darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2025 Çarşamba

MAKYAVEL YETMEZ, GİTMESİNİ BİLMELİ

 


İtalyan filozof Niccolo Machiavelli,  tarihin en eksik tanınmış filozoflarından birisidir. Aslında kendisini filozof olarak da tanımlamamıştır ve en meşhur ederi Prens'i yazarken de, öyle felsefe yapma çabasına girmemiştir. Amacı tekrar iktidara gelen Medici ailesine yağ çekmek, kendi çapında öğüt vermektir. Bu öğütleri verirken de sık sık Türkleri  örnek gösterir. Türk padişahı, kendisine uymayınca, şeyhülislam'ın kafasını kestiriyor, biz se kardinallerin, Papa'nın karşısında tir tir titriyoruz demiştir. (Osmanlı tarihi boyunca 55 sadrazam, 56 şeyhülislam, idam edilmişti. Avrupa'nın protestan krallıklarına (İsveç, Norveç, Damimarka, İngiltere) kilise, doğrudan krala bağlıdır.) Osmanlı'nın Balkanlara Türk yerleştirdiği gibi, fethetttiğiniz yörelere kendi halkınızı yerleştirin, demiştir. Makyavel, feodaliteyi teoride bitiren kişidir. Türkler gibi merkezileşin, merkezi ordu kurun, derebeylerinizden asker dilenmeyin,  bölgeleri kendi valilerinizle yönetin, demiştir.

Biz asıl konumuza gelelim, Makyavelizm denilince akla gelen ilk şeye, yani iktidar için her şeyin mübah olmasına. Makyavel, olması gerekeni değil, olanı yazmıştır. Garip bir şekilde Makyavel'i de bu yanlışlar. Ne kadar çok Makyavellik yaparsanız yapıni iktidarınız bir gün bitecektir. Tarih hep bunu göstermiştir. Sizden önceki iktidarların,  bütün bu makyavelci hileleri yapmadıklarını, kuzu kuzu iktidardan düşmeyi beklediklerini mi sanıyorsunuz? Tedbir üstüne tedbir almamışlar mıydı sanıyorsunuz. Abdülhamit, Makedonya'daki genç subayların, kendisine karşı darbe  yapacağını biliyordu ve kendisince tedbirler almıştı. Abdülhamit'e sadık paşaların ve ailelerin çocukları subay olsa da Makedonya'ya gitmek istemiyordu. O yıllarda Makedonya, komitacı denen çetelerle doluydu ve çetelerin birincil hedefi Türk subaylarıydı. Paşazade denen bu subaylar için subaylık sadece bir meslekti. Bu yüzden Edirne ve Ege orduları, her an Makedonya'da her an ölebilecekleri ortama gitmek istemiyordu. Abdülhamit'te buraya hafiyelerini, muhbirlerini sokamıyordu. Bu yüzden Edirne  ve Egedeki birlikler, her an Balkanlardaki bir isyanı bastırmak için hazırlıklıydı. İsyan başladıüında Egedeki birliklere sızan Doktor Nazım bey yüzünden bu birliklerin Balkanlara iüistasyonunda, herkesin ortasında öldürülüp, katili de kaçıp, saklanınca, Abdülhamit'in paşaları da savaşmaya isteksizleşti. Onlar, yıllardan beri savaşmamışlar, 1897 Türk-Yunan savaşında bile birliklerini telgrala yönetmişlerdi. Şimdi ise emirlerinin altındaki alt kademe subayların da pek çoğu İttihatçıydı ve onları da vurabilirlerdi. Abdülhamit paşalarına bu olmazdı. Onlar, boğaza nazır yalılarında kahvelerini içsinler, göğüslerini nişanlar ile doldursunlar, oğulları yirmi beş bile olmadan alay beyi olsun, ama böyle riske girmeselerdi. Sonuçta Abdülhamşt'in düşüşü, bu Osmanlı aristokratlarının da düşüşü oldu. Abdülhamit'ten sonra padişahlık yapanlar (Mehmet Reşat ve Vahdettin), fiilen padişahlık yapmadığı gibi; Abdülhamit'in beslemesi, bazıları okuma-yazma da bilmeyen paşalar ve aristokratlar da, yönetimden uzaklaştırıldı. Oysa Abdülhamit'in de beseleme basını vardı. Hatta vatan şairliği ile meşhur Namık Kemal bile, ömrünün son yıllarında bayağı Abdülhamitçi olmuştu. Eğer biraz daha uzun yaşasaydı, bu kadar çok sevilmeyecekti. En ateşli muhalifi Teodor Kasap'ı, şahsi kütüphanecisi yapmıştı. Bu tedbirlerin hiç biri, 33 yılın sonunda iktidardan devrilmesine ve tahttan indiriler 12 padişahtan biri ve sonuncusu olmasına engel olamadı.

