çöküş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çöküş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2025 Çarşamba

MAKYAVEL YETMEZ, GİTMESİNİ BİLMELİ

 


İtalyan filozof Niccolo Machiavelli,  tarihin en eksik tanınmış filozoflarından birisidir. Aslında kendisini filozof olarak da tanımlamamıştır ve en meşhur ederi Prens'i yazarken de, öyle felsefe yapma çabasına girmemiştir. Amacı tekrar iktidara gelen Medici ailesine yağ çekmek, kendi çapında öğüt vermektir. Bu öğütleri verirken de sık sık Türkleri  örnek gösterir. Türk padişahı, kendisine uymayınca, şeyhülislam'ın kafasını kestiriyor, biz se kardinallerin, Papa'nın karşısında tir tir titriyoruz demiştir. (Osmanlı tarihi boyunca 55 sadrazam, 56 şeyhülislam, idam edilmişti. Avrupa'nın protestan krallıklarına (İsveç, Norveç, Damimarka, İngiltere) kilise, doğrudan krala bağlıdır.) Osmanlı'nın Balkanlara Türk yerleştirdiği gibi, fethetttiğiniz yörelere kendi halkınızı yerleştirin, demiştir. Makyavel, feodaliteyi teoride bitiren kişidir. Türkler gibi merkezileşin, merkezi ordu kurun, derebeylerinizden asker dilenmeyin,  bölgeleri kendi valilerinizle yönetin, demiştir.

Biz asıl konumuza gelelim, Makyavelizm denilince akla gelen ilk şeye, yani iktidar için her şeyin mübah olmasına. Makyavel, olması gerekeni değil, olanı yazmıştır. Garip bir şekilde Makyavel'i de bu yanlışlar. Ne kadar çok Makyavellik yaparsanız yapıni iktidarınız bir gün bitecektir. Tarih hep bunu göstermiştir. Sizden önceki iktidarların,  bütün bu makyavelci hileleri yapmadıklarını, kuzu kuzu iktidardan düşmeyi beklediklerini mi sanıyorsunuz? Tedbir üstüne tedbir almamışlar mıydı sanıyorsunuz. Abdülhamit, Makedonya'daki genç subayların, kendisine karşı darbe  yapacağını biliyordu ve kendisince tedbirler almıştı. Abdülhamit'e sadık paşaların ve ailelerin çocukları subay olsa da Makedonya'ya gitmek istemiyordu. O yıllarda Makedonya, komitacı denen çetelerle doluydu ve çetelerin birincil hedefi Türk subaylarıydı. Paşazade denen bu subaylar için subaylık sadece bir meslekti. Bu yüzden Edirne ve Ege orduları, her an Makedonya'da her an ölebilecekleri ortama gitmek istemiyordu. Abdülhamit'te buraya hafiyelerini, muhbirlerini sokamıyordu. Bu yüzden Edirne  ve Egedeki birlikler, her an Balkanlardaki bir isyanı bastırmak için hazırlıklıydı. İsyan başladıüında Egedeki birliklere sızan Doktor Nazım bey yüzünden bu birliklerin Balkanlara iüistasyonunda, herkesin ortasında öldürülüp, katili de kaçıp, saklanınca, Abdülhamit'in paşaları da savaşmaya isteksizleşti. Onlar, yıllardan beri savaşmamışlar, 1897 Türk-Yunan savaşında bile birliklerini telgrala yönetmişlerdi. Şimdi ise emirlerinin altındaki alt kademe subayların da pek çoğu İttihatçıydı ve onları da vurabilirlerdi. Abdülhamit paşalarına bu olmazdı. Onlar, boğaza nazır yalılarında kahvelerini içsinler, göğüslerini nişanlar ile doldursunlar, oğulları yirmi beş bile olmadan alay beyi olsun, ama böyle riske girmeselerdi. Sonuçta Abdülhamşt'in düşüşü, bu Osmanlı aristokratlarının da düşüşü oldu. Abdülhamit'ten sonra padişahlık yapanlar (Mehmet Reşat ve Vahdettin), fiilen padişahlık yapmadığı gibi; Abdülhamit'in beslemesi, bazıları okuma-yazma da bilmeyen paşalar ve aristokratlar da, yönetimden uzaklaştırıldı. Oysa Abdülhamit'in de beseleme basını vardı. Hatta vatan şairliği ile meşhur Namık Kemal bile, ömrünün son yıllarında bayağı Abdülhamitçi olmuştu. Eğer biraz daha uzun yaşasaydı, bu kadar çok sevilmeyecekti. En ateşli muhalifi Teodor Kasap'ı, şahsi kütüphanecisi yapmıştı. Bu tedbirlerin hiç biri, 33 yılın sonunda iktidardan devrilmesine ve tahttan indiriler 12 padişahtan biri ve sonuncusu olmasına engel olamadı.

Abdülhamit ve Osmanlı sevdalıları, yani devrildi de iyi mi oldu, İttihatçılar daha mı iyiydi falan diyecekler.  Kendisinden daha kötüsünün suçu da, gitmesini bilmeyen iktidardır. Kendisine karşı muhalefeti bastırırken, daha da radikalleştirmiş, aklı başında muhalifleri gözden düşürüp, ülkeyi yönetebilecek olanlara siyaset hakkı tanıamışsınızdır. İyi bir iktidar, kendisi iktidardan gittikten sonra, ülkeyi kimin yöneteceğini de düşünebilmelidir. Mevcut ekonomik ve toplumsal sistemi yönetebilecek insanların siyaset yapmasını engellerseniz, sistemi tamamen çökertirisiniz. 1917'de Rusya'da, 1979'da İran'da olan budur. Rusya ve İran'da monarşilerle beraber,  aristokrasiler de çöktü. Her iki ülkede de aristokratların çoğu, yurt dışına göç etti. 1980'lerde yüz binlerce İranlı, Türkiye'ye geldi. Hatta TÖMER'in ilk kurulma amacı, İranlılara Türkçe öğretmekti. Her iki monarşi de muhalefeti tüm hukuksuz ve vahşi yöntemlerle ezdi ama muhalefet, bir yerden patladı.

Türkçe'de bir deyim-atasözü vardır; ölüm geldiyse cihana, baş ağrısı bahane diye. Bazen de iktidar, en çok tedbir aldığı yerden vurulur. Demokrat parti  hükumeti, olası bir darbeye karşılık, kendi taraftarı subayları o kadar kollamıştı ki, Ankara'da karargahlar general ve albaylarla dolmuştu. Eminsu'lar, emekli milli mücadele subatları değildi. Kurtuluş savaşı, silahlı çatışma olarak 18 Eylül 1922'de Bandırma'da son kurşun ile bitmişti ve 1960'da,  aradan 38 yıl geçmişti. Yani Kurtuluş savaşında savaşmış asker-subay kuşağı,  27 Mayıs darbesi olduğunda kabaca altmışlı yaşlarındaydı. Menderes, ömür boyu  iktidarda kalmanın formülünü bulmuştu. Osman Bölükbaşı'da oy veren Kırşehir ilçe yapılmış, elektirikleri kesilmişti. Sonradan geri il yapılsa da, Bölükbaşı'nın köyü, Nevşehir'de kalmıştı. CHP'nin mallarına el konuluyor, milletvekillerinden oluşan tahkikat komisyonu, muhalifleri yargılamadan hapse atıyor, hatta idam ediyordu. En büyük rakibi CHP'yi, 1961'de yapılacak seçimlerden önce kapatacak ve beş parasız bırakacaktı. Sait-i Nursi'nin elini öpmüş, tarikatlara ayrıcalıklar vermiş, aşiret liderleri liste başı yapmıştı ve seçimleri de garanti kazanacaktı. Tüm generaller de kendisindne yana olduğuna göre darbe ihtimali de yoktu. Oysa yükselme yolları tıkanan alt rütbeli subayların örgütlenmesine sebep olmuştu.

Yavuz Sultan Selim'de, babasını tahttan indirmesi, dolayısı ile meşruluğunun tartışılmalı olması sebebi ile hep gergindi ve hep öfkeliydi. Tam da Makyavel'in öğütlediği gibi sevilen değil, korkulan bir padişah olmuştu, önüne geleni idam ediyordu. O kadar ki, yaşadığı dönemde, Yavuz'a vezir olasın diye beddua bile çıkmıştı. Ölümü de korkulan lider olmasından oldu. Sırtında çıkan sivilce, sinir üzerinde olmuştu ve canı çok yanıyordu. Aslanpençesi falan diye havalı isimler verilse de hastalığı sadece sırt bölgesinde çıkan bir sivilceydi ve yapılması gereken, bir kaç gün olgunlaşmasını bekleyip, sonra da sıkmaktı.  Öfkeli ve idam cezası kusan bir canavarla karşı karşıya gelen doktorları, sivilceyi erken sıktı, sivilce iltihap kaptı ve sekiz yılda devletim yüz ölçümünü iki kat arttırna padişah, tahtına doyamadan, günler süren iltihap ağrılarını çeke çeke öldü.

Bütün bu Makyavelist oyunlar, muhalefetinde Makyavelist olmasına, muhaliflerin de Makyavelist yapar. İktidarların düşme vaktini bazen muhalifleri de hesaplayamaz. Batista düştüğünde Fidel Castro ve adamları toplam 83 (seksen üç) kişiydi. O yıllarda sadece başketn Havana bile bir milyonun üzerinde nüfusu vardı. Havana'nın zenginleri, bir kaç güne dönecekleri umuduyla evlerinin anahtarlarını, hizmetçilere vererek ayrılmıştı. 1979'da Sandilistler, Nikaragua'da Somoza ailesinin diktatörlüğünü yıktıklarında üç yüz kişiydiler. İktidarlar ise çöktüklerini nadiren anlarlar. 1999'da Isparta'nın Yenişarbademli ilçesindeydi. 18 Nisan seçimleri sonucu ANAP, 4. parti, DYP 5. partiyidi ana ilçe bu partiler arasında ikiye bölünmüştü. (Pek çok kasaba böyleydi) 2002'de her iki partide baraj altında kaybolacaktı.

Doğru olan, demokrasiye geçmektir, bunu daha önce de yazdım. Fakat bu konuda düşünürken fark ettim ki, pek çok kere zorba iktidarlar, iktidarlarını bırakamayacakları kadar büyük suçler işlerler. Suriye, Baas yönetimin 1982 Hama katliamı ve Çin Halk Cumhuriyeti Kominist partisinin 1989 Tianenmen isyanını bastırması, böylesi suçlardandır. Ben buna iktidarların Rubicon'u e geçmesi adını verdim. Bu da başka bir yazının konusu.

23 Eylül 2020 Çarşamba

BALKAN YARIMADASININ SOĞUK SAVAŞ SONRASI ÇÖKÜŞÜ



Aslında bu yazıyı Bulgaristan için yazacaktım ama Sırbistan ve Kosova başbakanlarının Trump'ın karşısındaki hallerini görünce, Balkanlar için yazmaya karar verdim.
Bu fotoğraf işin gerçeği Rusya için de bir hezimettir çünkü Balkan yarım adasında Ruslara sempati duyan iki millet vardır, Bulgarlar ve Sırplar. Bosna savaşına Sırbistan, Rusya ve o zamanlar açıkça Rus yanlısı iktidarı olan Ukrayna'nın desteğini almıştı.
Bu destek sadece Bosna-Hersek'de yüz binlerce Müslümanın öldürülmesi, Bosna'nın kantonlara bölünmesi sonucunu doğurdu. Bu Sırp kantonları Bosna'nın yönetiminde olmadığı gibi Sırbistan'da olmadı, Sırp ekonomisinin bir parçası da olmadı.
Sırbistan ve Kosova başbakanlarının, Tel Aviv'deki başkentlerini Kudüs'e taşıyacaklarını Trump'ın ağzından öğrendiklerinde yaşadıkları şaşkınlık, aslında tüm Balkan yarım adasının halidir.
Çöküşün başlangıcı, Sosyalist rejimin çöktüğünü öngören Bulgaristan hükumetinin şoven duygularla aldığı faşizan bir kararla başladı.


Ülkede Bulgarların ve diğer Hristiyan unsurların doğum oranlarının düşmesi ve Türkler ve diğer  Müslüman  azınlıkları önce zorla asimile etmesi, sonra da Türkiye'ye sınır dışı etmesi ile başladı.
Hikaye uzun, asimilasyon politikası çöktü, üzerine de Türkler gidince tarım sektörü çöktü. Çünkü Bulgaristan her ne kadar sosyalist bir ülke de olsa, hatta sosyalistliği Sovyetlerden de önce ( Lozan konferansında Bulgar delegeleri taksi kullanıyordu çünkü Bulgaristan'ın solcu Köylü partisi lüksü yasaklamıştı) sosyalist de olsa, gayet ırkçı ve ayrımcı bir ülkeydi.
Doğma, büyüme Bulgaristanlı bir Türk'le tanışmıştım internetten. Anlattığına göre Bulgaristan'da piramitsel bir yapı vardı. Piramidin en altında Romanlar vardı ve Romanların önemli bir kısmı Müslümandı ve Bulgarlar bunlara Türk Çingenesi diyordu. En ağır ve pis işleri yapanlar bunlardı. Bir üstte tarım ve köy işlerini yapan Türkler ve en üstte de memurluk, beyaz yaka işler ve şehirlerde yaşayan Bulgarlar vardı.
Türkler gidince  tarım başta olmak üzere ağır ve zor işleri yapacak kimse kalmadı ve tarım sektörü çöktü.
Sovyetler Birliği çökünce ve iki Almanya birleşince, en büyük ticari ortağını kaybeden diğer eski doğu bloku ülkeleri (Polonya, Çekostovakya (Çekya ile Slovakya), Macaristan, Romanya ve Bulgaristan) gibi ekonomik krize girdi. (Batı ile birleşen Doğu Almanya, krizi de batıya yükledi.)
Meşhur Demir Perde 'nin yıkılması ile genç nüfus batıya aktı ve iyice nüfussuz kalan Bulgaristan, Avrupa Birliğine üye olunca,  gençlik Avrupa'nın dört bir yanına dağıldı. Sonra nüfusu iyice azalan Bulgaristan, bir zamanlar ülkeyi terke zorladığı vatandaşlarına, tekrar vatandaşlık hakkı verdi.
Bunu Avrupa Birliği kriterleri gereği mecbur olduğu için yapmadı. Nitekim Yunanistan, vatandaşlıktan çıkan, göç etmiş, Yunan kökenli olmayanlara geri vatandaşlık vermiyor.
(Yunanistan'ı sonra anlatacağım)
Aslına bu anlattıklarım hemen her Balkan devletinde olan bir şeydi. Tüm Balkanlarda Sosyalist rejimler iktidarda da olsa, toplumsal yaşamda gerçek bir faşizan piramit vardı. En altta genelde Romanlar, bir üstte de Türk-Tatar veya diğer Müslüman azınlık olurdu.






Balkan yarım adasında etnik düşmanlık sadece Müslümanlara, Türklere ve Romanlara değildi. Yugostlavya iç savaşında ve Bosna iç savaşında Sırp-Hırvat savaşında da çok insan öldü. Bulgaristan,
 sırf Sırplardan intikam almak için Almanya yanında savaşa girmişti.
Yabancı bir yazarın hikayesini okumuştum. Bir Sırp subay, savaş anısını anlatıyordu. Sırplar kaçarken, yaralıları geride bırakmak zorundadır. Askerler, Bulgarlara esir düşmektense,  ölmeyi tercih ederler. Sırplar, arkadaşlarını mermi ziyan olmasın diye kılıçla öldürürler. Çünkü Bulgarlar Sırplara, Sırplar Bulgarlara çok kötü işkence yaparlar.
Balkanlarda milletler arası bu düşmanlıkların kökeni, Osmanlı egemenliğinden bile öncedir. Osmanlı'nın gerileyip, yıkılması, ardından da Avusturya-Macaristan imparatorluğunun egemenliği,  Balkan savaşları, 1. Dünya savaşı ve Nazi işgalleri bu düşmanlıkları körükledi ama üstü kapalı Sovyet egemenliği, Yugostlavya'da Mareşal Tito, Arnavutlukta Enver Hoca egemenlikleri bunu bastırdı.
Bu Sosyalist dikta dönemlerinde baskı altında nefret de büyüdü. Daha ilginci Yugostlavya'da bu dönemde karma evlilikler zirvedeydi, hatta galiba halen de çok yoğun (hele Bosna'da, ilginç).
Yugostlav iç savaşından sonra bölge ülkelerinin çoğunun (Sırbistan, Bosna, Arnavutluk ve Kosova hariç) Avrupa Birliğine üye olması veya olacak olması da işleri daha da zorlaştırdı, zira Avrupa'nın işçi açlığı, Sosyalizmin getirdiği sağlık, eğitim gibi devlet güvencelerinin yıkılması ile doğum oranları trigonometrik şekilde düşen bölge ülkelerinin bir de göç vererek tükenmelerine yol açtı.
Uzun süre dikta ve polis devletinin ardından Balkan yarım adası mafya yarım adası oldu. Dünyanın on büyük mafyasından 2'i (Sırp ve Arnavut mafyaları) Balkan yarım adasında. Öte yandan tüm yarım ada mafyalarla dolmuş durumda.
Bence en ilginci ise Romanya. Avrupa Birliğine üye olmasından üç yıl kadar sonra tüm Avrupa birliği projelerinden (Erasmus vs) çıkarıldı, halen de alınmıyor. Ülke o kadar ki yolsuzluğa batmış. Muhtemelen birliğin üye yaptığına en çok pişman olduğu ülkesi. Sıradan bir Avrupalı için Rumen ya da Romanya denilince akla ilk ve son gelen yankesici ya da cepçi denen sokak hırsızları.
Tüm Balkan yarımadası boyunca doğum oranları mevcut nüfusu besleyecek durumda olan ülkeler Bosna-Hersek ve Arnavutluk.
Yunanistan hariç hiç biri göç almıyor. Yunanistan, Gürcistan ve Kafkasya'dan iki milyon kadar Yunanca bilmeyen Ortodoks Hristiyan'ı Batı Trakya'ya yerleştirip, nüfusunu 10 milyon yaptı ama son bitmek bilmeyen ekonomik krizinde beş yüz binden fazla genci de yurt dışına göç etti. Ülkenin ana ekonomik damarlarından gemi taşımacılığı da, Alman ve diğer büyük Avrupa ekonomileri karşısında çökmüş durumda. Kuzey Kıbrıs ve Malta bir zamanlar kolay bayrak (Vergi Avantajı) ülkesiydi ama birliğe katılınca bu özelliklerini kaybetti.
Balkanlar ve Doğu Avrupa (Ukrayna, Baltık Ülkeleri vs), Karaip adaları ile beraber Dünyanın hızla nüfus kaybeden iki bölgesinden biri.
 Balkanlarda (Yunanistan hariç) göl ve deniz kıyısındaki turistlik tesisler ve devlet kurumları haricinde işleyen ekonomi yok ve onlar da mafyanın elinde. Çöküş de dibi bulmadı, daha da sürüyor.


18 Eylül 2020 Cuma

TÜRKİYE'DE TARİKATLARIN YÜKSELİRKEN ÇÖKMESİ



İktidar partisinin sinsice yaptığı bir şey var ki, sıradan bir öğretmen olan benim dışında kimse bahsetmedi veya bilmiyor. Başka bir ihtimal de ben kuruntu yapıyorum.
Hükumet tarikatların ne olduğunu istiyor, ne de öldüğünü. Tarikatların itibarını, muhalif bası aracılığı ile eziyor.
Şimdi sizden kuruntu yapıyorsam da kuruntumu okumanızı isteyeceğim.
Bundan ilk defa  Soner Yalçın'nındı, bir tweet'e verilen bir cevapla şüphelenmeye başladım.Yazan kişi Fetöcü olduğu besbelli bir hesaptı ve Soner Yalçın'ı iktidarı Fetö operasyonu yapmak için kışkırtmakla suçluyordu.
Sonra garip bir şekilde Fetö operasyonları ile, Soner Yalçın-Odatv-Sözcü Gazetesi şeytan üçgeninde, hükumet halen Fetö ile işbirliğinde, her an barışabilirler, üstü örtülü af geliyor ve benzeri haberler çıktıktan sonra, Fetö operasyonları yapıldığını fark ettim.
Sözcü gazetesini elde, koltuk atında taşımak, AKP muhalifi olduğunu sokakta göstermenin en bariz yolu oldu.
Odatv ise muhaliflerin başına ne geleceğinin simgesi oldu. Site yazarları ya iki yıl içeride, iki dışarıda ya da altı ay içeride, altı ay dışarıda yaşıyor.
Gene de çocuk tacizcisi şeyh, Odatv, Sözcü ifşa eder de rezil olurum diye sesini tit tir titretiyor. Zira artık açık ki, yandaş gazeteler, tarikatın üyelerini iktidara düşman etmemek adına ifşa işini muhalif basına bırakmış durumda.
İç kavgalarda düşmanı kullanmak yeni bir durum değil. Seksenlerin sonunda Dev-Sol'un DHKP-C olması sürecindeki Dayıcı (Dursun Karataş)-Bedrici (Bedri Yağan) savaşında taraflar birbirlerini polise ihbar ediyor, birbirlerini polise öldürtüyorlardı.
Şimdi de iktidar benzeri taktiği uyguluyor. Çünkü her ne kadar iktidar partisinin temeli bu tarikatların üyelerine dayanıyor da olsa, 15 Temmuzdan beri tarikatlarla ilgili olarak diken üzerinde.
Irak ordusunun Amerika karşısında hızlı çözülmesinin arkasından bazı şeyhlerin subaylara teslim olması olduğunu biliyoruz. Libya'da da benzeri oldu. Saddam'dan farklı olarak Kaddafi, tüm kilit noktalara kendi kabilesi olan Sirtelilerle doldurmuştu ve buna güveniyordu. Oysa şeyhler ve kabile reisleri iç savaş için kendi subaylarını atamıştı bile.
Esad ise bu tür unsurları ordusundan itina ile temizlemişti. İç savaşı da çok önceden sezip, Lazkiye limanını Rusya'dan gelecek büyük gemiler için derinleştirmişti. Bunun sonucunda da ordusu iç savaşın başlarında Lazkiye ve Şam'ın bir kısmında kapalı kaldığında bile çok fazla fire vermedi. (Savaşı bitiremedi, o ayrı)
 Ben altı gün savaşlarında İsrail'in muhteşem zaferinde de benzer durumlar olduğundan şüpheleniyorum.
Ülkemizde olmaz diyenler, 15 Temmuz sonrası devletin helikopteri ile Yunanistan'a sığınan Fetöcüleri hatırlasın.
Bir de Tarikat kelimesini sosyolojik olarak anlatayım ki, aklı başında kimselerin ve hükumetin tarikatların gizlice altını oyduğunu anlatayım.
Amerikalı sosyologlar (o kitapları okuyalı uzun zaman oldu, isim vermeyeceğim) tarikatları dinsel değil, örgütsel olarak ele alır. Hatta bir tanesi Ferdinand Tönnies'in meşhur Cemaat (birincil, senli-benli ilişkilerin olduğu çoğunlukla da küçük insan toplulukları)-Cemiyet (İkincil, resmi ilişkilerin olduğu, büyük ve sizli bizli konuşan topluluklar) ayrımına 3. olarak ekler tarikatı.
Tarikatlar, belli ortak hedef ve değerleri olan, birbiri ile samimi ama hiyerarşik olarak örgütlenmiş topluluklardır.
Bu tanıma göre sosyalist-komünist örgütlerin pek çoğu, pek çok siyasi parti, bazı mafya grupları (Cosa Nostra, Ndrangetha, Camaro vs) ve çok büyümemiş bazı mezhepler (Sabataycılar, Yezidiler vs) tarikat sınıflandırmasına girer.
Tarikatların asıl tehlikeli özelliği hiyeraşileri ve bu hiyeraşiye bağlı okültist (gizli öğreti) yapısıdır. Tarikatlarda rütben yükseldikçe bazı sırları öğrenir, bazı törenlere katılırsın.
Nazi partisi iktidarının doruğunda olduğunda bile üye sayısı otuz beş bini geçmemişti.(Boşevikler, Lenin'in dediğine göre iktidara geldiklerinde on altı bin üç yüz kişi  kadardılar. 1979'da Sandilisler üç yüz kişi ile Nikaragua'da iktidarı ele geçirdiler, Castor ile kendisi dahil seksen üç kişi ile Batista rejimini devirdi) Bazı toplantı ve törenlerinde ne yaptıkları halen belli değildir. Bazı  iddialara göre Hristiyanlık öncesi Alman kabilelerinin dinlerine inanıyorlardı.
Tarikatlar taze üyelerine bazı bilgileri vermezler, bunun için tarikatın içine girmeli, topluluğa karışmalı ve uyum göstererek, tarikatın dediğinin doğruluğuna inanmalısınız.
Bu uyum durumu o kadar güçlüdür ki 26 Mart1997'de Uzay Kapısı (Heaven's Gate) tarikatı toplu intihar ettiğinde, ölen otuz dokuz kişiden ikisi, iddialara göre tarikatı kontrol etmekle görevli FBI ajanlarıydı. Daha sonra tarikattan iki kişi daha intihar eder. Ölenlerin çoğu bilgisayar sektöründen, bilgisayara ve yazılım mühendisiydi.
İnançlarına göre 1997'de Dünya'nın yakınından geçen Halley-Bob kuyruklu yıldızı (76 yılda bir geçen Halley kuyruklu yıldızı ile karıştırılmamalı) onları cennete götürecek gemiydi. Zehirle intihar ederek, bu uzay gemisine binecek ve cennete gideceklerdi. Ceplerinde gemiye giriş ücreti olarak on dolar ve gemideki (öğünler hariç) yeme-içme otomatlarından yararlanmak için bozuk para vardı.
İnsanlar normalde saçma gelen fikir ve inançlara kapılmada birinci  nedenleri uyum durumudur. İnsanlar bulundukları durumlara uymaya eğilimliydi.
Bu uyumla elde edilen düşünce değişikli en güçlüsüdür. Hasan Sabbah'ın fedaileri afyonkeş değildi. Bu katiller çok önemli kişilerin yanlarında uzun yıllar kalıp, ciddi mevkilere geliyordu. Psikiyatristlere göre bir maddeyi bir buçuk yıl almazsanız, artık bağımlı değilsinizdir. Bağımlılık, iş yapmanızı engelleyen bir unsurdur. İmam Gazali ve Enver Berhan Şapolyo; Hasan Sabbah aleyhine çok şey yazsalar da, esrarkeşliklerinden bahsetmez.
Bir genç nasıl tarikat ortamına girer?
Yurtlar ve Kuran öğretmeyen Kuran kursları ile. Ülkemizde halen bir milyondan fazla çocuk, tarikat yurtlarında.
Şu an hem iktidar, hem de tarikatlar bir ikilem içinde.
Tarikatlar, evlerin içine girerek iktidar için oy topluyor, iktidar da tarikatlara devletten kadro vererek elini güçlendiriyor.
Lakin her ortaklıkta çıkar çatışmaları bulunur ve bu yüzden hiçbir ortaklık sorunsuz değildir. İktidar partisi, tarikatlardan, yukarıda bahsettiğim durumlardan dolayı korkuyor. Zira bir tarikatın en iç çemberindeki sır odasında ne karar verildi, bilemezsiniz.
Diğer yandan da İslamcıları Amerika'ya tam anlamıyla sırtını döneceklerine inanmak fazla saflık olur. Bu tarikatların hepsi Nato ile yükseldi, 12 Eylül ile beslendi. Türkiye bir yana, dünyanın dört bir yanına Amerika desteği ile yükseldi. Tarikatlar yeni bir 15 Temmuza kalkışmaz sanıyoruz, belki de kalkışmaz ama gene de iktidara zarar verebilir.
Tarikatlar, Akp benzeri bir sağcı iktidarı hazırlamadan Akp'yi iktidardan indiremez, iktidar da açıkça tarikatlara cephe alamaz.
Bu memnuniyetsizlikler çatışmaya dönmeyecek demek değildir. Her memnuniyetsizlik, eninde sonunda çatışmaya döner.
Bu çatışmanın sonucunda da insanlar dinden kaçıyor. Bir milyon genç tarikat yurtlarında ve kuran öğretmeyen kuran kurslarında demiştim ya,  onlardan en az yüz bini dinsiz yetişiyor. Sosyal medya ya da internette iki yıldır dinsiz takılan pek çok genç ya buralarda kalmış ya da halen kalmakta.
Okulu terk eden çocukların da çoğu imam hatipli desem yalan olmaz galiba.  sene önce yarım dönemliğine bir imam hatibe yarım günlüğüne derse gitmiştim. Teneffüs arasında öğretmenlerle konuşuyordum. Okul o zamanlar açılalı dört yıl olmuştu. Okulun eski öğretmenlerinin anlattığına göre okula ilk açıldığında (5. ve 9. sınıflar, yani orta okul ve lise başlangıcı olarak) bin dört yüz küsur öğrencisi varmış. Dördüncü yıl sonunda dört yüz küsur kalmış.
Hemen her yeni açılan imam hatip lisesinin başına gelen bu.
Bu iktidar nasıl ve ne zaman düşecek diye bir tahminim yok. Her iktidar gibi, şu anki iktidarımızın da bir sonu var.
Bildiğim bir şey varsa, bu iktidar değiştikten sonra bir saha uzun süre sağ iktidara gelemeyecek, gelse de eski sağcılık olmayacak. Daha şimdiden dinsizlik kartopu gibi büyüyor. Bir zamanlar Zaman, Türkiye, Akit aboneliklerini gözümüze sokan esnaf, duvardaki Atatürk resmini gözümüze sokuyor. Çünkü iktidar sayesinde zenginleşen sınıflar bile, bu zorlama muhafazakarlıktan nefret ediyor.
Geçenlerde bir apartmanda Atatürk'ün Kocatepe pozu olan bir ilan gördüm. İlk önce siyasi bir ilan sandım, oysa bir ciğer kebapçısına aitti.
O muhalif Sözcü-Cumhuriyet ve hatta Birgün gazetelerine yaz boyu reklam veren özel okullar hep tarikatların elinde.  Müşteri çekmek için sadece bu ilanları vermiyorlar. Tiyatro kulüplerine Atatürklü oyunlar oynatmak gibi çeşitli gösteriler yapıyorlar. Özel hastanelerin  de pek çoğu aynı şekilde tarikatların elinde ama mümkün olduğunca türbanlı personel (en azından göz önünde) çalıştırmıyorlar. Konu para olduğunda dinin imanın bir değeri kalmıyor.
İnsanlar din adına oynanan bu siyaset oyunundan sıkıldı ve sıkılanlar her geçen gün daha da artıyor. İktidar, tarikatlara karşı kendisi bir tarikat olmak için diyaneti kullanıyor. Tarikat yurtlarına karşı, kendi yurtlarına ilahiyat mezunu manevi danışmak atıyor.
Oysa devlet memuru, tarikat şeyhi ya da abisinin yerini tutmaz. Tarikatlar, devlet içinde güçlü olmalı, devlet içinde torpil-adam kayırma işine yaramalı, ama devletin kendisi tarikat olursa bu iş tutmaz.
Katiller, tecavüzcüler tutuklu yargılansın diye twitter'da çırpındığımız, imara açılan her ormanda yangın çıkan bu dönemde, din ve tarikatlar, para ve iktidar olarak yükselseler de,  kalplerde çökmekteler.
Bu kalplerde çöküş, para ve iktidarda çöküşü de getirecektir.