atatürkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atatürkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2026 Cumartesi

KÜRT SORUNU VE ATATÜRKÇÜLÜK



Bazı konularda konuşmak zordur. Ben de bir deli cesaretiyle yazmaya çalışıyorum. İmanuel Kant'ın öğüdünü tutuyorum, kendi aklımla düşünmeye cür'et ediyorum.
En başta ülkenin en büyük iki azınlığını (Aleviler ve Kürtler), Türk milliyetçiliğine, özellikle de milliyetçi partiye   nasıl düşman oldu sorusunu  Atatürkçüler kendisine sormalı. Milliyetçi partiler sormuyor, zira onlar kendileri yaptı. MHP, bambaşka bir yazı konusu.
Önce Kürtlerden bahsedeceğim. Ben de bir Kürdüm, her ne kadar Kürtçe bilmiyorsam ve asilime olmuş da olsam, gerçeği değiştiremem. Pek çok kişinin de anadili Kürtçe ve onları asimileye zorlanamayacağı  gibi teşvik de edilemez; asimile olmak istiyorsa da engellenemez ki görüleceği üzere asimile olmak isteyen de yok gibi.
Devlet de halkını asimile etmek ya da asimilasyonunu engellemek istememeli. Asimilasyona zorlamak kültür faşizmi, asimilasyonu engellemeye çalışmak da dışlamaktır. (Hitler'in Yahudilerin Almanlarla evlenmesini yasaklaması ve bir süre sonra Almanların bir kaç nesil geriden Yahudiliğini araştırması gibi.)
Bu konuyu önce bir analizlerimizi edip, sorunu adım adım çözmeye veya çözüm önerilerimizi sunmaya çalışalım.
En başta ideolojiyi yeniden şekillendirip, Bulgaristan'ın düştüğü hataya düşmemeliyiz.
İkinci olarak bu sorunun kaynağına bakalım. MHP, Ülkü Ocakları ya da 1965-1971 arasındaki genel ismiyle Komandolar'ın içinde bolca Kürt vardı.  Zira Ülkücülüğün başlangıcı her faşist oluşum gibi antikomünizmdi.
Hatta babamın dediğine göre (bölgede kamyonculuk yapıyordu) 12 Eylül öncesinde, 1977-80 arasında Elazığ, Bingöl, Bitlis, Van ve Ağrı'nın her ilçesinde Ülkü ocağı varmış. 12 Eylül öncesi kaynaklara baktığımızda MHP'nin Kürt karşıtı oluşunun 1971, yani 12 Mart muhtırasından sonra yavaş yavaş geliştiğini görürüz.
Azınlık isyanı ve faşizm, iki ucu boklu bir değnektir ve mümkün olduğunca iki ucu da aynı anda temizlenmelidir.
Bunu çok uçuk bir komplo teorisi olarak görebilirsiniz. Öyleyse şu son sözde açılım döneminden öncesine bir bakalım. Örgüt Eruh ve Şırnak karakol baskınlarını yaptığı gün, dönemin başbakanı Turgut Özal ne yaptı? Tüm gün havuzdan çıkmadı, tatilini yarıda kesmedi. Bu örgüt büyürken yıllarca, bunlar bir avuç baldırı çıplaktır edebiyatı yapıldı.
Sonra 33 silahsız erin şehit olmasına sebep olan o yalancı ateşkesi ne çabuk unuttuk da, çözüm sürecine kandık.
Gerçek şu ki, PKK'da, MHP kadar sistemin bir parçasıdır ve her ikisini de NATO kurmuştur. Hatta DHKP-C bile öyledir. Çünkü illegal yapı olmadan legal-yarı legal oluşumlara ihtiyaç olmaz. Çözüm sürecinin tek amacı PKK'yı yeniden canlandırmaktı.
Çok solcu grupların yetmez ama evetçi tavırları buna delildir. Yıllarca bazı Marksist-Leninist klasikleri fotokopi çekercesine kopyalayarak bunu saklama çabasındadırlar. HDP'nin de yetmez ama evet referandumuna, sözde boykotla desteği bir yana, gezi de darbeyi görmesini de unutmayalım.
12 Eylül darbesinden hemen önce, illegal sol örgütlerin parçalanışında da hızlanmalar oldu. Özellikle en kalabalığı olan Dev-Yol, birden bire İstanbul lideri Dursun Karataş önderliğinde parçalandı ve içinden Dev-Sol çıktı. Üstelik bu ayrışma son derece sancılıydı ve kırk milyonluk Türkiye'de Dev-Yol'un yarım milyon civarı taraftarı vardı.
Derken 12 Eylül geldi, Karataş kadın kılığında hastaneden çıktı. 12 Eylüle giderken illegal sol örgütler, polislerin, istihbaratçıların bile hayret edeceği bir sür'atle parçalanmaya başladı. Çünkü darbe yaklaşıyordu.
Lakin Dev Sol yıkılmadı, iç savaş yaşayıp, adını değiştirdi (DHKP-C). Çünkü aslında sistemin bir parçası olarak kurulmuştu, tıpkı PKK gibi.
Bütün bu terörden, devlet destekli  sağcı terörle aynı anda bitirmeliyiz. Bunu yaparken de kendi halkımızı küstürmemeliyiz.

