mustafa kemal atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mustafa kemal atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2026 Pazartesi

ALİ EL ASGAR VE GÜNDÜZ VASSAF



Bu günde kısa bir yazı yazacağım, içimden geldi. Ülkemiz gençleri o kadar aldıkları din dersine rağmen, pek çok dini konuda cahil. Kerbela olayı, sanki özellikle öğretilmiyor gibi. Kerbela'da ölenlerden birisi, Alevi edebiyatında Ali Asker diye bilinen, Ali el Asgar yada Abdullah bin Hüseyn'dir. Peygamberin torunu Hüseyin'in, Emru'l Kays'ın kızı Rubab'dır. Kerbela'da, daha süt emen bebekken, yaklaşık altı aylıkken, okla vurulmuştur. Babası bu masumlara mı kıyacaksınız diye elleri üzerinde tutarken, okla vurulmuştur. Bin dört yüz yıl evvel öldürülen bu bebeğin, Gündüz Vassaf isimli psikolgla garip bir ilişkisini kurdum. Vassaf, 12 Eylül döneminde Boğaziçi Üniversitesindeki profesörlük görevinden istifa eder ve yurt dışına çıkar. Yazdığına göre o dönemde yeni doğan çocuğuna vatandaşlık ve kimlik çıkarma çabasındadır. Sürgün olduğu için Türk konsolosluğu ona zorluk çıkarmaktadır. O da son bir koz olarak Atatürk'le akrabalığını ortaya koyar. Bunu duyan görevlinin yelkenleri suya iner, işler kolaylaşır. Vassaf'ın, Atatürk'le öyle yakın bir akrabalığı yoktur; teyze oğlu, emmi oğlu, dayı kızı cinsinden bir yakın kuzenlik yoktur. Olay da takriben Atatürk'ün ölümünden kırk küsur yıl sonra olmuş. Buna rağmen Vassaf'ın çocuğu, sırf Atatürk'le akrabalığından ötürü, vatandaşlıktan mahrum edilmek istenmemiş, kolaylık göstermiş. O kadar uzaktan akraba ki, ben de zorlasam, Türkiye'nin gelecekteki Nobel umudu, Harward üniversitesi tıp profesörü Canan Dağdeviren'le akraba olurum. Kendisi İmranlı'nun elli küsur sene sonraki ilk CHP'li belediye başkanı Murat Açıl'ın yeğenidir ve onun desteği ile okumuştur. Bizim o tarafın insanları, uzun süre hep kendi içinden evlendiği için uğraşsam, ben de onunla o kadar akraba olurum. (Görüşürseniz selamımı söyleyin). Oysa Hazreti Hüseyin ve Yezid, hem ana, hem de baba tarafından, bayağı yakın akrabalardır. Oysa cumhuriyetin kurucu kadroları arasında akrabalık hemen hemen hiç olmadığı gibi, evlilik yolu ile de akrabalık kurmadıkları halde, birbirlerini tasfiye sürecinde, ne İslam'da peygamberin ölümünden sonra, ne Fransız, ne Bolşevik devriminden sonra olanlar gibi kanlı tasfiyeler olmamıştır. İzmir suikastı davası yada Yassıada da yargılananların pek çoğunun ailesi, devlette bürokrat, hem CHP, hem de diğer partilerden politikacı olmuştur.



Siyasal İslamcılar, Atatürkçülüğü alternatir bir din gibi gösterip, kendilerine hedef yapmaktadırlar. Haklı olduklatı taraf şudur ki, Atatürkçüler , kendi değerlerine, siyasal İslamcılar ve Tarikatlardan daha çok değer vermektedir.



3 Mayıs 2025 Cumartesi

Mustafa Kemal'in Arıburnu'ndan, Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya mektubu: (3 Mayıs 1915)

 


BAŞKOMUTAN VEKİLİ ENVER PAŞAYA MEKTUP


Muazzez Huzura
Muhteremim,
20 Nisan 331 (3 Mayıs 1915)

Evvelce ahalilerinize bu mıntıkanın bütün mıntıkalarla olan fark-ı ehemmiyetini arzetmiştim. Maydos mıntıkası kuvvetlerine kumanda ettiğim zaman aldığım tertibat ile düşmanın karaya çıkmasına imkân verilmeyebilirdi, von Sanders Paşa Hazretleri bizi, bizim orduları, bizim memleketimizi tanımadığı ve lâyıkıyle tetkikatta bulunacak kadar bir zamana malik olamadığından sahilde ihraç noktalarını kamilen açık bırakacak tertibat almış ve bugün düşmanın karaya asker ihracını teshil eylemiştir.

Ben düşmanın Arıbumu arazisine dört livası çıktığı zaman mıntıka kumandanlığını deruhte eden miralay Sami Bey tarafından haberdar edildim. Bu kuvvetin sol cenahına taarruz ve kâifesini denize döktüm.

Fakat düşman aynı derecede kuvveti aynı mıntıkaya tekrar çıkardı ve mukabil taarruz yaptı. Bunu defettim. Fırkama iltihak eden kuvvetlerle tekrar faik kuvvete taarruz etmekten başka bir çare bulamadım.

Ve yine düşman kuvveti mahvedildi. Fakat düşman üçüncü defa olmak üzere tekrar kuvvet çıkardı. Bu defa da yine düşmana taarruz ediyorum. Kıtaatım hücum mesafesinde düşmanla karşı karşıya bulunuyor. Arazinin menaati, maiyet kumandanlarının sevk ve idaredeki beceriksizlikleri yüzünden netice-i kat’iye henüz istihsal edilemiyor.

Bu vaziyetimizle dahi, düşmanın boğazı zaptetmek üzere çıkardığı kuvvetleri imha edilmiş ve tedafüi bir vaziyette muhafazaya çalıştığı üssül hareketlerine uzaktan yeni kuvvetler celbetmekle meşgul bulunmuş olduğu itikadındayım.

Vatanımızın müdafaasında kalp ve vicdanları bizim kadar daraban etmeyeceği şüphe olmayan başta von Sanders olmak üzere bütün Almanların iktidar-ı fikrilerine de itimat buyurmamanızı suret-i kafiyede temin ederim. Bizzat buraya teşrif eder, vaziyet-i umumiyemizin icabatına göre bizzat sevk ve idare etmeniz münasip olur kardeşim.

Fırka 19 Kumandanı
Kaymakam
M. Kemal (İmza)
TURSAN, Nurettin E. Tuğg. ATATÜRK’ÜN ASKERİ DEHASI (ATATÜRK VE ÇANAKKALE) 1988-1989 Öğrt. Yılı İlk Dersi, Harp Ak. Yayını, 1st. 1988 s. 21, 22.


9 Aralık 2024 Pazartesi

HALKÇILIK İÇİN DEVLETÇİLİK

 




Liberaller ve kendini Atatürkçü olarak tanıtanların çoğu bile Devletçilik ilkesini, cumhuriyetin ilk yıllarına ait bir zaruretten başka bir şey olmadığını söylüyor uzun zamandır. Özellikle faşizan Atatürkçü dediğim kesim,  sosyal demokrattan Atatürkçü olmaz deyip, duruyor. Bir tanesi tıpkı dinciler gibi saçmalamış, Atatürk sosyal demokrasiyi yasaklamıştı demiş. (Böyleleri ile tartışmıyorum, engelliyorum.) Dincileri, Kuran yasaktı, namaz yasaktı demeleri gibi bir durum. Doğu Perinçek, Atatürk'e, küçük burjuva devrimcisi derken, Nihal Atsız, Dalkavuklar Gecesi romancığını yazarken, Atatürkçülüğü, sosyal demokrartlar savunuyordu. Devletçilik ilkesini, aynı zamanda halkçılık ilkesine dayanır.

Halkçılık, devletin çok yüce bir kurum olmayı bırakıp, halka hizmet eden bir kuruluş olması ilkesidir. Halkı aç ve çıplak bırakmamak, yoksulukla kandırılmasına engel olmaktır, halkçılığın amacı. Halkın ucuz gıda, kamu sağlığı ve kamu eğitimine ulaşmak amaç edinilmiştir. Osmanı övücülerinin en çok zorlandığı yerdir. Anadoılu'da Selçuklular, Osmanlı'dan çok daha az Anadolu'da egemen olmuştur.  Buna rağmen Anadolu'da, Osmanlı'dan kat ve kat fazla Selçuklu-Beylikler eseri vardır. Üstelik Selçuklu dönemine ait pek çok eser, Haçlılar ve Moğollar tarafından yakılıp-yıkılmıştır. Osmanlı'nın çok övündüü cami yapımında bile bu böyledir.  Osmanlıcıların çok övündüğü vakıf medeniyetinin asıl amacı,  rüşvetçi memurların mülklerini müsadereden kaçırmaktır. Tanzimat fermanı ile müsadere uygulaması kalkınca, Osmanlı'da vakıf sayısı azalmıştır. Cumhuriyet rejimi ise, bu ütr ihtiyaçları, hayır severlerin insafına değil, devletin politikasına emanet edilmesi gerekliliğini kavramıştı. Bunun için sadece bayındırlık, eğitim, sağlık değil, sanayi, sanat gibi alanlara da yatırım yapması gerekiyordu genç cumhuriyetin. Devlet tiyatroları, devlet opera ve balesi, şeker fabrikaları, toprak mahsüleri ofisi gibi kurumlar hep halkın  ihtiyaçları içindir. Ülke üretim açısından o kadar fakirdi ki, ilk modern tuğla fabrikası, Kastamonu'da, Gölköy köy enstitüsü, ülkenin ilk tuğla (güneşte kurutma değil, ateşte pişirme) fabrikasını kurmuştur.

Seksenli ve doksanlı yıllarda, zarar ediyor diye aşağıladığınız, özelleştirdiğiniz  fabrikalar sayesinde unu, şekeri ve pek çok ürünü, bu sayede ucuza tüketebiliyorduk. Özelleştirmeler sonucu pek çok fabrika kapandığı gibi, pek çoğu da eskisi gibi üretim yapmıyor, halka ürün satmıyor. Halkın yoksullaşması zarar sayılmıyor. Ancak büyük firmalar azıcık zarar etse, ekonomistler ortalığı birbirine katıyor. Bu ekonomistler, halkı fakirliğe ikna etmek için. Devletçiliğin bir amacı da, kalıcı halk refahıdır. Halkın refahı yoksa kalkınma veya sürdürülebilirlik yoktur. 

