sokrates meselesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sokrates meselesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2023 Cumartesi

TARİHTE SOKRATES MESELESİ (FİLMLER-DİZİLER VS)

 


Sokrates, antik çağda yaşamış Yunan filozoflarının en önemlisi olmakla beraber, ardından hiç kitap bırakmamıştır. Bu yüzden de Sokrates'in görüşleri, başkalarının Sokrates üzeriene görüşlerinden alınmıştır. Platon diyaloglarında hep Sokrates'i konuşturur. Platon'un, dört ayrı Sokratesçi okulun (Megara, Kinikler, Elis-Eletria ve Kirene okulları), Sokrates'ten Anılar diye kitap yazan Ksenephon'un, Eşekarıları ve başka bir kaç komedi oyununda Sokrates'le alay eden Aristophanes'in farklı farklı Sokratesleri vardır. Bu sebeple bir kişi yada konuyu başkaları üzerinden anlamaya, Sokrates sorunu diyoruz. Dinde Sokrates sorunu üzerine bir yazı yazmıştım. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/06/dinde-sokrates-meselesi.html)

Tarihte Sokrates sorunu da, tarih konulu filmler, diziler falandır. Buna bazı ucuz, basit romanları  ve tiyatro oyunlarını da eklemeliyiz. Tarih bilgisi özellikle milliyetçi ideoloji kurmak için de kullanılır. Sonuçta tarih pek çok güzel hikaye barındırır. Bazılarının değeri ise sinema sanatı ile anlaşılır. Mobiydick, bunun en iyi örneğidir. Gerçek bir hikayeden yola çıkarılarak yazılan rman, yazarı Herman Meville'ın edebiyat dünyasından dışlanmasına sebep olmuştur. Sebebi de beyaz adamın bir hayvana yenilmesi, yani ırkçılık olmuştur. Kitabın yayımından sonra yeni icat edilen sinemanın yapımcıları, romaın güzel film olacağını fark edip, romanı tekrar ünlü etmişlerdir. İşin doğrusu sinema, edebiyatı da her zaman doğru yansıtmaz çünkü onun için önemli olan görselliktir. Sanat türlerinin birbirlerine dönüşümleri zordur. Mesela Grup Yorum'un meşhur Haziran'da Ölmek Zor şarkısının orijinali ona Hasan Hüseyin Korkmazgil şiiri, bayağı bir kırpılmıştır. Şiir, ikinci darbe teşebbüsü de başarısızlığa uğrayınca idam edilen Albay Talat Aydemir ve yine idam edilen kayınbiraderi Fethi Gürcan'a ağıttır ve orijinal şiirde adları geçer.

Tarih ise ne romanlardan, ne dizilerden, ne de sinema filmlerinden öğrenilir. Çünkü sanatın gerçekliği ile tarihin gerçekliği ayrıdır. Bunun yüzlerce, binlerce örneği vardır. En basitinden, Vikinglerin meşhur boynuzlu kaskları, Alman operacılarının icadıdır. Glatyatör döğüşlerindeki meşhur öldür işareti ilk önce 17. yüz yılda bir duvar halısında görülmüş, sonra da sinema sektörü meşhur etmiştir.  Kovboy filmlerindeki, kovboy şapkaları bile, vahşi batının son dönemlerinde ortaya çıkmıştı ve aslında melon şapkalar daha yaygındı. Aslında beyazlar, kızılderililerin kafa derisini yüzüyordu. Yeşilçam filmlerindeki Bizans keilmesi, orta çağ Alman imparatorluğunun icadıydı. Kendi devletlerine Kutsal Roma İmparatorluğu demişlerdi. (Fransızlar, ne kutsal, ne de Roma olan Alman imparatorluğu diye alay ederler.) Kendilerini Roma imparatorluğunun mirasçısı görüyorlardı. Bu yüzden Doğu Roma imparatorluğuna, İstanbul'un, Konstatintin'in fethinden önceki adı olan Bizantion'dan Bizans kelimesi ile andılar. Bu kelime, cumhuriyet ile beraber yaygınlaştı.