9 Aralık 2024 Pazartesi

HALKÇILIK İÇİN DEVLETÇİLİK

 




Liberaller ve kendini Atatürkçü olarak tanıtanların çoğu bile Devletçilik ilkesini, cumhuriyetin ilk yıllarına ait bir zaruretten başka bir şey olmadığını söylüyor uzun zamandır. Özellikle faşizan Atatürkçü dediğim kesim,  sosyal demokrattan Atatürkçü olmaz deyip, duruyor. Bir tanesi tıpkı dinciler gibi saçmalamış, Atatürk sosyal demokrasiyi yasaklamıştı demiş. (Böyleleri ile tartışmıyorum, engelliyorum.) Dincileri, Kuran yasaktı, namaz yasaktı demeleri gibi bir durum. Doğu Perinçek, Atatürk'e, küçük burjuva devrimcisi derken, Nihal Atsız, Dalkavuklar Gecesi romancığını yazarken, Atatürkçülüğü, sosyal demokrartlar savunuyordu. Devletçilik ilkesini, aynı zamanda halkçılık ilkesine dayanır.

Halkçılık, devletin çok yüce bir kurum olmayı bırakıp, halka hizmet eden bir kuruluş olması ilkesidir. Halkı aç ve çıplak bırakmamak, yoksulukla kandırılmasına engel olmaktır, halkçılığın amacı. Halkın ucuz gıda, kamu sağlığı ve kamu eğitimine ulaşmak amaç edinilmiştir. Osmanı övücülerinin en çok zorlandığı yerdir. Anadoılu'da Selçuklular, Osmanlı'dan çok daha az Anadolu'da egemen olmuştur.  Buna rağmen Anadolu'da, Osmanlı'dan kat ve kat fazla Selçuklu-Beylikler eseri vardır. Üstelik Selçuklu dönemine ait pek çok eser, Haçlılar ve Moğollar tarafından yakılıp-yıkılmıştır. Osmanlı'nın çok övündüü cami yapımında bile bu böyledir.  Osmanlıcıların çok övündüğü vakıf medeniyetinin asıl amacı,  rüşvetçi memurların mülklerini müsadereden kaçırmaktır. Tanzimat fermanı ile müsadere uygulaması kalkınca, Osmanlı'da vakıf sayısı azalmıştır. Cumhuriyet rejimi ise, bu ütr ihtiyaçları, hayır severlerin insafına değil, devletin politikasına emanet edilmesi gerekliliğini kavramıştı. Bunun için sadece bayındırlık, eğitim, sağlık değil, sanayi, sanat gibi alanlara da yatırım yapması gerekiyordu genç cumhuriyetin. Devlet tiyatroları, devlet opera ve balesi, şeker fabrikaları, toprak mahsüleri ofisi gibi kurumlar hep halkın  ihtiyaçları içindir. Ülke üretim açısından o kadar fakirdi ki, ilk modern tuğla fabrikası, Kastamonu'da, Gölköy köy enstitüsü, ülkenin ilk tuğla (güneşte kurutma değil, ateşte pişirme) fabrikasını kurmuştur.

Seksenli ve doksanlı yıllarda, zarar ediyor diye aşağıladığınız, özelleştirdiğiniz  fabrikalar sayesinde unu, şekeri ve pek çok ürünü, bu sayede ucuza tüketebiliyorduk. Özelleştirmeler sonucu pek çok fabrika kapandığı gibi, pek çoğu da eskisi gibi üretim yapmıyor, halka ürün satmıyor. Halkın yoksullaşması zarar sayılmıyor. Ancak büyük firmalar azıcık zarar etse, ekonomistler ortalığı birbirine katıyor. Bu ekonomistler, halkı fakirliğe ikna etmek için. Devletçiliğin bir amacı da, kalıcı halk refahıdır. Halkın refahı yoksa kalkınma veya sürdürülebilirlik yoktur. 

Burjuvalar nasıl ki zarar etmeye ve servetlerinin küçülmesinde alışmıyorsa, halk da yoksullaşmaya alışmamalıdır. Halk, ülkenin halinden suçlu değildir, olsa bile bu suçun cezası, daha da yoksullaşmak değildir. Halkların yoksullaşma sebebi, bir avuç soyguncu politikacı ve onların destekçisi tüccarlardır, burjuvalardır. Cezalandırılması gerekenler onlardır. Kamu işletmelerini, bedava fiyata satmak gibi ödülendirmelerin, halkı daha fazla fakirleştirdiği en az kırk yıldır bellidir. Olay sadece tesislerin satılması değil, aynı zamanda kapatılmasıdır. Refik Saydam Hıfzısıha enstitüsü kapatılmasaydı, korona salgınında aşısız kalmazdık. Sadece Hıfzısıha değil, Tuzla cip fabrikası gibi pek çok tesis, üretim merkezi sessizce. Kamu üretim tesislerine düşmanlık, daha ilk kurulduğunda vardı. Adnan Menderes'in sadece uçak fabrikasını kapattığını biliyoruz. Uçak fabrikasına gelene kadar, kimbilir ne fabrikalar, çiftlikler kapandı.

Şimdi de halkın ucuz yemek (lokanta), kreş gibi hizmetlerin, belediyecelerce bile verilmesine karşı rezil bir siyasetle karşı karşıyayız. Devlet sadece bir avuç süper zengine ve o zenginlerin bir şekilde yönetiminde etkili olduğu tarikatlara hizmet etsin; halkta hem ucuza çalışsın, hem de her şeyi pahalıya tüketsin istiyor.

Halk olarak, halkçılığa, sosyal devleter ve bunu sağlayacak kamu işletmelerine sahip çıkmamız, satılanları geri almak yada yeniden kurmak zorundayız. Ekonominin başarı ölçütü halkın refahı ve mutluluğudur. İktisadi kalkınma olurken bu olmak zorundadır, olduktan sonra değil. Aksi halde ekonomi (iktisat) bir bilim değil, bir çeşit din olur. Keynes'in dediği gibi, uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız. Öyleyse refah, hemen, şimdi demeliyiz.