Burjuvalar nasıl ki zarar etmeye ve servetlerinin küçülmesinde alışmıyorsa, halk da yoksullaşmaya alışmamalıdır. Halk, ülkenin halinden suçlu değildir, olsa bile bu suçun cezası, daha da yoksullaşmak değildir. Halkların yoksullaşma sebebi, bir avuç soyguncu politikacı ve onların destekçisi tüccarlardır, burjuvalardır. Cezalandırılması gerekenler onlardır. Kamu işletmelerini, bedava fiyata satmak gibi ödülendirmelerin, halkı daha fazla fakirleştirdiği en az kırk yıldır bellidir. Olay sadece tesislerin satılması değil, aynı zamanda kapatılmasıdır. Refik Saydam Hıfzısıha enstitüsü kapatılmasaydı, korona salgınında aşısız kalmazdık. Sadece Hıfzısıha değil, Tuzla cip fabrikası gibi pek çok tesis, üretim merkezi sessizce. Kamu üretim tesislerine düşmanlık, daha ilk kurulduğunda vardı. Adnan Menderes'in sadece uçak fabrikasını kapattığını biliyoruz. Uçak fabrikasına gelene kadar, kimbilir ne fabrikalar, çiftlikler kapandı.

Şimdi de halkın ucuz yemek (lokanta), kreş gibi hizmetlerin, belediyecelerce bile verilmesine karşı rezil bir siyasetle karşı karşıyayız. Devlet sadece bir avuç süper zengine ve o zenginlerin bir şekilde yönetiminde etkili olduğu tarikatlara hizmet etsin; halkta hem ucuza çalışsın, hem de her şeyi pahalıya tüketsin istiyor.

Halk olarak, halkçılığa, sosyal devleter ve bunu sağlayacak kamu işletmelerine sahip çıkmamız, satılanları geri almak yada yeniden kurmak zorundayız. Ekonominin başarı ölçütü halkın refahı ve mutluluğudur. İktisadi kalkınma olurken bu olmak zorundadır, olduktan sonra değil. Aksi halde ekonomi (iktisat) bir bilim değil, bir çeşit din olur. Keynes'in dediği gibi, uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız. Öyleyse refah, hemen, şimdi demeliyiz.

24 Haziran 2024 Pazartesi

Çanakkale Destanı - Boyabatlı Ömer Oğlu Mustafa

 


Çanakkale muharebelerinin 1915 yılında askerin büyük bir özveri ve fedakarlığıyla kazanıldığına dikkat çeken Dr. Sabah, "Bu mücadelenin sonunda kahramanlıklar bizlere miras olarak bırakıldı. Bunlar arasında, Seyit Onbaşı, Yahya Çavuş veya Yusuf Kenan gibi isimler ön plana çıktı. Ancak bizler 1915 yılında askerin burada tutmuş olduğu kayıtları yani harp cerideleri okuduğumuzda saklı kalmış ya da gün yüzüne çıkmamış daha nice kahramanlıkları bu resmi evraklar üzerinde okuyabilmekteyiz. Bunlardan biri de 57'nci Alay, 3'üncü tabur, 3'üncü bölükte görevliyken 6-7 Haziran gecesi Arıburnu'nda Anzakların bir gece baskını esnasında şehit olan Sinop Boyabatlı Ömeroğlu Mustafa'nın hikayesi" diye konuştu.

"Ömeroğlu Mustafa söz konusu 6-7 Haziran gecesi Arıburnu'nda Anzak askerlerinin baskınına karşı siperleri savunurken şehit oluyor. Şehit olduktan sonra üzerinde kendi el yazısıyla yazmış olduğu bir destan bulunuyor. 57'nci Alay, 19’uncu Tümen'e yani Mustafa Kemal Atatürk'ün tümenine bağlı olduğu için Mustafa Kemal Bey'e gönderiliyor.

Yazışmalardan anladığımıza göre Mustafa Kemal Bey askerin üzerinden çıkan bu destanı çok beğeniyor. Bunu Kolordu Komutanı Esat Paşa'ya gönderiyor. Vatan sevgisini içeren dizeleri barındıran bu destanın kopyaları, 1915 yılında, cephelerdeki bütün birliklere gönderiliyor ve Çanakkale'de savaşan askerlere örnek olması için okutturuluyor. Yani siperden çıkan bu destan yine siperlerde bu kahramanlara okunmuş oluyor. 125'inci Alay veya 3'üncü Tümenin harp ceridelerine baktığımızda bu destanın kopyalarının bu birliklere gönderildiği ve siperlerde vatan savunması gerçekleştiren bu askerlere okunduğunu çok rahat görebilmekteyiz. DHA

Üç yüz otuz sözüm hakk'ın kelâmı
Padişah'ın geldi büyük selâmı
Enver Bey'in düşman kırmak meramı

Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehit ordu gazi olacak

Euzü besmele çektim çıkarken
Köye baktım şöyle yüksek bir yerden
Karargâha koştum üç günde erken

Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehit ordu gazi olacak

Kumandan emrini verdi bir gece
Anadolu'lardan lâyıktır nice
Yiğitler şehâdet şerbeti içe

Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehit ordu gazi olacak

Rumeli toprağı yuğrulmuş kanla
Ün alınır ancak verilen canla
Herkesi yüreği çarpıyor canla

Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehit ordu gazi olacak

Kurşunlar atıldı düşmana karşı
Şehitler buldular göklerde arşı
Gaziler döktüler hep sevinç yaşı

Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehit ordu gazi olacak

Düşmanın gür sesli büyük topları
Delik deşik etti toprağı yarı
Korkak Frenklerin yokmuş hiç ârı

Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehit ordu gazi olacak

İngilizler Frenge dostmuş diyorlar
Bir kötü kötüye elbette uyar
Onlara bu meydan gelecek pek dar

Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehit ordu gazi olacak

Zırhlıların gitti deniz dibine
İlk hücumdan sonra ya bu kaçış ne
Kaç durma geçerse fırsat eline

Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehit ordu gazi olacak

Çanakkale'yi hiç verir mi Türkler
İstanbul'umuzu alacak bir er
Var mıdır dünyada nerde o asker

Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehit ordu gazi olacak

Boyabat'lı Ömer oğlu Mustafa
Yazdı bu destanı girerken sofa
Muradı gitmektir arşı tavafa

Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehit ordu gazi olacak

11 Nisan 2024 Perşembe

DEVLETÇİLİK İÇİN İKTİSAT FELSEFESİ



Seksenlerin başından itibaren merkez medya denen, TÜSİAD destekli holding  medyası,  sürekli özelleştirme diye inledi. Sonuçta istediğini başardı. Satıla satıla devlete ait fabrika kalmadığı gibi TİGEM (Tarımsal İşletmeleri Geliştirme Çiftliği) bile kalmadı. Özelleştirme destekçilerinin iddialarına göre, serbest piyasa rejiminin gizli eli,  bu fabrikaların daha iyi işlemesini sağlayacak,  piyasa ucuzlayacaktı. Oysa kapitalizm, teorisyen, iktisatçı kılıklı propagandacıların anlattığı gibi bir şey değildir:

https://onbinkitap.blogspot.com/2016/11/kapitalizm-ile-ilgiliyanlis-bilgiler-su.html

Kapitalizmde serbest piyasa yalandır. Kapitalizmin demokrasiyi sevdiği de yalandır. Bu destek sadece şirketlerin ve Amerika Birleşik Devletleri gibi kapitalsit devletlerin diktatörlere desteği ile sınırlı olmadı. Latin Amerika'ya altmışlardan, doksanlara kadar kan kusturan askeri diktatörlükleri, Malcom Frieadman, James M. Buchanan gibi pek çoğu Nobel ödüllü Neoliberalist iktisatçı, askeri darbeleri öven teoriler geliştirdi. (Siz Nobel kurumunu demokratik bir kurum sanıyorsunuz. 2019'da Avusturyalı,ırkçı, özellikle de Bosna katliamı konusunda Sırpları desteklemiş olan Peter Handke, Nobel ödülü aldığında,  ülkemizdeki yetmaz amacılar başta olmak üzere pek çok kişi hayret etmişti. Oysa neoliberalizmin kurucu Friedman'ın görüşlerini bilse şok geçirirdi. Kaynar; Yıkıcı Olumsuzlama-Werner bonefeld) Bu iktisatçılar, güçlü devlet-serbest piyasa diyerek, anti komünist diktatörlüklere yetmez ama evet demişlerdir. Yani yetme ama evetçiliğe adını Hayko Bağdat vermiş olabilir ama Yetmez Ama Evet, bir Türk icadı değildir.

https://onbinkitap.blogspot.com/2017/10/doksanli-yillar-7-yetmez-ama-evetcilik.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2017/10/doksanli-yillar-7-yetmez-ama-evetcilik.html

Özelleştirme de Türk icadı değil. Sezar bile R oma cumhuriyetini, o zamanın yetmez amacılığı ile yıktı. Aslında diktatörlük, roma cumhuriyetinde bir çeşit olağan üstü hal yetkisiydi. Sezar, bu yetkiyi ömür boyu için aldı. Sezar, suikasle öldürülünce ortaya çokan karışıklıktan faydalanarak, tekrar diktatör oldu. Sonrasında Roma'da diktatörlük, kurumsallaştı ama teoride Roma cumhuriyeti hep vardı.

Devletçi ekonomi ise, büyük ölçüde Türk, daha doğrusu Atatürk icadıdır. Tek sebebi, sermaye sahibi bir burjuvazinin oluşmaması değildir. Pek çok ürünün ithal edilmesi sonucu oluşan döviz kıtlığı da değildir. Asıl sebep, ekonomiye bakış açısıdır. Ekonominin amacı tüm halkın refahını sağlamak olmalıdır. Devler, kar etmesi gereken bir şirket değildir. Şirketler, sadece patronlarının yada ortkalarının karını amaçlar. Geri kalmış ülkelerde şirketler yada burjuva, çoğunlukla kompradordur. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/10/kompradorlar-isgalciler-kadar.html)

Komprador kelimesi, İspanyolca satın alıcı yada Türkçe ticaret diline çevirirsek, mümessil demektir. İspanyollar, işgal ettikleri pek çok bölgede yerli halkı, kendi aralarından seçtikleri kişiler aracılığıyla yönetmiş, bu kişileri de daha çok çok ürün satın alanlardan seçtikleri için, böyle demişlerdir. Devletçiliğin bir sebebi de ülke ekonomisini kompradorlaşmasını engellemektir.

Devlet, herkesin devleti olmalıdır. Devletin başarısı, mümkün olduğunca herkesin refahı ve mutluluğudur. Bunu da ülkenin tüm bölgeleri, tüm etnik grupları ve tüm sınıfları aynı anda kalkındırarak yapmalıdır. Süper zenginler, servetine servet katarken, uzun vadede işçiler de refah bulacak diyemezsiniz. J.M.Keynes'in dediği gibi, uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız.

Keynes demişken. Neoklasik liberal okulun, yani neoliberalizmin diğer bir adı da Askeri Keynesyenliktir. Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz'da bir keresinde, en büyük yolsuzluklar, askeri darbe dönemlerinde olur demişti.

Mesut Yılmaz demişken de ekleyelim: https://onbinkitap.blogspot.com/2022/08/yildirim-akbulut-ve-mesut-yilmaz.html

Devletçilik, devletin de fabrika sahibi olduğu kapitalizm ya da sosyalizm ile kapitalizm arasına bir sistem değildir. Devletin, tüm vatandaşlarını iktisadi olarak sahiplenmesidir ve halkçılık ilkesiyle bağlıdır. Devletçiliği iktisat bilimine illk yerleştirmeye çalışanlar,  Şevket Süreyya Aydemir ve Kadro dergisi grubu üyeleridir. 