Aslında tarih bilimi kendi kaynaklarına bile pek o kadar güvenmez. Mesela bugünün pek çok tarihçisine göre Marco Polo, o meşhur seyahatini hiç yapmamış olabilir. Kendisi Seylan (Bu günkü Sri Lanka) adasının değerli ve yarı değerli taş madenlerini yada Çin seddini çok iyi anlatırken, Çin seddinden hiç bahsetmez. Selçuklu yada Moğol devletlerinin kayıtlarında Marco Polo ve ailesine ait kayır yoktur. Oysa kendisi saraylarda ağırlandığını iddia eder. Eyliya Çelebi'de, filden hamile kalan kız gibi ipe sapa gelmez şeyler anlatır. Fatih Sultan Mehmet'in, istediği camiyi, deprem riski gerekçesiyle daha küçük yapan mimarı cezalandırdığı, mimar kadıya başvurunca da tazminat ödediğini yazar. Oysa bu camiyi küçük yapma olayı, Venedik elçilerinin yazışmalarında da vardır. Mimarın, deprem riski gerekçesi ile suçlandığı doğrudur ama öyle kadıya itiraz yoktur, hapishanede dövülerek öldürülmüştür. Hazarfen Ahmet Çelebi ile ilgili bilgiyi de sadece Evliya Çelebi yazdığı için güvenilmezdir. Zira koskoca bir devletin başkenti olan, en kötü durumunda bile üç yüz bin kişinin yaşadığı, tüccarlar ve diplomatlarla dolu bir şehirde, Gal'ıata Kulesiden, Üsküdar'a kadar uçuş, dünya çapında sansasyon yaratmalıdır. Boğazı uçarak geçmek, modern planörler (yelken kanat) için bile çok zordur. Gene de Evliya Çelebi tarihçiler için ciddi bir kaynaktır. Pek çok kayıp yapının izini, onun eserlerinden bulunmuştur.

Bir bilim olarak tarih, tarihçilere ve kendi bilgilerine de o kadar inanmaz. Heredot, Kartacalıların , Sicilya'daki Sirakuza şehrini ve Sicilya'nın doğusunu işgal edememesini, Yunanlıların kahramanlığına bağlar. Oysa ölen askerlerin kemiklerine DNA analizi yapıldığında, Yunanlıların, paralı Numidya (bu günkü Cezayir kıyıları) askerleri olduğu ortaya çıktı. Kedilerin anavatanı yıllarca Mısır olarak bilindi. Kedilerin DNA'ları incelerince, Türkiye olduğu anlaşıldı.  Tarih bilimi de, diğer bilimler gibi (fizik, kimya, sosyoloji vesaire) her gerçeği tartışmaya açıktır.

Film, dizi, tiyatro, edebiyat ve diğer sanat alanlarında ise tarih sadece bir ilham kaynağıdır. Pek çok kere, gerçeklikten uzan propaganda aracıdır. Onlarca kovboy film, Kızılderili soykırımının yeni nesillere kahramanlık olarak anlatılmasının aracıdır. Amerika, Vietnam savaşını da (bir kaç günah çıkarma filmi hariç) benzer amaçlarla kullanmıştır. Amerikan filmleri, bu propagandanın dünyaya da böyle yayılmasını sağlamış, dünya kamuoyu, Vietnam savaşının, Vietnamlıları ulusal kurtuluş savaşı olduğunu görmeyip, savaşı komünist-kapitalist ideoloji savaşı olarak görmesine sebep olmuştur. Nazi işgali sırasında Alman ordusu, Fransa'da o kadar rahat etmiştir ki, bombalanmamak için pek çok üretimi Fransa'da yapmaya başlamıştır. Normandiya çıkarmasından sonra De Gaule 'ün radyo konuşmasına kadar Fransa'da direniş, bir avuç Komünist'in toz koparmasından ibaretti. Asıl direniş doğudaydı. Alman ordularının % 90'ı doğu, yani Sovyet cephesindeydi. Çöl tilkisi Romel bile, Hitler söz verdiği yeni üretim tankları doğu cephesine göndermek zorunda kaldığı için çekilmek zorunda kalmıştı. Doğu cephesi, Fransa cephesi kadar film yapılmadığı için, o kadar çok bilimiyor.

Türk yapımı film ve diziler de farklı değildir. Yeşilçam'ın filmlerindeki Osmanlı tiplemeleri tamamen sahtedir ama düşündüğünüz kadar amatörce değildir. İnce bir propaganda ve yapay bir kahramanlık olgusu işlenir. En belirgin olarak, çizgi roman kökenli filmlerde,  görürüz. Hem çizgi romanlar, hem de filmler abartılı bir yiğitlik ve milliyetçilik üzerine kuruludur. Basit hamaset yüklü, diplomasi içermeyen savaş filmleridir. Türkler sayıca az olarak düşmanı (Düşman tercihen Kahpe Bizans'tır) yener, düşman sadece hile ile üstün olur. Tekfur (Bizanslı derebeyleri) kızları, Türk akıncılarına bir bakışta aşık olur ve 'de yatağına alır. (Zina erkeklere suç değildi, şu anda bile çoğu Müslüman ülkede tecavüz bile erkekler için, pratikte suç değildir. İslam tarihi boyunca recm ile ölen erkek yok denecek kadar azdır. Bellerine kadar gömüldükleri için kendilerini kurtarıp, kaçarlar. Kadınlar göğüslerine kadar gömülür ve kaçamazlar.) Filmin sonunca tekfur, surlardan atlaya atlaya kaçar ama sonunda yakalanır. Filmlerde karakterler bol bol Türklükle övünür. Oysa tarihe bakarsanız hem Selçuklu, hem Osmanlı, Türklerden nefret ederdi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/baban-bile-olsa-turku-oldur-hafz-hamdi.html) Selçuklu sultanları, Keykubad, Keyhüsrev gibi antik İran devlet adamlarının adını alıyor, kendisine isyan eden yörüklere Biidrak Türkler diyordu. Tarkan'a konu olan Avrupa Hunları ise muhtemelen Türk kelimesinin anlamını bile bilmiyordu. Yüzden fazla kabileye önderlik ediyorlardı ve Atilla ölünce, süte daldırılmış kurabiye gibi dağıldılar. Atilla'nın ölümünün ardınan on beş sene geçmeden, oğlu Dengizik'in kesik kafası Konstaninopolis'in (şimdiki İstanbul) sokaklarında dolaştırıldı ve bu günkü Sultan Ahmet meydanında sergilendi. Avrupa Hunları, kuzey kavimlerinin (Kelt-İskandinav-Alman) tanrılarına, özellikle de Odin'e tapıyorlardı. 

Yeşilçam'ın tarih filmleri, hele de bu günün izleyicilerine çok amatör gelir. Oyunculuklar çoğu kez, müsamere kıvamından da kötüdür, tarihsel kronolojiye uymaz, dekorlar, kostümler berbattır, kollardaki saatler, modern aksesuarlar, park edilmiş arabalar gözükür. Pek çoğu da Rumeli Hisarında çekilmiştir. Filmin adın Kanije kalesidir ama arkadan kocaman Rus tankeri geçer. Bu filmlerde profesyonel olan tek şey, faşist propagandadır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/10/cuneyt-arkinin-veremedigi-hesap.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/10/cuneyt-arkin-kimdir.html) Filmler, tek bir şeyi amaçlar, seyircinin şoven hislerini, daha doğrusu faşizan üstünlük duygusunu arttırmak.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/09/fasizan-ustunluk-duygusu.html)