21 Ekim 2024 Pazartesi

KAMU MALI-MÜLKÜ BAĞIŞLANAMAZ, GERİ ALINABİLİR-VERGİ FELSEFESİ





 Neoliberalizm devlet nimetlerini burjuvalarının malı haline getirdi. Devletin  malları özelleştirme adı altında bir keç büyük burjuvaya peşkeş çekildi. Bu peşkeşler, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra hızlandı. Aslında  özelleştirmelerin ideolojisi, 12 Eylül'den, hatta 12 Mart'tan önce hazırdı. İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması kitabı ile taslağını çizmişti. 12 Eylülle beraber hepsine bir cesaret geldi.Halit Narin o meşhur sözünü söyledi. Bu vakte kadar işçiler gülmüştü biz ağlamıştık, bundan sonra işçiler ağlayacak, biz güleceğiz. Başka biride milletin a... diye bir cümle kurmuştu hatırlarsanız. Sözlerini aynen gerçekleştiriyorlar. Bir gün bu iktidar devrilecek. O zaman 12, hatta daha önce, Turgut Özal'ın Devlet Planlama Müsteşarlığında bedavadan ucuz faizle verilen teşvik krdeileri bile bu yüzsüz ve tekel burjuvalardan geri alınmalı.

Özelleştimeler başlamadan evvel bize, yani halka, ucuzluk, verimlilik, hatta üretkenli vaat etmemiş miydi? Burada konu özelleştimelerinde ötesinde. daha doğrusu satışların ötesinde, zenginlere daha da zenginleşsin diye bağışlanan kamu ve şahıs mülklerinden bahsedeceğim. Kapitalizm, Adam Simith'in yazdığı gibi serbest piyasa rejimi olmadığı gibi ; John Locke'un yazdığı gibi özel mülkün güvenceye alınması rejimi de değildir. Büyük kapitalistlerin mülklerinin ve gelirlerinin savunulmasıdır. Bu açıdan feodalitenin devamıdır. Feodalitedeki toprak sahiplerinin yerini, sermaye sahipleri almıştır. Feodallerin, topraksız köylüler ve küçük toprak sahipleri ile olan kavgasının yerini; burjuvalar işçi ve küçük burjuvalarla olan kavgası almıştır. Küçük burjuvalar ve lümpen proleterya, bu kavgada burjuvadan yana olursa, zenginleşeceğini zanneder.  Karl Marks'ta,  Paris komünü sırasında orduyu destekleyen esnafla alay eder. İsyan bastırılnca burjuvalar, esnaftan alacaklarını hacizle tahsil etti ve onları sefil hale getirdi. Avrupa ve Kuzey Amerika işçi sınıfı ve küçük burjuvasının da böyle şeyler yaşadıkça akıllandı. Sosyalist yada komünist bir düzen kurmadılar yada kuramadularsa da, kendilerini burjuvalara ezdirmemeyi öğrendiler. Kapitlaizmi kendi çıkarlarına göre yönlendirdiler. Sendikalar her zaman siyasette kendi sınıfının çıkarını düşünerek çalışır ve sendika üyeleri de sendikaları buna göre yönlendirir.

Orta çağda nasıl ki krallar-sultanlar, birilerini şövalye-sör ilan eder, mir-hassa-arpalık (atların beslenmesi için) topraklar dağıtırdı; şimdi de devletler birilerine teşvik kreedileri ve yok pahasına kamu mülkü verip, zenginleşmesini sağlıyor. Orta çağda köylüler ara ara isyan ederek, bu mülkleri geri alır yada almaya çalışırdı. Günümüzde de benzeri oluyor. İspanya'da, General Franco ve etrafındakilere bağışlanan kamu mülkleri, neredeyse elli yıl sonra parça parça geri alındı. Franko ve etrafındakilerin mezarları da şehitliklerden, katedrallerden birer ikişer koparıp, aile kabristanlarına gömdü. İspanya'nın bunu yapması için Franko iktidarının ardından kırk yıl kadar zaman geçmesi gerekti ve kırk yıldan sonra da parça parça yapabildi bunu. Bu kırk yıl içinde on dört yıllık keisntisiz sosyalist (sosyal demokrtat) tek parti iktidarı da vardı. On dört sene boyunca tek parti olarak İspanya'yı yöneten sosyalsitler, Franco'nun mezarını taşıyacak, Franco ailesene bağışlanan mülkleri geri alacak kadar muktedir olamamıştı.

Çünkü bunun için gerekli zihniyet, metaliteye sahip değilerdi. Franco ölünce, Falanjistlerle (İspanyol faşistleri) ile demokrasiye geçiş uzlaşmasına varılmıştı. Franco'yu iktidara getirense üç sene süren, cephe savaşı şeklindeki bir iç savaşın kazanılmasıydı. Ülkemide ise bu bağışlar, seçimiş politikacılar ve darbeciler tarafından yapıldı. Özelleştimeile bedavadan ucuza satış, vatandaştan akmulaştırma yada bağış yolu ile alınıp, özel sektöre peşkeş çekiş, yada bedelsiz tahsis yolu ile birilerine bağışlana kamu mülkleri geri alınmalıdır. Aynı zamanda vatandaş vergiler ile dünyanın en pahalı benzinini-mazotunu kullanırken,  verginin vergisini verirken, vergileri yada devlete olan borçları affedilen, kredileri yeniden yapılandırılan  iş insanlarına da acımamalıyız. Acıdığımız şey, hepimizin malı-mülküdür.

Halktan çalınanları, halka geri vermelidir.

