tarikatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarikatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2026 Perşembe

EMPERYALİZMİN İŞBİRLİKÇİSİ TARİKATLAR

 




Ruhi Çenet'in Hasidi tarikatı ile ilgili videosu beklenmedik tepki aldı; tepki alan kısmı, günde on küsür saat Tevrat-Talmut okumakla vakit geçiren kişilerin, on çocuğuyla, devletin sosyal yardımlarından faydalanmasıydı. Bu topluluk, sadece New York eyaletinin sosyal yardım fonlarını gagalaması, aslında daha önce de bilinen bir şeydi. Bu topluluk ara ara bazı Youtuber'lar başta olmak üzere bazı sosyal medya elemanlarına kapılarını açar; amaç biz o kadar kötü biri değiliz, kendi halinde insanlarız mesajını dış dünyaya vermek amacı ile yapılıyor. Kapalı toplulukların ara ara yaptıkları politikadır bu. Haridi ya da Hasidiklerin tek suçu, sosyal yardımları tırtıklaması değildir; bölge dünyaYahudi mafyasının merkezidir. 2005 yapımı Savaş Tanrısı (Lord of War) filminde gösterildiği gibi bu mafya, dünya silah kaçakçılığında aslan payını alır. (Bu konu Kurtlar Vadisi'ne de vardı) Sağcı bir yayın (GZT), Çenet'ten yıllar  önce bu grubu pırlanta ve değerli taş kaçakçılığıyla suçlamıştı. Amerikalılar ise sosyal yardımlara taktı çünkü orada sosyal yardım almak, gerçekten zor. Amerika'nın meşhur iktisatçılarını (Acemoğlu dahil) okursanız hepsi serbest piyasacı, sosyal yardımlara, kobilerin ve küçük esnafın-çiftçinin, devletçe desteklenmesine karşıdır. Devlet ya da yerel yönetimler, garibanlara bir tas çorba verse ülkenin liboş aydınları, serbest piyasaya müdahale diye koro halinde zırlar. M,lton Freidman ve Şikago oğlanlarına göre sosyal yardımlar, ancak gönüllülerin bağışlarıyla yapılmalıdır. Pek çok eyalette bu yardımlar çok geçicidir ve birden kesilir, yoksullar vakıfların önünde kuyruk olur. Üniversite eğitimi çok pahalıdır, insanlar yıllarca ödeyemecekleri borçlara girerler. Spor bursu, sanat bursu vermek adına üniversiteler, sirke dönmüştürç Hepsinin her alanda, profesyönel lig takınları, tiyatro, müzik gibi grupları var. Şimdi üniversite okumak için aldığı krediyi ödemek için haftada altmış saat çalışan, iki ay işsiz kalsa evsiz olabilecek bir Amerikalı olduğunuzu ve Ruhi'nin videosunu izlediğinizi düşünün. Neden Ruhi bu kadar etkili oldu; bence bu gerçeklerin bir yabancıdan duyulmasının etkisi. Bu topluluğun gücü sadece blok oylarından gelmiyor, gri bölgede ürettiği kapalı ekonomiden de geliyor.

Bir sürü Yahudi'nin sırf dua edip, sosyal yardım alması da çok sinir bozucu olmalı, Yahudiler için.  Miskin kelimesi bir zamanlar, dindar dervişler için kullanulırmış, sonra tembelliğin adı olmuş. Böyle bir şeyi, korona salgını döneminde, pansiyonda yaşamıştım. Pansiyona iş yükümüzü almak için başka okullardan erkek ve kız tarafına üçer tane belletmen getirmişlerdi. Kadın belletmenler, akşam geç gelip, sabah kahvaltıya bile kalmadan, çocuklarını bahane edip, gidiyorlardı. Erkeklerse ne zaman arasak, mescitteydi. Ne bir yoklama alma, ne arada kontrol etme, göreve mi geldiler, tekkeye mi belli değiller. Gözlerini sulandırıp, gözbebeklerini kocaman yapıyorlar, bir de söylenenlere geç tepki veriyorlar; ben gayba daldım misali. İkinci döneme müdür bunları okullarına geri göndermişti.Bunlardan biri de neredeyse tüm günü dini sohbetle geçiriyordu. Zaten tarikatlarda büyümüş bir kaç öğrenci, öğretmeni oyalarken, diğer öğrenciler de pansiyonu birbirine katıyordu.

Tarikatlar yüce bir inanç için, yüce bir lider etrafında toplanmış insanlar topluluğu olarak kurulur. Bu açıdan tarikat, sosyolojik bir birimdir. Bu kutsal amaç %90 din ve metafiziktir. Geri kalanının çoğu da siyasidir; komünist ve faşist partiler, genelde tarikat tipi örgütlenmeye girerler. İlk çağda felsefe tarikatları vardı; Pisagorcular, Stoacılar ve İskenderiye Mektebi, tarikat örgütlenmesiydiler. Yoga grupları da arada tarikatlaşabilmekte. NXIVM adlı kişisel gelişim şirketi içinden de seks tarikatı çıkmıştı. Tarikatlar, bir zaman sonra kutsal ideolojisinden uzaklaşıp, ticaret ve siyaset birliktelikleri olurlar. Üye olanlar da, bu çıkarlar için tarikata üye olmaya başlar. Bu imkanlar azaldığında, tarikatın üye sayısında azalma olur. Aslında biraz dikkat edersek etrafımızda bir zamanlar tarikatlara üye olmuş çok kişi vardır. Bu tarikatların içinde doğup, büyümüş kişilerin bazıları bile, özel hayatı yok sayan bu sistemden sıkılır ve kaçar. Bu sistemden kaçtığında ise, çoğu kez dış dünyada güçsüz bir durumdadır. Böylece  kapitalist sistemin ihtiyaç duyduğu, her işe gelen ve en düşük maaşa muhtaç, vasıfsız işçi olur. Tarikatın iç yüzün anlatsa da, tarikata üye olma oranlarını ya da tarikatın gücünü pek engelleyemez.

Pek çok kişi de, kumarhaneye bedava yiyip, içmek için gidenler gibi, tarikatın etinden, sütünden faydalanma çabasındadır. Böyle beleşçiler, nasıl kumarhanenin gelirini etkilemezse; hatta bu beleşçilerin pek çoğu daha sonra kumarbaz olacaksa; tarikattan faydalanaların bir kısmı üye olmayacaksa bile bir şekilde sempatizan olacaktır. Tarikat, artık onun için öcü olmayacaktır. Bu tiplerin doluşması ise, kriz ve çatışma anında tarikatın kof çıkması, kağıttan kaplan misali yıkılmasıdır.

Tarikatların iyi yanı, tek bir lidere bağlılıkları sayesinde kolay yönlendirilmeleridir. Tarikat liderini satın alır, adamınız yapar, kalan kitleyi de yönetirsiniz. Tarikat üyelerinin böyle yapmasının tek sebebi, liderin kutsal emirleri veya tarikattan ayrılınca yaşanacak toplumsal dışlanmışlık kadar, tarikat sayesinde çıkar sağlamak da vardır. Bu yüzden tarikatlar, devletlerin ve işgalcilerin en sevdiği kurumlardır. Mevlana'nın babası Bahaeddin Velet, Moğol propagansası yapa yapa Afganistan'ın Belh şehrinden Konya'ya (arada Hac'ca da gitmiştir) , daha doğrusu o zamanlar adı Larende olan Karaman'a gitmiş, işbirlikçiği, Konya'ya yerleşen  oğlu Mevlana devam ettirmiştir. Konya kalesini yıkan Bacu Noyan'ın gizli Müslüman olduğunu iddia edecek ve onun kıyımlarını övecek kadar işbirlikçi ve üstelikte bece apaçık bir şekilde gay olan bu şahsı, güzel şiirler yazdı diye övmek, bence tam bir aymazlıktır. Bir din kurumu olan Papalık, kendi kontrolünde pek çok tarikat kurdurmuştur. Bu tarikatların hepsi, her zaman Papalığa itaat etmemiştir. En ünlüleri olan Tapınak Şövalyeleri, ticaret ve bankacılık ile çok para kazanmış; para isteyen Fransa kralını ve Endülüs'te savaşmalarını isteyen Papa'yı red edince, tarikatın her şeyine çökülmüştür. Baltık kıyılarında devlet kuran Töton tarikatı, topraklarının büyük bir kısmını Ruslara ve Polonyalılara kaybedince, rikatın son büyük üstadı, Albrecht von Hohenzollern, Martin Luther'in izinden gidip, protestan olmuş, onun tavsiyesine uyup, Danimarkalı prenses Dorethea ile evlenmiş ve Prusya krallığını kurmuştur.

Bu risklere rağmen devletler için tarikatlarla işbirliği daha az risklidir. Sonuçta yönetmeniz, işbilriği yapmanız gereken  bir kişi ve etrafındaki küçük gruptur. Üstelik bu tek kişi tarafından yönetilen örgüt, bireyin tüm yaşamını kaplar. Bu yüzden devletler, işgalciler ve holdingler, genel anlamıyla tarikatları gizli ya da açık destekler. Koç Holding yıllarca hem Türkçe olimpiyatlarının, hem de Süleymancıların yıllık yemeğinin sponsoru oldu. Aydın Doğan'ın medya ordusu (gazete-dergi-televizyon,radyo ve hatta kitapevi) yıllarca tarikatlara sivil toplum örgüt dedi. Sivil toplum borozanlığını yapan aydın kişiler, 2010'da yetmez ama evet, kumpas davaları için Türkiye bağırsaklarını temizliyor falan dediler.

