27 Ağustos 2026 Perşembe

ESLAF , GÜNÜMÜZ TARİKATLARI VE SÜLEYMANCILAR



 Faik Reşad'ın Eslaf kitabından daha geniş bir şekilde bahsetmek istiyorum. Kitap, Osmanlı'da çoğu din bürokratı yetmiş beş kişiyi anlatıyor. Bu yetmiş beş kişiyi daha ziyade övüyor. Bu kişiler Osmanlı din adamları, müderrisler ve din bürokratları (müstü,kadı, kazaasker ve şeyhülislam)ve ailecek öyleler. Orta okul ve lise tarih kitaplarında beşik uleması dediğimiz kişiler. Hayatlarında hiç zorluk ve yokluk görmemiş, askere hiç gitmemiş, eğitilmeden makamları hazır olmuş. Hepsinin şiirleri var, çoğunun divanı var. Divan oluşturma ve şiir yazma gayretlerinin amacı, Türkçe'nin yanında Arapça ve Farsça'yı da ne kadar iyi bildiklerini göstermek. Pek çoğu da tarikat şeyhi.

Kitap, bilinçli ve önceden bazı şeyleri bilen okurlarına çok şey anlatıyor, düz okursanız bir şey anlattığı yok. Anlattığı kişiler zaten din ulemalarının çocuğu, babalarının mevkilerine geliyorlar, hayatta zerrece zorlanmıyorlar. Askere gitmiyor, cepheye bile yaklaşmıyorlar (bir iki tane asker olanı var.). Ben Kadızadeleri, Kanuni döneminde etkin olmuş ve Yavuz'la beraber Mısır'dan gelmiş sanıyordum. Fatih zamanında etkinlermiş, yani muhtemelen Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren din aristokrasi, ulema ya da varlığını in kar edilen Osmanlı Ruhban Sınıfının bir parçasıymışlar. Oysa aile kendilerini peygamber soyuna dayandırıyorlar. Zamanında Moğolları destekledikleri için Mevlevilere düşmanlar. Kanuni döneminden, Köprülü dönemine kadar Kazaskerlik ve Şeyhülislamlık makamları üzerinde saltanat sürüyorlar. Muhteşem Yüzyıl dizisinden hatırlarsanız, Yunus Emre şiirlerini yasaklıyorlar. Bu yüzden bazı Yunus Emre şiirleri günümüze Aşık Yunus, Yunus Dede ve Yunus Baba gibi takma isimlerle günümüze ulaşlıyor. Dizide, Eslaf'ta ve tarih kitaplarında pek anlatılmayan şey, Kadızadelerin Mevlevi katliamı da yaptıkları, Mevlevilerin bu yüzden İstanbul, Vaniköy'deki (Kadızadeler'den Vani beyin adını alıyor), Vani Cami'ye, Vani Cani diyor. Aile, Köprülü döneminde, Venedikliler Çanakkale boğazını abluka altına almışken, o kadar dert varken, ülkedeki tüm camilerin minare sayılarını bire düşürmek gibi fantazielrle uğraşına (peygamber dönemindekine benzesin diye), Köprülü Mehmet Paşa bir günde ailenin tüm mallarına ve makamlarına el koyuyor.(profesör Erhan Afyoncu'nun bir televizyon programından) Eslaf'ta adı geçenlerden bir Nasrettin Hoca^nın, bir başkası Mevlana'nın torunu. İyi bir bilgisayar programıyla, hepsinin akrabalıkları ortaya çıkar. Akrana olmaları bazı dönemler kendi aralarında büyük kavgalar vermelerine engel olmamış. Paylaşım kavgaları bitince, gene kardeş olmuşlar.