Son dönem tarihi diziler de bu amaçla yapılmaktadır. Belki Yeşilçam amatörlüğü, daha doğrusu vasat altı sinemacılığından, oyunculuğundan, az bir şey daha iyi. Tarihsel olayların kronolojisine biraz daha dikkat ediliyor, kostümler falan daha iyi. Lakin bir film yada dizi, tarih ktabı değildir. Bunlar bir tarih belgeseli olarak da çekilmemiştir. Amaçları reklam, propaganda ve reyting (izlenme ve satış)'dir. Mesela seyirci harem hayatı ile ilgilenmeye başladığında, savaşlardan çok, harem kadınlarının çekişmeleri konu edinilir. Kıyafetler, özellikle kadın kıyafetleri, dönem kıyafetinden çok, sponsor firmaların abiye-kına gecelik elbisleridir. Altın takılar da tamamen kuyumculuk firmalarının patentli tasarımlarıdır. Hatta ben bir dizideki türban, neden enseden bağlanmış diye merak ederken öğrendim ki, amaç küpeleri göstermekmiş. Son günlerde de türbanlılar arasında bu tarz da, bu yüzden moda olmuş.  Son dönem dizilerinde en absürt olgu, savaş sahnelerinde koca padişahların-meliklerin, ellerinde kılıçla, düşmanla birebir savaşmaları. on binlerce, yüz binlerce askeri yöneten koca sultanlar, o kadar yönetim işlerinin arasında bir de hoplamalı, takla atlamalı döğüş mi yapıyorlardı, maksat seyirci eğlensin. 

Diğer yandan bir propaganda da söz konusu. Mesela son dönem hiç bir Osmanlı kadınının fotoğraflarında türban-baş örtüsü görmeyiz  O dönemde Abdülhamit ve diğer padişahlara yakın olanlar, onun alkole, hele de konyağa düşkünlüğünden bol bol bahsetmekte. Daha ilginci ülkemizde Türkçe çevirisi ve baskısı 1991'de yapılan Arabesk adlı anı roman çok ilginç. Misbah Haydar'ın babası Ali Haydar, Mekke Şerifi Hasan Hüseyin'in kardeşi. Annesi ise bir İngiliz kadını. Ali Haydar ve ailesi, rehin olarak İstanbul'da yaşıyor. Buna rağmen Hasan Hüseyin, isyan ediyor. Sonuçta Osmanlı, peygamber soyuna ne yapabilirdi ki. (Araplar peygamberin öz torunlarını katledebilme haklarına sahipti.) Bu kitap için ayrı bir yazı yazmak istiyorum. (Sırası ne zaman gelir, bilmiyorum) Şerif'in ailesi, İstanbul'da bir köşkte, Osmanlı devletinden aldığı gelirle, lüks içinde yaşıyor, Osmanlı ailesini hor görüyor. Tabi bu hor görme, kendi aralarında. Şerif ailesi, diğer Arapları da  hor görüyor. Aile içinde Arapça konuşmuyor, Mekke'ye dönmeyi bekliyor. Çünkü has Arapça, Hicaz Arapçası. Ancak kitap yazıldığında daha dönmemişler. O da cumhuriyet ilanı ile maaşları kesildiği için İstanbul'dan ayrılıp, Beyrut'a geldiklerinde, aşçılardan ve hizmetçilerden öğreniyor.Babasının deyimiyle mutfak Arapçası. Misbah'ın annesi bir ajan ve kızını da aja olarak yetiştirmiş. Kitaptan öğreniyoruz ki Misbah'ın annesi (kitabı yıllar önce okumuştum, unuttum), Arap aristokrasisine giren ne ilk ne son İngiliz gelin. Aslında neredeyse 17. yüz yıla uzanan bir Arap-İngiliz ilişkileri var. Yani Thomas Lawrence geldi, hemencecik tüm Arapları kandırdı diye bir durum yok. Çok uzun yıllara dayanan köklü ilişkiler var.

Yirmi beş yıldır öğretmenliğimde gördüğüm şu ki, pek çok erkek öğrencinin tarih sevgisi, aslında masal sevgisi. Oysa Tarih, tıpkı fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji, mantık ve diğer pek çok bilim dalı gibi, ciddi bir bilim dalı. Öğrenmek için, bilimsel metodlarla yazılmış tarih kitaplarına ve bizzat o devrin tanıklarına-belgelerine bakmak gerek. Propaganda ve masal dolu film, diz, roman, tiğaytro ve benzeri sanat ürünlerine değil.

17 Haziran 2023 Cumartesi

DİNDE SOKRATES MESELESİ

 


İnsanlığın o kadar büyük bir bilgi birikimine sahip ki, her şeyi bilmek bir yana, bildiğinizi sandığınız halde, hiç bilmediğimiz bir şeyi, daha önce neden haberim bile yok diyebiliyorsunuz. Hele felsefe olduğunda bu çok mümkün. Ben de yirmi beş yıllık bir felsefe öğretmeni olarak, Sokrates ile ilgili bilinebilecek şeylerin çoğunu bildiğimi sanıyordum. Felsefe 101 adlı bir kitabı, ders anlatırken bahsedecek yeni bilgiler öğrenirim diye okudum ve iyi ki okudum. Sokrates ile ilgili iki yeni şey öğrendim. Biri Sokrates öncesi, yani Presıkratik deyimini 19.yy sonlarında ve 20. yy başlarında yaşayan bir Alman felsefe profesörü uydurmuş. Presokratik denen filozofların çoğu Sokrates'in arkadaşı, yaşıtı ve çağdaşı. Hatta pek çoğu Sokrates'ten sonra yaşamış, okulu devam etmiş. Mesela Sokrates'in en meşhur öğrencisi Platon, Pisagor'dan ders almak için Sicilya'ya, Siracusa'ya gitmiştir. Pisagor, arkhe'nin sayılar olduğuna inanırdı. Arkheci filozof olduğundan Presokratik sayılır.

Diğer yandan felsefede, bilimlerde ve tarihte bir Sokrates meselesi var ki, o da Sokrates'in hiç kitap yazmaması ve onu tanıyan herkesin başka bir Sokrates'ten bahsetmesi durumudur. Platon'un haricinde dört Sokratesçi okul vardır (Megara, Knikler, Kirene ve Ellis-Eteria okulları) ve hepsi ayrı telden çalar. Ksenephon'da Sokrates'ten anılarda başka bir Sokrates anlatır. Hatta 20. yy fiolozu Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları kitabında ( https://onbinkitap.blogspot.com/2016/09/okunmas-gereken-on-bin-kitap-1-karl.html )Sokrates'i bir demokrasi aşığı, Platon'u da bir demokrasi düşmanı gibi gösterir. Oysa çağdaşları Sokrates'in de demokrasiyi sevmediği konusunda hemfikirdir. Gerçi Popper, iki ciltlik kitabı sırf Karl Marks'ı eleştirmek için yazmıştır. Oysa kendisi soyundaki az bir parça Yahudilik yüzünden Yeni Zelanda'ya kaçtığı halde faşizm  hakkına hiç bir şey yazmamıştır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/03/karl-popper-hakkindadegisen-goruslerim.html )

Sokrates meselesi de, bir kişiyi hiç tanımayıp ya da yazdıklarını hiç okumayıp, onun hakkında bilgi ve fikir üretme işi oluyor. Sokrates kitap yazmamıştı ama ciltler dolusu kitap yazan pek çok kişinin de başına benzer şeyler gelebiliyor. Bir kişi, onlarca kitap yazsa da, insanlar o kişiyi okumuyor,  o kişi hakkında yazılanları okumayan ama o kişi hakkında yapılan dedikodularla o kişiyi yorumlayan kitleler var.  Yıllar önce bazı öğrencilerim, Ziya Gökalp'in Ateist olduğunu iddia etmişlerdi. Tarikat büyükleri öyle anlatmıştı çünkü. Oysa Ziya Gökalp'i bir parça okumuş olsalar, öyle olmadığını bilirlerdi.  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/04/ziya-gokalp-uzerine-ziya.html) Bir de Mevlana gibi gereksizce ve fütursuzca övülenler var. Mesnevi'yi okuyanların Mevlana'dan nefret etmesi normaldir. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/12/mesnevidenhatirlananlar-mevlana.html ) Bir bütün olarak Mevleviliğin de karanlık bir yüzü vardır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/08/ariflerin-menkibeleri-ve-mevleviligin.html ) Oysa çok övülen bazı klasikleri baştan sona okursanız, rezilliğini görürsünüz. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/05/tamami-okunmayan-bazi-dogu-klasiklerin.html)