Tarikatlar da kendilerini koruyanları destekler. Fatih Sultan Mehmet'in ömrü savaşlarla geçti. Bu savaşlar için para ve asker lazımdı ve bu yüzden tarikatların mallarına el koyup, öğrencilerini de askere aldı. Şu anda bakmayın hepsinin Fatih'e övgüler düzdüğüne, o zamanlar hepsi beddua edip, onu gavur ve şeytan ilan etti. Fatih ölünce oğullarının kardeş kavgasında, onlara mallarını geri veren 2.Bayezit'i desteklediler. Bayezit'in alkole ve esrara düşkünlüğü, onu yüceltmelerine engel olmadı. Buna karşılık Bayezit'te tarikatlara kırk iki yıllık, neredeyse hiç fetih olmayan bir dönem yaşattı. (Bu dönemin on yıla yakını, kardeşi Cem Sultan'la mücadele ile geçti) Tarihçilerin bazıları bu döneme, yükselmede duraklama dedi. Tarikatlar kendi çıkarlarına o kadar bağlıdır ki, keşke Yunan kazansaydı bile diyebilir. Tarikatlar, kendileri açısından tarihi yeniden yazarlar.

Tarikatlar devlet için sadece oy deposu ve destekleyici kitle değildir. Devletlerin yer yer her yere uzanan kolu, pis işlerini yapıcısı ve derin devletin bir kolu, bazen de derin devletin kendisidir. 2015 yapımı Haysiyet Kolonisi (Colonia-Colonia Dignidad) filmi de benzer bir olayı anlatır. 1973'de Şili'de meşhur Pinochet darbesi olmuştur ve ülkenin güneyinde bir Alman tarikatının, sözde tanrıya yakın olmak için Almanya'yı bırakıp, Güney Amerika'nın bu en güney ucuna gelmişler. Kadınlar ve erkekler, çocuk yapma haricinde genelde ayrı yaşıyor. Sütyen günah, memeleri kat kat kumaşla kapatıyorlar. Geniş tarlalarda mısır, ayçiçeği falan ekiyorlar. Aslında kocaman bir işkencehane ve kimyasal silah üretim tesisi. Ayrıca bu ultra dindar, Protestan Hristiyan tarikat, çocuklara cinsel tacizle de günemede gelmiş. Pinochet devrilince de Şili'den kaçmış.

Tarikatların gelişiminde çoğunlukla devlet vardır, nadiren de olsa bazı tarikatlar, toplumsal muhalefetin merkezi olabilir. Bu durumda tarikatlar sık sık dağıtılır ve bunlar siyasi tarikattır. Dini tarikatların tamamı ya da tamamına yakını, ister İslam, ister Hristiyan, isterse New Age denen modern dine benzer oluşumlar (En meşhurları Tım Cruse'un üye olduğu Scientology'dir), devlet ya da devletlerin desteği olmadan büyümez ve yayılmaz. Nüfusunun yüzde birine yakının sokaklarda yaşadığı, üç ay işsiz kalanın evsiz kalma tehlikesi olan, Amerika Birleşik Devletlerinde bu tarikat üyelerinin sadece dua ederek cömertce sosyal yardım alması normal değildir. Ruhi'nin videoda eksik bıraktığı başka bir gerçek, tarikat sadece New York'da yok, zaten daha A.B.D yokken, Ukrayna'da kurulmuş ve kurucusunun mezarı da Kiev yakınlarında bir köyde, ara ara mezarına turla gidiyorlar. Bu kadar eski olduklarından, pek çok parçaya ayrılmışlardır. Son yıllarda Nikaragu ve Kostarika gibi orta Amerika ülkelerine de yayılmışlar.

Bu Yadudi tarikatlar, İsrail yada kendilerini başlarının üstünde taşıyacak başka bir batılı ülke dururken, geçmişi askeri darbelerle dolu, kartel denen dev çetelerin ortalıkta cirit attığı, Marksist-Leninist silahlı gruplarının halen ciddi miktarda destekcisinin olduğu bu ülkelere, üstelik kitleler halinde ve hem de Amerika, Nerw York'dan göç ediyor?

Amerika'nın Irak'ı işgelini kolaylaştıran Keşnizani tarikatıydı, Saddam'ın akrabaları arasında bile bu tarikata üye olmuştu. Tarikat üyesi generaller ve subaylar teslim olunca, tüm Irak ordusu dağıldı. 

Tarikatlar her zaman tehlikeli, karanlık ve pis gruplardır; masumca kurulsalar da, liderlerine aşırı itimatları, sarmal hiyeraşik yapıları ve bireyin düşünmesine engel olacak şekilde tüm hayatını kaplamaları ile çabucak kirlenirler.





27 Ağustos 2026 Perşembe

ESLAF , GÜNÜMÜZ TARİKATLARI VE SÜLEYMANCILAR



 Faik Reşad'ın Eslaf kitabından daha geniş bir şekilde bahsetmek istiyorum. Kitap, Osmanlı'da çoğu din bürokratı yetmiş beş kişiyi anlatıyor. Bu yetmiş beş kişiyi daha ziyade övüyor. Bu kişiler Osmanlı din adamları, müderrisler ve din bürokratları (müstü,kadı, kazaasker ve şeyhülislam)ve ailecek öyleler. Orta okul ve lise tarih kitaplarında beşik uleması dediğimiz kişiler. Hayatlarında hiç zorluk ve yokluk görmemiş, askere hiç gitmemiş, eğitilmeden makamları hazır olmuş. Hepsinin şiirleri var, çoğunun divanı var. Divan oluşturma ve şiir yazma gayretlerinin amacı, Türkçe'nin yanında Arapça ve Farsça'yı da ne kadar iyi bildiklerini göstermek. Pek çoğu da tarikat şeyhi.

Kitap, bilinçli ve önceden bazı şeyleri bilen okurlarına çok şey anlatıyor, düz okursanız bir şey anlattığı yok. Anlattığı kişiler zaten din ulemalarının çocuğu, babalarının mevkilerine geliyorlar, hayatta zerrece zorlanmıyorlar. Askere gitmiyor, cepheye bile yaklaşmıyorlar (bir iki tane asker olanı var.). Ben Kadızadeleri, Kanuni döneminde etkin olmuş ve Yavuz'la beraber Mısır'dan gelmiş sanıyordum. Fatih zamanında etkinlermiş, yani muhtemelen Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren din aristokrasi, ulema ya da varlığını in kar edilen Osmanlı Ruhban Sınıfının bir parçasıymışlar. Oysa aile kendilerini peygamber soyuna dayandırıyorlar. Zamanında Moğolları destekledikleri için Mevlevilere düşmanlar. Kanuni döneminden, Köprülü dönemine kadar Kazaskerlik ve Şeyhülislamlık makamları üzerinde saltanat sürüyorlar. Muhteşem Yüzyıl dizisinden hatırlarsanız, Yunus Emre şiirlerini yasaklıyorlar. Bu yüzden bazı Yunus Emre şiirleri günümüze Aşık Yunus, Yunus Dede ve Yunus Baba gibi takma isimlerle günümüze ulaşlıyor. Dizide, Eslaf'ta ve tarih kitaplarında pek anlatılmayan şey, Kadızadelerin Mevlevi katliamı da yaptıkları, Mevlevilerin bu yüzden İstanbul, Vaniköy'deki (Kadızadeler'den Vani beyin adını alıyor), Vani Cami'ye, Vani Cani diyor. Aile, Köprülü döneminde, Venedikliler Çanakkale boğazını abluka altına almışken, o kadar dert varken, ülkedeki tüm camilerin minare sayılarını bire düşürmek gibi fantazielrle uğraşına (peygamber dönemindekine benzesin diye), Köprülü Mehmet Paşa bir günde ailenin tüm mallarına ve makamlarına el koyuyor.(profesör Erhan Afyoncu'nun bir televizyon programından) Eslaf'ta adı geçenlerden bir Nasrettin Hoca^nın, bir başkası Mevlana'nın torunu. İyi bir bilgisayar programıyla, hepsinin akrabalıkları ortaya çıkar. Akrana olmaları bazı dönemler kendi aralarında büyük kavgalar vermelerine engel olmamış. Paylaşım kavgaları bitince, gene kardeş olmuşlar.

Devletle ilişkişkileri de benzer olmuş, çoğunlukla iktidarın yanında olmaya gayret etmişler. Her zaman da öyle olmamış. Vikipedya'nın 1623, kitabı Tercüman baskısı için hazrılayanların 1634 tarihi verdiğ Fatih Camii olayı, bir çeşit Ftö isyanı. Mere Hüseyin Paşa, kendisin Seyyid (İmam Hüseyin'in soyundan) olduğunu söyleyen bir kadıyı aşağılayıp, dövdürmesi üzerine ulema bir olup, paşanın görevden alınmasını, hatta idamını istiyor. Paşa'da bunların üzerine Acemi oğlanlarını gönderiyor. Çünkü Yeniçeri, Kapı Kulu Sipahileri ve diğer askerlerin pek çoğu bu şeyhlerin müridi, zaten buna güvenerek isyan ediyorlar. İsyanı bastırna paşa, ölemeyenleri bir yerlere sürgün ediyor. Tarikat-devlet ilişkişkileri genelde böyle inişli-çıkışlı. Fatih Sultan Mehmet, Hurufileri Edirne'de. cami avlusunda diri diri yaktı. Fatih, genel anlamda tarikatları pek sevmedi. Saltanatı döneminde sürekli savaşlar ve fetihler oluyordu ve ülke neredeyse iki kat genişlemişti. Bunlara rağmen Rodos ve Belgrad gibi başarısız savaşları da vardı.Bütün bu savaşlar silsileri, Anadolu'da siyasi birliği  büyük ölçüde sağlasa da, ülkeyi yormuştu. Bu yüzden dönemin  belgelerine göre halk ve tarikatlar, Fatih'i sevmemiş, oğlu Sultan 2. Bayezid'i sevmişti. Bu da muhtemelen kardeşi Cem Sultan'la mücadelesine destek aradığı için olmalı.