Devletle ilişkişkileri de benzer olmuş, çoğunlukla iktidarın yanında olmaya gayret etmişler. Her zaman da öyle olmamış. Vikipedya'nın 1623, kitabı Tercüman baskısı için hazrılayanların 1634 tarihi verdiğ Fatih Camii olayı, bir çeşit Ftö isyanı. Mere Hüseyin Paşa, kendisin Seyyid (İmam Hüseyin'in soyundan) olduğunu söyleyen bir kadıyı aşağılayıp, dövdürmesi üzerine ulema bir olup, paşanın görevden alınmasını, hatta idamını istiyor. Paşa'da bunların üzerine Acemi oğlanlarını gönderiyor. Çünkü Yeniçeri, Kapı Kulu Sipahileri ve diğer askerlerin pek çoğu bu şeyhlerin müridi, zaten buna güvenerek isyan ediyorlar. İsyanı bastırna paşa, ölemeyenleri bir yerlere sürgün ediyor. Tarikat-devlet ilişkişkileri genelde böyle inişli-çıkışlı. Fatih Sultan Mehmet, Hurufileri Edirne'de. cami avlusunda diri diri yaktı. Fatih, genel anlamda tarikatları pek sevmedi. Saltanatı döneminde sürekli savaşlar ve fetihler oluyordu ve ülke neredeyse iki kat genişlemişti. Bunlara rağmen Rodos ve Belgrad gibi başarısız savaşları da vardı.Bütün bu savaşlar silsileri, Anadolu'da siyasi birliği  büyük ölçüde sağlasa da, ülkeyi yormuştu. Bu yüzden dönemin  belgelerine göre halk ve tarikatlar, Fatih'i sevmemiş, oğlu Sultan 2. Bayezid'i sevmişti. Bu da muhtemelen kardeşi Cem Sultan'la mücadelesine destek aradığı için olmalı.

 Faik Reşat, bu ilişkilere hiç girmiyor. Her kişiyi, mümkün olduğunca överek anlatıyor. Övdüğü şahıslardan bazıları, Fatih Cami olayına karıştığı için, bahsetmek zorunda kalıyor. Bazıları gözden düşüyor, sürgüne gönderiliyor. Neden sürgüne gittiklerinden pek bahsetmiyor.  Kitabın bütününden anlıyoruz ki, tarikat şeyhleri bir çeşit arsitokrat sınıf; bu sınıfa ancak zengin biri olarak, şeyhlerin kızını alarak ya da şeyhe damat olarak giriyorsunuz. Bu dünyada kadınlar makam sahibi olamıyor. Kitapta anlatılan tüm kişiler Türk, ancak bir kaç nesil boyunca tarikat şeyhliği yapıp, bir de din bürokrasisinde yükselince, peygamber torunu olduklarını iddia ediyorlar. Türk toplumunda yazılı bir soy kütüğü geleneği olmaması, onlara bu imkanı veriyor. Oysa bu kitabı dikkatli okuyanlar bile, soylarının en fazla Osmanlı'nın çadırlarda yaşadığı döneme kadar gideceğini anlayabiliyor.

Kitaptan öğrendiğim diğer bir olgu, Osmanlı'da Halifelik iddialarının Fatih döneminde başladığı. Kendi dönemi yazarlar, Türk ders kitaplarında da olan Yavuz döneminden başlatıyor Halifeliği. (Kendisi 1851-1914 arasında yaşamış. Asıl adı Ahmet Reşat. 1899-1964 arasında yaşamış Faik Reşat Unat'la karıştırılmamalı.) Oysa kitapta, daha o zamanlar adı Konstantiniye olan (1926'a kadar resmi adı öyle kalacaktır) İstanbul fethedilmeden, Edirne için, hilafetin o zamanki başkenti diyor, hem de bir kaç kere. Tanziman döneminden itibaren, bazı yazarlar halifeliği, Yavuz'un Mısır'ı fethi ve oraya sığınan Abbasi şehzadesi söylemi, tüm İslam aleminin Halifeliği ideolojini temellendirme amacıdır. Diğer yandan Mısır'ın fethi ile Osmanlı, İslam dünyasının en güçlü ülkesi olmuştur. Bu savaştan bir kaç yıl önce Safeviler'i yenerek, Şiiliğin batıya ilerleyişine engel olmuştur. Gene Yavuz döneminde Barbaros Hayrettin Paşa, Cezayir kalesini işgal edip, kıyılarda güç olarak, Kuzey Afrika'nın Hristiyan olmasını engellemiştir. Görece başarısız olduğu Hint donanması bile, hiç bir şey başaramamışsa bile, Hint Okyanusu kıyılarının gerçek anlamda sömürgeleşmesini en az yüz elli yıl ertelemiştir. Gerçekte siyasi açıdan bakarsak, dört halifeden sonra halifelik ünvanını en fazla hak eden Osmanlılardır. Osmanlı'nın en güçlü olduğu dönemde, hemen hemen tüm Sünni devletler, yardım almak için Osmanlı'ya halife demiş, Osmanlı güçten düşünce uyruğundaki Arapların büyük çoğu bu halifeliği tanımamıştır.