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/sevket-sureyyaaydemirin-kitaplari.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/04/insaatcilik-ve-insancilik.html

Türk iktisatçıları, devletçiliği tekrar incelemeli, yeni bir Kadro hareketi kurmalıdır.


24 Şubat 2024 Cumartesi

CHP'YE SALDIRMANIN NEDENLERİ VE BAHANELERİ






 Geçen yıl, sosyal medyadan tanıştığım bir kadın aracılığıyla, Atatürkçü Birlik Grubu diye bir gruba üye olmuştum. Cuma akşamları Zoom'da toplanıyorduk. Toplantılara Faik Kurtulan başkanlık ediyor,  genelde ya üyelerden biri powerpoit ile sunum yapıyor, ya da bir konuğumuz oluyorduk.  Hatta o son toplantıda, Faik'le kavga edip, ayrılmasaydım, ertesi cuma sunumu ben yapacaktım. Faik Kurtulan'ın adını Aydınlık fazetesinde görünce, Doğu Perinçek ile ilgili yazımı, grubun Watssap kanalına atmıştım. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/dogu-perincek-kimdir.html) Bu öfkesini son toplantıdan önce söylemişti. Watsap gruplarında ortalığı karıştırdın diye. Bir de gene o son toplantıdan önce Faik kurtulan ve diğer üyelerle, neden sadce CHP'n,n adını vererek eleştirdiğini, diğer partileri eleştirmediğini sorarak tartışma başlatmıştım.

Biz o son toplantıya gelelim, esas giriş bu toplantıda olanlar. O gün grubun konuğu, emekli mühendis albay Öznur Yılmaz'dı. Seçimlere az bir zaman kalmıştı ve iktidar konfederasyonuna Hüda-Par'da katılmıştı. Kendisi Hüda-Par'ın ve siyasal dinin kadınlara saldırıları hakkında bir sunum yaptı. Sonra Faik Kurtulan lafa başladı ve Öznur hanım, CHP yada sol dememişken, CHP aleyhine sayıp, dökmeye başladı. CHP,  HDP'ye özerklik ve tarikatlara bir sürü şey vaat etmişti Faik'e göre. Bir de her cümlesinin sonunda, videosunu atayım mı, deyip duruyordu. (Gezi'de de camide içki içmenin videosu kaç cumadır gelecek.) Ben de Faik'le kavga ettim. Önce mesajlarım engellendi, ardından toplantıdan atıldım. Watsap grubuna manifestomu verip, gruptan ayrıldım.



Siz de iktidarı savunamıyor musunuz, Faik gibi yapın, CHP'ye saldırın. Hüda-Par, kadın haklarına mı saldırıyor,  Cehape'de aşk-meşk sıkandalı vardır.  Apo'nun mektubu, TRT'de mi okundu, Cehape, Kürtlere özerklik verecektir. Elinizde delile gerek yoktur, daha sonra yayımlayacağınızı açıklayın, yeter. Konu yirmi yıldan beri ülkeyi yöneten iktidar ve siz onu savunamıyor musunuz, Cehapeye laf atın yeter. Zira tek muhalefet partisi cehape'dir. Mesele iktidarın kötü olması değil, cehape gelirse daha kötüsü olmasıdır. Anası-bacısı, geneleve satılmış olsa, cehape gelirse daha ucuza satar diye endişelenecek. Fırat havzası, Basra'ya kadar siyanürlenecek, memlekette tüm ormanlar satışta, emekli artık kendini geçindiremiyor (ilk atandığımda öğrencilerin neredeyse yarısının babası emekliydi), Rusya, Akkkuyu'ya nüklüer santral görünümlü askeri üs kuruyor, Amerika, parasını verdiğimiz F-35'leri vermediği gibi, F-16'ları da binbir kapütülasyonla veriyor, asgari ücretliyi bırakın, ortalama üstü gelirlilerin ev almak değil, kiralaması bile hayal oldu ama en büyük tehlike cehape. Edirne'ye Enver (paşa) gireceğine Bulgarda kalsaydı yada keşke savaşı Yunan kazansaydı demek gibi bir şey. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/meger-bunlar-kurtulus-savasina-da.html)

Faik Kurtulan, bu şekilde davranan tek kişi değildir. Ülkemizde her ideolojiden cehape aleyhine bir cümle vardır. Şimdi size aşağıda bir dizi cümle sıralayacağım, pek çoğunuz bu cümleyi duymuştur.

Atatürk düşmanı, Atatürk'ün partisi cehape, halka zulm etmiştir; Atatürkçü, cehape artık Atatük'ün partisi falan değildir; siyasal İslamcı, Cehape İslamın düşmanıdır; İslam karşıtı, cehape tarikatlarca yönetilmektedir; Alevici, Aleviler, cehapeye oy vermekte ama yeterince temsil edilmemektedirler; Alevi düşmanı, cehape, Alevi derneğine dönmüştür; Kürtçü, cehape Kürt isyanlarını kanla bastırmıştır; Kürt düşmanı, Kürtler batıda cehapeye oy veriyor, cehape Kürtleri koruyor; Türkçü, cehape Türk düşmanıdır; Türk düşmanı, cehape Türkçülüğün ve azınlık düşmanlığının partisidir; sosyal demokrat, cehape artık sosyal demokrat değildir, sosyalist enternasyonelden çıkarılmalıdır; sosyalist-komünist, cehape burjuva partisidir; antikomünist, cehapa komünistlerin gizli yuvasıdır. Bakın, hiç biri size yabancı gelmedi, çünkü daha önce duydunuz. Üç defa arka arkaya MHP yada İYİ parti aleyhine yazı yazarsanız, Türk düşmanı, gene aynı şekilde DEM-HDP aleyhine yazarsanız Kürt düşmanı olursunuz. Lakin rahmetsiz Engin Ardı. ve onu örnek alan yüzlerce medya yazarı gibi her yazınız cehape aleyhine olabilir, her gün böyle yazabilirsiniz. Ne CNN, ne de Türk olan bir kanal var. Tek yaptıkları (saat başı haberleri dışında) dört-beş kişi bir araya gelip, cehapeyi konuşmak. Arada evde D-SMART'tan kanalları zaplıyorum, her akşam, CNN TÜRK dışında üç kanalda daha konu cehape.

Türkiye'de sağ ve Tüsiad, 1976 1 Mayısındaki devasa kalabalık ve  1977 seçimlerinde Bülent Ecevit seçimlerinden sonra terör saldırılarını arttırmış, o zamanlar basını tam olarak kontrol edemeyen TÜSİAD, basına ilanlar vererek, CHP'nin zoraki azınlık hukümetinin düşmesini sağlamıştır. Ülkemizde suikaste giden sağcı politikacı, iş insanı falan vardır ama yazar-çizer veya akademisyen yoktur.  12 Eylül öncesi kitlesel katliamların (sadece Maraş-Çorum, Bahçelievler katliamı gibi katliamlar değil, kahvehane taramaları da benzerdir) kurbanları çoğunlukla solculardır. Buna rağmen 12 eylül medyası, önce sağ-sol kavgası diye anlattı olayı, sonra tüm suçu sola attı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/06/12-eylul-un-sucluluk-duygusu-egitimi-12.html)

12 Eylülden sonra Turgut Özal ve onun medyası, rakibi gördüğü Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş, Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan'ı kardeş kavası suçlamalarını yöneltti. ANAP, dört eğilimin (sosyal demokrasi, milliyetçilik, milli görüş ve merkez sağ) partisi olmakla övünüyordu. Sonuçta Demirel ve DYP, mecburen SHP ile işbirliğine gitti. (12 Eylülden sonra CHP'liler halkçı partiyi kurarken, askerlerde sosyal demokrat partiyi kurmuş, sonra bu iki parti birleşmişti CHP'nin eski genel başkanı Bülent Ecevit'de, kendi yasaklı olduğu için, karısının genel başkanlığında DSP'yi kurmuştu.) Sonuçta DYP, ve Süleyman Demirel, SHP ile koalisyon yaptı. Bunun bir nedeni de, 12 Eylül suçlarını işlememiş olmaktı. 1977 seçimlerinde Ecevit ile koalisyon yapmayan sağ partiler bloğu (Milliyetçi Cephe), Abdi İpeçi'nn cenazesinde bile el sıkışmayan Ecevit ile Demirel ve 12 Elül darbesinden önce altı ay boyunca inatla cumhurbaşkanı seçmeyen meclis, Türk milletinden özür dilemiş oluyordu. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/06/12-eylulun-sucluluk-duygusu-egitimi-2.html)

Medyadaki CHP düşmanlığı, 1989 yerel seçimlerinden sonra başladı. İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyük şehirlerin belediyelerinin kaybedilmesi, sağcılara, medya holdinglerine ve TÜSİAD'da kabus gibi geldi. Seçimlerden önce ANAP, seçmeni tehdit eden propagandalar yaptı. Derhal SHP'nin ve solun elinden büyük şehirler alınmalı ve solun iktidara gelmesi imkansız hale getirilmeliydi. Önce ANAP'a destek geri çekilip, aynı destek DYP'ye ve MHP'yeyöneltildi. ANAP'a verilen destek boşuna olacaktı.  1993 seçimlerinde görülecekti MHP-DYP'ye verilen destek de boşunaydı. 1993 seçimlerine daha sonra tekrar döneceğim.

Uzan ailesinin Star televizyonu ve diğer radyo-tv kanalları, SHP'ye sakdırmaya başladı. SHP, içten de, Deniz Baykal'ın taraftarları ile yara almaya başladı. SHP, ikide bir kongrelerle gündeme geldi. Ardından da SHP'yi ele geçirmek yerine, 12 Eylül rejiminin kapattığı CHP'yi tekrar açtı 1992'de. Sonra CHP, ayrı listelerle seçime girerek,  1995 seçimlerinde pek çok milletvekilliğini, yerel seçimlerde de İstanbul ve Ankara başta olmak üzere pek çok belediyeyi kaybetmesine sebep oldu. 1995 yılında Shp-Chp birleşti. Bu sefer de anti Baykalcılık yükselişe geçti. Bu arada İSKİ skandalı patladı. Star TV, kısa sürede İSKİ skandalı TV haline geldi. Bu skandal üzerinden tüm SHP (CHP)'li belediyelere saldırdı. Sonra bu saldırıya diğer TV kanalları ve medya da katıldı.

https://onbinkitap.blogspot.com/2017/10/doksanli-yillar-6-uzan-ailesi-ve-yesim.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/08/uzan-ailesinin-ve-genc-partinin-siyasi.html

CHP, Atatürk'ün mirası (özellikle bir ara Reisl'in diline doladığı İş Bankarı hisseleri başta olmak üzere) ve 12 Eylül öncesi mülklerini de geri alabilmek için CHP çatısı altında ve Deniz Baykal liderliğinde birleşti. Seçmen, Deniz Baykal'ı sevmediği için CHP, oy kaybetmeye devam etti. Solda en büyük oy alan parti olma özelliğini DSP'ye kaptırdı. Yüzde on barajını önce ucu ucuna geçti, sonra baraj altı ve tarihinde ilk kez meclis dışı kaldı. (1999 seçimleri) DSP, 2002 seçimlerinde, sağın tüm günahını da yüklenerek, batmak bir yana, yerin dibine girdi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/11/turk-medyasinin-2002-harekati-akp-nasil.html) 

Bu arada medyada giderek liberalleşti ve sağcılaştı. Emin Çölaşan yada Bekir Coşkun gibi ünlü köşe yazarları, uzun süre koltuklarında kaldı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/11/aydin-dogan-kimdir.html) Ekonomi servisleri, serbest piyasa ve özelleştirme yanlıları ile doldu.