Bence dünyada en fazla övülen hain, Mevlana Celalettin-i Rumi ya da Belhi'dir. Mesnevisi Türklere hakaretle doludur. Bir hikayede Çinliler ve Türkler resim yarışması yapar.Bir mağaranın  ortasına perde kurarlar. Perdenin bir  Çinliler kutu kutu boya tüketir, Türkler zımpara ve cila. Sonra aradaki perde açılır ve Çinliler, kendi resimlerinin yansımasına hayran olur. Sonra Mevlana uzun uzun açıklama yapar. Türklerin ne kadar taklitçi olduğunu yazar. Başka bir hikayede de Türk'ün biri, elbise diktirmeye, elinde kumaşı ile bir terziye girer. Türk'ü, kıpkırmızı kalkan yüzlü, çekik, küçük gözlü diye tarif eder. Terzi, Türk'ü güldürüp, kumaştan parça çalar. Mevlana'da hikayeden Türk'ün ve Türklerin aptal olduğu sonucunu çıkarır. Bunlar aklıma gelenler. Bir başka hikayede de tecavüze uğrayan bir erkek çocuğu vardır. Mevlana olaydan dolayı çocukla alay eder. Buradan da Afganlı olan (Afganistan Belh doğumludur ve tüm eserlerini Farsça yazmıştır. Afganca diye bilfiğimiz Peştunca, Farsça'nın lehçelerinden biridir.) Mevlana'dan Afganistan'da Bacha Bazi benzeri geleneklerin ve oğlancılığın çok eskiden de yaygın olduğunu anlıyoruz. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/10/diktatorlerin-marifetleri-histonun.html ) Mevlana'nın babası Bahaddin Velet, kendisini Kürt yatıp, Arap uyanan şeyh olarak tanıtmıştır. Yani Kürtlerden de nefret eder. Genelde Araplar ve Farisiler dışındaki tüm milletlerle alay eder. Ha bire çoğunluğu Beydeba'dan alınan fabl masallar, Mevlana'dan hikayeler diye çocuklara okutuluyor.

Özellikle dini kitaplarda bu Sokrates problemi çok yoğun. Bir kere Kuran'ın Türkçesini okuyan çok az. Onlarda genelde deist-ateist falan oluyor. Tarikatlar genelde Kuran çevirilerine karşı (ya da kendi çevirilerini dayatıyor.). Diğer yandan Kuran dışındaki tefsir, siyer ya da kelam gibi kitaplar da çok satılıyor, az okunuyor. O kadar ki bir kere Gazali'nin Kimyayı Saadet diye aldığım kitaptan, başka bir kitap çıkmıştı. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/08/gazalinin-omuzundan-atilan-tufekler.html ) Işıkçılar denen tarikatın kurucusu Hüseyin Fehmi Işık, nasıl olsa öğretmen okumaz diye ödeve maç özeti anlatan öğrenciler gibi, Gazali'nin kitabına kendi kafasınca başka şeyler yazmış. Muhtemelen pek çok din kitabı böyledir. 



Sokrates problemi, bazı dinlerin doğasında vardır, özellikle en fazla inananı olan Hristiyanlık dinindedir çünkü Hristiyanlar'a göre İncil, Allah tarafından İsa peygambere vahiy etmemiştir. İsaya vahiy geldiğine sadece Müslümanlar inanır. Bu bilgi bir tek Kuran'da yazar.  Sovyet yazar Mihail Bulgakov, Usta ile Margarita romanında İsa'yı yarı deli, Knik bir Yunan filozofu yapar. İncil yazarları Matta ve Luca, onu yakip eden ve kafasına göre bir şeyler yazmışlarıdır.