Süleymancılık denen şeyin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan'ın bu dini aristokrasinin, yani ruhban sınıfının bir üyesi olduğu, soy adından belli. Ta Fatih zamanında dedelerine Tuna bölgesinin kadılığı verilmiş, Tunahan ismi de buradan geliyormuş. Yani cumhuriyet ilan edilirken de güçlü birisiymiş. Asıl gücünü Demokrat parti zamanında kazanmış. Onun kurusundan geçen elemanlar, Diyaneti doldurdu. Bu yüzden Süleymanıclar, uzun süre imam hatip liselerini hiç sevmedi. 2026 Ağustos ayında, bu örgütlenmeye yönelik büyük bir operasyon yapıldı ve herkes analiz yapıyor; izninizle ben de yapacağım. Bu tarikat ya da cemaat, ne 12 Eylül'de, ne de 28 Şubat'da hırpalanmadı. Hatta 12 Eylül, bunlara yardımcı olmak için Türk Hava Kurumu'nun kurban postu toplama tekelinin yasasını kaldırdı. Uzun yıllar filtre ve zekatların da en büyük toplayısıcısydılar. Gözden düşmeleri yüzünden kurban bayramında çöplerde kurban postları görünmeye başladı. Şu anda da halen cemaati dağıtmaya yönelik bir çaba yok, çünkü Süleymancı yurt ve Kuran kursu teşkilatını dağıtmak istemiyor, kontrol altına almak istiyor. Bu yurtların sayısı çok da belli değildir. İki bin ya da üç bin falan diyenler var, sadece Türkiye'de de değil.

Süleymancı yurtların gücünün önemini büyük şehirlerde anlayamazsınız. İlçeler ve kasabaların pek çoğunda vardır ve oralardaki tek yurttur. Ben Yenişarbademli'deyken yoktu, şimdi ormancılık meslek yüksek okulu açıldı, halen de yok ve bu bana halen garip gelir; yani orası halen önemli bir yer değil. Buna karşın bu yurtlar üç harfli marketler gibidir. Büyük şehirlerde bu marketler size çok da önemli gelmez, hatta haliniz, vaktiniz yerindeyse, hiç uğramazsınız. Küçük yerlerde ise bunların olduğuna ve yerel esnafın insafsızlığına kalmadığınıza şükredersiniz. Süleymancı yurtları da böyledir, illa bir öğrencinizi ya da tanıdığınızı orada yatırmaya muhtaç kalırsınız. Bu yüzden de aranızı iyi tutmak zorunda kalırsınız. Onlarla mesafeli bir ilişkiniz olur, zira sizi kendi yanlarına çekmek için uğraşmazlar. Nurcular öyle değildir mesela; okuyucu olsun, yazıcı olsun, Kırıkıncı Hocacı, Dilaracı, Yeni Asyacı ve Fecöcü olsun, Nrucu yılışıklığı diye bir şey vardır. Sizinle çabucak samimi olmaya kalkarlar, Risale (Nursi'nin kitabı) okumay, pilavlı sohbete falan çağırıp, dururlar. Seni tavalyamayacaklarını anlayınca da sana düşman olurlar. Süleymancılar ise sana hiç bulaşmazlar. Bir şekilde onlara ihtiyaç duyacaklarını bilirler.

Süleymancı yurtları, tipik yedi katlıdır. Çoğu kasabada en yüksek bina bu yurtlardır, girişi tamamen mermerdir, mermere garip bir takıntıları vardır. Sadece bir kere, Karakeçili'de okulca yemeğe davetliydik, Kırıkkale'deki yurdu da orada kalan sağlık meslek öğrencileri sebebi ile ziyaret etmiştim. Üst katları bu yüzden hiç bilmiyorum. Benim bir dönem Süleymancı ve doğal olarak türbanlı sevgilim olmuştu. Onunla tarikattan hiç konuşmazdık, babası Ankara'da bir genel müdürlükte üst düzey yöneticiydi. Sadece bir kere bana, iki kere kız yurdu müdürlüğü yaptığını anlatmıştı, biri Bulgaristan'daymış. Yurtlarının resmiyetin kat kat fazla öğrenci barındırdığını anlatmıştı. Son yıllarda gözden düştükleri için yurtlarında Afrikalı öğrenciler kalıyor diye bir iddia duydum.