AKP iktidarı yıllarında ise ya CHP, ya biz temalı propagandalar yapıldı. 2010, yetmez ama referandumunda, CHP ile Atatürkçülük eleştirildi.  Şimdilerde CHP'nin az Atatürkçülükle suçlandığına, sosyal demokrattasn, solcunda Atatürkçü olmaz diyenlere bakmayın. 2008 ile 2013 (Gezi isyanı) arasında tek Atatürkçü, CHP'lilerdi. Doğu Perinçek'in Türkçe Olimpiyatlarında şeref  konuğu olduğu yıllardı. Gezi ve sonrasında 17-25 Aralık, FETÖ-AKP  savaşından sonra Atatürkçülük yeniden popülerleşmeye başladı. AKP bu sefer de Alevi düşmanlığını ortaya koydu. Seçimleri kazanmak için basit bir formül uyguluyor. Tüm muhalefet CHP'de toplayıp, muhalefetin geri kalanını da muhalefete muhalefette topluyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/08/sahte-muhalefet-muhalefete-muhalefet.html)

Bir de her seçim sırasında ortaya çıkan milli otomobil, milli gemi, milli traktör (hatırlayan var mı, on liralık elektirikle, on dönüm tarla sürecekti), altın, uranyum, gümüş, doğal gaz, petrol (Hatırlar mısınız Gabar dağında çıkacaktı? İnternette, hatta televizyonlarda yayımlanan görüntülerin aslında Venezüella'da çekildiği ortaya çıkmıştı) madenleri; askerimize terörist saldırlar ve sert cevaplar (karşı saldırılar); DHKP-C'ni de bir saldırısı( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/silahli-direnisin-provakasyon-olmasi.html) ; şehit cenazesinde muhalefet liderlerine saldırı; muhalefet bloğunda bölünmeler ve kavgalar; seçim gecesi belirsizlik ve korku; iktidarın yeni bir zaferi ve kapanış.

Bu seçimde de benzeri oluyor, bir farkla. Daha önceki seçimlerde iktidar bloğu, seçim öncesi nefret diline ara verir,  tüm ülkenin başkanıyım havasında dolaşırdı. Bu seçimde açıkça hedef gösterme var. Buna bir de en son ANAP'ın 1989'da yaptığı, belediyeyi bize vermezseniz, kötü olur tehditleri var. Bu tehditler, 1989'da da işe yaramadığı gibi. 1989 yerel  seçimleri sonrası medya ve iş dünyası önce ANAP'tan, 1995 sonrası da DYP ve Tansu Çiller'den vazgeçti.

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/07/turgut-nereye-kostu.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/08/yildirim-akbulut-ve-mesut-yilmaz.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/tansu-cillerin-siyasi-tarihi.html

Şimdi de benzer bir korkutma var. Hatta benzeri değil, aynısı var. 1995'de Mehmet Barlas, Sabah gazetesindeki köşesinde, İslamı anlamak diye bir yazı yazdı. Bu yazıdan sonra medya ve iş dünyası (TÜSİAD), kamu oyunu yavaş yavaş siyasal İslam'a doğru sürdü. Bu arada CHP'ye saldırlar devam etti. 

Sonrasını tekrar uzun uzadıya yazmayayım. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/11/turk-medyasinin-2002-harekati-akp-nasil.html) Bugün de benzer bir siyasi-ekonomik krizle karşı karşıyayız. Bu sefer sağın kaçacak yeni bir alanı yok. MHP, majör parti olma şansını, 1995'de Alparslan Türkeş'in yanlışları başta olmak üzere defalarca tepti, red etti. İyi parti ise, seçimlere az kala masayı devirip, sonra geri dönerek tepti. CHP ile ittifakı, AKP devrilmeden bırakmamalıydı. Türkiye'de sağın, kaçacak yeni bir partisi ve ideolojisi yok. Tek çaresi, Faik Kurtulan gibi, ya CHP ya Cumhur konfederasyonu diye tehdit etmek. Üstelik buna DEM parti, İyi Parti, Zafer partisi falan da dahil. 

DEM Parti değilse de, seçmeninin, seçimden sonrasını düşünmesi gereklidir. 1977 ara seçimlerini bej sıfır (beş değil, bej, CHP'nin Edirne belediyesini kaybettiği gece, Trakya aksanıyla çıkmıştır bu slogan) yenilgisinden sonra Anadolu'da Alevilere karşı progromlar oldu (Maraş-Çorum gibi). Çünkü dönemin majör partisi Adalet Partisi ve lideri Süleyman Demirel,  her yerde CHP'nin oy oranını arttıran Alevileri, taşra illerinden kovmaya ve büyük şehirlere, hatta Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerine dağıtmaya karar vermişti. Bu yüzden Alevilere karşı terörü, çoğu kez tüm ile yayıyordu. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/06/alevi-tarih-mitlerine-cevaplar-2.html)

(https://onbinkitap.blogspot.com/2022/07/suleyman-demirel-kimdir.html)

Bu seçimlerden sonra, İstanbul başta olmak üzere, belediyeleri kaybetmesine engel olacak Kürtlere karşı benzer saldırıları yapmayacağını,  hatta 2015'de Beypazarı'nda yaptıklarını yapmayacaklarını nerden biliyorsunuz ve neye güveniyorsunuz. Resi, seçimlerden önce, mülakattı kaldıracağını vaat etmişti ama seçimlerden sonra hemen vazgeçti. Ben 1998'de öğretmenliğe ilk başladığımda,  öğrencilerimin çoğunun babası emekliydi. Bazıları çalışmıyordu. Zor da olsa emekli maaşıyla geçim vardı. Şimdi emekli olayım, tekrar üniversite okuyayım istiyorum, emekli maaşı bana yetmeyecek, biliyorum. Et bu ülkede her zaman pahallıydı ama kemikler hayvanların payıydı yada utana-sıkıla çorbalık kemik verilirdi ücretsiz olarak. Şimdi kemikler parayla satılıyor.

Hadi, TÜSİAD'ı, tarikatları anlarım. Sol partiler ve alt sınıfları CHP'nin nesi ile tehdit ediyorlar. Dünyada tek partiler genelde kan ve şiddetli isyanlarla yıkılırken (hatta Suriye'de on küsur yıllık iç savaşa rağmen yıkılmamışken,  CHP,  1946'da direndi 1950'de tek etti. Sonrasında ise (SHP dahil, hatta zorlarsan Ecevit'in DSP dahil) ortaklıkları hep kısa süreli oldu. Aslında kimse CHP iktidarından korkmuyor. Sonrasında olacaklardan korkuyor.




7 Şubat 2024 Çarşamba

ATATÜRKÇÜLÜLERİN ŞANLI DİRENİŞİ



 Atatürkçülük, daha kurulurken saldırı altındaydı. Bu saldırılıar genelde sağdan, din tüccarı kesimlerdendi. Solcular, Komünistler, çok acı çekse de Atatürk aleyhine çok konuşmadı. Bu olgu yetmişlerin başına kadar sürdü. Doğu Perinçek, Atatürk'e küçük burjuva devrimcisi demiş ve bu sözler, radikal sol gruplar arasında yayılmıştır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/dogu-perincek-kimdir.html) Atattürkçülük,  seksenli yıllarda yalancı bir bahar yaşadı. Gardrop Atatürkçülüğü dediğimiz şey yaşandı. Her odaya Atatürk resmi, her bahçeye Atatürk büstü ve her meydana Atatürk heykeli ile özetlenebilecek bir Atatürkçülüktü. Döneme adını veren ise, Atatürk'ün üzerine giydiği, 1930'lu yıllar modası bedene tam oturan takım elbiseler ile, gene 1930'lu yıllar modası etek-ceket kadın takımlarının moda olmasıydı. 

12 Eylül, kıyafette, büstte, resimde, heykelde yani kısaca görüntüde Atatürkçü'yken,  pek çok uygulamada Atatürk düşmanıydı. Atatürk'ün kurduğu Türk Dil Kurmu ve Türk Tarih Kurumu'nu kapatıp, Atatürk, Dil ve Tarih, Yüksek Konseyi diye bir kurum kurdu. Atatürk'ün kurduğu sistemi daha bir bozdu. Türk Hava Kurmu'nun,  kurban derisi bağışı tekelini elinden alıp, tamamen devlete bağımlı hale getirdi.  12 Eyül rejimi, Öz Türkçe'ye düşmandı. Bir sürü Öz Türkçe kelimeyi yasaklayıp, Osmanlıca kelimeleri TRT ve ders kitaplarında zorunlu tuttu. Hatta bu kelimelerden biri, darbenin başı Kenan Evren'in soy adıydı ve pek çok kişi bu duruma, Kenan Kainat diye alay ediyordu.Sonraki yıllar bu halka zorla dayatılan Osmanlıca kelimeler unutuldu. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/11/osmanlicanin-yenilgisi.html) Dönemin diğer bir özelliği de, eğitimin dinselleşmesiydi. Olay sadece zorunlu din dersleri olması, bunun anayasaya girmesi değildi. O dönem din derslerin yapısı da buna dahildi. Seksenler ve doksanların din dersleri, büyük ölçüde Sünnici, hatta Hanefici bir müfredaya sahipti. Yapılan şey, toplumu Sünnileştirme hareketiydi ve dinsel zorbalıktı. Benzerini Ruslar, Müz-slümanlara, özellikle Ural bölgesi Müslümanlarına yapmışlar, Müslümanların her gün en az yarım saat Hristiyanlık dersi almasını zorunlu yapmışlardı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/11/dinsel-zorbalik-ve-cesitleri.html) 12 Eylül rejimi de o yolda ilerliyordu. O dönem Aleviler arasında Ateizm yayılmaya başlamıştı. Bunun sebebi, devletin zorbalığına, azınlığın tepkisiydi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/09/azinlik-suclari-koku-ve-azinlik-ateizmi.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/07/dinsizlik-turleri-2-azinlik-dinsizligi.html) Bir de o dönem din öğretmenleri, Aleviliğe karşı ara ara saldırır, bu saldırılar da basında haber olurdu. Din öğretmenleri ara ara Alevi öğrencileri dışarı çıkarır, Sünni çocuklarla özel şeyler söyleyeceğiz, gibi laflar ederdi.

Darbecilerin gardrop Atatürkçülüğü,  sonraki yıllarda Atatürk'e saldırmanın bahanesi olacaktı. Doksanların başından itibaren Atatürkçülüğü karalamak için kullandı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2017/10/doksanli-yillar-7-yetmez-ama-evetcilik.html) 

Buna rağmen Atatürkçüler direndi. Derneklerle, vakıflarla diredni. Okuyarak ve okutarak direndi. Atatürk tişörtleri, telefon kılıfları ile diredi. Her milli bayramlarda ve on kasımlarda Anıtkabir'e koşarak direndi. Şair, Ahmet Arif'in Anadolu şiirinde dediği gibi  tırnak ile, diş ile,  kitap ile, iş ile, sevda ile, düş ile direndi. Direnmeye de devam ediyor, devam edecek.

Sonuçta vardığımız nokta odur ki, bu karanlığın ardındaki tek ışık Atatürkçülüktür. Bugün türbanlı kızlar bile Atatürk resimli, imzalık tişörtler diyor, yıllarca Zaman yada Akit aboneliğini gözümüze sokan esnaf, gençler alış-veriş etsin diye dükkana Atatürk resmi asıyorsa, bu gerçeğin sayesindedir. Stadyumlarda binlerce kişi, Mustafa Kemal'in askerleriyiz, diye bağırıyorsa, bu gerçeğin sayesindedir.

Direnişimiz devam edecektir. Hedef sadece mevcut iktidar partisini indirmek değildir. Laikliğiyle, devletçiliğiyle, tüm yönleriyle Atatürkçülüğü devlette etkin, baskın ve gardroptan öte, gerçek ideoloji yapmaktır.

1 Şubat 2024 Perşembe

ATATÜRK, TBMM KONUŞMASI 6 MART 1922

 



'...Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa' nin en önemli devletleri, Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatini ve Ülkemizi tehdit altında bulunduran, en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir.

Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere’nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana'dan sonra Peste ve Belgrat'ta yenilmeseydi, Avusturya / Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, Italya, Almanya'da, ayni kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir.'

'...Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekâlar, duygular, fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine islemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir.'

'...Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelimse cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün isleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karsılaşmışlardır. İste Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.'

'...Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu.
Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlak bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu 'maneviyatı’yla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu’yla Bati'nin birleştiği yerde bulunduğumuz,'maneviyat’ından tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka, bir
sonuç beklenemez (bundan) .'

'... Bu düşüsün çıkış noktası korkuyla, aczle başlamıştır.

Türkiye'nin, Türk halkının nasılsa basına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karsısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye'yi atıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler.

Türkiye'de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki 'Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.'

Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. 'Onlar bizi idare etsin' diyorlardı.'

‘...Bilelim ki, ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka uluslara yem olurlar.’


Meclis konuşmasından./ İş Bankası Kültür Yayınları./
TBMM Gizli celse zabıtları cilt–3. /.6 Mart 1922.- Mustafa Kemal.

29 Aralık 2023 Cuma

Atatürk'ün Menemen Olayı'nın ardından orduya taziyenamesi

 



Menemen’de ahiren vukua gelen irtica teşebbüsü esnasında Zabit Vekili Kubilay Beyin vazife ifa ederken duçar olduğu akıbetten Cumhuriyet ordusunu taziyet ederim. Kubilay Beyin şehadetinde mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tavripkâr bulunmaları, bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hâdisedir. Vatanı müdafaa için yetiştirilen; dahilî her politika ve ihtilâfın haricinde ve fevkinde muhterem bir vaziyette bulunan Türk zabitinin mürteciler karşısındaki yüksek vazifesi vatandaşlar tarafından yalnız hürmetle karşılandığına şüphe yoktur.

Menemen’de ahaliden bazılarının hataları bütün milleti müteellim etmiştir. İstilânın acılığını tatmış bir muhitte genç ve kahraman Zabit Vekilinin uğradığı tecavüzü milletin bizzat cumhuriyete karşı bir suikast telâkki ettiği ve mütecasirlerle, müşevvikleri, ona göre takip edeceği muhakkaktır. Hepimizin dikkatimiz bu mes’eledeki vazifelerimizin icabatını hassasiyetle ve hakkile yerine getirmeğe matuftur.

Büyük ordunun kahraman genç zabiti ve Cumhuriyetin mefkûreci muallim heyetinin kıymetli uzvu Kublay Bey, temiz kanı ile cumhuriyet hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır.

Reisicumhur
Gazi Mustafa Kemal

5 Aralık 2023 Salı

NUTUK'UN İLK SAYFASI (1. bölüm/Samsun'a çıktığım gün umumî vaziyet ve manzara)



 1335 senesi Mayıs’ının on dokuzuncu günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye:

Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup, Harb-i Umumî’de mağlûp olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şerâiti ağır bir mütarekenâme imzalanmış. Büyük harbin uzun seneleri zarfında millet yorgun ve fakir bir halde. Millet ve memleketi Harb-i Umumî’ye sevk edenler kendi hayatları endişesine düşerek memleketten firâr etmişler. Saltanat ve hilâfet mevkiini işgal eden Vahideddin, mütereddi, şahsını ve yalnız tahtını temîn edebileceğini tahayyül ettiği denî tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın riyâsetindeki kabine âciz, haysiyetsiz, cebîn, yalnız pâdişâhın irâdesine tâbi ve onunla beraber şahıslarını vikaye edebilecek herhangi bir vaziyete razı.

Ordunun elinden esliha ve cephanesi alınmış ve alınmakta...

İtilâf Devletleri, mütareke ahkâmına riayete lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilâyeti, Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap, İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da, İtalyan kıtaat-ı askeriyesi, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta ecnebi zâbit ve memurları ve hususî adamları faaliyette. Nihayet, mebde-i kelâm kabul ettiğimiz tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 335’te İtilâf Devletleri’nin muvâfakatiyle Yunan ordusu İzmir’e ihraç ediliyor.

Bundan başka, memleketin her tarafında, anâsır-ı Hıristiyaniye hafî, celî, hususî emel ve maksatlarının temîn-i istihsaline, devletin bir an evvel çökmesine sarf-ı mesâi ediyorlar.

Bi’l-âhire elde edilen mevsûk ma’lumât ve vesâik ile teeyyüd etti ki İstanbul Rum Patrikhanesi’nde teşekkül eden Mavri Mira Heyeti (Vesika: 1), vilâyetler dahilinde çeteler teşkil ve idâre etmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgûl. Yunan Salib-i Ahmer’i, Resmî Muhâcirîn Komisyonu, Mavri Mira Heyeti’nin teshîl-i mesâisine hâdim. Mavri Mira Heyeti tarafından idâre olunan Rum mekteplerinin izci teşkilâtları, yirmi yaşını mütecâviz gençler de dahil olmak üzere her yerde ikmâl olunuyor.

Ermeni Patriği Zaven Efendi de Mavri Mira Heyeti’yle hem-fikir olarak çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor.

Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde teşekkül etmiş ve İstanbul’daki merkeze merbût Pontus Cemiyeti sühûletle ve muvaffakiyetle çalışıyor (Ves

29 Ekim 2023 Pazar

NUTUK 19. BÖLÜM) (GENÇLİĞE HİTABE)

 


Muhterem Efendiler, sizi günlerce işgal eden, uzun ve teferruatlı beyânâtım, en nihayet mazi olmuş bir devrin hikâyesidir. Bunda, milletim için ve müstakbel evlâdlarımız için dikkat ve teyakkuzu davet edebilecek bazı noktalar tebârüz ettirebilmiş isem, kendimi bahtiyar addedeceğim.

Efendiler, bu beyânâtımla, millî hayatı hitam bulmuş farzedilen büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına müstenid, millî ve asri bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım.

Bugün vâsıl olduğumuz netice, asırlardan beri çekilen millî musîbetlerin intibâhı ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebed muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbâlinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbâlde dahi seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezâhür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bi'l-fiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahîm olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbâlinin evlâdı! İşte, bu ahvâl ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!

4 Mart 2023 Cumartesi

Atatürk'ün Türkiye İktisat Kongresi’ni Açış Söylevi İzmir



 Efendiler!

Aziz Türkiye’mizin iktisadî yükselme gereklerini aramak ve bulmak gibi vatanî, hayatî ve millî bir kutsal amaç için bugün burada toplanmış olan sizlerin, saygıdeğer halk temsilcilerinin karşısında bulunmakla çok mutlu ve sevinçliyim. Efendiler! uzun ihmallerle ve derin ilgisizlik ile geçen yüzyılların iktisadî yapımızda açtığı yaraları tedavi etmek, tedavi çarelerini aramak ve memleketi bayındırlığa, millî bir rahatlığa, mutluluğa ve servete ulaştıracak yolları bulmak için gerçekleşecek çalışmanızın çok kıymetli ve başarılı sonuçlara ulaşmasını dilerim.

Arkadaşlar, sizler doğrudan doğruya milletimizi oluşturan halk sınıflarının içinden geliyorsunuz ve onlar tarafından seçilmiş olarak geliyorsunuz. Bunun için memleketimizin, milletimizin halini, ihtiyacını ve milletimizin emellerini, üzüntülerini yakından biliyorsunuz. Herkesten daha iyi biliyorsunuz. Sizin söyleyeceğiniz sözler, alınması gereğini söyleyeceğiniz önlemler; doğrudan doğruya halkın dilinden söylenmiş gibi kabul olunur. Bu, en büyük doğrudur. Zira halkın sesi, hakkın sesidir.

Efendiler, tarih., milletlerin yükselme ve düşmesi sebeplerini ararken birçok siyasî, askerî, sosyal nedenler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok, bütün bu nedenler, sosyal olaylarda etkilidir. Fakat bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselmesiyle, düşmesiyle ilgili ve ilişkili olan milletin ekonomisidir. Tarihin ve tecrübenin belirlediği bu gerçek, bizim millî hayatımızda ve millî tarihimizde de tamamen görülmüştür. Gerçekten Türk tarihi araştırılırsa bütün yükselme ve düşme sebeplerinin bir iktisat meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Efendiler, tarihimizi dolduran bunca başarılar, zaferler veyahut yenilgiler, yok olmalar ve felâketler, bunların, tümü; gerçekleştikleri devirlerdeki iktisadî durumlarımızla ilişkili ve ilgilidir. Yeni Türkiye’mizi hak ettiği yere ulaştırabilmek için, mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermek zorundayız. Çünkü zamanımız tamamen bir iktisat devresinden başka bir şey değildir. Efendiler, bir milletin hayat gereklerini, rahatlık ve mutluluğunu oluşturan ekonomiyle uğraşmaması, uğraşamaması dikkatleri çeken bir durumdur. Fakat biz kabul etmek zorundayız ki, ekonomimize gereği kadar önem vermemiş bulunuyoruz. Bir milletin doğrudan doğruya hayat gerekleri ile uğraşamaması, o milletin yaşadığı devirler ile ve devirleri belirleyen tarih ile çok ilgilidir. Bundan dolayı biz de eğer uğraşamamış isek, gerçek nedenlerini geçirdiğimiz devirlerde ve özellikle tarihimizde arayabiliriz. Fakat böyle bir araştırma yaptığımız zaman, yazık ki itirafa mecburuz ki, biz henüz şimdiye  kadar gerçek, ilmî, olumlu anlamı ile millî bir devir yaşayamadık. Bundan dolayı millî bir tarihe sahip olamadık. Bu noktayı biraz açıklamış olmak için hep beraber Osmanlı tarihini hatırlayalım.

Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün çalışma, milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını karşılamak açısından gerçekleşmiştir. Örneğin Fatih İstanbul’u aldıktan sonra, yani Selçuk saltanatı ile Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasına konduktan sonra, Batı Roma İmparatorluğu’nu da zaptederek büyük bir saltanat kurmak istedi. Böyle geniş bir emel izledi. Böyle bir emeli izlemek ve uygulayabilmek için bütün milleti, ana unsuru arkasından bu hedefe doğru yönlendirdi. Örneğin Yavuz Sultan Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini sağlamlaştırmakla beraber; bütün Asya’yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu meydana getirmek üzere böyle bir siyasî meslek izledi. Ana unsuru bunun arkasından dolaştırdı. Kanuni Süleyman her iki cepheyi en üst derecede genişletmek, bütün Bahr-i Sefid’i (Akdeniz) bir Osmanlı havuzu  haline getirmek, Hindistan üzerinde gücünü kurmak gibi çok büyük, şahane bir siyaset izledi. Bu siyasetin uygulanması için ana unsuru kullandı.
Arkadaşlar, bütün bu işler ve hareketler, doğruluğu araştırılırsa, görülür ki bu büyük, güçlü padişahlar takip ettikleri dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanmışlardır. Büyük ve şahane arzularına dayanmakla beraber iç kuruluşlarını, iç siyasetlerini bu tutkularından doğmuş olan dış siyasetlerine göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Halbuki dış siyaset iç teşkilât ve iç siyasete dayandırılmak mecburiyetindendir. Yani iç teşkilâtının dayanamayacağı genişlik derecesinde olmamalıdır. Yoksa hayalî, dış siyasetler peşinde dolaşanlar, dayanma noktalarını kendiliğinden kaybederler. Gerçekten Osmanlı hakanları, asıl olan noktayı unuttular. Duyguları ve emelleri üzerine bütün hareketleri ve fiilleri yaptılar. İç teşkilâtlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalınca aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar ve onlara bütün bu şeyleri koruyabilecek ayrıcalıklar verdiler. Buna karşın ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu. Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu tac sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. Belki fetihler sonucu elde edilen halkı memnun edebilmek için, sonra yabancıları memnun edebilmek için doğrudan doğruya, ana unsurun hukukundan ve hayati ve iktisadî kaynaklarından birçok şeyleri karşılıksız yardım olarak, hediye olarak onlara veriyorlardı. Örneğin Fatih zamanında Cenevizliler’e ve Patrik’e verilen ayrıcalıklar ile açılan yol, kendisinden sonra daima genişlemiş ve sağlamlaştırılmış bulunuyordu. Bu ayrıcalıklar, devletim en kuvvetli, en büyük zamanında gerçekleşmiş oluyordu. Ancak ve ancak bir padişah yardımı karşılıksız sunulan bir destek olmak üzere gerçekleşmiş oluyordu. Hepiniz hatırlayabilirsiniz, Kanunî Sultan Süleyman zamanında Venediklilerle ticaret antlaşması yapılmıştı. Fakat Padişah, Venediklilerle ticaret antlaşması yapmayı kendi şerefine ve onuruna aykırı buldu. Zira onun anlayışına göre antlaşma, birbirine denk milletler arasında yapılırdı. Halbuki Venedik o zaman Osmanlı Devleti’ne denk olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya koruması altında idi. Bundan dolayı padişah böyle bir devletle antlaşma yapamazdı; ancak ona yardımlarda bulunabilirdi. Ve yardımlarda bulundu. İşte bu yardım kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Halbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi, bir kale içinde kuşatılan, korunma gereçlerini ve vasıtalarını kullandıktan sonra teslim olmak zorunda olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi, padişahların yardımını tercüme ederken kullanmış bulundular. Bu ufak ayrıntıyı iki noktadan tekrar edeyim: Millet hayati gerekleriyle uğraşmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar dolaştırılıyor ve bu yeni diyarlar halkı, birçok ayrıcalıklara sahip olarak çalışılıyordu. Yani fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken zaptolunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı. Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde böyle gerçekleşmiştir. Örneğin Fransızlar Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bu medenî sabanla kılıç mücadelesinde sonunda muzaffer olan sapandır. Ve Kanada’ya sahip oldu. Efendiler, kılıç kullanan kol yorulur, sonunda kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Lâkin saban kullanan kol; gün geçtikçe daha fazla kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur.
Efendiler, Osmanlı fatihleri, hakanları, istilâcıları, ana unsur ile beraber sabanın önünde yenilip çekilmeye başladıktan sonra, asıl felâketlerin büyüğü başladı. Sırf şahane bir ihsan olarak, yabancılara verilmiş olan ve özel  olan karşılıksız yardım, memleket içindeki Müslüman olmayan unsurlara verilmiş olan her şey, kazanılmış haklar olanak anlaşıldı.

Fakat yabancılar yalnız bu hukuku korumak ile de yetinmediler. Belki her gün onları biraz daha arttırmak için çareler aradılar ve buldular. İç unsurlar korumaya güçlerinin yettiği iç teşkilâtlarına dayanarak, dışarının daima kışkırtmasına ve yardımına sığınarak devletin ve aslî unsurunun yok edilmesiyle siyasî bir varlık olmak için çalışmaktan geri durmadılar. Yabancılar bir taraftan iç unsurları kışkırtıyorlardı; diğer taraftan da kendileri Osmanlı devletinin iç işlerine karışıyorlar ve her karışmada da yine devlet ve milletin aleyhine olmak üzere yeni yeni birtakım ayrıcalıklar, haklar alıyorlardı. Bu devamlı problemler altında zaten fakir düşmüş olan anayurtta, ana unsur devlete verebilecek parayı güç hazırlıyordu. Halbuki tacsahipleri yöneticiler, Saraylar, Babıâliler mutlaka büyük gösterişe, şana sahip olabilmek için, onu devam ettirebilmek, zevk ve tutkularını sağlayabilmek için her ne pahasına olursa olsun, bu parayı hazırlamak çaresine düşmüşlerdir. O çareler de, borçlanmalar oldu. O kadar çok borçlanmalar yapıyorlardı, o kadar kötü şartlar içinde borçlanmalar yapılıyordu ki, bunların faizleri de ödenemedi. En sonunda bir gün Osmanlı Devletinin iflâsına karar verdiler. Maliye işleri hemen kontrol altına alınmış ve başımıza genel borçlar belâsı çökmüş bulunuyordu.

Efendiler, milletin uğramış olduğu bu üzücü durumun, bu düşkünlüğün sebeplerini arayacak olursak bunu doğrudan doğruya devlet kavramında buluyoruz. Biliyorsunuz ki Osmanlı Devleti, şahsî saltanat ve son beş on yıl içinde de meşruti saltanat ilkesine dayanarak hükûmet idare ediyordu.

Arkadaşlar, şahsî saltanatta her konuya tac sahiplerinin arzusu, iradesi ve amacı hâkimdir. Söz konusu olan yalnız odur. Milletin amaçları, arzuları, ihtiyaçları söz konusu olmaktan çok uzaktır. Bütün millet istekleri ve dileklerini bırakmış bulunuyordu. Çünkü tac sahipleri kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir kişi sayarlardı. Bir de onların etrafını alan çıkarcılar vardı. Onlar da padişahların fikirleri ve anlayışları ile dolu olarak ve padişahın bu arzusunu bir kutsal ve bir Kur’an gereği gibi herkese kabul ettirirlerdi. Bu gayet koyu ve sürekli etkilemeler karşısında gerçekten bir gün bütün halk bu arzu ve iradelerin yapılması gereken ve kayıtsız şartsız gereken kutsal emirler gibi olduğuna inanmış olurlardı. Böyle idare ve hâkimiyete rıza gösteren bir milletin sonu elbette felâkettir, elbette uğursuzluktur. Arkadaşlar! Son anlattığım noktada artık Osmanlı Devleti gerçekte ve fiili olarak bağımsızlıktan mahrum bir duruma getirilmişti. Gerçekten bir devlet ki, kendi halkına koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz. Gümrük uygulamalarını, vergilerini memleketin ve milletin ihtiyaçlarına göre düzenlemekten yasaklıdır. Ve bir devlet ki, fazla olarak yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan mahrumdur. Böyle bir devlete elbette bağımsız denilemez. Devletin ve milletin hayatına yapılan müdahaleler yalnız bu kadar değil, daha fazla idi. Doğrudan doğruya milletin hayatını devam ettirmesi için gerekli olanlardan, örneğin tren yapmak için, örneğin fabrika yapmak için, örneğin her şey yapmak için devlet serbest değildi. Mutlaka dışarıdan karışmalar vardı. Bundan dolayı hayatını sürdürmekten alıkoyulan bir devlet bağımsız olabilir mi? Söylediğim gibi gerçekte devlet, istiklâlini çoktan kaybetmişti ve Osmanlı ülkesi yabancıların serbest bir sömürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de tamamen esir bir duruma getirilmişti. Bu sonuç söylediğim gibi milletin kendi iradesine ve kendi hâkimiyetine sahip bulunamamasından ve bu irade ve hâkimiyetin şunun bunun elinde kullanıla gelmiş olmasından ileri geliyor. O halde kesinlikle diyebiliriz ki, biz millî bir devir yaşamıyorduk ve millî bir tarihe sahip bulunmuyorduk.