Yüzlerce ayrı İncil olması bu yüzdendir. Müslümanlar, yüzlerce ayrı İncil'den dolayı Hristiyanlarla alay ederler ama sayısı belirsiz ile kaynağı belirisiz hadisleri göz ardı ederler. Geçenlerde internette iki videoya denk geldim. Arap vaizin biri, Türkiye'ye saç ektirmeye gelenlere kızıyor, saç ektirmenin haram olduğuna dair hadisler olduğunu söylüyordu. Saç ektirme, otuz yıllık bir teknoloji değil. Cübbeli Ahmet namlı kişi de, kadınların sütyensiz gezmesinin günah olduğuna dair hadislerden bahsediyordu. Oysa sütyenin genel anlamda kadın kıyafeti olması ve bu günkü halini alması, iki yüz yıllık. Bu günkü sütyene benzeyen en eski kıyafetler 15. yüz yıl Avrupasında çıkmıştır. Türkçedeki sütyen kelimesi, Fransızcadan gelmişti ve 6-7. yüz yıl Arapları muhtemelen sütyen kullanmıyordu. Din adamları, nasıl olsa kimse Kütüb-ü Sitte'yi baştan sona okumamıştır ve hadis kaynaklarının tamamı Kütüb-ü Sitte'den ibaret değildir. 



Yakın dönem din ünlüleri için de benzer bir durum vardır. Said-i Nursi, Seyit Ahmet Arvasi gibi adı halen anılan, Ali Haydar Pilavoğlu gibi adı unutulanların kitapları da okunmamıştır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/12/dini-inanclarimi-kaybetmem-4-saiti.html ) Nurcular da Nur Risalelerini okuma günleri yapar. Ben bu risale okumalarına iki kere denk geldim. Biri öğrenciyken, son sınfta, hemşericilik muhabbetinden tanıdığım bir alt sınıftı, ikincisi de okulumun din kültürü öğretmeniydi. (İlkinde vde Fettuş resmi yoktu ama yüzde doksan Fetöcü bir evdi. İkincisinde özellikle sormuştum, biz başka bir Nurcu grubuyuz demişlerdi. İlkinin üzerinden otuz yıldan fazla, ikincisinin üzerinden de on küsur yıl geçmiş.) Bir kişi, risaleden bir cünle okuyor, sonra dakikalarca, bazen yarım saate yakın o cünleyi açıklıyor. Yarım sayfalık bir yazıyı okumaz, üç-dört saati alıyordu. Neden kendileri okumuyor diye merak ediyordum.

Bir bilgiyi öğrenmenin en iyi yolu kendi kaynağıdır. Bu kaynaklara ulaşmak artık o kadar zor da değil. Okuma alışkanlığımız da, son nesi için biraz daha yüksek. Bir zamanlar yüz bin satan kitaplara vay be derken kitapçılar; bugün bazı kitaplar sessizce bir milyon sınırını geçti. Romanlara ve kişisel gelişim ile ilgili kitaplara ayırdığımız vakti, din kitaplarına da ayırabiliriz. Mevlana ile ilgili onlarca popüler kitap yerine, Mesnevi, Divan-ı Kebir, Mektubat, Fih-i Mafih gibi  kitaplarını bizzat okuyabiliriz. 22 (yirmi iki) ayrı dilde Kuran basan diyanet işleri başkanlığı, Türkçe Kuran'a da güvenmeli.Sadece Kuran ya da Mevlana değil, İmam Hanefi, İmam Şafi, Said-İ Nursi, Hacı Bektaş-ı Veli gibi din adamlarınının da yazdıklarını kaynağından okuyabiliriz. Onlar Sokrates değil, zaamanında kendileri de kitap yazmışlar. O ünlü din adamlarını yazdıklarınan daha iyi tanıyabiliriz.