Cemaatin AKP ile arası ezelinden beri çok iyi değildi. Tunahan'ın bazı torunlarının parti kurucusu, hatta bakan olması bile bunu değiştirmedi. Sanki kayıp giden merkez sağın yasını tutuyor gibidirler. Ben bu yüzden 15 Temmuzdan beri bu operasyonları bekliyordum, hatta 2019'da İstanbul'da bir yurtları, içinde öğrenci varken baskınla boşaltılmıştı, o günlerde işte operasyon başlıyor diyordum. Cemaatin garip bir şekilde Almanya devleti yönetimleriyle (sağ olsun, sol olsun fark etmez) arası hep iyi oldu açıkça desteklendi.  Diğer Avrupa ülkelerinde de durum benzerdi, Süleymancıların basbayağı ayrıcalıkları vardı. 

Süleymancılar'ın en ilginç özelliği, medyası olmayan en büyük topluluk olmaları, ne radyo, ne televizyon, ne de sosyal medya fenomeni ne de trol sistemleri vardır. Bu yüzden onların fikirlerini dışarıdan anlamak zordur. Bir kere Esra'nın, Atatürk'ün deccal olduğunu herkes biliyor dediğini duydum. Grubun yayınevleri ve bir zamanlar pek çok evde bulunan Fazilet takvimi vardır. Pek çok tarikat, böyle Okültist, yani gizemci takılır. Tarikat içinde belli seviyeye gelmeden, belli sırları öğrenemezsin. Bazı cemaatlerin medyası yoktur ama şirketi olmayan cemaat-tarikat yoktur. Uğur Mumcu, Tarikat-Siyaset-Ticaret kitabı ve başka bazı kitaplarında, doğal olarak Süleymancılara da değinir. Bizzat Tunahan'ı, hem Komünizmle Mücadele Derneklerini kurmak, hem de Sovyetler Birliği ile ticaret yapmakla suçlar. Tarikatlar, orta çağlarda da ticari imtiyazlarla donatılıp, zenginleşmişti. Batı dünyasında da böyleydi. Meşhur Tapınak Şövalyeleri'nin pek azı Haçlı Seferlerinde savaştı. Çoğunlukla Avrupa çapında ticaret, bankerlik, tarım ve madencilikle uğraştılar. Ciddi bir servet edinip, birikimlerini de paylaşmadılar. Fransa kralı ve Papalık, hem paralarını, hem de İspanya'da Araplarla, Balkanlarda Türklerle savaşmasını istedi. Tapınakçılar ise Haçlı Seferlerinin en ateşli zamanlarında bile şövalyelerinin en fazla %5!ini göndermişti. Derken 1305 yılında bir gece ansızın Fransa Kralının ve Papa'nın ortak kararı ile yok edildiler, yıllarca yargılandılar.Tarikatın on dört gemisinin ortadan kaybolması, haklarındaki dedikoduları çoğalttı. Tarikatlar hangi dinden olursa olsun, bir zaman sonra paranın ve iktidarın peişnden koştu ve akrabalarını kolladı. Katolik tarihindeki papaların %80'nden fazlası İtalyan'dı (kalanalrın da çoğu Papalık makamının Avingon'a taşıdığı dönemde ve Fransız'dır), birbirine akraba zengin İtalyan ailelerinden (özellikle meşhur Medici ailesi) gelmeydi. Katolik papazların ve üst düzey Ortodoks papazların evlenememesi yüzünden yeğenlerini koladılar ve dünyada akraba kayırmacılığının adı Nepotizm (yeğencilik) oldu.

Nepotizm, hemen her yerde, mezarlarda bile vardır. Böylece mezarları ve tarikatları yükselecektir. Tunahan'ın Fatih camisi haziresine gömülme isteği de, böyle bir istektir. Muhtemelen Kadızadeler veya öyle bir Osmanlı din bürokrasisi-tarikatı üyesi olarak bunu doğal hak ve Demokrat partiye desteğinin bir karşılığı olarak görmüştü. Menderes bu karşılığı vermedi ve onu Karacaahmet'e gömdü. Süleymancılar halen, Menderes'in idamını, bu lanetin gerçekleşmesi olarak görürler. Said-i Nursi, ölüm tarihinin yakın olduğunu anlayımnca acele Urfa'ya gitti ve orada gömüldü. Yandaşları mezarı bir türbeye çevrildi. 27 Mayıs darbesiyle askerler bir gece mezarını kaldırdı ve Isparta'ya taşıdı; kardeşi Mahmut Ünlükul, buraya gömülmesini istemişti. Gece vakti, bilinmeyen bir mezarlığa, kardeşinin gözetiminde gömüldü.