Abdülhamit ve Osmanlı sevdalıları, yani devrildi de iyi mi oldu, İttihatçılar daha mı iyiydi falan diyecekler.  Kendisinden daha kötüsünün suçu da, gitmesini bilmeyen iktidardır. Kendisine karşı muhalefeti bastırırken, daha da radikalleştirmiş, aklı başında muhalifleri gözden düşürüp, ülkeyi yönetebilecek olanlara siyaset hakkı tanıamışsınızdır. İyi bir iktidar, kendisi iktidardan gittikten sonra, ülkeyi kimin yöneteceğini de düşünebilmelidir. Mevcut ekonomik ve toplumsal sistemi yönetebilecek insanların siyaset yapmasını engellerseniz, sistemi tamamen çökertirisiniz. 1917'de Rusya'da, 1979'da İran'da olan budur. Rusya ve İran'da monarşilerle beraber,  aristokrasiler de çöktü. Her iki ülkede de aristokratların çoğu, yurt dışına göç etti. 1980'lerde yüz binlerce İranlı, Türkiye'ye geldi. Hatta TÖMER'in ilk kurulma amacı, İranlılara Türkçe öğretmekti. Her iki monarşi de muhalefeti tüm hukuksuz ve vahşi yöntemlerle ezdi ama muhalefet, bir yerden patladı.

Türkçe'de bir deyim-atasözü vardır; ölüm geldiyse cihana, baş ağrısı bahane diye. Bazen de iktidar, en çok tedbir aldığı yerden vurulur. Demokrat parti  hükumeti, olası bir darbeye karşılık, kendi taraftarı subayları o kadar kollamıştı ki, Ankara'da karargahlar general ve albaylarla dolmuştu. Eminsu'lar, emekli milli mücadele subatları değildi. Kurtuluş savaşı, silahlı çatışma olarak 18 Eylül 1922'de Bandırma'da son kurşun ile bitmişti ve 1960'da,  aradan 38 yıl geçmişti. Yani Kurtuluş savaşında savaşmış asker-subay kuşağı,  27 Mayıs darbesi olduğunda kabaca altmışlı yaşlarındaydı. Menderes, ömür boyu  iktidarda kalmanın formülünü bulmuştu. Osman Bölükbaşı'da oy veren Kırşehir ilçe yapılmış, elektirikleri kesilmişti. Sonradan geri il yapılsa da, Bölükbaşı'nın köyü, Nevşehir'de kalmıştı. CHP'nin mallarına el konuluyor, milletvekillerinden oluşan tahkikat komisyonu, muhalifleri yargılamadan hapse atıyor, hatta idam ediyordu. En büyük rakibi CHP'yi, 1961'de yapılacak seçimlerden önce kapatacak ve beş parasız bırakacaktı. Sait-i Nursi'nin elini öpmüş, tarikatlara ayrıcalıklar vermiş, aşiret liderleri liste başı yapmıştı ve seçimleri de garanti kazanacaktı. Tüm generaller de kendisindne yana olduğuna göre darbe ihtimali de yoktu. Oysa yükselme yolları tıkanan alt rütbeli subayların örgütlenmesine sebep olmuştu.

Yavuz Sultan Selim'de, babasını tahttan indirmesi, dolayısı ile meşruluğunun tartışılmalı olması sebebi ile hep gergindi ve hep öfkeliydi. Tam da Makyavel'in öğütlediği gibi sevilen değil, korkulan bir padişah olmuştu, önüne geleni idam ediyordu. O kadar ki, yaşadığı dönemde, Yavuz'a vezir olasın diye beddua bile çıkmıştı. Ölümü de korkulan lider olmasından oldu. Sırtında çıkan sivilce, sinir üzerinde olmuştu ve canı çok yanıyordu. Aslanpençesi falan diye havalı isimler verilse de hastalığı sadece sırt bölgesinde çıkan bir sivilceydi ve yapılması gereken, bir kaç gün olgunlaşmasını bekleyip, sonra da sıkmaktı.  Öfkeli ve idam cezası kusan bir canavarla karşı karşıya gelen doktorları, sivilceyi erken sıktı, sivilce iltihap kaptı ve sekiz yılda devletim yüz ölçümünü iki kat arttırna padişah, tahtına doyamadan, günler süren iltihap ağrılarını çeke çeke öldü.

Bütün bu Makyavelist oyunlar, muhalefetinde Makyavelist olmasına, muhaliflerin de Makyavelist yapar. İktidarların düşme vaktini bazen muhalifleri de hesaplayamaz. Batista düştüğünde Fidel Castro ve adamları toplam 83 (seksen üç) kişiydi. O yıllarda sadece başketn Havana bile bir milyonun üzerinde nüfusu vardı. Havana'nın zenginleri, bir kaç güne dönecekleri umuduyla evlerinin anahtarlarını, hizmetçilere vererek ayrılmıştı. 1979'da Sandilistler, Nikaragua'da Somoza ailesinin diktatörlüğünü yıktıklarında üç yüz kişiydiler. İktidarlar ise çöktüklerini nadiren anlarlar. 1999'da Isparta'nın Yenişarbademli ilçesindeydi. 18 Nisan seçimleri sonucu ANAP, 4. parti, DYP 5. partiyidi ana ilçe bu partiler arasında ikiye bölünmüştü. (Pek çok kasaba böyleydi) 2002'de her iki partide baraj altında kaybolacaktı.

Doğru olan, demokrasiye geçmektir, bunu daha önce de yazdım. Fakat bu konuda düşünürken fark ettim ki, pek çok kere zorba iktidarlar, iktidarlarını bırakamayacakları kadar büyük suçler işlerler. Suriye, Baas yönetimin 1982 Hama katliamı ve Çin Halk Cumhuriyeti Kominist partisinin 1989 Tianenmen isyanını bastırması, böylesi suçlardandır. Ben buna iktidarların Rubicon'u e geçmesi adını verdim. Bu da başka bir yazının konusu.

29 Eylül 2023 Cuma

Salvador Allende'nin son konuşması


11 Eylül 1973 yılında faşist bir darbeyle devrilen Şili'nin sosyalist başkanı Salvador Allende'yi, ölmeden önce radyodan yaptığı konuşmayla anıyoruz.

Allende’nin ölümünden hemen önce radyo’dan yaptığı veda konuşması:

Dostlarım,

Hiç şüphe yok ki, bu sizlere seslenmek için son fırsatım. Hava Kuvvetleri Magallanes Radyosu’nun vericilerini bombaladı.

Sözlerim sitem değil, hayal kırıklığı taşıyor. Umarım, kendi sözlerine ihanet edenlerin utancı olurlar... Şili’nin askerleri, birer unvandan ibaret başkomutanları, kendi kendini Donanma Komutanı ilan eden Amiral Merino, daha dün Hükümet’e sadakatini sunan, bugün ise kendini Carabinero’ların (paramiliter polis) başı ilan eden General Mendoza…

Bu koşullarda, sözlerim sadece işçilere: Teslim olmayacağım!

Bu tarihi dönemeçte, halka olan sadakatimin bedelini hayatımla ödeyeceğim. Ve onlara, binlerce Şilili’nin tertemiz vicdanına serptiğimiz tohumların kuruyup gitmeyeceğinden şüphem olmadığını söyleyeceğim.

Güçlüler ve bize üstün gelecekler, ancak toplumsal dönüşümler ne suçla ne de güçle bastırılabilir. Tarih bizimdir, tarihi toplumlar yapar.

Ülkemin emekçileri, adalete olan büyük özleminizin ancak bir sözcüsü olan, Anayasa’ya ve kanunlara bağlı kalacağına söz vermiş bu adama gösterdiğiniz sadakat için teşekkür ederim. Sizlere seslenebildiğim bu son anda, yaşadıklarımızdan ders çıkartmanızı diliyorum: Yabancı sermaye, emperyalizm, gericilikle birlikte Silahlı Kuvvetlerimizin kendi geleneğini bozmasına varan koşulları hazırladılar. Bu geleneğin kurucuları General Schneider ve Komutan Araya da, bugün dışarıdan aldıkları destekle kendi çıkarlarını ve imtiyazlarını korumaya çalışan aynı sosyal kesimin kurbanlarıdır.

Esas olarak size sesleniyorum, ülkemin mütevazi kadınları, bize inanan köylü kadınlarımız, çocuğunu esirgediğimizi bilen anneler… Size sesleniyorum Şili’nin fikir işçileri kapitalist toplumun avantajlarından bahsedip duran meslek örgütleri ve sendikalar tarafından yaratılan kargaşaya karşı çalışmaya devam eden yurtseverler… Size sesleniyorum, ülkemin gençleri, öğrencileri, şarkılarını söyleyenler, bize neşelerini ve mücadele ruhunu verenler… Size sesleniyorum Şili’nin insanları, işçiler, köylüler, aydınlar, zulüm görecekler ülkemizde faşizm saatlerdir iş başında. Harekete geçmesi gerekenlerin sessizliği karşısında terörist baskınlar yapıyor, köprüleri havaya uçuruyor, demiryollarını kesiyor, gaz ve petrol borularını imha ediyorlar. Suçludurlar. Tarih onları yargılayacaktır!

Hiç şüphe yok ki Magallanes Radyosu susturulacak. Sakin ve metalik sesim sizlere ulaşamayacak. Sorun değil. Sesimi duymaya devam edeceksiniz. Her zaman yanınızda olacağım. En azından, onurlu ve ülkesine sadık bir adam olarak hatırlanacağım.

Halkım kendini savunmalı ancak kurban etmemelidir. Halkım, kendisinin yok edilmesine veya kurşunlarla delik deşik edilmesine izin vermemeli, ancak aşağılanmaya da müsaade etmemelidir.

Ülkemin işçileri, Şili’ye ve yazgısına inanıyorum. Başka insanlar, ihanetin galebe çaldığı bu karanlık ve acı anı yenecekler. Siz de bunu bilerek ilerlemeye devam edin er ya da geç, o büyük caddeler tekrar açılacak ve özgür insanlar yeni bir toplum oluşturmak için o caddelerden yürüyecekler.

Yaşasın Şili! Çok yaşa halkım! Yaşasın işçiler!

Bunlar benim son sözlerim, fedakarlığımın boşuna olmadığından eminim. Sonunda, en azından, suçu, alçaklığı ve ihaneti cezalandıracak bir ahlak dersi olacak.

Santiago de Chile, 11 Eylül 1973

7 Temmuz 2022 Perşembe

LUMUMBA'NIN DİŞi



 Patrice Emery Lumumba, sömürgeciliğe karşı Afrika'daki en büyük direnişçilerden biridir. Kendisi ile ilgili pek çok bilgiyi Vikipedi ve bilgilendirici diğer sitelerden alabilirsiniz. Kendisi  bir ara adı Zaire olan, bugünkü Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin kurucu lideridir. Ülkesini sadece kağıt üzerinde değil, ekonomik ve kültürel olarak da bağımsız yapmak istemiş, karşılığında da ayrılıkçı hareketler ve darbe ile almıştır. Kurşuna dizilerek öldürülmüş, cesedi asitte yok edilmiştir. Ondan geriye sadece bir diş kalmıştır. Lumumba hakkında internette araştırma yapın, bu yazının konusu, Lumumba'nın asitte erimeyen dişidir. Lumumba'nın infazı sonrası, cesetten kurtulmakla sorumlu Belçikalı sömürge polisi, o dişleri ülkesine, evine götürmüş, ganimet olarak saklamıştır.



Lumumba'ya nefretin tek sebebi, bağımsızlık lideri olması ya da Sovyetler Birliği ile yakınlaşmadı değildir. Açıkça Avrupa kültür ve medeniyetinin üstünlüğünü ret etmesi, Kongo'da olanlar için Belçika'yı açıkça suçlamasıdır. Kendisi ve cesedi, onlarca işkenceye katlanmasına rağmen, sömürge polisleri halen hırslarını alamamış, asitte erimeyen bir dişi de hatıra diye evlerine götürmüşlerdir.



Benzeri bir durum da, bir Çanakkale şehidimizin başına gelmişti. Bir ANZAK askeri, öldürdüğü Türk askerinin kafatasını (belki de o zamanlar kellesini) ülkesine götürmüş, olay ortaya çıkınca da, Avusturalya hükumeti, kafatasını Türkiye'ye iade etmiş, isimsiz kafatası, törenle şehitliğe gömülmüştü. Yani bu durum batılı askerlerin sıkça yaptığı bir davranış. Türklere bakışlarının, Afrikalılar ya da diğer Avrupalı olmayanlara farklı olmadığının göstergesi.



Almanya ve Belçika, coğrafi keşiflere katılmadı, sömürgeciliğe de geç katıldı ama tam katıldı. Belçika zaten 1830'a kadar Hollandada krallığının bir parçasıydı. Afrika, özellikle batı kıyıları, Çeçe sineği ve onun yaydığı ateşli humma hastalığı nedeni ile uzun süre Avrupalılarca işgal edilemedi. Bölgeyi, halkını Amerika kıtasına kaçırıp, köle yaparak sömürdü. Beyaz adam,  ancak kinin ve benzeri ilaç ve aşılar yaygınlaştıktan sonra, 1860'lara doğru kıtanın içlerine ilerledi. Kıtanın paylaşımı 1885 Berlin kongresi ile oldu. Bugünkü Afrika sınırları, büyük ölçüde o konferansta çizildi.

Almanya, birinci dünya savaşından sonra tüm sömürgelerini kaybetti. Hitler, Kavgam'da, daha 1922-23'de, Almanya'nın bir deniz ülkesi olmadığını, imparatorluğunun karasal olacağını,  doğuda olacağınız söylemiştir. Aslında Hitler'in yaptığı şey, sömürgelerde yapılanı, Avrupa kıtasında yapmaktı. İlk toplama kamplarını İngilizler, 2.  Boer savaşı (1899-1902) sırasında Boer denen Hollanda kökenli Afrikalı çiftçilere karşı kurmuştu. Bu kamplara Boerler, Vikipedya'a göre 24 bin kadarı 16 yaş altı çocuklar olmak üzere, 28 bin kadar insanı kaybetmişti. ( Savaşarak ölenler hariç, kamplarda ölenlerden bahsediyorum.) Soykırıma gelince, sömürgelerde bazı kabilelerin soyunu kurutmak, Beyaz adam için olağan işti. Bizzat Almanya bile 1904-1907 yıllarında Herero ve Nama kabilelerinin tüm üyelerini katletmişti. Bu tarihe Kayzer soykırımı olarak geçmişti.



Belçika ise, aslında İngiltere'nin hediyesi olan (Belçika'yı devlet olarak kuran da İngilizlerdir. Belçika kralı Loepold, daha önce Yunanistan kralı olmayı ret etmişti) bu devasa ülkeyi, acımasızca sömürdü ve akla hayale gelmeyen kıyım ve katliamlar yaptı. Belçika Kongo'suna, devaya Kongo'nun yanında, Belçika kadar küçük Ruanda ve Burundi'de dahildi. Kongo sayesinde dünyanın elmas merkezi oldu. Kongo havzası halkı üzerine Tutsi-Hutu ayrımı yaptı ve bu ayrımı yerli halkın zihnine de yerleştirdi. Katolik Hristiyanlığı da yerli halk arasında yaydı.

Patrice Émery Lumumba (doğum adı Élias Okit'Asombo) ile ilgili olarak Türkçe kaynak yok gibi bir şey. O zamanki adı Zaire olan (bu ismi ülkeye darbeci diktatör Mobutu Sese Seko Kuku Ngbendu wa za Banga ( doğumdaki adı Joseph-Désiré Mobutu vermişti. Bu isim ülkenin 3. adıydı ve 1971-1997 arasındaki adıydı) ülkeyle ilgili olarak lise ya da üniversite yıllarımda televizyondan bir belgesel izlediğimi hatırlıyorum. Onunla ilgili Türkçe ya da çeviri kitap, hatta Türkçe Youtube videosu bile yok. 

Ülkemiz ilginç bir şekilde Afrika ile ilgili ve Afrika konusunda cahil. Kurban bayramı yaklaşıyor. Bir sürü vakıf-tarikat, Afrika'da kurban kesmeyi vaat ediyor. Pek çok kuruluş, Afrika'da su kuyusu açmakla meşgul. 

Oysa bir şeyle ilgileniyorsak, onun hakkında bilgi de edinmeliyiz, onun hakkında bir şeyler de öğrenmeliyiz. Buna, kıtanın kahramanlarını öğrenerek başlayabiliriz. Lumumba'da iyi bir başlangıç olabilir.


13 Haziran 2022 Pazartesi

SUÇLULUK DUYGUSUYLA İNSANLARI YÖNETMEK-4 KUTUPLAŞMA

 


Kutuplaşma geri kalmış her toplumun sorunudur. Geri kalmış toplumlarda daha büyük sorundur. Bu toplumlarda bilim, sanat ve felsefe geri kalmıştır. Böyle toplumlar için fikir yoktur, taraf vardır. İnsanlar kutuplaşmalıdır ki, iktidarın baskısı haklı olsun. Bu yüzden hep suçlu bir azınlık yaratılır. Sonra da devlet olarak sözüm ona barıştırılır. Bazen de bu barıştırıcı maskesini indirip, açıkça tarafını belli eder. 12 Eylül ve diğer askeri darbe-darbe girişimlerinin en büyük bahanesi, kardeş kavgasına engel olmaktı. Dünyada hiç bir askeri darbe ya da dikta kardeş kavgasını barıştırmamıştır. Aksine, kardeşleri birbirine kışkırtmıştır. Stalin diktatörlüğü olmasaydı, Ukraynalı-Rus ayrımı bugün için olmayabilirdi. İngilizler, böl-yönet siyasetini, sözde barıştırma çabaları ile yönetmişlerdir.

Kutuplaşmada genelde geleneksel düşmanlıklar kullanılır. Belçikalıların  Ruanda'da yaptığı Tutsi-Hutsi ayrımı gibi bazen yeni ayrılıklar da icat edilebilir ama genelse geleneksel düşmanlıklar kullanılır. Çünkü bu geleneksel düşmanlıkları kullandığınız, çoğu kez fark edilmez bile. Yıllarca yan yana ve nefretle büyüyen bu toplumlar, kışkırtıldıklarını bile anlamadan iç savaşa girer ve daha uzun yıllarda çıkmaz. Genelde uzun süren savaşlar,  iç savaşlardır. Afrika'daki iç savaşlar onlarca yıl sürdü. Roma tarihi, iç savaşlar tarihidir. Osmanlı'da pek farklı değildir. Anadolu zaten Celali isyanları ülkesidir. Balkanlarda da isyanlar eksik olmamıştır. Hamdullah Suphi Tanrıöver, Delik Kiremit adlı yazısında, Osmanlı'nın, kiliseyi kullanarak, Balkanlarda nasıl böl-yönet sistemini nasıl uyguladığını anlatır. Buradaki delik kiremit metaforu, sürekli tekrar eden çatışmalardır. Bir çatı ustası, aynı delik kiremitti (bazı varyasyonlarda kırık), sürekli yer değiştirerek ya da başkalarının çatılarına takarak ömür boyu rahat geçinmesini anlatır. Çatı ustası, bu delik kiremitti ya da kiremitleri atarak sonunda işsiz kalan oğluna kızar. Bu öyküyü Abdülhamit övücüleri çok sever ve İttihatçıları, iktidara gelir gelmez yaptıkları kilise kanunundan dolayı suçlar.  Oysa İttihat ve Terakki Partisi de, çığırından çıkan Balkan yarım adasına birazcık huzur getirme adına bu yasayı getirmeye mecbur kalmıştı. Çünkü İttihatçıların Abdülhamit'i devirdiği günlerde Rumeli'nde sokağa çıkılmaz olmuştu.

Bu çatışma ortamında yapılması gereken, çatışanlara suçluluk duygusu yüklemektir. 12 Eylül rejimi bunu çok iyi başarmıştı. Darbeden hemen önce, ülke sokaklarında kan gövdeyi götürüyor, ülkeyi kerhen desteklenen, ip üstünde bir parti (Süleyman Demirel'in Adalet Partisi) şöyle-böyle yönetiyor, meclis altı aydır cumhurbaşkanı seçemiyordu.

Darbe sabahı istisnasız herkes, çok şükür hayatım kurtuldu, dedi. Sonrasında darbe rejimi profesyonelce bir propagandayla, bu çatışmanın suçunu halka yıktı. Oysa bu kudretli generaller isteseydi darbe olmadan da tüm ülkede sıkıyönetim ilan eder,  tutuklayacağı herkesi tutuklayabilirdi. Kenan Evren'in deyimiyle, şartların olgunlaşmasını bekledi.

Kutuplaşmada suçluluk duymamız normaldir ama suçluysak, karşı kutba karşı suçluyuzdur, devlete karşı değil.