film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2026 Cuma

LOLİTA-ROMAN VE FİLM OLARAK SANAT NE KADAR MASUM?



Lolita adı, Rus kökenli Amerikalı romancı Viladimir Nobokov'un bir romanının adıdır ve bu roman için türetilmiş bir addır.  Romandaki (ve filmdeki) kızın asıl adı Dolores'tir ve annesi ona Loli diye hitap eder. Romana özel Lolita adı,  çocuk ergen cinselliği ile ilgili konuların genel adı oldu. Burada sanat ne kadar masum yada suçlu; bunun için 2 filmi (1997 yapımı Adrian Lyne ve 1962 yapımı Stanley Kubric) ve yıllar önce okuduğum orijinal romanı, hatılardığım kadarı ile yorumlayacağım.

Roman, fazlasıyla eril bir dille, sapık Humbert'in kendi bakışından yazılmış. Romanda, Lolita ile tanışması neredeyse romanın ortalarında oluyor. Humbert, çocukluk aşkı ile sübyancılığını aklileştiriyor. Hayatı boyunca kız çocuklarına ilgi duyuyor ama eline fırsat geçmiyor. Bir keresinde parkta paten kayan bir kız çocuğuna halleniyor ve ereksiyon olunca,  bunu saklamak için iki büklüm katlanıyor. Kadının biri yanına geliyor, ne olduğunu soruyor, cevap veremiyor. Lolita'nın evine pansiyoner olduğunda da ikide bir kızı dikizliyor. Kızın da sübyan haline hayran, ondan bir çocuk yapıp, sonra o çocuk on yaşlarına gelince, ona hallenmeyi falan düşünüyor. Roman da en başından ahlaksız bir roman, her ne kadar Nobakov bunun aksini savunsa da.

Hem romanın, hem de filmleri izlerken aklıma gelen bu kızın dayısı, amcası, halası, teyzesi yok mu; ya da çocuk şehir şehir gezerken, Amerikan sosyal hizmetleri bu duruma bir şey demiyor mu sorusu aklıma geldi. Sonra kız çocuğu bir anda yok oluyor, polis üvey babayı sorgulamıyor (romanda ve filmlerde.) Bu sürede çocuk (romanda 12 yaşında, filmlerde 14) okula nasıl gidiyor; bunu soran niye yok? Bir kız çocuğu kaybolduğunda, tüm medyanın (o dönem için gazete-radyo ve televizyonun) seferber olması gerekmez mi? Bir sürü sübyancının fark ettiği şeyi, polis ve resmi makamlar neden bilmiyor?

Her iki filmde de, Lolita'yı oynayan kız, fazla gelişmiş, bir kız çocuğundan çok, yetişkin bir kadın gibi davranıyor. 1997 yapımı Lolita'yı oynayan oyuncunun yetişkin olduğu çok belli. Romanda annenin şişman bir kadın olduğu özellikle belirtilse de, her iki filmde de zayıf kadınlar anneyi oynamış. Oyuncu kadınlar, bu günün ölçülerine göre yeterince zayıf, 1960'lar ölçülerine göre sıska sayılır (yaşlarına göre). Romanda Humbert, kelli-göbekli, özel dersle geçinen bir aylak, bir serseri; filmlerde yakışıklı ve itibarlı bir akademisyen. Yüzünde hiç kötü niyet okumuyoruz, kıza kötüşük ediyormuş gibi hali de hiç yok. Adrian Lyne'nin filminde evde annesi ve hizmetçi varken, pansiyoner adama asılıyor, resmen kucağına atlıyor. Kubric'in filmindeyse Lolita, ilk yaşlı sevgilisinin kendisi olmadığını, eve daha önce girip, çıkan tüm erkeklerle işi pişirdiğini söyleyip, Humbert'i aşağılıyor.

Bu yazıyı yazmak aklıma, Epstein'ın uçağının, daha doğrusu uçak filosunun adının Lolita Airnes (havayolları) olduğunu, kız çocuklarının bedenlerine, romanın İngilzcesinin pasajlarının dövme olarak yadırıldığını ve Epstein'de bir Lolita romanları (çeşitli dil ve baskılarda) koleksiyonu olduğunu öğrenince, bu yazıyı yazmak istedim. Bir şeylerin sanat olması, onu masum yada dokunulmaz yapmamalı.

Kapitalizm, dinler ve benzeri tüm kurumlar da ellerini çocuklardan çekmeli.

3 Eylül 2025 Çarşamba

DARBECİ ERGENLERLE AKŞAM YEMEĞİ SOHBETİ



 2016 yılının Ağustos ayıydı. Hasanoğlan Atatürk Fen Lisesinden soruşturma sonucu uzaklaştırılmış, Elmadağı Şehit Sertaç Uzun Mesleki ve Teknik lisesine atanmıştım. Ağustos sonunda kısa sürecek evliliğimi yapacaktım ama evliliğin bu kadar kısa süreceğini bilmiyordum. Tam olarak hangi gündü bilmiyorum galiba bir cuma akşamıydı, Ankara'da ailemin evine gelmek için Hasanoğlan'dan Kızılay'a gelmiştim.  Akşamın geç saatiydi ve evdekilerden yemek istemektense, Sakarya caddesindeki Hatay usulü domates çorbası soslu dönercilerden birine girmiş, uygun fiyatlı bir menü almıştım. Kendi halimde yemeğimi yiyordum. Tam o sırada birden yanıma geldiler, üç kişiydiler, üç lise öğrencisi. Onları derslerine girmesem de, pansiyon nöbetlerinden tanıyordum, onlar da beni.

Bir süre havadan-sudan, eski anılardan, pansiyon anılarında  falan bahsettik birbirimize. Yeni okulumda daha derse girmemiştim, ondan bahsetmedim. Sonra konu, yakın tarihte olan darbe teşebbüsüne geldi. Ben, en umulmadık kişiler fecöcü çıktı dedim. Çocuk, ummulmadık kişiler, meselqa ben dedi. Biraz şaşırdım, bu çocuğu solcu biliyordum. Bu tarikat hakili takiyyeciymiş. Gittiği dershanede onu özel eğitim verilen bir sınıfa almışlar.  Sonra kurunun yanında yaş da yanar mı diye sordu, çooook dedim, oları mümkün olduğunca uzatarak. Çocuğun Arap esmerliğindeki suratı mosmor kesildi. Kendisi yaş odun değildi, bildiğin yağlı Marmara çıralı çamıydı. Onlardan aldıklarını ne yapması gerektiğini sordu. Diğer .ocuklardan birisi, yakmasını söyledi. Ben de duman dikkat çeker dedim. Gerekten de sonraki günlerde böyle şeyleri yakanların, yakalanıp, tutuklandığı haberi geldi. Hepsini büyük siyah bir torbaya koy, evinden uzak bir çöplüğe bırak, dedim. Heosini mi hocam, Kuran-ı Kerim var, Nutuk var, dedi. Ben de hepsini büyük, siyah bir torbaya koy, uzak bir çöpün kenraına bırak. Yolun ortasından git, kameralara yakalanma dedim. (O zamanlar bu kadar çok mobese ve güvenlik kamerası yoktu.) Eylül ayında, sene başında okullarda, bazı yayınevlerinin kitapları toplatıldı. Sertaç Uzun'da bu işi yapan müdür yardımcısına ben yardım etmiştim. Onun deyimiyle, Nazicilik oynuyorduk ve topladığımız kitaplar arasında Kuran ve Nutuk'da vardı. Meğer örgüt, imamları içimn kendilerince bazı ayrtılar eklemiş kitaplara. Ardından çocuklar, darbedeki bazı generallerina adını anıp, bazı şeyler anlattılar. Sonra geçkip gittiler.

Ertesi gün yada bir kaç gün sonra yandaş kanallar, fecöcüler çöpe kuran attılar diye haber yaptılar, heyecanlı heyacanlı. Olay Ankara'da olmuştu ve bir de o dönem çok moda olan (galiba halen moda) bir internet oyununun hilelerinin olduğu kağıdı, örgüt şifreleri diye sunmuşlardı. Olayın o akşamki öğrencilerle alakası var mı, yoksa tesadüf mü, bilmiyorum.

5 Temmuz 2025 Cumartesi

İLK KAN (ROCKY 1) FİLMİ (1982) FİLMİ; FİLM NE ANLATIR, İZLEYİCİ NE GÖRÜR



 Sanatçının anlattığıyla, eserde anlaşılan her zaman aynı değildir. Bunun sinema sanatındaki en ünlü örneği, 1982 yapımı İlk Kan yada diğer adıyla Rocy 1 filmdir. Film, İlk Kan diye çıktı ama daha vizyondayken bile, filme Rambo 1 deniliyordu, çünkü gişede patlamıştır. Sinema sektörünün devam filmi gereği 2. kesin gelecekti, ne zaman geleceği sorundu. Filmle ilgili pek çok ayrıntıyı internette bulabilirsiniz. Ben sadece birinci fimden bahsedeceğim. Ben ilk üçünü izledim, 4 ve 5'i izlemediğim gibi, izlemeyi düşünmüyorum. Şiddet-aksiyon bornozu meraklısı değilim. Film, romandan uyarlanmış ama romandan çok uzakmış, normaldir. Sinema, en az yirmi, yer yer binlerce insanın emeği ile yapılan bir iştir ve mecburen ticaridir. Roman 1972'de, savaş halen sürerken ama Kuzey Vietnam'ın zaferi ve Amerika'nın kaçışı kesinken yayınlanmış; film, 1982'dei savaş biteli çok olmuşken yayımlanmış.

İnternette herkes filmde hiç kadın olmamasına değinmiş lakin dikkat ederseniz, açılış kısmı hariç, siyahi (zenci)'de yok. Filmin girişinde tek katlı bir ev ve önünde karavan var. Amerika'da öyle kafanıza göre gecekondu yapamadığınız için, fakir kişiler, karavanda yaşıyor geenlde. Rocky, Vietnam'dan arkadaşını ziyarete gidiyor, orada zenci bir kadınla konuşuyor, kadın da arkadaşının kanserden (muhtemelen uranyum, toryum dahil envai çeşit radyoaktif madde ve zenvai çeşit zehirli kimyasal madde içern mühimmatlardan dolayı) öldüğünü söylüyor. Rocky'de, birlikte çektikleri hatıra resmini kadına verip, ayrılıyor. Bu sahneden sonra kadarajda ne zenci var, ne de kadın. Kasaba, Amerika'da eskiden yaygın olan günbatımı kasabalarından muhtemelen. Bu kasabalar, siyahilerin, hava kararmadan ayrılmak zorunda oldukları kasabalar; eski Amerikan romanlarında bahsedilir bunlardan. Şimdilerde ayrımcılığa karşı yasalar güçlüyken de böyle yerler var mıdır, bilemem. Filmde sadece beyaz Amerikalılar var, Asyalı (Çin-Japon), Latin Amerikalı'da yok. Jack Rambo'ya karşı ucuz kahramanlık harekatı yapılıyor ve ucuz kahramanlığı sadece egemen güçler yapar. Rambo'ya saldıranlar, kasaba şerifinin uyduruk bir yeminle işe aldığı, eli silahlı köylüler, kasabalılar. Kasaba şerifinde, Anadolu köylerinde görülen, biz buraların yerlisiyiz kafasıyla, oradan tesadüfen geçen yabancıları ezme yabaniliği var. Zorbalanan Rocky tetiklenince,  olaylar başlıyor. Özetin özeti olarak, eğitimsiz yerel polis, savaş tecrübesi görmüş mavi bereli (Türkiye'de bordo bereli) komandoyla baş edemiyor.

Yerel polis demişken, işi şu tarafını da açıklamak gerek. A.B.D'de federasyon olduğundan, bizdeki yani üniter devletlerdeki gibi ulusal bir polis-jandarma teşkiları yok. Yerel polisler, tıpkı itfaiye, zabıta gibi belediyelere bağlı. Polis teşkilarının tepesinde, doğrudan adalet bakanlığına bağlı meşhur FBI var. FBI, Eyalet polisleri ve büyük şehirlerin (New York, Miami, Houston gibi), ciddi  polis eğitim kurumları var ama olayın geçtiği taşra kasabalarında işler o kadar ciddi değil. Filmlerde ve dizilerde eyalet polislerini pek görmüyoruz. Fimde de şerife, yardımcılarından biri, işi eyalet polisine devretmesi gerektiğini söylüyor. Şerifte ölen-yaralanan kişiyi kaç yıldır tanıdIğını falan söylüyor. Bir kaç sahne sonra, elini havaya kaldırmış, tek başına olduğu ve canlı bomba olmadığı belli olan Rambo'yu teslim alamıyor ve vuramıyor. Vuracaksan en azından biraz daha yakına gelmesini bekle. Nasıl olsa yıl 1982, ne cep telefonu, ne internet, ne de bir kamera kaydı var. Şerif aptalca ateş edip, adamı kaçırtıyor ve ardından kendisi gibi, bir buranın yerlisiyiz kafasında bir sürü aptaldan oluşan ordu toplayıp, en sonunda Rambo'yu bir maden ağzından köşeye sıkıştırıp, roketle patlatıyor. Rambo ise dışarı kaçmak yerine içeri kaçıyor. Vietnam deneyimlerinden, insan yapısı mağaraların, Vietkong tünelleri gibi birden fazla çıkışı olabileceğini biliyor. Kocaman farelerle dolu tünellerden geçip, dışarı çıkıyor ve asıl şenlik o zaman başlıyor.

Filmin en unutulmaz yeri, Roky'in teslim olmadan önceki, savaş ve askerlik karşıtı söylevi.  Filmi izleyenler, Vietnam sendromu, travma sonrası şiddet, sevaşın anlamsızlığı gibi şeyler yerine; tek kişinin, özel eğitimle neler yapabileceğini görüyor ve seksenlerde savaş ve askerlik filmlerinda artış yaşanıyor. Rakibi Arnold Schwarnazeger, savaş filmlerinin ekmeğini kendisinden çok yiyor, Ölüme Koşan Adam, Terminatör, Robocop gibi filmler yapıyor. Bu filmler, asker filmlerinin tipolojisini değiştiriyor. Önceden asker filmleri, vatani hizmet filmleridir. Filmlerde sıradan insan ve sıradan mesleği olan siviller, devletin çağrısı yada emri üzerine askere alınırlar. Filmin başındaki beceriksiz askerler, film ilerledikçe ustalaşırlar. 1987 yapımı Full Metal Jacket, bu tür filmlere en iyi örnektir. Rocy yada Terminatör, mesleği askerlik olan, bunun için özel eğitim almış ve sivilde bir bilmeyen kişilerdir. Rambo ile beraber, prpfesyönel askerlik filmleri başlar. Bu filmler ilk başlarda Rambo yada Terminatör gibi bireysel kahramanlık, askeri süper kahraman filmleridir. Cüneyt Arkın'ın bir kısmı Aytekik Akkaya'yla beraber yaptığı bir seri filmde, bunlardandır. (Bu dönem Cüneyt Arkın-Aytekin Akkaya filmerinin en ünlüsü, Dünyayı Kurtaran Adam'dır.) 1992 yılında yapılan Evrenin Askerleri (Universal Solidier) filminin başarısıyla filmciler, askerliğin bireysel bir spor değil, bir takım işi olduğunu hatırladı. Band Of Brothers, Er Ryan'ı Kurtartmak, Börü gibi özel harekatçı takım-manga-bölük filmeri yapıldı.

Her aşırı başarılı film gibi, yaşama-modaya yön verdi. Komandoluk, askerlik kavramının merkezine yerleşti. Rambo'nun film için özel (daha sonra serinin diğer filmleri içinde ayrı ve özel) tasarladığı bıçak yok sattı. Milliyet gazetesinin uzun yıllar her pazar kendisi ile birlikte verdiği Oscar TV adlı ekinde, yıllarca Rambo, Yaşam Savaşı Verme Bıçağı'nın reklamı yayımlandı. Askeri botlar ve kamufulaj desenli paltolar, parkeler, doksanların sonuna kadar moda oldu. Rambo'nun alnına, kanama dursun diye sardığı bez bile moda oldu. 1993'de, televizyonlarda Rambo'nun çizgi filmi vardı (Sezai Aydın seslendiriyordu, kaçınılmaz olarak)  Rambo, aksiyona geçmeden evvel botunu ve alın bezini bağlıyordu. Bu bez, uzun süre komandoların, sporcuların, fitnes-yoga yapanların ve hatta bir ara gayların simgesi oldu. Saçların ön kısmını bir baş örtü gibi örten bandana denen bezler de uzun süre moda oldu.

Romanın ve filmin amacı, militaristliğin ve savaşın kötülüğünü göstermekti, en azından ilk filmin amacı oydu. Savaş karşıtı bir filmde, aksiyonu ve askerin karşıtlığını fazla abarttığınızda, militarizm propagandasına döner. Serinin geri kalan filmleri de askiyon ve şiddet bornosudur. Serinin diğer filmleri de çizgi roman-süper kahraman tadındadır. En komiği de Afganistan'da geçen 3. filmdir. Film vizyona girmeden, Sovyetler, Afganistan'dan çekilmiş; sonraki yıllarda Afganistan'da, Sovyetlerin yenilgisinin  benzerini Amerikalılar yaşamıştır. 

22 Mart 2025 Cumartesi

GÜNLÜK YAŞAMDAKİ SQUİDE GAME 4-MAFYACILIK OYUNU

 


Bu blogumda defalarca mafya dizilerini, filmlerini eleştirdim ve muhtemelen bu da son olmayacak. Squid Game özelinde, bundan da bahsedeyim. Türkiye'de, Deli Yürek dizisi ile başlayan ve halen, her sezon en az bir mafya dizisiyle başlayan bir propaganda süreci var. Sürekli olarak mafyatik örgütleri MİT,  Devlet gibi kurumlarla irtibatlandırmak, onların devlet adına savaştığı fikrini yaymak çabası var. Fransız yazar,  Jean Cristophe Grange, Türk mafyasını konu edindiği Kurtlar İmparatorluğu adlı romanının tanıtımında , Türk mafyasını, ideolojisi olan tek mafya diye tanıtmıştı. Oysa dünyada mafya genelde sağcı ve faşizan yapıdadır. Meşhur İtalyan mafya gruplarının bu kadar palazlanma sebebi, Komünistlere karşı Gladio'nun silahı olarak görülmeleridir. Türk mafyası, ideolojik yapısını büyük ölçüde bu güne kadar korumuştur ama artık bu da bitmektedir. Ülkemiz, parayı bastıranın vatandaşlık alması sayesinde, Sırp, Yeni Zelanda, İsveç gibi ülkelerin mafyalarının da üssü haline gelmiştir.  Yerli mafyamız da onların kompradorudur artık. En son Hasan Heybetli'nin 2009'dan beri yattığı cezaevinde ölmesi ile zaten bitmiş olan kabadayılk devri, sonlanmış oldu. Şimdilerde kendilerine baba, kabadayı falan da demiyorlar, iş insanı, iş adamı falan diyorlar.

Mafyatik örgütlenmeleri, fuhuş, kumar, insan-silah kaçakçılığı, kara borsacılık, haraç kesme gibi illegal alanlarla sınırlayamayız. Mafyanın tek silahı, ateşli silahlar değildir. Meşhur JULY 15 darbe girişiminin ardındaki tarikat, aslında eğitim sektöründen mafyaydı. Her sene April 20'de doğum günün kutladığımız şahsın şeyhi olan Noorsi'nin izinden giden diğer Noorsi gruplar da halen Eğitim sektöründe köşe başlarını tutmuş durumda. 10 Kasımlarda ve milli bayramlarda Atatürklü reklamlarına bakmayın siz. Hatta TÜSİAD holdinglerinin benzer reklamlarına da kanmayın. Pek çok tarikatı koç gibi destekliyorlar. Üçe bölünen ve bitmeyen çorbasıyla ünlü başka bir tarikatta, özel hastane sektöründe tekel. Ucuz doktor emeği ile Türkiye, eskilerin Brezilya'sı gibi tıp turizminin, daha doğrusu ucuz estetik cerrahi uygulamalarının uluslar arası merkezi olmuş durumda. Bu turizim de tarikatın kollarının elinde. Paylaşılmayan asıl para bu. Şimdilik silahlar patlamadı ama her an patlayabilir. Ayşe Barım olayı .ok konuşuldu ama bu ülkede yıllarca Fahrettin Aslan, gazinoculuk,  Türker İnanoğlu sinema mafyasının başındaydı. Kemal Sunal, bu mafyadan kurtulmak adına, silah kaçakçısı Dündar Kılıç'ın koruyuculuğuna girdi.

Mafya kavramı ise, sinema-dizi sektörü tarafından sürekli romantikleştiriliyor. Gerçekse her zaman çok başkadır. Bol bol film-dizi-roman ve çizgi romana konu olan meşhur Japon mafyası Yakuza'nın, 2020 itiibarı ile üyelerinin üçte bir Korelidir. Yani hiç bir mafya örgütü, anlatıldığı gibi değildir. Ülkü Ocaklı ve Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca, eğer Papa 2 Jean Paul'ü ölgürebilseydi, bir ihtimal Sovyetler Birliği on sene daha yaşayabilirdi. Papa ölseydi, kardinaller konseyi, papa yapmak için yeni bir Polonyalı kardinal bulmak zorundaydı. Bin yıldan uzun Papalık tarihinin ilk Polonyalı papası olan Jean Paul, toprağı az, parası bol olan Vatikan'ın parasını, Komünist rejime karşı grevler yapan Dayanışma sendikası ve diğer sendikalara aktarmak için hazırlık yapıyordu. İyileşince de aynen öyle yaptı.  Suikasti Bulgar istihbaratı planladı. Türk mafyasının Avrupa ile ilişkileri için Bulgaristan hayati öneme sahipti. Yani ilişkiler çok grift. Son üç-beş aydır olanlar da bunu gösteriyor.

Ben mafya öznetiliği konusunda ben hep Kurtlar Vadisi, Çukur ve benzeri dizilere kızardım. Fark ettim ki Kol Paçino gibi mayfa komedileri daha etkin. Mafya karakterleri, komedi filmlerindeki komik karakterlere benzemez.

Mafyacılık, çocuk oyunu değildir.

10 Ağustos 2024 Cumartesi

14 TEMMUZ FİLMİ ELEŞTİRİSİ;NALINA VE MIHINA

 


14 Temmuz filmini Youtube'dan ve yayımlandıktan yıllar sonra izledim. Film, açıkça PKK yanlısı ve ben hem Kürtçülük, hem de Türkçülük açısından eleştireceğim. Deyim yerindeyse, hem nalına, hem mıhına vuracağım yada öyle yapmaya çalışacağım.

Film, son derece profesyonelce  propaganda içeriyor. Öyle ki, Türk faşistleri için de, Esat Oktay Yıldıran adlı psikopatı idol haline getirdi. Bu tür propaganda filmleri, ayrıştırmayı da hedef aldığından, PK açısından dört dörtlük propaganda filmi olmuş. Senaryo olanlara PK'nın teorisine göre büyük ölçüde gerçekçi. Örgütün iddiasına göre Yıldıran, Diyarbakır cezaevi görevinden sonra bir nefret objesi haine gelince, adını değiştirmiş, estetik ameliyat olmuş ama sesinden tanınmış. Halk otobüsünde, karısı ve sonradan deniz yarbay olacak oğlu Timuçin'in gözü önünde, 

-Sana Diyarbekir zindanından Laz Kemal'in selamını getirdim diyen katilince vurulmuş. Son sözleri de;

-Ben, Esat Oktay Yıldıran değilim olmuştur. Devletin resmi raporlarına göre, arkasında oturan katilleri, ensesinden ve göğsünden vurmuştur. Filme yorum yapan faşistler, bir işkencecinin, ölüm anında bu kadar korkaklaşmayacağını yazmışlar. Adnan Menderes'in Yassıada kayıtlarını dinleyin. Sesinin yükseldiğini duymazsınız. Gaddarlar, güçten düşünce sesi kısılır.Filmde yüzbaşı Esat ile binbaşı Esat'ı aynı oyuncu oynuyor (Bülent Keser). Oysa başka bir oyuncu ile film desteklenebilirdi.

 Pek çok kişi, filmdeki Atatürk büstleri ve resimlerinin tuhaflığına takılmış. 12 Eylül darbesi sabahından bu yana kırk dört yıl geçti ve o günleri hatırlayanlar,  benim gibi elli yaş ve civarındalar. Ben darbe zamanı altı yaşında bir çocuktum ve diyebilirim ki o dönemim Atatürk resimlerinde, heykellerinde ve büstlerinde vardı bu çirkinlik. Temelde Sovyetler Birliğinin, Lenin heykeli politikası örnek alınmıştı. Her odaya Atatürk resmi, her bahçeye Atatürk büstü ve her meydana Atatürk heykeli ile özetlenebilecek bu politikada, Atatürk'ü korkunç gösterme çabası vardı. Sınıflara asılan paltolu ve gülümseyen resmi haricinde kamu binalarına, kaşları Alparslan Türkeş'e benzetilmiş gibi, mareşal üniformalı resimleri, kamu binalarında çoktu. Gene o dönemde, Atatürk büstleri, kocaman burunlu ve simsiyah olurdu. Gene o zamanların Atatürk heykellerinin pek çoğu, Atatürk'ten başka her şeye benzerdi. Doksanlardan itibaren azaldı. İki binlerin başlarında bir ara, bunlar nasıl Atatürk haberleri ile basına alay malzemesi olunca, hepten yok oldular. Arada bir yerlerde rastlayabilirisiniz.Filmde, sanki Paplo Pikasso,  Atatürk portresi yapmış gibi bir resim var, Atatürk değil de, Atatürk karikatürü gibi. Ben o resmi çocukken gördüğümü hatırlıyorum.

Hapishane sahnelerinde işkence ve kötü muameleleri gerçekçi. Tamamen filme aktarılsa, izlenemez olurdu. Gerçekçi olmayan yön ise, hapishanede sadece PK örgütünün olması. Oysa o hapishanede, sayısı belirsiz (beş bine kadar çıkmış olabilir o zamanlarda)  mahkumun arasında diğer örgütler, hatta Ülkücüler ve Akıncılar (sonradan İBDA-C ve Hizbullah olacak) gibi sağ örgütlerin üyeleri bile vardı.kı. Diyarbakır, o zamanlarda koca bir şehirdi ve her ideolojiden, her suçtan insan vardı. Hatta 2009 yılında, Bu Kalp Seni Unuturmu dizisi yayımlandığında, o zamanlar yolu Diyarbakır hapishanesinde düşmüş İngiliz (yada Amerikalı) ile yapılan bir röportajı Facebook'ta izlediğimi hatırlıyorum. Hapishanedeki tek Kürtçü örgütte PK değildi. Rizgari , Kawa ve bu iki örgütün fraksiyonları da hapishanedeydi. Filmde tutukluların maşallahı var, kimse çözülmüyor. Oysa o korkunç işkencelere dayanmak, herkesim harcı olsaydı, dayananlara kahraman denmezdi. En  eşhur isimlerin bile çözüldükleri anlar ve zamanlar olmuştur. Fevzi Yetkin ve Mehmet Tanboğa'nın yazdığı dörtlerin gecesi anı-romanında anlatıldığına göre Esat, çözülen mahkumlara da işkence yapıyor. Yani 12 Eylül cuntasının niyeti üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Dörtlerin Gecesini yazan ikili, bedenimiz çözüldü ama ruhumuz çözülmedi diye kendilerini savunuyorlar. Filmde, dörtlerin kendilerini yakmaları az gösteriliyor gibi. Oysa A.Ö, ben örgütü dört kibrit çöpüyle kurdum demiştir. Filmse daha ziyade Kemal Pir'e odaklanmış. Filmde Kemal Pir, devleştikçe devleşiyor, iyice kahramanlaşıyor.

Filmde örgütün, diğer Kürt örgütleri ile mücadelesine yer verilmemiş, propaganda gereği. Rizgari ve Kawa örgütü ve fraksiyonlarını katletmesi de gösterilmiyor. Aslında darbeden önce en küçük örgüt , o zamanlar Apocular denen Pk, örgüt, Diyarbakır hapishanesinde büyüyor. Apocu cinayetlerin suçu da askere atılıyor. Olaylarla ilgili gerçekler, yıllar sonra itiraflarla ortaya çıkıyor. Filmde ve döneme ait anlatıların pek çoğunda bu örgütlerin adı geçmiyor ama o zamanlar adı konmamış, sadece Apocular diye bilinen Pk'nın adı bol bol geçiyor. Hatta Esat yüzbaşı, örgütün şemasını şeklen değilse bile, sözle çıkarıyor.

Pk ile ilgili garip şeylerden biri de, bu örgütün içinden, başka hiç bir örgütün çıkmaması ve örgütten ayrılanların genelde hep devlete teslim olup, itirafçı olması yada Avrupa'da sığınmacı olması. Sağcılar, solcular bölünerek çoğalıyor diye espiri yapmayı çok sever.Oysa şu anki iktidar partisi bile içinden Deva ve Gelecek partilerini çıkardı.Ülkücü hareket, MHP'nin  içinden daha başbuğu sağken BBP'yi, sonrasında İyi Partive Zafer partilerini çıkardı. Pk ise, her zaman tek parça kaldı. Cephe-particiler gibi Bedrici-Dayıcı kavgası bile yaşamadı. Örgütün, önderine karşı çıkan isyanlar hep güdük kaldı. Bölgede ortaya çıkan Hizbullah ve benzeri örgütler ise, örgüte tepki olarak .çıktı ve üyelerinin pek azı Pk kökenliydi.

Film, ilk kırk beş dakikadan sonra, Esat yüzbaşı, Kemal Pir düellosuna dönüyor. 12 Eylülün ve faşizmin tüm günahları, Esat yüzbaşıya yükleniyor. Üstelik bu görev, aslında bir astsubayın yapması gerekn bir iş. Görevi bir astsubaydan alıyor, görevden alınınca yerine bir astsubay atanıyor. Görevden alınması da, şapkasını düşürmesi ile gösteriyorlar. Esat yüzbaşı üzerinden dönen efsaneler yüzünden, generalleri ve 12 Eylülle zenginleşenleri ve zenginliğini arttıranları görmüyoruz. Seksenler ve doksanlar boyunca emekli generaller, bankaların, holdinglerin yönetim kurullarında üyelik yaptılar. Tahsin Şahinkaya'nın ortağı ve dünürleri Kale holding para kazansın diye, o zamanlar kamu malı olan Petrol Ofisinin tüm istasyonları, Kale Bodur marka fayanslarla kaplandı.Uzun yıllar gıda satış ve imalathanelerinde, hijyen bahanesi ile fayans kaplama zorunlu oldu. Gene o zamanlar devlete ait olan Süt Endüstürsü kurumu, bayilikler (Franchising) verdiğinde, yerden  bir buçuk metre yüksekliğe kadar fayansı zorunlu tutmuştu. Tahsin Şahinkaya, CASA souşturmasında sadece Türkiye'de soruşturma yapılmamasını da sağladı. 

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/casa-olayi-nezihtavlas-aslndabloga.html

Esat'ın ise kuyumcularla arası iyi olduğu bir TV programında geçince (o zamanlar çözüm zamanı tabi) , oğlu hemen canlı yayına katılıp, babasını savunup, her şeyi inkar ediyor. Oysa faşist ergenlerin, bu filmden kestikkeri sahnelerden  yaptığı nefret dolu capslara bir şey demiyor. (Dese de buna uğraşmaya vakti varmı, o da ayrı soru) İlginç bir şekilde, bu blogda, Koçgiri isyanı ile ilgili yazdıklarıma en fazla tepki, Topal Osman'ın yağması konusuna geldi. Sanki yüz sene önceki olaydan ötürü Giresun'a gidip, verin dedelerimizin mallarını diyecekmişiz gibi bir tepkileri var. Faşizan saldırılar daima planlı ve hesaplı olduğu gibi, asıl hedefinde yağma ve talan vardır.

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/02/kocgirilerin-bilinmeyen-trajedisi-4.html

Gene de bu olayda Esat yüzbaşıya haddinden fazla yer verilmiştir. 12 Eylüle dar çerçeveden bakılmıştır. Kendisi görevini de layıkıyla yapamamış, görevden alınmıştır. Kendisinin hayattaki tek başarısı, eli-kolu bağlı mahkumlara işkencedir. Göreve getirilme sebebi de bu konuda Kıbrıs savaşındaki tecrübeleridir. Bu açıdan suikasti Yunan istihbaratı da planlamış olabilir. Bir de, koca yüzbaşı olarak, köpeğini de işin içine katıp, kendisini hedef yapmıştır. Oysa kendisnin yapacağı şey, bu pis işi alt rütbelere devredip, arada bazı mahkumları kurtararak, iyi adam olup, mahkumları kazanmak. Gerçi, Kenan Evren bile 17 yaşındaki bir çocuğun idamı için, elim titremedi, admayalım da, besleyelim mi diyen bir caniydi.

12 eylül ve Diyarbakır işkenceleri olmasaydı, Kürtçü terör gene olurdu ama bu kadar büyük olmazdı. Dörtlerin Gecesi romanında da göreceğimiz  üzere, çözülen ve devletle anlaşanlar bile işkenceden geçmiş, milyonlarca insanın konuştuğu Kürtçe yasaklanmıştır. Sorun sadece işkence de değil, üzerine Kürtçe'nin yasaklanmasıdır. 12 Eylülden yıllar sonra, iki bin yılında askerlik yaptığım bölüğe her celp yedi yüz elli civarı acemi gelirdi. Birliğimiz geri hizmet olduğundan, en kötü acemiler bize gelirdi. Bolca sabıkalımız, façalımız falan olurud. Her celp, bu yedi yüz elli askerin yüz elli kadarı okuma-yazma bilmez, yirmi kadarı da Türkçe bilmez olurdu. Düşünün ki sene iki bindi, kadınların üçte birinin okuma yazma bilmediği 1980 değildi. Ayırca taşrada kızlar okutulmadığından, devlet memurları da evde erkeklerle muhattap olduğundan, kadınlarda Türkçe bilmeme daha yaygındı. Çocuklarını hapishanede ziyaret eden kadınlar, onlarla konuşamama eziyetini yaşadı. Bu yüzden kitap yayınlamaktan başka suçu olmayan, Muzaffer Erdost'u döverek öldüren astsubayın adını bilmiyoruz ama Esat yüzbaşıyı hepimiz biliyoruz.

Esat yüzbaşı için, bir işkenceci ve gaddar birinin bu kadar korkak ölmeyeceğini yazanlar, bu zalimlerin güçten düşünce nasıl zavallılaştıklarını bilmiyorlar yada bilmezden geliyorlar. Nümberg'de kükreyen Nazi yoktu. Muhalefeti aşağılayan Menderes'in Yassıada konuşmalarını dinleyin. Öcalan'da Türkiye'ye getirildiğine hemen işbirliğine hazırım dedi. Yargılanması sırasında sesini hiç yükseltmedi. (Hem nalınai hem mıhına olacağını söylemiştim.)

Bu kırk beş yıl doyunca örgüt, bir ara geniş bölgelere hakim oalcak kadar güçlendi,  Devlet karşı atağa geçince yer yer dibe vurud. Saddam dönemi Irak'ın kuzeyinin denetimsiz kalması ve Suriye iç savaşı da örgüte bağımsız alanlar verdi. Örgüt her köşeye sıkıştığında sözde ateşkesler ile rahatladı. Ben, Bilgöl'de 33 silahsız erin öldürülmesinden sonra devlet bir daha bu tuzaklara düşmez diyordum ama bu seferde Çözüm Süreci geldi. En başta çözüm sürecinin sürmeyeceği belliydi Ben de, gariban ve yabancı dil bilmeyen bir felsefe öğretmeninin gördüğünü devletin görememesinden dolayı, silahlı mücadelelerin devlet komplosu olduğuna inandım. Bütün bu yıllar boyunca terörden ölen poltikacı çocuğu yada üst rütbeli subay çok azdır.,

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/silahli-direnisin-provakasyon-olmasi.html

Silahlı mücadele, daha doğrusu eşkıyalık bu topraklarda hep oldu ve hemen hemen hiç başarıya ulaşamadı. Osmanlının son iki yüz yılında Ege bölgesi, Efelerden dolayı Anadolu'nun en tehlikeli bölgesiydi. Karayazıcı'nın, Kalenderoğu'nun ve nice Celali asisinin yaptıklarını bu günün gerillaları rüyasında göremez. Gene de devlet bir şekilde hakimiyetini tekrar kurdu. Cahil toplumlar, eşkiyaları sever, onlardan fayda umar, onları yüceltir ama çok fazla güçlenen eşkıyadan da desteğini bir anda çeker. Bu yüzden Atatürk, Ali Fuat Cebesoy'u at üstünde gerilla kıyafeti ile görür görmez, Batı Cephesi Komutanlığı görevinden almış, Moskova'ya gidecek heyete eklemiş, bu makamı da daha albay  olan İsmet İnönü'ye vermiştir. Kaldı ki hadi oldu da Kürdistan'ı kurdunuz, olacak iş zatem kan gölü olan orta doğuyu Balkanlaştırmaktır. Ben teröre bulaşmadan ve devletin Alevisi-Kürdü (Ev zencisi) olmadan, hak aramaktan yanayım. Orta doğuda dört ülkeye yayılmış olmak, avantaj da olabilir. Yahudiler gibi bu dağınıklığı ticaret ve sanatta önder olmak için kullanabilir, bu ülkelerin birbiri ile anlaşmasının sebebi olunabilir. Madem bir düş kuruyoruz, barış düşü kuralım (safdil olmadan)

Son olarak filmde sanki Hüsen Nihal Atsız oynuyor gibi. Esat'ın gençlik fotoları Atsız'a benzemese de, cezaevi yöneticisi olduğunda, kendisini iyice Atsız'a benzetmiş. Filmde ise Ziya Gökalp'in Türkçülüğün Esasları kitabını görüyoruz. Bu kitap çok bilinse de az okunan bir kitaptır. Kitabı okuyan biri olarak herkese tavsiye ederim. Atsız, 12 Eylül boyunca gayrı resmi bir sansüre uğramış, yayımcıları doksanlara kadar piyasaya sürmemiştir. Muhtemelen olası bir ırkçılık sansürünün kalıcı olması korkusundan.





6 Temmuz 2024 Cumartesi

YAĞMUR ADAM FİLMİ


  

Dustin Huffman ve Tom Cruıse, aktarılan anektotlara göre, 1988 yılında oynadıkları Yağmur Adam (Rain Man) filmini  pek sevmemişler ve filmin başarısına pek inanmamışlar. Filme, kendi aralarında, Arabada İki Salak adını vermişler. Film, pek çok klasik Holivud filmi gibi yollarda geçmesi ve pek çok çekimiini araba içinde olmasından dolayı böyle denmiştir. Oysa bu film, bence (Tüm Holivud filmlerine ve tarihine vakıf değilim) en başarılı Amerikan filmidir. Bu başarı, filmin gişe başarısı ve dört ayrı alanda Oskar ödülü almasıdeğildir. Toplumu olumlu yönde etkilemede, benim bildiğim en etkili Holivud filmidir. Az önce değindiğim gibi, araba ve yol filmi olmasının yanında, başka özellikleriyle de (illa Las Vegas'a ve kumarhanelere uğraması, orada para kazanması, Tom Cruise'un telefonla haberi alınca frene basıp, geri dönmesi vesaire) tipik Holivud filmidir. 

Film, otistik-disleksi ve benzeri sorunları olan bireyler hakkında farkındalık yaratması açısından başarılıdır. Bu başarının ilk sebebi, filmde oynayan yıldız isimlerdir. Hülya Avşar'ın baş rolünü oynadığı,  1986 yapımı Fatmagül'ün Suçu Ne filmdi de, tecavüzcülerin evlenerek kurtulmasını sağlayan yasanın iptali için kamuoyu oluşturmuştu. Erkekler, dönemim seksi yıldızı Hülya Avşar'ın tecavüze uğramasını izlemeye giderken, tecavüzcüsüyle evlenen, kocasından dayak yiyen, bebeğini düşüren ama gene de toplumsal baskılardan dolayı boşanamayan; hatta kocasının kendisini terk etmesinden korkan bir genç kızı görmüştü. Bu filmde de, Tom Cruse'u görmeye gelen kadınlar, yetenekleri heba edilen, insanlardan kaçan Dustin Hufman'ı gördü.  Huffman'nın da ünlü bir oyuncu olduğunu da unutmayalım. Fikirleri çoğunluğa yaymak için ünlüleri kullanmak ihtiyaçtır.

Diğeri de filmde otistiklerin yeteneklerinin gösterilmesidir. Önce kürdanları sayma sahnesiyle başlıyor.  bu yetenekleri gösterme. Huffman, sanki o sahneye kadar rol yapmıyor, çok yapmacık, o sahneden sonra cidden oynuyor ya da bana öyle geliyor. Zira filmler, tiyatro oyunu değildir. Çekimlerde senaryonun ilk sahnesini, ilk önce çekmenize gerek yoktur. Montajda sıraya koyarsınız. Cruse, bu olayda  sonra abisini psikoloğa gösteriyor, psikolog Huffman'ın zekasını ve takıldığı yerleri gösteriyor, sonra da Las Vegas'da kumarda vurgunu vurma sahneleri geliyor.

Filmin sonunda Crusa'un çocukluk hayali arkadaşı Yağmur Adam'ın abisi olduğunu, Cruse ile beraber öğreniyoruz. Kardeşine zarar vermemesi için bakım evine gönderilmiştir.

Filmde iki mantıksızlık var gibi. İlki Yağmur Adam'ın cinsel duygularının olmaması. Gerçekte zihinsel problemli insanlar, toplumsal yasakları kavrayamadığı için cinsel arzularını çok belli eder ve bu yüzden sorun yaşarlar. On dört yıl yayımlanan televizyon dizisi Bizimkiler'deki karikatürize Dumkof Halis karakteri, buna örnektir. Burada Raymond (Huffman) karakterinin gömülü hikayesi de önemli. Hayatını aşırı düzene sokması, aşır içe kapanıklığı, zamanında çok zorbalandığını gösteriyor. Yaşadoğı zorbalıklar, cinsel dürtülerini aşırı bastırmış olmalı. İkincisi ise bu tür bakım evlerinde bireylere bolca ilaç verilir. Bu ilaçlar azaltılarak bırakılmalıdır, yoksa birey aşırı saldırgan ve intiahara meyilli olabilir. Filmde Raymond'u ilaç alırken görmüyoruz.

1988 yılından bu yana otizm, disleksi ve benzeri sorunlı bireylere karşı tedavi ve eğitim yaklaşımları çok gelişti.  Bu filmde insanların bu tür sorunlara yaklaşımların değişmesine katkıda bulundu. Otizm, disleksi ve benzeri sorunlar, daha sonra pek çok film ve diziye konu oldu. (Ülkemizde en çok bilineni, 2007 yılı Her Çocuk Özeldir-Taare Zameen Par)

Bu nesilde pek bilinmese de, günümüzde tekrar keşfedilmesi gereken bir klasiktir bu film.




28 Ekim 2023 Cumartesi

TARİHTE SOKRATES MESELESİ (FİLMLER-DİZİLER VS)

 


Sokrates, antik çağda yaşamış Yunan filozoflarının en önemlisi olmakla beraber, ardından hiç kitap bırakmamıştır. Bu yüzden de Sokrates'in görüşleri, başkalarının Sokrates üzeriene görüşlerinden alınmıştır. Platon diyaloglarında hep Sokrates'i konuşturur. Platon'un, dört ayrı Sokratesçi okulun (Megara, Kinikler, Elis-Eletria ve Kirene okulları), Sokrates'ten Anılar diye kitap yazan Ksenephon'un, Eşekarıları ve başka bir kaç komedi oyununda Sokrates'le alay eden Aristophanes'in farklı farklı Sokratesleri vardır. Bu sebeple bir kişi yada konuyu başkaları üzerinden anlamaya, Sokrates sorunu diyoruz. Dinde Sokrates sorunu üzerine bir yazı yazmıştım. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/06/dinde-sokrates-meselesi.html)

Tarihte Sokrates sorunu da, tarih konulu filmler, diziler falandır. Buna bazı ucuz, basit romanları  ve tiyatro oyunlarını da eklemeliyiz. Tarih bilgisi özellikle milliyetçi ideoloji kurmak için de kullanılır. Sonuçta tarih pek çok güzel hikaye barındırır. Bazılarının değeri ise sinema sanatı ile anlaşılır. Mobiydick, bunun en iyi örneğidir. Gerçek bir hikayeden yola çıkarılarak yazılan rman, yazarı Herman Meville'ın edebiyat dünyasından dışlanmasına sebep olmuştur. Sebebi de beyaz adamın bir hayvana yenilmesi, yani ırkçılık olmuştur. Kitabın yayımından sonra yeni icat edilen sinemanın yapımcıları, romaın güzel film olacağını fark edip, romanı tekrar ünlü etmişlerdir. İşin doğrusu sinema, edebiyatı da her zaman doğru yansıtmaz çünkü onun için önemli olan görselliktir. Sanat türlerinin birbirlerine dönüşümleri zordur. Mesela Grup Yorum'un meşhur Haziran'da Ölmek Zor şarkısının orijinali ona Hasan Hüseyin Korkmazgil şiiri, bayağı bir kırpılmıştır. Şiir, ikinci darbe teşebbüsü de başarısızlığa uğrayınca idam edilen Albay Talat Aydemir ve yine idam edilen kayınbiraderi Fethi Gürcan'a ağıttır ve orijinal şiirde adları geçer.

Tarih ise ne romanlardan, ne dizilerden, ne de sinema filmlerinden öğrenilir. Çünkü sanatın gerçekliği ile tarihin gerçekliği ayrıdır. Bunun yüzlerce, binlerce örneği vardır. En basitinden, Vikinglerin meşhur boynuzlu kaskları, Alman operacılarının icadıdır. Glatyatör döğüşlerindeki meşhur öldür işareti ilk önce 17. yüz yılda bir duvar halısında görülmüş, sonra da sinema sektörü meşhur etmiştir.  Kovboy filmlerindeki, kovboy şapkaları bile, vahşi batının son dönemlerinde ortaya çıkmıştı ve aslında melon şapkalar daha yaygındı. Aslında beyazlar, kızılderililerin kafa derisini yüzüyordu. Yeşilçam filmlerindeki Bizans keilmesi, orta çağ Alman imparatorluğunun icadıydı. Kendi devletlerine Kutsal Roma İmparatorluğu demişlerdi. (Fransızlar, ne kutsal, ne de Roma olan Alman imparatorluğu diye alay ederler.) Kendilerini Roma imparatorluğunun mirasçısı görüyorlardı. Bu yüzden Doğu Roma imparatorluğuna, İstanbul'un, Konstatintin'in fethinden önceki adı olan Bizantion'dan Bizans kelimesi ile andılar. Bu kelime, cumhuriyet ile beraber yaygınlaştı.

Aslında tarih bilimi kendi kaynaklarına bile pek o kadar güvenmez. Mesela bugünün pek çok tarihçisine göre Marco Polo, o meşhur seyahatini hiç yapmamış olabilir. Kendisi Seylan (Bu günkü Sri Lanka) adasının değerli ve yarı değerli taş madenlerini yada Çin seddini çok iyi anlatırken, Çin seddinden hiç bahsetmez. Selçuklu yada Moğol devletlerinin kayıtlarında Marco Polo ve ailesine ait kayır yoktur. Oysa kendisi saraylarda ağırlandığını iddia eder. Eyliya Çelebi'de, filden hamile kalan kız gibi ipe sapa gelmez şeyler anlatır. Fatih Sultan Mehmet'in, istediği camiyi, deprem riski gerekçesiyle daha küçük yapan mimarı cezalandırdığı, mimar kadıya başvurunca da tazminat ödediğini yazar. Oysa bu camiyi küçük yapma olayı, Venedik elçilerinin yazışmalarında da vardır. Mimarın, deprem riski gerekçesi ile suçlandığı doğrudur ama öyle kadıya itiraz yoktur, hapishanede dövülerek öldürülmüştür. Hazarfen Ahmet Çelebi ile ilgili bilgiyi de sadece Evliya Çelebi yazdığı için güvenilmezdir. Zira koskoca bir devletin başkenti olan, en kötü durumunda bile üç yüz bin kişinin yaşadığı, tüccarlar ve diplomatlarla dolu bir şehirde, Gal'ıata Kulesiden, Üsküdar'a kadar uçuş, dünya çapında sansasyon yaratmalıdır. Boğazı uçarak geçmek, modern planörler (yelken kanat) için bile çok zordur. Gene de Evliya Çelebi tarihçiler için ciddi bir kaynaktır. Pek çok kayıp yapının izini, onun eserlerinden bulunmuştur.

Bir bilim olarak tarih, tarihçilere ve kendi bilgilerine de o kadar inanmaz. Heredot, Kartacalıların , Sicilya'daki Sirakuza şehrini ve Sicilya'nın doğusunu işgal edememesini, Yunanlıların kahramanlığına bağlar. Oysa ölen askerlerin kemiklerine DNA analizi yapıldığında, Yunanlıların, paralı Numidya (bu günkü Cezayir kıyıları) askerleri olduğu ortaya çıktı. Kedilerin anavatanı yıllarca Mısır olarak bilindi. Kedilerin DNA'ları incelerince, Türkiye olduğu anlaşıldı.  Tarih bilimi de, diğer bilimler gibi (fizik, kimya, sosyoloji vesaire) her gerçeği tartışmaya açıktır.

Film, dizi, tiyatro, edebiyat ve diğer sanat alanlarında ise tarih sadece bir ilham kaynağıdır. Pek çok kere, gerçeklikten uzan propaganda aracıdır. Onlarca kovboy film, Kızılderili soykırımının yeni nesillere kahramanlık olarak anlatılmasının aracıdır. Amerika, Vietnam savaşını da (bir kaç günah çıkarma filmi hariç) benzer amaçlarla kullanmıştır. Amerikan filmleri, bu propagandanın dünyaya da böyle yayılmasını sağlamış, dünya kamuoyu, Vietnam savaşının, Vietnamlıları ulusal kurtuluş savaşı olduğunu görmeyip, savaşı komünist-kapitalist ideoloji savaşı olarak görmesine sebep olmuştur. Nazi işgali sırasında Alman ordusu, Fransa'da o kadar rahat etmiştir ki, bombalanmamak için pek çok üretimi Fransa'da yapmaya başlamıştır. Normandiya çıkarmasından sonra De Gaule 'ün radyo konuşmasına kadar Fransa'da direniş, bir avuç Komünist'in toz koparmasından ibaretti. Asıl direniş doğudaydı. Alman ordularının % 90'ı doğu, yani Sovyet cephesindeydi. Çöl tilkisi Romel bile, Hitler söz verdiği yeni üretim tankları doğu cephesine göndermek zorunda kaldığı için çekilmek zorunda kalmıştı. Doğu cephesi, Fransa cephesi kadar film yapılmadığı için, o kadar çok bilimiyor.

Türk yapımı film ve diziler de farklı değildir. Yeşilçam'ın filmlerindeki Osmanlı tiplemeleri tamamen sahtedir ama düşündüğünüz kadar amatörce değildir. İnce bir propaganda ve yapay bir kahramanlık olgusu işlenir. En belirgin olarak, çizgi roman kökenli filmlerde,  görürüz. Hem çizgi romanlar, hem de filmler abartılı bir yiğitlik ve milliyetçilik üzerine kuruludur. Basit hamaset yüklü, diplomasi içermeyen savaş filmleridir. Türkler sayıca az olarak düşmanı (Düşman tercihen Kahpe Bizans'tır) yener, düşman sadece hile ile üstün olur. Tekfur (Bizanslı derebeyleri) kızları, Türk akıncılarına bir bakışta aşık olur ve 'de yatağına alır. (Zina erkeklere suç değildi, şu anda bile çoğu Müslüman ülkede tecavüz bile erkekler için, pratikte suç değildir. İslam tarihi boyunca recm ile ölen erkek yok denecek kadar azdır. Bellerine kadar gömüldükleri için kendilerini kurtarıp, kaçarlar. Kadınlar göğüslerine kadar gömülür ve kaçamazlar.) Filmin sonunca tekfur, surlardan atlaya atlaya kaçar ama sonunda yakalanır. Filmlerde karakterler bol bol Türklükle övünür. Oysa tarihe bakarsanız hem Selçuklu, hem Osmanlı, Türklerden nefret ederdi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/baban-bile-olsa-turku-oldur-hafz-hamdi.html) Selçuklu sultanları, Keykubad, Keyhüsrev gibi antik İran devlet adamlarının adını alıyor, kendisine isyan eden yörüklere Biidrak Türkler diyordu. Tarkan'a konu olan Avrupa Hunları ise muhtemelen Türk kelimesinin anlamını bile bilmiyordu. Yüzden fazla kabileye önderlik ediyorlardı ve Atilla ölünce, süte daldırılmış kurabiye gibi dağıldılar. Atilla'nın ölümünün ardınan on beş sene geçmeden, oğlu Dengizik'in kesik kafası Konstaninopolis'in (şimdiki İstanbul) sokaklarında dolaştırıldı ve bu günkü Sultan Ahmet meydanında sergilendi. Avrupa Hunları, kuzey kavimlerinin (Kelt-İskandinav-Alman) tanrılarına, özellikle de Odin'e tapıyorlardı. 

Yeşilçam'ın tarih filmleri, hele de bu günün izleyicilerine çok amatör gelir. Oyunculuklar çoğu kez, müsamere kıvamından da kötüdür, tarihsel kronolojiye uymaz, dekorlar, kostümler berbattır, kollardaki saatler, modern aksesuarlar, park edilmiş arabalar gözükür. Pek çoğu da Rumeli Hisarında çekilmiştir. Filmin adın Kanije kalesidir ama arkadan kocaman Rus tankeri geçer. Bu filmlerde profesyonel olan tek şey, faşist propagandadır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/10/cuneyt-arkinin-veremedigi-hesap.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/10/cuneyt-arkin-kimdir.html) Filmler, tek bir şeyi amaçlar, seyircinin şoven hislerini, daha doğrusu faşizan üstünlük duygusunu arttırmak.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/09/fasizan-ustunluk-duygusu.html)

Son dönem tarihi diziler de bu amaçla yapılmaktadır. Belki Yeşilçam amatörlüğü, daha doğrusu vasat altı sinemacılığından, oyunculuğundan, az bir şey daha iyi. Tarihsel olayların kronolojisine biraz daha dikkat ediliyor, kostümler falan daha iyi. Lakin bir film yada dizi, tarih ktabı değildir. Bunlar bir tarih belgeseli olarak da çekilmemiştir. Amaçları reklam, propaganda ve reyting (izlenme ve satış)'dir. Mesela seyirci harem hayatı ile ilgilenmeye başladığında, savaşlardan çok, harem kadınlarının çekişmeleri konu edinilir. Kıyafetler, özellikle kadın kıyafetleri, dönem kıyafetinden çok, sponsor firmaların abiye-kına gecelik elbisleridir. Altın takılar da tamamen kuyumculuk firmalarının patentli tasarımlarıdır. Hatta ben bir dizideki türban, neden enseden bağlanmış diye merak ederken öğrendim ki, amaç küpeleri göstermekmiş. Son günlerde de türbanlılar arasında bu tarz da, bu yüzden moda olmuş.  Son dönem dizilerinde en absürt olgu, savaş sahnelerinde koca padişahların-meliklerin, ellerinde kılıçla, düşmanla birebir savaşmaları. on binlerce, yüz binlerce askeri yöneten koca sultanlar, o kadar yönetim işlerinin arasında bir de hoplamalı, takla atlamalı döğüş mi yapıyorlardı, maksat seyirci eğlensin. 

Diğer yandan bir propaganda da söz konusu. Mesela son dönem hiç bir Osmanlı kadınının fotoğraflarında türban-baş örtüsü görmeyiz  O dönemde Abdülhamit ve diğer padişahlara yakın olanlar, onun alkole, hele de konyağa düşkünlüğünden bol bol bahsetmekte. Daha ilginci ülkemizde Türkçe çevirisi ve baskısı 1991'de yapılan Arabesk adlı anı roman çok ilginç. Misbah Haydar'ın babası Ali Haydar, Mekke Şerifi Hasan Hüseyin'in kardeşi. Annesi ise bir İngiliz kadını. Ali Haydar ve ailesi, rehin olarak İstanbul'da yaşıyor. Buna rağmen Hasan Hüseyin, isyan ediyor. Sonuçta Osmanlı, peygamber soyuna ne yapabilirdi ki. (Araplar peygamberin öz torunlarını katledebilme haklarına sahipti.) Bu kitap için ayrı bir yazı yazmak istiyorum. (Sırası ne zaman gelir, bilmiyorum) Şerif'in ailesi, İstanbul'da bir köşkte, Osmanlı devletinden aldığı gelirle, lüks içinde yaşıyor, Osmanlı ailesini hor görüyor. Tabi bu hor görme, kendi aralarında. Şerif ailesi, diğer Arapları da  hor görüyor. Aile içinde Arapça konuşmuyor, Mekke'ye dönmeyi bekliyor. Çünkü has Arapça, Hicaz Arapçası. Ancak kitap yazıldığında daha dönmemişler. O da cumhuriyet ilanı ile maaşları kesildiği için İstanbul'dan ayrılıp, Beyrut'a geldiklerinde, aşçılardan ve hizmetçilerden öğreniyor.Babasının deyimiyle mutfak Arapçası. Misbah'ın annesi bir ajan ve kızını da aja olarak yetiştirmiş. Kitaptan öğreniyoruz ki Misbah'ın annesi (kitabı yıllar önce okumuştum, unuttum), Arap aristokrasisine giren ne ilk ne son İngiliz gelin. Aslında neredeyse 17. yüz yıla uzanan bir Arap-İngiliz ilişkileri var. Yani Thomas Lawrence geldi, hemencecik tüm Arapları kandırdı diye bir durum yok. Çok uzun yıllara dayanan köklü ilişkiler var.

Yirmi beş yıldır öğretmenliğimde gördüğüm şu ki, pek çok erkek öğrencinin tarih sevgisi, aslında masal sevgisi. Oysa Tarih, tıpkı fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji, mantık ve diğer pek çok bilim dalı gibi, ciddi bir bilim dalı. Öğrenmek için, bilimsel metodlarla yazılmış tarih kitaplarına ve bizzat o devrin tanıklarına-belgelerine bakmak gerek. Propaganda ve masal dolu film, diz, roman, tiğaytro ve benzeri sanat ürünlerine değil.

15 Ocak 2023 Pazar

KURAK GÜNLER VE SÜRÜ DAVRANIŞI

 


Kurak Günler filmi, eleştirilmesi zor bir filim. Bir taraftan bazı mantıksız noktaları var. En başta savcı beyin dikkatsiz davranışları ve soruşturma sırasındaki özensizliği. Aslında kendisine savcı, hatta hukuk öğrenci iken kendisine öğretilmesi gerekenlere ters düşecek işler yapıyor. Belediye başkanı onu içmeye davet ediyor. İlçe başsavcısı nedense, serin oluyor diye bir çeşit mahsende içmeye davet ediliyor. Sonra belediye başkanı, bir telefonla ortamı terk ediyor. Ardından da kendisi büyük bir tuzağa düşüyor. Kendisinin de dahil olduğu bir olayı, kendisi soruşturması gibi bir garabet var.

Öte yandan film, taşranın içe kapanık, dedikoducu, komplocu ve sürü psikolojisini çok iyi anlatıyor. Mesela savcının, sonradan rakısına hap konduğunu öğrenmesii kalabalıktan birinin araasına bidon atması, kim yaptı dediğinde de kimsenin çıkmaması ve sondaki linç sahneleri ile tam kasaba filmi. Küçük yerlerde aynı filmdeki gibi bir suçu ya herkes işler ya da kalabalıktan biri. Ayrıca kasabada hapın yaygınlaşması ki, taşra zannettiğimiz kadar bakir değildir. Hiç bilmediğiniz uyuşturucular ya da sapıklıklar, çok yaygın olabilir. Bir de dedikocu yaygındır. Zira dedikodu, anında herkese ait olur, zira kimse bu olayı ben gördüm ya da ben uydyrdym demez. Herkes böyle söylüyor ya da böyle demişler, birileri görmüş şeklindedir. 

Küçük yerlerde en az görülen suç, adi hırsızlıktır. Çünkü buç hep bireyseldir, çalan kişi de küçük yer olduğu için çabucak ortaya çıkacaktır.Oysa yağma, linç ve tecavüz yaygındır. Tecavüz ise, birden fazla kişinin tecavüzü olarak, yani sürü davranışı olarak yaygındır. 

Bu sürü kavramını kendim uydurmadım. Profesör Emre Kongar, Ankara'da özel bir liseye, biraz kitap tanıtımı, biraz konferans vermeye gelmişti. İlk defa ondan duydum, klan, kabile ya da aşiret gibi karvarmlar yerine, doğrudan sürü demişti. Bu açıdan bakarsak, Karl Marks ve Marksistlerin iddia ettikleri ilkel komünal toplum, bir kaç istisna  hiç var olmamış olabilir ya da olmalıdır. Aslına tüm insanlık aynı şartlarda yaşamadığından, aynı şekilde evrimleşecek diye bir kural olmamalı. Her sürüde farklı kurallar varmış gibi görünse de, genel anlamda  yaş ve aileye bağlı iş-görev ve meslek seçimi,  ötekileştirilen etnik gruplar, devletten hem korkma, hem de devleti kandırmaya çalışma, merkezde iktidar kimse, ondan yana olma çabası,  merkez biraz zayıflayınca, güçlenme sevdası,  dışarıdan gelen yabancıya, özelikle de memura gözdağı verme, güçlü olma çabası ve bu çabanın sonucu arada bir çıkan linç olayları, hepsi aynı taşralılık, aynı sürü davranışıdır.

Filmin sonunda, seçim günü ve gecesi olanlar, Türkiye'nin pek çok ilçe ve kasabasında yaygındır. Meşhur Adam Kazandı olayı da bunun ülke çapında olanıdır. İkamete dayalı nüfus sayımının ile pek çok belde (kasaba) belediyesinin, ikamete dayalı nüfus sayımı ile yok edilmesinin bir sebebi de, bu belde belediyelerinden doğan gerilmi azaltmaktı (filmde ilçe var). Başka bir çok sebep te vardı, bu belde belediyelerin pek çoğu, hiç bir iş yapmayıp, mümkün olduğunca çok kişiye maaş veren kurumlar olmasıydı, o da ayrı konu.

Filmin finali, çok felsefi olmuş, zira izleyiciye soru sormuş. Obruklar, kasabaın dibine kadar gelmişken, yer altı sularında ısrar etme sebebi, sadece su ihtiyacı mı?


16 Kasım 2022 Çarşamba

AAAHH BELİNDA FİLMİ VE HERŞEY SINIFSALDIR



 Bugün size, klasik Türk filmlerinden farklı bir senaryoya sahip bir Türk filminden bahsetmek istiyorum. Senaryo, bir Holivud filmine yakışır bir fantastiklikte.  Filmin, yakın bir tarihte, Netflix  için yapılmış yeni bir versiyonu da var, bir ara izlerim. Ancak gene de Holivud bu filmi bir keşfetmeli. Bir de 1986 Türkiyesi daha bir erkek egemendi. Kadınların, boşanmış dul damgası yememek için herşeye katlandığı, erkeklerin pek de kendilerini saklamadan zanparalık yaptığı, okullarda aniden bakirelik testlerinin yapıldığı, hatta bakirelik testi uzmanı hemşirelerin olduğu, bugünün genç kızlarınarına kabuslarına bile getiremeyeceği yıllardı.

Kahramanımız tiyatrocu Serap hanımın ise böyle bir kaygısı yoktur. Filmin ilk 12-13 dakikası, karakater tanıtımı içeriyor. Kendisi büyük, şık ve sade döşenmiş, muhtemelen İstanbul'un iyi semlerinden bir olan apartman dairesinde, tek başına yaşıyor. Apartmanın kapıcısı ekmek, süt ve gazetesini, kapısnın önüne koyuyor. Kendisi, VHS videosundan aerobik çalışıp (seksenlerde modaydı) formda kalıyor. Kendinden genç bir sevgilisi var, onunla cinselliği de yaşıyor. Bu cinselliği yaşama durumu da Yeşilçam usulü gösteriliyor. Müjde Ar, sevgilisi Yılmaz zafer ile, üzerinde sadece sütyen olacak şekilde öpüşüyor ve o halde yatağa uazanıyor. Sonra kamera stop, öyle uzun uzadıya bir sevişme göstermek yok.

Sonra sıra reklam çekimi için stüdyoya gidiyor. Filme adını veren Belinda, hayali şampuan markası. Müjde Ar'ın o yıllarda reklamında oynadığı, sonradan adı değişen ama buna rağmen Müjde Ar'la anılan, PE-RE-JA kolonyasına atıf. Bu marka,   halen Müje Ar ile beraber anılıyo.

Gene de sıradan insanların markası ve Müje Ar gibi ünlü bir yıldızın, süper lüks Fransız parfümleri ya da benzer ürünler varken,  bu kolonyağı ile serinleyeceğini zannetmek pek akıl karı değil. Kendisi de arkadaşı ile konuşurken, ne yapayım, çok para verdiler diyor. Kemal Sunal, Yüz Numaralı Adam ve İlyas Salman, Talihli Amele filmlerinde bu olgu işlenmiştir. Ünlü ve zenginlerin, en fazla küçük burjuva için üretilmiş ürünlerin, lüks içinde yaşayan ünlüler tarafından tüketildiğine neden inanalım? Medyada uzun süredir dönen bir reklam var. Manken eskisi, sunucu ve oyuncu, havalı Fransızca adı olan sahte tereyağ (bildiğiniz margarine tereyağ aroması ekleniyor) reklamında oynuyor. Üzerine sahte tereyağ sürülmüş ekmeğin, yağsız kısacık tarafını yiyor. Kolonyağı, Türk halkının gündelik tüketim maddesidir.  Hadi Müje hanım bu ürünü kullandı. Peki o ünlü yıldızzların, o değerli saçlarına piyasa malı şampuanları süreceklerine, o basit yaylı yataklarda yatacaklarına neden inanalım? Türkiye'de burjuva, yani gerçek burjuva, yemeklere soğan koymayı bile unuttu. Soğan gibi antiseptik ve ekşilik veren bazı baharatları kullanıyor.



Biz filme geri dönelim. Filmin asıl başladığı yer, çekimlerde gözünü kapatıp, açması ile başlıyor. Filmin fansatsiği de burada. Filmde bir anda reklamın konusu olan alt sınıf ailenin üyesi olarak kendisini buluyor. Kameralar,  ışıklar, tüm o set ekibi, stüdyo yok olmuştur. İlk başta bu fantastik duruma inanamıyor. Evden kaçıp, kendi evine, sevgilisinin evine ve her akşam gittiği bara gidiyor. Hepsinde de kimse tanımıyor, hatta barda eski arkadaşları ona fahişe muamelesi yapıyor.

Sonra etrafındakilere derdini anlatmak isterken, akıl hastanesine yatırılıyor. Sonra durumu kabullenmiş gibi yapıp, akıl hastanesinden çıkıyor. Sonra iki çocuk annesi de olduğu ailesi ile birlikte yaşıyor. Gene o yıllarda moda olan, kamyon damperinde ya da kasasında yapılan bir yolculukla, mahalle pikniğine gidiyor. Atlet ve pijama altı ile rakı içen kocasını gören Müjde Ar, Türk sinema tarihine geçen sözlerini söylüyor:

-Akıl hastanesine geri mi dönsem? Bu sözler, ülkedeki sınıf farkını çok net yansıtmakta. Zira alt sınıfın eğlencesi, üst sınıf için deli saçmasıdır. Sonrasında eski düzeninin bir benzerini kurmaya çalışır fakat yakalanır. Sonra artık dönüşü olmadığını anlayıp, yeni hayatına alışır, kocasına sevgi gösterir ve tam o anda gene aynı fantastik şekilde tiyatrocu Serap olur.

İşin doğrusu biz alt sınıflar ya da alt sınıfta doğup, büyüyenler, üst sınıfla aynı ahlak kuralları içerisinde olduğumuz sanısındayızdır. Mıhafazakarlar bile pek farklı değildir. Bir ara, türbanlı ve hatta tarikat üyesi bir sevgilim olmuştu. Bu tarikat, bırakınn sevgili olmayı, kadın-erkek bakışmasını bile affedilmez günah olarak görür. Oysa kendisi hayatı boyunca rahat yaşamıştı. Üstelik bu tarikatın yurtlarında müdürlükte yapmıştı. Daha sonra aslında muhafazakarların zengin sınıfının benzer şekilde yaşadığını ve alt sınıfa dayattıkları ahlak kurallarını, kendi aralarında pek uygulamıyor, kadın ve erkekler gayet rahat.

Muhafazakar demişken, muhafazakarlık nedir, kim muhafazakar, bu da başka bir soru. Muhafazakar iktidar partimizin kadın kolları, erkek dansöz oynatıyor. Bunu bir sol parti kadın kolları yapsaydı ortalık yıkılırdı. Ortalık yıkılırdı derken.  Müge Anlı ve benzeri gündüz kuşağında yayımlanan benzer programları izliyorum arada bir ya da sosyal medyadan takip ediyorum. Hemen her programda mutlaka en az türbanlı bir kadın. Bir de bazı olaylar var, koca, karısını üçlü ilişkiye zorluyor, kadın da adamı önüne gelenle aldatıyor. Olayda altı-yedi kadın var, hepsinin başı sımsıkı kapalı ve hepsinin de dilinden Allah kelimesi eksik olmuyor. Bütün bunlar karşısında da insanın aklına Cem Yımaz'ın meşhur sorusu geliyor:

Hani marjinal bizdik?