Bu Nepotizm ve Aristokrasi, her toplumda olan hama her toplumdaçok kolay fark edilen bir şey değildir. Avrupalılar, Osmanlı için, aristokrasi olmadığı söyleyerek hem över, hem yerer. Onlara göre aristokrasi olmadığı için liyakatli kişiler işe girmekte, buna karşın aristokrasi olmadığı için insanların kendisini göstermesi uzun zaman almaktadır. Her toplumda tantanalı ünvanlar, armalar ve yazıl kanınla belirtilmiş ayrıcalıklar yoktur ama illa üst sınıf aileler birbirini kollar. Öğretmenliğe ilk başladığımda, edebiyat öğretmeni arkadaşım, cumhuriyet dönemi edebiyatçılarının yaşamöykülerini göstermişti; hemen hepsi meşhur istan bul liselerinden (Galatasaray,Kabataş,Pertevinyal vs) mezundu. Aileleri de bürokrat ve Osmanlı döneminden beri varlıklı-eğitimli insanlardı. Bu liselerin medya ve edebiyatttaki ağırlığı 12 Eylül'ün bunları Anadolu lisesi yapması vebu okullara sınavla öğrenci alınması ile sona erdi. Pedagojik mantıkla bu okulların  sınav sistemiyle daha da güçlenmesi gerekir; oysa sosyoloji farklıdır. Sınavla gariban çocukları da okula doluşur ve okul eskisi gibi seçkin ailelerin çocuklarını seçemez. Sonuçta aileler, seksenli yıllardan itibaren özel okullara yöneldi. Yetmez ama evetçi güruhun çoğuda, kökleri cumhuriyet öncesinde Osmanlı bürokrasisinde söz sahibi ailelerin çocuklarına dayanır. Yani yargıyı siyasetin eline teslim eden 2010 referandumu, kendi konumları ile ilgili bir yanılgıdır.

Tarikatların karlı, vergiden muaf işletmeleri vardır ama asıl iyi gelirleri, bağışlardan gelir. On sene öncesine kadar her mahallede kermesler yapılırdı. Kermeslere ilgi düştü, şimdilerde hiç yapılmıyor. Kayot yok, fiş yok, dünyanın parası toplanıyordu.

Süleymancıların kurban portu toplamalarından bahsetmiştim. Yurt ve kurs öğrencileri, her Ramazan'da cerre çıkma diye para toplamaları ünlü. Medayada kimse bahsetmemiş, Süleymancılar eskiden dernekleri ele geçirmeleri ile ünlüydü. Muhafazakar dernekelre üye olur, kendi gibileri üye yapar, sonra derneği ve derneğin malını-mülkünü kendi örgütlerine aktarırlardı. Onlar yüzünden dernekler kanunu değişti ve kurucuların yetkileri arttırıldı. Kurucu üye kavramı geldi.

Türk tarikatların silsilesini, Osmanlı-Selçuklu arşivleri sayesinde takip edebiliyoruz, Kürt tarikatlar ya ada tarikatların Kürt kollarında ise sadece söylenceler var. Said-i Nursi yazı hayatına Said-i Kürdi diye başladığından, sonradan kendisine peygamber soyluluğu uyduramadı. Yazdığı kitapçıkların, ilahi bir ilhamla yazdıpını iddia etti; taraftarları da risale denen bu kitapçıkları Kuran kadar kutsal gördü. Menzi tarikatı liderleri ise bir zamanlar Erol olan soy adlarını; El Hüseyni olarak değiştirip, seyid olduklarını iddia etti. Tarikat, ip tutmalı bir törenle tövbeleri kabul etti ki bu düpedüz günah çıkarmadır. Tarikatın kurucu babası ölünce tarikat üçe bölündü, üç yeni Gavs çıktı ve babalarının tövbelerini geçersiz ilan etti. Hristiyanlık tövbesi en azından ömür boyu geçerliydi. Tarikatın bölünmemesi için devlet başkanı araya girdi ama Gavs daha sağlığında üç oğlu için üç tekke kurmuştu.

 Tarikatlar ekonomide belli alanlarda tekel olmuş durumdalar. Özel hastanelere Menzil'in elinde, özel hastanelerin havalı İngilzce-Latince isimleri var. İçinde çok az türbanlı hemşire doktor var. Nurcular ise özel okullara hakim, hepsi velileri tavlamak için yazın Atatürk resimli ilanlar veriyor. Kurs ve yurt işleten Süleymancılar'ın İmamoğlu ya da CHP'yi desteklemesine ise inanırım.

Ülkemiz, amacı para kazanmak olan bu tarikat batağından bir türlü kurtulamadı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder