stalinizm'den arındırmalar başladı, kendisi baş yüce iken, baş kötü oldu. Stalin'in kızı da Amerika'ya iiltica etti. Komünistler daha sonra Sovyetlerin zayıflamasını Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov'a bağladı.

Başyücelerin ölümü, siyasi hareketlerin sonunun başlangıcı olur genelde. Çünkü bu kadar yetki başkasında olursa, insanlar kabullenmez. Bu kutsallıkta, aynı çile ve mücadele vermemiş kişiye verilmez.  Diğer yandan bu kutsallıkta çok güvenilir değildir. Özellikle yeni üyeler yada yeni nesiller, baş yücenin her dediğini yapmayabilir. Tıpkı 1995'de dişçisini, doktorunu ve Ülkücülerin pek de sevmediği pek çok kişiyi aday gösterip, baraj altı kalan Alparslan Türkeş gibi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/turkesin-discisi.html) Yönetirken çok fazla hata yapan baş yüceler, Kaddafi gibi linç edilerek öldürülebilir. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/12/libyanin-yakin-cag-tarihi.html )

Yapılan hataların acısı genelde lider öldükten yada devrildikten sonra çıkar. Tito'dan ve Sovyerlerin desteğinden sonra dağılan Yugostlavya buna örnektir. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/balkan-yarimadasinin-soguk-savas.html) Gene de baş yüce yaşarken onunla mücadele zordur. Baş yüceye suikast ise, başarılı olsa bile tehlikelidir. Sezar suikastinden beri liderlere suikastler ve suikast teşebbüsleri,  sonrasında daha yeni ve güçlü diktatörlükler kurulmasına sebep olur-olabilir.

Muhalefetin görevi ise, her şeye rağmen, mümkün olduğunca demokrasi ve hukuk sınırlarında, yapabildiği kadar muhalefete devam etmektir. Öte yandan da, baş yüce sonrasında olası bir iç savaş çıkmaması, çıksa da erken bitmesi için, barışçıl ve demokratik bir muhalefet şarttır.

Gazali, peygamber derken muhtemelen peygamber soyundan yada akrabası olduğunu iddia ettiği ve her ne kadar vezir Nizamülmülk ve Selçukluların kurmuş olduğu Nizamiye medreselerinin hocası olarak ünlense de, kendisini Abbasi halfeliğine bağlı sayıyordu. Oysa Abbasi halifeliği de, Emevi halifeliğini yıkarak kurulmuştu. Abbasilik, uzun süre Şii, Büyeihoğulları ve Şii, Samanoğulları baskısı altındaydı. Bu yüzden de Oğuz boylarını ve yöneticisi olan Selçukluları yardıma çağırdılar. Böylece yetkilerini istemeden de olsa Selçuklular ile paylaşmak zorunda kaldılar.

İkinci dünya savaşı bitiminde Almanların tekrarladığı bir cümle vardır; Umarım bir daha İsa bile olsa bir kişiye bu kadar yetki vermeyiz. Bence bu söz, kimseyi bir daha bu kadar kutsallaştırmayalaım ve bu kadar yetki vermeyelim olmalıdır. Güçler ayrılığı fikrinin mucidi Montesquieu'nun dediği gibi, güç yozlaştırır, mutlak güç, mutlaka yozlaştırır.