Örneğin, Osmanlı tarihi baştan sonuna kadar hakanların, padişahların, kişilerin, en sonunda zümrelerin hal ve hareketini kaydeden bir destandan başka bir şey değildir. Geçmişin, yüzyılların elimize tarih diye uzattığı kitabın mahiyeti bundan ibarettir. Arkadaşlar, milletin hâkimiyetine sahip olmaması yüzünden girdiği Dünya Savaşı’ndan kıymetli evlâtlarımızdan oluşmuş kahraman ordularımızın Galiçya’da, Romanya ve Makedonya’da, Kafkas dağlarında, Sina çöllerinde uğramış olduğu eziyetleri hatırlatmaya gerek görülecek kadar çok zaman geçmemiştir ve en sonunda bu dünya savaşının uğursuz sonucu da hepinizin bilgisi dahilindedir. Özellikle Mondros Mütarekesi’yle açılan ateşkes devrinin görüntüsü, bir an için tekrar düşünmüş olursanız göreceksiniz ki, baştan sonuna kadar bir dağılma görüntüsünden başka bir şey değildi. Devletler her türlü anlaşmalardan ve insanî ve medenî haklardan sıyrılarak memleketimizin en kıymetli ve en verimli yerlerini çiğnediler. İzmir’i, Bursa’yı, Eskişehir’i tâ Sakarya’ya kadar; sonra bütün Adana ve çevresini ve Trakya’yı, İstanbul’u, en saygın yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu hareket şeklinden daha üzücü ve acıklı ve daha çok üzülmeye değer olan bir nokta varsa, o da bu memleketin yüzyıllarca başında bulunan ve bu milletin irade ve hâkimiyetini kullanan insanların dahi düşman saflarına geçmiş olmasıdır. Ve arkadaşlar biliyorsunuz, bu düşmanlar yani iç düşmanlar, dış düşmanların yapmadığı ve yapmaya gücünün yetemeyeceği kötü ve acıklı yeme hareketlerinde kararsızlık göstermemişlerdir. Dış düşman kuvvetleri, saydığım saygın vatan topraklarında bulunurken, padişahın iradesi ile, çıkarttığı fetvalarla ve hilâfet orduları ile bu suçsuz millet, şurada burada alçaltılıyor ve aldatılıyordu. Gerçekten vatanımızın şurasında burasında isyanlar başlamıştı. Zaten çoktan beri manen ve fiilen istiklâlinden mahrum bırakılmış olan Osmanlı devletinin tükenmesinde başarı meydana gelmişti.
Osmanlı Devleti tamamen bitmişti. Fakat düşmanlarımız aynı zamanda Osmanlı Devleti’ni kuran Türk milletinin de, aslî unsurunun da, bu memleketin gerçek halkının da yok ve çökmüş olduğunu zannettiler. İşte bunda çok aldandılar. Osmanlı Devleti ve Osmanlı Devleti gibi çok devlet kurmuş olan Türk milleti yok olmamıştır. Tersine hayatına vurulan bu darbelerden, dış düşmanların ve iç düşmanların bu acı ve nefret edilecek darbelerinden birdenbire bütün acıkgözlülüğünü, bütün uyanıklığını takındı ve hayatını, şerefini, namusunu kurtarmak için tam bir kararlılıkla başını kaldırdı; birlikte ve birbirine dayanarak ortaya atıldı.

İşte milletimiz o dakikadan itibaren millî devreye girdi, halk devresinin başlangıcına girdi. Millet bu noktadan başladığı gün kendisini hedefe ulaştıran yolların ve bizzat hedefin bulunduğu ufukların karanlıklar içinde bulunduğunu hepimiz hatırlarız. Fakat bu hal milletimizi ümitsizliğe düşürmedi. Tam bir kararlılık ile kutsal hedefe adımlarını attı. Efendiler, milletimiz, kesin kurtuluşa ve gerçek kurtuluşa sahip olabilmek için, iki ilkeye dayanmanın farz ve şart olduğunu anladı; büyük ve açık kanaatlerle anladı. O ilkelerden birincisi Misak-ı Millî’nin ifade ettiği mananın ruhudur. İkincisi Anayasamızın belirlediği değiştirilemez gerçeklerdir. Biliyorsunuz ki  Misak-ı Millî, milletin tam istiklâlini sağlayan ve bunu sağlayabilmek için ekonomisinin de gelişmesine engel olan bütün sebepleri bir daha ve kesinlikle geri gelmemek üzere kaldıran bir yöntemdir. Anayasa da Osmanlı İmparatorluğu’nun, Osmanlı Devleti’nin öldüğünü idrak ve ifade var olduğunu ilân eden bir kanundur ve bu devletin hayatının da kayıtsız şartsız milletin yetkisinde kalabilmesi için, halkın bizzat kendi alın yazısını idare etmesi esasını şart kılan bir kanundur. “Artık Türkiye halkı için tek temsilci, yasama ve yürütme yetkisini almış olan kendi meclisidir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir” diyen bir kanundur ve Babıâli Hükûmeti yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini koyan kanundur.

Efendiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve bunun hükûmetinin milletten aldığı yetki tam bir istiklâl ve kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkelerine dayanarak memleketi bayındır yapmak ve milleti zengin, rahat ve mutlu etmekten ibarettir. Böyle olmakla beraber Anayasa, bir özel madde ile Meclisin görevini de açıklar. O görevler ki, doğrudan doğruya milletin hukuk ve yetkisi iken yüzyıllarca şunun ve bunun elinde kalmıştır. Artık bu hukuk ve yetkinin hiçbir neden ve şekilde hiçbir makama ve kişiye bırakılamayacağını kesinlikle ifade etmek için bir özel madde koymuştur. Efendiler, milletimizin bu iki ilkeye dayanarak çalışmaya başladığı günden bugüne kadar geçen zaman, çok zaman değildir; üç buçuk, dört seneden ibarettir. Fakat milletimizin kazandığı başarı ve zafer bu üç buçuk dört seneye sığamayacak kadar çoktur, taşkındır, coşkundur, yüksektir, kuvvetlidir. Gerçekten o hükümdar buyruklarıyla, hilâfet ordulariyle ve bin türlü kışkırtmalar ve yalanlarla meydana getirilen isyanların tamamı bastırılmıştır. Millet tüfeksiz, topsuz, her türlü malzemesiz ve parasız bulunduğu bir zamanda yeniden dünyanın en kuvvetli ve en muazzam ordusunu kurmaya güç yetirmiştir. Ve bu ordu daha henüz kurulma durumunda iken Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya meydan savaşlarını ve zaferlerini kazanmıştır. Ve en sonunda bütün dünyayı hayretlerde bırakan, bütün dünyayı ister istemez övgülerine, sevkeden en son zaferi tam bir şiddet ve başarıyla kazanıp topraklarımızı ve kutsal vatanımızı çiğneyen düşman ordularını bire kadar yok etmiştir. Fakat Efendiler, tam bağımsızlık için şu kural vardır, millî hâkimiyet için bir kanun vardır, diyoruz. Bugün de büyük bir zaferin gerçekleştirici etkenleri ve yapanları olduğumuzu söylüyoruz. Bu noktada çok kesin olan bir gerçeği hep beraber tekrar etmek zorundayız. Bu kadar büyük, bu kadar kutsal ve büyük hedefler yalnız kâğıt üzerinde kurallarla ve kanun maddeleriyle ve sadece hırslarla, arzularla çözüm bulamaz. Tam gerçekleşmesini sağlayabilmek için tek kuvvet, gerçek ve en kuvvetli  temel ekonomidir.

Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile taçlandırılamazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu bakımdan en kuvvetli ve parlak zaferimizin bile sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği yararlı kazançları belirlemek için ekonomimizin, iktisadî hâkimiyetimizin sağlanması ve sağlamlaştırılması ve genişletilmesi gerekir. Efendiler, bu kadar verimli ve bu kadar kuvvetli olan yeni hükûmetimizin, düşmansız kalacağını saymak doğru değildir. Bu güzel temellerin bile içine bomba koyarak onu yıkmaya çalışanlar olacaktır. Onun hayatına, ilerlemesine karşı suikastler düzenlemeye girişecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı en kuvvetli silâhımız ekonomideki genişlik, dayanıklılık ve başarımız olacaktır. Efendiler, içinde olduğumuz halk devrinin, millî devrin, millî tarihini yazabilmek için kalemlerimiz sabanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri kavramı ile açıklanabilir.

Öyle bir iktisat devri ki, onda memleketimiz bayındır olsun, milletimiz rahat olsun ve zengin olsun. Bu noktada bir felsefeyi size hatırlatayım. “El kanaatü kenzi lâyüfna”. “Kanaat, yok edilmeyen bir hazinedir” anlayışı ile, fakirliği fazilet bilmek felsefesine de iktisat devri artık son versin.

Efendiler! bu felsefeyi, mutlaka yanlış yorumlamak yüzünden bu millete, bu memlekete çok büyük kötülük edilmiştir. Biliriz ki, Allah dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar yararlansın, varlık içinde yaşasın diye yaratmıştır ve fazla derecede  yararlanmış olabilmek için de, bugün kâinattan esirgediği zekâyı, aklı insanlara vermiştir. Eğer vatan denilen şey kupkuru dağlardan, taşlardan, bataklık sahalardan, çıplak ovalardan ve vatan; şehirler, köylerden oluşsaydı, onun zindandan hiçbir farkı olmazdı. Ve gerçekten bu dediğimiz felsefesinin sahipleri bu kıymetli vatanımızı böyle zindan ve cehennem yapmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Halbuki bu vatan evlât ve torunlarımız için cennet yapılmaya lâyık, çok yakışır bir vatandır. İşte bu memleketi böyle bayındır haline, cennet haline getirecek olan, ekonomik nedenler ve ekonomik faaliyetlerdir. Bundan dolayı öyle bir iktisat devri lâzımdır ki, artık milletimiz insanca yaşamasını bilsin, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrensin ve o vasıtalara yönelsin. Hepimizin isteği şudur ki, bu memleketin fertleri ellerinde örnekleriyle ziraatin, ticaretin, sanatın, emeğin hayatın bir temsilcisi olsun. Ve artık bu memleket böyle fakir ve bu millet değersiz değil, belki memleketimize zengin memleketi, zenginler memleketi, bu yeni Türkiye’nin adına da çalışkanlar memleketi denilsin. İşte millet böyle bir devir içinde bulunuyor ve böyle bir devri yükseltecektir. Ve böyle bir devrin tarihini yazacaktır. Ve böyle bir devirde, böyle bir tarihte en büyük makam, en büyük hak, çalışkanlara ait olacaktır. Efendiler, Türkiye İktisat Kongresi tarihte ilk defa yüksek yer kazanacak bir kongredir. Sizler memleketin ihtiyacını ve milletin yeteneğini ve bunun karşısında bütün dünyada var olan çok kuvvetli iktisat teşkilâtına değer vererek, yapılması gereken önlemleri ve uygulaması gerekli olan bütün yenilikleri tam bir açıklıkla dile getirmelisiniz. Tâ ki o önlemler, o yenilikler uygulandıkça memleketimiz hayırlı neticelere, nurlara batmış olsun. Arkadaşlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’niz ve hükûmetiniz, elbette milletin istekleri dairesinde, gelişmeye, yenilenmeye tamamen taraftardır. Bunun için memleket ve millete faydalı olarak alacağınız önlemler tam bir memnuniyetle göz önüne alınacaktır. Buna şüphe etmiyorum. Efendiler, ekonomi sahasında düşünürken ve konuşurken zannedilmesin ki, biz yabancı sermayesine düşman bulunuyoruz. Hayır, bizim memleketimiz geniştir. Çok çalışma ve sermayeye ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı kanunlarımıza bağlı olmak şartiyle yabancı sermayelerine gereken güvenceyi vermeye her zaman hazırız ve isteriz ki, yabancı sermayesi bizim çalışmamıza ve var olan ama yetersiz kalan servetimize katılsın. Bizim için ve onlar için faydalı sonuçlar versin; fakat eskisi gibi değil. Gerçekten geçmişte ve özellikle Tanzimat devrinden sonra, yabancı sermayesi memlekette üstün bir yere sahip oldu. Ve ilmi manasiyle denebilir ki, devlet ve hükümet yabancı sermayesinin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Artık her medenî devlet gibi, millet gibi, yeni Türkiye de buna uyamaz. Burasını esir ülkesi yaptıramaz.
Arkadaşlar, son söz olarak demiştim ki, biz memleketimizi artık esir ülkesi yapamayız. Belki hepimizin dikkatlerini çekmiş olan Lozan konferansı’nın son görüşmesi bu nokta ile ilgilidir. Konferansın şimdilik gecikmeye uğrayışı hep aynı meseleden, aynı noktadan doğmuştur gibi anlaşılabilir. Ordularımız en büyük bir zaferi kazanmışlardır ve zafer yürüyüşünü durduracak hiçbir engel yoktur. Böyle bir zamanda İtilâf Devletleri, hukukumuzu, kanunî haklarımızı görüşmeler ile bile onaylayacaklarını ve meselelerin görüşmeler ile bile çözümleneceğini söylediler ve bizi konferansa davet ettiler. Milletimiz, Meclisimiz ve Hükûmetimiz samimî olarak barış taraftarı olduğu için, muzaffer ordularımızı durdurdu ve delegeler heyetimizi Lozan’a gönderdi. Aylardan beri konuşmalar ve tartışmalar sürüyor. Fakat henüz karşımızdakiler bizimle üç senelik, dört senelik bir hesabı görmüyorlar, üç yüz ve dört yüz senelik bir hesabı görmeye başlamışlardır. Ve hâlâ karşımızdakiler eski Osmanlı Devleti’nin tarihe geçtiğini ve bugün yeni Türkiye devletinin var olduğunu ve bu Türkiye devletini kuran milletin çok kararlı ve kahraman bir millet olduğunu ve bu milletin artık tam bağımsızlıktan ve milli hâkimiyetinden zerre kadar fedakârlık yapamayacağını anlamamışlardır.

