Az bilinen ya da kullanılan bir Türk atasözü, her ağacın kurdu, kendi özünden olur der. Diyalektiğin başka bir modeli sayılabilir bu atasözü. Bir şeyin bozulması kendi iç sorunlarından başlar anlamına geldiği gibi, bir kitleyi en çok kendi gibileri kandırır anlamı da çıkartılabilir. Ben bu atasözünü bu anlamda kullanacağım. Rahmetli, Yaşar Nuri Öztürk'ün son kitaplarından birinin adı Allah ile Aldatmak'dı. Müslüman biri, Allah ile, iman ile aldatılır, solcular Marksizm, çevreciler çevrecilik, milliyetçiler, milliyetçili ve Atatürkçüler, Atatürkçülükle aldatılır.
Şu son on yılda ne çok insan dinsiz (deist-ateist,tengrici vesaire) oldu farkında mısınız? Görünüşte en dindar iktidara sahibiz. Oysa zinanın suç olmaktan çıkarılması, domuzun kasaplık hayvan olması, bu iktidar döneminde oldu. Ülkede imam hatip lisesi sayısı artıyor ama mezun sayısı artmıyor, öğrenci sayısı artmıyor. Din dersleri arttığı halde Deizm,Ateizm, Tengricilik gibi inançlar artıyor. Sosyal medyada, özellikle Youtube'da, nbu görüşü anlatanlar ve izlenmeleri artıyor. Diğer yandan, 2013'den (17-25 Aralık) beri türbanlı kız sayısında, her yeni yetişen nesilde ciddi bir azalma var. Sebebte dinci kesimin kend iki yüzlülüğü. Zengin çocuklarının , hele de muhafazakar zenginlerinin çocuklarının gittiği özel okullarda, tarikatlar ÇEDES bahanesi ile girip, Ramazan etkinliği olara Kabe'de hacılar ilahisi söyleniyor mu? Bu iki yüzlülüğün en son örneği, boykotlar. Daha önceki İsrail protestolarında, yola kola dökmek gibi eylemler etkili olmuyor, hatta bazen kola tüketimini arttırıyordu. İsrail'in son Gazze katliamlarından sonra durum değişti ve ilk defa Türkiye'de kola satışları (ve muhtemelen diğer bazı boykot ürünlerinin) satışı ciddi anlamda düştü. Ciddi derken, böyle büyük firmalar için yüzde üç, ciddi bir düşüştür ve tüketici davranışının ciddi anlamda değişeceğinin işaretidir. Bu yüzden artık sağcı medya, boykot edebiyatını bıraktığı gibi, boykot çağrısı yapan sosyal medya hesaplarının da sesi kısıldı. İsrail ya da Amerika, sadece gösteriş için boykot edilebilir. Şirketlere gerçek iktisadi darbe vuracak boykotlar ortaya çıktığında, boykotçuluk sessizce yok edildi.
12 Eylül de Atatürkçü geçindi, görünüşte en Atatürkçü dönemdi. Her konuşmada, Atatürk'ün bir sözü söylenir, herkes Atatürk dönemi modası, koyu renkli, dar takım elbiseler giyerdi. Bu dönemde her devlet dairesi Atatürk resmi, ev bahçe Atatürk büstü, her meydan Atatürk heykeliyle donatıldı. Bu Atatürkçülük gösterisinin ardında, cumhuriyet kurumlarının ve ilklereinin yozlaştırılarak, yok edilmesi vardı. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kapatılıyor, Atatürk, Dil ve Tarih, Yüksek Konseyi diye ucube bir kurum kuruluyordu. Devlet güzel sanatlar müzesindeki resimler, generallerin makam odalarına gidiyor, bazıları tek fotoğrafı olmadan kayboluyor, müze, müze özelliğini kaybediyordu. Tanzimat fermanı ve ilk resmi gazete Takvim-i Vekai'den beri süren dilde sadeleşme yerine, TRT ve ders kitaplarıyla zorla Osmanlıcalaşrıma çabalarına giriliyordu. (12 Eylül rejiminin en büyük yenilgisiydi.) Laiklik denilerek, zorunlu din dersleri, anayasaya giriyordu. Alevi köylerine ısrarla cami yapılıyor, Aleviler düzenli olarak fişleniyordu. Sürekli laiklik vurgusu yapılıyordu ama yüzde doksan dokuzu Müslüman diyerek söze başlanıyordu. Terör bitirildi deniliyordu ama PKK örgütlenip, Eruh ve Şemdinli baskınlarına hazırlanıyordu. 12 Eylülü bu blogda çok yazdım. 12 Eylül, gardraop Atatürkçülüğünü kullanarak, Atatürkçülüğün altını boşalttı.