 Faik Reşat, bu ilişkilere hiç girmiyor. Her kişiyi, mümkün olduğunca överek anlatıyor. Övdüğü şahıslardan bazıları, Fatih Cami olayına karıştığı için, bahsetmek zorunda kalıyor. Bazıları gözden düşüyor, sürgüne gönderiliyor. Neden sürgüne gittiklerinden pek bahsetmiyor.  Kitabın bütününden anlıyoruz ki, tarikat şeyhleri bir çeşit arsitokrat sınıf; bu sınıfa ancak zengin biri olarak, şeyhlerin kızını alarak ya da şeyhe damat olarak giriyorsunuz. Bu dünyada kadınlar makam sahibi olamıyor. Kitapta anlatılan tüm kişiler Türk, ancak bir kaç nesil boyunca tarikat şeyhliği yapıp, bir de din bürokrasisinde yükselince, peygamber torunu olduklarını iddia ediyorlar. Türk toplumunda yazılı bir soy kütüğü geleneği olmaması, onlara bu imkanı veriyor. Oysa bu kitabı dikkatli okuyanlar bile, soylarının en fazla Osmanlı'nın çadırlarda yaşadığı döneme kadar gideceğini anlayabiliyor.

Kitaptan öğrendiğim diğer bir olgu, Osmanlı'da Halifelik iddialarının Fatih döneminde başladığı. Kendi dönemi yazarlar, Türk ders kitaplarında da olan Yavuz döneminden başlatıyor Halifeliği. (Kendisi 1851-1914 arasında yaşamış. Asıl adı Ahmet Reşat. 1899-1964 arasında yaşamış Faik Reşat Unat'la karıştırılmamalı.) Oysa kitapta, daha o zamanlar adı Konstantiniye olan (1926'a kadar resmi adı öyle kalacaktır) İstanbul fethedilmeden, Edirne için, hilafetin o zamanki başkenti diyor, hem de bir kaç kere. Tanziman döneminden itibaren, bazı yazarlar halifeliği, Yavuz'un Mısır'ı fethi ve oraya sığınan Abbasi şehzadesi söylemi, tüm İslam aleminin Halifeliği ideolojini temellendirme amacıdır. Diğer yandan Mısır'ın fethi ile Osmanlı, İslam dünyasının en güçlü ülkesi olmuştur. Bu savaştan bir kaç yıl önce Safeviler'i yenerek, Şiiliğin batıya ilerleyişine engel olmuştur. Gene Yavuz döneminde Barbaros Hayrettin Paşa, Cezayir kalesini işgal edip, kıyılarda güç olarak, Kuzey Afrika'nın Hristiyan olmasını engellemiştir. Görece başarısız olduğu Hint donanması bile, hiç bir şey başaramamışsa bile, Hint Okyanusu kıyılarının gerçek anlamda sömürgeleşmesini en az yüz elli yıl ertelemiştir. Gerçekte siyasi açıdan bakarsak, dört halifeden sonra halifelik ünvanını en fazla hak eden Osmanlılardır. Osmanlı'nın en güçlü olduğu dönemde, hemen hemen tüm Sünni devletler, yardım almak için Osmanlı'ya halife demiş, Osmanlı güçten düşünce uyruğundaki Arapların büyük çoğu bu halifeliği tanımamıştır.

Süleymancılık denen şeyin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan'ın bu dini aristokrasinin, yani ruhban sınıfının bir üyesi olduğu, soy adından belli. Ta Fatih zamanında dedelerine Tuna bölgesinin kadılığı verilmiş, Tunahan ismi de buradan geliyormuş. Yani cumhuriyet ilan edilirken de güçlü birisiymiş. Asıl gücünü Demokrat parti zamanında kazanmış. Onun kurusundan geçen elemanlar, Diyaneti doldurdu. Bu yüzden Süleymanıclar, uzun süre imam hatip liselerini hiç sevmedi. 2026 Ağustos ayında, bu örgütlenmeye yönelik büyük bir operasyon yapıldı ve herkes analiz yapıyor; izninizle ben de yapacağım. Bu tarikat ya da cemaat, ne 12 Eylül'de, ne de 28 Şubat'da hırpalanmadı. Hatta 12 Eylül, bunlara yardımcı olmak için Türk Hava Kurumu'nun kurban postu toplama tekelinin yasasını kaldırdı. Uzun yıllar filtre ve zekatların da en büyük toplayısıcısydılar. Gözden düşmeleri yüzünden kurban bayramında çöplerde kurban postları görünmeye başladı. Şu anda da halen cemaati dağıtmaya yönelik bir çaba yok, çünkü Süleymancı yurt ve Kuran kursu teşkilatını dağıtmak istemiyor, kontrol altına almak istiyor. Bu yurtların sayısı çok da belli değildir. İki bin ya da üç bin falan diyenler var, sadece Türkiye'de de değil.

Süleymancı yurtların gücünün önemini büyük şehirlerde anlayamazsınız. İlçeler ve kasabaların pek çoğunda vardır ve oralardaki tek yurttur. Ben Yenişarbademli'deyken yoktu, şimdi ormancılık meslek yüksek okulu açıldı, halen de yok ve bu bana halen garip gelir; yani orası halen önemli bir yer değil. Buna karşın bu yurtlar üç harfli marketler gibidir. Büyük şehirlerde bu marketler size çok da önemli gelmez, hatta haliniz, vaktiniz yerindeyse, hiç uğramazsınız. Küçük yerlerde ise bunların olduğuna ve yerel esnafın insafsızlığına kalmadığınıza şükredersiniz. Süleymancı yurtları da böyledir, illa bir öğrencinizi ya da tanıdığınızı orada yatırmaya muhtaç kalırsınız. Bu yüzden de aranızı iyi tutmak zorunda kalırsınız. Onlarla mesafeli bir ilişkiniz olur, zira sizi kendi yanlarına çekmek için uğraşmazlar. Nurcular öyle değildir mesela; okuyucu olsun, yazıcı olsun, Kırıkıncı Hocacı, Dilaracı, Yeni Asyacı ve Fecöcü olsun, Nrucu yılışıklığı diye bir şey vardır. Sizinle çabucak samimi olmaya kalkarlar, Risale (Nursi'nin kitabı) okumay, pilavlı sohbete falan çağırıp, dururlar. Seni tavalyamayacaklarını anlayınca da sana düşman olurlar. Süleymancılar ise sana hiç bulaşmazlar. Bir şekilde onlara ihtiyaç duyacaklarını bilirler.

Süleymancı yurtları, tipik yedi katlıdır. Çoğu kasabada en yüksek bina bu yurtlardır, girişi tamamen mermerdir, mermere garip bir takıntıları vardır. Sadece bir kere, Karakeçili'de okulca yemeğe davetliydik, Kırıkkale'deki yurdu da orada kalan sağlık meslek öğrencileri sebebi ile ziyaret etmiştim. Üst katları bu yüzden hiç bilmiyorum. Benim bir dönem Süleymancı ve doğal olarak türbanlı sevgilim olmuştu. Onunla tarikattan hiç konuşmazdık, babası Ankara'da bir genel müdürlükte üst düzey yöneticiydi. Sadece bir kere bana, iki kere kız yurdu müdürlüğü yaptığını anlatmıştı, biri Bulgaristan'daymış. Yurtlarının resmiyetin kat kat fazla öğrenci barındırdığını anlatmıştı. Son yıllarda gözden düştükleri için yurtlarında Afrikalı öğrenciler kalıyor diye bir iddia duydum.

Cemaatin AKP ile arası ezelinden beri çok iyi değildi. Tunahan'ın bazı torunlarının parti kurucusu, hatta bakan olması bile bunu değiştirmedi. Sanki kayıp giden merkez sağın yasını tutuyor gibidirler. Ben bu yüzden 15 Temmuzdan beri bu operasyonları bekliyordum, hatta 2019'da İstanbul'da bir yurtları, içinde öğrenci varken baskınla boşaltılmıştı, o günlerde işte operasyon başlıyor diyordum. Cemaatin garip bir şekilde Almanya devleti yönetimleriyle (sağ olsun, sol olsun fark etmez) arası hep iyi oldu açıkça desteklendi.  Diğer Avrupa ülkelerinde de durum benzerdi, Süleymancıların basbayağı ayrıcalıkları vardı. 

Süleymancılar'ın en ilginç özelliği, medyası olmayan en büyük topluluk olmaları, ne radyo, ne televizyon, ne de sosyal medya fenomeni ne de trol sistemleri vardır. Bu yüzden onların fikirlerini dışarıdan anlamak zordur. Bir kere Esra'nın, Atatürk'ün deccal olduğunu herkes biliyor dediğini duydum. Grubun yayınevleri ve bir zamanlar pek çok evde bulunan Fazilet takvimi vardır. Pek çok tarikat, böyle Okültist, yani gizemci takılır. Tarikat içinde belli seviyeye gelmeden, belli sırları öğrenemezsin. Bazı cemaatlerin medyası yoktur ama şirketi olmayan cemaat-tarikat yoktur. Uğur Mumcu, Tarikat-Siyaset-Ticaret kitabı ve başka bazı kitaplarında, doğal olarak Süleymancılara da değinir. Bizzat Tunahan'ı, hem Komünizmle Mücadele Derneklerini kurmak, hem de Sovyetler Birliği ile ticaret yapmakla suçlar. Tarikatlar, orta çağlarda da ticari imtiyazlarla donatılıp, zenginleşmişti. Batı dünyasında da böyleydi. Meşhur Tapınak Şövalyeleri'nin pek azı Haçlı Seferlerinde savaştı. Çoğunlukla Avrupa çapında ticaret, bankerlik, tarım ve madencilikle uğraştılar. Ciddi bir servet edinip, birikimlerini de paylaşmadılar. Fransa kralı ve Papalık, hem paralarını, hem de İspanya'da Araplarla, Balkanlarda Türklerle savaşmasını istedi. Tapınakçılar ise Haçlı Seferlerinin en ateşli zamanlarında bile şövalyelerinin en fazla %5!ini göndermişti. Derken 1305 yılında bir gece ansızın Fransa Kralının ve Papa'nın ortak kararı ile yok edildiler, yıllarca yargılandılar.Tarikatın on dört gemisinin ortadan kaybolması, haklarındaki dedikoduları çoğalttı. Tarikatlar hangi dinden olursa olsun, bir zaman sonra paranın ve iktidarın peişnden koştu ve akrabalarını kolladı. Katolik tarihindeki papaların %80'nden fazlası İtalyan'dı (kalanalrın da çoğu Papalık makamının Avingon'a taşıdığı dönemde ve Fransız'dır), birbirine akraba zengin İtalyan ailelerinden (özellikle meşhur Medici ailesi) gelmeydi. Katolik papazların ve üst düzey Ortodoks papazların evlenememesi yüzünden yeğenlerini koladılar ve dünyada akraba kayırmacılığının adı Nepotizm (yeğencilik) oldu.