İşte bunu anlayamamak yüzünden kararsızlığa düşmüşler, beklemeye mecbur hissetmişlerdir. Arkadaşlar, onlar istedikleri kadar kararsız olsunlar, fakat bu millet kesin kararını vermiştir. Bu millet için kararsızlık devirleri çoktan geçmiştir. Devletlerin delegeler heyetimize verdikleri son proje elbette heyetimizce kabule değer görülmedi. Diğer delegeler heyeti gibi bizim delegeler heyetimiz de durumu hükûmete ve gerekirse Meclis’e sunmak üzere memlekete geri gelmek üzeredir. Elbette sorular ve açıklamalar olacaktır. Ancak bütün millet, bütün dünya bilsin ki, en sonunda ve en sonunda millet tam bağımsızlığının sağlandığını görmedikçe yürümeye başladığı yolda bir an durmayacaktır.

Efendiler! Hiç kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Dünyanın her medenî milletinin tabiî olarak sahip olduğu şeylerden bizi mahrum etmemelidirler ve haklarımızı vermelidirler. Çünkü hakkımız tabiîdir, kanunîdir, mantıklıdır ve bize gereklidir. Biz, bu haktan vazgeçmeyeceğiz ve ne kadar haklı isek bu hakkımızı savunmak ve korumak için de memleketimizin, milletimizin yeteneği ve gücü o kadardır. Efendiler, görülüyor ki, bu kadar kesin ve yüksek bir askerî zaferden sonra bile bizi barışa kavuşmaktan engelleyen nedenler, doğrudan doğruya ekonomik nedenlerdir. İktisadî düşüncelerdir. Çünkü bu devlet, bu millet iktisadî hâkimiyetini sağlarsa o kadar kuvvetli temel üzerinde yerleşmiş ve yükselmeye başlamış olacaktır ve artık bunu yerinden kımıldatamazlar. İşte düşmanlarımızın, gerçek düşmanlarımızın, bir türlü rıza göstermedikleri budur.

Efendiler! Bu fiilen gerçekleşmiştir. Barış denilen şeyin sağlanması için yabancıların bu gerçeği itiraf etmemekteki kararsızlıklarına mantıki anlam vermek mümkün değildir. Çok isteğe değerdir ki, çok yakın bir zamanda onlar da bu gerçeği itiraf ederler ve bütün medeniyet dünyasının çok büyük istek ve özlemle beklediği barışın kurulmasına engel olmak sorumluluğundan çekinirler. Biz şimdiden hayatımızla ilgili gereklerimizi sağlamaya başlamış bulunuyoruz. Ve doğal olarak barış durumunun kurulmasında daha büyük gelişmeler oluyor. Fakat başarılı olmak için çok çalışmak gerektiğini bilmeliyiz. İktisadiyat diyoruz; fakat arkadaşlar, iktisadiyat demek, her şey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, insan varlığı için ne gerekse onların tamamı demektir. Ziraat demektir, ticaret demektir, emek demektir, her şey demektir. Bütün bu konularda şimdi memleket ve milletimizin ne halde olduğunu sizler çok güzel bilirsiniz. Nitelendirmek istemeyeceğim. Ancak memleketimizin genişliği ve nüfusumuzun bu genişlikle ne kadar uygunsuz olduğunu da hatırlayınız. Bu geniş ve verimli toprakları işleyebilmek, işletebilmek için eksik olan el emeğini, mutlaka fenni aletler ile karşılamak zorundayız. Memleketimizi bundan başka tren ile ve üzerinde otomobiller çalışır yollarla  şebeke haline getirmek mecburiyetindeyiz. Çünkü, garbın ve cihanın vasıtaları bunlar oldukça, trenler oldukça bunlara karşı merkepler ve kağnı ile yollar üzerinde yarışmaya çıkışmanın imkânı yoktur. Memleketimiz ziraat memleketidir. Bu yüzden halkımızın çoğunluğu çiftçidir, çobandır. Bundan dolayı en büyük kuvveti, kudreti bu alanda gösterebiliriz ve bu alanda önemli yarış meydanlarına atılabiliriz. Fakat aynı zamanda sanatımızı da artırmak ve genişletmek zorundayız. Eğer sanat konusunda yine hoşgörülü olursak o halde sanayi eserlerinde yine dışarıya haraç verici oluruz. Ürünlerin ve eşyaların değiş tokuşu ve servete dönüşmesi için, ticarete ihtiyacımız vardır. Ticaretimizin yabancılar elinde kalması, memleketimizin servetinden gereği kadar yararlanmamızı önler. Fakat bütün bunlar söylenildiği kadar basit ve kolay olmayan şeylerdir. Bunda başarılı olabilmek için gerçekten memleketin ve milletin ihtiyacına uygun ana program üzerinde bütün milletin birlikte ve denk olarak çalışması gerekir. Yüce Heyetiniz bu ilkelerin en kıymetlilerini inşallah bulup ortaya koyacaksınız. Arkadaşlar, bence yeni devletimizin, yeni hükümetimizin bütün ilkeleri, bütün programları iktisat programından çıkmalıdır. Çünkü demin dediğim gibi her şey bunun içinde yerleşmiştir. Bundan dolayı evlâtlarımızı o şekilde eğitmeli ve terbiye etmeliyiz, onlara o şekilde bilgi, anlayış vermeliyiz ki, ticaret, ziraat ve sanat dünyasında ve bütün bunların faaliyet alanlarında verimli olsunlar, etkili olsunlar, çalışır olsunlar, ameli bir organ olsunlar. Bundan dolayı eğitim programımız, gerek ilk öğretimde, gerek orta öğretimde verilecek bütün şeyler, bu bakış açısına göre olmalıdır. Eğitim programlarımız gibi devlet şubeleri için düşünülecek programlar bile, iktisat programına dayanmaktan kendini kurtaramazlar. İlkeli bir program uygulamak ve bu program üzerinde bütün milleti denk olarak çalıştırmak lâzımdır.

Bizim halkımızı yararları birbirinden ayrılır sınıflar halinde değil, tersine varlıkları ve çalışma sonucu birbirine lâzım olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada dinleyicilerim çiftçilerdir, sanatkârlardır, tüccarlardır ve işçilerdir. Bunların hangisi birbirinin karşıtı olabilir. Çiftçinin sanatkâra, sanatkârın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, birbirine ve işçiye muhtaç olduğunu, kim inkâr edebilir.
Bugün var olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını umduğumuz fabrikalarımızda kendi işçimiz çalışmalıdır. Rahat ve mutlu olarak çalışmalıdırlar ve bütün bu saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın gerçek lezzetini tadabilmelidir ki, çalışmak için kudret ve kuvvet bulabilsinler. Bundan dolayı programdan söz edildiği zaman, âdeta denebilir ki, bütün halk için bir “Emek Misak-ı Millisî”dir. Ve böyle bir emek Misak-ı Millî’si mahiyetinde olan program etrafında toplanmaktan meydana gelecek olan siyasî şekli ise, sıradan bir parti yapısında düşünülmemek gerekir. Ve barıştan sonra meydana gelebilecek olan böyle bir siyasî şeklin şimdiye kadar olduğu gibi milletin kararlılığı ve imanı ile ve birlik ve dayanışmasının birbirine yardımcı olması ile başarılı olacağı hakkındaki inancım kuvvetlidir ve tamdır.

Efendiler! Yüce heyetinizin bugün toplamış olduğu Türkiye İktisat Kongresi çok önemlidir, çok tarihîdir. Nasıl ki Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi felâket noktasına gelmiş olan bu milleti kurtarmak konusunda Misak-ı Millî’nin ve Anayasanın ilk temel taşlarını hazırlamak konusunda etkili olmuş, girişimci olmuş ve bundan dolayı tarihimizde, millî tarihimizde ve millî hayatımızda en kıymetli ve yüksek hatırayı kazanmış ise, kongreniz milletin ve memleketin hayat ve gerçek kurtuluşunu sağlamaya araç olacak kuralların temel taşlarını ve ilkelerini hazırlayıp ortaya koymak şekliyle tarihte en büyük adı ve çok kıymetli bir hatırayı kazanacaktır. Bu kadar kıymetli ve tarihi kongrenizi açmak şerefini bana verdiğinizden dolayı özellikle teşekkürlerimi sunarım. Ve böyle bir kongreyi düzenleyen sizlersiniz. Bundan dolayı sizi tebrik etmeğe değer görürüm. Ve tebrik ederim. Kongre açılmıştır efendim