30 Eylül 2024 Pazartesi

YENİDEN DEVLETLEŞTİRMEK ZORUNDAYIZ

 


Lübnan'daki patlamalar, ulusal sanayinin önemini gösterdi. Rusya'nın yaptırımlara dayanması ulusal sanayisi ve ulusal interneti interneti sayesinde. Mail.Ru, Rutube, Rugram, Telegram gibi siteler, Rusya'yı internet yaptırımlarına karşı koruyor. Bütün bunlar Putin'in, Yeltsin sonrası kamulaştırma operasyonları sayesinde oldu. Yerli sanayi sadece yaptırımlar değildir. ithale bağlı kalmak, elinizi-kolunuz bağlar.  Kıbrıs harekatından sonra Yunanistan'ın, Türkiye'ye savaş açamamasının temel sebebi, pek çok üründe ithalata bağlı olmasıdır.

Türkiye, Özal'dan bu yana ne yapmıştır? Özelleştirmelerin bir sonucu da ülkede pek çok şeyin ya hiç üretilememesi yada ithale bağlı kalınmasıdır. Ülkemiz kağıt ihracatçısı iken, kağıtta ithale bağımlı hale gelmiştir. Pilde tamamen ithale bağlıyız. İşin ilginci Aselsan pil fabrikası özelleştikten sonra Pilsa başta olmak üzere özel pil fabrikaları da kapanmıştır. Pilden ne olacak diyorsunuz, halen pek çok alet-edevat, alkalin  pille çalışmakta. Korona salgını sırasında Hıfzıssıhhayı keşke kapatmasaydık değimiz gibi bir gün Tuzla cip fabrikasını kapattığımıza da pişman olacağız. (Pek çok kişi, öyle bir fabrikanın varlığından ve Tuzla ciplerin varlığından habersizdir.)

Olay sadece devletin güvenliği değildir. Halkımız Özal iktidarından beri sistematik olarak fakirleştirilmektedir. Sadece üretim araçlarını değil, satış dükkanları da tekel olduğundan, dünyanın en kalitesiz ürünlerini, en pahalıya almakta.  Dünyanın en yavaş internetlerinden birini kullanmakta, en fazla parayı ödemekte. Elektrik, su ve diğer hizmetlerde de durum farklı değildir. Özelleştirmeler, her türlü mal ve hizmeti, bir avuç aç gözlü kartele vermiş, halkı onların insafına bırakmıştır. Gıda başta olmak üzere pek çok mal ve hizmet, tekellerin elindedir. Rekabetin gizli eli tamamen palavradır. Tarih boyunca pek az  görülnüş ve görüldüğü sürelerde de pek az yaşanmıştır. Bu tezin asıl sahibi Adam Smith bile, İskoçya Gümrük bakanıyken, İngiltere'den gelen kumaşlara yüksek gümrük uygulamıştır. Tarihte saf liberal ekonomiyi bulmak, sosyalizmi bulmaktan daha zordur. Mesele devletin  müdahalesi değil, bu müdahalenin kimden yana olduğudur. Yıllarca halkı, Komünistler sizin mülklerinizi devletleştirecek diye korkutan Kapitalistler, şimdilerde devlet eli ile bu mülkleri büyük holdinglere vermektedir.

Burada sorun, siyasettir, kitlelerin her az ve her zaman siyasi gelişmeleri kendi çıkarı için kullanmasıdır. Hiç bir büyük burjuvanın, tarikat şeyhinin veya üst düzey bürokratın, seçimleri umursamadığını görmezsiniz.  Yada bu kişiler için siyaset, dört yada beş yılda bir oy vermek değildir. Böyle büyük servetleri yönetenler,  siyaset yapmak için seçim zamanının gelmesini beklemezler. Hiç bir siyasi lideri de yüceltmezler. O lideri terk etmek için baraj altı kalmasını beklemezler. Zülfü Livaneli, bir röportajında; Avrupalılar her seçimde ayrı partiye oy vermeleriyle, Orta Doğuluşar da dededen toruna eynı partiye oy vermeleriyle övünürler demişti. Ben buna bir de özellikle taşra şehirlerinin yerlilerinin her zaman belediyeyi iktidar partisinden seçmeleri ile övünmelerini ekleyeyim. Oysa Özal zamanından beri sizi fakirleştiren politikacıları, icabında en güçlü olduğu zamanda oyunuzu vermeyerek terbiye edebilirsiniz. Bir de partinizin her politikasını desteklemek zorunda değilsiniz. İktidarın bir icraatı, kime yarar diye düşünmelisiniz. Özelleştirmeler, medya imparatorları başta olmak üzere kamu mallarını yok pahasına alan burjuvalara yarar, özelleşmeden sonra pek çok ürünü daha pahalıya alacak olan sana değil.

Diğer bir hususta, gene Özal döneminden beri sistematik olarak yok edilen ve güçsüz düşürülen kooperatiflerle ilgili. Fiskobirlik yılarca fındık üreticilerinin güvencesi oldu. Antbirlik, Çukobirlik  gibi kooperatifler, üreticiyi korur yada korumaya çalışırdı. 12 Eylül ve Özal iktidarları ile başlayan süreçte Türkiye'de kooperatifçilik sistematik olarak batırıldı. Kooperatifçiliği yeniden ayağa kaldırmalıyız. Ülkenin fındık üreticileri bir İtalyan firmasına mahkum olmuş durumda.

Özelleştirilen pek çok kamu kuruluşu, satılan pek çok kamu mülkü var. Bir de peşkeş çekilen, ihsan olarak verilenler var. Bunları da bir şekilde devletleştirmek zorundayız. Hem devletçilik olmadan Atatürkçülük olmaz; hem de halkın refahını vahşi piyasaya bırakamayız. 

19 Temmuz 2024 Cuma

KOMPRADOR BURJUVAYA KARŞI DEVLETÇİ İKTİSAT FELSEFESİ

 


Başlığında ve içinde komprador geçen bir yazı yazsam, bu açıklamayı da yazıyorum. Bu kelime çok kullanılır ve gerçek anlamı pek az bilinir. İspanyolca ve Portekizce de tam anlamı satın alıcı yada mümessil demek.  İşbirlikçi anlamına da geliyor. Sömürgeciliğin önderi bu ülkeler, yerli halklarla doğrudan ilişkiye girmek yerine, onlar arasından bazı temsilciler ile ilişkiye girip, bu temsilciler ile işgal ettikleri ülkeleri yönetmişler. Bunlara da komprador demişler. Zira ilk başlarda bu kişilerin asıl işleri, yerel ürünleri, İspanyollar ve Portekizliler için satın almakmış. Sonra Avrupalı efendiler, pek çok işi onlara yaptırmış. Diğer sömürgeciler de onların izinden gitmiş. İngilizler, koca Hindistan'ı  (o zamanki Hindistan kavramına bu günkü Pakistan, Bangladeş, Seyşel Adaları, Bhutan, Nepal, Myanmar falan da dahilmiş) yüz milyon kadarken, yüz bin kadar subayla yönetmiş. Şevket Süreyya Aydemir, Hindistan'dan bahsederken, son Babür (Mughal) imparatorunun, İngiliz Hindistan şirketinin yerel memuru haline geldiğini yazar. Bu sözü Pehlevi hanedanlığı için de söyleyebiliriz. Hanedan sadece iki Şah görmüş, babayı İngilizler tahta çıkarmış, Oğlu tam anlamı ile İngiliz BP ve Amerikan Exon şirketlerinin elemanı olarak çalışmış, onların çıkarına zarar verenlere hiç acımamıştır.

Ben kompradorları, doğrudan devlet yöneticileri-tarikat, aşiret gibi topluluklar ve yöneticileri ve  şirketler-ticaret erbapları olarak üçe ayırıyorum. Üçü de ayrı ayrı yazı konusu, ben üçüncüsü ile ilgili olarak yazacağım. Gerçi bu üçü birbirinden ancak kavramsal olarak ayrılabilir. Komprador burjuvalar, komprador politikacılar olmadan, komprador politikacılar da, komprador tarikatlar-aşiretler olmadan yaşayamaz. Komprador politikacıları da seçilmesi için komprador aşiretler-tarikatlar ile, komprador burjuvalar besler.

Dünyayı işgal etmiş olan Avrupalı beyaz adam,  geride bir sürü kompradorunu bırakmış, eski sömürgelerinin en büyük ticari ortağı olmuştur. Bu komprador burjuvalar,  birikimlerinin önemli bir kısmını efendilerinin memleketine aktarırlar ve bir ayakları hep oradadır. Bir şekilde efendilerinin ülkesine çalışırlar.

Devletçilik ilkesinin bir sebebi de bu komprador burjuvanın ekonomideki egemenliğini kırmaktır. Komprador burjuva, ürün ithalatı , ham madde ihracatı ve efendileri ile bağı yüzünden sanayileşmenin önünde engeldir. Sadece kendisi sanayi yatırımı yapmakta isteksiz olmakla kalmaz, sanayi yatırımı heveslisi müteşebbislere de saldırırlar. Bu saldırılar genelde dedikodu, meedya gücü ile karalama ve finansal dışlama şeklinde olur.

Ülkemizde kompradorluğa alışmış burjuvaazi, devletçi ekonomiye hep düşman oldu ve özelleştirme talep etti. Dileğini de aldı. Seksenli ve doksanlı yıllarda özelleştirme propagandası, özel sektörün bu işletleri daha verimli işletip, büyüteceğiydi.Oysa özelleştirme ile satılan kurumların tamamı ya yok edilip, arazisine bina yapıldı, yada küçüldü. Şöyle ciddi bir araştırma yapılmıyor, özelleştirilen tesislere ne oldu diye.

Son olarak, Temmuz 2024'de, İzmir'de, elektirik kaçağı ile ölüm olayında bir kısım medya,  muhalefetteki belediyeyi suçladı. Oysa elektirik dağıtımı özelleştirilirken, hem hizmet kalitesi özelleşecekti, hem de  kaçak eletirik parası ortadan kalkacaktı.

Özelleştirme sevdalılarından hesap soramıyoruz ya, o yüzden.

11 Nisan 2024 Perşembe

DEVLETÇİLİK İÇİN İKTİSAT FELSEFESİ



Seksenlerin başından itibaren merkez medya denen, TÜSİAD destekli holding  medyası,  sürekli özelleştirme diye inledi. Sonuçta istediğini başardı. Satıla satıla devlete ait fabrika kalmadığı gibi TİGEM (Tarımsal İşletmeleri Geliştirme Çiftliği) bile kalmadı. Özelleştirme destekçilerinin iddialarına göre, serbest piyasa rejiminin gizli eli,  bu fabrikaların daha iyi işlemesini sağlayacak,  piyasa ucuzlayacaktı. Oysa kapitalizm, teorisyen, iktisatçı kılıklı propagandacıların anlattığı gibi bir şey değildir:

https://onbinkitap.blogspot.com/2016/11/kapitalizm-ile-ilgiliyanlis-bilgiler-su.html

Kapitalizmde serbest piyasa yalandır. Kapitalizmin demokrasiyi sevdiği de yalandır. Bu destek sadece şirketlerin ve Amerika Birleşik Devletleri gibi kapitalsit devletlerin diktatörlere desteği ile sınırlı olmadı. Latin Amerika'ya altmışlardan, doksanlara kadar kan kusturan askeri diktatörlükleri, Malcom Frieadman, James M. Buchanan gibi pek çoğu Nobel ödüllü Neoliberalist iktisatçı, askeri darbeleri öven teoriler geliştirdi. (Siz Nobel kurumunu demokratik bir kurum sanıyorsunuz. 2019'da Avusturyalı,ırkçı, özellikle de Bosna katliamı konusunda Sırpları desteklemiş olan Peter Handke, Nobel ödülü aldığında,  ülkemizdeki yetmaz amacılar başta olmak üzere pek çok kişi hayret etmişti. Oysa neoliberalizmin kurucu Friedman'ın görüşlerini bilse şok geçirirdi. Kaynar; Yıkıcı Olumsuzlama-Werner bonefeld) Bu iktisatçılar, güçlü devlet-serbest piyasa diyerek, anti komünist diktatörlüklere yetmez ama evet demişlerdir. Yani yetme ama evetçiliğe adını Hayko Bağdat vermiş olabilir ama Yetmez Ama Evet, bir Türk icadı değildir.

https://onbinkitap.blogspot.com/2017/10/doksanli-yillar-7-yetmez-ama-evetcilik.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2017/10/doksanli-yillar-7-yetmez-ama-evetcilik.html

Özelleştirme de Türk icadı değil. Sezar bile R oma cumhuriyetini, o zamanın yetmez amacılığı ile yıktı. Aslında diktatörlük, roma cumhuriyetinde bir çeşit olağan üstü hal yetkisiydi. Sezar, bu yetkiyi ömür boyu için aldı. Sezar, suikasle öldürülünce ortaya çokan karışıklıktan faydalanarak, tekrar diktatör oldu. Sonrasında Roma'da diktatörlük, kurumsallaştı ama teoride Roma cumhuriyeti hep vardı.

Devletçi ekonomi ise, büyük ölçüde Türk, daha doğrusu Atatürk icadıdır. Tek sebebi, sermaye sahibi bir burjuvazinin oluşmaması değildir. Pek çok ürünün ithal edilmesi sonucu oluşan döviz kıtlığı da değildir. Asıl sebep, ekonomiye bakış açısıdır. Ekonominin amacı tüm halkın refahını sağlamak olmalıdır. Devler, kar etmesi gereken bir şirket değildir. Şirketler, sadece patronlarının yada ortkalarının karını amaçlar. Geri kalmış ülkelerde şirketler yada burjuva, çoğunlukla kompradordur. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/10/kompradorlar-isgalciler-kadar.html)

Komprador kelimesi, İspanyolca satın alıcı yada Türkçe ticaret diline çevirirsek, mümessil demektir. İspanyollar, işgal ettikleri pek çok bölgede yerli halkı, kendi aralarından seçtikleri kişiler aracılığıyla yönetmiş, bu kişileri de daha çok çok ürün satın alanlardan seçtikleri için, böyle demişlerdir. Devletçiliğin bir sebebi de ülke ekonomisini kompradorlaşmasını engellemektir.

Devlet, herkesin devleti olmalıdır. Devletin başarısı, mümkün olduğunca herkesin refahı ve mutluluğudur. Bunu da ülkenin tüm bölgeleri, tüm etnik grupları ve tüm sınıfları aynı anda kalkındırarak yapmalıdır. Süper zenginler, servetine servet katarken, uzun vadede işçiler de refah bulacak diyemezsiniz. J.M.Keynes'in dediği gibi, uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız.

Keynes demişken. Neoklasik liberal okulun, yani neoliberalizmin diğer bir adı da Askeri Keynesyenliktir. Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz'da bir keresinde, en büyük yolsuzluklar, askeri darbe dönemlerinde olur demişti.

Mesut Yılmaz demişken de ekleyelim: https://onbinkitap.blogspot.com/2022/08/yildirim-akbulut-ve-mesut-yilmaz.html

Devletçilik, devletin de fabrika sahibi olduğu kapitalizm ya da sosyalizm ile kapitalizm arasına bir sistem değildir. Devletin, tüm vatandaşlarını iktisadi olarak sahiplenmesidir ve halkçılık ilkesiyle bağlıdır. Devletçiliği iktisat bilimine illk yerleştirmeye çalışanlar,  Şevket Süreyya Aydemir ve Kadro dergisi grubu üyeleridir. 

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/sevket-sureyyaaydemirin-kitaplari.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/04/insaatcilik-ve-insancilik.html

Türk iktisatçıları, devletçiliği tekrar incelemeli, yeni bir Kadro hareketi kurmalıdır.


7 Şubat 2024 Çarşamba

ATATÜRKÇÜLÜLERİN ŞANLI DİRENİŞİ



 Atatürkçülük, daha kurulurken saldırı altındaydı. Bu saldırılıar genelde sağdan, din tüccarı kesimlerdendi. Solcular, Komünistler, çok acı çekse de Atatürk aleyhine çok konuşmadı. Bu olgu yetmişlerin başına kadar sürdü. Doğu Perinçek, Atatürk'e küçük burjuva devrimcisi demiş ve bu sözler, radikal sol gruplar arasında yayılmıştır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/dogu-perincek-kimdir.html) Atattürkçülük,  seksenli yıllarda yalancı bir bahar yaşadı. Gardrop Atatürkçülüğü dediğimiz şey yaşandı. Her odaya Atatürk resmi, her bahçeye Atatürk büstü ve her meydana Atatürk heykeli ile özetlenebilecek bir Atatürkçülüktü. Döneme adını veren ise, Atatürk'ün üzerine giydiği, 1930'lu yıllar modası bedene tam oturan takım elbiseler ile, gene 1930'lu yıllar modası etek-ceket kadın takımlarının moda olmasıydı. 

12 Eylül, kıyafette, büstte, resimde, heykelde yani kısaca görüntüde Atatürkçü'yken,  pek çok uygulamada Atatürk düşmanıydı. Atatürk'ün kurduğu Türk Dil Kurmu ve Türk Tarih Kurumu'nu kapatıp, Atatürk, Dil ve Tarih, Yüksek Konseyi diye bir kurum kurdu. Atatürk'ün kurduğu sistemi daha bir bozdu. Türk Hava Kurmu'nun,  kurban derisi bağışı tekelini elinden alıp, tamamen devlete bağımlı hale getirdi.  12 Eyül rejimi, Öz Türkçe'ye düşmandı. Bir sürü Öz Türkçe kelimeyi yasaklayıp, Osmanlıca kelimeleri TRT ve ders kitaplarında zorunlu tuttu. Hatta bu kelimelerden biri, darbenin başı Kenan Evren'in soy adıydı ve pek çok kişi bu duruma, Kenan Kainat diye alay ediyordu.Sonraki yıllar bu halka zorla dayatılan Osmanlıca kelimeler unutuldu. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/11/osmanlicanin-yenilgisi.html) Dönemin diğer bir özelliği de, eğitimin dinselleşmesiydi. Olay sadece zorunlu din dersleri olması, bunun anayasaya girmesi değildi. O dönem din derslerin yapısı da buna dahildi. Seksenler ve doksanların din dersleri, büyük ölçüde Sünnici, hatta Hanefici bir müfredaya sahipti. Yapılan şey, toplumu Sünnileştirme hareketiydi ve dinsel zorbalıktı. Benzerini Ruslar, Müz-slümanlara, özellikle Ural bölgesi Müslümanlarına yapmışlar, Müslümanların her gün en az yarım saat Hristiyanlık dersi almasını zorunlu yapmışlardı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/11/dinsel-zorbalik-ve-cesitleri.html) 12 Eylül rejimi de o yolda ilerliyordu. O dönem Aleviler arasında Ateizm yayılmaya başlamıştı. Bunun sebebi, devletin zorbalığına, azınlığın tepkisiydi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/09/azinlik-suclari-koku-ve-azinlik-ateizmi.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/07/dinsizlik-turleri-2-azinlik-dinsizligi.html) Bir de o dönem din öğretmenleri, Aleviliğe karşı ara ara saldırır, bu saldırılar da basında haber olurdu. Din öğretmenleri ara ara Alevi öğrencileri dışarı çıkarır, Sünni çocuklarla özel şeyler söyleyeceğiz, gibi laflar ederdi.

Darbecilerin gardrop Atatürkçülüğü,  sonraki yıllarda Atatürk'e saldırmanın bahanesi olacaktı. Doksanların başından itibaren Atatürkçülüğü karalamak için kullandı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2017/10/doksanli-yillar-7-yetmez-ama-evetcilik.html) 

Buna rağmen Atatürkçüler direndi. Derneklerle, vakıflarla diredni. Okuyarak ve okutarak direndi. Atatürk tişörtleri, telefon kılıfları ile diredi. Her milli bayramlarda ve on kasımlarda Anıtkabir'e koşarak direndi. Şair, Ahmet Arif'in Anadolu şiirinde dediği gibi  tırnak ile, diş ile,  kitap ile, iş ile, sevda ile, düş ile direndi. Direnmeye de devam ediyor, devam edecek.

Sonuçta vardığımız nokta odur ki, bu karanlığın ardındaki tek ışık Atatürkçülüktür. Bugün türbanlı kızlar bile Atatürk resimli, imzalık tişörtler diyor, yıllarca Zaman yada Akit aboneliğini gözümüze sokan esnaf, gençler alış-veriş etsin diye dükkana Atatürk resmi asıyorsa, bu gerçeğin sayesindedir. Stadyumlarda binlerce kişi, Mustafa Kemal'in askerleriyiz, diye bağırıyorsa, bu gerçeğin sayesindedir.

Direnişimiz devam edecektir. Hedef sadece mevcut iktidar partisini indirmek değildir. Laikliğiyle, devletçiliğiyle, tüm yönleriyle Atatürkçülüğü devlette etkin, baskın ve gardroptan öte, gerçek ideoloji yapmaktır.

21 Aralık 2023 Perşembe

KAHROLSUN İNÖNÜCLÜLÜĞÜN, SAHTE ATATÜRKÇÜLÜĞÜ



 Atatürkçülükle ilgili olarak pek çok kişinin Atatürk yerine İsmet İnönü'yü eleştirdiğine hatta İnönü'ye hakaret ettiğine şahit oldum. Atatürk'e bu adam diyen Said-i Kürdi bile önce İnönü dönemi icraatlarını eleştiriyor.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/12/dini-inanclarimi-kaybetmem-4-saiti.html) Ulusalcı denen ve aslında faşist olan, kökeni Doğu Perinçek olan gruplar da İnönü'yü ve sonrasındaki Cehapeyi eleştirmekle meşgul. Doğu Perinçek demişken, kim olduğunu bir hatırlayalım; (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/dogu-perincek-kimdir.html) Nihal Atsız, Dalkavuklar Gecesi adlı kitabında Atatürk'e düpedüz hakaret ettiği halde, Atatürkçü olduğunuve İnönü'ye karşı olduğunu söyler. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/09/veba-geceleri-ve-dalkavuklar-gecesi.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2017/06/huseyin-nihal-atsizve-eserlerine.html) Atilla İlhan ve çömezi sayabileceğimiz Banu Avar, köy enstitülerine karşı çıkacak kadar kahrolsun İnönücüdürler. Oysa köy ensittülerinin ilk denemeleri, okur yazar askerleri eğitmen yapma kursları ile Atatürk'ün sağlığında başlamıştı. İlginçtir köye nstitülerin kaparılmasının da, açılmasının da suçu İsmet İnönü'ye atılır.

Kahrolsun İnönücülüğün bazı masum sebepleri var. Onlardan bir bahsedip, bir kenara koyayım da, karışmasın. Atatürk devrimleri, Avrupa'nın binlerce yılını, bir kaç on yıla sığdırma çabasıydı. Yanlışlar ve hatalar hemen anlaşılmadı. Bu kararlardan daha sonra vazgeçilmek zorunda kalındı. Diğer yandan Atatürk sonrası, özellikle 1945'de dünya siyasi ve diplomatik yapısı birden değişti. 1945'e kadar Türkiye ile dost geçinen bir Sovyetler Birliği vardı. Atatürk zamanının Sovyetler Birliği, ticari ortak bile bulamayan bir ülkeydi. Oysa 1945'de doğru Avrupa ülkelerini (Doğu Almanya, Çekya, Slovakya, Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan) işgal edip, Yugostlavya ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi dostlar edinmişti. İkinci Dünya savaşı sonrası Komünist-Sosyalist ideoloji, kırk beş yıl kadar sürecek bir altın çağ yaşayavaktı. Küba ve Nikaragua'da devrimler, Afrika'da sosyalist darbeler yaşanacak, Amerikalılar Vietnam'dan atılacaktı. İkinci dünya savaşı zaferi ile özgüveni tavan yapan Sovyetler Birliği ve onun diktatörü Stalin, Türkiye'yi açıkça hasım ilan edip, Kars-Ardahan'ı ve boğazlardan üs isteyecekti. Sovyetler Birliği, Finladniya yada İsveç gibi tarafsız-bağlantısız bir Türkiye istemiyordu.

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/08/isvecli-olmaktan-vazgecmek.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/09/agir-konuk-ornek-ulke-finlandiya.html

Bu anlattıklarım Kahrolsun İnönücülüğün sebeplerinin yüzde biri değildir, biz sadece baştan belirtmiş olalım. İnönü'ye saldırmanın ilk sebebi, Ataürk'e saldırmanın zor olmasıdır. Bunun tek sebebi Atatürk'e karşı suçlar kanunu değildir. Aslında kamupyunun Atatürk'e Karşı Suçlar Kanunu diye bildiği kanun, Atatürk, Silah Arkadaşları ve Kurtuluş Savaşı Hatıralarını Koruma Kanunudur. Yani bu kanun, Kurtuluş Savaşında Atatürk ile beraber savaşmış her hangi birinin hatıralalarına  da saygısızlıkla  ilgilidir. Doğrudan Atatürk'e saldırıldığında, Kurtuluş Savaşına da saldırılmış olacaktır. Daha doğrusu bu saldırısı çok belirgin olacaktır. Bunu saklamak için önce İsmet İnönü'ye saldırılır.

İnönü'ye saldırarak, Atatürk düşmanlığı gizlenir yada gizlenmeye çalışılır. Cumhuriyet döneminin uygulamaları anlatılırken, İnönü döneminden başlanır. Mesela Varlık vergisinden çok bahsedilir ama 1924 Trakya progromundan bahsedilmez. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/07/1934-trakya-progromu.html) Böylece Atatürk düşmanı değilmiş gibi yapılır. Hatta Atatürkçü öze dönüş vurgusu yapılır. 1938'den beri Atatürkçülükten uzaklaşıyoruz falan denir. Hatta Atsız, Atatürk'le alay eden Daşkavuklar Gecesi romanını yazdığı, hatta avukatı bu romanı okuyunca Atsız'ın savunmasından çekildiği halde, ben İnönü düşmanıyım, Atatürkçüyüm demiştir. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/09/veba-geceleri-ve-dalkavuklar-gecesi.html)

Atatürk ile İnönü'nün arasının her zaman iyi olmadığı açıktır. Sonuçta farklı yapıda, farklı eğitim almış iki insandırlar.  En basitinden Atatürk piyade, İnönü topçu sınıfından askerdir. İnönü'nün her konuda Atatürk'ü birebir takip etmediği de gerçektir. Başka bir gerçekte, İnönü'nün yeni alfabe ile beraner, eski alfabeyi özel yazılarında bile kullanmayan bir kaç kişiden biri olacak kadar Atatürk'e sadık olduğu gerçeğidir. Diğer yandan da kaderleri ortaktır. Çerkez Ethem, isyan ettiğinde, Meclis'in önündeki bireklerden birine Mustafa Kemal'i, diğerine İsmet'i asacağını söylemişti. Atatürk öldüğünde İnönü'den başkasını seçmenin, Lenin'den sonra ikinci adam olan Troçki yerine Stalin'in geçmesi sonucu oluşan kargaşalıklar ve terör dönemi gibi kargaşalık çıkacağından korkulmuştur. Bu yazdıklarımı büyük ölçüde Şevket Süreyya Aydemir'in Tek Adam ve İkinci Adam kitaplarından aldım. İsmet İnönü'de 1973'de öldüğünde Anıtkabir'e gömüldü. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/sevket-sureyyaaydemirin-kitaplari.html)

Sonuç olarak ne kurucu liderimiz Mustafa Kemal Atatürk, ne de onun ikinci adamı ve ikinci cumhurbaşkanımız İsmet İnönü, eleştirilmez değildir. Kahrolsun İnönücülük, Atatürkçülüğe düşmanlığı perdeleme çabasıdır. İsmet İnönü en fazla çok partili hayata geçtiği için eleştirilir. Bence doğrusunu yapmıştır, hatta iktidarını 1946'da  devretse iyi olurdu. Türkiye, çok partili hayata geçişin ve CHP'nin iktidarını devretmesinin sıkıntılarını illa yaşayacaktı ve bu ne kadar geç olursa o kadar zor olacaktı. İsmet İnönü'nün öldüğü 1973'e kadar sürseydi, durum tahmin etmeyeceğimiz kadar kötü olabilirdi. 

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/05/gitmenin-siyaseti.html