Nepotizm, hemen her yerde, mezarlarda bile vardır. Böylece mezarları ve tarikatları yükselecektir. Tunahan'ın Fatih camisi haziresine gömülme isteği de, böyle bir istektir. Muhtemelen Kadızadeler veya öyle bir Osmanlı din bürokrasisi-tarikatı üyesi olarak bunu doğal hak ve Demokrat partiye desteğinin bir karşılığı olarak görmüştü. Menderes bu karşılığı vermedi ve onu Karacaahmet'e gömdü. Süleymancılar halen, Menderes'in idamını, bu lanetin gerçekleşmesi olarak görürler. Said-i Nursi, ölüm tarihinin yakın olduğunu anlayımnca acele Urfa'ya gitti ve orada gömüldü. Yandaşları mezarı bir türbeye çevrildi. 27 Mayıs darbesiyle askerler bir gece mezarını kaldırdı ve Isparta'ya taşıdı; kardeşi Mahmut Ünlükul, buraya gömülmesini istemişti. Gece vakti, bilinmeyen bir mezarlığa, kardeşinin gözetiminde gömüldü.

Bu Nepotizm ve Aristokrasi, her toplumda olan hama her toplumdaçok kolay fark edilen bir şey değildir. Avrupalılar, Osmanlı için, aristokrasi olmadığı söyleyerek hem över, hem yerer. Onlara göre aristokrasi olmadığı için liyakatli kişiler işe girmekte, buna karşın aristokrasi olmadığı için insanların kendisini göstermesi uzun zaman almaktadır. Her toplumda tantanalı ünvanlar, armalar ve yazıl kanınla belirtilmiş ayrıcalıklar yoktur ama illa üst sınıf aileler birbirini kollar. Öğretmenliğe ilk başladığımda, edebiyat öğretmeni arkadaşım, cumhuriyet dönemi edebiyatçılarının yaşamöykülerini göstermişti; hemen hepsi meşhur istan bul liselerinden (Galatasaray,Kabataş,Pertevinyal vs) mezundu. Aileleri de bürokrat ve Osmanlı döneminden beri varlıklı-eğitimli insanlardı. Bu liselerin medya ve edebiyatttaki ağırlığı 12 Eylül'ün bunları Anadolu lisesi yapması vebu okullara sınavla öğrenci alınması ile sona erdi. Pedagojik mantıkla bu okulların  sınav sistemiyle daha da güçlenmesi gerekir; oysa sosyoloji farklıdır. Sınavla gariban çocukları da okula doluşur ve okul eskisi gibi seçkin ailelerin çocuklarını seçemez. Sonuçta aileler, seksenli yıllardan itibaren özel okullara yöneldi. Yetmez ama evetçi güruhun çoğuda, kökleri cumhuriyet öncesinde Osmanlı bürokrasisinde söz sahibi ailelerin çocuklarına dayanır. Yani yargıyı siyasetin eline teslim eden 2010 referandumu, kendi konumları ile ilgili bir yanılgıdır.

Tarikatların karlı, vergiden muaf işletmeleri vardır ama asıl iyi gelirleri, bağışlardan gelir. On sene öncesine kadar her mahallede kermesler yapılırdı. Kermeslere ilgi düştü, şimdilerde hiç yapılmıyor. Kayot yok, fiş yok, dünyanın parası toplanıyordu.

Süleymancıların kurban portu toplamalarından bahsetmiştim. Yurt ve kurs öğrencileri, her Ramazan'da cerre çıkma diye para toplamaları ünlü. Medayada kimse bahsetmemiş, Süleymancılar eskiden dernekleri ele geçirmeleri ile ünlüydü. Muhafazakar dernekelre üye olur, kendi gibileri üye yapar, sonra derneği ve derneğin malını-mülkünü kendi örgütlerine aktarırlardı. Onlar yüzünden dernekler kanunu değişti ve kurucuların yetkileri arttırıldı. Kurucu üye kavramı geldi.

Türk tarikatların silsilesini, Osmanlı-Selçuklu arşivleri sayesinde takip edebiliyoruz, Kürt tarikatlar ya ada tarikatların Kürt kollarında ise sadece söylenceler var. Said-i Nursi yazı hayatına Said-i Kürdi diye başladığından, sonradan kendisine peygamber soyluluğu uyduramadı. Yazdığı kitapçıkların, ilahi bir ilhamla yazdıpını iddia etti; taraftarları da risale denen bu kitapçıkları Kuran kadar kutsal gördü. Menzi tarikatı liderleri ise bir zamanlar Erol olan soy adlarını; El Hüseyni olarak değiştirip, seyid olduklarını iddia etti. Tarikat, ip tutmalı bir törenle tövbeleri kabul etti ki bu düpedüz günah çıkarmadır. Tarikatın kurucu babası ölünce tarikat üçe bölündü, üç yeni Gavs çıktı ve babalarının tövbelerini geçersiz ilan etti. Hristiyanlık tövbesi en azından ömür boyu geçerliydi. Tarikatın bölünmemesi için devlet başkanı araya girdi ama Gavs daha sağlığında üç oğlu için üç tekke kurmuştu.

 Tarikatlar ekonomide belli alanlarda tekel olmuş durumdalar. Özel hastanelere Menzil'in elinde, özel hastanelerin havalı İngilzce-Latince isimleri var. İçinde çok az türbanlı hemşire doktor var. Nurcular ise özel okullara hakim, hepsi velileri tavlamak için yazın Atatürk resimli ilanlar veriyor. Kurs ve yurt işleten Süleymancılar'ın İmamoğlu ya da CHP'yi desteklemesine ise inanırım.

Ülkemiz, amacı para kazanmak olan bu tarikat batağından bir türlü kurtulamadı.

16 Ocak 2026 Cuma

TARİKATLAR, YAPAY AŞİRETLERDİR



İnsanın başarısı illa arkadaş-eş dost çevresine bağlıdır. Yeteneklerinizi göstermek için birilerini tanıyor ve birilerinin de sizi tanıyor olması şarttır. İnsanlar her zaman, iyi bir dost-akraba çevresi olsun ister. Bu çoğunlukla aileden gelir ve doğaldır. İnsalarsa bu çevreyi, çeşitli yollardan genişletmeye çalışır. Bunların bazıları gelenekseldir; Katoliklerde vaftiz anneliği, Alevilerde Musaiplik, Kürtlerde kirvelik gibi. İnsanlar, aile çevreleri dar olduğunda, bunu genişletmenin yollarını arar. Bu yollar bazen kurumsallaşır. Dernekler, sendikalar ve taraftar gruplarını bunun örnekleridir. Kapitalizmin geliştriği çağlarda Mason Locaları, Lions Klüpleri ve mezun dernekleri, bu işlevi görmüştür.  Orta çağdan itibaren tarikatlar, bu işlevi görmüştür. Orta Çağda, hem doğuda, hem de batıda din sadece metafizik yada ruhani alem değildir, siyasi bir tavırdır. Hazarların önce Müslüman, sonra Hristiyan, en son da Yahudi olması, siyasi bir tavırdır. Rusların, Katolik yada Müslümanlık yerine Ortodoks olması da siyasi bir tavırdır. 16. yüz yıl Ukrayna Kazakları arasında Ramazan diye biri vardır. Rus çarlığınsa davaşmak için din değiştirmiştir ama isim değiştirmemiştir.

Orta çağın diğer bir olgusu da tarikatlardır. İslamiyette tarikatlar, Abbas, halifeliğinin ikinci yüzyılında ortaya çıkmıştır. Peygamberin döneminde mezhepler olmadığı gibi, tarikatlar da yoktur; tarikatımsı oluşumları, bir lider etrafındaki  gruplaşmalar da süratle bastırılmıştır. Tasavvufçuların bahsettiği o tarikat makamı olmamıştır. Selçuklu devletinde, özellikle  vezir Nizamülmük'ten itibaren, tarikatlar aracılığıyla daha iyi yöneteceğini anlayıp, onları devlet kontrolüne almaya gayret etti. Bunda başarılı da oldu. Batıda Katolik kilisesi de benzer şekilde tarikatlar kurdu ve Haçlı seferlerine üç büyük tarikatla (İtalyan-Sen Jean, Alman Töton ve Franszıların meşhur Tapınak şövalyeleri) katıldı.