Merkez sağ denen partilerden de bahsedelim. Bu partilerin son iki önemli lideri (Mesut Yılmaz, Yıldırım Akbulut ve Tansu Çiller, lider sayılabilecek kişiler değildi), ideolojilerini kendileri baltaladılar. Turgut Özal, dindar ve muhafazakar geçinirdi ama ailesi, özellikle karısı Semra Özal öyle yaşamazdı ve halende öyle yaşamıyor. ( çok eski bir cumhurbaşkanı eşi olarak, gözlerden uzak.) Kendisi, Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarıyken, verdiği teşvik kredileri ile özel sektörün bira fabrikaları kurmasını sağlayan kişiydi. Muzır neşriyat olarak görülen erotik-p.rno yayımların poşete konulması ile ilgili yasa çıkarırken oğlu, erotik yayınlar da yapan Star medya'nın kurucu ortağıydı. Süleyman Demirel, yıllarca muhafazakarlardan oy aldı ve onları sola karşı kışkırttı. 1978'in son günlerinde, Kahramanmaraş ili kan gölüne dönmüşken, bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz diyen kişiydi. 28 Şubat sürecinde türbanlılar okumaya Arabistan'a gitsin diyen de o oldu. 12 Eylülün karanlık günlerinde Süleyman Demirel'i, 28 Şubatın dar günlerinde tarikatların ve muhafazakarların savunucusu, demokrtasi şövalyesi, kahraman gazeteci, Nazlı Ilıcak; 15 Temmuz darbesi davasında cezası onananlar arasında.
Ülkücülük de kurdu kendi özünde olan ağaçlardan oldu.Abdullah Çatlı, Ülkücülüğü, kendini hızla tüketen DYP ve genel başkanı Tansu Çiller'in hizmetine soktu. Öncesinde Ülkücülük, devlet yada Türk devletine bağlı bir aygıttı, Çatlı ve ekibi, Ülkücülüğü doğrudan Tansu Çiller'de (başbuğ Türkeş'den önce) bağladı.Susurluk kazası sonra holding medyalarındaki manşetlerin, özel haberlerin hedefi Tansu Çiller ve Enişe adı ile kodlanan kocası Özer Uçuran Çiller'di. O yıllarda derin devlet denilen yapı, büyük ölçüde Ülkücülerden oluşurdu. Ülkücüler, özel harekat haricinde, kamu kadrolarından dışlandı. 15 Temmuz sonrasında oluşan MHP-AKP birliği bile bunu değiştirmedi. Kurtlar Vadisi dizisi de bu tasfiyeyi anlattı. Dizi izleyicilerinin en büyük hatası, dizinin gerçek olayları bire bir anlattığı ve dizideki her karakterin, gerçek hayatta bir karşılığı olduğu sanısıdır. Gerçek hayattan kısmen esinlenme vardır ve karakrterler genelde bir kaç kişinin birleşimidir. Mesela Baron Karahanlı; hikayenin genel anlatımına uygun olarak en fazla Mehmet Emin Karamehmet'e benzemektedir; ölümü Üzeyir Garih'in ölümüne benzer; baron lakabı ise eski mafya babalarından Ali Fevzi Bir'e aittir. Dizideki iyi karakterler de, kötü karakterler de, (büyük çoğunlukla) Ülkü ocaklarından yetişmiştir (dizide ne adı, ne de iması vardır.). Dizideki Kürt karakterler de Ülkü ocaklıdır. Dizide hiç Alevi kararkter olmaması nedense kimsenin dikkatini çekmemiş. Abdullah Çatlı ile beraber ölen polis amiri Hüseyin Kocadağ, Alevi'ydi ve hatta o akşamki içkili eğlencenin amacı, Çatlı ile Kocadağ'ın barıştırılmasıydı. İzleyicilerin sandığının aksine Polar Alemdar; Abdullah Çatlı veya Hakan Fidan değildi. Gerçek hayatta kimle özdeşleşebilir bilmiyorum ama Polat Alemdar; DYP ile Çiller; Mesut Yılmaz ve ANAP; üzerine de MHP-Ülkü ocaklarını devletten tasfiye eden kişiydi ve popüler olması için özellikle uğraşılan dizide, Ülkücülüğün kurdu da kendinden olmuştu.
Ülkemizde çevrecilik de en büyük darbeyi TEMA denen örgütten almıştır. Meraları, yaylaları, ot parasına yağmalatan yasayı TEMA ve Hayrettin Karaca hazırladı. Ülkenin yeşil alanları, çevrecili olduğunu iddia eden bir yasayla yağmalandı ve yağmalanıyor.
Atatürk ve İnönü'nün kurduğu demokratik düzeni, bugünkü din hegomonyasına çevirenler de, bundan en çok faydalananlar oldu. Liberal sol olduklarını iddia edenler ne liberal, ne de solcuydu; bu söylem sadece sümüklü ve Pensilvanyalı şeyhin müridi olduklarını saklamak içindi. Orhan Pamuk'da, daha doksanlarda bile, Nagehan Alçı, Rasim Ozam Kütahyalı ile arkadaş olduğu halde, sürekli Ateistliğini vurguladı ve hatta ailecek Ateist olduğunu falan söylemiş; aile tehdit alınca Orhan'a kendi adına konuş diye seslenmişti.
Bir ağaca kurtcuk, kendi özünden düşer. Ben, pek az okunan bu blogumla solcuları, Atatürkçüleri, Alevileri etkileyebilir, dolayısı ile onlara hainlik yapabilirim. Dinciler, Ülkücüler beni okusa bile benden o kadar etkilenmez. Bu yüzden herkes özünü yoklamalıdır.