Tarikatlar, modern çağda kendini dönüştürdü. Elitler, İngiltere'den Mason locaları ertafında örgütlendiler. Tarikatlar, orta çağın başından itibaren, hatta belki Roma'daki Stoacı ıkullardan itibaren, kendisine dost ve arka arayanların sığındığı yerler oldu. Tarikat şeyhleri-üstatları da etki alanlarını genişletmek için sürekli yeni üye alımlarını teşvik etti. Fazla büyüyen, zenginleşen ve tehdit olan tarikatlarsa, devlet içinde, devlete paralel yapı kurdular ve zamanı gelince o paralel yapılar yerle bir edildi. Haçlı seferlerinden sonra Sen Jean şövalyeleri Rodos'a yerleşti ve Kanuni, Rodos'u alana kadar korsanlık yaptı. Rodos'tan sonra Kıbrıs, Girit ve Malta'da korsanlığa devam ettiler. Töton şövalyeleri de yüz yıllarca Baltık kıyılarında devlet kurdular, İskandinavları, Hristiyan yaptılar, Ruslara karşı savaştılar. Son tarikat üstadı, Protestan oldu ve Martin Luther'in tavsiyesiyle Prusya devletini kurdu. Tapınakçılar ise, Fransa merkezli olarak Avrupa çapında ticaret ve bankacılık yapıp, zenginliklerine zenginlik kattılar. Bu zenginliği paylaşmamaları yüzünden de göze battılar. Papalık onların İspanya'da, Müslümanlara karşı savaşmasını istedi; Fransa kralı da, dokuzuncu Haçlı seferine çıkacağım, para ve asker verin dedi; istenilen cevap alınmayınca Papalık ve Krallık, tarikata baskın yaptı. Tarikatın malları müsadere edildi ve tarikat üyeleri yıllar süren, bol işkenceli yargılamalardan sonra idam edildi. Baskın günü kaybolan, tarikata ait on dört gemi üzerine, bu günün Mason localarına, Lions klüplerine uzanan efsaneler üretildi. Tarikat tamamen yok edilmedi, İspanya'daki kolu Dominiken tarikatı olup, Müslümanlarla savaştı, diğer ülkelerde de benzer faaliyetler oldu. İşin ilginci Tapınakçıların, Haçlı seferlerinin en ateşli günlerinde bile üyelerinin yüzde beşi bile seferlere katılmamıştı.

Doğuda da tarikatlar, benzer süreçleri yaşadılar. Fatih Sultan Mehmet, Hurufileri cami avlusunda diri diri yaktı. Kadızadeler, şeyhülislamlık makamını ele geçirdiklerinde, kendilerine rakip gördükleri Mevlevileri mahfettiler. Mevleviler halen İstanbul'da, Kadızalederin yaptırdığı Vani camiye, Vani cani derler. 16 Haziran 1836, sadece Yeniçeriler için değil, Bektaşilik tarikatı için de bir felaket oldu. Tarikat, yeniçerilikle fazlasıyla bütünleşmişti. Bektaşilik de Yeniçeriliği kullarak her yere sızmıştı. Yeniçeriler son yüz yıllarında artık savaşmayan, devletin ve toplumun üzerinde parazitlik yapan, huzur bozan bir varlıktılar. Yeniçerilikle beraber, Bektaşilik de, Arnavutluk ve Girit adası hariç, halledildi. Yüz yıl kadar sonra kendisini toparladıysa da bir daha eski günlerine dönemedi.

Tarikatlara üye olmak, orta çağdan kalma bir alışkanlıktır. Günümüz New Age ve İspirtizmacılar da buna dahildir. İnsanlar aidiyet ve çevre edinme ihtiyaçları ile tarikatlara üye olmuş, pek çok tarikatta, insanların ailesi-aşireti olmuştur. Belli aile ve klanların, devlete egemen olması gibi, zaman zaman devlete egemen olmuşlardır. Fazla büyüyenler de, aralarındaki insani ilişkiler zayıflayıp, kurumsallaştığı için işlevini yitirmiştir. 1972' de İngiltere'deki her sekiz yetişkin erkekten biri, Mason locası üyesiydi. 2013 Aralığında, Zaman gazetesi olmayan esnaf bulmak imkansızdı. Tarikat üyeleri arasındaki bağ, aşiret arasındaki bağ gibi, zor zamanlarda zayıflamıştır. Tekke ve Zaviyeler kanunundan sonra yok olmamışlar,  şekil değiştirmişlerdir. Günümüzde daha çok holding-vakıf olarak kendilerini göstermektedir.

17 Kasım 2025 Pazartesi

KADIN VE AİLEYİ KAYBEDEN MUHAFAZAKARLIK (NİSA MESELESİ)



1997-2002 arasında 28 Şubat denen ve adını 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu kararlarından alan dönemde, türbanlı kadınlara karşı şiddetli, yer yer de olağan üstü bir baskı vardı ve buna rağmen türban takan kadın-kız sayısı artıyordu. Üstelik o dönemde türbanın sorunu sadece devletle değildi, o dönem için türban, basbayağı siyasi bir simgeydi. Büyük bir ihtimalle Refah partili, değilse de Refah'lı olacak gibiydi. Toplumun bir kısmı için öcü gibiydiler. Sevgili edindiklerinde hemen dedikoduları yapılır, parklarda, tenha yerlerde öpüşenler medyada, 2002'den sonra da sosyal medyada (Facebook) ifşa edilirdi. Şimdilerde her yerdeler, CH'nin yada Atatürkçü Düşünce Derneklerinin bile içinde türbanlılar var; hatta Alevilere gelin gitmiş ve Alevi derneklerinde de varlar; sevgilisi olan türbanlılara dönüp bakan yok. Oysa şimdilerde türbanlı sayısı ciddi oranda azalıyor. Halbuki arması gerekir, artık aykırı, radikal bir grup değiller. Bu yazının konusu türbanlı kadınların-kızların azalması değil; artan imam hatip sayısına rağmen artmayan ve hatta azalan imam hatipli sayısı; gündüz programlarında kocalarını bırakıp, başkalarına kaçan ve her haltı yiyen çiçekli türbanlılar değil; dekolteli, mini etekli ilhatçılar-imam hatipliler değil; sosyal medyada Atatürkçülük yapan fenomenler değil;  birazcık takipçisi artınca örtüsü açan fenomenler ve diğer bazı şeyler de değil; bunlar sadece asıl olanları görmek için birer gösterge.Asıl konu, yıkılan muhafazakar aile düzeni, bu düzen kadınların kölelğine, ikinci plana atılmasına, erkeğin zorbalığına dayanıyor; dine değil. Son yıllarda artan kadın cinayetleri ve bu cinayetlerin cezasızlığını dinle nasıl açıklayabiliyorsunuz? Açıklamaya ihtiyaç da duymuyorsunuz, hedefiniz dinden çok, dine bağlı olarak kendi egemenliğiniz. Tecavüzcülerin cezasız kalması,  rızası var diye kurbanların aşağılanması; kadınların nafakalarına bile göz dikilmesi, sizin iktidarınızda olmadı mı? 

Muhafazakarlık ve dindarlık, oksimoron olarak önce kadınlar tarafından yayılır ve gene önce kadınlar tarafından yıkılır. Humeyni'yi Tahran havaalanında karşılayan devasa kalabalığın çoğunluğu kadındı. Darbeci tarikat, Akp ve öncesinde Refah partisi, kadınların ev ev gezmesi ile büyüdü. Kadınlar muhafazakarlıkta, erkek koruyuculuğu arıyordu. Yaşadığımız bu erkek egemen düzen, erkekler için bedava değildir; erkekler bu egemenliğin bedelini emeğiyle, malıyla, mülküyle, yumruklarıya ve en nihayetinde canıyla öder. Karısını (yada karılarını), kızlarını, bacılarını koruyamayan erkek, erkek egemen dünyada erkek değildir.,

Oysa şimdi yarattığınız ve bitmeyen ekonomik kriz ve işsizliki toplumdaki çoğu erkeği iğdiş etti; artık kendileri korunmaya muhtaç. Kadınlarsa bu kriz ve geri getirmeye çalıştığınız erkek egemenlik yüzünden kendilerini var edemiyorlar. Buna bir de katın katilleri ve zorbaların korunmasını ekleyelim.

Sonuçta bu muhafazakar düzen, çökmeye başladı; İran'da baş örtüsü mecburiyeti kuralına uymayarak, kadınlar çökertmeye başladı; ülkemizde de, bir zamanlar yasaklamalara, ikna odalarına karşın, türban mücadelesi veren kızların çocukları, tüm teşviklere rağmen örtünmemekle, örtülerini çıkarmakla, örtülü halleriyle Atatürkçülük ve size muhalefet etmeye başlamakla yıkmaya başladılar. Sizin çözümünüz nedir? Veaat ettiğiniz cennet bile yarım, sadece cehenneme gitmeme tesellisi. Üzerine bir de bazı tarikatlar, kadınların boşanabilme hakkına bile göz dikmiş durumda. Kalan kapalıları da kara çarşafa, hatta burkaya sokma derdinde. Yurt dışındaki örnekler de iyi değil; Hollanda yada batılı ülkelere Sodom diyorsunuz ama Afganistanda baça bazi oğlanlarına nikah kıyılıyor, dünya mültecilerinin çoğunluğu (Venezüella ve Ukrayna dışındaliler) Müslüman ama bu Müslümanlar, Müslüman olmayan ülkelere göç etmeye çalışıyor.

Muhafazakarlık, kadın davasını kaybetti, nisa meselesini baş örtüsüne indirgemekten başka bir şey yapmadığı için böyle oldu.

4 Mayıs 2023 Perşembe

LİBERALLERİN KÜRT, ULUSALCILARIN ALEVİ SEVGİSİ

 


2010 Yetmez ama referandumundan sonra iktidar blogunca dışlanan ( şu anda iktidarda bence  (ve hemen hemen herkesçe) bir koalisyon var. ), 15 temmuzdan sonra hapse girmeyenlerin ölü taklidi yaptığı liberal yarı ünlüler (genç nesil adlarına çok yabancı ve kitaplarının çoğu anca sahaflarda bulunabiliyor), Yeşil Sol Partinin adayları olarak birdenbire ortaya çıkıverdiler. Liberallere liberal sol diyorlar da, neleri solcu belirsiz. Sermayeden ve devletten yanalar, çevrecilikten nefret ediyorlar. Homofobi ve feminizm düşmanlığına tepki göstermiyorlar. Neleri sol bunların? (  https://onbinkitap.blogspot.com/2018/03/liberalleri-lincetmeyin-onlar.html)  Ha, bir Kürt sevgileri var. Bu sevgileri onların Türk yerine Türkiyeli sözünü yaygınlaştırmalarına sebep olmuştur. Aslında liberaller, genel anlamda azınlıkları severler. Özellikle Ermeniler ve Kürtler gibi isyana meyilli olanları. Türkiye'de Ermeni çok az kaldı. Diğer taraftan liberallerin azınlık sevgisinin neden Alevilere sirayet etmemesi de ilginç. Hatta ara ara nefretlerini gösteriyorlar.



Yaklaşık on beş yıldır yavaş yavaş çoğalan yeni nesil milliyetçiler olan Ulusalcılar da çok iyaygın bir Alevi sempatisi var. Bunun sebebi de basit. Türkleri orta Asya'ya bağlayan en sağlam kültür Alevilik. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/01/dedem-korkut-ve-alevilik.html ) Bunu Osmanlı'da biliyormuş ve Yazıcoğlu Ahmet Bican, Dürri Meknun adlı kitabında bunu yazmış. Bu yüzden Pir Sultan Abdal bir şiirinde Dürri Meknun'u oku diyor. Diğer yandan da tengriciliğin Anadoluda köken aradoğında da karşısıa sadece Alevilik çıkıyor. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/08/dinsizlik-turleri-3-soven-dinsizlik-2.html) Diğer yandan da İslamcılık karşısında en büyük yardımcıları da gene Alevilik.



İslamcılığı Alevilikle mücadelesi, liberalleri, açıkça söylemese de, Alevilere olan nefretinin sebebidir. Siyasal islamın Türkiye, Suriye, Lüban ve Kuzey Irak'ta istediği hedeflere ulaşamama sebebidir. Liberaller ve sömürgecilerin tarih boyunca en büyük işbirlikçileri tarikatlar ve dini kullananlar olmuştur. Tarikatlar da, kökeni Sibirya inançları olan Aleviliğe en başından beri düşman olmuşlardır. Liberaller de hep siyasal İslamcılarla, tarikatlarla el ele yürümüşlerdir.



İşte dananın kuyruğunun koptuğu yer şudur ki, dünyadaki Kürtlerin ve Türklerin yaklaşık yüzde onu Alevidir. Türkiye'de Alevilerin üçte biri kadarı da Kürttür. Bu yüzden özellikle Ulusalcılar, Kürt Alevisi-Türk Alevisi ayrımı yaparlar. Kürtte olsa Aleviyi sevmeyen Kürt ya da Türk de olsa Aleviyi sevmeyen pek çok Türk vardır. Oysa Aleviler kendi aralarında Türk-Kürt ayrımı yapmaz. Kürt Aleviliği ile Türk Aleviliği arasında çok fazla ayrım da yoktur. Ben yarım yüz yıllık yaşımda, tanıdğım insanlardan görebildiğim iki fark vardır.Türk Alevileri alkolü çok sever. Hatta eskiden cem ayinlerinde şarap içerlermiş. Son yıllarda Sünni gelin ve damatlar çok olunca bundan vazgeçmişler. Genel anlamda da kadınlı-erkekli alkol tüketimini seviyorlar. Kürt Alevilerinde alkol, klasik Anadolu insanında olduğu gibi, yetişkin erkeklerin, yalandan da olsa gizli içtiği şeydir. Buna karşın Kürt Alevileri de gusül abdestini bilmez. Bu ayrım, çok da kesin bir ayrım değildir. Kürt Alevilerinde alkol seven ya da gusül abdestini bilmeyen Türk Alevisi bulmak da mümkündür. Aleviler, kendi aralarındaki farklara saygılıdır. Esasında Alevilik, Türklerin Sibirya'dan kalma  inançlarına İslam boyası ile boyanmasıdır. Diğer toplumlar da Aleviliği, Türklerden öğrenmiştir. Türkiye'de ve bir şekilde Anadolu Türkleri ile ilişkili hemen hemen her Müslüman etnik grubun (Sebataycılari Boşnaklari Arnavutlar, Romanlar vs) az da olsa bir Alevi topluluğu vardır.



Kürtler, liberaller ile sürekli dirsek temasındayken (gene de liberalizme ideolojik olarak uzakken), Aleviler ulusalcılara şüphe ille bakar. Her iki ideoloji de kendisini sol gibi göstermeye çalışan  I(bazen de hiç upraşmayan)sağcı ideolojidir ve Türk sağının Aleviler ile ilgili her zaman sorunu vardır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/12/sagcilarin-alevilik-sorunu.html ) Biri, yani ulusalcılık düpedüz faşistken ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/ozde-fasizmin-14-temel-ozelligi-dr.html ), diğeri de her tülü faşizan işbirliği ile her an işbirliği yapacak kadar yavşaktır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/popper-soros-veliberal-kapitalist.html ) Hatta daha önce yapmışlardı. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/03/liberalleri-lincetmeyin-onlar.html ) Aslında sorun, emperyal hevesler uğruna her yolun mübah olmasıdır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/02/fasizmin-ve-emperyalizmin-yalan-asklari.html ) İdeolojilerin azınlık aşkları yalandır. Azınlıklar kendilerine bir yol çizmelidir.



14 Şubat 2023 Salı

SAĞIN YIKILAN KULESİ-DİYANET VE TARİKATLAR

 


William Golding'in kule adlı kısa romanı, bir kaç ay önce, kütüphane raflarında tesadüfen gördüğüm için alıp, okumuştum. Yazarı hemen herkes gigi efsaenvi Sineklerin Tanrısı romanından tanıyordum. Kendisi gibi tek romanı ile ünlenen efsane yazarların, az bilinen eserlerinin, gizli hazineler olduğunu, bir kitap kurdu olarak tecrübelerimden biliyordum. Depremle beraber, yıkılan minareleri görünce, bu roman aklıma geldi çünkü romandaki kule de, bir kilisenin çan kulesi ile ilgili. Romanda bir kilisenin papazı, kiliseye yeni ve devasa bir çan kulesi yapmaya karar veriyor. İnşaat ustası ve cemaat ne dese de dinletemiyor. Papazın kule ile ilgili mistik-metafizik bir inancı var, kulenin ne kadar uzun olursa olsun yıkılmayacağına inanıyor. Okurken size bu inanç bulaşır gibi oluyor ama siz de kulenin yıkılacağını biliyorsunuz. Olay büyük ölçüde Kırmızı Pazartesi ile benzerlikler gösteriyor. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/08/krmz-pazartesi-krizleri.html ) O romanda bir tek kurban öleceğini bilmiyordu, burada da bir tek papaz kulenin yıkılacağını bilmiyor. Mesela bakın şubat 2020'de  imar affı ile ilgili ne yazmışım, bakalım. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/02/tuzlu-su-imar-affi.html ) Bu imar afları, bu depremden önce de birilerini öldürdü ve bir yerleri yıktı; daha bu depremin yıkıntıları kalkmadan yıkmaya ve öldürmeye devam edecek. Oysa ülkemiz deprem ülkesi ve en son yapılması gereken şey imar affı ve ben bunu  (bu blogun okuru pek olmasa da ) yazmıştım. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/02/tuzlu-su-imar-affi.html ) Bakın gene burada deprem ile ilgili neler yazmışım: ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/01/deprem-artik-panige-kapilalim.html ) ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/11/aklimiza-gelmeyen-felaketler.html ) (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/09/barbarlari-beklercesine-depremi.html ) İktidar yanlısı kanallar depremin büyüklüğü üzerine abartılı tanımlamalar yapıyor ama tedbirsizliğin küçüklüğü üzerine bir şey demiyor. Deprem ülkesi olmamız bir yana, büyük İstanbul depremi ciddi ciddi bekleniyorken, imar affı düpedüz ihanettir.

Bu ben zaten demiştim girizgahından sonra,  asıl konuya gireyim. Şu günlerde yazılacak konu çok ama ben bu depremde diyaneti ve tarikatları pek göremediğimizi yazacağım, özellikle ölüler, topluca gömülürken. Bu diyanet hemen her konuya, ölüleri yıkıyacak adam yok diye başlar. Bu ölü yıkayama davası 1930'larda başlandı. Bunun için ilk önce sekiz aylık imam kursları falan açıldı. Uzun süre bu ölü yıkama konusu konuşuldu, her seferinde dincilerin savunması oldu. Diyanet'in 178 bin civarı personeli var. Ankara'da onlarca caminin yanında bir sürü cami altı ya da bodrum katı cami var. Sorsanız vatandaş ölüsünü yıkıyamıyor. Oysa Ankara'da mezarlıklarda, özellikle Karşıyaka mezarlığında büyük bir cami var ve her cenaze namazı orada kılınıyor çünkü Melih Gökçek, cemevlerinde kılınan cenaze namazlarına güvenmiyordu. O bodrum kat yada dükkan camilerinin amacı, köylerde kalmaktan sıkılan personelinize kadro bulmak. Bu amaçla Zonguldak'da AVM mescidine bile personel atandı ama deprem bölgesinde ölüler, battaniyeye sarılarak, topluca gömüldü. Diyanetin bölgeye gönderdiği sadece seyyar mescit oldu. Sahi, depremde ne çok cami yıkıldı, özellikle de minareleri. Diğer yandan diyanetin sadece camileri yok. Cami altı bir sürü dükkanı ve gene bir sürü sosyal tesisi var. Cami altı dükkan demişken, bunların en büyüğü Ankara'da Kocatepe altındakiydi. Orada sadece AVM yoktu. Konferans salonları, devasa bir matbaa, nikah-düğün ve kına için balo salonları da vardı. Geçenlerde bir uğradım, sadece market kalmış, o da Beğendik'ken Çağdaş olmuş ve eskisinin yarısı kadar. Matbaa ve konferans salonu muhtemelen bazı resmi işler için ayaktadır ama balo salonları ile avm artık yok. Gene de diyanetin geliri, bütçeden kendisine ayrılan bir yana, devasa. Hadi camiler kutsal, o misafirhaneler ve işlettiği kurumlar, depremzedeler için açılamaz mı? Diyanetin böyle zor günleriçin hazrılığı nasıl olmaz? O devasa bütçe payı ve gelirleri olan diyanet, neden kefen bezi ihtiyacı karşısında sus pus olur.



Açamaz, çünkü rahatları bozulur. Yıllardır şehit edebiyatı yapılır ama ünlü politikacıların çocukları ya da önemli tarikat liderleri ve çocukları ya çürüktür, ya bedelli. Askerlik yapsalar bile, olası çatışma bölgelerinden uzak, çoğu kezde karargahta, sakin işler yaparlar. Şehitlere vaat edilen cennet makamı gerçek olsaydı, fakirlerin askerlik yapması yasaklanırdı. Son on-on beş yıldır felaketlerde ölenlere şehit diyorlar. Slogan atarken şahanedirler, Afrin'e, Kerkük'e, Moskova'ya girerler. Gerçekte depremden sonra seçim bölgesi olan Osmaniye'ye bile gidemezler. Hadi seçim bölgen olmayı geçtim, ailene, akrabalarına, çocukluk arkadaşlarına bir geçmiş olsun demeye de mi gitmiyorsun? Memleketinde yıllardır kullanmadığıb aile konağın sapasağlam. Neden boş duran konağını ya da bahçesini bile depremzedelere açmazken,  depremzedelere yardım edenlere laf sayıyorsun. Kendisnin yıllardan beri her salı birilerine çık kızarak, öfke ve nefret nöbetleri geçirmek ve böylece bazı gazete ve yayın araçlarının manşet ihtiyacını karşılamaktan başka bir şey yapmıyor.Türkiye'de sağ, yıllarca İsmet İnönü'yü diline doladı. Şu fotoğrafı bugünün iktidarının hangi politikacısı verebilir. Dikkat ettiniz mi, iktidar partisi ve ortaklarının politikacıları depremzedeleri dinlemiyor, bir sürü koruma ile geziyor. Bir de ara ara pozlar veriyor.







Atatürk'ün pek çok pozu var, halkı nasıl dikkatle dinlediği ile ilgili. Şu anki pek çok politikacı, öylesime kibirli ki, kendi parti üyeleri ile ve planlayarak bile bu pozu veremez. Şimdi o insanlar felaket yaşamış. Senin geciktiğin her saniyenin, hatta salisenin hesabını soracaktır. Bu kadar çok acı çeken insanın öfkelenmeye, öfke krizi gerçimeye hakkı vardır. Bu insan sen, haksız yere suçlasa bile, sen sakin olup, ona sakin cevap vereceksin.



 Bu konunun bir de tarikatlar ayağı var. Bu tarikatlar, Afrika'da su kuyusu açıyor ama depremzelere çadır kent açmıyor. (Bu bahane ile tekrar para topluyorlar. ) Benim bildiğim sadece Süleymancılar denen  (kurucuları Süleyman Hilmi Tunahan'dan dolayı) tarikatın bile, depremzedeleri misafir edecek kadar yurdu var. 2003'de Isparta'da sadece bir ilçede Süleymancı yurdu yoktu. 2010 yılında Kırıkkale il genelinde on üç yurtları vardı. Halen öyle mi bilemeyeceğim. Kocatepe AVM'nin terk edilmesi gibi bu tarikatın da eski gücü pek kalmadı. Üst  düzey Süleymancı bürokratlar iyice azaltıldı. AKP önce ülkede diyanetten fazla Kuran kursu ve ilk on büyük üniversiteden büyük pansiyonu olan tarikat güçten düşse de, tüm o binalar muhtemelen başka tarikatların elindedir. Şu anan kadar Alevi dernekleri cemevleri, Hristiyanlar kiliselerini açtı ama yurtlarını açan tarikat var mı?

En başa, bu yazının ilham kaynağı olan Kule romanına dönelim. Romanda, en azından benim okuduğum çeviride, papaza şansölye diye hitap ediliyor. Benim nildiğim Almanya başbakanlarına şansölye denir, meğer bu kelimenin papaz ya da kilisedeki en yüksek rütbeli papaz anlamı da varmış. Romanda kule yıkılmadan evvel, cemaat önce yavaş yavaş, sonra hızla kiliseyi terk ediyor. Ülkemizde 12 Eylül rejiminin zorunlu din dersleri ve Alevi köylerine yapılan camiler ile diktiği din kulesi de göz göre göre yıkılıyor. Bugün depremin 9. günü, halen çadır ihtiyacı var.







28 Ekim 2022 Cuma

SON YILLARDA BİTEN İSLAMCI ŞEYLER 1-SON BARUTLAR (TÜRBAN-İHL-TARİKATLAR)

 


Ben bu blogdan ne kadar bitti desem de bazı şeyler iktidar için un çuvalı gibi, zorladıkça bir şeyler çıkıyor. Muhafazakarlar, bir şekilde türbanın, tarikatların ve imam hatip liselerinin az da olsa ekmeğini yiyor. Liselerde, her yeni sınıfta daha az türbanlı olsa da, artık türbanlıların pek çoğunun saçları, ucundan azıcık görünse de, CHP içinde de çokca türbanlı da olsa,bir şekilde sağ partilerin silahı olmaya devam ediyor. CHP genel başkanının ani türban çıkışı, çok belli ki iktidarın türban üzerinden bir saldırısının istihbaratını almış. Kılıçdaroğlu'nun, mutfağından ya da odasından yaptığı yayımlara dikkat ederseniz,  iktidarın bir hamlesini boşa çıkarıyor. Sonradan çıkan televizyon dizisi, muhtemelen iktidarın elindeki medya gücü ile yapılacak bir saldırının başlangıcı olacaktı muhtemelen.






Ben, benzer bir çıkışı imam hatip liseleri için de bekliyorum. Son yıllarda ilginçtir, imam hatip liselerinin sayısı artsa da, öğrenci sayısı azalıyor. İmam hatipler, otomatik yerleştime denen sistem yüzünden, imam hatip liseleri, öğrencileri özel liselere yönlendirmenin, hatta zorlamanın aracı oluyor. Proje imam hatip denen ve genel imam hatip lisesi müfredatına genelde fazladan kimya ve biyoloji derslerinin eklendiği garip liseler de, imam hatip sorununa ilaç olacak gibi durmuyor. İmam hatip liseleri, açık liselerin ve özel liselerin en büyük öğrenci kaynaklarından biri olmuş durumda. Gene de halen 28 şubat ve katsayı mağduriyeti sık sık hatırlatılıyor.

Buna bir de tarikatları ekleyelim. Bu tarikatlar nedense 27 mayıs ve 12 martta hiç mağdur olmadılar. 12  Eylül ve 28 şubat mağduriyetleri ise, solun mağduriyetinin yüzde biri etmez ve asıl ilgimi çeken devletin, tarikatların mallarını azla müseddere etmemesi, parasal zarar vermemesi. Oysa darbeler, solcuların elinde ne var, ne yok almıştır. Tarikatlardaki tutuklamalar, asla tarikatların yönetim yapısını sarsacak şekilde ve o kadar çok olmamış, aslında 1950'den bu yana tarikatlar, NATO'nun gizli eli tarafından korunmakta.

Her ne kadar yeni nesil;  baş örtüsü yeni nesilde popüler değilse de, yeni nesil türbanlılar, öyle saçlarını tamamı görünmeyecek diye zorlamıyorsa, tarikatlar ya da imam hatipler giderek gözden düşüyorsa ve daha pek çok şeye rağmen, dinci kesim bu silahlardan az da olsa yararlanıyor. 

Bu son barutlara karşı daha dirençli durmalıyız.







18 Eylül 2020 Cuma

TÜRKİYE'DE TARİKATLARIN YÜKSELİRKEN ÇÖKMESİ



İktidar partisinin sinsice yaptığı bir şey var ki, sıradan bir öğretmen olan benim dışında kimse bahsetmedi veya bilmiyor. Başka bir ihtimal de ben kuruntu yapıyorum.
Hükumet tarikatların ne olduğunu istiyor, ne de öldüğünü. Tarikatların itibarını, muhalif bası aracılığı ile eziyor.
Şimdi sizden kuruntu yapıyorsam da kuruntumu okumanızı isteyeceğim.
Bundan ilk defa  Soner Yalçın'nındı, bir tweet'e verilen bir cevapla şüphelenmeye başladım.Yazan kişi Fetöcü olduğu besbelli bir hesaptı ve Soner Yalçın'ı iktidarı Fetö operasyonu yapmak için kışkırtmakla suçluyordu.
Sonra garip bir şekilde Fetö operasyonları ile, Soner Yalçın-Odatv-Sözcü Gazetesi şeytan üçgeninde, hükumet halen Fetö ile işbirliğinde, her an barışabilirler, üstü örtülü af geliyor ve benzeri haberler çıktıktan sonra, Fetö operasyonları yapıldığını fark ettim.
Sözcü gazetesini elde, koltuk atında taşımak, AKP muhalifi olduğunu sokakta göstermenin en bariz yolu oldu.
Odatv ise muhaliflerin başına ne geleceğinin simgesi oldu. Site yazarları ya iki yıl içeride, iki dışarıda ya da altı ay içeride, altı ay dışarıda yaşıyor.
Gene de çocuk tacizcisi şeyh, Odatv, Sözcü ifşa eder de rezil olurum diye sesini tit tir titretiyor. Zira artık açık ki, yandaş gazeteler, tarikatın üyelerini iktidara düşman etmemek adına ifşa işini muhalif basına bırakmış durumda.
İç kavgalarda düşmanı kullanmak yeni bir durum değil. Seksenlerin sonunda Dev-Sol'un DHKP-C olması sürecindeki Dayıcı (Dursun Karataş)-Bedrici (Bedri Yağan) savaşında taraflar birbirlerini polise ihbar ediyor, birbirlerini polise öldürtüyorlardı.
Şimdi de iktidar benzeri taktiği uyguluyor. Çünkü her ne kadar iktidar partisinin temeli bu tarikatların üyelerine dayanıyor da olsa, 15 Temmuzdan beri tarikatlarla ilgili olarak diken üzerinde.
Irak ordusunun Amerika karşısında hızlı çözülmesinin arkasından bazı şeyhlerin subaylara teslim olması olduğunu biliyoruz. Libya'da da benzeri oldu. Saddam'dan farklı olarak Kaddafi, tüm kilit noktalara kendi kabilesi olan Sirtelilerle doldurmuştu ve buna güveniyordu. Oysa şeyhler ve kabile reisleri iç savaş için kendi subaylarını atamıştı bile.
Esad ise bu tür unsurları ordusundan itina ile temizlemişti. İç savaşı da çok önceden sezip, Lazkiye limanını Rusya'dan gelecek büyük gemiler için derinleştirmişti. Bunun sonucunda da ordusu iç savaşın başlarında Lazkiye ve Şam'ın bir kısmında kapalı kaldığında bile çok fazla fire vermedi. (Savaşı bitiremedi, o ayrı)
 Ben altı gün savaşlarında İsrail'in muhteşem zaferinde de benzer durumlar olduğundan şüpheleniyorum.
Ülkemizde olmaz diyenler, 15 Temmuz sonrası devletin helikopteri ile Yunanistan'a sığınan Fetöcüleri hatırlasın.
Bir de Tarikat kelimesini sosyolojik olarak anlatayım ki, aklı başında kimselerin ve hükumetin tarikatların gizlice altını oyduğunu anlatayım.
Amerikalı sosyologlar (o kitapları okuyalı uzun zaman oldu, isim vermeyeceğim) tarikatları dinsel değil, örgütsel olarak ele alır. Hatta bir tanesi Ferdinand Tönnies'in meşhur Cemaat (birincil, senli-benli ilişkilerin olduğu çoğunlukla da küçük insan toplulukları)-Cemiyet (İkincil, resmi ilişkilerin olduğu, büyük ve sizli bizli konuşan topluluklar) ayrımına 3. olarak ekler tarikatı.
Tarikatlar, belli ortak hedef ve değerleri olan, birbiri ile samimi ama hiyerarşik olarak örgütlenmiş topluluklardır.
Bu tanıma göre sosyalist-komünist örgütlerin pek çoğu, pek çok siyasi parti, bazı mafya grupları (Cosa Nostra, Ndrangetha, Camaro vs) ve çok büyümemiş bazı mezhepler (Sabataycılar, Yezidiler vs) tarikat sınıflandırmasına girer.
Tarikatların asıl tehlikeli özelliği hiyeraşileri ve bu hiyeraşiye bağlı okültist (gizli öğreti) yapısıdır. Tarikatlarda rütben yükseldikçe bazı sırları öğrenir, bazı törenlere katılırsın.
Nazi partisi iktidarının doruğunda olduğunda bile üye sayısı otuz beş bini geçmemişti.(Boşevikler, Lenin'in dediğine göre iktidara geldiklerinde on altı bin üç yüz kişi  kadardılar. 1979'da Sandilisler üç yüz kişi ile Nikaragua'da iktidarı ele geçirdiler, Castor ile kendisi dahil seksen üç kişi ile Batista rejimini devirdi) Bazı toplantı ve törenlerinde ne yaptıkları halen belli değildir. Bazı  iddialara göre Hristiyanlık öncesi Alman kabilelerinin dinlerine inanıyorlardı.
Tarikatlar taze üyelerine bazı bilgileri vermezler, bunun için tarikatın içine girmeli, topluluğa karışmalı ve uyum göstererek, tarikatın dediğinin doğruluğuna inanmalısınız.
Bu uyum durumu o kadar güçlüdür ki 26 Mart1997'de Uzay Kapısı (Heaven's Gate) tarikatı toplu intihar ettiğinde, ölen otuz dokuz kişiden ikisi, iddialara göre tarikatı kontrol etmekle görevli FBI ajanlarıydı. Daha sonra tarikattan iki kişi daha intihar eder. Ölenlerin çoğu bilgisayar sektöründen, bilgisayara ve yazılım mühendisiydi.
İnançlarına göre 1997'de Dünya'nın yakınından geçen Halley-Bob kuyruklu yıldızı (76 yılda bir geçen Halley kuyruklu yıldızı ile karıştırılmamalı) onları cennete götürecek gemiydi. Zehirle intihar ederek, bu uzay gemisine binecek ve cennete gideceklerdi. Ceplerinde gemiye giriş ücreti olarak on dolar ve gemideki (öğünler hariç) yeme-içme otomatlarından yararlanmak için bozuk para vardı.
İnsanlar normalde saçma gelen fikir ve inançlara kapılmada birinci  nedenleri uyum durumudur. İnsanlar bulundukları durumlara uymaya eğilimliydi.
Bu uyumla elde edilen düşünce değişikli en güçlüsüdür. Hasan Sabbah'ın fedaileri afyonkeş değildi. Bu katiller çok önemli kişilerin yanlarında uzun yıllar kalıp, ciddi mevkilere geliyordu. Psikiyatristlere göre bir maddeyi bir buçuk yıl almazsanız, artık bağımlı değilsinizdir. Bağımlılık, iş yapmanızı engelleyen bir unsurdur. İmam Gazali ve Enver Berhan Şapolyo; Hasan Sabbah aleyhine çok şey yazsalar da, esrarkeşliklerinden bahsetmez.
Bir genç nasıl tarikat ortamına girer?
Yurtlar ve Kuran öğretmeyen Kuran kursları ile. Ülkemizde halen bir milyondan fazla çocuk, tarikat yurtlarında.
Şu an hem iktidar, hem de tarikatlar bir ikilem içinde.
Tarikatlar, evlerin içine girerek iktidar için oy topluyor, iktidar da tarikatlara devletten kadro vererek elini güçlendiriyor.
Lakin her ortaklıkta çıkar çatışmaları bulunur ve bu yüzden hiçbir ortaklık sorunsuz değildir. İktidar partisi, tarikatlardan, yukarıda bahsettiğim durumlardan dolayı korkuyor. Zira bir tarikatın en iç çemberindeki sır odasında ne karar verildi, bilemezsiniz.
Diğer yandan da İslamcıları Amerika'ya tam anlamıyla sırtını döneceklerine inanmak fazla saflık olur. Bu tarikatların hepsi Nato ile yükseldi, 12 Eylül ile beslendi. Türkiye bir yana, dünyanın dört bir yanına Amerika desteği ile yükseldi. Tarikatlar yeni bir 15 Temmuza kalkışmaz sanıyoruz, belki de kalkışmaz ama gene de iktidara zarar verebilir.
Tarikatlar, Akp benzeri bir sağcı iktidarı hazırlamadan Akp'yi iktidardan indiremez, iktidar da açıkça tarikatlara cephe alamaz.
Bu memnuniyetsizlikler çatışmaya dönmeyecek demek değildir. Her memnuniyetsizlik, eninde sonunda çatışmaya döner.
Bu çatışmanın sonucunda da insanlar dinden kaçıyor. Bir milyon genç tarikat yurtlarında ve kuran öğretmeyen kuran kurslarında demiştim ya,  onlardan en az yüz bini dinsiz yetişiyor. Sosyal medya ya da internette iki yıldır dinsiz takılan pek çok genç ya buralarda kalmış ya da halen kalmakta.
Okulu terk eden çocukların da çoğu imam hatipli desem yalan olmaz galiba.  sene önce yarım dönemliğine bir imam hatibe yarım günlüğüne derse gitmiştim. Teneffüs arasında öğretmenlerle konuşuyordum. Okul o zamanlar açılalı dört yıl olmuştu. Okulun eski öğretmenlerinin anlattığına göre okula ilk açıldığında (5. ve 9. sınıflar, yani orta okul ve lise başlangıcı olarak) bin dört yüz küsur öğrencisi varmış. Dördüncü yıl sonunda dört yüz küsur kalmış.
Hemen her yeni açılan imam hatip lisesinin başına gelen bu.
Bu iktidar nasıl ve ne zaman düşecek diye bir tahminim yok. Her iktidar gibi, şu anki iktidarımızın da bir sonu var.
Bildiğim bir şey varsa, bu iktidar değiştikten sonra bir saha uzun süre sağ iktidara gelemeyecek, gelse de eski sağcılık olmayacak. Daha şimdiden dinsizlik kartopu gibi büyüyor. Bir zamanlar Zaman, Türkiye, Akit aboneliklerini gözümüze sokan esnaf, duvardaki Atatürk resmini gözümüze sokuyor. Çünkü iktidar sayesinde zenginleşen sınıflar bile, bu zorlama muhafazakarlıktan nefret ediyor.
Geçenlerde bir apartmanda Atatürk'ün Kocatepe pozu olan bir ilan gördüm. İlk önce siyasi bir ilan sandım, oysa bir ciğer kebapçısına aitti.
O muhalif Sözcü-Cumhuriyet ve hatta Birgün gazetelerine yaz boyu reklam veren özel okullar hep tarikatların elinde.  Müşteri çekmek için sadece bu ilanları vermiyorlar. Tiyatro kulüplerine Atatürklü oyunlar oynatmak gibi çeşitli gösteriler yapıyorlar. Özel hastanelerin  de pek çoğu aynı şekilde tarikatların elinde ama mümkün olduğunca türbanlı personel (en azından göz önünde) çalıştırmıyorlar. Konu para olduğunda dinin imanın bir değeri kalmıyor.
İnsanlar din adına oynanan bu siyaset oyunundan sıkıldı ve sıkılanlar her geçen gün daha da artıyor. İktidar, tarikatlara karşı kendisi bir tarikat olmak için diyaneti kullanıyor. Tarikat yurtlarına karşı, kendi yurtlarına ilahiyat mezunu manevi danışmak atıyor.
Oysa devlet memuru, tarikat şeyhi ya da abisinin yerini tutmaz. Tarikatlar, devlet içinde güçlü olmalı, devlet içinde torpil-adam kayırma işine yaramalı, ama devletin kendisi tarikat olursa bu iş tutmaz.
Katiller, tecavüzcüler tutuklu yargılansın diye twitter'da çırpındığımız, imara açılan her ormanda yangın çıkan bu dönemde, din ve tarikatlar, para ve iktidar olarak yükselseler de,  kalplerde çökmekteler.
Bu kalplerde çöküş, para ve iktidarda çöküşü de getirecektir.